Beste – Düşünmeden yaz

Yatakhanede bir hocamız vardı. Sabahları kaldırırken “Düşünmeden kalk, düşünmeden kalk” diye kaldırırdı, onu hatırladım 🙂 Ben de bugün düşünmeden yazma denemesi yapacağım. Hiç düşünmeden olacak şey değil ama en azından daha az düşünerek.

Bunu aslında geçen seferki yazımı yazarken, hani şu sana karşı duygularımı açtığım yazıyı yazarken demiştim kendi kendime. Bir dahaki sefere o an gerçekten içimden ne ve nasıl geliyorsa onu yazacağım. Bu düşünce beni biraz heyecanlandırmıştı. Kötü bir heyecan değil de, yeni bir oyuncakla oynamanın heyecanı gibi. Hem merak, hem heyecan. Ama niyeyse o günden bugüne bayağı bir zaman geçmesine rağmen yazmadım. Neyse ama, şimdi burdayım. Bakalım nasıl oynayacağım bu yeni oyuncakla 🙂

Bunu yazdıktan sonra derin bir nefes aldım ve evimizin ofis odası olarak kullandığımız odanın camından dışarıya, masmavi boğaza bir baktım. Evet sanga, bu konuda acayip şanslıyım. Ağaçların, yeşilliklerin arasından boğazı gören bir evde oturuyorum. Bak şimdi bunu yazınca da aklımdan şu düşünce geçti “Aman şimdi beni zengin sanacaklar. Bir de hocadan burs istemiştim. Ya hoca şimdi ‘boğaz manzaralı evde oturuyor, bir de burs istiyor’ diye düşünürse.” Bu düşüncenin bana yaptıracağı şey, bu duruma açıklama getirecek bir cümle yazmak olurdu. Ama bu sefer farklı bir şey yapmayı seçiyorum. Başkalarını düşüncelerini kontrol etmeyi ya da yönlendirmeye çalışmayı bırakmayı. Güvenmeyi seçiyorum. Hocamla aramdaki ilişkiye güvenmeyi, yalan söylemeyeceğimi bildiğine güvenmeyi.

Bir derin nefes daha al ve ver, hafif bir gülümseme, iki kaşının ortası, şakaklar, yanaklar yumuşasın. Yüzün yumuşasın.

Sabah 6 buçuğa doğru kalktım yataktan. Banyoya gidip dilimi temizledim. Bu dil temizleme meselesi uyanmama çok yardımcı oluyor, o yüzden seviyorum. Ama hala tam olarak anlamış değilim, biz bunu neden yapıyoruz? Yogaya dair bir çok şeyi anlayamadığım gibi. E normal, bu kadar derin ve geniş bir şeyi minik zihnimle tamamen anlamlandırabiliyor olsaydım bir gariplik olurdu zaten.

3 gündür hocamın bu ay öğrettiği seriyi yapıyorum. İçerlerden sürekli dürten bir sesin eşliğinde. Haftaya D. hocanın kursu var, senin daha güçlendirici serileri yapman lazım. 3. prelüdü, Balakrama’yı falan çalış sen. Yok canım, bu seriyi yapacağım ben. Rahatla biraz, dikkatini bu seriye, yaptıklarına ver ve devam et.

Yoga yaparken içerden en çok duyduğum ses “Of ne kadar güçsüzüm.” Bu sesin sesini kısabildiğim günlerde yogam ayrı bir tatlı. Bugün kısıktı mesela, o yüzden de çok fazla durmadan düşünmeden ritmi çok daha kolay yakalayabildim. Aslında onun sesini kısmaya çalışmaktansa, onu kabullenip o haliyle bir kenara bırakıp, dikkatimi de nefesime yönlendirdiğimde zaten kendiliğinden kısılıyor sesi. O zaman da bir tatlı huzur…

Yogadan sonra sevdiceğimi İspanyolca kursuna uğurlayıp kahvemi ve kitabımı aldım elime. Oh ne güzel bir sabah.

Bir hafta kadar önce kendime bir challenge belirledim. Her gün en az yarım saat kitap okumak. Kitap okumakla ilgili gelgitli bir ilişkim var. O yüzden kendimi çok okumaya değil de her gün düzenli okumaya alıştırmak istiyorum. Tabii bunun yanında çok da okursam ne ala. Biraz yoga gibi aslında. Ya da dil öğrenmek gibi. Ders verdiğim öğrencilerime hep bunu söylüyorum. Oturup bir günde 2-3 saat çalışmaktansa her gün yarım saat çalış, daha iyi. Bir de takvimim var, yarım saatlik okumamı yaptığım her gün için üzerine bir çizik attığım. Böyle bir görselin beyni farklı şekilde programladığını ve bunun da motivasyonu artırdığını duydum. Uyguluyorum bakalım.

Şimdilik bu kadar olsun. 28 günün neresinde olduğumuza dair hiçbir fikrim yok. Açıkçası o bana biraz “gönül sohbet ister kahve bahane” sözünü anımsatıyor 🙂

 

Beste – Ben de oynayabilir miyim?

