Aylin – Veda zamanı yaklaşıyor!

 

Yazacak çok şeyim var Sangacığım.

Şuan nefes nefeseyim. Çok eğlendim, iyi geldi! Yarın ders öncesi hiç yapmamam gereken şeyler yaptım. Oğlum bu sıralar dans etmeye merak sardı. Anne “Bu hareketi yapabilir misin? Şunu yapabilir misin? “ diye yanıma koşarak geliyor ben de tabi ki deyip başlıyorum dans etmeye. O bana hareketi gösteriyor, ben de hemen yapıyorum. Nasıl yaptığıma şaşırarak ama aynı zamanda o hareket zaten benimmiş gibi. Bundan bir kaç yıl önce Rüzgar “hadi gel dans edelim!” dediğimde hiç oralı olmazdı! Ergenlik işte, değişim rüzgarı esiyor:) Ben dans ederken gözleri parlıyor, onun yüzündeki hayranlığı seyretmek çok hoşuma gidiyor! Kazık matematik sorularından sonra işte asıl beklediğim sorular bunlardı Rüzgar’cım:)Sor sor:) Hani insan bir tutkuyla gelirmiş ya bu dünyaya, benim tutkum da dans etmek! Belki bir gün size shadowyoga dansı yaparım kim bilir:) Tamamen benim uydurmam! Gerçi biraz utangacımdır ama birkaç kadeh şarap içtikten sonra açılabilirim:)

***

“28güncüler uyuyor mu?

Uyumuyorum Sangacığım. Sadece bir kaç gündür çok üzgünüm, yazıp yazmamak arasında arafta kaldım. Ben böyle korktuğum, stresle başa çıkamadığım, çok üzüldüğüm, kendimi çaresiz hissettiğim zamanlarda çok sessizleşirim. İşte bir kaç gündür o yüzden sesim soluğum çıkmıyor. Kulağıma deniz kabuğu gibi kendimi koyup dinliyorum. Kafamın içindeki sesler arasında harmoniden eser yok. Tüm bu gürültülü seslerden gerçekten duymam gereken sesi de duyamıyorum. Duygusallığın içinde sele kapılmış gibiyim.

Peki beni bu kadar yoran mesele ne? İş mevzusu mu yoksa hala bu konulara üzüldüğüme inanamayıp yaşadığım hayal kırıklığı mı? (Artık konuya girsem iyi olacak.)

Son bir yılda yaşadıklarımdan sonra ben nasıl iş mevzularına hala bu kadar üzülebiliyorum. Kendime inanamıyorum! Hani sağlık dışında her şey yalandı, hani bir daha bu konular benim merkezimde olmayacaktı. Ne çabuk unuttun Aylin? Hani hakikatle karşılaşmıştın?!

Yaklaşık üç aydır iş yerinde mobbinge maruz kalıyorum.(uz) Üç ay önce altı yıldır çalıştığım yöneticim işten ayrıldı, yerine gelen yönetici ve onun bir üstü aynı bölümde karşılıklı oturduğum arkadaşıma ve bana mobbing yapıyor.

Oyun çok tanıdık! Her gün izlediğimiz bir film aslında! Tek fark bu sefer başrolde ben varım. Kurumsal dünyanın acımasız cilveleri işte. On sekiz yılda bir sürü arkadaşıma aynı şeyler yapılmış, zaman içinde benzer tacizlere ben de katlanmıştım. Sıra şimdi bende. Ne çabuk unuttum. Son altı yıldır, iyi kalpli, şeker bir yöneticim olduğu için mi unuttum, o yüzden mi bu kadar savunmasız yakalandım. Yoksa artık ruhum yorulduğundan mıdır nedir, çok zor geliyor savaşmak, çabalamak. Çaba ve teslimiyet yine gelip yüreğime oturuyor. Ben şimdi teslim mi olmalıyım, çabalamalı mıyım?

Arkadaşlarımı, çalıştığım kişileri, güvenlik görevlilerini sevdiğim ömrümün yarısını geçirdiğim yere veda etme zamanı geliyor. Bana en büyük hediye bu yolda tanıdığım insanlar biliyorum. Öyle güzel insanlar tanıdım ki!  Onlardan öğrendiğim olağanüstü şeyler için, sevgileri için minnettarım.

Hatta şuan bana mobing yapan yöneticiyle yaşadıklarımın, bundan önce buna benzer yaşadığım olayların bir nedeni olduğunu biliyorum. Şafağın en parlak olduğu anın, gecenin en derin karanlığının hemen ardından gelmesi gibi, benim de katlanmam gereken karanlık bir zaman var, biliyorum geçip gidecek ve ardından aydınlık daima geri gelecek. Bu cümleleri yazıp kendimi rahatlatmaya çalışıyorum sanırım.

Rüzgar’ın ergenliği gibi benim de içimde değişim rüzgar’ları esiyor. Veda yaklaşıyor.

Dün iş arkadaşlarımla Heybeli adaya gittik. Ada havası iyi geldi. Martıları, kedileri besledik, yağmurda yürüdük, kadeh kaldırdık, kendimizle dalga geçtik, ne güzeldi! İyi ki varsınız!

