Defne_Gün16_Yenilenme

Sangamu Selamlar,

Yine bir gece vakti. Bu satırları size yatağımdan yazıyorum. Kediler de, Bey de uyku pozisyonunu aldılar. Ben de size bir ce deyip uykuya gömüleceğim.

Öncelikle… Size gönlümün en derininden kocaman bir teşekkür! Yaktığınız mumlar, ettiğiniz dualar, dilekleriniz ve güzel sözleriniz için. Pazar günü nasıl geçti? Çok heyecanlı, neşeli, derin ve anlamlı. Kilisede ayakta dururken, bir yanımda vaftiz annem (İstanbullu bir Rum) diğer yanımda vaftiz babam (dedesi İzmir’li bir Yunan), Papaz Haralambos’un dualarını dinlerken bir yandan da kilisenin duvarlarını ve kubbe içlerini süsleyen muhteşem ikonalara bakıyordum. Bir yandan çok mutluydım ve tam da olmam gerektiği yerdeyim hissi içindeydim, diğer yandan da bana bunu neden yaptın diye sorarlarsa verecek bir yanıtım yok, diye düşünüyordum. İnsan böyle bir tip çünkü. Kafası iki, üç koldan aynı anda çalışıyor. Birden fazla roman karakteri içimizde yaşıyor. Çok mutlu olan da ben, dünya aleme ne diyeceğiz şimdi diyen de ben… Ya da ikisi de ben değilim. Yanıtın orada bir yerde olduğunu hissettim aklımdan bunu geçirirken. İkisi de ben değilim. İki düşünce damarı da bana bir yerlerden miras kaldı. Benim ikisini yan yana götürmem gerekiyor. O halde next step.

Derken derken… içimde bir ses daha duyuldu. “Çocukluğuna borcun vardı.” Doğru, vardı. Çok severdim Ortodoks kiliselerini. Büyükada’da büyümekten belki. Beyoğlu’ndan herkesin ödü koparken benim tek başıma gitmelerim, mum dikmelerim. Daima Tanrı’yı aradım. Tek dini sekülarizm olan bir evde ben nasıl tanrıyı nasıl hissettim, (Hz. Muhammed’in varlığından ilkokul dördüncü sınıfta Din Kültürü ve Ahlak dersi başlayınca haberdar oldum) her gece dua etmeye ne zaman başladım bilmiyorum. Bunu gizli yapıyordum. Yorganın altında.

Kiliselerde yabancıydım. Her an atılacağım korkusu vardı içimde. Ama bu korku benim içimde hep vardı. Birileri beni sınıftan, arkadaş grubundan, tatil köyünden, kitap kulübünden atacak korkusu. Benden güçlü birinin üzerimde gücünü beni dışarıda tutarak kullanacağını düşünüyordum. Belki de boşanmış aile çocuğu olmanın bir getirisiydi bu. Zaten dışlanmıştın. De Facto. Annenin soyadı seninkinden başkaydı. Her gün açıklamam gereken utanç verici bir durumdu bu. Ben çoktan sınıftan atılmıştım zannımca.

Bu korku benim çok ama çok işime yaradı. Shandor Hoca’yı analım burada. Beni gruplarından atarlar korkusu sayesinde ben kendi gruplarımı kurdum. Ait olacağıma lider olayım dedim. Hayattaki pek çok başarımın altına imzasını bu cesur hamle attı. Ama bu da bir süre sonra beni yalnız bıraktı. Liderler gruplarına en az ait olanlardır.