Sevgili sanga,
Sana karşı duygularım çok karışık. Şimdi bunu niye mi söyledim? Çünkü bunca zamandır bir türlü yazamamamın bununla alakası var da ondan. Sangacığım, senin varlığın beni pek bir mutlu ediyor ama ben içten içe de senden bayağı bir çekiniyorum. Yüzyüze olduğumuzda bunu pek çaktırmıyor olabilirim, nitekim yüzyüzeyken ben de pek hissetmiyorum o çekingenliği. Sanganın diğer üyelerinin de benim gibi etten kemikten yapılmış fani varlıklar olduğunu kendi gözlerimle gördüğümdendir belki de. Ama iş bu 28günyoga’ya geldi mi beni bir utangaçlık, bir endişe, bir huzursuzluk sarıyor. Kendimi oyuna dahil olamayan küçük bir çocuk gibi hissetmeye başlıyorum. Herkesin güzel yazıları, kelimeleri, benzetmeleri, betimlemeleri havalarda uçuştukça endişem daha da artıyor. “Ayyy nasıl yazıyorlar onları yaa, ben hayatta böyle yazamam” deyip deyip vazgeçiyorum yazmaktan.
Sonra diyorum ki “tamam canım yazman şart değil zaten. İlla sanganın içine girmek için yazacaksan zaten yazma” Oooh bahane de bulundu, tamam artık rahatım. Yok değilim, çünkü ben de içimi açmak istiyorum, içimdeki karman çormanlığı yazıya dökmek, paylaşmak istiyorum. Niye? Belki netlik kazansın diye, belki paylaşınca kötü bir şey olmadığını göreyim diye, belki de gerçekten bu grubun bir üyesi, bir parçası olduğumu hissedebilmek için. Bunda ne kötülük var ki hem? Sadece bunun için yazıyorsam ne olmuş? Yogayı da bu evren ve içindekilerle bağımızı hatırlayalım diye yapmıyor muyduk?
Sana karşı duygularımı açıyordum ya sangacığım, son zamanlarda senden biraz kopmuş hissediyorum açıkçası. Ama laf aramızda, şu yazdığım birkaç satırla bile bir yakınlaşma hissettim senle aramda. Hoşlandığım biriyle gözgöze gelmiş gibi bir kıvılcım çaktı sanki 🙂 Neyse, diyordum ki Aralık kursuna katılamadım diye mi, Ayça’nın doğumgününe gidemedim diye mi, yoksa Kurmaca’ya hiç giremedim diye midir nedir bir süredir kendimi senden biraz uzaklaşmış hissediyorum. Sanırım bu da benim “ya hep ya hiç”çi yapımla ilgili. Bir şey ya tam istediğim gibi olsun ya da hiç olmasın. Yani ben ya sanganın hep içinde olayım, kendimi ayrılmaz, vazgeçilemez bir parçası gibi hissedeyim ya da hiç bulaşmayayım. Yani D. hocanın bahsettiği o inbetween bende pek karşılık bulmuyor ya da bulduğunda beni buhranlara sürüklüyor. Yazmak da böyle işte bende. Ya süper yazayım, herkesler övgüler yağdırsın yazdıklarıma, ya da hiiiiç oralı olmayayım. Yogama da bulaşıyor tabii bu, ya 2 saat kan ter içinde kalana kadar çalışayım ya da hiç başlamayayım bile. Ama bu konudaki değişim rüzgarları yogamda esmeye başladı. Artık uzun uzun çalışamayacağımı bilsem de, çok yorgun hissetsem de geçiyorum samapadaya.
Arada derede kalırsam bir şeyler yetersiz kalacak, yeteri kadar iyi olamayacağım diye korkuyorum. Bir seferinde bir arkadaşım konservatuarı çok iyi olamayacağını anladığı için bıraktığını söylemişti ve gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Dışardan bakınca öyle garip ve anlamsız gelmişti ki. “Ay insan konservatuarı bunun için bırakır mı yahu? Allah Allaaah” diye geçirmiştim içimden. Halbuki işte o korku benim hep içimde. Neye şaşırdıysam o kadar.
Bir derste Defne hoca’ya “nefesim yetmiyor” demiştim, o da “hayatta başka neler yetmiyor bir bak bakalım” demişti. O anda “ya ne alakası var şimdi, yetmiyor işte nefesim” diye isyan etmiştim içimden ama sonradan o kadar çok kez hatırlamak durumunda kaldım ki bu sözleri. Evet yetmiyor, hep daha fazlasını, daha iyisini istiyorum. En iyi olmazsam dünyalar başıma yıkılacak sanki. Yogada en iyi olamadığım için, Defne hocanın en gözde öğrencisi olamadığım için bilsen ne yaralar açıldı kalbimde. Şimdi bunu yazarken kıs kıs gülüyorum ama sen bakma güldüğüme. Bu manyaklık beni nasıl zorluyor hayatta. Hem de bir sürü şeyden alıkoyuyor be sanga. Aman yapamam, beceremem diye baştan pes ediveriyorum. Ama mücadele ediyorum sevgili sangacığım. Bak bu yazıcık da mesela o mücadelenin eseri. Shadow yoga gibi oldukça güç gerektiren bir yoga okulunda devam etmem de o mücadeleye dahil. Yoksa yin yoga tam bana göreydi, esner esner oooh, bak alnımı nasıl değdirdim kaval kemiklerime diye zevkten dört köşe olabilirdim.
Bir beklentiye girmeden yap Besteciğim diyorum kendi kendime, sadece içinden geldiği için. Sen gir yola, yol seni götürür zaten gitmen gereken yere. (içimdeki ses: Acaba? Ssssst…)
Oh be! Yazdım işte. Beğenin beğenmeyin, okuyun okumayın, ben yazdım ya, oh. Ama sen bilsen de bilmesen de bi yakınlık var aramızda onu da söyleyeyim yani 😉

