Onu Otobüs Garında Tek Başına Bırakıp Gazlamak İstiyorum

Sevgili Sanga,

Hocamız beni bir fırçaladı. Üzgünüm. Üstelik fırça yiyeceğimi biliyordum. Yüreğimin ortasından bildiren bir kahin bana durumu birkaç saat önceden müjdelemişti. “A” yaparsan azar işiteceksin. O sırada ben yoga dersi veriyordum. Karşımda ABDli öğrencilerim vardı. Sonlara yakındık. Bu kahinin sesi beni tokat gibi çarptı. Bir süre kime, ne konuştuğumu bile anlamadan korkular ve kaygılarla dolu kuyumun içine düştüm. Kuyu dipsiz olduğu için döne döne inmeye devam ederken kendime geldim. Jade Lady’ye geçmişiz o sırada. Sanırsın ki hocası değil, öğrencisiyim dersin. Silkelen ve kendine gel dedim kendime. Ve Scarlet O’Hara’nın, ilk duyduğumdan beri (yaş 12) benimsediğim mottosu “bunu sonra düşünürüz” kahine yanıt olarak geldi. Bakmayın benimsedim dediğime, bu mottoyu ben on iki yaşımdan beri hayata sokmaya çalışıyorum. Hayır olmuyor. Scarlet sonra düşünebiliyor ben ise aceleciyim. Şimdi düşünüp bitirmeliyim. Kuyunun bir yerine tutunup oradan yukarı çıkmalıydım. Çözmeliyim. Çıkıp gitmeliyim.

Buna rağmen dersi bitirdim. Bitiririken şu karara varmıştım. Hoca beni azarlasa dahi ben yaptığım şeyde bir yanlış görüyor muyum? (hayır) Kehaneti bildirilen azara karşı kendimi dürüstçe ifade edebilir miyim? (savunmak bile demiyorum bakın. ifade) (evet). A davranışa devam o halde. Beklenen fırça mesajı akşam 9:30 sularına elektronik posta kutuma düştü. Tüm hakikat bilincime rağmen elim ayağım çözüldü. Bir anda etrafımdaki sesler uğultuya dönüştü. O tanıdık hal. Hoca bana fırça attığında olur bu dünyadan kopuş. Kaldığım yerden kuyunun en derinine doğru düşüşe tekrar geçtim. Nedir bu panik? Neyin korkusudur bu panik? Just like when’dir bu derin kaygı atağı?

Ben hocalarıma verdiğim tepkilerden kendime dair yığınla şey öğrendim. Sevilebilmek için, -nasıl desem hımmm- gerçeği bükmeye meyilli olduğumu gördüm mesela. Benim hayatımdaki en üst otorite hocalarım. Kendimi en çok beğendirmek istediğim, en çok takdir toplamak istediğim mercii orası. Mikro tepki ve davranışlarımın büyüteç altında alındığı anlar onlarla ilişkimde ortaya çıkıyor. O ilişkide olduğum kişi (kendimi kim olarak takdim ettiğim ve/veya kime indirgediğim) tüm diğer ilişkilerime düşen gölgelerimi de bana gösteriyor. Evliliğimde de gerçeği bükmeye meyilliyim. Büyük aldatma olaylarımız yok ama küçük aldatmalar hep dilimin ucunda. Gerçeğimi, inandığımı dile getirmektense yalanı tercih ettiğim nice zaman kendimi yakalıyorum. Çok zor geliyor bana gerçeğim için mücadele etmek. (Örnek bahşiş konusu. Ben cömertçe bahşiş veririm. Lokantalarda, takside, hamala, şoföre… İnanırım hak ettiklerine. Eşim buna çok kızar. Benim aklı bir karış havada bir zengin gibi davrandığımı, hizmet sektörünün beni suistimal ettiğine inanır. Ben de bahşişleri gizlice vermeye meylederim bu durumda).

Olmuş bitmiş, aşılmış bir gölge değil bu yalan dolan meselesi benim için. Özellikle sevgisini çok çok istediğim insanlar karşısında devreye giriyor. Hocadan fırça yediğim email gelince ben de hemen A davranışının kanıtlarını dünya yüzünden silip “yok öyle bir şey hocammmm” demek istedim. Tuttum kendimi. İnandırıcı olmayacaktı. Yalan konusunda inanılmaz yaratıcı olabilirim. “Siz istemiyorsanız hemen değiştiririm, bir sözünüze bakar, siler geçerim” demeyi düşündüm sonra. Ama neden ki? Yanlış yapmıyordum. Hakikati yazmaya karar verdim. Yazdım. İçim rahatladı mı? Hayır. Olsun dedim .Bırak için rahatsız kalsın. Kalsın ya. Bırak. Nedendir hep içimizin rahat olmasını istemek. (annemden mi? onun sesi kulaklarımda “içim rahat etmiyor, şunu değiştir, bunu değiştir” dış koşulları değiştir ki benim içimdeki kaygıdan beslenen çok başlı anksiyete canavarı bir öğünlük doysun.)

İçim rahat değil. Olmasın. Hala gerçeğime inanıyorum. Bu iyi. Hocamın beni sevmesini isteyen tarafımdan nefret ediyorum. Bildiğin nefret. Hep ayağıma dolanıyor. Onu öldürmek, boğmak filan istiyorum. Kendimi olduğum gibi kabul etmek de istemiyorum. O vıy vıy kızı bir otobüs garında tek başına bırakıp gazlayıp gitmek istiyorum. Büfeden tost alırken, ya da elleri kolonya kokarak tuvaletten döndüğünde bir de baksın ben gitmişim. Olamaz mı böyle bir şey…

Olsun çok istiyorum.

Benden bu kadar bugünlük sanga.

Eskiden böyle yazıları çok yazardım. Tüm incinebilir tarafımla sizin karşınıza çıkabilirdim. Sonra bir kesildi. Galiba hoca oldum, büyüdüm, artık yakışmaz filan diye düşündüm. Şimdi bakıyorum sayenizde yine patır patır dökülüyorum. Bu iyi işte. Çok iyi.

Sevgiyle kucaklıyorum.

D.

Defne_ Yuvamız Yalnızlık

1960’lı yıllarda Atina. Kaynak: https://gr.pinterest.com/pin/764274999237321842/

Sevgili Sangacım,

Bir ilk dördün mektubu kaleme almaya oturdum. Umarım iyisindir. Afiyette ve hatta tatildesindir. Ben Atina’dayım. Hava sıcaklığı 32 santigrat derece. Sokaklar bommmmboş. Günlerden pazar. Aylardan Ağustos. Atinalı kalmaz şehirde. Şehirde bir tek biz göçmenler, ekspatlar ve mülteciler kalır. Ulan turistler bile adalara gitmiş, dedi Bey dün. Barbaros Bulvarı gibi bir caddede beşinci vitese taktım arabayı. Öyle bir boşluk. Yarından tezi yok, kahveler, lokantalar, mahalle bakkalı ve manavı da kapanacak. Aslında bugün pazar olduğuna göre resmen kapandılar. İki haftalık milli tatil. Atina’nın en zor zamanı bana sorarsanız. Oysa biz bayramlarda İstanbul’u severiz değil mi? Aynı şey diye düşünüyorum. Hayır aynı şey değil. Kahvelerin kapalı olması, sokakların tekinsiz ıssızlığı… Aynı şey değil. Hiç değil. Kahvelerin kapanması ne demek arkadaşım! Onlara sorsanız eh biz ne zaman tatili yapacağız. İyi ki yüzlerce ada var. Yoksa yılın sadece iki haftasında tüm bir ülkenin nüfusunu nasıl sığdıracaklardı?

