Büşra – Gün 28: Meşgul günler

Çok seviyorum sanga, yogayı, hocalarımızı, aynı dili konuşmamızı, burayı, burası canıma can kattı. Var olun, hep sürsün. Bu da bir çeşit bağımlılık mı bilmiyorum ama yogasız bir hayat hayal edemiyorum. Ara ara buraya yazmaya devam edilse ne harika olur. Sizden haber almak, aynı duyguları paylaştığımızı görmek, farklı bakış açıları kazanmak, bir kitap, şarkı öğrenmek,  bilmediğim ülkelerde, şehirlerde dolaşmak, sizi yavaş yavaş tanımak, yavaş yavaş açılmak, sizin açılmanıza şahit olmak, harika metinler okumak… Çokk güzel! (Bugün son gün değil Pınar Hocam tamam : ) bir döngüye daha varım diyorum ayrıca!)

Ayın 25’inden beri yoga yapamadım. Cömert’in ailesi bizde, sohbet, muhabbet, yemekler, kahveler, gezmeler, akraba ziyaretleri, evde yer bulamayışlar derken son üç gün yogasız geçti. Misafir ağırlamak, sürekli bir şeyleri altı kişi için düşünmek vücudumda bir strese sebep oldu sanırım, bacak arkalarım, belim, omzum, boynum biraz isyandaydı, bugün evde kalmayı tercih ettim, ahali müze gezisine gitti. Yogamla kavuştuk öğlen, bana, buraya anlam bulamayışlarımla ilgili yazdığım son yazıma cevap verir gibi, “anlamın kendisi benim” dedi, “sen aradan çekil ben her şeyi hallederim”. Kendimi bıraktım hareketlerin kollarına, hallettiler vücudumdaki isyanları, kafamdaki dırdırları hep beraber, sıra sıra. Bazen sarılmak istiyorum o hareketlere sıkı sıkı, şöyle bir kucaklayıp teşekkür etmek. Hepsinin bir karakteri, bir kimliği var gibi sanki, çok seviyorum! Bugün çok sevme günüm yalnız kaldığım birkaç saat sayesinde sanırım. Günün belli bir anında yalnız ve bomboş kalamadığım günler eleştiren, yargı dağıtan yanım kafamın içinde konuşup duruyor, karşı tarafa hiç hissettirmesem de (Cömert dışında tabi) kafamın içi vızır vızır. Ama işte bir yalnız kalıp yogamı da yapabilmişsem oh, sesi kısılıyor içimdekilerin. Şimdi de öyle bir hafiflik, nirodaha hali, yargılarım güçsüzler dağılmak istemiyorlar etrafa.

Yoga sonrası benden beklenmeyecek performansta yemekler yaptım, şimdi gelseler de yesek diye can atıyorum, kurt gibi açım. Normalde yemekle pek işim olmaz, Yemeksepetini bırakalı (tam da bırakılmadı tabi) iki yıl falan oluyor sanırım. Bu işlerde hala acemiyim denilebilir ama fena iş çıkarmıyorum bazen. Ahali Antepli, haliyle lezzet anlayışları zirvede, onlardan yemek konusunda -yaptığım yemekler etsiz olsa bile- geçer not almak beni daha da teşvik ediyor sanırım. Böylece aslında yemek yapmanın insanı dinlendiren yanını da keşfediyorum. Sakin sakin vakit sıkıntısı olmadan ölçerek biçerek bir şeyleri denemek artık keyif vermeye başladı. Evet sevgili 35 yaşım 1.5 yıl sonra seninle görüşeceğimizin sinyalleri sanırım bunlar 🙂

Şimdi ben salata hazırlıklarına girişeyim sangacım. Yarın görüşmek üzere umarım.

Çok sevgiler,

Büşra

Büşra – Gün 23: Anlam

Okuyacağınız satırlarım akşam yemeğinden önce yaptığım yogadan sonra ortaya çıktı. Aslında yogaya başlarken hiç de öyle değildim. Son iki gündür, çok zorlandığım kunçitamla barışmıştık. Bir sağ, bir sol epey fazla tekrar yaptığım halde dizlerim morarmadığı için mutluydum. (Pozu bilmeyenler için parantez, dizinin iç tarafının üzerinde döne döne yapılan ve dizi (hocaların dediğine göre yalnızca başlangıçta) kızartan, morartan, bir nevi haşat eden bir hareket) Bu mutluluk iki gündür tüm yogama da yansımıştı. Bugün de dizlerim morarmamış olursa, kunçitamla barış törenimizin açılış kurdelesini kesecektim aslında ve çok tekrar yaptığımdan hala tutulmamışsam yeni leğen kemiğim ve çevresi ile katılacaktım törene. Tören sonrası diz üstünde döne döne dans ederek partileyecektik kunçitam ve ben. Dün kafamda dönenler bunlardı. Bugün morluk ve tutukluk olmadığı için (biraz sızı vardı tabi) yogaya başlarken de bu ruh halim sürüyordu.