Beste I – Gün 25

Ah sanga! Bu sabah uzun uzun yazmıştım sana. Hem de telefondan, ellerimin ağrımaya başlamasına rağmen. Dün çok canımı sıkan, bugünkü yogamda da vır vır vır başımın etini yiyen bir konu hakkında. Şimdi İstanbul girişinde trafikte kalmışken hadi bitireyim de bugün yayımlayabileyim dedim. Fakat bir baktım ki kaybolmuş 😦 Çok üzüldüm, çünkü bunu seninle paylaşmayı çok istiyordum. Ama artık ne vaktim ne de takatim var tekrar yazmaya. 

Bu sabah yazarken bayağı bir açılıp saçılmıştım. Yazdıkça da kendimle ilgili keşiflerim olmuştu. Hem olay karşısındaki tavrımla hem de bana hissettirdikleri, neden bu kadar canımı sıktığı ile ilgili. Ama yola çıkacağım için yarıda kesmek zorunda kalmıştım. Sanki biraz daha yazsam daha da fazlasını keşfedecektim. O yüzden de devam etmeyi çok istiyordum. Ne yapalım, demek ki bugünlük payıma düşen buymuş.

Kaybettim ve seninle paylaşamadım ama iyi ki de yazmışım sanga. Yazarken yaptığım o keşifler sayesinde artık pek de canımı sıkmıyor dünkü olay. 

Ama ne yalan söyleyeyim sana kendimi o kadar açacak olmak beni heyecanlandırmıştı. Tatlı bir heyecan. Olsun, daha yolumuz uzun. Daha çok açılıp saçılarız. 

Beste I – Gün 22

Anneannemin evindeyim. Sürekli yer değiştirdiğimden, yogamı da 2-3 günde bir başka yere taşıyorum. 

Bazen arkamda başkasının uyuduğu bir odada bazen de iki adımlık yerde yapmaya çalışıyorum. Neyse ki her halükarda iyi kötü yapıyorum ama biraz yoruldum bu durumdan. Gerçi anneanneme gelince bayağı rahatladım. Ev köy evi ve üst katı boş. Pek bakımlı olmasa da eşyalı ve asıl önemlisi yerlerde halı var. Yoksa zor olurdu, zemin taş. Genelde kiler niyetine kullanılıyor burası. Kurumaya bırakılan ceviz, fındık gibi şeyler örtülerle burdaki odalara, balkonlara seriliyor. Şimdi de ıhlamur serilmiş. İçeri girer girmez keskin bir ıhlamur kokusu geliyor. Çok severim hem kendisini hem kokusunu ama yoga yaparken darlar diye yoga odası olarak seçtiğim odanın camlarını iyice açıp havalandırıyorum. Kapıyı da kapatıyorum. Oh be sonunda geniş bir odada tek başımayım. 3 gündür 5:30’da kalkmayı da başardığımdan özlemini çektiğim yoga ortamını sağlamış bulunuyorum. Yalnız, sessiz, sabahın ilk saatleri. 

Balakramayı yapıyorum iki gündür. Bol parantezlisinden. Niyetim akşam üzeri de ikinci prelüdü yapmaktı ama olmadı henüz. Bakalım belki bugün. 

Geçen sene Virastana’yı çalışır dururdum sürekli. Yine de bir türlü inemezdim aşağılara. Sol tarafta hala yukarılarda kalsam da geçen seneye göre büyük gelişme var o kesin. Ama gel gör ki Vajrastana hala bir adım ilerlemiyor gibi hissediyorum. Sürekli çalışıyorum. Nerdeyse her yoga çalışmamda en az 3, bazen 8 tane yapıyorum ama bana mısın demiyor. Hala öne eğilmeden yukarı kalkamıyorum, ve hala dengemi kaybediyorum. Önce moralim bozuluyor sonra boşver diyorum kendi kendime, devam et çalışmaya. Olur mu olmaz mı diye düşünmeden, merak ederek devam et. Defne hoca, yogayı merakla yapın der hep. Bunu kendime hatırlattığımda yogam değişiyor. O zaman oyun oynuyormuş gibi hissediyorum kendimi. Çocuklar kendilerini kaptırıp giderler ya oyun oynarken, bende de o his uyanıyor o zaman. Bunu da o an değil, çalışmamı bitirdikten sonra böyle geri dönüp bakınca farkediyorum. 

