BEGÜM ~ Bir Şey ki Seni Çağırıyor, O Şimdi Ne Olmalı*

Bir kelimeye karşılık gelen tanımları bize her defasında aynı cümlelerle açıklayan tek yer Türk Dil Kurumu’dur. Gerçek hayatta kelimelerin ruhumuzda aydınlattıkları yerler duygu dünyamıza göre şekillenir. Herhangi bir anda; bir kelimenin karşılığı sorulduğu kişi sayısı kadar farklı hislerle açıklanabilir, benzer şekilde bir kişi için de belirli bir kelimenin anlamı hayatının çeşitli evrelerinde birbirine zıt yönde yükselerek farklılaşabilir. Toprak; kimine göre ölüm, kimine göre yeryüzünün derisidir. Ateş; kimine göre ışık kimine göre yangındır. Hava kimine göre kibir, kimine göre nefestir. Su; kimine göre hayat kimine göre taşkındır.

Hayatımız, tanımladığımız-tanımlayamadığımız duyguların geçitinde savrulmadan ayakta kalabilme, olan biteni anlayabilme ve ilerleme çabası içinde geçmekte. Nasıl ki renkler kendi yelpazesini siyahtan beyaza doğru ton ton açıyorsa; hayat da türlü renk değişiklikleriyle bizi en tepeden en derine doğru konumlandırır. Yerimizi değiştirmeye cesaret etmek, sonsuz olasılıklardan bir diğerine doğru adım atmak bizim seçimimizdir. Hayat, bizi savurduğu yerde usulca beklememizi değil; ustalıkla içinde bulunduğumuz durumu değiştirme çabamızı takdir eder.

Çocukluk yıllarımız; hayatımızın eskizi olarak adlandırılabilir. Yaşama tutunabilmek için bir başkasına muhtaç olarak gözlerini açtığımız Dünya; bize bir sevgi bahçesi ya da kuruluktan çatlamış bir toprak parçası olarak bahşedilebilir. Bebek, anne sütüne olduğu kadar sevgiye de açtır. Kendini ifade edebilmesi; ebeveyninden aldığı sevginin gerçekliğine bağlıdır. Bu sevgi gerekli yerlerden edinilemiyorsa; bebek sevilme isteğinin baskınlığıyla duygu dünyasını bilinç dışına iter. Öncelikle başkalarının neler düşüneceğinden endişe duyan; üzüntüsünü, korkusunu dile getirmeyen bir çocuğa, sonrasında da duygularını tarif etmekte zorlanan bir yetişkine evrilir. Bireyin duygu dünyası; başkalarının sevgisini kazanma ya da kaybetme kurallarına göre yeniden düzenlenmiştir. Bu “sahte benlik”; artık hatırlanmayan sevimsiz çocukluk anılarının maskesi olarak kişiye eşlik eder.

Ekran Resmi 2018-03-29 21.19.39

Anlamlandırılamayan huzursuzluklar, umutsuzluklar, taşkınlıklar olarak beliren duygu durum değişiklikleri hemen geçip gitmesi istenen belirsiz sıkıntılar olarak düşünülür; oysa bu anlar çoğunlukla çocukluk darbelerinin su yüzüne çıktığı alanlardır. Birey her ne kadar korku ve kaygılarını bilinç dışına iterek mükemmel bir çocukluk yaşadığını farz etse de; o dönemin duyguları bedeninin çeşitli yerlerinde konumlanarak onunla birlikte yaşamaya devam etmiştir. Türk Dil Kurumu’na göre ruhsal yaşama ve bedene egemen olmayı amaçlayan Hint felsefe sistemi olan yoga; bu huzursuzluk anlarını tetikleyerek çocukluğa dair bir duyguyu; o yollar o yıllar hiç arşınlanmamış gibi, o ilk anki saf haliyle karşımıza çıkartır. Bu huzursuzluk; birey için(sen,ben) anısına sahip çıkma ve gerçekleri kabullenmeye yönelik bir fırsattır. İlk bir kaç deneyim bir tesadüfün izi gibi gözükse de; zamanla açığa çıkan detaylar; bedeni mesken tutmuş duyguların yogayla yer yüzünde can bulduğunu kanıtlar. Bu çaresizlik anları; aslında çok kıymetlidir. Olumsuz hislerin bir an önce çekilip gitmesini dilemek yerine; olası kaynakları araştırmak, o dönemde günlük tutmaya yoğunlaşmak ve anılarının izini sürmek; kaynak anının tespiti için önemlidir. Bilinç dışından bilincimize taşınan bir anı; ara ara bizi yoklayan ve anlamlandıramadığımız bir histen azat edilmek anlamına gelebilir. Yoksunluğunun farkına varan ve bu durumu kabullenen kişi, artık aynı duyguyla sınanmayacaktır. Yoga; herkes için farklı anlamlar taşısa da; benim için en önemli öğretisi geçmişin yasını tutmama izin vererek özgürleşmeme kanallık etmesidir. Şimdilik…

Sevgimle,
Begüm

*Bir Şey ki Seni Çağırıyor, O Şimdi Ne Olmalı- Edip Cansever
*Fotoğraf:Elena Kalis
Reklamlar

Begüm ~ Ben Şimdi Bir Yabancı Gibi Gülümseyen, Tanımadığın Bir Ülke Gibi*

Kendine yabancılaşmak, kendini yakından hiç tanımamış olmak mıdır yoksa çocukluğundaki o saf özütün varlığını artık hissedememek midir? Kendisiyle arasında mesafeler koyan birinin başka birine yakın olabilmesi beklenebilir mi? Otomatik yaşamlarımız ışığında; sabah kalkıp gidilecek işler, yazılacak analizler, debug edilecek kodlar varken; günün yaklaşık sekiz saatini bu mekanik dünyayı yaşatmaya ayırırken insan kendi maneviyatına ne kadar yakınlaşabilir? Bu karmaşada değil ruh halini tanımlamak; grip olmak üzere olduğunun bile farkında olmayan biri sadece kendine değil; bize de yabancı bir kimse değil midir? İşkolik arkadaşlarımızın asıl meselesi kendine dair zihninden kulağına fısıldanacak tek düşünceye dahi tahammül edememeleri midir? Yoksa gerçekten işlerine başka hiç bir şeye vakit ayırmayacak kadar tutkuyla bağlılar mıdır? Bilemiyorum. İnsan sadece kendini bilebiliyor. Bir insan tüm insanlığın özetiyse bile; bu deyiş bir insanda her halin var olabileceği ihtimalini anlatmak için söylenmiş bir sözdür belki. Belki diğerlerinin kalbine kalbine yol almadan o özeti, sebeplerini kendi yaşantımızda fark etme imkanımız yoktur.