Eve gelince matıma uzandım, gözlerimi kapattım. Öylece kaldım sessizlikte. Sonra oturup içimden geçen her şeyi yazdım, yöneticime ve onun yöneticisine mail attım. Biraz rahatladım.

Kavuşmaya saatler kaldı.

Resim dünden.

Sevgimle.

Martıveben

Reklamlar

Aylin – Gün 6: Hayat bir paradoks!

Anna Lamott der ki “Hayat eş zamanlı olarak, kalbimize dokunan güzelliklerin, çaresiz fakirliğin, sel felaketlerinin, bebeklerin, akne ve Mozart’ın birbiri içine sarınıp karşımıza çıkmasıdır.” Sözlerine, “çok ideal bir sistem olduğunu düşünmüyorum” diye de devam eder.

Açıkçası ben de çok ideal bir sistem olduğunu düşünmüyorum.

Şuan mesela, tam sonunda oturdum yazı yazacağım, bir sivrisinek etrafımda geziniyor. Muhtemelen az sonra beni sokacak. O kanımı emerken “hayat bu!” diyecek, ben de “kışın bile beni buldu sokmak için” deyip, kaşınıp duracağım.:) Hayat bir paradoks!

Benim de sizler gibi hayatın benden uzakta bir yerde olduğunu hissettiğim anlar oluyor. Özellikle de kendi doğamdan uzaklaştığım anlarda. Belki de hepimiz mutlu bir beklenti halinin ve yılgınlığın karışımıyızdır. Benim için de hayat kurumsal hayatı bıraktığım, havası temiz, yeşili bol -bir de deniz olursa mükemmel olur- zamanın yavaş aktığı bir yere yerleştiğim zaman başlayacak. Sabahları uyanıp yogamı yapacağım, sonra köpeğimle sabah yürüyüşüne çıkacağım. Eve geldiğimde oğlumla birlikte kahvaltı yapacağız. Onu, yeteneğiyle ilgili gelişimini destekleyen bir okuluna uğurlayıp, kendime bir kahve yapacağım ve koltuğuma yayılıp kitap okuyacağım. Belki koltukta ufak bir şekerleme bile yaparım. Öğlen bisikletime binip canımın istediği bir parka gideceğim, köpeğimi de yanıma alacağım. Onun temposunda pedalları çevireceğim. Uzaklarda olsa da konuşurken içimi ısıtacak bir dostu arayıp hayat hakkında konuşacağım, ona sonunda hayallerime yakın bir hayatı yaşadığımı söyleyeceğim ve yakında görüşürüz deyip telefonumu kapacağım. Bir kafeye girip 28gunyoga’ya “hayat bu işte” konulu bir yazı yazacağım. Ablam komik bir video yollayacak, ben de çok şükür ailem iyi diyeceğim, her şey yolunda. Akşam oğlumla yemek yerken onu seyredeceğim. İçimden “ İyi ki bu dünyaya gelmişim!” diyeceğim. (Şimdi de olduğu gibi)

Eşim neden bu hayalde yok derseniz, kendisi henüz zamanın yavaş aktığı, bu kadar sakin bir hayatın özlemini çekmiyor. O yüzden her ne kadar mucizelere inansam da içimdeki gerçekçi Aylin hayal kırıklığı yaşamamak için şimdilik bu konuda düş kurmuyor.

Benim arda bujangam da henüz olmadı. Sakın olması gereken hayatın henüz fotoğrafını çekmeyin.:)

Bu hayalde  bir tek ne eksik kaldı dersiniz? Birgün  benim de içimdeki yaratıcı gücü kullanabileceğim tutkuyla bağlı olduğum bir işim olur mu Sangamu? Belki yoga dersi vermeye başlarım, köpekleri gezdiririm, kafamda dönüp dolaşan fikirleri ufak ufak hayata geçiririm. Kim bilir? Belki o kadar da uzak değildir bu düş…

İlk işe girdiğim gün “kurumsal hayat, bu dünya, bana göre değil!” demiştim, kapri pantolonuma ve sandaletlerime bakarak. (İşe bu şekilde nasıl alındığıma şaşarak:))Ben dünyayı dolaşacaktım!… Tam on sekiz yıl kendimi ait hissetmediğim bir işte çalıştım, demek ki kendimi ait hissetseydim herhalde ölene kadar çalışırdım.:)

Neyse, benim mutlu beklentili hayatımı yaşamama az kaldı, üzülmeyin sakın.:) Yaktım gemileri! İçimde hala korkularım var tabii, sonuçta bir çocuğum var, seçtiğim her karar benimle birlikte onunda yaşamını değiştirecek, dönüştürecek. Ama içimdeki his hayatı yaşamak için yüreğimin peşinden gitmem gerektiğini söylüyor. Biliyorum o zaman da başka özlemlerim olacak. Gülümseyip, “Hayat işte yine bir paradoks” diyeceğim.

