Bir gün değişik bir şey yap!

Screen Shot 2018-05-20 at 9.55.00 AM

Evden çıkmadan Bey’e sordum: Ne giyeyim? Nereye gidiyorsun? Akropolis’e mi? Nereden bildin? Ben bisiklete binebiliyor olsam Akropolis’e giderdim de ondan. Peki ne giyeyim? Kesinlikle Sophia Loren elbiseni. 

Günaydın sevgili okurlar,

Bu sabah şöyle bir şey oldu: Evden çıkmam lazımdı. Evden acilen, bir an önce, tez zamanda çıkmam gerekiyordu. Hayır, dışsal bir mecburiyet yoktu. İçsel bir aciliyet vardı. Üstelik de uyunmuştu. Yine sekizlere kadar uyunmuştu. Bey’in kalkmasına yardım ettikten sonra çöp torbasını ve bisikleti kaptığım gibi kendimi sokağa attım. Boş sokaklarda hızla pedal çevirerek geçen sefer geldiğim Antik Yunan manzaralı kahveme vardım. Saat 9 olmamıştı. Sandalyeler, masalar dışarıdaydı ama servis başlamamıştı. Önemli değil. Benim yamacına oturacağım bir masayla, okuyacağım bir romandan gayrı bir şeye ihtiyacım yoktu nasılsa.

Kendimi bildim bileli güne tek başıma ve uyuduğum mekanın dışında başlamayı severim. Severim burada çok layt kalıyor. Çünkü müptelasıyım. Çünkü sabah ilk iş evimden çıkmaz isen günüm aksi geçebilir. O gün hatta geçmeyebilir. Hayattan sayılmaz. Bu tuhaf özelliiğimi kimden aldığımı bilmiyorum. Annem de babam da sabah keyfini severler. Kahve, kahvaltı, tuvalet, gazete, cimlastik, giyim kuşam, makyaj, rutin telefon hoşbeşi yapmadan evden çıkmazlar. Ben onlar uyanmadan evden çıkmak telaşıyla liseye saat 7:30da vardığımı bilirim. Kantinde benden başka kimse olmazdı. Bayılırdım.

Aslında 28 Gün yoga sözümüz olmasaydı ben bugün yoga yapmazdım. Bugün pazar. Altı gün çalış, bir gün ara. Ama ay günleri, kan günleri haricinde bu 28 günü tamama erdirmeye niyet ettik bir defa. Ben de pazar alternatifi olarak kendime öğleden sonra yogası değişikliği koydum. Robert Svaboda ne demiş: Haftanın bir gününü diğer altı günde hiç yapmadığınız şeyleri yaparak geçirin. Benim öğleden sonra yogası da öyle olacak. İple çekiyorum.

 

 

 

Reklamlar

Aşk Telefon Beklemektir

Sevgili Öğrenciler,

Size bu mektubu Atina’da en sevdiğim açık hava kahvesinden yazıyorum. Antik kentin dibinde, Zeus’un, tanrıça Atina’nın, tapınakları oturduğum yerden görünüyor ve tapınakların arasında yetişmiş zeytin ağaçlarından esen rüzgar da masama yaz kokusu taşıyor. Yaşadığım şehrin bana  çocukluğun yaz tatillerini hatırlatması ne büyük lütuf.

Buraya erken gelmekti niyetim. Şimdi saat 12:23. Öğlen. Ben ise bu satırları 9:23’de kaleme almayı istemiştim. Her akşam bu niyetle uykuya dalıyorum. Sahici bir sabah insanı olarak en verimli zamanlarım sabah 5 ila öğlen 12 arası. Ondan sonra yaratıcılık, yazı ve hatta yogasal olarak benden hayır yok. Öğleden sonra email yanıtlamalıyım ben. Ya da bitmeyen seyahatlerimin biletlerini, evlerini, otellerini öğleden sonra ayarlamalıyım. Sabahlar yoganın ve yazının olmalı.

Bu aleni gerçeği canımla, kanımla bildiğim halde sabah yediye kadar uyuduğum ve yogaya ancak 8de başladığım, sonra da Bey’in, benim, kedilerin bilimum işleriyle sabahı doldurduğum için çoğunlukla en verimli saatlerimi harcıyorum. Bozuk para gibi harcıyorum. Oysa ben de üstat Stephen King gibi bir yazar olabilirdim. Üstat sabah 6 ila 11 arası yazarmış. Ondan sonra da bir daha masa başına oturmazmış. Rispect. Şunu biliyorum, kesmezseniz bir saatlik yoğun bir çalışma size tastamam bir tatmin olarak dönüyor. Bu çalışma ister yazı, ister yoga, isterseniz hesap kitap olsun. Ama kesmemek burada önemli. Ayn Rand’ı düşünüyorum. Edebiyatçı olarak burun kıvırsak da ona (biz kibirili edebiyat çevreleri) kadının azmi gözden kaçırılmamalı. Sandalyeye bağlarmış kendini. Kendine kaç saat sınır koymuşsa, o süre zarfında daktilonun önünden kalkmak yok. Sen  bir yazı aygıtısın artık. Yaz. Günlüklerini okumuştum.

Neyse, bende ne Ayn Rand ne de Stephen King’inki gibi bir irade bulunmadığından bu sabah da uyandığımda saat 7 buçuğu geçmişti. Kahve, kediler, keyif, Kokia derken yogaya başladığımda saat dokuzdu. Felaket. Neden? Pek çok sebepten. 9da Galina geliyor. Galina bizim yardımcımız. Mutfakta bıcır bıcır konuşuyor. Kokia ile laflıyorlar. Kokia bet bir havadaysa, Galina kedilerle konuşuyor. Benim yoga alanım mutfağın yanında. Duyuyorum. Günlük hayat başladıktan sonra mistik bir faaliyette bulunmak zor. İmkansız değil ama zor. Dünya halklarının ibadet zamanları boşuna gün doğumuna, batımına denk gelmiyor. O saatler daha kutsal.

Dün stresli bir gündü. Bir telefon bekliyordum. Telefon beklemek bende korkunç bir stres yaratıyor. Düşündüm, düşündüm sonunda anladım ki,  geçmişte sevgililerden telefon beklemekten. Hayırsız sevgililerin bana dönmelerini, ya da en azından  aramalarını beklemekten halsiz düştüğüm uzun gecelerin anısı hortluyor. Perihan Mağden daha o zamandan ilan etmişti: Aşk telefon beklemektir. Aramasını beklediğim ve bir türlü aramayan kişi avukatım da olsa ben gece karanlığında uyanıp da sevdiğim adamın kim bilir nerede, kiminle olduğunu düşünen, düşünürken perişan perişan ağlayan genç kadına bağlıyorum. (Cihangir’de bohem gençlik yaşamak herkesin sandığı kadar kolay değildi sevgili okur! )

Dün de telefon bekleyerek geçti. Beklerken çok sinirlendim. Sİnirlendiğim için bu sabah yogaya başladığımda vücudumun her bir yeri ayrı ağrıyordu. Gerçek bir ağrı menüsü. Boyundan ayak bileğine ve topuğa kadar uzanan. Şu zihin nelere kadir. Ve işin tuhaf olanı, eğer yoga yapmasaydım vücudumdaki bu ağrı şölenini fark etmeyecektim bile. Çünkü dişimi fırçalarken, kahve hazırlarken, giyinirken filan hiç bir şey hissetmiyordum. Sonra boynumu çevirmeye başlayınca söküldü.