Ama mutlu mesut başladığım yogamın içinde bir anlamsızlık hissine doğru sürüklenirken buldum kendimi. Her harekette daha fazla, her nefes alış verişte biraz daha anlam bulamayış. Sonra anlam bulamayışımda bir anlam bulamayış… Silsile böyle devam etti. Anlam bulamadığım şeyler hareketler değildi (yer yer hareketlerdi de), düşüncelerim ve onlarla yarattığım hislerimdi. Kendime yavaş yavaş kızmaya başladım sıra kunçitama geldiğinde. Bütün yogayı kunçitama indirgemiştim çünkü, sırası gelsin de yine yapayım! Yani dizim mor olsa ne olur, mor olmazsa bunun bana katacağı nedir? Bu hareketi yapsam nee, yapamasam ne? Nedir bir hareketi yapmaya başladığımda beni çok mutlu eden veya yapamadığım bir poz olduğunda öfkelendiren, hırslandıran, geri çeken? Bu sorularla gelen bir anlam kaybedişi. Çok anlam yüklemişim sanırım kunçitama, orada o anlamı bulamayınca, hatta yerinde tam tersi bir şeyle karşılaştığımda, havalanmış balon hava kaçırmaya başladı ve puff. (Şu an aklıma geldi, brahma muhurtada da benzer şey olmuştu, sabahın erken saatlerinden çok beklenti, beklentiler karşılanmayınca üzerine hayal kırıklığı) Düz bir şekilde hareketleri yapıp tamamladım. Bu halde Jade Lady ile selamlaşıp, kucaklaşamadık elbette.

Buraya kadar yazdım ve durdum. Anlam bulamayışım buraya da sirayet etti. Şimdi neden buraya yazıyorum? Zaten kendimi açamıyorum, oyun parkını uzaktan izleyip oradaki çocuklarla kaynaşmak için içi giden bir çocuk gibi parkın etrafında dolanıp duruyorum. Sonra az önce Cömert geldi yanıma, bu anlam bulamayışlarımı ona da anlattım. Buraya neden yazdığımı, kendimi yazmaya neden zorladığımı anlayamadığımı, zaten çok derin içerikler de çıkaramadığımı, dolayısıyla buraya yazmanın bir etkisi olmayacağını söyledim. -Çünkü aslında içimden geçenler derya denizken, buraya yazdıklarım çok çok çok küçük bir bendi- O da kendini açmak denilen şeyin, kendine bile bazı şeyleri itiraf etmenin veya o “şeyleri” bulmanın/anlamanın zaten çok zor bir eylem olduğunu, buraya yazarken kendimde minik minik de olsa fark ettiğim, keşfettiğim şeyler olabileceğini, kendimi gözlemlemek için buranın iyi bir fırsat olduğunu söyledi. Aslında benim de içimden geçenleri tekrarladı ama ben anlamsızlık dehlizlerinde süzüm süzüm süzülürken bunu bir dış sesten duymak çok iyi oldu.

Neyse ben lafı daha fazla uzatmadan ve bir anlam bulamayış daha yaşamadan bu yazıyı sevgili sanganın huzurlarına sunayım. Aydınlanmış kişiler anlam arayışına da düşüyor mu acaba Pınar Hocam? Aradığımızı bulduğumuz ve dağların tekrar dağ ve nehirlerin tekrar nehir olduğu günlerimiz olsun dilerim.

Büşra – Gün 20: Gün yirmi mi??

İlk defa önce başlığı attım, o da şaşkınlığımdan. Aşağıda yazdıklarımla başlığımın pek ilgisi yok.

Çekinik halimi yakıt olarak kullanma hedefim vardı 28 gün yogaya başlarken, 20 gün oldu başlayalı, sona yaklaştık, ama yazma tempom baştakine göre çok düştü. Yine içime kaçmaya başlıyorum. Bir kara delik var sanki, çabalamazsam beni yutabilecek güçte. Ama hayır kara deliğe teslim olmuyorum. Çünkü ondan daha güçlü bir ben de var arkalarda bir yerlerde biliyorum, gizlenmiş, ara ara gösteriyor kendini, kendime yapıştırdığım etiketlerden uzak bir yerlerde, eskiden gidip görmediğim, yolunu hiç bilmediğim, ama şimdilerde ara ara uğradığım bir köy gibi. (Evet tam o, gitmesek de görmesek de dırırım dırırım…) Yemyeşil, bereketli, sakin, suları durgun ama tertemiz, havası mis. Bir gün o köye yerleşme hayali kuruyorum, ara ara bu taraflara küçük seyahatler yine olur elbette, gölgelerle hep el ele ne de olsa, denklemden tamamen çıkarmak işin doğasında pek yok sanırım, ama ikametgâh hayali hep o yeşil köyde.