Saat 9 oldu. Kalkıp sabah güneşi eşliğinde bahçede dolaşayım biraz. Size de bol yeşilli bir fotoğraf bırakayım. 

Beste I – Gün 19

5:45’e kurduğum alarm işe yaramamış, 7’ye doğru kalkabildim. 4.gün yogası için geçtim Samapadaya. Uzun uzun kaldım orda. Tam ayılamadığım günlerde Samapada’da uykuya dalmaktan korkuyorum. Olmaz demeyin, çocukluktan ayakta uyumuşluk hikayelerim var. Samapada’da da uykuyla uyanıklık arası bir yerde oluyorum genelde. Kendimi bırakırsam uykuya daha yakınım ve ordan hayal dünyasına girmem çok kolay. Dur diyorum başka yerlere gitme şimdi. Gel buraya. Nefes. Topla dikkatini. Ayık ol. 

Halamın yazlık evinde her odada bir uyuyan olduğundan annemle uyuduğumuz odanın bir köşesine geçiyorum. Annem de uyanık ama yatakta uzanıyor. Başkasının olduğu bir yerde yoga yapmayı sevmiyorum, yanımdaki uyuyor bile olsa. Annemin de gözleri kapalı, tekrar uyumaya çalışıyor ama ben yine de rahat değilim. Hele de annem olunca hiç değilim. Annemin benim bu yoga mevzularından hazetmediğine dair bir önyargım var. Eee etmesin, ne olmuş yani? Yok canım, konu annem olunca öyle olmuyor. Annemden onay alma dürtüsü o kadar baskın ki. Gerçi dönüp baktığımda da geçmişim onun onaylamadığı şeylerle dolu. Onaylamasa da yapmışım belki ama o onay isteğinden, beklentisinden kurtulamamışım demek ki. 

Yoga batı dünyasında da çok kabul gördüğünden annemin başta hiçbir derdi yoktu yogayla. Ta ki ben Tayland’da katıldığım Vipassana’dan, orda on gün boyunca konuşmadığımızdan bahsedene kadar. Bir de bir noktada “ruhani” kelimesini kullanınca annem benim kapanacağımdan falan korkup demediğini bırakmamıştı. O gün bugündür mesafeli duruyor. Ya da ben öyle olduğunu zannediyorum. Bu da büyük bir ihtimal.

Nerde kalmıştık. Isınmalar tamam. Civa çalanadayken annem tuvalete kalkıyor. Of tam da dışardan en garip göründüğünü hissettigim hareket. Ellerle sanki büyü yapıyoruz. “Ne yapıyor bu kız böyle?” diyecek içinden kesin. Nerden biliyorsun Beste? Düşünce okuma işinden vazgeç. Annem benim olduğum tarafa bile bakmadan (senin dikkatin niye orda cancağazım) gidip geliyor. Kurmastana’da ayaklarımın altındaki yumuşak halı yüzünden topuklar iyice geriye kaçıyor. Çıkıyorum, halının olmadığı ufak bir boşlukta yeniden giriyorum. Ordan hop otur ve Chaya Yoddha Sancalanam. Hiç bilmiyormuşum 2. prelüdün ismini. Nerdeyse 1 yıldır yapıyorum ama hep 2. prelüd demişim. Öne katlanmalar zorlu. Bu prelüdün çakriden sonraki savaşçılarını çok seviyorum. İsimleri neydi onların? Gerçi Balakrama’daki Sharva’yı da çok seviyorum. Buraya gelince hareketi gerçekten nefesin götürdüğünü hissediyorum. Oku çek, at. Ya da yumruk yap, at, çek geri. Çakri’nin mi bir sırrı var acaba? Tam Çakri sonrası hareketlerde hissediyorum bunu çünkü. Sarpa hala zorlu. Hareketten çok nefesi. Yetiremiyorum bir türlü. Hep nefes nefese kalıyorum. Bugün 4. gün yogası deyip (aslında bahane edip) bir Sarpa ve bir güneşe selamla bitiriyorum. Samakonasana’yı da halı çok kayıyor diye yapamıyorum. Gelsin yin hareketler, ohhh.

Bitirince kalkıp yatağa uzanıyorum. Annem bitti mi diye soruyor. Evet bitti. 