Bu sene Bey’e dedim ki, beni hiç bir kuvvet 9-25 Ağustos arasındaki o yapayalnız zamanda Atina’da tutamaz. Madem deniz tatili yapamıyoruz (Bey çok hassas, 15 Eylül’den önce sayfiye yerlerin sıcağına dayanamıyor. 8 klimayla iç mekanda yaşıyor) o zaman Büyükada’ya gidelim. Olur dedi. Oysa Haziran’da iki, Temmuz’da bir defa adaya gitmiştik zaten. Haftaya pazar yine gidiyoruz… Çünkü şehrin yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı hatırlatıyor. Yalnızlığımı hatırlayınca pişmanlıklar beraberinde geliyor. Yalnızım çünkü ülkemden uzak bir yerde yaşamayı ben seçtim diyorum mesela. İnstagrama baksanız millet deniz kenarlarında vur patlasın çal oynasın. Onlar da kendilerini yalnız hissediyorlar mı acaba? Başka bir yerde olmalıydım ben diyorlar mı? Mutsuzluğu da tatile getiriyorlar mı? Yalnızlık insanlarla beraber olunca geçen bir şey değil. Bunu yıllar önce keşfedince kendimi çok tebrik etmiştim. Aksine eğer kendinizi o gün yalnız hissediyorsanız insanlarla buluşmak bir işe yaramıyor. Doyurmuyor sizi. Daha beter yalnızlık çekip üzülüyorsunuz hatta. Yalnızlık meşgale ile ilgili bir şey. Elinizde bir iş varsa, o iş sizi doyuruyorsa ziyarete gelmiyor. Eliniz o gün o işe değmediyse, “boş” işler peşinde saatler geçtiyse karşıdan tam gaz gelen bir kamyon gibi vurabiliyor sizi. Yani bana öyle geliyor. O bir daha vurdu mu da, etrafınızda ne kadar yalnızlık metaforu olarak kullanılacak unsur varsa onlar kara deliğe çekilen cisimler gibi duygu dünyasınıza doluyorlar. Atina’nın boş sokakları mesela, instagramdaki uzun dost sofraları, ne yesen bir türlü karnını doyurmayan öğünler gibi.

O zaman mektup yazmalı…

Başka şeyler de var bu aralar beni besleyen, doyuran. Onları size anlatmalı. Abdulrazak Gurnah’nın Deniz Kenarında kitabını okuyorum. Bu kadar mı tatlı olur, bu kadar mı derinlikli… Elimden bırakamıyorum. Bırakamadığım zamanlarda Storytel’den dinliyorum. Dinlerken parkta yürüyorum. Sabah çok erken ya da akşam 7’den sonra ancak sokağa çıkabiliyoruz. Beliz Güçbilmez’in “Yeniden Yazıyoruz” diye bir seminerine gidiyorum. Bir takım öyküleri, Hamlet’i, Oidipus’u yeniden yazıyoruz, geceleri Bey ile yatağa çekilip Zeytin Ağacı’nı izliyoruz. Her çarşamba ve cumartesi semt pazarına gidiyorum. (onlar da bu haftadan sonra tatile girecekler) Taze ve denizden çekilmiş balık alıp fırında pişiriyorum. Karbonhidratları azaltıp proteinleri arttırdığım için hafifliyorum.

Yalnızlık, malum yazarın yuvasıdır. Çok da kaçınmamalı. Tek çocuklardan yazar çıkar demişti bir ukala eski sevgilim zamanında. Aslında haklıydı. Siz sevgili yalnız ruhlar? Sizler nasılsınız bu aralar? İnstagramdaki o uzun sofralarda mısınız yoksa bir pencereden boş bir şehrin hayaletine mi bakıyorsunuz? Haydi yazın azıcık da hatırlayalım, neydi, nasıldı bir sangaya ait olmak…

Sevgiler,

Defne.

Defne_Bu Bir Veda Mektubu Değildir

Sevgili Sangacım,

Bir haftalık bir gecikme ile karşınızdayım. Boktan evlilik yıldönümü hastanede noktalandı. Noktalandı bile diyemem, vigüllendi. İki gece üç gün hastanede kalındı. Ben otele döndüm. Hatta iki sabah bir otelde tek başıma uyandım. Zavallı kocam Leros devlet hastanesi hemşireleri tarafından bakılırken… Yaa diye yazdım kafamdaki mektuba (tabi size) sen misin yalnız sabahlar isteyen diyen. Al sana, tepe tepe kullan. Tek başına bir sabah. Kullandım mı? Kullandım sangam. Hem de tepe tepe. Zavallı kocam hastanede lavmanlar alıyordu. Ben ise bir oh diyordum. Yalanım yok. Kahve yapıyordum. Kimseyi yatakta yatay durumdan dikey duruma getirme zarureti olmadan o kahveyi içiyordum. Mili ve Havuç eşliğinde deniz kenarına yürüyüp güneşin suyun içinden çıkışını seyrediyor, içlenip, hisleniyordum ki bu da bir lükstür sanga. İçlenmeye hislenmeye vakti olan insan yaşıyordur. Yaratıyor. Yazıyordur. (Belki kafasının içinde ama bir hafta sonra ya da bir sene sonra yazıya dökülüyor o içli hisli yaşantılar)

Bu kadardı. Sonra hastane. Tahta bir iskemlede bekleme. Devlet hastanesi demiştim değil mi? Ama günahlarını almayayım. Bir avuç yerli nüfusu olan bir ada için kapsamlı ve hastanın bir dediğini iki ettirmeyen bir hastaneydi. Bizim hasta zordur. İstekleri spesifik ve milimetriktir. Bacağını, ayağınıi kolunu tarif etti şekle sokmak için sözlük kullanmanız gerekebilir. Anatomik ayrıntıları ile nasıl bağdaş kurulacağını anlatır. Bir hemşire bunları bilmez mi canım, diye kızar da. Üçüncü gün hemşireler dalga geçiyordu artık. “Evde de bu kadar sert mi bu kadar sıkı mı bu hasta” diye bana sorup gülüşüyorlardı. Bizimki de ne yapsın…

Her şey geçiyor sangam. Tıkanıklıklar açılıyor. Vücut geçiyor. Zaman geçiyor. Bizim terapistin Just Like When gibi meşhur bir sorusu daha vardır: Who are you in the middle of it. Bu (derdin) içinden geçerken sen kimsin? Yoga sonrasında, deniz meltemi saçlarımızı influencer tarzı uçuşturur iken 28 Gün bloğu yazarken olduğumuz kişi miyiz hastamızın boklarıyla uğraştığımız bir evlilik yıldönümünde? Yoksa bir canavar mıyız? O hınçla kime saldıracağını şaşırmış bir canavar? Stres anında gerçek bir canavara dönüşüp özellikle erkekleri pek fena haşladığım olmuştur. Bir defasında zavallı Pınar’ı koskoca bir bavulla zorla taksiden indirip metroya sürüklemiştim taksiciyle aramızda çıkan münakaşa sebebiyle. Bu defa da K’yı yataktan kaldırıp tuvalete oturtması gereken iki çam yarmasını iş bilmezlikle suçladım. Yunanca karşılığı abi ben adamı tek başıma kaldırıyorum, hem de günde kaç defa, siz iki kişi bir bok yapamadığınız olan birkaç cümle sarfettim.