İşte böyle hayatın uzaklarda bir yerlerde olduğunu düşündüğüm anlarda, Defne hocanın dediği cümleyi hatırlayacağım, tıpkı şimdi o özlemini çektiğim hayattan uzakta olduğum günlerde yaptığım gibi. Asıl hayat sevdiklerimizle kurduğumuz bağ, geçmişten şimdiye dek. Hayat sıradan günlerde yaşadığımız yüreğimize dokunan anların toplamı. Sıcak bir gülümseme, anlamlı bir bakış, içten bir kahkaha, kapıyı açtığımızda bizim için hazırlanan bir sürpriz, annemizin gelip üstümüzü örttüğü kısacık bir an, bir dostla kucaklaşma, Sanga’yla sohbet, en çaresiz anımızda “Yanındayım, seni anlıyorum” diyen bir omuz …

Hayat dediğim, kişisel yolculuğumun her anında aileme, dostlarıma, Sanga’ma, iş arkadaşlarıma, hayvan dostlarıma… sahip olmanın lütfunu yaşıyorum. Bu yolda karşıma çıkan her canlı, kendi özüme dönebilmem için unuttuğum şeyleri bana hatırlatıp, almam gereken dersleri alabilmeme yardımcı olacak, Defne hocanın da dediği gibi puzzle’ın parçaları. Belki de hayatımdaki her sahne, kendime açılan pencerelerin üzerine çektiğim perdeleri açmak ve hakikati görmem içindir.

Hepimize korkuyla tutunduğumuz şeyleri bir kenara bıraktığımız, olağanüstü evrenimizin karşımıza çıkaracağı her türlü olanağa kendimizi açtığımız bir hayat diliyorum.

Sevgimle.

IMG-6332

 

 

 

 

 

 

 

Aylin – Gün 5

 

Merhaba Sanga,

Defne hocanın son günlerde yazdıkları, yaşadıkları hepimizi derinden etkiledi. Yazmak istedim, sonra ne yazarsam yazayım işe yaramayacakmış gibi bir hisse kapıldım. Oysa, ufacık da olsa belki Kokia’nın yaşadıklarının onda biri de olsa ben de benzer bir durumu yaşamıştım. Kendi bedenimden çıkıp özgür olmak istemiştim. Ellerime baktım, Kokia’nın kasılan parmaklarında, kelepçe ellerinde kendi ellerimi gördüm. Zihnimde yazmamı engelleyen “Yazdıkların işe yaramayacak ki şimdi!” düşüncesini savuşturup, bilgisayarın başına oturdum.

Küçükken sık sık ellerim, ayaklarım, çenem sonra tüm bedenim kasılıp öylece hareketsiz kalırdım. Nöbet anlarında el ve ayaklarım bileklerimden içe doğru dönüyordu, çenem yamuluyordu, konuşamıyordum ve olduğum yerde hareketsiz kalıyordum. Yolda giderken, otobüste, okulda, parkta ansızın düşüp nöbet geçirmeye başlıyordum, etrafıma toplanan kalabalık “Yazık, çocuk sara hastası herhalde, ahh ne zor!” diye konuşurken annemle benim göz yaşlarımız çaresizlikten birbirine karışıyordu. Durup dururken olduğu için tek başına hiç bir yere gitmeme de izin yoktu. Bu nöbetler yirmili yaşlarıma kadar sürdü, sonra hafif şiddetli senede bir, iki kez olmaya başladı. Çok şükür uzun zamandır da olmuyor. Doktorlar ender görülen bu durumun nedeni anlamak için onca test yaptılar ama nedenini saptayamadılar. Ben her nöbet geçirdiğimde annem ve ablamlar benim hep öyle kalacağımı, düzelmeyeceğimi düşündüler. Onların yüzündeki korkuyu endişeyi görerek büyüdüm. Neyse ki annem ve ablamların korktuğu şey hiç bir zaman olmadı, her defasında onları korkutup, tekrar hiçbir şey olmamış gibi düzeldim.

O anları şimdi düşündüğümde, çevremdeki sevginin bana kendimi bırakmamam için ne kadar iyi geldiğini hatırlıyorum. Bir de en büyük ablamın mizah gücünün. Kokia’nın yaşadıklarıyla benim yaşadıklarım tabii ki aynı değil. Ama bu zor anlarda tutunacak bir şeyler bulmak istiyor insan. Yalnız olmadığını hissetmenin, ağlarken yaslanabilecek bir omuz bulmanın, dehşete düştüğün o anlarda ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Yanımızdakiler için ne kadar zor olsa da bize güç vermek için orada olduklarını bilmiyorum. Dualarım ve sevgim Kokia ve sizinle hocam!

***

Sanga dün gece bir harikaydı. Şimdi fotoğraflara tekrar baktım:)

Güler yüzümüz, hoş sohbetimiz, sıcak kucaklaşmalarımız, kahkahalarımız bol olsun. En kısa zamanda ev partisinde tekrar bir araya gelmek üzere.