Bu giriş paragrafını yazdıktan sonra ara verdim. Geçen aylarda, Cömert’in Ursula K. Le Guin’i sevdiğim için aldığı Metis Seçkileri’nden Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar kitabını elime aldım ve Le Guin’in 1974 yılında yazdığı Çocuk ve Gölge yazısına denk geldim. (Bazen her şey nasıl bu kadar denk gelebiliyor?) Le Guin bir Andersen masalından yola çıkarak önce sanatçının sonra Jung’un gölgelere bakış açısını müthiş bir şekilde aktarıyor. Yazının tamamını paylaşmak isterdim ama 12 sayfa, küçük bir kısmı paylaşıyorum:

“Jung’un kendisi de şöyle demiştir: “Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşantısında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur.” Başka bir deyişle, gölgenize ne kadar az bakarsanız, o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içindeki bir tehdide dönüşür.

Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarı, ötekilere yansıtılır. Benim bir kusurum yok – sorun onlar. Ben canavar değilim, diğerleri canavar. Tüm yabancılar kötüdür. Tüm komünistler kötüdür. Tüm kapitalistler kötüdür. Ama kedi tekmeyi hak etmişti Annecim. Eğer gerçek dünyada yaşamak istiyorsam, bu yansıtmalarımdan vazgeçmek zorundayım; nefret edilesi olanın, kötünün içimde olduğunu kabul etmeliyim. Bu kolay değildir. Suçu başkalarına atamamak çok zor. Ama buna değer. Eğer birey, diyor Jung, “kendi gölgesiyle hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek bir şey yapmış olur. Günümüzün devasa, çözülmemiş toplumsal sorunlarının hiç olmazsa minicik bir parçasını sırtlanmayı başarmıştır.”

Dahası, o birey gerçek birlikteliğe, kendini bilmeye ve yaratıcılığa doğru adım atmış, büyümüştür. Çünkü gölge eşikte bekler. Onun bilinçdışının yaratıcı derinliklerine giden yolu tıkamasına izin verebiliriz, ya da bizi elimizden tutup o derinliklere götürmesine razı oluruz.

Bugünlük ben susayım Le Guin konuşmuş olsun. İyi ki bizden önce bu yolları arşınlamış olanlar var, yolumuza ışıklar.

Son olarak yogama da değinmeden geçmeyeyim. Bugün Defne Hocanın 3.prelüt öğrettiği derse misafir olarak katıldım. Dersin etkisi hala üzerimde. Bazı yoga çalışmalarından sonra etki gün boyu sürüyor. Bedenimin her bir noktasıyla tüm hareketleri derinlemesine hissettiğim çalışmalar oluyor bunlar. Kendim bu ayarı daha az yakalayabiliyorum ama yavaş yavaş öğreniyorum sanırım. Bir hoca eşliğinde yapmak her zaman daha güçlü bir his veriyor. Bugünkü ders de öyle bir dersti. Sanırım akşam da kendi yogamı tekrar yapacağım, çünkü tatil sebebiyle iş güç yok, boşluk var, biraz daha yogadan zarar gelmez.

Umarım keyfiniz yerindedir, geçtiğimiz ağır günlerin etkisi hafiflemiştir. Gözlerim yazmayanları arıyor : ) Çok sevgiler Sangacığım.

Büşra

BÜŞRA – GÜN 17: ORTAYA KARIŞIK

Bu hafta sonu iki yoga dersime de giremedim. Burayı çok okuyamadım. Yazamadım. Ev kalabalıktı, ailem geldi, 8 yaşındaki yeğenim de vardı, değil derse katılmak, şöyle bir oturup kendimle kalmam bile pek mümkün olmadı. Çocukların filtresiz halleri, masumiyetleri, yaratıcılıkları, enerjileri çok güzel, çok seviyorum, onlarla vakit geçirmeye bayılıyorum. Fakat bir yandan yüksek enerjili oyunları ve sürekli seni de dahil ettikleri meşguliyet arayışları beni bir noktada zorluyor. Bu hafta sonu da sahilde taş toplama, isim-şehir, xox, çeşitli çarpma-bölme-toplama, bilmece sorma, bir koltuktan diğerine atlama, zıplama, sürekli koşma gibi çeşit çeşit oyun ve hallerle geçti. Güzeldi. Şimdi hatırımda kalan zorluklar değil, miniğin parlak meraklı gözleri, duru aklı, mis kokusu. Yogamızın sonunda dilediğimiz saf zihin, saf sözler ve saf yüreğin vücut bulmuş hali değil mi çocuklar?