Kimdim bu ıstırabın ortasından geçerken? Yılgın ve bitkin bir insandım. Her yılgın ve bitkin insan gibi dinlenmem, kendimi şarj etmem gerekiyordu. Beni ne şarj eder? Denize girmek, roman okumak, tek başıma kahvede oturmak, 28 gün yoga bloğuna sizin yazdıklarınız… Hastaneden düzenli aralıklarla ayrılıp bunları yaptım ben de. Yılgın, bitkin ve sakin olmayı başardım bu sayede. Oturduğum her kahvenin sahibine bir posta ağladım. (Çok kolay ağlarım, yazmıştım) Zaten bizi yıllardır tanıyor adalı. Herkes çok üzüldü. Üzüntüyü paylaşmak bana iyi geldi. İyi ki ağlamışım dedim.

Tam bir hafta sonra Atina’daki biricik kahvem Little Tree and Books’tayım. K tamamen iyileşmiş değil. Koluna taktıkları ve üç gün çıkartmadıkları serum sol kolunu ve elini iptal etmiş. Parmakları açılmıyor ve kolu kalkmıyor. Katater ile çişi aldıkları için mesane kaslarının kesenin ağzını büzmeyi baştan öğrenmeleri gerekiyor. Arada kazalar olabiliyor. Canı sıkılıyor. Morali bozuluyor. Onun morali bozukken ben kim oluyorum. Hastalığa, depresyona tahammül edemeyen annem mi yoksa yeni biri mi?

Sangacım, bu bir veda yazıyı değildir. Burayı dijital sanga olarak açtığımın ilanıdır aslında. Geçen ayın 28 günü, birlik ve beraberlik duygusu bize nasıl iyi geldi… Yani bana çok iyi geldi. Yazdıklarınızı okumak, gülümsemek ve size yazmak üzere yaşamak hayatı bana şifa oldu. Umarım arayı çok açmazsın Sanga. Aklına estikçe yaz iki satır. Bizi merakta bırakma…

Gözlerinden öperim,

Defne.

Angel_ Yannis Moralis

Defne_Gün 28_”BOK”tan bir gün

Sevgili Sangacım,

Sabah harikaydı. Erkenden kalktım. Aynada kendimi beğendim. Seviye 4 öğrencilerimle Zoom’da buluştum. Onlarla ayda bir defa hafta sonu workshop’u yapıyoruz. Bu hafta sonu olan da sezon finaliydi. Cumartesi 3 saat ve pazar da 3 saat sürecek kapsamlı bir program hazırladım onlara. Heyecanla bekliyordum. Bu sınıfta yoga hocalığı yapmaya başladığım günden beri bana güvenen ve derslerimi maddi manevi destekleyen öğrencilerim var. Artık dostum oldular elbette. Hatha Yoga hocalığı yapan, kimisi de sizin hocanız olan öğrencilerim var. Gözüm gibi baktığım, kan kaybetmesinler diye epeyece uğraştığım bir sınıf.

Ders pek güzel geçti. Üç saat bence aktı gitti. Umarım onlar da mutludur. Bittiğinde ben mutluydum.

Bugün bizim 11. evlilik yıldönümümüz. 28 Mayıs. Leros’a her yıl bu mevsim gelmemizin sebebi de burada evlenmiş olmamız. Yıldönümümüzü burada kutluyoruz. Gerçi bu akşam pek çıkıp yiyip içemeyiz, artık yarın akşam yaparız diyordum. Pazar sabahı da devam ediyor Seviye 4lerin workshopu. Olsun tamam. Pazar akşamı yemeğe çıkarız, kutlarız. Bu akşam da evlendiğimiz Milos bara gideriz, ben çay içerim, sen kokteyl diye konuşarak kalktık, giyindik. Kahvaltı hazırladım. Odamızın önünde balkonumuz var. Orada peksimet zeytin ezmesi domates yedik. Kokia jambon ve peynir de yedi. Saat 12 olmuştu. Haydi kahve içmeye merkeze inelim. Önce tuvalet. Evet, elbette.

İşte sanga… O saat bu saattir bu tuvalet işi çözülemedi. Saatler 18:30. Yani 6 saat 30 dakikadır biz Kokia’nın kaka yapmasını bekliyoruz. Burada glutene, ekmeğe, kırmızı ete acayip abandığı için, vitaminlerini almayıp, su içmediği için ve tabii fizyoterapi eksikliğini de unutmayalım bağırsaklar donmuş. Dört gündür hareket yok. Tekerlekli sandalyede oturan bir insan için alt taraflardaki bu ağırlık dayanılmaz bir şey. Ellerini bile yumruk, pençe haline getirebiliyor. İlk bir saat bekledik. İKinci saatte kaldırdım, sandalyeye oturttum. Ben bir eczaneye gideyim. Cumartesi ülkemizde açık eczane bulunmaz. Nöbetçisi bulundu. Gittim. Bir ezme, bir şurup. Haydi bir daha oturalım tuvalete. Kaldır, indir. Belim alarm veriyor ama yapacak bir şey yok. Alt katlarda yine hareket yok. Masaj? Yapalım. Nefes? Yaptık. Eğil, kalk, eğil, kalk. Yok yok. Kaya katmanları donmuş sanki içeride. Mümkün değil mobilize olmuyorlar.

Daha neler neler denedik sevgili sanga… Ne ben anlatarak bir daha yaşayayım, ne siz bunları hayalinizde canlandırmak zorunda kalın. Evlilik yıldönümümüzü bir tuvalette baş başa geçireceğimiz ortaya çıktı. Sonraki saat, artık ikimiz de bitkindik. Yatağa uzanalım. Masaj. Kaldır, indir, kaldır, indir. Yatakta döndür. Bir de diğer tarafa. Çiş? Hayır o da gelmiyor. Prostat meshaneye baskı yapıyor. 10 saattir çiş de yok.

Çelik sinirlerin sahibi olmanın yollarından biri de onları düzenli olarak boşaltmak. Yatakta yan yana uzandık. Durum feci. Ben ağladım. Bir de elektrikler kesildi. Klimalar durdu odada. MS hastaları için sıcak kadar berbat bir düşman olamaz. Ağlyoruz beraber. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e. Alıştık böyle ağlamaya, yan yana yatarak. Hakkında konuşmuyoruz bile. Bir cins orgazm bu da. Yükseliyor, kontrolü kaybediyorsun, belki biraz bağırıyorsun sonra diniyor.

Artık neden ağladığımı, yitirdiklerimi, çaresizliğimi düşünmüyorum. Hatta kalkıyorum, gidip küçük kediyi besliyorum. Ona da kakasını yaptırıyorum. (Bu tatili BOKlu olarak hatırlayacağım). Dönüyorum. Çiş? Hayır. Nasılsın? Aynı. Uf! Klimalar? Oh neyse başlamış. Om Şam Sri Şanaişçaraya Namaha. Satürn’e hürmetler. Kargalar odamızın önünde. Jambon verdik mi? Ben çıkıp bloğumu yazacağım şimdi. Olur. Peksimet zeytin ezmesi. Kahve. Kahve overdoz bende bugün. Peksimet zeytin ezmesiden başka bir şey yemediğim de dikkatinizden kaçmamıştır.

28. güne bunları yazmak istemezdim elbet.

