Aziz II – Gün 24: Festival Yogacısı

IMG_9745 (1)

Selamlar sevgili sangha! Size bu yazıyı aslında önce Yenikapı – Bursa feribotundan, daha sonra 5 günümü geçirdiğim Bursa’nın Nilüfer ilçesinden, en son olarak da Bursa – Yenikapı feribotundan yazmaya niyetlenmiştim, ama gel gör ki kısmet bugüneymiş 🙂

9-14 Ağustos tarihleri arasında Nilüfer Müzik Fesitvali’ndeki 3 sahneden birinin FOH teknisyeni olarak çalıştım. FOH (Front of House) nedir derseniz; bir konserde sahnedeki müzisyene ve seyirciye olmak üzere iki ayrı ses miksi yapan iki ayrı ses teknisyeni olur, bunlardan seyircinin ne duyacağından sorumlu olan kişiye FOH teknisyeni deniyor. Yılda aşağı yukarı 100 konser yaptığım 12 yıllık meslek hayatımda -garip bir şekilde- hiç devamlı festival tecrübem olmamıştı. Festivallerde çıkan grupların mikslerini yaptım evet, ama bu sefer tüm festivalin dış sesinden ben sorumluydum, artı teknisyensiz gelen grupların FOH mikslerini yapmak da benim işimdi.

Bunun üzerine bir de devamlı kullanmaya alışık olmadığım bir mikserle çalışmam gerektiği ortaya çıkınca açıkçası biraz (bayağı) gerildim. Zira, mikseri sadece tek başıma kullanmamda çok sorun olmasa bile, gelen teknisyenler için önden hazırlık yapmam, mikser başında ÇOK hızlı olmam ve mikseri tanımayan teknisyen arkadaşlara yardım etmem gerekiyordu. Tabi ki önce prodüksiyon menajerine otomatik bir direnç koyup, daha tanıdık olduğum bir mikserle değiştirmesini talep ettim. Ama sonra biraz durup, sakinleşip, düşününce, aslında bunun çok iyi tanımadığım mesleki bir araç ile 5 gün haşır neşir olup, sonunda ustalaşmış olarak çıkabileceğim bir fırsat olduğunun farkına vardım. Sonuçta, -sıkı bir ön çalışmadan sonra- bir hafta içinde Digico SD10 kullanamayan birinden, bilmeyen arkadaşlara Digico SD10 gösteren birine dönüşmüştüm 🙂

Bu da bizi bir süredir yoga yaparken aklımda dolaşan şu konuya getiriyor: Hissiyatım o ki evren denen bir kaosun içindeyiz, kötü anlamada bir kaosdan bahsetmiyorum burada, demek istediğim şu; her an her yede her şey oluyor. Quantum teorisindeki gibi, bu her yerde her an olan herşey, biz onlara bir anlam verdiğimiz anda (aslında olmayan) “gerçek” imize dönüşüyor. İzleyici oyuna dahil olduğu o anda -gözümüzü çevirdiğimiz artık her neyse- bir nevi katılaşıyor ve izleyicinin ona yüklediği inanç/anlam çemberine sıkışıyor. Aslında insan olarak hayatı yaşama şeklimiz bu gibi geliyor bana, güvende hissetmek için kaosa anlam katmak / anlamlandırmaya çalışmak. Bunu yaparken de bilim, din, sanat vs. gibi yollar / araçlar kullanıyoruz. Bunların hepsi aslında alet kutumuzdaki aletler, bunlarla kaosun içinden birşeyleri yakalayıp kendimize / dünyamıza dahil ediyoruz.

Yoga da bu yollardan biri gibi hissediyorum ben. Ama ufak bir farkla. Yoga yapa yapa artık ne oluyorsa, sanki yavaş yavaş kaosun farkında olmaya, kabul etmeye, etrafta olan biten her şeyin aslında bizim izleyen gözümüz / bilincimiz nedeniyle göründüğü gibi olduğunu -biraz daha sakinlikle- kabul etmeye başlıyor insan. (Edit- bu paragrafın geri kalanı orjinal post’dan sonra eklendi) Galiba bunu yapabildiğimiz zaman da, anlamları hapsettiğimiz parantezler biraz genişliyor. Belki de bu şekilde “öz” e daha yakın durabiliyoruz, ya da azıcık bir zaman için izleyici olmaktan çıkıp, bütünün parçası gibi hissedebiliyoruz…

Sevgili hocam ve arkadaşlarım, festival güncesi olarak planlayıp garip bir noktada biten bu yazımı Stanley Kubrick’den şu aşağıdaki alıntı ile noktalamak istiyorum. Sizi sevgi ile kucaklıyorum…

The most terrifying fact about the universe is not that it is hostile but that it is indifferent; but if we can come to terms with this indifference and accept the challenges of life within the boundaries of death — however mutable man may be able to make them — our existence as a species can have genuine meaning and fulfillment. However vast the darkness, we must supply our own light.