Oyunlar arasında hızlı hızlı yemek hazırlarken hafta sonu, kocaman keskin bir bıçakla parmağımı kestim. Biraz derin olduğu için çok kanadı. Yara bandı yapıştırdım, yaraya yapışmış ertesi gün, tekrar kanayacak korkusuyla bandı çıkaramadım, daha sonra şirket hemşiresi halletti sağ olsun. Böyle kan işlerine hiç gelemiyorum, yazarken bile utanıyorum, hiç anlayamıyorum bu halimi ama bedenime dışardan müdahaleler gözümde yıldızların uçuşmasına, duygu durumumun allak bullak olmasına sebep oluyor hemen. Yıldızlar uçuşsa ne olacak aslında ama ciddi bir direnç var içeride aşamadığım. Vardır bunun da geçeceği bir nokta, umarım.

Dün akşam bir veda yemeği için uzun bir masada buluştuk arkadaşlarla, haliyle biraz alkol de alındı. Bugün Defne Hocanın dolunay günü dersini kayıttan yapayım dedim, alkolün yorduğu vücuduma yaraşır diye. Çok güzel bir dersti; hafif bir ders olmasına ve gün batımında yapmama rağmen çok zorlandım, içtiğim her bir yudum, kan ter gözyaşı olarak geri döndü. Alkol hiçbir zaman hayatımda çok olmadı ama yogayla beraber yeri çok çok azaldı. Böyle arada bir yaptığım kaçamaklardan sonra da tam toparlamam biraz vakit alıyor.

Bu arada, parmağımın kesilmesi belki de bir konuda işime yarayabilir. Henüz hocalarıma sormadım böyle yapılabilir mi diye ama mayurada kesik parmağımın üzerinde duramayacağım için bugün kayıttan yaparken blokla denedim pozu, yalnızca avuç içlerimi blok üzerine koyarak. Karnımın içine biraz daha rahat girebildiğimi hissettim böyle yapınca. Daha rahatladı poz. Kim bilir böyle yaparken belki bir gün ayaklarım da havalanır, kesik parmak bir işe yaramış olur. Parmağını ucundan keseceğiz, ayılıp bayılacaksın ama bundan sonra mayurayı yapabileceksin deseler sanırım kabul ederim, o kadar merak ediyorum pozun getireceği hissiyatı, parmak feda olsun!

Son dört günüm yüzeylerde değil de daha derin yogik çalışmalarla geçsin isterdim 28 gün yoga günlerinde ama olaylar böyle gelişti. Zaten hep böyle gelişiyor hayatın olağan akışında da; sadece 28 gün yoga ile üzerine ışık tutmuş olduğumuzdan her şeyi daha fazla fark ediyoruz sanırım şu anda. Şimdi sizin yazılarınızla sığ sularımdan derin sularınıza açılayım.

Çok sevgiler.

Büşra – Gün 13

Günler uçuyor. Günler kaptırmış gidiyor, gerçekten, 13. gün olduğuna inanamıyorum. Hayır, hepimiz biliyoruz, “vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor”; ama böyle her gün için verilen bir söz olunca, bu hız çok fena çarptı yüzüme. Bizim tren, hızlı trenmiş meğer.

Aslında şu anda yazmaya pek vaktim yok, yarın ve sonraki gün de pek olmayacak gibi duruyor. Çok ara vermemiş olmamak için, bu geçen günler gibi hızlıca bir merhaba demek istedim. Bir gözüm hep yazdıklarınızda. Günün hengâmesinin içinde dönüp birinizin yazısını okuduğumda birkaç dakikalığına da olsa olmak istediğim yere çekiliyorum.

Bugün yine akşamüstü yaptım yogamı. Çadırda geçirdiğim 4 günden sonra her seferinde bir yokluyorum, yogam gerilemiş mi? Tam da Pınar Hocamın dediği kaygılı bağlanma haline giriyor bu da sanırım. Halbuki 4 günde ne olabilir? 4 günden uzun zaman da yapmadığım oluyor nadir de olsa yogamı. Öyle zamanlarda zaten çok gerilemişimdir diye düşünüp çok temel hareketleri yaparak başlıyorum, kaldığım yerden devam etmiyorum da başa sarıyorum biraz, sanki kaldığımız yeri hak etmiyorum veya beceremem verdiğim ara sebebiyle. Pınar Hocamın yazısından sonra ve buraya bunları yazarken, bilinçsizce dünyanın en saçma şeyini yapıyormuşum gibi geliyor şu anda. Biraz daha düşüneceğim bu konu ve yogayla kurduğum ilişki üzerine. Teşekkür ederim Pınar 🙂

Ve iyi geceler sevgili sanga.