Beste I – Gün 17

2 gündür kırmızı çadırdayım. Benim bir de kırmızı çadırın içine girmeden önce önünde beklemede geçirdiğim günler var. Günde bir iki damla gelen fakat bir türlü çözülmeyen reglim yüzünden hemen giremiyorum içeriye. Ama normal prelüdleri de yapamıyorum. Hocamın verdiği seriyi yapıyorum çözülmesi için. O da yarım saat bile sürmüyor. Neyse 3 günün sonunda giriyorum ya içeri bu sefer de dışarı çıkamıyorum bir türlü. En az 4, bazen 5 gün. Etti mi size 7 ya da 8 gün. Burda bitmedi ama. Bir de 22-23 günde bir regl oluyorum. Yani bana prelüdleri kesintisiz yapabilmem için sadece 15 gün kalıyor. Bu kadarı yetmezmiş gibi bir de bir hafta önceden şişmeye başlıyorum. Yani bana prelüdleri uddiyanalı ve kesintisiz bir şekilde çalışabileceğim sadece 1 hafta, şanslıysam 10 gün kalıyor. 

Çok dertliyim a dostlar. Zaten üşengeç bir yapım var. Bir de bu kadar ara vermek zorunda kalınca düzenli bir çalışma oturtmak benim için büyük mücadele. Reglimden sonra düzenli bir şekilde çalıştığımda bir hafta sonra iyi bir momentum yakalıyorum. Tamam diyorum burdan sonrası akıp gidecek. Hoop bi bakmışım, karnım, göğüslerim şişmiş. Gitti uddiyana. Olsun diyorum uddiyanasız da olur. Oluyor olmasına da aynı his olmuyor, biliyorsunuz işte. 

Böyle can sıkıcı bir döngüm var işte benim de. 22-23 gün ne allahını seversen, bari 25’e kadar bekle. Hayır bir de gelecekmiş gibi yapıp gelmiyorsun gözümüz yollarda seni bekliyoruz bu sefer de. Ah ah ne zorladınız beni sevgili yumurtalıklarım.

Hocam karaciğerime dikkat etmemi soyledi. Bu ay pek özen göstermedim maalesef. Önümüzdeki ay daha dikkatli olmaya kararlıyım. 

Valla özeniyorum kırmızı çadırdan sizi izlerken. Özledim yogamı. Aslında böyle günlerde yoga okumaya niyetlenmiştim ama yapamadım. Gerçi 28günyoga blogumuzu bayağı sıkı takip ediyorum.

Aile ziyaretlerindeyim ya, ki ben aile diyince siz koooca bir sülale düşünün, kendime zaman ayırmam, yalnız kalmam iyice imkansızlaştı. Aslında o yüzden reglimin buraya denk gelmesi fena da olmadı. Yarın biraz erken kalkıp deniz kenarında yürüyüş yapmak ve biraz okuma yapmak niyetindeyim. Hadi hayırlısı…

Beste I – Gün 16

Gece 3, doğumgünümün ilk saatleri. Burdan Pınar’a da selam edeyim. Doğumgünümüz kutlu olsun 🙂 

Şu an Dolunay karşımdaki dik yamacın arkasından kendisini göstermeye başladı. Biraz serin bir meltem, birkaç cırcır böceğinin sesi. Yorgunum, aslında kendimi yatağa bırakmak için sabırsızlanıyorum ama bir yandan da bu güzel ortamın tadını çıkarmak istiyorum. 

Dün, 2 hafta önce ameliyat olan halamı ziyarete geldim sevgili sanga. Bartın’ın İnkumu isimli, dik yamaçların ardında kalmış, maviyle yeşilin buluştuğu ama yurdum müteahhitleri tarafından özenle çirkinleştirilmiş bir sahil kasabasındayım. Uzun zamandır biraraya gelmediğim akrabalarımla beraberim. Benim kendime kurduğum hayattan kopuk ama köklerime de bir o kadar yakın. Yani ben köklerimden çok mu koptum demek oluyor bu? Belki de. Neyse, şimdi bu konuya girmeyeceğim.

Dedim ya, halamı ziyarete geldim.  Bugün bir ara karşımdaki kanepede uyukluyordu. Ona baktım. Bildiğim halam, çok sevdiğim en küçük halam. Baktığım yerden her şeyi aynı, ameliyat için kazınmış saçları dışında her şey. Ama içeride bir şeyler değişmiş. 

Dünden beri şu soru yankılanıp duruyor kafamda: Bizi biz yapan şey ne? Beni ben yapan, seni sen yapan?