IMG_9767 (1)

PS. Tabi ki Nilüfer’de (bir şekilde :p) yogayı aksatmadım. İki kişilik mini odamızın 3 metrekarelik tek boş alanında, oda arkadaşımı “sabah yoga yapacağım, korkma” diye önden uyararak, her gün elimden geldiğince 1. Prelude’u iyi-kötü tamamladım 🙂

Reklamlar

Aziz – Gün 22: Hello Cleveland!

Merhaba sevgili sangha! 22. günde “bu yeni 28 gün’cü de nereden çıktı birden” diyeceksiniz doğal olarak. İkinci döngünün başından itibaren, uzaklardaki bir arkadaşla karşılıklı alıp-verdiğimiz yeterli seviyede gaz neticesinde, sinsi sinsi her gün yogamı yapıyor, bir yandan da buralara göz atıyorum. Geçen gün Defne Hoca’nın post’unu gördükten sonra -yine uzaklardaki ortak arkadaşla karşılıklı gazlaşarak-, “bari ben de iki satır yazayım da tam olsun” diyerekten oturdum bilgisayarın başına.

Kendimle ilgili kısa bir girizgah yapmam gerekirse, son iki yıldır Shadow Yoga 1. sınıf öğrencisi olarak kısa yoga hayatıma devam ediyorum. Daha doğrusu devam etmeye çalışıyorum, zira iş gereği (ses teknisyeni) yoğun konser dönemine denk gelen Nisan – Mayıs derslerinin bir çoğunu kaçırdım… Tam Asana’lara doğru geçilirken ortadan yok oluyorum :p Kendim ile ilgili verebileceğim diğer bir alakalı dipnot da, tüm yoga bilgimin bu iki sende derslerde gördüklerim & duyduklarım ve Defne Hocam’ım bahsettiği ve/veya paylaştığı okumlardan ibaret olduğu. Tabi bir de Defne’nin blog’undan. Zira daha derslere başlamadan çok önce İnsanlık Hali’nin eski ve sıkı bir takipçisiydim (şans eseri okumaya başlamam Mavi Orman’ın yarısından biraz sonraki yazılara denk gelir). Blog’da yoga ile ilgili yazılanları hep sanki uzak bir gezegen ile alakalı bir haber okuyor edasıyla takip eder, o egzotik yeri bir ziyaret eder çıkardım.

Dönüp dolaşıp takip ettiğim “quasi-egzantrik” blog’un yazarının öğrencisi oldum sonuçta. Geçen senenin ortasına doğru hoca sınıfta “eee söyleyin bakalım yoga sizin için neymiş / size ne yaptı?” diye (daha doğrusu gibi) bir soru sormuştu. Aslında daha o gün vereceğim cevap hazırdı, ama o soğuk Cihangir sabahında kafamdan geçenler nedense çok “new age” geldiği için kendime saklamıştım. Daha sonra yoga yaparken sık sık bu soruyu ve cevabını düşündüm, hep aynı sonuca vardım ve bugün artık sizinle paylaşmaya karar verdim.

Hissiyatım şu şekilde; ben sanki daha önceleri (once upon a time) yogaya benzer bir şeyler yapıyormuşum. Tabi ki yoga disiplini ve bilinci içinde olmayan bir şey burada bahsettiğim. Yine de, yoga sonrası kendimi bulduğum sessiz / sakin / düz / açık  hale benzer bir  yere başka yollardan geçerek varabiliyordum gibi hatırlıyorum (hatırladığımı da yoga sonrası hatırladım, yoksa içimde dolaşan bir histi bu). Ama klasik iş hayatı, günlük koşuşturmaca, insan ilişkileri, para meseleleri içinde o hali de, o yere çıkan yolun izini de kaybetmiştim. Özetle, “Yoga bana kendimi hatırlattı”.

Sevgili hocam ve arkadaşlarım, bir daha yazar mıyım bilmem, size sevgilerimi ve saygılarımı yolluyorum!

PS. “Hello Cleveland!” kült mockumentary “Spinal Tap” filminden bir alıntıdır. Başarısız rock grubumuz Cleveland konserinde sahneye çıkmak üzere kulisden yola çıkarlar ancak sahneyi bir türlü bulamazlar. Yol üzerinde gördükleri tüm kapıları sahneye açılıyor sanıp bir ağızdan “Hello Cleveland” diye soyunma odalarına, depolara dalarlar. Ben de bu ani girişimi bu alıntı ile taçlandırmak istedim 🙂