Yoga aidiyeti nihayet tastamam hissettiğim bir maneviyat kapısı olarak karşıma çıktı. İnsanın vücut kimyasından, nefes simyasından oluşan o kutsal tapınak bana hâlâ bir mucize gibi geliyor. Ama fiziksel bir tapınağa da ihtiyacım var. İçine girdiğimde kokusuyla, enerjisiyle, duaları ve ilahileri ile bana aidiyeti yeniden yeniden hatırlatacak, yalnız olmadığımı kulağıma fısıldayacak sesi uyandıracak bir tapınağa, onun içindeki insanlara… Tüm bunları çocukluğumdan beri özledim. Sonra bir gün parkımızın içindeki kilisede iğne üzerinde mum dikerken , şarap/ekmek sırasındaki insanlara çocukluktan kalma bir hasretle bakarken, neden olmasın dedim, bu kiliseye ait olmayı bu kadar isteyen bir çocuğa bunu neden vermeyeyim? Hem hep Büyükada’daki Rum mezarlığına gömülmek istemiştim, Aya Yorgi’nin eteklerine. O da aradan çıkar. (Bunu da burada vasiyet edeyim)

Aslında daima bağımızı yenilemeye çalışıyoruz. Başka bir şey değil. Yatkınlığımız olan tarafa kayıp bizi ilahi olana yaklaştıracak alet edevatı oradan kullanıyoruz. O kadar.

Bu sabahki ay tutulması sırasında biz ders yaptık. Hafif hareketlerle bildik yollardan geçtik. Sonunda uzun uzun oturduk. Çok az kişi gelmişti. Belki ondandır ama ben o gelen 7 kişiyi bizim salonda karşımda oturuyorlarmışcasına yakın ve yanımda hissettim.

Belki güncellenen bağımdan dolayıdır. Belki de aydan…

Bir iki foto da koyuyorum… (Sadece size!)

Çok sevgiler… 17. günde görüşmek üzere. İyi ki de ce diyecektim yani!

Defne_Gün14_Şükran

Sessiz gece. Ayın 14’ü kadar güzel… Yolun yarısı. Sizi özleyeceğim sanga… Gün içinde açıp açıp yazılarınızı okumaya alıştım. Bir itiraf daha. Bu sabahki derste fark ettim. Dikkatim yazılarını her gün okuduğum öğrencilere daha çok kayıyor. Bağ kurduğumuz kimselere ve şeylere daha çok dikkat ediyoruz ya ondan herhalde.

Vaftiz konusundaki desteğiniz, güzel sözleriniz ve hayır dualarınız için çok teşekkür ederim.

Dün size yazdıktan sonra bana bir cesaret geldi. Hep böyle değil mi zaten? İçine attığın bir sıkıntıyı birilerine açıyorsun, onlar seni anlıyor, anlamasalar bile yanında olduğunu sözleriyle belli ediyorlar. Oradan aldığın güçle sıkıntının merkezindeki kişiyle de konuşulabileceğini de anlıyorsun. Çünkü derdinin ifade edilebilir, aktarılabilir bir şey olduğunu kavramışsın bir defa. Yoga ilişkide başlar diye bir klişe var ya… Klişe ama doğru. Bir gölgeyi yakacaksak, onu trenimize yakıt edeceksek kazanımız da ilişkilerimiz. Orada yakacağız. Annemi aradım bugün. Vaftiz konusunu hiç açmadan konuşmayı tamamlayabilirdik. O önemli adım hiç atılmayacakmış gibi, kırk kişilik davetli grubunun önünde ben sulara girip çıkmayacakmışım, son günlerin tek gündemi misafilrler, ekler, börek, kahve, elbise, ayakkabı, dualar şunlar bunlar değilmiş gibi bunlara hiç değinmeden şen şakrak konuşabilirdik. Öyle de gidiyorduk. Biz bunu çok yaparız. Sonra bir kavga patlatırız. Rahatlarız. Bu defa direk söyledim. “Beni yalnız bıraktın.”

O da kendi korkusunu söyledi. Ondan uzaklaşmam. Dürüstçe konuştuk. Mertçe. Türkçe. Helalini alamadım ama hayırlı olsun dedi. Bence bu bana yetsin…

Sabah 2.5 saatlik dersim vardı. Biraz çocuklarla çalıştım. Sonra onları seyrettim. Ne kadar geliştiniz! Dansı baştan sona yapan yeni bir grubum var artık. (İkinci defa dansı öğretiyorum ve bir kez daha başardım galiba. Tabii dizler daha bükük, ağırlık geçirmeler daha net, apanalar ağır, kollar hafif ve dansçı da kaygıdan arınmış olsa iyi olur ama ne var yani? Yola çıkıldı. Yol açık.