İnsanın kendine yakınlaşmasıyla birlikte tüm dünyaya duyduğu merhametin de kaynağı genişler oluyor. Bir olayı yargılamaya başlamanızla fark etmeniz bir oluyor. Bir dakika diyor iç ses o huzurlu tonuyla, hikayenin tamamını bilmiyoruz. Yargılamayalım. Aynı koşullar bire bir sağlandığında aynı davranışı sen de sergileyebilirdin diyor… Bazen de hikayenin bu “kendine yakınlaşamama” meselesi üzerinden aslında karşı taraf için, hikayenin kahramanı için de net olmadığını görebiliyoruz. Görünce insan bazen hadsizlik olduğunu bile bile bir yol göstermeye hevesleniyor… Acaba diyor şöyle mi yapsan, belki de sana böylesi iyi gelir. Bunu mu okusan, yogaya mı başlasan, kafanı mı dağıtsan… Koca bir dağa söylenen sözlerin yankısı gibi aynı cümleler cevapsız bir tebessümle size geri dönüyor. Yargılamama konusunda atılan adımlar sağlam sağlam yerinde duruyor. Bu güzel. Ancak kendi haline, akışa bırakma konusunda uzmanlaşmak için arşınlamamız gereken yollar olabiliyor. Aynı davranış bize yapılacak olsa; ne yapmamız gerektiği biri tarafından sürekli özetlense; muhtemelen biz de dinlemeyeceğiz. Örneğin ben, sırf bir şeyler dikte edilmeye çalışılıyor diye, aslında o yoldan geçecek olsam bile kendimi bambaşka bir yoldaki patinaja sürükleyebilirim. Yol kaygandır, bilirim, ama benimdir. Hem kaygan yollarda başkalarıyla çarpışma ihtimali, kendini açıklama ihtiyacı da nüksetmez. Böylelikle tekerlekler dönerken bile ilerleyemezken; kendi ilerlememe halimden memnun kalabilirim. Bunu bilsem bile kimi zaman kendimi elimde fenerle başkalarına ışık kuleliği yaparken bulabiliyorum.

1

Nedir ışık kulesi olma hevesinin kaynağı bilmiyorum. Ben az önce oradaki yardan düşmüştüm sen sakın düşme diye ışık olma telaşı; karşı tarafa bir aydınlık yerine, gözleri kamaştıran bir karmaşa sunuyor olabilir. Bire bir aynı olayları algılama, anlama ve anlatma hallerimiz bile bunca başkayken; bir nefer disipliniyle feneri sahiplenmeyi belli ki bırakmak gerek. Oysa izlediğimiz filmde bile ben otuz ikinci dakikada içlenmiştim, bir başkası hiç bir şey hissetmezken bambaşka biri ise film boyunca gözlerini kırpmadan dikkat kesilmişti. Bu halimizi bırakıp üç sene öncesine ışınlansak; yine o filmi aynı kişilerle izlesek hepimizin farklı halleri aydınlanacaktı… Böylelikle; fenerlikten azlimin kabulünü rica eder, ışığı filtreleyerek görüntü oluşturan tüm mekanizmalara saygılarımı sunarım.

Başkasından çok kendini merak etme yetisiyle araladığımız ruhumuzun çatlakları bize projeksiyon cihazında, bir duvar büyüklüğündeki perdede sunulsaydı; zaten hiç birine inanmayacaktık… Yabancılığımızın, yabanıllığımızın çözümü de yine içimizde. Biz belki kendi hikayemizden bir kesiti paylaşma cesareti göstererek; kendimizden bir duygu bulup yakınlaştığımız romanlar gibi başkalarında ancak samimi bir aşinalık hissi yaratabiliriz.

Tanımadığım tüm ülkelerin kendi tebessümlerine kavuşmaları dileğimle,

Sevgimle.
B

*Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen, tanımadığın bir ülke gibi – Edip Cansever
Fotoğraf: Elena Kalis

Begüm ~ Parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında, içimde bir soğukluk, dışımda bir Begonya*

 

İşleyen demiri ışıldatan neyse, asana ve nefesle işlenen bedene de bir kıvılcım sunacaktır illa ki. Zirvede bir yerler sayılan aydınlanma değil bu. Bir an içinde bir bilişe tutulmak, zaten var olanı anımsayıvermek ve huşu içinde gülümsemek değil. Kendi çevreni parlatabildiğin, loş bir ışık olarak tasvir edebiliriz. Bu ışın demeti sadece kendimizle sınırlı ve bize bir duru görür bakış açısı vadetmiyor ya, dün bahçesi de vadetmiyor… Gözlerimizi kısıp dikkat kesildiğimizde; üzerimizdeki fazlalıkların eğretiliğini, refleksif alışkanlıklarımızın ağırlığını artık fark eder oluyoruz. Bu anlık yıldırım etkisi ile çok kısa süreliğine de olsa bir gerçeklikle yüzleşebilirsek, bir sonraki ışıma anı mili saniyelik artışlarla bizi karşılamaya başlıyor. Bu bilgi salt deneyim değil, yapılan akademik çalışmalar da giderek artan yoga çalışmaları ile birlikte; bedenimizin zihinsel haritasını oluşturan alanların  genişlediğini belirtiyor. Stresin düzenlenmesi için kritik önem taşıyan hipokampus ile dikkatimizi odaklamamızı sağlayan parietal korteks de yoganın açtığı dünyayla giderek ferahlamakta. Belki bizim o ışıma anlarımız, hormonların tutsaklığından sıyrılıp beynimizin derin huzurunu fark edebildiğimiz  kısacık sürelerdir. Lakin bu anlarda karşımıza çıkan gerçeklikler mutlak bir huzur kapısı aralayacak değil.

Dost olarak adlandırılan  ama tozlu raflarda çoktandır eprimiş bir eski arkadaş, varlığına katlanılan bir kimse, ya da görmezden gelme yetkinliğimizde bizi şampiyonluklara sürükleyecek hep dinlediğimiz o gereksiz ses karşımıza çıkabilir. Yıllardır iç içe olsak bile böyle anlarda biz de soruveririz: Sahi siz kimsiniz?

Üç yıllık, beş yıllık planlarımızın içinde kendimizi hangi işte, hangi ülkede göreceğimize dair iç görülerimizi hesaplıyoruz da, üç gün daha yanımızda bulunmaması gerekenleri tanımlamak da biraz çekimseriz.  Sorumluluk almayarak başlatamadığımız değişimler, atamadığımız adımlar, maalesef dersimizin bir sonraki ünitesine geçmemizi geciktiriyor. Hepimizin kitabı, öğretmeni, imtihanı başka olsa da; yerinde sayabilmek konusunda kararlı kader birliğimiz çoğunlukla hepimizi sınıfta bırakıyor.