Babam her sabah jimlastik yapardı. Otel odaları, park, bahçe, nereyi bulursa muhakkak sabah talimini yerine getirirdi. Ben çocukken de böyleydi, gençliğimde, yetişkinliğimde de. Kendini ayaklarından bağlayıp ters çevirecek bir alet bile yaptırtmıştı bir marangoza. Bazen üniversitedeki ders arasında onların Etiler’deki evlerine uğrarsam, babamla ters asıldığı yerden sohbet etmem gerekirdi. Bu sistemle kel başındaki saçlarının yeniden çıkacağına inanıyordu.  Yarım saat orada duruyordu. Başına çıkan kandan yüzü bordo oluyor ama o ters asılma tutkusundan bahsetmiyordu.

Bir defasında bana demişti ki “Insanlar güne cimlastik yapmadan nasıl başlıyorlar, eskiden anlamazdım. Ama şimdi biliyorum. Cimlastik yapmadıklarında vücutlarının ne çok ağrıdığını hiç bilmiyor da o yüzden.”

Mayurasana’da bunu düşünüyordum. Mayurasanam ağrılı vücumdan beklenemeyecek kadar iyiydi. Yükseldim. Durdum. Daha da durdum. Dirseklerim en derin kaslara masaj yaptı. Bana öyle geldi ki belimin içine bile temas ettim dirseklerimle. Çıktım, bir daha girdim. Sonra bir daha. Bir daha. Babamın sözünü düşündüm ve sonra aklım dedeme gitti. Annemin babası olan dedeme. Felsefe profesörü Macit Gökberk’e. O da her sabah cimlastik yapardı. Erkenden, adadaki odaların birine kapanır, bizim Shadow Yoga ısınmalarına çok benzeyen hareketler yapardı. Kapıyı aralar, o odaya sızardım. Arkasından tekrarlardım. Konuşmazdı. Ben görmemiş gibi yapardı ama görürdü. Zaten sabahın köründe adadaki evimizde bir o uyanık olurdu bir de ben. Kadınlar hep uyurdu.

Üçüncü mayuramın hamsa kısmında şöyle düşündüm: Ailede vücudu ile bağ kuranlar erkekler olmuş. Nenem yüzmeyi de, bisiklete binmeyi de sevmezdi. Anneme yüzmeyi de bisiklete binmeyi çok sever ama ayak bileğini çevir dersen ay hiç uğraşamaz. Teyzem, kuzinim vücutlarıyla buluşmak, onu ağrısıyla, sızıyla, hazzıyla hissedecekleri zamanları yaratmakla hiç ilgilenmezler. Demek ki bu cimlastik bayrağını taşımak bana düşmüş.

Hamsa’dan indim. Asanalara geçtim. Sonrasını hatırlamıyorum. Galiba citta vrtiiti nirodha.

Hadi, yarın görüşürüz!

Ramazan Ayı gün 2

Ay Işığı yüzde 6

IMG_E2930

Foto: Fatma Yavuz 

Yeni bir Ay

_MG_002728 Gün yogaya iki sene önce Ramazan ayında başlamıştık. Diğer 28 günlere nazaran manevi hisleri bakımından daha zengin olan bu ayda eski, yeni 28 güncüleri her gün yoga yapmaya ve anılarımızı anlatmaya çağırıyorum.

Ne dersiniz?

Gün O

Ay: Karanlık %0

 

Gün 1_Ağlayan Hali Sevmek

Sevgili Sanga!

Yeniden buluştuk. Merhaba. Yeni ayınız kutlu olsun. Dün ayın sıfırıncı günü, karanlık yüzüydü. Bir sürü başka kozmik olayı beraberinde getiren bir ay hali idi dünkü. Beni de perişan etti. İki dakika bile dikkatimi toplayamadım. Dikkat bozukluğu yaşayan çocuklarla aramda bir empati kuruldu. Maymun bir türlü durmadı. Yoga da yapılmadı zaten. Tamam asana, krama, stana, nata yapmayayım da bari yoga köşemde oturup Danielou’nun While the Gods Play kitabını okuyayım dedim. Perdeleri çektim, mumları yaktım, yere bir battaniye attım. Gel gör ki kindle cihazım bozulduğundan ve kitabın kağıt halini ödünç alan (!) kişi yıllardır geri getirmediğinden kitabı bilgisayarımdan okumak zorudaydım.  Yakıştı mı o bilgisayar battaniyeli, mumlu, perdeleri örtük kış köşesine? Yakışmadı tabii. Ben ki ders verirken öğrencilerden telefonlarını uçak moduna getirip soyunma odasında, çantalarında bırakmalarını talep eden hoca o elekromanyetik cihazdan kitap okuyabilir miyim? Okuyamadım. Elektromanyetik düşüncelerimi tel tel etti, her bir tel başka tarafa gitti, her bir tel başka yerden çaldı. Ben ne okudum, ne öğrendim? Ulvi hislerle doldum mu? Hayır.

Günün devamı da öyle geçti. Karanlık aydır diye üzerinde durmadım. Bir satır yazı yazamadım, bir sayfa kitap okuyamadım. Dün boyunca yaptığım elle tutulur tek şey Yunanca dersim oldu. Sonrası yine dağılmaca.

O yüzden bu sabah kalktığımda günden çok ümitliydim. Dünyaları kurtaracak olmasam da yeni bir bölüm, yeni bir blog, yeni bir ben çıkacaktı bugünün bir yerinde. Tam yoga odama kapanacakken bizim Bey çıkıp hava almaya ne dersin dedi. Ve ben yıkıldım. Bazı meseleler vardır karı koca arasında. Mesela bulaşık makinesine tabakları yerleştirme yöntemi. Mesela arabayı park etme biçimi. Mesela yolda kaybolunca birine mi sormalı, burnumuzun dikine mi gitmeli meselesi. Bu tip meseleler dışarıdan bakana son derece manasız görünür. Manasız olan mesele hakkında münakaşa edilmesidir. Ama çift o meselenin kör kuyusuna düştü mü oradan bir türlü çıkamaz. Çünkü mesele asla görünen köy değildir. Meselenin ne olduğunu anlamak için çoğunlukla bir klavuza ihtiyaç vardır. Nasıl ki zihni zihinle terbiye edemeyiz, çifti de çiftin kendisi esas meselenin merkezine indiremez. Üçüncü bir kuvvetin müdahalesi şarttır.

Bizim kör kuyumuz da bu. Erkek hava çok güzel dışarı çıkalım gezelim der. Kadın bütün günü odasında geçirmeyi kurmaktadır. Erkeğin bu hevesini üreme ve yaratma şevkini gayri ciddiye almak olarak okur. Oysa erkek, çoğu erkekler gibi, arka plansız bir şekilde canının istediğini söylemiştir. Hayır cevabı ile yetinecektir. Ama kadın çalışma isteği ile kocasını mutlu edememe sancısı arasında bir yere sıkıştığından konuyu büyütür de büyütür. Erkek sakin bir anında ise dişini fırçalamaya devam eder, hı hı der. Çalışmak istiyorsan, çıkmayız bir yere. No problem. Hayır ama neden böyle yapıyorsun? Biliyorsun kendimi suçlu hissediyorum sonra? Vıdı vıdı vıdı.