Neredeyse 15. günümüz başlıyor. Ben hâla ayakta. Dedim size. Gece kuşu oldum.

Yarın saat 12’de beni düşünün. Bir mum yakın. Sebebini tam olarak bilmediğim ama çağrısını net duyduğum bu adımı attığım sırada benimle beraber olun.

Sevgilerimle

Defne

Yannis Moralis, Figür (1951)

Kaynak: https://www.wikiart.org/en/yiannis-moralis/figure-1951-1

Gün 13_Defne_Bir İsyan_Bir İtiraf

Oh yetiştim. Trenin arkasından bir süre sürüklendim. Ne çok yazılmış. Ne güzel, ne anlamlı şeyler yazılmış. 10. günden bugüne kadar herkesin yazılarını tek tek okudum.

Ben birkaç gündür yazamıyorum. Yogamı aksatmış değilim ancak. Kocaman evimizin ufacık bir köşesine sıkıştırdığım yogam burun tıkanıklıklarına rağmen devam ediyor. Sonuna vardığımda elimde Pınar’ın hediyesi tespihimle bana bir kal geliyor ama evde hep yapılacak işler, yazılacak romanlar, pişirilecek kahveler var. Kalkıyorum.

Ben bu bayram arasını hiç sevmedim. Ders vermeyi, öğrencileri çok özledim. Bir daha ara yok. Bak yazıyorum buraya.

Sanga şimdi size bir şey yazacağım. Ama yazarken bile annem okur diye korkuyorum. Tüm saçmalığına rağmen korkuyorum işte. Ben bu pazar vaftiz oluyorum. Hristiyan dininin hayatım boyunca beni çekmiş olan Rum Ortodoks mezhebine resmen dahil olacağım. Bu benim çocukluğumdan beri istediğim (ve kimbilir nasıl bir irsi hafıza aracılığıyla benliğime aktarılan) bir şey. Annem bu kararımı desteklemedi. Biz çok seküler bir aile olduğumuz için benim bu dini hamlemden rahatsız oldu. Ama daha fenası kendi rahatsızlığından çok başkaları ne düşünür diye dertlendi ve vaftizimi saklamamı benden rica etti. Ben bir daha kavga çıkmasın diye tamam dedim, zaten mahrem bir şey, kime, neden duyuracağım ki? Ama şimdi, vaftiz törenime iki gün kalmışken ve kiliseye davet ettiğim kırk kişi neşe içinde beni kutlayacakken benim için önemli ve değerli bu adımı siz hayatı paylaştığım bireylerden saklamam Pınar’ın tabiriyle hiç de yogik gelmiyor. O yüzden bu bir isyan, bir itiraf…

Evet pazar günü kilisede vaftiz oluyorum. Vaftiz annem İstanbul’dan gelen bir Rum “teyzem” (artık annem olacak). Kızı ve damadı ile vaftiz annem bu sabah Atina’ya vardı. Onlara kocaman bir kahvaltı sofrası kurduk. Beraber yedik içtik. Annemin yokluğuna beraber üzüldük. Ben başlarda üzülmedim, böyle daha iyi be aaa, diyordum ama şimdi, o gün yaklaşırken anladım ki çok üzüldüm. Çok üzüldüğüm gibi annemle babamın benim için önemli gün ve adımlar sırasında yanımda olmadıkları tüm anlar zincirlerinden boşalmış gibi üzerime yağdı. Hafıza hafıza sen nasıl bir şeysin. Letgo’ya bir tek anıyı bile bırakmaz mısın?

Nasıl çıkacağız bakalım buradan?

Yoga da tabi tamamen bu konuya yoğunlaştı. İnsan tek başına bir saat yalnız kalınca aklına bakakalıyor. Bu ben miyim diyor? Bu üzülen kişi ben miyim? Aa gerçekten öyleyim. Annemi LETGO edebilir miyim. Bu vaftiz benim yeniden doğumum olabilir mi?

Ne dersiniz?