Sevilmek için hep başarılı, hep kibar, hep ılımlı ve hep uyumlu olmaya çalışıyoruz. Hep. Çoğu zaman da oluyoruz. Olamazsak da vicdan muhasebesinde kendimize en ağır cezayı kesiyoruz. Müebbet. Kötücül kalbine rağmen her koşulda sevilmeyi hak ettiğini düşünenler ne kadar korkutucu gelse de; aklına esenleri yapabilmeleri, kendilerini kontrol etmeye çalışmamaları, sevileceklerine dair duydukları inanç  belki onları hepimizden bir kaç ünite ileri taşımıştır. Belki onların tek kusuru artık sadece kalplerine sevgiyi iletememektir.

Ekran Resmi 2017-12-18 23.28.25

 

İşte perdelerin kalınlığını az da olsa incelten bu ışığı yakalama anlarında sezgilerimize güvenip fazlalıkları uzaklaştırabilmeli. Öncelikle kişilerden başlamak en zoru olduğundan, umutsuzluğunuzu akıttığınız bir kalem, bir fotoğraf karesi, bir elbiseden başlayabilirsiniz. Belki Özdemir Asaf da “Herkes herkesi sevmesin, gerek yok.” dizelerini böyle bir zamanda kağıda dökmüştür. Kimilerini belki aklından belki kalbinden masa başında bu satırları yazarken silikleştirmiştir. Çünkü sevgimiz ne denli sonsuz olabilse de; kalbimizin odalarının sayısı belli. Eskiyi yok etmeden yeniyi değil içeri almak; etrafında bile dolaştırmıyor kalp. Bu kararlılık seviyesini bilinçli olarak hissetmek de her zaman mümkün olmuyor. İşte o ışıma anları; kalbimizin köşelerine gizlenmiş o gereksiz kuruntuyu, ayağımıza dolanmış o örümcek ağlarının kaynağını görünür kılıyor.

Işıkta bulduğumuz umduğumuz olmayabilir; ama mevcut durumu fark etmeden, olanı kabullenmeden değişim rüzgarlarıyla dans etmek mümkün olmuyor. Kalbimin odaları pür-i pak olsun, ışıl ışıl peri tozları gökyüzünden damarlarıma salınsın istesem de; shadow yogaya başlamamla artan kabuslar; işte bu aydınlıktaki karanlık. Bir gece daha aklıma uğramasınlar niyetiyle, elimde mızrağımla kabus avlıyorum ben de.

İçimizdeki soğuklukların, begonyaya evrilmesi dileğimle.

Olduğum gibi, işte.

Sevgimle,

B.

*”Parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında, içimde bir soğukluk, dışımda bir begonya” – Edip Cansever
Fotoğraf: Elena Kalis

Begüm ~ Bir Orman Bir Bütündü, Bir Deniz, Bir Leopar Benekleriyle, Bir Balık Kılçıklarıyla*

Bütünlük kelimesinin tamamiyetle eş değer tutulması, gelişim alanlarına sınırlar çizmemize, sınırları giderek kalınlaştırmamıza ve daraltmamıza sebep olabiliyor. Bütünlüğün içinde kendini “tam” hissetmekten öte “ilişkin” hissetmeye yönelik bir kapı daha var. Bu da bizi öncelikle kendimize; sonrasında da birbirimize, denize ve gök yüzüne bağlayan ağları örüyor. Bu ağlar örümcek ağları gibi ilk rüzgarla derin sarsıntılara maruz kalıp yıkılmıyor, onları fiber iplikten üretilmiş, yine örümcek ağları kadar estetik ancak kat be kat güçlü olarak hayal edebiliriz. Bağlı olduğumuz nesneye/kişiye göre renklendirebiliriz… Burada bahsedilen bağlılık bir zorunluluk, bağımlılık değil, sadece olma hali. Zamanla işlenmiş anıların mevsimleri takip etmesiyle oluşan, henüz oluşmaya başlamış ya da sadece hissedilen bir düzenler/düzensizlikler silsilesi. Hepsi bizim hayal gücümüz eşliğinde ilişkinliğimizle oluşuyor.

Böylelikle tüm zamanlardaki varlığımıza da şefkatle yaklaşabiliyoruz. Geçmişteki yönünü bilmeden son hız koşan halimize de, gelecekteki olası korkularımıza da dehşete kapılmadan yaklaşabiliyoruz. Kendimizi düşündüğümüz kadar da, başkalarının olası hallerini tanımlama da yetkinleşiyoruz. Başka birinin kaygısında, küskünlüğünde bir kaç yıl önceki halimize rastlayabiliyoruz. Ancak başkalarına da, kendine de şefkat göstermenin koşulu kendini bilmekle başlıyor. Çünkü bizim koruyucu, kollayıcı zihnimiz kimi zamanlarda korkuyu, endişeyi bertaraf etmek için bu hislerin kaynağı yokmuş gibi davranabiliyor. Tüm zihinlerde böyle işlemiyor olabilir, benimki biraz öyle. Sadece zihinden ibaret olmadığımız için bir şeylerin ters olduğunu böyle günlerde hissetsek de, sebebini bulmak zorlaşıyor. Uykusuz gecenin hesabını sonraki gün yetişilmesi gereken bir derse bağlayabiliyoruz ve gün içindeki o eksiklik halini anlamlandıramıyoruz.

Zihin ve beden arasında köprü kurma elçimiz yoga, burada da parlayarak aklımızı başımıza getiriyor. Uzun bir çalışma sonrası gece boyu kaygıların kaynağına yönelik kabuslar görmek tercih edilebilir olmasa da; aslında endişe ve korku içinde olduğunu bilmek, neyin içinden geçtiğini görmek, gözleri bağlı -mış gibi yaşamaktan çok daha cesur ve zarif bir hareket. Sonuçta olası bir tehlikeyi yok saymak yerine onunla karşılaşmak hem bizi daha güçlü, hem de daha sakin kılıyor. Geçtiğimiz hafta katıldığım Shadow Yoga’nın Temelleri eğitiminin ilk gecesi benim için böyle geçti. Yoga sonrası sınırsız denizlerde ya da gök yüzünde bulutların üstünde huzurla süzülmeme fırsat vermeyen bilinç altıma sitem ediyor olsam da; belki de bu aralar sıklıkla gördüğüm bir kabusu o gece hatırlamaya cesaret etmem de beni yüreklendiren  yogama da teşekkür ediyorum.