Çocukken de böyle olurdu. Kendi duygularımdan yorulurdum. Yoruldum. Odama girdim. Kapıları örttüm. Biraz ağladım. Ağlarken kendimi hiç sevmiyorum. Ben çocukken çok ağlardım. Huysuz ve hırçındım. Kriz geçirerek ağlardım. Kendime acıyarak ağlardım. Ama en çok içimde yükselen duyguları nasıl atacağımı bilmediğim için ağlardım. Sonradan öğrendim ki ben çok duygusal bir çocukmuşum. Duygusal demek, hisli, içli demek değil. Tam tersi. Duygusallık insanı hislere kapatan bir şey. Duygu bir tsunami dalgası gibi yükselip inceliğe, hislere, dikkate ve zevke dair her şeyi kendine katıp, peşinde sürüklüyor. Duygusal insan ne duygusu olduğunu bile kestiremediği bir dalganın içinde kah boğuluyor, kah boğuşuyor ama kesinlikle ne serinkanlı düşünebiliyor ne de şefkatin, anlayışın kökeninde yatan hislere erişebiliyor.

İşte çocukken bu duygu dalgası beni çok fena çarpardı. Aniden yükselirdi. Kulaklarım  denizin dibine dalmışım gibi uğuldardı. Ben de kapıyı çarpar, odama kapanırdım. Ağlardım. Annem bana acısın diye değil. (O zaten benden bunalmış, kendi duygu dalgasıyla boğuşuyor olurdu.) Başka ne yapacağımı bilemediğim için. Burnumdan sular, ağzımdan balonlar çıkardı, ağlardım. Dudağım şişerdi sinirden. Davul gibi. Yüzüm tanınmaz hale gelirdi. Halının üzerine atardım bazen kendimi. Tepinir, ağlardım. Ve o sırada, kendimi, o ağlayan tepinen huysuz hırçın halimi hiç sevmezdim. Sevilmemesi gereken bir bendim o. Bu böyle gelmiş, böyle gider.

Öyle mi sahiden?

İşte bugün yine odaya kapanmış, yine kapıları çekmiş (artık çarpmıyorum) kanepede oturmuş ağlarken bu halimi nasıl da hiç sevmediğimi düşündüm. Sonra şaşırdım. Kırkdört yıldır içimde yer etmiş bir inanış bu: Defne’nin huysuz yüzü sevilmez. Sevilmeye değer değildir. Sevilesi bir tarafı yoktur. Bu karara nereden varmışım? Benden bunalan annem söylemiştir. Babam söylemiştir. Hatta babamın sesi kulaklarımda şimdi: Böyle ağlarken güzel olduğunu mu sanıyorsun? (Bizim ailede güzel olmayan da sevilmez.)

Otururken otururken kanepede ve evliliğin kör kuyusundaki meselenin dokunduğu yaranın coşturduğu, tsunami misali içimde yükselen duyguyla baş edemediğim için ağladığım o anda annemin, babamın değil yetişkinin halimin  ağlayan Defne’nin şu kadarcık bile sevilmemsi gerektiğine inandığını fark ettim. Huysuz, hırçın ve şımarık bir ben vardı ve o geçene kadar odadan çıkmamalıydım. Peki ama ya ağlamaya, bir iki göz yaşı dökmeye ihtiyacım vardı ise? Ya stres altında idi isem? Hasta bir koca, yeni bir bakıcı, seyahatler, söz verip de gününü geçirdiğim blog yazısı, cevaplamadığım emailleri, hazırlamadığım newsletter, eksik Yunancam ile derdimi tastamam anlatamamın tutsak hissi içimde birikmiş birikmiş ise neden ağlamayayım?

Böylece bir iki göz yaşı döktüm. Kendime o hakkı verdim. Odadan çıkınca hırçınlığımdan dolayı daha az suçluluk duydum. Kimseyi suçlamadım.

İlk defa ağlayan kendimi sevdim.

Apana Emekti Sanga

_MG_0027.jpg

Sevgili Sanga,

Dolunaya kaldı mı iki! Bu 28günyoga bana çok uzun geldi. Size de öyle geldi mi? Sanki aylar önce başlamıştık. Halay başıyım diye mi bilmiyorum.

Ben iki gün sonra başımıza gelecek Super Blood Full Moon Eclipse* dolunayı sırasında yolda olacağım. Bir ay içinde bazen iki, bazen üç defa Atina İstanbul arasında yolculuk etmeme rağmen her seferinde içim kıpır kıpır oluyor. Yeni bir dönem başlıyor gibi hissediyorum. Coğrafya değiştirmenin ferahlatıcı bir etkisi var. Hayatı küçük bölümlere ayırıp onlara rutinler belirlemeyi de seviyorum. Mesela, yazmıştım ya size geçen hafta İstanbul’dan Atina’ya döndüğümde önümüzdeki dokuz günlük süreyi  yoga ve yazıdan bolcana verim alacağım bir şekilde düzenlemek istiyordum. Süre dokuz gün gibi kısa bir zaman olunca insan planlarına daha kolay sadık kalabiliyor. Ben de bugüne kadar dağılmadan, dağıtmadan, her gün saat 1de olmasa bile öğleden sonra bir noktada interneti kapatıp yazılarıma gömüldüm. Şimdi de öyle. İnternetsiz yazıyorum. Bitirince bağlanıp basacağım.

Az zamanı kapsayan küçük projeler, sürdürebilir hayaller, uygulaması kolay rutinler. Mutluluğun sırrı bu olabilir mi?

Bugün size apana hakkında yazmak istiyorum sevgili öğrenciler. Aslında tekrar tekrar karşıma çıkan hocam beni takdir etsin, aman beni sevsin teması da var. Bu korku bende de mevcut elbet. Benim de bir hocam var nihayetinde. Bu sebeple kaygıyı hem birebir içimde tecrübe ediyorum hem de hoca kürsüsünden bakınca ne kadar absürd bir kaygı olduğunu görebiliyorum. Ama  bu başka bir yazının konusu olsun. (Kürsüden Görünenler. Pek yakında. Bizden ayrılamayın.)

Apana vayuya dönüyorum.

Geçen ayki kursun son dersinde, ileri seviye sınıfımda  Richard Freeman’ın nefes ve bandalar hakkındaki konuşmasını dinledik. Uzun uzun apana vayudan bahsetti. Hatta en çok apana vayudan bahsetti desek yeridir. Şöyle dedi: Apana vayunun çekirdeğini karnınıza çekmeyi başarabilirseniz başka fazla bir şey yapmanıza gerek kalmaz.

Bana sorarsanız Hatha Yoga eğitiminin ilk yedi ila on yılını bu cümle özetliyor. İşimiz gücümüz apana vayunun çekirdeğini karına çekmek. Ondan sonra hiza da kendiliğinden geliyor, bandalar da. Biliyorsunuz ki bu çok kolay bir iş değil. Nerede bir defa bu çekirdek? Hadi onu biliyoruz diyelim. (Şimdi buraya perineum değil de tam Türkçe karşılığını yazayım diye Sesli Sözlükten TDK sözlüğe ettiğim yolculuk esnasında apananın yuvasının dilimize “apışrarası” olarak geçtiğini öğrendim.) Peki tamam, apananın çekirdeği apışarasından yola çıkarak karna varacak. İstikamet bu. O zaman herkes tuvaletini tutar gibi tutar kendini, yola çıkar çekirdek. (Bu yazıyı okuyan öğrenci anneleri şimdi lütfen, yahu bizim çocuklar sabahın kör karanlığında yola bu işler için mi çıkıyorlar, diye düşünmesinler. Çok rica ederim. Karanlık gökyüzü önce laciverte, oradan içli maviye dönerken penceremizin önünden kalkan martıları da izliyoruz.)