Kokia hala yatakta. Ben odanın önündeki çimenlikte size yazıyorum. Bütün gün aklımdan size yazdım ve tuvalet aralarında deniz kenarına kaçıp sizden bir iki mektup okudum. O kadar iyi geldi ki… Ben de günümü, hayatımı da bir mektup olarak size yazdım kafamda. BOK’tan bir evlilik yıldönümü diye başlık attım mektubuma. Size anlatmak günün ve BOK’tan olayların sıkıntısını azalttı. Canım kardeşim, en yakın arkadaşım Yasemin’in söylediği gibi tüm kaya gibi kakalar bir yolunu bulup o incecik kanaldan akıyorlar en nihayetinde. Marquez’in Anlatmak için Yaşamak diye bir kitabı vardır. Anlatmak için yaşayınca insan kendine ayna tutuyor. Aklında cümleler kuruyor. Bir performans gibi değil ama. Şu yaşadığım şeyi en ham haliyle, en içten, en münasip üslupla nasıl anlatabilirim diye düşünüyor aklının bir köşeside. Yazarlık tam da bu zaten. İster edebiyat, ister kurgu dışı olsun.

Ali sormuş, edebiyatçılar ile yogacılar arasında ideolojil yarık mı var acaba? Edebiyatçıların yogadan ve yogacılardan hep haz etmediğini ben de gözlemledim. Oysa bilseler ikisi arasında bir fark olmadığını…

Neyse biz biliyoruz ya, bu bize yeter.

Sağlıcakla kalın Sanga. Mektupsuz bırakmayın beni.

Sizi seviyorum.

Defne.

Defne_Gün 27_Tatil tatil tatil nedir?

Bu başlığı Fazıl Say’ın “İnsan İnsan” (bkz yukarıdaki spotifay) adlı parçasının melodisi ile düşünün, ya da söyleyin. Biz tatildeyiz. Karı koca ve kedilerimiz Leros adasında, her sene geldiğimiz engelli ve kedi dostu otelimizde iki hafta geçirmeye geldik. Kimseyle görüşmedik. Benim derslerim sürdüğü için sizlerden bir doz her gün alabiliyorum. Dİjital mijital. Bunun hiç mi hiç fark etmeyeceği bir izolasyon içindeyiz. Kokia ise gün boyunca kimseyle konuşmuyor. Ben ve kediler hariç. Tüm adanın siestaya kapandı “sessiz saatlerde” (o saatlerde inşaat, tamirat yapılması yasak, telefonla birilerini aramak ayıp) o da odaya giriyor ve uyuyor. Ben günlerin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Su gibi geçiyor ve bugün gibi bazı günler denize girecek vaktim bile olmuyor. Bu nasıl tatil? Adı öyle kalmış. Otelde kalıyoruz, deniz kenarında yemek yiyoruz diye. Güzel bir doğa parçası ile haşır neşir olmak için katedilen bir mesafe ve masraf. Bazen bu deliliğini neden yaptığımızı soruyorum. Mesela bugün. Bey’in yüzünden düşen bin parça. Kötü bir mood’da. “Sessiz saatler”den bu moodda çıktı. Oysa sabah iyiydik. Banyo bile yaptık. (Yarın evlilik yıldönümümüz) Neşeliceydik.

Yanımdaki insanın mood’u böyle düşünce benim canım çok sıkılıyor. Bu da yıllardır değiştirmeye çalıştığım bir özellik. İnsanlara depresif anlardan geçme hakkı vermek. Sen üzül tamam, ben niye buna bozuluyorum ki? Başka insanlarla buluşabileceğim zamanlarda bunu başarabiliyorum. Onun mood’u düşünce ben hop kaçar. Ama bu adada, iki başımıza iken, giti git nereye kadar. Hem de adamı otel odasında mı bırakacağım? Zaten saat 1:30-5:30 arasını odada kapalı geçirmiş.

Evlilik büyük bir yalnızlık sanga. Bu da insanlığın en büyük sırrı bence. Hayır daha da büyük bir sır var. O da çocuk büyütmek. Çocuk büyütmek dünyanın en zor işi ve insanlık sizden bunu saklıyor. Evliliğin nasıl bir yalnızlık olduğunu sakladığı gibi. Evlenmeyen insan sosyalleşme ihtiyacı ile kendini zorluyor. Arkadaşlıklar kuruyor, çevre ediniyor, kültürel bir şeyler yapıyor, her akşam bir başkasıyla yemek yiyor isterse, isterse tek başına yiyor. Dünyanın en özgür evliliğinde bile bunu yapamıyorsunuz. İki akşam üst üste arkadaşlarınızla çıkın, üçüncü akşam evde durmaya mecbur hissediyorsunuz kendinizi. Kimse sizden böyle bir şey talep etmese de, bir sistem bastıyor üzerinize. Erkek- kadın fark etmiyor. Ne erkek ne de kadın evlilik kadar uzun süreli bir sosyal “commitment” sahibi olamıyor. Dönüp dönüp aynı insana bakıyorsunuz. Bu korkunç yalnız bir şey.,

İnsanlığın bu sırrını sıkıca muhafaza edebilmek için çiftler çocuk yapmaktan, aile ziyaretlerine, ev davetlerinden, düğünlere kadar birçok çare üretmişler. (Covid ve karantinaları bu çarelerden men olduğumuzda ortaya nasıl bir gerçeğin çıktığını bize gösterdi.) Tatil de bu çarelerden biri. Yalnızlığımızı unutmak için yer değiştiriyoruz. Denize girelim. Plajda kitap okuyalım. Her akşam yemeğe çıkalım. (banka hesabı sıfırlandı benim) Bir drink alalım. Kahveye gidelim. E? Bitti. Bu kadar. Tatil tatil? Tatil nedir?

Şimdi size bu satırları sessiz ve sakin sahilden yazıyorum. Tatil belki de budur. Yazımı açık havada, dalgaların şıpırtısında yazmak. Kokia yanımda, kucağında minik kediyle denizi seyrediyor. Minik kedi onun dirseğinin içine başını sokmuş uyuyor. Bizim kediler bu minik yavruyu protesto ettikleri için otelin bahçesinin uzak bir köşesinde takılıyorlar. Akşam oldu. Yarın sabah üç saatlik dersim var. Ben aslında birazdan yatıp uyumak isterim. Odadan iki saat önce çıkmış adamdan bunu istemekten çekiniyorum. Arabayla biraz gezelim. Geldik gidiyoruz, Alinda Koyuna uğramadık bile bir defa diyordu. Arabayla gezmek de yalnızlığı unutturan bir şey. İnsanlığın en büyük sırrını.

Biraz önce plaja indim ve sizin yazılarınızı dinledim. Mac bilgisayarların böyle bir özelliği var. Eminim PC’lerin de vardır. Reader View’a getirince siteyi size okuyor. Tonlamalar filan çok iyi Türkçe bilen bir Rus ya da İngiliz gibi ama idare ediyor. Kitapları, yazıları dinlemeyi çok seviyorum. Radyo tiyatrosu gibi. BLoğu dinlemeye aldığınızda kimin yazısı olduğunu söylemiyor ve bir yazıdan diğerine kesintisiz geçiyor. Ben de duyduğum satırların kimin kaleminden çıktığını tahmin etmeye çalışarak epeyce eğlendim. Pınar’ı anlamak kolaydı. Umut’un yazısını uzun süre Berrin yazmış sandım. Melek’inkini bir türlü bulamayınca başımı kaldırıp baktım. Üslup değiştirmiş Melek. Felek’te tahminlerim doğru çıktı. Ali’nin satırları zaten kendinden damgalı…

Sanga sizi seviyorum.