Büşra – Gün:11

Yoğun geçen bir günün ardından yogam da yazı da geç saate kaldı. Sabah 07:30 bilgisayarı aç, mail oku, yanıtla, kahvaltı, online toplantılara katıl, telefon, öğle yemeği, telefon, mail, sırtım boynum ağrımış esneteyim biraz, biraz mola, word, excel, powerpoint, evin içinde yürüyeyim hep oturdum, geri dön yine mail, saat 16:30, oh bitti, kapat. Klasik bir iş günümün iki satırlık özeti. Aralara serpiştirebileceğim çok detay yok. Bu yazdıklarım arasında en sevdiğim kısım çalışma saatlerimiz, özellikle günler uzamaya başladığında 16:30’dan sonra bir günün daha var gibi oluyor.

Bugün iki kuzenimle buluştum, yine zaman su gibi aktı, bol bol kıkırdadık, paylaştık, cesaret edemediğimiz konular için birbirimizi yüreklendirdik. Çok şanslı hissediyorum yakınımda oldukları için.

Buluşmadan döndükten sonra, hatta akşam yemek yedikten sonra yogamı yapabildim. Hala kırmızı çadırda olduğum için bugünlük tok yoga olsun dedim. 28 gün yoga sözünü bozmaktansa tok yoga. Uddiyana yapmıyor, regl serisi yapıyor olsan da midede yemekle yapılan yoga ile boş mide yapılan yoga arasında çok fark var. Dolu mideyle yaptığım yogada dikkatim hep mideme kayıyor. Shadow Yogaya ilk başladığım zamanlarda sabah aç karnına nasıl o kadar hareket yapılabilir ki diye düşünüyor, hatta yorulduğumda bunu hiçbir şey yememiş olmama bağlıyordum. Hiç olmazsa enerji verecek bir hurma, küçük bir muz, ceviz yesek ne olur diye düşünüyordum. İşte olan dikkate oluyor sanırım. Dikkat driştide, ayaklarının yerle temasında, derinin hava ile temasında, nefesinin sırtın arkasına doluşunda olunca yogan da bir başka oluyor. Zaten sana o enerjiyi küçük hurma değil, bizim kurma bol bol veriyor. Yani diyeceğim o ki mideniz boş, yoganız hoş olsun sevgili sanga 🙂

İyi geceler dilerim.

Büşra – Gün 8-9: Üst soy

Dün çok ağır geçen bir gündü. Aslında normal bir sabaha uyanmış, erken saatte bol uddiyanalı, mayuralı 3. prelütle buluştuğum yogamı yapmış, gecenin bedenimde bıraktığı düğümleri özenle çözmüştüm. Fakat yogamı bitirdikten birkaç saat sonra öğreneceğim üzere, benim de çadır günlerim gelip çatmış. Sanırım hormonlarımın da etkisiyle duygusallığım çok üst seviyedeydi. Bloga yazılanları kendim yaşamış gibi okudum, üzerine senaryolar ekledim, düşündüm, o düşüncelerde boğuldum, çok ağladım, başım ağrıdı, karnım ağrıdı, bütüüün gün böyle geçti. Buraya yazacak derman bulamadım. Ayça Hocam ve Tansel’den ilhamla; “trene atlayamadım”.  

Bugün uzun zaman sonra ofise gittim. Artık evden çalışıyoruz ama arada bir ekipçe ofiste de buluşuyoruz. Bu buluşma dünün kara bulutlarını biraz dağıttı.

Bu iki gün aile bağları, ilişkiler gibi konuların etrafında döndüm durdum. Anneler günü teması sebebiyle 2017 yılının sonuna doğru uğurladığımız fakat her gün aklımda olan babaannemi ve onun hayatını, onun hayatının bize etkilerini düşündüm.

Benim baba tarafım Kafkasyalı, Abhaz. Çerkezler ile Abhazlar aynı zannedilir genellikle ama farklılar esasen. Yakın coğrafyada olsalar da farklı dilleri, kültürleri var. Geçen gün Defne Hoca da baba tarafının Çerkez olduğunu yazmış, üst soylarımızın yakın coğrafyalardan olması beni bir mutlu etti 🙂

Abhazların çok farklı ve ilginç gelenekleri var. Ben birçoğunu doğrudan yaşamamış olsam da anlatılan hikayeleri birinci ağızdan çok dinledim ve bu hikayeleri anlatanların, bire bir yaşayanların elinde büyüdüm. Birkaç örnek vereyim. Dünyada gördüğüm en tatlı dilli, nurlu insan olan babaannem (adı da Nurhan’dı) kayınpederi ile birbirlerini çok sevdiklerini, kayınpederinin yanında bir kez dahi konuşmadığını, ses tonunu bilmediğini, aralarında çok saygılı bir ilişki olduğunu gözleri parlaya parlaya, gururla anlatırdı. Saygısızlık olmasın diye kayınpederinin adını asla ağzına almazdı. Çocukken o kadar çok söyletmeye çalışırdım ki babaanneme büyük dedenin ismini, yok asla söylemezdi.