Ne diyorduk? Evet, apışarasını toparlamakla iş bitmiyor. Hatta başlangıç öğrencilerine bu apışarası buzines’den (şimdi ahlak polisi dersi basar korkusu bastı bana) hiç bahsetmiyorum. Neden diyecek olursanız, Richard Freeman’a döneceğim. Richard hoca diyor ki apana vayunun çekirdeği ayrı (yeri malum), apana vayunun kendisi ayrı. Gelelim apana vayunun kendisine. Apana neydi Asya? (Pardon, Sanga)  Apana aşağı giden enerji akımıydı. Bacaklardan dizlere, dizlerinden bileklere, ayaklara akan candı. Şimdi düşünüyorum da apana emekti, hiç de yanlış bir tabir olmadı. (Başlığa karar verilmişti)

Vücutta düzenlenmesi en önemli ve en zor vayu (can akımı) apanadır. Bacaklarımız bu çok besleyici ve şifalı akımdan mahrum yaşamaya çalışırlarken dizlerin, kalçaların bir yaşa gelince ve hatta o yaşa bile gelmeden kontaklarının atması benim için şaşırtıcı değil. Apana vayu her gün düzenli olarak çöken, kalkan, çöken, kalkan sonra yine çöken kalkan, toprakta uzun uzun yürüyen, yoruldukça çöküp dinlenen, tuvalete gideceği zaman yine çöken ve orada uzun süre kalan, sırtına çocuğu alacağı zaman yine çöküp kalkan,  sırtını bir yere dayamadan salt omurgasının desteği ile yorulmadan yerde, sırt dik vaziyette oturabilen insanlarda mükemmelen akar. Ancak modern dünyada bu özelliklere sahip insan evladı en fazla üç buçuk yaşında. Okuldan, sandalyeden, alafranga tuvaletten filan yırttıysa belki beş. O yaştan sonra hayat apanatıkanmasana. Tıkanık apana.

Modern yoganın babası Krişnamaçarya’ya göre günümüz hastalıklarının yüzde 90ı apana bozukluklarından kaynaklanıyor. Çünkü apana boşaltımı düzenleyen akım. İdrar, dışkı, terleme, adet görme, döllenme, boşalma, çocuk doğurma hep apana vayu tarafında idare ediliyor. Vücudun temizliğinden apana sorumlu. Zehirini atamayan bir vücudun sağlıklı olmasına imkan yok.

Gel gör ki apana şöyle gönlünce, gürül gürül akacağına vücudun çeşitli yerlerinde tıkanıp kalıyor. O yüzden de çekirdeğini düşünmeden önce, çoooook önce onu çözmemiz gerekiyor. Bacaklarda aksın. Kasıklarda, uylık kemiklerinde, dizlerde, kaval kemiklerinde, ayak bileklerinde ve ayaklarda. Sonra sırtta aksın. Bel, omurga, kürek kemikleri ve ense bu çok şifalı can akımından nasibini alsın, yeşersin. Çekirdek ve apışarası buzines sonra gelecek.

Apana aşağı akar. Aşağı, aşağı, aşağı. Ayaklara akar. Benim hocam bir defasında bize önce ayakta durmayı öğrenin demişti. Ayaklarımızın bizi taşıdığı, bacaklarımızın yandığı, yana  yana tıkalı (pis ateş ile) nadilerin (yolların) açıldığı, açılan yollara sapan apananın özgürleştiği hareketleri beceremeden poponuzun üzerinize oturmayın yani diyordu. (Çakra mandala, kurmastana, vaişaka, vahni, vajrastana, aşvata, sarpastana gibi hareketker apananın hareketini özgürleştirir. O yüzden Shadow Yoga serilerinde bu hareketler Surya Namaskara’dan önce  gelirler.)

O yüzden aşağı, aşağı, aşağı akım. Ondan sonra apana aşağı ayaklara, çekirdeği yukarı karına.

Başka da bir şey yapmanıza gerek yok.

Haydi, kolay gele Sanga.

 

* Shadow Yoga’nın instragram hesabından: THIS WEEK is a Super Blood Full Moon Eclipse in the nakshatra known as Ashlesha, the Naga snake who has the ability to mesmerize the mind, bringing about altered states of perception and increasing our awareness of self. Meditative Reflective practices are recommended during this time and be cautious not to look at the eclipse. This will be the second full moon in January, giving it the name blue moon, and on top of that it is a giant supermoon which will appear blood-red in the sky as Rahu, the shadow planet with no body and a head will devour it in a total eclipse.

(Kaynak: https://www.instagram.com/shadow_yoga/)

Defne_Gün24_Hayatımız Roman(sa ya?)

IMG_1870.jpgİnsan bir defa roman yazmayagörsün hayatın bir roman, tanrının da onun yazarı olduğu  düşüncesinden kurtulamıyor.

Eğer bu doğru ise, yani biz hepimiz bir romanın kahramanları, karakterleri isek (olamaz mı? bal gibi de olabilir) dertleriniz eskisi kadar büyük görünür mü gözünüze?

Yoga bize bu mesajı verir aslında.

Eğer her şey bir yanılsama ise ve değişimin kendisinden başka sabit bir şey yoksa evrende, bir vakit gelip de uzaktan bakacaksa ruhumuz tüm bu hayatlar, kitaplar, hikayeler silsilesine, dert etmeye değer mi herhangi bir şeyi? Yogadan baktığımızda bu tarz düşünce bir uyanışı simgeler. Tıpkı sevdiğimiz biri vakitsizce öldüğünde, dünyanın düzenine ve kadere isyan ederken önümüzde açılan pencere gibi. Uyanış.

Ama ben şimdi bunu yazmayacaktım sevgili sanga.

Salı sabahından beri düzenim tıkır tıkır işliyor diye çok mutluyum. Ufak tefek sapmaları saymazsak hazırladığım program, sabah yoga, kahvaltı, hava alma ve öğleden sonra odaya kapanıp 4-5 saat okuma, yazma ile iştirak etme düzeni üç tam gün boyunca sürdü. Bugün de dördüncüsü. Sabah, program itibarı ile yoga, kahvaltı, duş, giyinme, Bey’in hazırlığı gibi işleri bitirip hava almaya çıktım. Atina’nın havası bugünlerde bana Ankara’yı hatırlatıyor. Pırıl pırıl bir güneş, insanın derisini kesen kuru soğuk. Bir de üzerine masmavi bir gökyüzü. Ankara’dan farklı olarak çıktığınız bir tepeden ya da terastan görünen ışıltılı deniz.

Evin önünden kalkan troleybüse binip Sintagma Meydanı’nda indim. Sintagma meydanı buranın Taksim meydanı. Yazmıştım. Taksim’in yeşilkenki, çiçek tarhları, fıskiyeli havuzları varkenki eski halini, AKM’den klasik müzik titreşimleri ile alkışların meydana sızdığı zamanlarını hatırlatıyor. Neyse geçelim. Taksim’in bizden çalınması büyük bir acımdır. Ama Taksim, Beyoğlu tarih boyunca bir gruptan çalınıp diğerine verilmiştir. Şimdi olan da odur.

