BÜŞRA-GÜN 3-4: Direne direne kazanacağız.

Güzel manzaralar göreceğim, doğanın kucağında olacağım diye her dakika keyifli olacağım sanıyorum. Ama öyle olmuyor. Sırtımdaki 7 kilo çanta, adım sayım arttıkça 17 kiloya doğru gidiyor, yokuşlar kalp atışlarımı dizginlememe izin vermiyor. Ben ne yapıyorum burada diyorum, neden çıktım bu yola? Zaten yürümeyi de çok sevmem ki. Yokuşun ardından bir düzlük geliyor, denizden dağlara doğru sis yükseliyor, gördüklerimden büyüleniyorum. Yürüdükçe kokular değişiyor, beynim, bir güzel ağaç kokusu orman kokusu ziyafeti çekiyor. Her bir kokunun hangi ağaçtan bitkiden geldiğini ayırt etmek istiyorum ama sadece çam için kesin konuşabiliyorum, bilmediğime üzülüyorum, ağaçların adını ve yaydıkları kokuyu öğreneceğim zamanla diyorum kendi kendime. 6-7 saatlik bir yürüyüşün ardından gece hareket etmeden uyuyorum.

Sabah kalkıyoruz ve yola devam. Kaldığımız yer yokuşta, yine yokuşla başlıyoruz yürüyüşe ve yaklaşık 1 saat dik yokuş çıkıyoruz. Ben dönmek istiyorum, yapamayacağım. Cömert başarabiliriz diyor. Neyi başaracağız? Bir şeyi başarmak istemiyorum, neden başarmalıyız? Güneş yükseldikçe alev alev yanıyorum, yine de buna tahammül etmek, tüm vücudumda dolanan ağrılara, nefesimin kesilmesine ve en önemlisi kafamdaki kocaman “BEN DÖNMEK İSTİYORUM” manşetine ve altına sıraladığım bahanelere katlanmaktan daha kolay. Ama iyi ki dönmüyorum, devam ediyorum. Devam ettikçe yolda anlıyorum, zihnim sürekli memnun olmak istiyor, zora gelemiyor. Ben, “devam edeceğim” kararlılığına ulaşınca o da susuyor, manşetin puntosu o kadar küçülüyor ki göremiyorum. Sonra hatırlıyorum, zaten amacım sadece güzel manzaralar görmek haz duymak değildi ki. Biliyordum böyle zorlanacağımı. Çoğu insan için zorlu bir şey olmasa da benim için zor, günlerce aralıksız yürümek, o yorgunlukla çadırda kalmak, duş alıp alamayacağını, ne yiyeceğini, su bulup bulamayacağını bilmemek gibi belirsizlikler. Zihnimin sınırlarını görebilmek için bir araç olmasını istiyordum bu yürüyüşün. Neye tahammül edebiliyorum, neyi pas geçiyorum. Sınırlarımı görebileyim ki onu biraz daha genişletebileyim. Genişlesin ki daha çok esneyebilsin, daha çok kabullensin tüm olan biteni.

Defne Hoca’nın gün sıfırda yazdığı yazı aklıma geliyor, kafamın sınırlarında takılmak istemiyorum, ötesini keşfetmek istiyorum ben: “Sınırlar iyidir. Sınırlar gerçeği yanılsamadan ayırmamıza yardım eder. Kafama göre takılıyorum bir özgürlük yanılsamasıdır. Kafanız sizi hep aynı yere götürür, orada da takılırsınız. Yüreğinin götürdüğü yer de bir yanılsamadır. Yüreğin seni hep aynı yere götürür. Orada da özgürlük değil, yaşamının ilk yıllarındaki şartlanmalarını bulursun. Sınırlar ise sınırların ötesini keşfetmek için bizi bekler. Ancak bir sınır varsa onun ardındaki diyarı merak ederiz.”

Yokuşlar bitince zaten yine o güzellikler, haşmetli dağların dört bir yanımda tüm kararlılıklarıyla öylece var olmaları, rüzgarın sesi, ağaçların hışırtısı, uzaklardan gelen su sesleri, sessizliğin sesi, tüm sessizlikteki ayak seslerimiz… İyi ki buradayım, iyi ki yaptım, yapıyorum hissi.

Tüm bunlardan sonra, üzücü haber, 2 gün daha devam edecek planımızı son dakika çıkan bir iş sebebiyle İstanbul’a dönmek zorunda olduğumuz için iptal ediyoruz, ama kaldığımız yerden Alınca’dan devam edeceğimize söz veriyoruz, akşam aile evine dönüyoruz.

Bu sabah “normal” yogamı yapabiliyorum. Bacak arkalarımın kapanmadığına ve bacak kaslarımın ağrımadığına şaşırıyorum. Kaskatı olacaklar sanıyordum, bu kadar yürümenin üzerine. Leğen kemiğimin çevresi, sırtım, ayaklarım daha çok hassasiyet göstermemi istiyor, bol bol veriyorum istediklerini.