Başka bir örnek, Abhaz düğünleri eskiden üç gün üç gece sürermiş ve bu süre boyunca gelin ve damat asla yan yana gelmezlermiş. Kendi düğünlerinde! Evlendikten sonra, tüüm hayatları boyunca da yine babanın yanında evli çift asla yan yana bulunamazmış, eğer çocukları olursa çocuğun dedesinin yanında çocuklarını da sevemezlermiş. Kendi çocuklarını! Mış’lı, miş’li anlatıyorum ama çocukluğumdan hatırlıyorum, amcam ve eşi dedem eve geldiğinde köşe kapmaca oynarlardı. Normalde sırtından inmediğim babam dedemin yanında gerçekten başımızı okşamazdı. Annem Abhaz olmadığı için bu kural annemi tam olarak bağlamıyordu veya annem baş kaldırıyordu belki de onu öyle kabul etmişlerdi. İşin ilginç tarafı bu kadar katı kural içinde gerçekten herkes çok sevgi doluydu. Orada o söylenmez, salonda kapıdan girdiğinde karşıdaki sağ köşeye evin en büyüğü oturur, yemek masasında misafirin yeri şurasıdır gibi titizlikle uyulan pek çok katı kural olsa da herkesin kalbi pamuk gibiydi.

Peki bunların yogamla ne ilgisi var? Bugün çadırda olduğum için oturarak yaptığım yogamda bol bol aklımdan bunlar geçti. Çok zor esneyen vücudumda, göğsümü şöyle bir geremeyişimde, buraya yazmamın zorluğunda, kurduğum ilişkilerde… pek çok yerde karşımda aslında bu gelenekler, görüyorum. Buraya yazıyorsam, gerçekten içime işlemiş halde varlar. Bugünlük bunlar çıkıyor. Şu an tüm yazdıklarımı silmek geliyor içimden ama içime uymayıp yayımla butonuna basacağım.

Herkese sevgiler.

Büşra – Gün 7: Kısaca Skandasana Övgüsü

Merhaba Sangha,

Ne anlamlı yazılar çıkıyor, her gün bir şeylere şaşırırken buluyorum kendimi veya yeni sorular sorarken. Var olun.

Bende bugün, sabah evdeki hareketliliğin ardından, bir dinginlik hali hüküm sürüyor. Uzun bir aradan sonra dip köşe temizlik için eve yardımcı geldi, dokunulmayan, yerinden oynamayan eşya kalmadı, çamaşır makinesi durmadı, tüm perdeler yıkandı, her yeri deterjan kokusu sardı, yogam akşam saatine kaldı. Kulaklarımda gün boyu haldır haldır çalışan çamaşır makinesinin sesi, burnumda deterjan kokusu, duyu organlarımın içe dönmesini zorlaştırsa da günün hareketinden gelen duygu yoksunu halimden istifade “boş kafa” bir yoga yapmış oldum. Artı veya eksi yüklü değil, öylece olduğu gibi, olduğu kadar, bol çökmeli kalkmalı, parantezli, Skandasanalı. Skandasanayı çok seviyorum. Özellikle oturmalı pozları kolaylaştırıyor, bazı pozların kilidini açıyor gibi hissediyorum. Birkaç tur Skandasana yaparsam asana kısmından daha çok verim alıyorum, daha rahat oturuyorum. İlk yıl öğrendiğimiz bu sevgili poz bizi ne çok şeye hazırlamış/hazırlıyor şimdi düşünüyorum; Sarpa, Bakasthana, bu yıl Yali. Her pozun bir hikmeti var ama bu aralar olan Skandasana sevgimi ve saygımı paylaşmak geldi içimden bugün. Bari başlığı da Skandasanalı yapayım ☺️

Herkese sevgiler.

Büşra – Gün 6: Dans Pisti

Cumaları çok severim, iş yoksa daha da çok! Bugün de hafta içine denk gelen son tatil günüm. Sabahın 7.30’unda çeşitli kamu kurumlarına, yargı makamlarına hukuki maruzatlarımızı dile getirdiğim, şirket çalışanlarına sakın haa öyle yapmayın, şu kadar ceza alırız nutukları çektiğim gergin hukuki işlerim yok bugün. Neyse ki artık evden yapıyorum bu sevimsiz işleri, Covid19’a teşekkür ettiğim tek, ama önemli bir nokta bu. Cömert evde, bizi Akdeniz’den İstanbul’a erken döndüren işi ile uğraşırken ben attım kendimi dışarıya, Anadolu taksisi olduğum için Bağdat Caddesi’ne. Hafta sonu İstanbul genellikle çok kalabalık olduğundan pek sevmiyorum dışarıya çıkmayı. Kafelerde sıkış tıkış oturmayı, gürültülü ortamlarda hızlı hızlı yemek yemeyi, kalabalıkta birileriyle çarpışarak yürümeyi… Bugünkü kalabalık seviyesi kıvamında, keyfim pek yerinde. Sırtımdan vuran güneş pita biriken bölgeme tatlı tatlı masaj yapıyor. Canım Şebnem Ferah kulağımda döktürüyor, içimizdeki “ben”leri dans pistinde çarpıştırıyor. Dans pistini yoga çalışmamıza benzetiyorum, özellikle bugünkü çalışmama birebir uyuyor.