Sintagma’dan aşağı yürüdüm. Ortalık kalabalık. Neşeli insanlar. Cuma neşesi. Kahveler, pastaneler hafta sonu için hazırlanıyor. Public kitapçısından alacağım bir kitap vardı. Ta, ne zaman sipariş etmiştim. Hazır önündeyken girdim. Kitabım beni hâlâ bekliyormuş. Aldım. Public kitapçısının biraz aşağısında bir kuyumcu var. Bir buçuk, belki iki sene önce teki kaybolan küpemden kolye yapsın diye ona bırakmıştım. Sonra bir türlü gidip alamadım. Alamadıkça kafamda büyüdü mesele. Daha da gidemedim. Sanki kuyumcu bana kızacak. Kızım sen neredesin, bu kadar mı kıymet veriyorsun sen el emeği göz nuru incilerine, diyecek. Böyle, böyle inanır mısın Sangacım sen de bir yıl, ben diyeyim bir buçuk, o inci küpe orada bekledi.

Bugün şeytanın bacağını kırdım, girdim dükkana. Meğer ben orada sadece kolye olsun diye bir küpe teki değil, ayrıca küçültülsün diye bir de yüzük bırakmışım. Kuyumcu bir şeyler söyledi. Duymaktan korktuğum şeyleri söylemiş olması çok muhtemel. Ama bir dili yedi yaşındaki çocuk seviyesinde konuşmanın şöyle bir avantajı var: ne dendiğini anlamadığınız zaman gülümsemeye devam ediyorsunuz. Tüm açıklama çabalarınızı, aman sakın ola ki beni yanlış anlamayın kaygılarınızı yavaşça yere bırakmanız gerekiyor. Bıraktıkça anlıyorsunuz ki aslında herkes kendisiyle meşgul.* Yani sizinle ilgili fazlaca da düşünmüyorlar. Parasını ödedim mi, ödemedim mi onunla ilgili o sırada kuyumcu.

Ödedim. Çıktım. Aklımdan size yaza yaza yürüdüm. Bu aralar aklımdan size çok yazıyorum. Yoga yaparken yazıyorum. Yoga yaparken sizinle konuşuyorum. Anlatıyorum. Bakın bugün ne bekledik, ne bulduk. On dakika sabit oturalım dedik, khaki’ye katladık, Surya Namaskara ile başlayalım dedik Chaya Yodha Sanchalanam’da bulduk kendimizi. Anlata anlata gidiyorum ben. Biraz size, biraz da hocama.

Bir kitap daha almak istiyordum ama dükkan ters tarafta kalmış. İçinde sigara içilmeyen sessiz sakin bir kahve var. (Atina halkı AB’nin sigara yasağına çok sıkı isyan etti. Hemen hemen tüm kafeler hâlâ duman altı. Yılın dokuz ayını kaldırıma çıkartılmış masalarda geçiren bir şehir için çok önemli değil belki ama işte geriye kalan o üç ayda içeri adım atamaz oluyor insan.) Kolonaki (Atina’nın Teşvikiye-Maçkası) tepelerindeki Ntemonte cafe ise temiz hava ve huzur yuvası. Organik kekleri, günün çorbaları, sandviçleri, çok şık masaları da var.

Size yazmak üzere buraya geldim.

Hayat bir roman ise ve ben bir roman kahramanı isem, tanrı da bu kitabın yazarı oluyor. (Eğer yazdığım romanlar evrenin bir yerinde hayat buluyorsa, ben de tanrı oluyor muyum bu durumda?) Eğer tanrı bir romanın yazarı ise, ben onun hakkında şunu biliyorum: Karakterlerinin kaderini sen belirlersin ama onlar kendi başlarına bir şey yapmaya karar verdiklerinde de bırakırsın yapsınlar. Bazı karakterler onlar için çizdiğin kaderi beğenmezler. Bazıları isimlerini beğenmez. İsimlerini değişirince konuşurlar, canlanırlar. Bazılarının başına olay örgüsüsü ve nedensellik icabı bir şey gelmesi gerekir. Bazısı ölür bu yüzden. İradeleri hem vardır, hem yoktur. Hayatlarını bir yandan önceden çizilmiş bir olay örgüsü belirler, bir yandan da örgünün ilmekleri atılırken verdikleri kararlar.  In between tam da böyle bir şeydir. (Ayça)

Ne o. Ne o. Neti. Neti. Ne irade, ne kader. Hem kader, hem irade. Ne çaba, ne teslimiyet. Hem çaba hem teslimiyet.

Öğrencilerin en büyük karın ağrısı çaba ile teslimiyet arasında çizilecek sınırı bir türlü kestiremeyişleridir. Çaba genelde istenmeyen bir şeye kendini zorlamak, teslimiyet ise tembellikle karıştırılır. Karın ağrısı da bundan gelir. Kör noktalarına düşen tembelliklerini işaret ettiğimde öğrencilerin büyük çoğunluğu göz yaşları içinde itiraz ederler. Ülkemizde tembellik çok feci bir kabahattir. Tembel olanın sevilmesi söz konusu bile değildir. Tembelliğini işaret eden bir hoca seni kesin olarak sevmemektedir. Hemencecik bir zincir kurulur. Bir gün bunun da yazısını isterim ama hocanın durduğu podyumdan görünen gerçek şudur: tüm öğrenciler sevilesi varlıklardır. Gayretkeş ya da ürkek, girişken ya da çekingen, obsesif veya tembel olmaları bir hocanın yüreğinde uyanan sevgiden son derece bağımsızdır. O kadar bağımsızdır ki hoca bu bağlantıların kurulduğu cümleleri okuduğunda güler.  (Alper)

Öte yandan obsesiflik de tembellik de işaret edilmesi gereken özelliklerdir. Biz kendi başımıza bu özelliklerimizi göremiyor olabiliriz. Güvenilir bir hocanın, yargılamadan işaret ettiği yerlere itiraz etmeye gerek yoktur. Çok az kimse tembel olduğunu kabul eder. Neden? Çünkü sevmediği şeylerin peşinde koşarak zaman geçirmeyi çalışkanlık zanneder. Yıllar önce bir kaç öğrencimle beraber Leros kursu sonrasında hep beraber tatil yapıyorduk. Bir tanesinin günlerce günlerce, belki bir hafta boyunca bir defa bile kendi yogasını yapmadığını fark ettim. Şu kalçam ne zaman açılacak sizce, diye sorduğu anda da tembellik etmekten vazgeçerse çok kısa sürede açılacağını söyledim. Ne tembeli, kim tembel, siz biliyor musunuz ben iş hayatında ne kadar yoruluyorum, şimdi tatildeyken… diye başlayan itiraz konuşmasını itirazsız dinledim.