Bendeki havadisler böyle.

Sevgiler,

Büşra

Likya Yolu, Kabak-Alınca, Mayıs 2022

Reklam

BÜŞRA – GÜN 2: Likya Yolunda

Fırtına ile sarsılan bir çadırın içinden yazıyorum bugün. Gözlerim yarı kapalı ve vücudum asgari hareket istiyor, bir yandan sıcak ve konforlu uyku tulumum günün tüm iniş çıkışlarının yorgunluğunu bana unutturmayı vadediyor.

Fethiye’den başlayıp Geyikbayırı’nda sona eren beşyüz kilometrelik Likya Yolu’nun bir kısmını yürümek üzere bu sabah Ölüdeniz’den yola çıktık eşim Cömert’le. Bugünkü hedefimiz Ölüdeniz’den Faralya’ya kadar olan kısmı yürümekti fakat hızımızı alamayıp Kabak’a kadar geldik. Yaklaşık ondokuz kilometre yürümüş olduk.

Yolda vaişakaya, at pozuna, çök kalklara, suçiye, uttanasanaya bacaklarımdaki gücü uyandıran her bir harekete, odağımızı olması gereken yere çeken üst damağın en ucuna, hocalarımızın kurmastanada “beklee”, “çıkmaa”, “son bir nefes” deyişlerine bol bol teşekkürlerimi ilettim.

Bizim bayramın ilk günü de böyle geçti. Yazacak çok şey var aklımda ama yorgunluk kelimeleri toparlamama müsaade etmiyor. Şimdilik iyi geceler Sangha.

Likya Yolu, Faralya, Mayıs 2022

Büşra – Gün 1: Yakıt mı o?

Güneşin, puslu havanın ardından arada bir kendini gösterdiği bir Datça sabahında, berrak ve durgun denizin kıyısında hafif esinti eşliğinde güzel bir kahvaltıyla başladı dün günüm, yogayla değil. İlk sabahtan sözümü bozuyor muyum hissini yenmem zor oldu. Fakat üç gün için tuttuğumuz evin anahtarını, dün öğlen ev sahibine teslim edip yola koyulana kadar, Datça’nın çok özleyeceğim kokusu ve dokusuyla biraz daha haşır neşir olma fikri ağır bastı. Bunun için pişman değilim sevgili Sangha.

Dün aile evine vardıktan sonra, el ayak çekilince ancak gece 23:00 gibi oturabildim yogama. Hafif ısınmalar ve bir oturuşun ardından, sabah yogasının doygunluğunu daha fazla yaşayabilmem -çünkü genelde yogamı akşam üstü yapıyorum- ve bana sunacaklarını görebilmem için 28 gün boyunca, her gün, sabahları yoga yapma niyetimi ortaya koydum. Aynı zamanda buraya yazma niyetimi de. Bu benim için çok zor, dünden beri kafamda cümleler uçuşuyor, öyle mi yazsam böyle mi? Bu sabah yogamı yaparken de başta ne yazacağımı düşünmekten ısınmalarda kaç tekrar yaptım, dizlerimi iki yöne de sekizer defa çevirdim mi bilmiyorum. Neyse ki uddiyanalar imdadıma yetişti, vücudumdaki ısı arttıkça düşüncelerimle arama bir takip mesafesi koyabildim. Sonra dansın kafa karıştırıcı, orada bizzat olmazsan yapamayacağın, el ayak koordinasyonu gerektiren güzelliği, on dakika önce çözmeye çalıştığım zihinden problemlerime derman oldu. Oturuşa geçtiğimde baştaki halime göre sakindim.

Bu halim benim bir gölgem, onunla uzun zamandır yüzleşmiş durumdayım. Otururken aklıma Shandor Hocanın kitabında gölgelerin yoga yolunda yakıt olarak kullanılabileceğine dair yazdığı kısım geldi. Kitap yanımda olmadığı için emin değilim, fakat buna benzer bir şey söylediğini hatırlıyorum. Tam anlam verebildiğim bir kısım değildi, aslında pek çok kısım gibi 🙂 Bugün sanki biraz anlam bulduğunu hissediyorum. Bu çekinik halimi kendime dert edip hiçbir şey yapmamak yerine, ayağıma gelmiş kendimi açma fırsatını, biraz çabalayarak, kendimi zorlayarak yakıta dönüştürebilirim. Neler çıkacak çok merak ediyorum.

Dünden beri sizin yazdıklarınızı okuyorum ve böyle bir grubun parçası olmanın büyük hazzını yaşıyorum. Var olun sevgili Sangha ve tüm kattıklarınız için minnetle Defne ve Pınar Hocam.

Fethiye’den sevgiler,

Büşra