İyi ki doğmuşsun “Strong woman!”. İyi ki seni tanımışım. Az kaldı arkandan geliyorum kırklı yaşlara:)

IMG-2200

Aylin – Gün 3 & 4

Merhaba Sanga,

Yazmaya başlamadan önce yazdıklarınızı okudum. Defne hocamın yazısı içime güneş gibi doğdu, hafiflediğimi hissettim. Sonra Pınar ve Alper’in yazılarından sonra kendi küçüklüğüme yolculuk yaptım. Şuan başka başka şeyler içimden yazmak gelirken, dün başladığım yazıya Ayça’ya sürpriz doğum günü pastası yapmak için ara vermiştim. Sonra uykum geldi, yazım yarım kaldı. Başlayıp devamını getiremediğim bir yazım daha olmasın diye devam ediyorum:)

Yogam bittikten sonra yorgun bacaklarımı duvara dayamış, gözlerimi kapatmış gevşemeye çabalıyordum. Aklımdan bin bir düşünce geçiyordu başta, bir süre sonra bırakmamaya alışmış bedenim yavaş yavaş rahatladı. Sabah sessizliğinde bir süre öylece yattım. Tam bu anda, gözlerimin önüne yirmi yıl önce yaşadığım bir sahne geldi. Gözümden bir yaş kulağıma doğru süzüldü. Öyle gerçekti ki!

Bir dans pistinde sevgilimin boynuna sarılmışım, başımı göğsüne koymuşum. Sevgilimin eli belime kadar uzanan saçlarımda. Seviyor saçlarımı…

Bu tek anlık kare, o an hissettiğim hislerle birlikte gözümün önünde duruyor.

O günü ayrıntılarıyla tekrar yaşıyorum. Geçmiş ve şimdi yan yana.

Üniversiteden çıkmışız. Palmbeach’te güneş batmak üzere. Gazimağusa şehrinde bulunan Kapalı Maraş olarak bilinen terk edilmiş bölgeye komşu minik evimize doğru yürüyoruz. Evimize yakın bir bar var, hayalet şehrin ender barlarından. Bizim de çok nadir takıldığımız bir yer, o gün nedense erken açılmış, sürprizleri seven sevgilim elimden tutup beni içeriye doğru çekiyor, birden kendimi piste buluyorum. Çalışanlar yok ortalıkta, kimse yok, sadece biz varız. Dans etmeye başlıyoruz. 1.90’lık sevgilimin boyuna yaklaşmak için parmak arası terliklerimle onun ayakkabısına basıp yükseliyorum, boynuna sarılıyorum, öpüyorum. Sonra başımı yüreğine yaslıyorum. “Bu gezegen üzerindeki en güzel yürek bu!” diye içimden geçiriyorum. “Tanrı beni seviyor, yoksa bana bu kadar güzel bir armağan vermezdi!”

***

Bir haftadır kısmen sürpriz olacak doğum günü için hazırlıklar devam ediyor. Küçüklüğümden beri doğum günlerinde sevdiklerime sürpriz yapmayı, onların yüzlerindeki gülümsemeyi görmeyi çok severim. Sanırım hala içimdeki çocuk oyun oynamayı, şaşırtmayı seviyor. Benim doğum günümde Ayça’nın hünerli elleriyle yaptığı sağlıklı pasta çok lezzetliydi, bana tarifini yollamıştı. Kısmet bugüneymiş, ilk kez pastayı yapmayı deniyoruz, tarife ufak tefek eklemeler yapıyoruz tabii. Umarım herkes beğenir! Eşim de bana yardım ediyor, sağ olsun. O benden bu konularda daha becerikli.

Geç oldu Sanga, çok yoruldum bugün. Yarın tekrar buluşalım…

Sevgimle.

A8A927DE-16A1-48EF-8145-7ACB642342EF

Aylin- Gün 2

İkinci güne merhaba Sanga. Kadıköy’de Caferağa Spor salonuna yakın, adı “Hale Jale  Bütün Mahalle” olan bir kafede eşimle birlikte karşılıklı oturmuş maçın başlamasını bekliyoruz. Ben defterimi kalemi çıkıyorum, o da bilgisayarını açıyor. Birlikteyken, aynı zamanda tek başına kalabilmeyi seviyoruz. Bu kafeye ilk gelişimiz, kapıdan girerken pastalara gözüm takılsa da hibiskus çayıyla yetiniyorum. Ne demiş Zhander hocamız “Damağını terbiye eden kişi bedeninin ve zihninin efendisi olurmuş!” Kafeden içeri adım attığımda bir Yunan şarkısı duydum, bu şarkıyı en son yılbaşı akşamı canlı olarak dinlemiştim. Oturur oturmaz hemen Spotify’dan arayıp buldum, “Haris Aleksiou – Apopse thelo na pio”, kulaklığımı takıp dinlemeye başladım.