Yogada çaba (abhyasa) kendimizi sevmediğimiz şeyleri yapmaya zorlarken harcadığımız enerji değil. Teslimiyet (vairagyam) ise o zorunlulukların sonucunda yorgun düşen bünyeyi uyuşturmak, uyutmak değil.  Abhyasa sevdiğimiz şeylere vakit ve kaynak ayırmak için gösterdiğimiz gayret. Sabah yogasına şevkle (Beste’nin hocasının dediği gibi: düşünmeden kalk, düşünmeden kalk) kalkabilmek için akşamdan yapılacak düzenlemeler (erken yatmak, az yemek, uyanınca oyalanmadan, enerji tüken sosyal medya vs ile kaynak yitirmeden “mat”ın üzerine çıkmak). Bu sabah yoga için odamın kapısını, perdesini kapatırken bizim Bey dedi ki, “sanırsın ki her sabah yogaya giderken bir aylık seyahate çıkıyorsun!” Haklı. O bir saat rahatsız edilmemek için ardımda tıkır tıkır işleyen bir ev bırakıyorum ki yokluğum kimsenin dikkatini çekmesin. Abhyasa böyle bir gayret. Teslimiyet, yani vairagyam ise elinden gelen her şeyi yaptığın halde o günkü yoganın önüne çekilen setler karşısında beyaz bayrak açmak. Niyet tamdır ama hastasındır, ateşin çıkmıştır, çocuğun hastadır, çocuğunun sana ihtiyacı vardır, eşinin, dostlarının sana ihtiyacı büyüktür, bürokratik bir mecburiyet çıkmıştır, uçağın sabah erken kalkacaktır. Böyle durumlarda “Durdurun dünyayı ben yogamı yapmadan şuradan şuraya gitmem!” demeden olay örgüsünün icap ettirdiği adımları atmak vairagyamdır(Gülçin, 2 Şubat yazısı doğuyor!)

Bu sabah yogamı bitirdikten sonra boş gözlerle kitaplığıma bakıyordum. Hâlâ alfa dalgalarındaydım. Mutlu bir yogaydı yaptığım. Tanrının (hikayemin yazarının) beni sevdiğine “E, herıld yani!” kuvvetinde inanarak bitirdiğim bir yoga seansını tamamlamıştım. Elim bir kitaba gitti. Emanet Zaman’ı yazarken aldığım ve sonradan sık sık Emanet Zaman ile ismi karıştırılan Emanet Çeyiz adlı kitabı. Emanet Çeyiz’i ben Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan almıştım. Kahvaltı sofrasına otururken ortadan bir yeri açtım. Tak, tam da şu aralar yazdığım romanımın kilit sırrına ilişkin bir anı çıktı karşıma. Şaşkınlıkla okudum. Sonra kitabı şöyle bir karıştırdım. Hayır, kitabın başka hiçbir yerinde benim yeni romanın düğümünü çözecek olan o bölge ve o bölgedeki katliamdan bahsedilmiyordu. Sadece benim açtığım bölümde… Bu sahneyi şimdi bir romana koysanız, editörünüz gerçekçi değil diye itiraz edebilir. Ama kahramanı olduğumuz şu hayat denen hikaye, edebiyatı daima sollamamış mıdır?

Okuduğum bölümün izini sürerek ilerledim ve yeni bir solucan deliğine girdim. Ucunun nereden çıkacağını siz yeni roman çıkınca öğreneceksiniz.

Şimdi, günlük programımı sürdürmek adına aranızdan ayrılıyorum. Bu yazıyı baştan okumayacağım. Aranızdan bir hayırsever editör bulduğu yazım yanlışlarını, telaşlı parmaklarımın unuttuğu sözcükleri, anlam kaymaları ile düşük cümleleri toparlarsa çok sevinirim. (Ayça?)

Hepinizi öptüm.

Dolunaya beş var.

Defne.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Murat Gülsoy’un bir kitabının ismi

 

Yaşamak Görevdir Yangın Yerinde

Uğur Mumcu

kucaklıyor beni metin altıok
aldırma diyor gülerek
yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu-Yangın Yeri

 “Metin Altıok Şiirlerinden Parçalar” diye bir albüm var. I-tunes müzik beğeneceğimi düşünerek bana sundu. O günden beri başka bir şey dinlemiyorum.

Dinlerken içim eziliyor. İçimin ezilmesini seviyorum. Hissediyorum. Yitirdiklerimi. Bu ülkenin benden aldıklarını. Metin Altıok onlardan biri. Doğru dürüst tanıyamadan, şiirleri ile haşır neşir olamadan Madımak Oteli’nde yanıp kül olan şairlerimizden. Üstelik çocukluk arkadaşım Zeynep’in babası. Üstelik otelden canlı çıkabildiği halde, katlimandan bir hafta sonra öldüğü için ölümüne umut karışan, umut karıştığı için ölümü iyice içimizi kavuran…

Şiirlerini bilmiyorsanız bu albümü dinleyin. Sizin de içiniz ezilecek. Tutulmamış yasların yaşları az da olsa dökülecek belki.

Sivas katliamı sırasında ben on dokuz yaşındaydım. Madımak otelinde canice öldürülen insanların kimisi benim o yaşımdan da gençti. Ertesi gün gazete yaşlarını okurken gözlerime inanamamıştım. Ölenlerin bir tanesi on iki yaşında bir çocuktu. Onyedi, on sekiz yaşındaki  şairler ve  Pir Sultan Abdal Şenliklerine bir heves gitmiş şiir sevdalılarıydı onlar.

Şimdi Metin Altıok’un öldürüldüğü yaşına bakıyorum: 43. Benim şimdiki yaşım. İçim sızlıyor. Tıpkı bir çeyrek asır önce yaşıtlarımın da o otelde katledildiklerini öğrendiğimde yandığı gibi yanıyor içim. Çünkü kırk üç yaş öyle taze, öyle genç bir yaş ki aslında. Hayatın keyfinin henüz yeni yeni çıkmaya başladığı bir yaş. Gençlik hırslarından ve körlüğünden sıyrılıp yaşam denen o olağanüstü güzellikteki zamanın tadına varılan bir yaş. Öncelikler tartısının  iyiden, dostluktan, aileden, yaratıcılıktan yana eğildiği, insanın denize, yıldızlı göklere, eşinin yüzüne bakıp da yaşamak güzel şey be kardeşim*, dediği yaş. Metin Altıok’un varoluşun en ince, en nefis ifadelerinden biri olan şiir için gittiği bir şenlikte kırk üç yaşında katledilmesi ne kadar acı.

Tuttuk mu biz bunun yasını? Onun ve diğer otuz beş kişinin?

O zaman da düşünmüştüm. Hâlâ da düşünürüm. Sivas katliamı bu ülkede şiir seven, şiire gönül vermiş herkese karşı gerçekleştirilmiş bir cinayetti. Yazarlığı hayal ettiğim o yaşımda geleceğimin katledildiğini hissetmiştim. Şiir demek incelik demektir, ince ruh, anlayış, geniş ufuklar, korku ve kabalığın yerini sevgi ve derinliğin alması demektir. O otelde yananlar biraz da bu değerler ve bu değerleri yücelten insanların tamamıydı.

Yangın hâlâ devam ediyor. Önüne geçeni yutan alevler canları ala ala ülkeyi sarıyor.

Ama şairin söylediği gibi:

Yaşamak görevdir yangın yerinde/ yaşamak insan kalarak… **

Bugün Uğur Mumcu’nun katledişinin de yirmi beşinci yılı. Ben o zaman da on dokuz yaşındaydım. Uğur Mumcu’nun köşesi, Cumhuriyet gazetesini elime alır almaz ilk göz attığım yerdi. Tanımazdım ama aileden biri gibi yakın hissederdim kendimi ona. Gazeteci olmak istiyordum. Tam da onun gibi. Araştırmacı gazeteci. Gerçekleri ortaya çıkartan gazeteci.