Ekran Resmi 2017-12-14 13.48.36

Bütünlük, safi tamamiyet yerine olanı önce sezebilmek, sonra kabullenmek ve devam edebilmekte saklı. Bu evrende Dünya küçük bir nokta. O noktanın, hepimizin ve tüm evrenin birbirimizle benzer duygular/sezgiler/hayaller içinde olduğuna dair duyduğumuz inanç ara ara bizi yoklayan yalnızlık hissini anında süpürüveriyor. Bütünlüğün bir zirve olmadığı duygusuyla da onunla yakınlık ilişkisi kurabiliyoruz.

Yogaya başlama sebebi her ne olursa olsun(baş ağrısı, bel ağrısı, esneklik ihtirası) herkesin bu yolculukta daha önce karşılaşmadığı kendine özgü bir detayla buluşup, gözleri fazlasıyla kamaştığı için yogaya devam ettiğini düşünüyorum. Nasıl ki bütün meditasyonlar sonrası aynı ortamda bulunuyor olmamıza rağmen hepimiz sadece kendimize özgü durumları fark edebiliyorsak; yoga da öyle. Çok katmanlı bir çiçek gibi gün be gün açılıp, her defasında bizi farklı bir yönümüze kavuşturması da onu sürükleyici bir romana eviriyor.

Bir orman, bir deniz, bir leopar bütünlüğünü sezebilmemiz dileğimle,

Sevgiler,
Begüm

*”Bir orman bir bütündü, bir deniz, bir leopar benekleriyle, bir balık kılçıklarıyla” ~ Edip Cansever
Fotoğraf:Elena Kalis

Begüm 3 ~ Salondaki Büyük Saati Sattım, Saatin Ölçebileceği Herhangi Bir Zaman Parçası Yok*

Günleri gecelere yerleştirip, bir sonraki sabah  Dünya’nın her zamanki akışıyla döneceğine güvenerek gözlerimizi kapatıyoruz. Henüz beni yanıltmayan Dünya, kendi peşinden koşmaya sanıyorum devam edecektir. İsim vermeyip onları taçlandırmasak, kendimizce anlamlar yüklemesek sürekli uğraşlarımız da o yakalamaya çalıştığımız deniz kızı olmayı bırakıp karşılıklı kahve içtiğimiz arkadaşımıza dönüşebilir mi? Kuyruklarından birer birer dökülen neon pullar gözümüzü alırken elinden bir tutmaya yanaşsak o da bize gülümseyecek belki.

Bir zamanlar zamanı ölçmeyi huy edinmiştim. Elimde bir buçukluk metrelik şerit, vücut ölçüsü alır gibi mezurayla zamanı sürekli not eder, asıl olması gerektiği haline ulaşması için neler yapmam gerektiğini uzunca düşünürdüm(Bir şeylerin kesinlikle olması gerektiği hali vamış gibi). Zamanda yüzmesi gereken deniz kızlarım hem yetenekli hem de sınırsız olmalıydı.

Aynı zamanda hem okulda, hem ofiste, hem bir kitabın derinliğinde hem de serin sulara sırt üstü uzanmış bir huzurun eteğinde elbet olamadım. Tercih etmediğim her seçenek gözü yaşlı bir bebeğe evrilerek arkamdan ağladı ve aslında hiç doğurmadığım bu bebekler büyümeyi de reddedip rüyalarımda onlarca belki de yüzlerce kere evcilik oynayarak uykularıma sızdı. Yuvaları bendim. Onları doğurmaktan vazgeçip eksik bırakan da. Gün gelip parmak çocuk, gün gelip kurtarılamayan ölü bebek, kurtarılsa dahi eğreti bir bebek ya da bir türlü kavuşamadığım, yaşadığından bihaber olduğum bir şeylerden yoksun çocuklar olarak kabuslarımda bulundular. Kabusların hiç birinde bir anlatıcı ya da bir bilge bana gelip bu tatlı bebeklerin değişmez kaderini kulağıma fısıldamadı, ömürleri bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmedi, ancak ben kendi varlığımdan emin olduğum kadar emindim onların eksikliklerinden. Her defasında beni korku tüneline saplayan bu bebekleri büyütmek için zamanla ilişkimi boyutlandırmam gerekti.

Zaman; yakalamam gereken, kimselerin yerini bilemediği bir anka kuşu değildi. Sınırsız dayanıklılık ve direnç gerektiren zorlu bir maraton değildi.  Vardı ve hepimiz kendi rotamızda kendimizce, olduğumuz gibi içinden geçiyorduk. Varlığını kabul etmenin bir yolu da salondaki büyük saati satmaktı. Ona takıntılı olmaktansa zamanı yok saymak belki ona da bir nefes aldırırdı.

 

Ekran Resmi 2017-08-14 21.51.22.png

 

Zamana nefes aldırabilmem için yapmam gereken öncelikle kendi nefesime odaklanmak oldu. Meditasyonlarla nefesimi derinleştirirken ilk başlarda bir türlü geçmeyen beş dakika giderek saatlere uzandı. Ahtapot gibi beş kolumu birden aynı anda farklı yere uzatmayışım eksiklik değil meziyet oldu. Deniz kızım süzülürken ben sadece bir tanesine odaklandığımda onu daha çok içselleştirebildiğimi, sevdiğimi, ona kendimden daha çok ekleyebildiğimi fark ettim. Böylelikle yavaşladım. Yavaşladıkça günlerin aylara bağlanması her gün hesaplanması gereken bir olgu olmaktan çıktı, mevsimlerin üst üste yığılıp üzerime yıkılacağı kaygısı uzaklaştı. Yogaya ilk başladığımda beden eğitimi dersindeki birinci sınıf çocuğu gibi hızlı hızlı hareketleri kovalama telaşım, asanaya yerleşme arayışına dönüştü. Nefesle senkronize olup odaklandıkça yoga belirli bir süre alması gereken sağlıklı bir aktivite olmaktan çıktı. Soluğun onda biri sürede hissedebileceklerimi görmek benim yavaşlamamı hızlandırdı. Yılları saymayı bıraktım. Ben bıraktıkça bebeklerim büyüdü, emziklerinden vazgeçemeyen sırasını uslu uslu bekler oldu, kimisi bende kendisini bulamayıp yuvasını terk etti, başının çaresine baktı. Ve bunları yapabilmek için satılan büyük saatin boş duvarındaki eprimiş duvar kağıdıyla selamlaşmak gerekti.