Yannis Moralis “Şapkalar” Kaynak: https://www.flickr.com/photos/64379474@N00/8668704510/

Gün 10_Defne_Makyajlı Yoga

Alican’dan aldığım ilhamla bugün hızlı ve seri.

Makyajla yoga yaptım bugün. Bu ilhamı da Fatma amirimin Ayşe’sinden almış olabilirim. Evden erken çıkmam gerekiyordu (ve artık resmen kabullendiğim bir gerçek, ben gece kuşu oldum. Geç yatıyor, geç kalkıyorum. Gecenin karanlığında yazmak, okumak, tek başıma oturmak çok hoşuma gidiyor.) Makyaj yaptım. Bir mum yaktım. Mumu sunağıma daima suçide sunuyorum. Sunağa suçide ateş sunarken dua ediyorum. (Bana dedikleri zaman benim yogam koşmak, benimki yüzmek vs, güleceğim tutuyor, yoganın sporla ne alakası var diye düşünüyorum, onun da fiziksel bir tarafı olduğunu unutmaya yatkınım. Benim yogam duayı kalpten kılan kimyanın hazırlanması için bir araç. Kas ve kemik sistemi Pranayı karıştırıp, yoğurdukça, yayıp, toparladıkça tanrının ritmini (sesi?) duymaya başlıyorum ve ondan sonra dua etmek, en çok da gerçeği yanılsamadan ayırabilmek için dua etmek, mümkün oluyor. İçten, derin ve gerçek oluyor).

Alican gibi yazayım derken parantezlere düştüm.

Şunu diyecektim: üzerimde günlük pantolon, yüzümde makyaj, burnum alerjiden zurna gibi buna rağmen bir yoga yapmışım on beş dakikada, aklınız durur. Derslerde sık sık örnek verdiğim Alman dostum H vakası vardır. Alman dostum H (erkek) Tayland’daki yoga okulumuzun gedikli öğrencisidir. Kursları tekrar tekrar yapar, Reiki workshoplarına girer çıkar, meditasyonları hiç kaçırmaz. Tayland’daki okulumuzda her sabah 6 ila 7 arasında meditasyon yapılırdı. Ücretsiz ve talimatsız. Giriyorsun. Oturuyorsun. Saat 7’de Panço çan çalıyor, çıkıyorsun. Bitiyor. Alman H her sabah orada. Bir saat hareketsiz ve ter içinde oturuyor. Bir defasında kan vereceği için meditasyondan erken çıkmıştı. O günün devamında buluştuğumuzda en derin daldığı meditasyonun maalesef ki bu yarısında kesmek zorunda kaldığı meditasyon olduğunu söylemişti. Oysa derin dalmasının sebebi o günkü çalışmayı nasılsa erken çıkacak diye ciddiye almaması, çaba sarfetmemesi ve ‘olduğu kadar’ın rahat koltuğuna kendini bırakmasıydı. Benim bu sabahki yoga da öyleydi. Rimelle rujla ama evrenin sırları kulağıma ha fısıldandı, ha fısıldanacak, öyle bir derinlik. Kurmastana yaptım. Zurna burnum zart dedi. Her sabah yapıyorum kurma ben. O kapıdan geçmeden güne girmiyorum. Oradan hemen Kurma Asana (seat)ya geçtim. Bunu da her gün yapmalıyım. Dizim için. Vatalarım için. Kalktım.

Maddelere devam. Dün yazamadım. Sabah çok üzgün uyandım. Dışlanmışlık kompleksi ile annemin benim için önemli bir törene katılmayı reddetmesi durumları birleşmiş, içimi tırmalıyordu. Ne tuhaf bir kimya insanın duygu dünyası. Şimdi bu üzüntüden eser yok. Sanki o dokunsan ağlayacak kişi ben değilim. DIşlanmışlık kompleksime sebebiyet veren olayı Bey’e anlattığımda, canım Bey beni ‘dışlayanlar’ın pozisyonuna ışık tutarak içimdeki bir takım taşları oynattı. (ya da yerlerine oturttu) Annem konusunda ise yine canım Bey, benim ruhumda olup bitenlere ışık tutarak taşların yerine oturmasını sağladı. Oysa ben ona hiç bu konuları açmayacaktım. Mızmız görünmekten ödüm kopar ama birden konuşuvermişim. İki konuyu da lafın gelişi açmıştım, birincisi bulaşık makinesini boşaltırken ve ikincisi de gece yatağı açarken, ikisinde de gözlerim dolunca anlaşıldı ki bıçak derini kesmiş. Bu sabah iki sızıdan da eser yok. Sadece sevgi var içimde… Bu da bir kimya tabii. Orada duruyor. Onu beyne salgılayacak düğmeye basmak gerek. Sevmekten çok sevilmek…