Dün alarm kurup Brahma Muhurta’da uyanamamıştım. Daha doğrusu uyanmıştım da gözümden uyku aktığı için yataktan kalkmamıştım bile. Bu sabah alarm kurmadım ve 4’te gözlerim kendiliğinden açıldı. Bazen içimdeki saati kurabiliyorum; ama hangi koşullarda nasıl işliyor emin değilim, her zaman denk gelmiyor. Gözlerimi açtığımda uykum yok, sanki gün aydınlanmış, öyle rahatım. Hemen kalkıyorum, yoga öncesi hazırlıklarımı yapıyorum. Dün geceden odada kalan eşyaları toparlıyorum, dikkatimi dağıtmasınlar diye. İki küçük mum yakıyorum. 4:15 civarı Suçi’ye oturuyorum. Brahma Muhurta’yı çok konuştuğumuz için beklentim uçlarda. Sakin sakin “mükemmel” bir çalışma yapacağım. Ama o da ne, Büşra Hanımlar hepsi buradalar. Mumlar karşımda doğru yerde durmuyor, perdenin konumu istediğim standartta değil. Peki, kalkıp birkaç rötuş daha çekiyorum odaya. Artık başlayabilirim, yeniden Suçi. Topuklarım birleşmiyor Suçi’de, nasıl olur? Biraz zorluyorum, acı çeke çeke birleştiriyorum, ama dayanamayacağım, kısa tutuyorum. Devamında Vaişaka, Kurmastana hepsi acılı. E acılı olmayacaktı, mükemmel olacaktı hani? Birkaç Büşra Hanım daha dayanıyor kapıya. Daha sabah 4, ne ara uyandınız da geldiniz hepiniz? Neyse buyur ediyorum, kendi aralarında bol bol sohbet ediyorlar, dertleşiyorlar, söyleniyorlar, dinliyorum hepsini ama uğraşmaya mecalim yok. Ele geçiriyorlar beni, dansın 8. karanasını bitirdikten sonra Yali’ye inecek kuvvetim yok. Güneşe selamları ve asanaları da atlıyorum. Oturuyorum çocuk pozuna, ellerim yumruk karın boşluğumda. Kalkıp Gomukhasana yapıyorum, uddiyanalar “iyi” geliyor. Yeşim Hanım yine kucaklıyor. Hava hafiften aydınlanmaya başlıyor, birkaç martı sesi. İçimdeki hanımların çoğu susmuş, sadece biri şimdi Akdeniz’de olsan ne çok kuş sesi olurdu diyor. Kalkıp biraz camdan, bina aralarından görebildiğim kadarıyla gökyüzünü izledikten sonra tekrar yatıyorum.

Bugünkü yazılarda Brahma Muhurta çok işlenmiş, tam da ihtiyacım olduğu anda. Çok işime yaradı hepinize teşekkür ederim. Kendiliğinden uyanmak dahi yetmedi benim için. Ne oldu bilmiyorum, daha evvel hiç bu kadar erken saate yoga yapmamıştım, ondan sanırım. Akşam yogama hasret bir sabah yogası oldu bugün, tam tersini planlarken. Ama önümü tıkadığını düşündüğüm, özellikle bir halimi not ettim kendime, elim boş olmadığı için mutluyum. Zaten uğraşımız bunun için değil mi?

O zaman Şebnem Ferah’tan gelsin, “İyi Kötü”:https://open.spotify.com/track/3yfPexbP1pngVrIucLyIdu?si=hf3gH-kcSBiAPpP6QGtOuA