Yıllardır ben öğrencilerimden bana mektup yazmalarını rica ederim. İşte tam da bu yüzden. iç dünyalarını okuyabilmek, onları tanıyabilmek için. Yazarak insanın içini dökmesi muhteşem bir terapi. Bir ayna. Bu yazıların bir çember içinde dönmesi ise gerçek bir şifa.

İyi ki varsınız.

Bu grup hiç ayrılmasın.

not: Son güne geliyoruz diye telaşla herkesin yazısını okumaya (dinlemeye) çalışıyordum. 25 ve 26. günlerde eksiklerim var. Sonra birden ayıldım. Bu yazılar burada duracak. Dönüp dönüp yavaş yavaş okuyacağım. Yorum yazacağım. İllham alıp yeni şeyler yazacağım. Bu daha başlangıç. Çember büyüyerek güçlenecek.

Defne_Gün25_Yalnızlık

Gece postası sevgili sanga… Kısaca şunu yazıp yatacağım. Yarın sabah dersim var.

Sabahları tek başıma olmak benim için çok mühim. Hayatım boyunca böyle oldu. Sabah iki üç saat bir başıma kalamazsam içimdeki huysuz çocuğun sesi yükseliyor. O huysuzluğu da çok iyi tanıyorum. Hatırlıyorum. Bu benim yaşamama izin verilmeyen bir haldi. Şımarma, ağlama, mızmızlanma, diye yasaklanırdı. Oysa tam da sabah yalnız kalamadığımda hissettiğim huzursuzluğun tıpkısıydı benliğimi saran. Eğer vaktinde müdahale etmezsem en yakındaki insana saldırıveriyorum. Sabah erken yaşamak istediklerimi yaşayamazsam, kahve, kitap, yoga, sessizlik, yalnızlık, evden çıkıp uzaklaşmak resmen gözlerim doluyor. Neden böyle oluyorsun, diyorum kendi kendime? Sonra da yanıtını buluyorum. Çünkü şu hayatta yaşamak isteyip de fırsat bulamadığım her şey o yenilgi anlarında bir dev oluyor, bir dağ oluyor ve üzerime yuvarlanarak geliyor. Eziliyorum. Bir sabah değil şunun şurası diyemiyorum, yarın sabah yaparım istediklerimi ne olacak ki diyemiyorum. Bir sabahlık değil çünkü. Ömürlik bir meseleye dönüşüyor… O yüzden de ne yapıp edip kimsecikler uyanmadan kalkmak benim için elzem. Çocukluğumdan beri böyleydi. Var mı bu anlattığımı anlayan aranızda? Var mı benim gibi yalnız kalmazsa bozguna uğramış gibi hisseden kendini?

Defne_Gün 24_Just Like When

Evet, böyle sordu tavşan (pardon… hâlâ Pınar’ın şiirinin etkisi altındayım). Soran bizim tavşan Kokia.

“Just like when?”

(Gün 23’ü okumamışlar için) Previously in Defne’s life: Sarman kedi Havuç 23. gün Pazartesi akşam saatlerinde ortadan kaybolur. Bu Defne’nin başına daha önce de gelmiştir. Rahat davranmaya çalışır.

Havanın kararmasının Havuç için “alemlere akalım, kim tutar bizi, üzerimizi örten lacivert yorganın altında ne günahlar işlenir, gecede olanlar gecede kalır” anlamlarına geldiğini bilmeme rağmen yattım. Başımı Kokia’nın karnına koydum. İyi ki çocuğumuz yok dedik yine. Analar babalar nasıl dayanıyorlar yavruları Roxy’de, Kemancı’da kim bilir ne boklar yerken, karanlık kıyafetli uzun saçlı heriflerin peşinden onların evine giderken… (Babam bana iki şeyi pek sık öğütlerdi: Kimseye borç verme ve asla çocuk sahibi olma.) İnanılmaz bir azap… Yoksa, yoksa bu benim için mi böyle?

Just like when?

Terapistimiz Satu bize bunu sık sık sorar. Yatakta Havuç’u beklerken müthiş bir azap hissettim. Karnımda, göğüs kafesimde, bağırsaklarımda… Just like? Just like… Tıpkı hayırsız sevgililerimin eve dönmesini beklerkenki gibi. Kokia’ya her şeyimi anlatmam belki ama eski kalp kırıklıklarımı ve hatta mutluluklarımı, aşklarımı anlatırım. Bir kısım eski sevgili ile tanışıktır zaten. Üç senelik bir sevgilim yüzde doksan zamanını bizim evde geçirirdi. Beyoğlu’nda pencere pervazlarını Bodrum mavisine boyadığı, köhne ve arka odasının duvarları siyah badana pek Gotik bir dairesi de vardı ama oraya nadiren, kavga ettiğimizde giderdi. Bu sevgili geceleri erkek arkadaşları ya da tek başına çıkmayı severdi. Arada beraber de çıkardık ama haftanın beş gecesi Roxy’lerde, Kemancılarda, Gayfelerde, Magmalarda, Twenty’lerde takılan bir gençlik olduğumuzdan bu beş gecenin kimisine ayrı çıkar, arada kesişir, biraz dans eder, sonra yine ayrılır, sabaha karşı evde görüşeceğimizi bilirdik.

Belki de bilmezdik. Ben eğer ki ondan erken dönmüşsem eve, ya da o gece çıkmadıysam (Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydim, bazı geceler evde oturmam gerekiyordu. Bir de tez vardı. Ayrıca internet yeni keşfedilmişti ve tabii ICQ) sevgilimin dönüş saati yaklaşırken uyanır (saat 2 ya da 5, hangi mekanda olduklarına bağlı) ve acaba bana mı gelecek, yoksa önü Bodrum mavisi, arkası Goth evine (yanında bir kızla) mi dönecek diye yüksek kaygı üretimine geçerdim. Yatakta döner döner döner…

Sonraki yıllarda manyak tutulduğum bir başka sevgilim (hayatımın en büyük aşkı) benimle aynı evde yaşamıyordu ve her gece onda kalmamı da istemiyordu. Bensiz çıktığı geceler gözüme uyku girmezdi. Beni arayacak mı? Eve dönecek mi? Belki eve döner, beni özler, hemen arabaya atlar ona giderim (ben Cihangir’de, o Levent’te, sabahın dördü olmuş, adamdan ses yok) diye diye dört dönerdim yatakta. Bu ikinci vakada durumum iyice ağırlaşmıştı. Kaygı üretimi önceki ilişkiye kıyasla geometrik artış göstermişti.

Havuç’u beklerken işte o çoktan yolunu, yatağını yapmış derenin içinde buluyorum kendimi. Hiç değişmiyor insan. Yeminle hiç değişmiyor. BAzı dereler var asla kurumuyor. Dış şartları düzenliyoruz ki kaygı duymayalım (buna kontrol deniyor) ama hayat hop bir çelme takıveriyor, yerdeyiz, 27 yaşındayız, yoksa beni terk mi etti derdiyle yanıyoruz.

Havuç’un beni terk ettiğini düşünmüyorum tabii. (Yapmaz öyle şey my boyboy.) Ama ya başına geldiyse? O halde terk edilme ya da red red red kaygısı değil, kaybetme korkusu bu. İlk ve ikinci sevgilide de kaybetme korkusuydu, Havuç’ta da, geceleri yatakta beklediğim her şey ve herkeste bu böyle.