Uğur Mumcu sabah evinden çıktı. Arabasının kapısını açtı. Ve bomba patladı.

Uğur Mumcu öldüğü sırada kırk bir yaşındaydı. 41. Sadece 41.

Ben hemen Ankara’ya gittim. Kaldırımdaki kan izini silmişlerdi. Bombanın patladığı yere yıllarca kırmızı karanfiller bıraktık. Karanfillerden bir dağ yaptık.

O bomba Uğur Mumcu’y ve benim gazetecilik hayallerimi öldürdü. Gerçeğin peşinde koşmanın bedeli çok ağırdı ülkemde. Ben yaşamak istiyordum.

Tuttum mu yasını?

Yoksa yuttum mu?

Unuttum mu?

(Asla)

Sizin de unutmamız dileğiyle….

 

Screen Shot 2018-01-24 at 2.05.01 PM

 

Gün kaç? Neredeyiz? Yola devam.

IMG_1858Arkadaşlar gün kaç? Ay nerede? Bunları kesin bilmiyorum. Hesaplayabilirim. Tam tutmasa da Saatli Maarif takvimine bakabilirim ama şimdi beni olduğum gibi kabul et diye zekamı, dikkatimi ve hiç sevmediğim tabiri ile farkındalığımı parlatma çabasına girmeden bulunduğum bu bulanık noktadan rapor vereceğim bugün.

Bildiğim şeyler:

  1. Yeni ay geçti.
  2. Biz bu 28gün yoga döngüsüne dolunayda başladık.
  3. Demek ki sonuna yaklaşıyoruz.
  4. Ama ilk dördünü görmedim henüz gece göklerinde, o halde daha vakit var.
  5. Son bir gaz yogaya ve yazıya asılmamıza ve 28 günü alnımızın akı ile tamamlamıza vakit var.
  6.  Bu benim için önemli. Başladığım şeyleri yarıda bırakmak, yarı yolda tükenmek, vageçmek, pes etmek bende müthiş bir yenilgi hissi yaratır, iç dünyamda deprem olur. O halde başlayıp da yarıda bıraktığım her şey ile kurduğum ilişkiye bir bakmalı, yarıda bırakan kendimi de sevmek için adımlar atmalıyım.
  7.   İstanbul’dan Atina’ya döndük. Tam tamına bir haftanın yedi günü ve yedi gecesi boyunca Atina’daki evimizde olacağım. Bu yedi gün boyunca her gün aynı rutini izleyebilirsem çok çok çok mutlu olacağım.

Oradan alayım. Ben rutinlerin insanıyım. Bana sevdiğim işlerden müteşekkil bir rutin verin, sonra da gölge etmeyin yeter. Bu sabah  ilk kahvemi içtikten sonra sarı bir kağıt parçasına günün programını yazdım: Bir saat yoga. Sonra Bey’in tuvalet, banyo, giyinme ihtiyaçları (dün Bulgar Yorgo’yu kovduk. Sormayın.  Ya da sorun da ben başka bir yazıda anlatayım), kahvaltı için bir saat, dışarı çıkma, dışarıdaki işler ve bir kahvede oturma, eve dönüş için iki saat. Yazı, okuma, edebiyat, blog için odaya kapanılan beş saat, arada yarım saat yemek. Akşam da iki saati email cevaplama, kurs duyuruları, sosyal medya, gerekli mercilere gerekli metinlerin fotoğrafların gönderilmesi gibi angaryalara ayırdım. Bu program sabah 7de başlayıp akşam 8de bitiyor. Ve biliyor musunuz sevgili sanga, benim en büyük hayalim yedi günün yedisini de bu rutinde geçirmek.

Hayal  tabii ama bu yani benim en büyük hayalim. Dirlik ve düzen içinde bir hayattan fışkıracak yaratıcılık. Bu sebeple de fark ettiyseniz email, sosyal medya gibi angaryaları günün sonuna sakladım. Günün başına koyarsam beni yoruyorlar ve bilgisayar ekranına bakma tahammülümün çoğunu tüketiyorlar. O tahammül tükenmeden yazmak ise (size ya da yeni romanın sayfalarına) tahammülü tüketmek bir yana insanın yaşama şevkini arttırıyor, her şeye tahammülü artıyor. O halde diyebilir miyiz: Yaratıcılık kişide tahammül eşiğini yükseltiyor.

Şimdi beni çok iyi tanımayanlar için bir özet geçmek istiyorum. Beni tanıyanlar da okusun tabii belki bildiğinizi sandığınız bir şeyi aslında bilmediğinizi fark edersiniz. Bu son cümle benim derslerde çok sık kullandığım bir cümledir. Bir hareketi göstereceğim zaman söylerim. Bu bloğu okuduğunuza göre benim ve bloğun diğer yazarlarının yoga sevdalısı olduğunu anlamışsınızdır. Ben ayrıca bu yoga sevdalısı yazarlardan bazılarının hocasıyım. Nasıl dersler verdiğimi anlatmakta daima zorlanıyorum. Çünkü yoga hocası olduğumu duyan eş, dost, akraba ve onları eş dost akrabaları bana hemen nerede ders verdiğimiz soruyor ve ardından da hangi gün saat kaçta derse geleceklerini.

Burada ben hafif doz bir bıkkınlık ve daha ağır doz “sizi hayal kırıklığına uğratacağımız için üzgünüz,” telaşı ile ders programımı açıklamaya girişiyorum. Açıklamaya kibir karışmasın diye olmadık önlemleri alarak. Ben de ustasına sadık her yoga sevdaslısı gibi bağlı olduğum  sistemin en iyisi ve bu sistemi aktarma yöntemimin en iyisi olduğuna inanıyorum. Buradan üstünlük üretmeden nasıl anlatmalı?

Şöyle diyorum:

“Benim derslerime gelebilirsiniz elbette. Bir sonraki yeni başlayanlar sınıfım Ekim ayında açılacak. Oraya kaydoluğunuz takdirde Ekim ayından Mayıs’a kadar sizi çalıştıracağım. Biraz dil kursu gibi düşünebilrisiniz. Aynı sınıf dokuz ay boyunca beraber ders göreceksiniz. İstisnai bir kaç kişi dışında sınıfınıza yeni öğrenci alınmayacak. Dersler ayda bir hafta, o haftanın beş sabahı tekrarlanacak. Saat 7de başlayacağız. Ayın diğer üç haftasında ben Atina’dayken size her gün tekrarlamanız için ödevler vereceğim. Sonraki ay buluştuğumuzda sizin bu ödevleri yaptığınızı farzederek serinin devamını göstereğim ve yine ödevler vereceğim. Bu şekilde sekiz aylık programının sonuna geldiğimizde mezuniyet kursumuzu İstanbul dışında bir yerde yapacağız. Sonra tamamlanmış serinizi her gün tekrarlamak üzere yaz tatiline gireceksiniz ve eylül ayında Leros adasında yapacağımız yoğun kurs ile ikinci sınıfa başlayacaksınız. Sonrası aynı. Bir sene sonra üç, sonra dörde geçmiş olacaksınız. Sertifika almayacaksınız. Öğrettiklerimi başkalarına gösteremeyeceksiniz. Sadece kendinize saklayacakınız. Kapalı mekanlarda, dikkatinizi minimum miktarda dağıtacak ortamlarda, müziksiz, sessiz tek başınıza kendi yoganızı yapacaksınız. Sistemin yaşamınızdaki etkisini gerçekten hissetmek istiyorsanız bu dokuz ay boyunca başka hocaların derslerine gitmemeniz önerilir.”