Büşra – Gün 5: Özlem

Bu sabah “Google Photos” 5 Mayıs 2019’dan bir fotoğraf hatırlattı. Tam 3 yıl önce bugün ilk kez Tiyatro Medresesi’ndeki Defne Hoca’nın kampına katılmışım. Çok güzeldi, sessizliğimiz, yediklerimiz, Şirince’nin sakinliği, aynı odada aynı havayı soluyarak sabah akşam beraber yoga yapışımız… Balakrama’yı öğrendiğimiz o yıla daldım sonra biraz. Mavi Orman’ı okuduktan sonra, aradığım yeri buldum hissiyle, Defne Hoca’nın 2018 yılında Shadow Yoga’yı tanıttığı, Yeşil Stüdyo’daki 4 günlük kısa bir çalışmasına katılmıştım. Bu çalışmaya katılarak sanmıştım ki yıl boyu Shadow Yoga’ya devam edebileceğim. Halbuki öyle değilmiş, Defne Hoca’nın Balakrama öğreteceği sabah sınıfı zaten dolmuş. Bunu öğrendiğimde çok üzülüyorum. Defne Hoca’ya yazıyorum, o da diyor ki; Pınar, Shadow Yoga öğretmeye başlıyor bu sene, onun sınıfına gidebilirsin. Pınar Hoca’yı da zaten Cihangir Yoga’dan tanıyordum, birkaç dersine girip farklı bir bağ hissetmiştim, hatta blog yazılarını okuyordum. Çok sevindim ve Pınar Hoca’nın Gayrettepe akşam sınıfına hemen kaydoldum. Birkaç hafta sonra Defne Hoca da yoğun istek üzerine bir akşam sınıfı açtığını duyurdu ve ben bir anda Kombocu oldum 🙂

En başta Shadow Yoga çok enteresan gelmişti bana. Pozlarda uzun uzun duruluyor, her tarafım yanıyor, çalışmanın başından sonuna ateş içindeyim, sıralama çok önemli, aklımda tutamıyorum, kağıda yazıyorum kocaman harflerle, çizimlerle, ona bakarak yapıyorum yogamı. Bir kurmastana kadar konuşulmasa da anilasana da benim için zorlayıcı bir pozdu başlarda örneğin, bir yıldan uzun bir süre anilasanada çok yandığımı hatırlıyorum. İlk tanışma dersinde, vaişaka deneyimim 5 saniye civarı sürmüştü, dizimi inciteceğimden korkmuştum ve hemen pozdan çıktığım için Defne Hoca’nın uyarısını almıştım. O gece bacaklarımda ilk defa farklı bir şeyler akıyordu, gece boyu rüyamda Defne Hoca’yı görmüştüm 🙂 Sonra canım yansa da çıkmamayı, gücümün son damlasına kadar durmayı denemeyi öğrendim veya hala öğreniyorum demem daha doğru olur. Çünkü hala benzer korkularım sebebiyle bazı pozları yaparken direniyorum veya pozdan can havliyle çıkıyorum. Mayurada dirseklerim organlarıma zarar verecek sanıyorum, kuş ayak yaparken parmaklarım kırılacak, samakonasanada bacaklarım ikiye ayrılacak ve bir daha toparlanamayacağım 🙂 böyle yazınca çok komik görünüyor. Ama yoganın içinde her seferinde bizzat yaşıyorum bu korkuları. Geçecekleri günü sabırsızlıkla bekliyorum. Halbuki bugüne kadar yogada korktuğum hiçbir şey başıma gelmedi sanırım. Paşimottanasada kendimi zorla çektiğimde sonraki birkaç gün öne hiç katlanamadığım veya yaptığımız derin çevrilmeyi daha da derinleştireyim derken tutulduğum çok oldu.* Bir hırsla yaptığım hareketlerin bedelini birkaç gün ödedim. Ama korktuğum bir şey hiç başıma gelmedi. Peki bunu bildiğim halde ve hocalarıma sorduğumda bir şey olmayacak demelerine rağmen hala neden korkuyorum?

Neyse, korkularımdan ziyade Yeşil Stüdyo’nun kokusunu, huzurunu, birlikte aynı odada ders yapmayı, kamplarımızı özlediğimi söylemek üzere yazmaya başlamıştım. Konu oraya kaydı. Silip değiştirmeyeceğim, olduğu gibi kalsın.

Bugünkü yogamı, biraz uzun tuttum. Proje olarak mayurasana çalıştım. Bacaklarım uzun haldeyken yine yerden kalkmadı. Uzun uzun öğrendiğimiz asanaları yaptım. İstanbul’a döndüğümüz için ve hala tatil olması vesilesiyle önümüzdeki üç gün de böyle uzun çalışmalar yapmak istiyorum. Arada bir böyle çalışmalar yapınca sanki biraz daha derinlerde bir yerlere dokunduğumu hissediyorum.

Yazdıklarınız çok iyi geliyor, sayenizde sosyal medyaya çok çok az bakıyorum. Bir de şu Brahma Muhurta’yı yakalayabilsem çok iyi olacak 🙂

Sevgiler.

*Bu paragraftaki pozların adını muhtemelen doğru yazamadım, bunun için şimdiden özür diliyorum.

Tiyatro Medresesi, Mayıs 2019