Ve asıl izleğimiz güvenlik yeleğimizi giyip, kemerlerimizi sıkılaştırıp bu duvara tırmanmaya çabalamak yerine; duvarın tamamını sahiplenmeye yönelmek olmalıydı. Aşınmış duvar kağıdına sığınma çabası parçalarını yere savuracağından onu başkalaştıracak, temiz alanlara sarılma ümidi ise uzun bir bekleyişin başlangıcı olacaktı. Zamanın boyutları arasında sürekli gezintiye çıkmak yerine tamamının o anda bizimle olduğunu düşünürsek belki durduğumuz yerde koşmaya çabalamayı bırakıp adım adım ilerleyebilirdik. Gerçekten ilerlediğinin farkında olan bir kimse için de başka başka hevesler kaçırılan güzellikler olmayı bırakıp, sırasını bekleyen tebessümler olurdu böylece.

Sevgimle,

Begüm

*”Salondaki büyük saati sattım, saatin ölçebileceği herhangi bir zaman parçası yok” – Edip Cansever.

Begüm ~ Bir Konuyu Düşünmek Öbür Konunun Yalnızlığıdır

Son söz. Başlangıcı kendisinden ayıran bir çizgidir bitiş. Bir bildiri. Defterin son sayfasını kullanabilmek için altına bir defter daha koymak gerekir ya kıvırmamak için, onun gibi. Üzerinde hiç bir çalışma yapmasanız dahi aklınızın köşesinde minik bir ayrıntı gibi gözüken kimi şeylerin zihnimizin RAM’inde ne kadar da çok yer kapladığını yeni fark ediyorum. Aynı proje üzerinde uzunca süre çalışmak çoğu alışkanlığı da ona göre şekillendirmeyi gerektiriyor.

Beş buçuk senenin sonunda jüri tarihi belli olduktan sonra bir türlü matın başına geçemedim. O hafta kimseyle görüşmedim. Kitabımı okumayı bıraktım. Kurmacastana’ya tek satır eklemedim. Sanki yer yüzüne bir meteor çarpma ihtimali vardı ve tüm Dünya’nın kurtuluşu aklımdaki konuların şalterini indirmeme bağlıydı. Tez dahil. Tezi elime alınca bir sayfadan diğerine geçmek yarım saati buluyordu. İçimdeki çocuk korkuyla sağa sola kaçışmaya başlıyordu. Tezi teslim edeli bir buçuk ay kadar olmuştu. Elbette unutmuştum. Hem de her şeyi. Bu gerçek dışı düşüncelerle geçen bir hafta sonunda uykusuz bir gecenin ardından jüri sabahına uyandım. O günün sabahında; içimdeki kaygı ve korku sanıyorum bir önceki gecenin yorgunluğundan bitap düşmüş, uyanamamışlardı. Okula bir saat kadar erken gittim. Jüri odasında sunumum açık olacak şekilde bekledim. Hocalar geldi. Sunum başladı. Bir gece önce kendi kendime anlatmaya çabalarken çıkmayan sesim kendinden emin, rahattı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Hocaların her biri omzumdan binlerce tonluk külçeler alıp beni kutladılar, kutladık. Artık bir yorgunluk kahvesini hak etmiştim.

1.jpg

Sunumun sonunda bu süreçte neden yoga ya da meditasyon yapmadığım konusu beni düşündürdü. İç sesin palavralarını yarım saatlik bir meditasyonla belki azaltabilecektim, yoga yaparak keskinleşen zihnim kaygıları bıçak gibi bölecekti belki. Yine kaygılı olurdum ama dünyamı durdurmaya çalışmazdım diye düşünüyorum.Normalde bir proje üzerinde çalışırken bambaşka bir disiplinle vakit geçirmeyi zihin açıcı bulurum. Hatta her zaman öyledir benim için. Jüri için bu durum geçerli olamadı. Başka konuyu düşünmek onu yalnız bırakmam olmasa da, öyleymiş gibi algılayan zihnim tezi uğurlama öncesi bu davranışımı tasvip etmeyerek beni ciddiyete davet etti. Sanıyorum yılların verdiği kaygılar, bu bitmeyen öykünün korkusu o günkü sunum özelinde kümülatif olarak birikmiş, bazı yerleri çoktan küflenmiş, benim içinde bulunduğumu fark etmediğim bir hal almıştı. Aynı durumu artık her şey tamamlandıktan sonra arkadaşlarımla kutlama yapmaya takatim olmadığını fark ettiğimde de hissettim. Meğer çok yorgunmuşum.

Sonraki sabah yoga matıma kendimi affettirmeye kararlı uyanmıştım ki kırmızı çadır kollarını açarak dur canım o kadar kolay değil bu işler diyerek beni mattan uzaklaştırdı. Bugün üçüncü gün. Bir üç gün daha pratikten uzağım. Ben de teoriye yanaşmak için sizlerin de hep bahsettiğiniz “Shadow Yoga, Chaya Yoga: The Principles of Hatha Yoga” kitabını edindim. Mutluyum. Kitabı tamamladıktan sonra kullandığınız terimleri anlar halimle tekrar yazılarınızı okumak istiyorum. Mata tekrar döndüğümde neler hissedeceğimi de ayrıca merak ediyorum. Sanırım başlangıcımı mutluluktan art arda gelen parendelerle yapacağım. 

Her ne kadar son bir hafta yogayla arama mesafe koymuş olsam da teze geri dönme düşüncesinin tam olarak da eğitmenlik eğitimimin sonuna denk geldiğini hatırlıyorum. Artık yarım kalan işleri tamamlamak üzere teze geri dönme cesaretini gösterirken; taşın altına elini belli ki yoga disiplini de koymuştu. Belli ki hizaya sokmuştu.