Terapist Satu gibi bizim Bey de 20’li yaşlarımın içten yanmalı travmalarıyla yetinmez. Korkunun kökü daha derinde yatmaktadır. Daha eskiden kimi bekledin yatakta, geceleri de gelmedi? Ve birden… Çat. Kırılma noktası. Annem. AAA! Annem. Geceleri yatakta beklediğim, yüksejk kaygı üretiminin tekelini elinde tutan ilişki dinamiği. Elbette annemle olan.

Annem beni hiç bırakmadı. (Oysa babam bıraktı. Hem de kaç defa!) Ancak annem beni hep terk ile tehtid etti. Terk ihtimali ile terbiye etti. “Vallahi bırakır giderim,” dedi. “Bıktım artık, bırakıp gideceğim,” dedi. Ciddi değildi. Gitmezdi. Ama gidiyordu. ALmanya’ya iş gezilerine gidiyordu. Akademisyendi. Konferanslar, kongreler, seminerler vardı Almanya’da. Geceleri geziyordu. Arkadaşlarıyla çıkardı. Babamla çıkardı. Sonraları Mete Babamla çıkardı. Sinemaya, tiyatroya, konserlere, sergi açılışlarına, Papirüs Bar’a, Cafe de Paris’ye, Yakup’a giderdi. SIk sık olurdu bu. Benim çocuk kafam onun terk tehditli terbiyesini (ya da sadece tahammülü bitiyordu) akşam çıkışları, eve benim uyku saatimden sonra gelişlerine bağlıyordu. Korkunç bir kaygı ürüyordu karnımda.

Havuç’tan buraya… Evet gerçekten buraya. Kaybetme korkusu taa o zamandan kalma bir dere içimde. Ne ekmek ne de su…

Başım Kokia’nın karnında uyumuşum. UYumadan önce karma hakkında düşündüm. (Bu derin felsefi düşünceler neden kalemin kağıdın kapsama alanı dışında olduğu uyku öncesi saatlerde geçer ki akıldan- bir de yüzerken ki aynı şey-) Karma değiştiremediğin, kontrolün dışında gerçekleşen olumsuz koşulları kabullenerek dönüşür. Havuç gitti. Beş defa tüm bahçeyi turladın. İsmini çağırdın. (Normalde hemen yanıt verir) Sihirli mantrayı söyledin (bebekliklerinden beri yemek vermeden önce söylediğim bir melodi- duyunca dört patisi kanda da olsa -Allah korusun- gelir)… Bunları beş defa tekrarladın. Gelmedi. O halde kabullen. Tanrıya güven. Havuç’a güven ve uyu. Karma ancak böyle dönüşüyor. Onu kabul ettikçe… İki saat bile geçmemişti, uyandım. Kapıya kulak verdim yok. Kokia uyumuş. Mili de tavşan uykusunda. O da Havuç’u bekliyor. Bir gözü açık. Geceliğimin üzerine bir hırka aldım. Ayağıma lastik takunyalar. Odadan çıktım. Gece ılık ve sessiz. Yıldızlar serpme, denizde bir iki yat sallanıyor, karanlıkta ışıklarını görüyorum. Bizim oteli yandaki boş arsadan ayıran tellerin ardında iki fosforlu göz. Havuç mu? Hayır. Tipsiz bir tekir. Ama ondan biraz ileride… Benim güzel sarman oğlum. Gözünü tekirden ayırmıyor. Yine bir arazi dalaşı olmuş, saatler sürmüş anlaşılan. Telin diğer yanına geçtim. Dikenli otlar bacaklarımı çizdi. Fark etmez. Havuç’u kucakladım. Bir gözü tipsiz tekirde. Odaya geldik. Sarıldık. Mili, Havuç, Kokia ben. İki tane kene yakaladım, güzel altın tüylerine yuvalanmaya çalışan, hemen ezdim ve boğdum. Şefkatte son nokta.

Hep beraber yatağa kıvrıldık. Nihayet uyuduk.

Kaybetme korkusunun deresi içeride bir yerde akmaya devam ediyor tabii.

Bu su hiç durmaz.

Ama bir kez daha onu unutmaya hazırız.

Just like when?

Not: Bu sabah yoga yapamadım ve günün devamında da bunu unuttum. Kaza yogasına bir gün daha eklendi.

Defne_Gün 23_Karma Yoga

Size önce 23. günü yazacağım. Aslında şu anda 24. gündeyiz. Onun içinde aklımda ayrı bir yazı var. İkisini de bir oturuşta yazmak niyetim.

23. gün Pazartesiydi. Yoga dersleri için iki günlük tatilin başı. Yoga hocası olan yarımın hafta sonu. 6’da uyandım. Kahvem hazır. Matım kolumun altında. Deniz kıyısındaki yerimi aldım. Güneş doğmuş, yükseliyor. Brahma Muhurta’yı kaçırdık. Olsun. Kedilerim Mili (tekir) ve Havuç (Sarman) neşeyle koşturuyor, ağaçlara çıkıp iniyorlar. Yanıma gelip başlarını okşatıp sonra yine koşmaya. Kahvemi içerken A Passage to North kitabımdan bir bölüm daha okudum. Biliyorsunuz Unutma Beni Apartmanı ile A Passage to North arasında bir karar vermeye çalışıyorum. Hangisi ile ciddi devam edeceğim. Sonunda ikisi de okunacak elbette ama öncelik kimde olacak?

Kahve bitti. Bölüm bitti. Bey uyuyor. Yoga için bir sürü gölgelik var. Deniz süt liman. Bofor 0. Daha ne isteyeyim. Haydi başla. Yooook. Neden? İçimde bir ses. Kimin sesi dersiniz? O minik kedinin. Ya da vicdanımım. Önce onu beslesem mi? Minicik şey bütün geceyi beslenmeden geçirdi. Oysa onun kadar küçük kedileri iki saatte bir beslemek lazım. Şimdi yazarken tabi ki vicdanın sesini dinlemek lazım diye düşünüyorsunuz. Terazinin bir kefesinde hayata tutunmaya çalışan bir canlı var, diğer kefesinde beni “daha iyi bir insan” yapmak üzere tasarlanmış manevi bir disiplin. Tabii kefelerde durum öyle değil. Bir kefede kedicik var, diğerinde kendi yogasına hasret, sabah saatlerinde denize nazı yoga yapmaya hevesli bir Defnecik. Terapistimiz (yaaa, herkesin olacak da bizim olmayacak mı. Bizimki hem çift, hem tek hem de grup terapistimiz bu arada) bize der ki iki şey arasında karar kılmaya çalışıyorsanız bir üçüncü yol mutlaka vardır. Var tabii. Önce kediciği besle. Sonra yoga yap dime?

Üçüncü yola kandım. Gittim baktım. Yaşıyor mu? Miyuv miyuv. Kanlı ishal devam maalesef. Yavrucuk boka batmış kutusunun içinde. Havluları sonra denizde yıkayacağım. ANne sıcağı olsun diye eczaeden aldığım ve gece uyumadan kaynar su ile doldurduğum sıcak su torbası soğumuş, ayrıca o da boka batmış. Onu da sonra yıkarım. Şimdi parmaklarımı ısırıyor. Konserveden pate yedirmek bir işkence. İkimiz de ne yapacağımızı bilmiyoruz. O emmekten başka bir yeme şekli bilmiyor. Bense emzirme cahili. Üst baş, patiler, yüz, benim tırnak içleri hep balıklı pate. Bir önlük gitmeliyim bu işi yaparken. Yarım saatlik bir cebelleşme. Birazcık doydu. Kaka yine kanlı. Kucağıma çıktı. Başı elimin içinde. Uyuyacak. Bir elimde başı, diğer elimle kutusuna temiz havlular serdim, sıcak su torbasını boşalttım, yeni su koydum. Poposunu, kuyruğunu, arka bacaklarını lavaboda ılık suyla bir güzel yıkadım. Fareye döndü.