Halam beyin ameliyatı geçirdi, koca koca iki tümör temizlenmiş beyninden. Temizlenemeyenler de cabası. Neler olduysa artık o beynin içinde, bir şeyler değişmiş. Ama bu benim halam. Gülüşü aynı, bakışları aynı, duruşu, mimikleri, sesi, vurguları aynı. Ama daha karşılaştığımız ilk dakikada fark ettiğim bir şey var. Ne olduğunu bilmiyorum, ama farklı. Konuştukça daha da belirginleşiyor bu fark. Bir anda garipsiyorum: “Bu benim halam mı?” Sanki karşımdaki bir yabancı. Sonra bir bakışı, bir gülüşü. Evet evet bu benim bildiğim halam, canım halam. Böyle böyle gidip gelmeler. Bir an çok yakın, bir an yabancı. Aklıma mantar kafaları geliyor, kendime karşı böyle hissederdim. Gelip gitmeli. Bir kopar giderdim kendimden, saçımın telinin, elimin, ayağımın benim olduğuna inanamazdım, bir tekrar döner gelir, otururdum bedenimin içine. Bir bambaşka alemlere uçup giderdim, bir döner gelirdim gerçek hayata. Acaba diyorum halam da buna benzer şeyler mi hissediyordur? Çok merak ediyorum ne hissediyor içeride? Dışarıdan gördüğümüzün dışında ona içeride neler oluyor? Acaba o da ara ara kendine yabancılaşıyor mu? Ya da bizim algıladığımızdan farklı mı algılıyor hayatı arada? Gerçeklikleri değişti mi? Belli etmiyor ama korkuyor mu acaba? Neler değişti beyninin içinde?

Beyninin fizyolojisi ya da kimyası değişince halam da değişti mi, başka birisi mi oldu o şimdi? Yok, bambaşka birisi olmadı ama biraz daha bir şeyler değişirse olur mu? Biz sadece beynimiz değiliz ya sonuçta. Neyiz peki? Halamın beyni ne kadar değişirse değişsin o hayata yine de kalpten, saf bir sevgiyle bağlanabilir mi? Önüne çıkan her kediyi köpeği, her çocuğu, her çiçeği yine öyle candan sevebilir mi? 

Bir dolu sorunun içinde kayboluyorum. Şaşırıp kalıyorum insan beyninin karmaşıklığı karşısında. Sadece beynimiz bu kadar karmaşıksa, ya geri kalan evrenin tüm diğer parçaları ve o parçaların bir puzzle gibi biraraya geliş şekli?

Nerde cevap bulunur ki böyle sorulara? Ya da… cevap bulmak gerekir mi, bulsan ne yaparsın o cevapla? Her şeyi anlamak, anlamlandırmak isteyen zihnim bu saatte bile durmuyor.

Neyse şimdilik pes ediyorum. Yarın sabah kalkıp hala sökülmemiş olan inatçı reglim için hocamın verdiği seriyi yapacağım. Gerçi umuyorum ki uyandığımda ona gerek kalmamış olur ve artık günlerdir önünde beklediğim kırmızı çadırın içine girerim. Öyle olursa sabah da deniz kenarında sakin bir yürüyüşe çıkarım belki. 

Beste I – Gün 12

Sevgili sanga,

Hiçbir fikrim yok ne yazsam. İki dakika olmadı yogamı bitireli. Geçtim hemen bilgisayarın karşısına. Hem de yazacak hiçbir şey yokken aklımda. Meraktan oturdum galiba yazmaya. Aklımda hiçbir şey yokken ne çıkacak acaba? Düşünüp de yazmak istemiyorum. Dün ne yaptım, yoga çalışmamda neler yaptım, bir şeyleri hatırlamaya çalışmak istemiyorum şu anda.

Bir ara ama kısa bir ara bir yazma pratiği yapmıştım. Hiç durmadan yazıyorsun, aklına ne gelirse. Kalemle yapmıştım o zaman. Tek kural var o da kaleminden sürekli bir şeyler çıkacak. İstersen 20 defa “aklıma hiçbir şey gelmiyor” yaz. Ben de biraz ona benzesin istedim sanırım bugünkü günlüğümü. Günlük demişken, biraz önce şöyle bir düşünce geçti aklıma. Acaba buraya yazacağıma kendi kendime mi yazsam. O zaman belki daha rahat yazarım. Ama öyle olunca da sürekliliği sağlayamıyorum. Hem de belli şeylere takılıp kalıyorum sanki. Dün demiştim ya hani bazen dışardan bir bakmak gerekiyor kendine. Buraya yazmak da bende biraz öyle bir hal yaratıyor sanırım. Yani bir yandan içimdekileri dökerken, ara ara da şöyle bir durup uzaktan bakıyorum. Yazdıklarıma değil de içime, kendime öyle bir uzaktan bakıyorum sanki. Belki de işte o belli bir yargıya varmadan gözlemleme pratiğini yapabiliyorum böylece.

Durdum, pencereden dışarıyı izledim biraz. Penceremden yeşili ve maviyi görebiliyorum. Şükürler olsun. Şükretmeyi kötü bir şey sanardım. “Şükürcü bu millet” diye şikayet edilirdi. Şükürcü olmamak gerekirdi. Şükürcü olmak, kandırılmak gibi bir şeydi. Bu sistemin sana ve başkalarına dayattıklarını, yaptıklarını görmezden gelmek, kabullenmek demekti şükretmek. Sömürülmeyi, aç bırakılmayı, şiddeti, ayrımcılığı, haksızlığa uğramayı, özgürlüklerinin kısıtlanmasını sineye çekmek demekti. Daha fazlasını istememek, sana reva görülenle yetinmek demekti. O yüzden de şükretmemek, kabullenmemek gerekirdi. Çünkü ancak o zaman hakkını arayabilir, bir şeyleri değiştirebilirdin. Şükürcüysen baştan kaybettin demekti.