Evet, benim ders sistemi aşağı yukarı böyle bir şey. Bu sistemi sürdürebilmek için ben her ayın bir cuması Atina’dan İstanbul’a uçuyorum. Sonraki dokuz gün boyunca özel dersleri de sayarsak yaklaşık otuz beş saat yoga dersi veriyorum. (Üç ayrı sınıfım var) Atina’ya döneceğim pazar akşamı geldiğinde çoğunlukla sesim çıkmıyor. Konuşmaktan. Sabah 7de başlayıp akşam 9da biten bu yoga dersi maratonu sürerken ben başka hiç bir şey düşünemiyorum. Başka iş yapmıyorum. Çok çok az sayıda arkadaşımla görüşebiliyorum. Ancak yemek yiyip biraz dinleniyorum, sonra yeni bir ders başlıyor.

İşte bu yüzden Atina’daki günlerin hiç dağılmadan, bir düzene bağlı akmaları benim için çok önemli. Yazmak için, sabah yogamı “aman öğrenciler geldi, 7ye kaç dakika kaldı” diye her twiste saate göz atacak şekilde girme telaşı olmadan yapmak için…

Yedi gün sonra yine İstanbul. Bu süre zarfında tahminim bizim ay dolunaya erecek. O güne kadar her gün yazmaya ne dersiniz? Kısa da olsa. Birbirimizle ve kendimizle bağımızı korumak için.

Ben varım.

 

 

 

 

 

 

 

Yarın Felsefe Sohbetlerinde Samkya

Sevgili Sanga,

Bir reklam arası gireceğim müsadenizle.

Yarın Yoga Felsefesi sohbetlerimizin üçüncüsünü gerçekleştireceğiz. Felsefe sohbetleri yogaya ilgi duyan herkesin katılacağı konuşmalar. Yarınki konumuz Samkya. Zihin-ego ve elementler. Prakriti, Puruşa, Ahamkara, Manas, Budhi, Karmendriyalar, Jnanderiyalar ve dahası.

Vaktimiz kalırsa ufaktan Patanjali’nin yoga sutralarına da gireceğiz ama o esasen bir sonraki buluşmamızın konusu.

Bekliyorum.

14 Ocak 2018 saat 14:00’de Atölye Yeşil’de.

Fiyat ve adres için yesilstudyo@gmail.com adresine bir email atınız. Yoga felsefesi sohbetleri Shadow Yoga Ocak ayı kurslarına kayıtlı öğrenciler için yüzde 50 indirimlidir.

Görüşmek üzere….

 

 

 

 

 

 

Defne_Gün9_İyi Bir Serinin Görevi Nedir?

_MG_0039Hepinize iyi geceler,

Bir kısmınız uyudunuz. Fatma yazısını yüklüyor, onu görüyorum buradan. Dolunaydan yeniaya iniş dönemini yarıladık, biraz daha düşüp kalkış için yerlerimize geçeceğiz. Benim hasta günlerimde ısınmış macun kıvamında kıvrılıp bükülen vücudum iki gündür kalas gibi, titriyor, ağrıyor, eklemlerden sesler çıkartıyor. Hep anlamaya çalışıyorum. Neden neden neden? Neden böyle titriyorsun. Nasıl da anlamaya muhtaç bir tür insan evladı. Ne olacak sanki anlarsam, titremem duracak mı?

Hatha Yogiler bir kaç tüyo vermişler bize: Uttanasana yapamıyorsanız, paşimottasanayı zorlamayın, paşimottanasana olmuyorsa sarvangasanayı denemeyin. Mayurada duramıyorsanız, başınız üzerinde durmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Bu tüyoları aklımızda tutarak incinmekten koruyabiliriz kendimi. Benim bacaklar daha ilk utttanasanda zangırdamaya başlayınca, yogamın planladığım gibi gitmeyeceğini anladım. Hareketleri düz, dikey, dışa dönük güneşsel pozlardan, dairesel, sakin, içe dönük aysal bir seriye taşıdım. Bir serinin görevini yapıp yapmadığını son oturmadan anlayabilirsiniz. Son oturma dediğim şey laya. Yani hazım süreci. Meditasyon tabirini kullanmak istemiyorum laya için. Değil çünkü. Yogada meditasyon yani sekiz ayaklı yoganın samyama adı verilen son üç ayağı, hazımdan daha öte, daha derin ve daha ileriki aşamalarda tecrübe edilen bir şey. Bir nevi ölüm hazırlığı gibi de düşünülebilir. Hayata sımsıkı sarıldığımız yaşlarda samyama ayağı ile çok ilgilenmemize gerek yok. Der Krişnamaçarya.

Bir serinin görevini yapıp yapmadığını laya sürecinden anlayabiliriz, dedim ya… Bir serinin görevi nedir? Var mıdır bir görevi? Vardır. İyi bir stana (ayaktaki hareketler) ile asana (oturmalı hareketler) serisinin görevi dengesini şaşırmış üç elementi dengeye getirmek. Vata, Kapha, Pita doşalarını nötr bir noktaya getirmek. En azında kısa bir süreliğine. Doşaların sonsuza dek dengede kalmasını beklemek beyhude ama laya süresince dengede durabilirler. Bu da vrittinin yine kısa bir süreliğine nirodaha gölünde sakince yüzmeyi anlamına gelir. Beyin dalgası yani düşünce yavaşlayınca gölün dibindeki gerçekler bir anlığına da olsa bize görünüverir. Öncelikler, arzular, sevgiler, son kullanma tarihi çoktaaaaan geçmiş kinler ve onların yersizliği resmi geçit yapar nirodahanın berrak sularında. Beyin dalgasının yavaşlaması nefesin yavaşlamasına bağlıdır. Nefes nefese kaldığımız anlarda nirodaha gölünün berrak sularında gerçeğin yansımasını görmemiz mümkün değildir. Nefes ile hızlanan vritti gölü bulandıracaktır.

İyi bir seri, o halde, nefesi yavaşlatabilen seridir. Ateş, hava ve su fazlası dengeye gelmeden önce dokular vasıtası ile atılırken insan nefes nefese kalır genelde. Burada nefesi nefesle terbiye etmekte fayda var. Nefes nefese kalınca durup dinlenmek yerine, aynı hareketi daha yumuşak, daha kolay, daha yavaş bir yerden tekrar ve tekrar yapmak. Asanayı takip eden mudralar (ters duruşlar) nefesi durdumak amacını güder ki vritti sahiden dinsin, göl bir doğru dürüst sakinlesin. Henüz mudra aşamasına gelmemiş öğrencilerin serileri de asana sonrasında belli bir dinginliğe erişmiştir. Eriştiyse seri görevini tamamlamıştır.

Bu soruyu kim sordu ise içinden, işte geldi benden yanıtı…

Biz yarın sabah İstanbul’a geliyoruz. Çok yakında yüz yüze görüşmek üzere. 28günyogaya devam.

#28gunyoga #28günyoga