Aralık kursunun bitiminden bir gün sonra kırmızı çadırdaydım. Regl döneminden itibaren bünyem şaştı, uykuya doymuyorum. Sabahları erken kalkmak, gece geç saatlerde yatsam da benim için sorun olmaz. Ama yaklaşık 10 gündür sabah 7’den önce kalkmayı başaramıyorum.  Alıştığım düzenin aksamaması için sabahları 5’de uyanmış olmalıyım, gün doğmadan yogamı yapabilmek, oğlumla kahvaltı yapmak, sonra hızlıca hazırlanıp işe gidebilmek için. 7’de uyanınca yogamın öğlen ya da iş durumuna göre akşama kalması alıştığım düzeni bozuyor. Niyetim bu döngüden en kısa zamanda çıkabilmek. Bugün de 7’de kalktığım ve akşam Rüzgar’ın maçı olduğu için yogamı öğlen iş yerinde yapmak zorunda kaldım. Öğlen olmasına rağmen boynum, belim, kalçalarım, bacaklarım kaskatıydı. Şekillerin içinde kendime sürekli mula bandayı hatırlattım. Mayurasana’dan hemen önce yeni öğrendiğimiz Makarana’da kuyruk sokumumda hissettiğim acıya odaklanmamaya çalıştım, gövdemi yükseltebildiğim kadar yükselttim. Arada topuklarım ayrılır gibi olsalar da yeniden buluştular, dizlerimi yerden kaldırıp nefesi saymadan bekledim. Asanalara geçtiğimde, Mandukasana’da otururken hocamın “Asanalar içinde daha derin oturabilmemiz için bandalar var” deyişini hatırladım. Kendime yine mula bandayı hatırlattım. Sonra gözüm saate gitti, toplantıma gecikmemek için hızlıca ılınmaları yapıp yogamı bitirdim.

Bugün sabah evden çıkarken dış kapıyı kapatmadan çıkmışım. Anahtarı içerde unuttuğum çok olmuştur, ama bu sefer anahtar çantamda kapıyı kapatmayı unutmuşum:) Neyse ki karşı komşum farkedip güvenliğe haber vermiş, öğlen toplantıdaydım güvenlik aradı. “Aylin hanım sabah çıkarken kapıyı çekmemiş olabilir misiniz?” dedi. Gülsem mi ağlasam mı? Güldüm:) Olabilir dedim, benim yerime onlar kapıyı çektiler. Unutkanlığın son noktası bu olabilir, maç başlıyor, ben kaçıyorum.

Yarın tekrar buluşmak üzere, sevgimle.

* Öğle arası dünkü yazdıklarımı defterden bilgisayara geçiriyorum, 2 gün 3. güne sarktı, kusura bakmayın:)

HaleJale

Aylin – Gün 1: Hakikatle karşılaşma anı…

Gökten üzerime ne düşerse düşsün, kabulüm. Yağmur ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun!

Defne hocam bugünkü yazısında “beklenmedik koşullar bizi normal diye bellediğimiz halimizden dışarı savurduğunda o yeni halimiz de bizden sayılır mı?”diye sormuş.

Geçen yıl tam da bu zamanlarda göğsümde 5-6 mm büyüklüğünde bir kitle tespit edildi. MR, biyopsi, operasyon, detaylı biyopsi, PET, genetik testler, radyoterapi, hormon baskılayıcı ilaçlar, ilacın yan etkileriyle mücadele, ilacı bırakma kararı derken altı ay bir o yana bir bu yana savrulup durdum. Bu sıralar o savrulan beni, yıl dönümü yaklaşırken daha sık düşünmeye başladım. Erken aşamada tespit edildiği için ve lenflere yayılım göstermediği için çok çok şanslıydım. Ama işte ne kadar şanslı olursam olayım yine de çok zor bir süreçti. Operasyon öncesi koltuk altımdaki lenflerden örnek alıp hastalığın bedenime yayılıp yayılmadığına bakmak için, göğsüme mavi boyalı iğneleri batırıp beni makineye soktular. O dakikalarda, Defne hocanın derslerde hep bahsettiği “hakikat” karşımda duruyordu. Tanrı hakikatle karşılaşmam için zor ama belki de kestirme bir yol çıkarmıştı, bilmiyorum. Zihin herşeye bir anlam yüklemeye hazır. İşte hakikatin karşımda durduğu o anlarda gözlerimden yaşlar boşalıyordu, biliyordum artık eski ben olmayacaktım.

Radyoterapi görürken ve sonrasında Tamoksifen kullanırken yeni halimi tanıyamıyordum. Sabahları neşeyle yataktan kalkan ben oğlumu yolcu edebilmek için yataktan kazınarak kalkıyordum. Sürekli uyumak istiyordum, yoga dersleri öncesi erkenden gelip arabada uyuyordum. Araba kullanmaya korkuyordum, Seda’nın beni evden aldığı günlerde arka koltuğa yığılıyordum. Ama yorgun bedenim sınıfa adım attığında bukalemun gibi renk değiştiriyordu. “Ritim yoksa yoga yok!” diyordu hocam ama benim yogam da ritim falan yoktu. Hareketlerin arasında nefes alıp nefes veriyordum. Ama içimden bir umutla hergün yoga yapmaya devam ediyordum. İtiraf ediyorum bir kaç kez yoga yaparken nefesim yetmiyor diye oturup yere bir çocuk gibi ağladım. Hocamla ve Sangha’mla tanışalı iki ay olmuştu. Hastanede, ders öncesinde ve sonrasındaki sohbetlerimizde, derslere ara verdiğimiz haftalarda hep yanımda olduklarını hissettiren yeni bir ailem olmuştu. Savrulan ruhların en büyük ilacı sevgi çemberiymiş. Ben yine çok şanslıydım. Hem ailem, hem dostlarım, arkadaşlarım beni sevgiyle kuşatmıştı. Bu süreçte ne kadar içime dönsem de onlar benim hayattan kopmamam için bana hep dengeyi hatırlattılar.