Sevgimle,
Begüm

*”Bir konuyu düşünmek öbür konunun yalnızlığıdır” ~ Özdemir Asaf

 

 

BEGÜM ~ Sonra Bir Pencereden Kendine, Ay Işığı Gibi Vuran Sen; Ne Sana Ne Başkasına Benziyor

Aklımızdan esip geçmiş her bilgiyi kalbimizin en kuytu köşelerinde bile hissedebilseydik belirsizliğe direncimiz belki başka türlü olurdu. Her şeyin geçiciliğine emin olan bir kimse de olsan, telaşeden gözü başka bir şey görmeyen biri de; duygu seni yakaladı mı içinden geçmeden refaha kavuşulmuyor. Günler önce bir kapının ardından bazı şeylerin netleşmesini beklediğime dair paylaşımda bulunmuştum. Günler geçse de bazen işte kapı duvar olmaya devam ediyor. Bu süreçte biraz da dinlenmek için belki yol yaparım demiştim. 
Yolculuğa çıkmak insanın içini de havalandıran bir olgu. Yanınıza aldığınız şapkanızla birlikte, aklınızdaki iflah olmaz düşüncelerinizi de bir gezintiye davet etmiş oluyorsunuz. Bu davete icabet etmeyen bir kafa karışıklığı müptelası düşünce yığınıyla henüz karşılaşmadım. Ben de bu düşüncelerle arşınlanacak bir rota belirlemiş olsam da; değil il, neredeyse oda değiştirmem dahi mümkün olmadı. 
Evdeki bir eşya gibi kendimi sabitledikçe kapı beni unutup, hafif bir gıcırtıyla açılacak mıydı? Açılmayacaktı. Beş günlük zaman diliminde odamdaki masa lambama uyum sürecim başarılı tamamlansa da; belirsizlik silsilesi devam etmekte. 
Belki de haddimiz olmayan işlere bile karışıp, her şeyi kendi değerlerimizle tastamam yapma alışkanlığıdır bizi bu önünü göremeyince nefes alamayanlar kulübüne katan. Zaten bildiğimiz şeyleri tekrar hatırlattı belirsizlik. Kendine güvenmenin bir diğer yüzü de başkalarına güvenmekti. Kontrol edemediğin alanlarda bile karşındaki kişinin emanetine sahip çıkacağını derinden duyumsamaktı. Bunu tam olarak hissetmek biraz zaman alsa da; geç de olsa zihnin keskinleşmesi onu güçlendiriyor. Fısıltılarla kendini belli eden felaket tellalları güvenilir bir dost sesinden, zorla çiçek satmaya çalışan falcıya evriliyor. Yanından geçip gidebiliyorsunuz. Dinleseniz de, ciddiye alınacak bir yanı olmadığının farkında olan biri daha var içinizde. Tam da o falcının yanında. 
Bu belirsizlik durumunu ayın evrelerine bağlama düşüncesi açıkçası beni korkutuyor. Başımıza gelen olayları, hislerimizi üçer beşer Ay’a, Merkür’e, Venüs’e üleştirmek sorumluluğu da kendimizden uzaklaştırmak olabilir. Ay’a rağmen, Merkür’e rağmen zihnini odaklayabilen yanımızı araştırmalıyız belki. Çünkü mutluluk gibi, mutsuzluk da bulaşıcı. Her yirmi sekiz günün belirlenemeyen karanlığının hesabını Ay’a yüklemek istemiyorum. Belki de doğrusu Ayın Evreleri’nin etkilerini kabullenip ona göre kuşanmaktır. Şimdilik bu konuda net bir yorum getiremiyorum. Ayın oluşturduğu enerjiyi yok saymak değil niyetim. Sadece henüz bu evrelerin etkilerini içselleştiremedim. Biraz kendime zaman verip araştırmam gerekiyor. 


Bir kaç makale okuduktan sonra belki zihnim netleşir ve ben de aya selamıma bir reverans eklerim. Çünkü an geliyor bir pencereden kendime ay ışığı gibi vuran ben; ne bana ne başkasına benziyor. 

* “Sonra Bir Pencereden Kendine, Ay Işığı Gibi Vuran Sen; Ne Sana Ne Başkasına Benziyor.” ~ Edip Cansever

Begüm 2 – Günsüz III ~ Rastgele Bir Ağaca Soruyorum, Bir Şey Var Sanki Onu Soruyorum, Değil Orda Diyor Belki Biraz Daha İlerde

Sabır. Telaşesizce bekleme. Olacak olanları akışıyla kucaklama yeteneği. Dayanç. Adım adım onlarca kilometre yolu yürüyerek geliyor da insan, son dönemece yakın ayağına takılan taşı bir türlü yok sayamıyor. Kabullenmek istemiyor. Artık yol boyunca gözüne kaçan tozlardan mı, yol yorgunluğu mu, tahammülsüzlük mü sebebi bilmiyorum. Hepsi birden de olabilir. Bildiğim şu ki bugün yağan yağmurla daha önce karşılaşmadığım ancak görüşmem gereken birinin evini su bastı ve benim planlarım da bu mağduriyetten etkilendi. Doğal afet kaynaklı iptal edilen buluşmayı hayra yormaya karar verip, ben de bir yolculuğumu iptal etmek durumunda kaldım(Ah Robbie Williams, çocukluk aşkım. Biz yine buluşuruz illa ki. Değil mi?) Tabi tüm bunlar haberi alır almaz olmadı.

Bu haberi aldığım ilk an dudaklarım büzüldü, iç sesim yetişkinlikten çocukluğa hızlı bir geçiş yapıverdi. Sanki şehrin bütün yağmuru sadece benim üzerime yağıyordu. Ne demeli? Aşkolsun yağmur! Böyle de yağılır mı ki? Bu sitemimle gök yere tekrar iner belki. Kendimi akışa bırakıp, hemen teslimiyet bilincine varamadım. Zaten görüşmeyi bugüne almak bile beni yormuştu. Çünkü dün tamamlanması gereken işlerimden biriydi ama dün de başka şeyler olmuştu ve buluşamamıştık işte. Sabahleyin de Gebze yerine Ümraniye’de çalışmak zorunda kalmak beni zora sokmuştu. Olmuştu da olmuştu… Dün hayra yorduğum aksilikler, bugün yağmur damlalarıyla birlikte gözüme batıyordu. Dokunsalar ağlayacak çocuk gibi oldum o mesajı alınca. Ağlamadım. Robbie Williams bir konser daha verir, beni davet ederdi. Sel diner, hocanın işleri düzene girerdi. O zaman buluşacaktık işte. Bugün değil.

Dün Kemal yorumunda “28GünYoga’nın Elena Ferrante’si ” deyince; ben de bugünkü gündemimi paylaşmaya, bugünkü beni tanıtmaya karar verdim. Böyle olmasaydı bir yolculuk hikayesi paylaşacaktım ya, oldu. Bunları zaten günlüğüme akıtıyorum diye, 28 Gün Yoga’da o günümün genel hissini, aklımdan geçen esintileri paylaşıyorum normalde. Bugün de böyle olsun sevgili Sangha.

Doktora tezimi beş jüriden dördüne ulaştırdım. Beşinci hocamla da afetler el verdikçe kavuşacağız. İnanıyorum.