BZZZZZT!!! Ya siyah ya beyaz, ya hep ya hiç. Yok mu bunun ortası? Yani birini yapmak diğerinden tamamen vazgeçmek mi olmalı? Hem şükredip hem de değiştirmek için bir şeyler yapamaz mıyız? Yapabiliyormuşuz. Hem şükredip hem de çaba sarfedilebiliyormuş. Her şey bu kadar da siyah beyaz olmak zorunda değilmiş. Yani elinde olanları yok saymak, bardağın boş tarafını görüp sürekli onu doldurmaya çalışmak gerekmiyormuş.

Yogada da yaptığımız ya. Bir yandan şükrediyoruz ama bir yandan da çabaya devam ediyoruz. Buraya kadar tamam ama tastamam olma meselesi bende hala pek tamam değil. Hala şu sorular yankılanıyor kafamda. Ben şimdi bu halimle tastamamsam, hala ne için çaba gösteriyorum? Şu anda, şu dakikada tastamamım da, çaba göstermezsem, dönüşmezsem yarın ya da öbür gün de tastamam olacak mıyım? Olacaksam neden uğraşıp duruyorum? Ya da dün, önceki gün uğraşmamış olsaydım bugün yine de tastamam olacak mıydım?

Burda bırakıyorum ki belki düşüncelerinizi paylaşmak istersiniz 🙂

Beste I – Gün 11

Günaydın sevgili sangha,

Son iki gündür yazamadım ama sanmayın ki yogamı ve sizi takibi bıraktım. Ne zaman bir boşluk bulsam telefondan WordPress uygulamasını açtım ve güzel yazılarınızı okudum.

Artık İstanbul’da evimdeyim. Geçen akşam döndük eve. O kadar yorulmuşuz ki dün erken kalkmaya çalışmadım bile. Kalktıktan sonra da uzunca bir süre kendime gelemedim. Şarap şişeleriyle doldurduğumuz bavullarımızı taşırken belimi incitmişim. Ne kadar da yogik bir durum değil mi? O yüzden dün biraz temizlik biraz sırtüstü yatış, biraz temizlik biraz sırtüstü yatış şeklinde geçti. Yogamı akşamüstü yapmayı planlıyordum. Ama tam benim yoga saatimde iki arkadaşımız ziyarete geleceklerini söylediler. İşte böyle durumlar beni çok zorluyor. Hadi dün biraz daha istisnai bir durumdu, çünkü 1 aydır buralarda yoktuk ve özleşmiştik ama normalde de bu tip durumlarda hayır demeyi çok zor buluyorum. Yogamdan olmak istemiyorum ama arkadaşlarımla da olmak istiyorum.

Eskiden beri arkadaşlar hep öncelikli oldu benim için. Onlarla beraber olmak için yapmam gereken ya da yapmak istediğim şeylerden çok vazgeçtim. Ya da kendi kendime verdiğim sözleri tutmamak pahasına onlara evet dedim. Dışadönük bir yapım olduğundan başkalarıyla beraber vakit geçirmek hep önceliğim oldu ve bana hep enerji verdi. Fakat benimkisi biraz ileri boyutlardaydı. Yalnız kalmamak için elimden geleni ardıma koymuyordum. Yani sadece dışadönüklükle açıklanabilecek bir durum değil. Ben aslında kendimden kaçıyordum. Çünkü ne zaman yalnız kalsam başlıyordum kendimle kavgalara. Hiçbir yaptığımı beğenmiyor, sürekli eksik noktalarımı bulup olabildiğince acımasız bir şekilde kendimi eleştirip duruyordum. Bir tarafım bunu yaparken diğer tarafım da koşa koşa kaçmak istiyordu tabi ki. O yüzden dışardaki, başkalarıyla olacak her türlü aktivite benim o eleştirilerden, o kavgalardan kaçabilmem için biçilmiş kaftanlardı. Tabi bu durumun içindeyken bunun hiç mi hiç farkında değildim. Bazı şeylerin farkına varmak için hakkaten o durumun içinden biraz çıkabilmek, oraya biraz dışarıdan bakabilmek gerekiyor. Benim de bunun olması için 30’lu yaşlarımı beklemem ve düzenli yogaya başlamam gerekiyormuş. Yoga derslerinin vazgeçilmezlerinden “yargılamadan, bir sonuca varmadan, iyi kötü diye adlandırmadan sadece gözlemle” sözleri vardır ya, işte o sözlere ihtiyacım varmış benim. O telkinin yardımıyla başkalarına rahatça gösterebildiğim toleransı kendime de göstermeye başladım. Bu da benim kendi kendime beyaz bayrağı sallandırmamın ilk adımı olmuş oldu. Ve sonrasında, yine çok sonradan farkına varacağım üzere, hiçbir şeyi kaçırmamacasına ordan oraya koşturmalarım azaldı, yalnız vakit geçirmekten keyif almaya başladım. Hiç farkına bile varmadan 30 yaşımdan sonra kendi kendimle arkadaş olmaya başlamıştım. Nasıl büyük bir rahatlama tarif edemem. Ha tabii, burdan şu çıkarılmasın: O günden sonra Beste bir daha kendisiyle hiç kavga etmedi ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşadı. Değil tabi ki de. 30 yıllık bir geçmişi var bunun, o kadar kolay mı herşeyi bırakıp çekip gitmek. Hala çok kavgalarım var kendimle (bknz. bir önceki yazım, safi bu tip bir kavganın ürünü). Ama artık biliyorum ki sessiz ve sakince baktığımda içerlerde bir yerlerde bulabileceğim bir arkadaşım da var 🙂