Çok uzattım sanırım:) Ben savrulan ruhumuzun da, kendimize yabancılaştığımız halimizin de bize ait olduğunu düşünüyorum. Savrulan Aylin de benim, fırtına dindikten sonraki Aylin de benim. Yataktan başını kaldıramayan benle, gülümseyerek uyandığım günkü ben birbirine yabancı gibi olsa da, ben hep alıştığım Aylin’i arasam da onu ben sansam da aslında alışmadığım, tanıyamadığım halim de ben’in bir parçası. Rüzgar’da savrulurken kendime yabancılaştığım anlarda yeni beni kabul etmek kolay olmadı…Fırtına dinince, bulutlar dağılınca güneş doğdu… Yeni halin içinde belki de eski o çok tanıdık benden çok daha özgür, çok daha mutluydum.

Her halimizi kucakladığımız güzel bir yıl olsun…

https://www.youtube.com/watch?v=V1bFr2SWP1I

 

 

Aylin- Gün 0: Dostum Ay

Gün “0”, neredeyse yılın ilk gününe denk gelen, dolunayla oluşturduğumuz yoga çemberine ben de adımımı atıyorum. Sangamu, ben kendimi bildim bileli dostum ayla aramızda küçük bir çember vardı, şimdi o çember sizinle beraber büyüyor. Ben anlatırdım o dinlerdi beni, ben susardım, o benim suskunluğumu anlardı. Bu buluşma anlarından hemen sonra yatağıma yattığımda içime güneş doğar, hayata hep daha umutla bakardım. Benim en yakın dostum aydı ve ben onun en büyük hayranıydım.  Her gece evdeki herkes uyuduğunda pencerenin kenarına oturup başlardım anlatmaya… Hayran hayran onu seyreder, kimselere anlatamadığım iç dünyamı bir tek ona açardım. Sonra büyüdüm, bu sefer dünyanın dertleri omuza çöktüğünde yine onun sessizliğine sığındım. Mutlu olduğumda, şaşırdığımda, heyecanlandığımda, üzüldüğümde, aşık olduğumda, özlediğimde… hep onun yanına koştum. Onunla ortak o kadar çok yanımız vardı ki! O da benim gibi yalnız olmayı seviyordu, o da bazen kendini tüm dünyaya açmak istiyor bazense gizlenmeyi tercih ediyordu. Bulunduğum yerden her kaçmak istediğimde yalnızlığıma ortak oluyordu. Şimdi de kurduğumuz bu çemberle aynı dostum ay gibi bazen çırılçıplak soyunacak, bazense kendimi gizlemek isteyeceğim. Bugün yazılarınızı okurken çok tatlı hislerle doldum. Sabah kırgınlığın tetiklediği uykumda anneannemi gördüm. Bir bebek kadar küçüktü, çok hastaydı. Onu kollarımın arasına alıp, sımsıkı sardım,  uyandığımda ağlıyordum. Uzun zamandır ağlayarak uyanmamıştım. Öğlen işe gittim, akşam eve gelince yazılarınızı tek tek okudum. Sabah geç kalkınca akşam da geç yatıyorum. Yarın sabah uyanmak zor olacak…

“O” günde benden bu kadar olsun. Sevgimle

 

 

Aylin – Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere!

Merhaba Sangha,

Üç gündür doğanın içimde kaldığımız ev Nuh’un gemisine dönüştü. Bahçede yaşayan tüm hayvanlar sanki büyük bir tufan yaklaşıyormuş gibi kapı aralıkları, pencere deliklerinden içeri atlamanın bir yolunu buluyor. Başta kötü hava koşulları sonrası -bahçe ıslak olduğu için- yaşamlarını kurtarmak için geçici sığınma taleplerini doğal karşılamıştık. Ancak hava ısınıp, bahçe kuruyup hayat normale döndükten sonra hala bizim eve akın akın yol yapıp girmelerinin nedeni ne olabilir? Acaba bizler gibi onlar da bulundukları ortamlardan sıkılıp değişik yerlere keşif yapma arzusuyla mı hareket ediyorlar, yoksa benim onlara zarar vermemek için bulduğum rollercoaster çözümü hoşlarına gitmiş, eğlencenin tadını almış, tekrar tekrar sıraya girip adrenalin istedikleri için mi geliyorlar? Ya da bir nedeni yok mu? Kendimi, başıma gelen bu şey için ( herşey için ) açıklamalar bulmaya çalışken yakalıyorum. Bulabilirsem engelleyeceğim! (sanki!) Benim zihnim her olayın bir nedeni, amacı olduğuna ilişkin düşünmeye, çıkarımlarda bulunmakta usta. Peki ya bir nedeni yoksa? Oysa sadece ben değil insanoğlu amaç temelli düşünmeye meyilli. Bu yüzden de evrenin yaratımı, kendi varoluşunun bir amacı olduğunu düşünüyor. Neyse bu konu çok derin, başka bir yazının konusu. Her sabah uyanıp, Rüzgar uyanmadan misafirlerimizi bulduğum rollercoaster çözümüyle evden çıkarmakla uğraşıyorum. Gece tedirgin uyuduğum ve istemsiz sürekli uyanıp yatağı kontrol ettiğim için de sabahları erken uyanamıyorum. Kalkar kalkmaz önce evin içini sonra da kapının dışındaki alanı temizliyorum. Sonra kahvaltı hazırlamaya girişiyorum. Yogamı denizden sonraya ertelediğimden yoga yaparken kendimi yorgun hissediyorum. Zihnim ayaktaki hareketleri bitirip asanalara varmaya odaklı, geçişleri hissederek değil zihnimdeki sıralama üzerinden yapıyorum. Yoganın antibiyotik gibi hergün aynı saatte yapılmasının önemini bir kez daha iyi anlıyorum.