Kutusuna koydum. Yerine götürecekken bütün bu hareket ve sese Bey uyandı. Onu kaldır, yatakta oturt. Kahvem? Bilgisayarım? Telefon. İlacım? Çiş yapacağım. Peki. Çiş kutusu temizle, geri getir. bizim kedilerin tuvaleti de dolmuş. Onu da o arada temizledim. Madem boka battık, küçüğün havlularını da yıkayayım bari. Duşta boklu havlu temizliği. Onları dışarıdaki iplere astım. Bey’in kahvesini yaptım verdim. O sırada günün başladığını bize haber veren dit dit dit dit eski tip kol saatimizin alarmı çalmaya başladı.

Saat 8:00. Ben yogaya gidiyorum. Gidiyorum ama bitmişim ben. Bu da karma yoga işte. Kendini unutup hizmet vermek. Hizmet ederken kendini unutmak. Hizmetin içinde tanrıyı bulmak. Tanrıyı bulmak, yani o anın içinde derin bir doyum hissetmek, başka yerde olmayı istemeyecek kadar vecd haline girmek. Karma yoga böyle bir şey herhalde. Ben sadece yorgundum. Kendimi ne tanrıya yakın ne de vecd halinde hissediyordum. Kendimi unutmuş filan da değildim. Kefenin diğer yarısında bıraktığım Defnecik sabırla ona dönmemi, ona yogasını vermemi bekliyordu.

Deniz kenarında gölgeli yerler bitmiş. Popomu sığdıracak kadar bir ağaç altı buldum. Ayakta duracak halim yok nasılsa. Daşa Çalana oturarak. Vücudumun her bir parçası nasıl da ağrıyor. Yarım saat kadar çalıştım. Gölge kaçtı, ben kâh arda bujanga’da, kâh adho mukha şvanasana’da onu kovaladım. Svastika ile bitirdim. Mutluydum. Karma değil hatha yogaydı beni tanrıya bağlayan, tamlıya erdiren, şimdili zamanın kuyusuna bir daldırıp çıkaran.

Pınar’ın deyimiyle benim çelikten sinirlerim var. Bir gazete röportajı yanıtlıyormuş gibi şunu yazayım: Çelik gibi sinirlerimi yogama borçluyum. Bu doğru. Sabah yoga yaptığımda günün geri kalanında beni zorlayan dertlere daha hoşgörülü yaklaşabiliyorum. Nihayetinde öleceğiz. Çok da şeetmemek lazım. Denize bak, rüzharı hisset, lokman ağzında erisin. Gerisi zaten gelir kafasındayım. 23. gün de biraz iş (emailler, genel yayın yönetmenliğ, çeviri düzeltmeler, kurs kayıtları, edebiyat festivali hazırlıkları, bosna’daki yayınevi için kısa bir video ), biraz eş (kaldır, giydir, tuvalet, tekrar tuvalet, kahve içmeye, öğle yemeğine, gerisin geri otele, tuvalet, öğlen uykusuna yatır, kalksın, odadan çıkar, güneş batışı, muhabbet, odaya dön, tuvalet, yatak) biraz deniz denkleminde bu tatlış tavırla geçti. Saydım Kokia’yı tam 11 defa kaldırmıştım. Yani bir günde 792 Kg ağırlık kaldırmış oluyorum. Cim’e yazılsam bu kadar badi çalışmam.

Bey yattı. Mili eve döndü. Havuç hâlâ yok. Başta aldırmadım. Havuç erkek kedi. Geceleri gezmeyi seviyor. Ben de Bey’in yanına yatağa girdim. Bilgisayar kucağımda. Biraz sizin yazdıklarınızı okudum. Biraz da yeni romanıma baktım. Bir saat geçti. Havuç hâlâ gelmedi. Çıktım, karanlık otel bahçelerinde dolandım. Adını çağırdım. Yok. Geri döndüm. Bilgisayarı kapattım. Başımı Kokia’nın kucağına dayadım. İçim yanıyordu. Çok tanıdık yanıyordu. Just like when, dedi Kokia. Bu da terapistimizden öğrendiğimiz bir teknik. İçin başka ne zaman tıpkı böyle yanmıştı?

Şehrazat gibi tam burada 23. günün yazısını keseyim.

24. günkü yazının adı olsun Just Like When.

Orada görüşmek üzere….

defne_gün 22_küçük harfler

çok sevgili sanga mu,

size bu satırları tek elimle yazıyorum. o yüzden hepsi küçük harf. üniversitedeyken her pazartesi almaya koştuğum feminist dergi pazartesi’de ayşe düzkan böyle yazardı. büyük harfsiz. bir üslup ya da patriarkaya başkaldırı olarak belki, bilmiyorum. Tansel’e 28 günün başından beri söyleyeceğim hep unutuyorum. leyla erbil de iki nokta kullanıyor. kesmiyor iki vürgül de kullanıyor. ayrıca bu yeni imla kurallarının türkçe edebiyat üretenler tarafından kullanılmasını da istiyor ama pek bir taraftar toplayamıyor. (tansel’e kadar!)

neden tek elle mi yazıyorum? sol elimin içinde bir yavru kedi tutuyorum da o yüzden. bir kısmınız derste kendisini gördünüz. leros’taki otelin genç sahibi Niko bulmuş. Anne yokmuş, 3 kardeşten biri çoktan ölmüş, diğeri bizim buraya varmamızdan bir gün önce Niko’nun avuç içinde küt diye gitmiş. 3. kardeş benim sol elimde ve yaşama tutunmak için çırpınıyor. Koyu renk bir tekir. 5 ya da 6 haftalık bir şey. elbette biz de Kokia ile derhal kurtarma operasyonuna dahil olduk. iki saatte bir biberon ya da parmak ucuna sürülen pate ile besliyoruz. kucağımızda sıkı sıkı tutuyoruz. kakasını temizliyoruz. tuvalet işini öğretmeye çalışıyoruz. 4 gündür yaşıyor. Tam bir survivor. bu arada, beslenme kadar mühim bir diğer şeyin temas olduğunu bir kez daha anladık. karnı doysa bile annesini aramaya devam ediyor küçük. (anne ya ölmüş ya da bu bebekleri terk etmiş. bilmiyoruz. niko bulduğunda ortalıkta anne yokmuş.) kucağıma aldığımda boynuma kadar tırmanıyor ve başını saçlarımın arasına sokmadan huzur bulmuyor. veya şimdi olduğu gibi sol elimle onu karnıma sıkı sıkı bastırmam gerek. Belki de temas beslenmeden bile önemli. Saatlerdir kucağımda gurluyor. bir geçen olsa fotoğrafımızı çektirirdim ama otel boş. ben ve mikruli odanın önündeki çimende, yerde oturuyoruz.