Nerden nereye geldim. Diyordum ki eskiden olsa, dün yogayı ve kendime verdiğim sözümü anında unutur, arkadaşlarımı bekler, sonra da bolca kakara kikiri yapardım. Ama dün kısa süre içerisinde geleceklerini bile bile geçtim Samapada’ya. Ben daha ısınmalardayken geldiler. İçerden gelen seslere çok odaklanmamaya çalışarak yaptım yogamı. Biraz kısa tuttum ama olsun, yine de yaptım ya!

Bu sabah da 5:30’a kurmuştum saati ama dün gece o kadar az uyuyabildim ki, kalktığımda çok yorgun hissediyordum. O yüzden 1 saat daha uyuyup 6:30’da kalktım. Uzun uzun, bol parantezli bir Balakrama yaptım. Evde, alıştığım yerde yoga yapmayı özlemişim. Ama maalesef bir tek yarınım var evde yoga yapmak için. Sonra halamı ziyarete gideceğim. Oraya gitmişken hem anne hem baba tarafında oldukça kalabalık sülalemizdeki diğer akrabalarımızı da ziyaret edeceğim. Yani, yine bana yollar, yine bana hasret var…

white flag no more fighting ile ilgili görsel sonucu

Beste I – Gün 7&8

Şimdi bitirdim yogamı. Gece yatarken başlayan ve sabah kalktığımda da devam eden bir iç sıkıntısı yoga yaparken de devam etti. Ne kötü şeyler çıktı bugün içimden öyle. Yoga sırasında aklım hep yazmaktaydı. Ah bi bitirsem de şu yogayı hemen yazmaya başlasam, hemen döküversem içimdeki pislikleri, bir temizleniversem. Dökünce ne olacak onu da bilmiyorum ya. Dökünce benden çıkıp gidecek olsalar ve bir daha hiç gelmeyecek olsalar neyse ama biliyorum ki yine gelecekler. Belki bu şekilde değil ya da belki hemen değil ama bir ara yine uğrayacaklar muhakkak. Sonra şunu düşündüm, ben bunlardan hayatımın sonuna kadar hiç kurtulamayacak mıyım acaba? Yoga bizi dönüştürüyor ya hani, acaba bunlardan da kurtarır mı? Tamam tamam biliyorum yogayı bir beklentiye girmeden yapmamız lazım.

Karnımın içinde bir düğüm var çıkaramıyorum.  Bir sürü şey anlatmak istiyorum ama nasıl anlatsam onu da bilmiyorum. Hem utanırım ki zaten. Şimdi utanmasam yüzyüze gelince kesin utanırım.  Böyle düşününce de bir suçluluk duygusu basıyor.  Bak herkes sangha hakkında ne güzel şeyler hissediyor, ne güzel şeyler yazıyor. Sen niye böyle hissedemiyorsun? Kendini rahatça açmak için gereken güveni, rahatlığı niye hissedemiyorsun? Bak şimdi bunları yazınca da aman şimdi bu blogu okuyan insanlar neler düşünecek benim hakkımda diye sıkıntıya giriyorum.

Bir derin nefes al Beste, bir sakinleş. Bir dur, bir yargılama kendini. Bir dışardan bir göz gibi bak. Ne oldu sana şimdi? Vrittiler coştu da coştu (başlatma şimdi vrittisinden) Niye böyle oldu? Halbuki kalkar kalkmaz da yogaya geçmiştim. Niye benim prana vrittilere bu kadar geçit verdi? Daha günün ilk saatleri ama benim şimdiden başım ağırlaştı. Uttanasana ya da paschimottanasanaya girip hep orda kalasım var. (Çocuk olma Beste)
Uyku bastırdı. Biraz kestirsem, uyanınca daha iyi hisseder miyim acaba? Iyi hissedince ne olacak? Hem zaten daha bir dolu şey yazmayacak mıydım ben? Korkusuzca kendimi açmayacak mıydım? Evet ama tıkandım. Ya da kendi kendimi tıkadım.

Neyse bu da burda kalsın. Vardır bir hayrı.