Sabah temizliği sırasında yaşamda karşılaştığım durumları ne kadar hafife alabildiğimi düşündüm. Hatta hafife alamamış olacağım ki sanghamın canım bülbüllerine yazıp, içimi bir güzel döktüm:) Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetinden vazgeçebilmek ve gülmek mistik bir yolculuğun temel taşları olarak görülür. Peki benim bu yeteneğim ne kadar gelişmiş? Talihsiz bir olay başıma geldiğinde o olayı ne kadar kucaklayabiliyorum, gülebiliyorum, kabul edebiliyorum. Hatta dalga geçebiliyorum. İlk başta güldüğüm olay tekrar tekrar ettiğinde nasıl davranıyorum? İlk verdiğim tepki ne kadar değişiyor? İlk karşılaştığımda gülebildiğim bir olaya tekrar ettiğinde yine gülebiliyor muyum? Sabırlı olup geçmesi için zaman verebiliyor muyum? Müdahale mi etmek istiyorum? Ne kadar teslim olabiliyorum? Hayat kendini gözlemleme ve fark etmekle geçiyor. İlişkiler de yaşadığımız hikayeler de bizim aynamız. İlişkilerde verdiğimiz tepkilerin ne kadarını içimizdeki çocuk, ne kadarını yetişkin veriyor? İnsan kendini ne kadar izlerse, fark ederse o kadar da değişim beraberinde geliyor diye düşünüyorum. Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere diyerek yazımı bir alıntıyla bitiyorum.

Hocam Defne Suman’ın Mavi Orman’ından:

Tom Robbins, esas bilginin kaçak bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Kaçık bilgeliği, geleneksel -basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmememizi, neşe içinde kısa kibriti çekmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Sevgilerimle

64CD08F2-77AB-4151-915D-9AD9721C03C5

Aylin – Hop hop solucan, hop hop kırkayak!

Merhaba Sangha,

Bir gün önceden devam etmeliyim. Hani sineklerden kaçıp kendimizi odaya kapatmıştık. Yatakta başımıza gelenlere çok güldük sonra Rüzgar facetime üzerinden maceralarımızı anlatmaya koyuldu. Ben de sohbetlere dahil oldum. Odada iki kişiyken bir anda çoğaldık, sonra uyuduk. Sabah gözlerimi açtığımda, ilk iş pencereden dışarıya bakıp güneşi aramak oldu. Hava ne açık ne çok kapalıydı. Yatakta keyif yaparken, gökyüzünden bam bam seslerini duyunca yataktan fırlayıp kalktım. Odadan çıkıp kapıya doğru yöneldiğimde yağmurdan kaçan tüm tırtıl, solucan, kırkayakların evimize sığındığını gördüm. Üzerilerine basmadan kendimi dışarı attım. Çamura gömülü arabamızı çıkarabilmek için epey uğraştım. Direksiyonu sağa sola çevirip bulunduğu yeri değiştirmeyi denedim. Biran umutsuzluğa kapılır gibi olsam da, denemeye devam ettim ve sonunda çamurdan kurtulmayı başardım. Yolun devamı da çamur olduğu için tedirgin bir şekilde gaza çok basmadan devam ettim. Neyse ki evin kapısındaki taşlık yola kadar arabayı sürmeyi başardım. Tatlı ev sahibimiz pencereden beni görmüş olacak ki yanıma gelip bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bahçedeki hortumla arabayı yıkayıp yıkayamayacağımı sordum. Araba yıkamak çok keyifliymiş, ilk deneyimim oldu. Sonra yağmurdan kaçıp evimize sığınan dostlarımızı, tek tek kağıda hoplatıp yavaşça yuvalarına bırakırken, Rüzgar anne, baba, çocuktan oluşan kedi ailesiyle oynamaya başlamıştı bile. Buraya geldiğimizden beri kedi ailesinin yemeklerini verip, sularını koyuyor, karıncalanan tabaklarını temizleyip, yıkıyor. Uzaktan onu izleyip gururlanıyorum.  Böyle doğanın ortasında sakin, huzurlu tatillere ilk başta alışamasa da bu sefer onun da doğada olmanın keyfini çıkardığını görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Oğlum benim tam zıttım, ben ne kadar içe dönüksem, o da o kadar dışa dönük. Sabah uyanır uyanmaz telefonu eline alıp snapchat’i açmak yerine bahçeye koşup, kedilerin yanına gidiyor. Hamağa yatıp kuş seslerini dinliyor. Bunları içten gelerek yaptığını görmek gibisi yok! Dün gece yediğimiz yemek sonrası hareket edemedik. Yediklerimizi sindiremediğimiz için sabahleyin hala karnımız şişti. Biz de kahvaltı yapmamaya karar verdik. Salonun bir köşesinde Rüzgar basketbol antrenmanı, diğer köşesinde yogamı yaptım. Yağmurdan sanırım daha ısınmalarda belimi, diz kapaklarımı, bileklerimi çevirirken zorlanmaya başladım. Hareketleri yaparken D hocanın söylediği gibi kafamın üstünde bir su torbası varmış gibi düşündüm, geçişleri hissederek yapmaya çalıştım. Vaişaka’da nefesimi saymadan apanayı hissederek uzunca bekledim. Çakri’de elimde kırmızı bir pelerin vardı, dönüşleri yaparken dengemi kaybetmedim. Yogamudrasana’da Rüzgar “Acıktım Anne!” diyince ben de devam etmeyip, Warm Down’lara geçtim, yogamı bitirdim. Sonra yemek yemeğe Alexandroupoli’nin en güzel lokantası Nisiotiko’ya geldik. Hafif bir şeyler atıştırıp, yolda gözümüze kestirdiğimiz basketbol sahasına gittik. Güneş tepemizdeyken Rüzgar’a sayısız ribaunt verdim o da sıkı bir antrenman yaptı. Ben yogaya ne kadar tutkuyla bağlıysam Rüzgar’da basketbola. Benim matım, onun topu nereye gidersek gidelim hep yanımızda! Rüzgar terleyip yorgunluktan bittiğinde kendimizi Makri sahiline attık. İki yunus dalgallarla oyun oynamaya başladık. Bugün de böyle geçti…