Olaylar akarken iç sesim beni sakince yanına çağırıp, şu belirsizliğe direncim hakkında bir iki kelam etti. Çok üstüme gelmeyip, arkadaş yanlısı olduğundan savunmaya geçmeden ciddiye alabildim ben de. Planlar, listelerle yaşanmıyor hayat. Biliyorum. Takıntılı derecede düzeni kendim de sevmiyorum. Spontaniteyi seviyorum. Yine de bir sonraki gün buluşacağım kişiyle en azından saati netleştirmek ihtiyacındaymışım. Keyfe keder yaptığım bir şey değil de tamamlanması gereken bir proje, bir tez, bir söz olduğu zaman daha da önemli oluyormuş benim için. Önünü göremedikçe telaşelenen küçük kızı fark edince sakinleştirmek daha kolay oldu.

74c72064af27c064eaf05d967adee2b1

Yogadan önce öykü vardı. Yazı vardı. Doktora tezi yogayla arama girmese de; illa bir şey yazacaksan bir iki referans ekle be kızım diyen iç sesim yazıyla arama girdi. Şimdi yine yeniden özgürce öykü yazabileceğim günlerin kıyısında olmak beni heyecanlandırıyor. Murat Hoca’nın atölyesine buradan ne çok kişinin katıldığını gördükçe seviniyorum. Aynı hissi sınıfta öyküler okurken de hissederdim. Burada sizin yazdıklarınızı okurken de o aynı yolun tutkunu olmanın verdiği huzur yüzüme bir tebessüm ekliyor. İlk yaratıcı yazarlık eğitimimi Feridun Andaç’tan almıştım. Orada tanıştığım bir arkadaşımın daha sonra Murat Hoca’yı keşfetmesiyle ben de sınıfa 2010 yılında dahil oldum. Sonbaharda yine kavuşma heveslisiyim.

Bugün henüz yogaya başlamadım. Akşam yemeği üzerinden dört saat geçmesini bekleyeceğim için on bir gibi matla buluşabileceğim. Önümüzdeki beş gün izinliyim, yogamı erkenden güneşi gerçekten selamlayarak yapabileceğim. Nerelerde yapacağımı da yarınki gündeme göre göreceğiz. Bir Begülü Güncesi yazısı daha ekler miyim onu da bilemiyorum.

Bugün kime ne sorduysam; belki biraz daha ileride diye yanıtladı beni. Belli ki biraz daha ileride.

Sevgimle,
B.

*”Rastgele bir ağaca soruyorum, bir şey var sanki onu soruyorum, değil orda diyor belki biraz daha ilerde” ~ Cemal Süreya

Not: Kurmacastana’ya nasıl dahil olunuyor? Biri benimle paylaşabilir mi?

Begüm 2: Günsüz II ~ Şu Kendimi Bu Gördüğümüz Gibi Ben Yaptım

Değişmek. Dönüşmek. Kendini bulup yanına uzanmak, şöyle sıkıca sarılmak üzerine konuştuk nicedir. Altını çize çize aşındırdığımız kağıtlar, sadece kendini değiştirebilirsin diye selamlıyor bizleri. Öğrendik. Öğretildik. Milattan önce, milattan sonra der gibi yogadan önce ve sonrasını anlatıyor birileri. Biz. Öyle hava atar gibi, küçük dağları yaratmışız gibi değil bu halimiz. Bir madenin içine girip kömür karası ellerimize şaştığımızdan, yüzümüz gözümüz is içinde kaldığından, sonra da kaynağından su bulup temizlendiğimizden olabilir belki. Arındığımızdan yazmıştım önce, sonra çok iddialı geldi. Kelimeyi değiştirdim. Arınmak bir duruluk, bir mükemmellik göstergesi gibi. Bizim bildiğimiz şey ancak, önümüzdeki yolun çetrefilli olduğu. Olsun. Çoğul konuşuyorum ya, hem fikirizdir inşallah. Öyleyizdir.

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken o dönem hayatımda çözemediğim bir şey vardı, şu an yok dedi. Sonrasında söylediklerini dinlemekte zorlandım; içimdeki ses konuşmaya başladı. Bak çözen çözmüş azizim, o dönem varmış şimdi yokmuş diye ah vah etmeye başladı. Öyle midir sahi? İnsanın içi deşilecek kuyu. Önce kuyunun içindeki yosun tutmuş büyük taşlar takılır gözüne, yeşil yeşil süzülürken fark etmemek elde değil. Sonra yosun tutmasa da yüreğine oturmuş taşlar, söylediklerin, söyleyemediklerin, uzamaz mı bu liste? Hem birer birer çıkarsan bile; kuyu bu. Tamamen arınır mı sahi? Yerine yenileri eklenmez mi? Durdurmadık ya zamanı, her doğan güneşle kuyunun da içi titremiyor mu işte? Aydınlanır mı o da güneşle? Böyle sorular sorunca iç sesim de köşesine çekiliverdi. Ben de arkadaşımı dinlemeye devam ettim. Sonuçta herkesin kuyusu kendine, o dönem vardı şimdi yok cümlesine de müdahale etmedim.

Yeterince değiştiğini düşünebilir kimileri. Kimileri de olmuştur, biraz daha değişirsem çürüyeceğim diye düşünür. Düşünsün. Dönüp dönüp kendimize varıyoruz aslında. Benliğimize. Fark etmek istemediğimiz anlardan, görmezden geldikçe huzurlu kaldığımızı sandıkça biz, zaten kuyudan kimsenin aklımızın koridorlarında koşturduğu da olmuyor. Eline feneri alıp kuyuya dalmadan kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok bu düzende. Madem atıldık bu maceraya, bir hayaletle karşılaşıp alt edelim biz de, değil mi? Öyle. Yoganın tehlikeli bulduğum bir yanı, o hatırlama anlarının birinde; elimdeki bu yeni bilgiyle ne yapacağımı bilemeyeceğim düşüncesi. Ara ara bu korku ütopyası aklımın içinde süzülüp durur. Ben de kendimi alt edemeyeceğimiz bir anının olmadığına bir kaç dakika içinde inandırırım. Bu aslında var olmayan tehlikenin gözlerini kısıp kısıp beni yoklaması yine kuyuya dalıp çıkarılması gereken taşlardan. Biliyorum. Onu da bir gün bir dönüşüm anında karşılarız illa ki.

Günbegün dönüşüyoruz, evet. Çok da seviniyoruz. Kabuk değiştiren yılan gibi, hemencecik alışıveriyoruz yeni halimize. Ne de olsa, zarar görmüştü, artık dar gelir olmuştuk kabımıza. Çabuk benimsiyoruz. Sonuçta kendimizi bu gördüğümüz gibi biz yaptık.