bugün bizim banyo günümüzdü. evet,, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi. kokia’yla ikimiz yalnız isek, bize yardım edecek kimsemiz yoksa, yekpare vücut baş yıkama işini ancak hafta bir defa yetmeye gücümüz yetiyor. otel odalarında iyice zor. bunu güne entegre etmekense günü banyoya entegre etmeye karar verdim ben de. başka bir beklentim olmazsa angaryadan saydığım işleri sabırla yapabiliyorum. ama aynı gün romanım üzerinde çalışmak ya da arkadaşlarımla buluşmak gibi “büyük planlar”ım varsa beni amaçtan uzaklaştıran her türlü aksaklık canımı sıkabiliyor.

işte bu yüzden bugünü epi topu bir saat süren banyo olayına ayırdım. tabi sabah dersim vardı. onu günden saymıyorum. derslerin, kendi yogamın yapıldığı saatler, güneşin denizin içinden ateş topu gibi çıkışına nazır içilen kahve saatleri güne ait değil. onlar benim tek başıma olduğum bir başka gün. yalnız saatlerime günün ileri bir saatinden, mesela size bu satırları yazdığım akşamın altı buçuğundan baktığımda hiç de bu sabah yaşanmış gibi gelmiyor. bugün kokia’ya kahvesini hazırladığım 9:15’de başladı benim için. (Oysa 5’te kalkmıştım. iki saatlik temeller dersim vardı)

Alican gibi yazayım: kokia’ya kahve, minik kediyi besle, temizle, bizim kedilere yemek, kedi tuvaleti, pee bottle (kibar olsun) temizliği, kokia kaldırma teşebbüsü, korseni tak, kaldırama, üç defa deneme ve başarı, ayakta çiş desteği, banyoyu süpürme (kedi tuvaleti çakılları ıslanınca ortaya çıkan çamur dehşetengiz iğrenç), aeropressleri yıka, havuç ile koş, ağaca çıkışına bravo nidaları, arabaya git, ikinci tekerlekli sandalyeyi getir, Kokia’yı banyo için o sandalyeden bu sandalyeye geçir, kaldır, indir.. banyo? ay dedim hiç halim kalmadı. bana bi gati müsade.

kumsal. nermin yıldırım. unutma beni apartmanı. güzel başladı. mili ile havuç yanımda. uykum var. saat 11. uyusam? olmaz banyo günü. önümde deniz kristal mavi. kargalardan başka ses yok. yoga üstü ve donla atladım suya. oh! anında reset. tuzlu su. buzzzz! yeni bi insanım. banyo canavar gibi. güçlü ve neşeli. duşun engellerini beraber aştık. Dört defa daha kaldır indir. 72 kilo adam. saat 1 buçukta günün ilk (ve görünen o ki te) yemeği. horta pancar ekmek kalamar patates kızartması. tekrar deniz. yeni roman. hangisi sararsa oradan devam edeceğim. a passage to north.

otele dönüş. kokianın pestili çıkmış bu banyo gününden. ben miniği kafesinden çıkartıp kucağıma aldım. mili ile havuç trip atıyorlar. yanıma bile gelmiyorlar. artık bu miniği doyurup yatırma ve kendi çocuklarımın gönlünü alma zamanı. bir de tansel’in bahsettiği podcastı çok merak ettim. onu dinleyeceğim. yarın benim için iş günü. benim iş günlerimin nasıl geçtiğini de size ayrıntısıyla yazarım.

şimdilik hepinizi öptüm.

lerostan sevgilerle

defne

Defne_Gün 21_Küllerinden Doğan

Sevgili Sadu Sanga,

Yazamadığım çok sayıda gün oldu. Bazılarınız arayıp sordu. Evet her şey yolunda. Hem de çok yolunda. Beyzade ile Leros adasına geldik. On birinci evlilik yıldönümümüzü kutlamaya. On bir yıl önce bu olağan üstü güzel adada evlenmiştik. O seneden beri de her Mayıs ayında buradayız. Kediler de elbette bizimle. Deniz kıyısında sade ve sakin bir otelde kalıyoruz. Müzik çalmıyor, bizden başka kalan da yok. Sadece dalgaların fışırtısı ile kargaların sesi. Bir gün sizinle burada buluşmak çok isterim. Salgın öncesi yıllarda öğrencilerimle de gelirdik bu adaya. Otel odamızın önündeki çimenlik alanda masalarımızı birleştirir, imece usülü pişirdiğimiz yemekleri hep birlikte yerdik. Umarım ki o günler de tekrar gelecek.

Siz siz olun kriz mriz deyip de canınızı sıkmayın. Biz ne krizler atlattık bu adada. Bir defasında yine Türk lirası yokuş aşağı kendini bırakmış, tepe taklak inerken 1 avro 8 lirayı buldu diye biz otelimizi değiştirmiş ve bizim şimdi kaldığımız bu mütevazi Tony’s Beach Hotel’e geçmiştik. Tony’s Beach Hotel tepemize bir çatı, altımıza bir yatak veren harika bir otel ama yoga alanı yok. Sağdan bakıyorsun yok, soldan bakıyorsun yine yok. Şu çamaşırları kuruttukları alanda yoga yapılır mı, yapılmaz, kahvaltı salonunu alsak, olmaz, çimenler, ı-ıh derken öğrencilerin sökün ettikleri günlerde ben hâlâ onlara yoga öğreteceğim bir yer bulamamıştım. Rüzgar deli deli esiyordu. Çamaşırları astıkları alanda sabahları herkes kendi yogasın yapıyordu ama kavak yelleri…

Kursun başlamasına iki gün kala, bu adada yaşayan Türkiyeli bir adaşıma dert yanarken (çocukları da ta buraya kadar getirdim ama ders verecek yerimiz yok, herhalde kursu iptal edeceğim, beraber takılırız) iş bilir arkadaşım dedi ki bana “sen hiç merak etme, ben sana mekanların en şahanesini ayarlayacağım.” Dediğini de yaptı. Ertesi sabah, balıkçıların takıldığı bir kahvenin üst katı bizim için temizlenmiş ve hazırlanmıştı. Yerler ahşap, duvarlarda yağlıboya muhteşem süsler, panjurlar, deniz kokusu… Üstelik bizim sabah 6da başlayan derslerimiz için de kahve açık, çünkü balıkçı kahvesi… Yani demem o ki insan bir derdini çok da kafaya takmamalı. Hayatın ona verecek hediyesi varsa, veriyor. Hediye yoksa, yok değil, sadece o sırada burada değildir.

Sonra o balıkçı kahvesinin bulunduğu muhteşem bina yandı. Geçen sene geldiğimizde bir harabeye dönüşmüştü. Çok üzüldüm ben. Beyzade hemen sigorta, kundak, komplo teorilerine gömüldü. O kadar emek vererek yenilemişlerdi ki ben teorilere hiç inanmadım. Gözümden yaş geldi. Sonra bir de baktım bu sene bina yeniden doğmuş. eskisinden de güzel yapmışlar. Demek ki bazen yanmak gerekiyormuş, yenilenmek için. Bunu da aklımızda tutalım.

Yoga bende devam. Yol günü atladım sadece. Onu da 28 günün kuyruğuna ekleyeceğim. Yazılarınızı her gece okudum. Ben size baya baya bağlandım sanga. Siz de durumlar nasıl? Bu 28 günlük bir yaz aşkı olarak kalmayacak sanki… Bir devamo gelecek. Hayırlara vesile olsun. Ben yarın yine gelirim.

Kalın sağlıcakla…

Defne

2018’de kısmetimize çıkan yoga salonumuz ve sangamız