Kendinize iyi bakın canım sangha, sevgilerimle…

unnamed (2)

IMG_8683.JPG

 

Aylin – Evde yok pardon oda da mahsur kaldık!

Merhaba Sangha,

Güne kuş, cır cır böcekleri ve kedi miyavlamalarıyla uyandım. Dün gece hamak sefası uzayınca geç yattım, sabah uyandığımda saat 08.00 olmuştu.Perşembe günleri kurulan pazara yetişebilmek için üstümü giyinip hemen evden çıktım. Böylece yogamı gün batışına ertelemiş oldum. Pazar dönüşü aldıklarımı buzdolabına yerleştirdim, dün geceden kalan bulaşıkları hızlıca yıkadım, kahvaltı sofrasını hazırlamaya koyuldum. Bahçemizdeki kedi ailesi, olacakları sezmiş olmalı ki ortalıkta yoktular. Masayı hazırlarken hava yavaştan kapanmaya başladı. Biz kahvaltı yaparken, hava iyice bozmaya başladı. Önce durup dururken kapı, pencereler kendiliğinden açılıp bizi korkuttu. Sonra gök gürültüsü öyle bir patladı ki Rüzgar’la pencereye koştuk. Ben pencereleri kapatmaya çalışırken kaldığımız evin tam karşısındaki ağaca yıldırım düştü. Bu anı yavru yunustan başka gören olmadı. Rüzgar “Orman yanıyor, yangın çıktı!” diye bağırmaya başladığında evi yanık kokusu sarmıştı bile. Sonra karanlık gökyüzü Rüzgar’ın çığlığını duymuş olmalı ki iri iri dolu yağdırmaya başladı, yağmur bastırdı, ateşi söndürdü. Elektrik kesildi.  Biz de pencere arkasından belgesel izler gibi doğanın gücüne bir kez daha tanıklık ettik. Yağmur’da bizimle oyun oynamaya başladı, önce diner gibi yapıp tekrar hızlanıyor sonra yavaşlayıp tekrar hızlanıyordu. Kediler saklandıkları yerden çıktığında biz de yağmurun dindiğini artık anlamış olduk. Evin önüne park ettiğim arabayı bahçeden çıkarmayı denemeye karar verdim. Üç, dört deneme sonrasında araba çamura saplandı. Şimdi gerçekten evde mahsur kalmıştık! Rüzgar salonda basketbol oynarken ben de yogamı yaptım. Daha sonra soğuk suyla banyo yapıp, uyuduk. Uyandığımızda deli gibi acıkmıştık. Şimdi ben bu satırları size yazarken ara ara internet gelir gibi yapıyor, rüzgar hem sevinç hem hüznü bir arada yaşıyorJ İnternet bağlantısı gereksinimi kadar yemek yemek de oğlum için hayati önem taşıyorJ Ton balıklı makarna, salata ve meyveden oluşan akşam yemeğinden sonra Rüzgar’ın keyfi biraz yerine geldi. Yemeğimizin ortasında sürpriz yapıp salonun camı açıldı ve defalarca denememize rağmen de kapatamadık. Şuan sineklerden kaçmak için kendimizi yatak odasına hapsettik. Yanımıza temel ihtiyaçlarımızı aldık. Önce evde mahsur kalmıştık şimdi odada 🙂

Bakalım yarın bizi neler bekliyor?

unnamed (1)