Yine de bizi biz yapan şeylerin çoğu, hiç vazgeçemediklerimiz. Öyle kuyunun dibinde bekleyen arsızlar değil; bahsettiğim bizi sere serpe keyifli kılan alışkanlıklarımız. Ne olursa olsun, acaba bugün yetişecek miyim diye kendimizi bunaltsak da, eyvah bugün çok yedim yoga bunun hesabını soracak desek de; evlat gibi o. Sonunda çok iyi hissedeceğimi bilsem bile başta zorlanıyorum cümlesini çok okuyorum. Hepimizde olan bu “kendine çok iyi geleceğini bilse bile başlayamamak” yine kendimize verdiğimiz bir ceza mıdır? Hak etmediğimizi düşündüğümüz bir mutluluk anına direnç midir mata geçmeyi öteleten? Bilemiyorum. Bildiğim şey, aradıkça bulacağımız.

 

d357df0aeef3affc9c6565a17b8d273b

Bizi biz yapan şeyler bambaşka da olabilir. Kimimiz yazmayı seviyoruz, kimimiz çizmeyi. Kimimiz de denizler altında başka dünyaları gözlemeyi. En çok neyi seviyorsak ona sahip çıkmalı, kıymetini bilmeli. Neyin değişeceğini az çok kestirebileceğimiz gibi, neyin çok da değişmeyeceğini de bilebilmeli insan. Biliyorum her şey değişir ama o çok sevdiğin, düşününce kalbinde ordular koşturan, her zaman çok da seveceğini bildiğin bir an, bir durum, bir aktivite vardır. İyi ki yapmışım, iyi ki sevmişim demişsindir. Çok küçük bir şey de olabilir bu. Uzun saçtan vazgeçememek, yıllar önce dinlemeye başladığın o şarkıyı hala büyük bir mutlulukla bağıra çağıra söylemek, gülümseyiş şeklin bile olabilir. Haberleri izlerken gözlerinin dolması, bu nedenle haberleri izlemeyi bırakman da olabilir. Demem o ki, değişim rüzgarlarına kapılıp kendiliğinden vazgeçmemeli insan. Sıkı sıkı sarıldıklarının da sebebini bilmeli. Şunu da yıkayım bunu da bozayım derken başkalaşsa dahi özünü hissedebilmeli. Çünkü hayat biraz da Kafka’nın romanları gibi. Bir sabah uyandığımızda kendimizi Gregor Samsa olarak, ya da  Joseph K. gibi tanımlayamadığımız bir davanın içinde bulabiliriz. Özümüz gibi kalırsak, neyi ciddiye alıp neyi ciddiye almayacağımızı belirlemek daha kolay olur illa ki.

Sevgimle.

B.

*”Şu kendimi bu gördüğümüz gibi ben yaptım.” ~ Özdemir Asaf

 

Begüm 2: Günsüz ~ Herkes Nasıl Sanırsa Kendini Öyle, Tastamam Öyle Tastamam

Hayal ettiğimiz zaman ile o anı gerçekten yaşadığımız anda beynin aynı bölgeleri iletişime geçiyormuş. Gözlerini kapatıp yüzünü dalga sesiyle karışık rüzgara döndüğünü düşünmen seni hasta etmez, biliyorum. Ama o ferahlığı az da olsa hissettirebiliyorsa bu düşünce, sen de perdelerini aralamışsın demektir. Belki de bu, beynin düşüncelerimizi alkışlama biçimidir.

Eğer listende en başlarda saf tutan dileğini yaşarsan/yaşayabilirsen günün birinde; tam olarak hissedeceğin budur diye yanıp yanıp sönen bir nişane var demek ki kafatasımızın içinde. Gözümüzü alan bu davetkar ışık, içimizdeki heyecanı da dinç tutuyor olabilir. Hayallerinin peşinde koşarken ayağı tökezlese bile “Hadi bebeğim, yılmak yok!” diye kendini motive edebilen kişi, gölge oyunlarını ruhunda hissedebilen midir? Bilemiyorum, ama öyleyse; bu düzeneğin motoru da, bizi işimizden alıkoyup hülyalara daldıran, “Kayda geçiyoruz üç, iki, bir!” diye geri sayan  hayaller. Bizi gerçekliğin tereyağından kıl çeker gibi sıyırıp başka dünyalara taşıyan imgeler.

 

ELENA-KALIS-001

En kestirme yol bildiğimiz yol diyerek, güzergahı değiştirmeden iki yer arasında bizi hep aynı yolu kullanmaya yönlendiren beynimiz, sadece yolları arşınlarken değil; duyguları arşınlarken de aynı yöntemi seçiyormuş meğer. “Ah be güzelim, korkunun ecele faydası yok” diye uyarmıyormuş sen yıllarca korkularını miğfer edinmişsen yüreğine. Hangi duygulara yoğunlaşmışsa kalbin, aklının o girintili çıkıntılı patikalarında da giderek keskinleşen duraklar oluşuyormuş. Şöyle ki; işte sırf korkuyorsun hep diye sen, beynin sana korku tüneli dışında yeni bir yol öneremiyor ve hayatın boyunca aynı duraklarda aynı duyguları karşılıyor oluyorsun. Boş yere kızma aklına, ne de olsa bu güzergahı kuran yegane mühendis sensin! Tebrikler. Köprüleriniz ve siz; aslında kişiliğinizi oluşturuyor. Akıl burada sadece elçi, haliyle ona zeval olmuyor.

Belki de Kavafis bu yüzden “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.” demiştir.

Tüm bunları bilmek, kimseyi değiştiremeyeceğimizi de gözler önüne seriyor. Ne kadar anlatsanız, çizseniz, okusanız, yazsanız da karşınızdaki insana; onun kendine çizdiği yol salt bir melankoli yaşamaksa; onu mutlulukla/umutla barıştıramıyorsunuz. Çünkü beynine daha önce kodlamadığı bir yöntem onun için yok. Hiç olmamış. “Yandex bile sürekli güncelliyor kendini, gel yeni yolların peşine gidelim.” demeniz de fayda etmez. Yandex’in yazılımını bir başka kişi/grup yapıyor, ama insan sadece kendini değiştirebilir; başka birini değil.

Bu beyhude çabayı da uğurladığımıza göre, içimize dönebiliriz. Bunu yaparken öncelikle mevcut beyin haritamızı çıkarmak; hangi  kavşaklardan, otoyollardan vazgeçip yeni ne kuracağımıza karar vermek güzel bir başlangıç olabilir. Çünkü herkes nasıl sanırsa kendini; öyle. Yeter ki azami toplam ağırlığı geçmeyelim.

Sezgilerimle,

Begüm

*”Herkes Nasıl Sanırsa Kendini Öyle, Tastamam Öyle Tastamam” ~  Turgut Uyar