Melis Danişmend’in Büyüyemeyenler’ine devam ediyorum. 4. günüm. Muhteşem! Lütfen okuyun. Çok gülüyorum. Hüzünleniyorum. Evet yaaa diye bağırıyorum. Türkçede bu kadar sahici, samimi, derinlikli bir hayat öyküsü okumamıştım. Bir gram sahtelik yok. İnce ince düşünmüş, söylemek istediği şeyin özünü bulmuş ve onu müthiş espirili bir üslupla kaleme almış. Yüzde yüz tavsiye.

Çember Apartmanı 3. taslak da bitmek üzere. Acaba diyorum, şimdi hepsini baştan yazsam? Yepyeni bir word dosyası açıp sıfırdan başlasam? Eski yazdıklarımı düzelterek ya da iyi kısımları kopi-peyst ederek değil, sıfırıdan. Nasıl olsa artık karakterleri de öyküyü de biliyorum. 3 ayda eşşekler gibi çalışıp yeniden yazsam nasıl efsane olur. Cesaretim var mı? Bilmiyorum.

Sizin yazdıklarınıza bayılıyorum. Her fırsatta okuyorum. Metroda, trende, parkta, yatakta… Kitap olsa keşke diyorum. Yattığım yerde sayfaları çevirerek okusam bu satırları. Belki yaparız di mi Alican?

Kucaklıyorum sanga çember ya da chamber.

Defne

Defne_Gün8_Anti-Doğum-Manifestosu

Her anneler gününde dilimin ucuna gelenleri yutarım. Birkaç defa bana annelik konusunda danışanlara birazdan yazacağım düşüncelerimi açmışlığım vardır. Çoğunda ters tepmiştir. Annelik konusunda bana danışanlar benden kopmuştur. Bu sebeple çocuk doğurmak konusunda olumlu düşüncelerden başka şeyler duymaya dayanamayacak bir haleti ruhiye içindeyseniz şu aşağıya yazdıklarımı şimdilik okumayın ya da çocuksuz kalmış bir fukaranın kuru feryadı deyin geçin lütfen.

Çünkü fikrimce bu zamanda, bu dünyaya bir insan daha getirmek İstanbul trafiğine bir araba daha sokmaya benzer. İstanbul’un yollarının bir araba daha alacak yeri yoktur. Dünya da insana şişmiştir. Dünyadaki canlıların başına gelen felaketlerin yüzde 90’ından türümüz sorumludur. Bu türden bir tane daha gezegene sürmek… (Şu üç noktayı dolduracak çok kelimeler yazdım, sildim, siz karar verin, nedir gezegene bir insan daha sürmek? sorumsuzluk? ayıp? egoistlik? duyarsızlık?)

Bir evlat sahibi olmak konusunu ben de çok düşündüm. Hormonların dizgininde mutlaka çocuk istiyorum dediğim yıllarım oldu. Bunun bir hormonal bir hırs olduğunu anlayacak kadar ayık minik bir parçam vardı ki işi uzatmadım. Hamile kaldım. Aldırdım. Hamile kaldım. Düşürdüm. Hamileliğin nasıl bir şey olduğunu anlayacak kadar yaşadım.(iki hamileliği topladığımızda 24 hafta ediyor- ömrümün altı ayını hamile geçirmişim yani). Hormonların hamilelik esnasında anneliği çok normalleştirdiğini, “işte bu, hayatın anlamı bundan ibaret işte” diyen korkusuz bir kahramana çevirdiğini biliyorum, yaşadım bunu. Ancak “ben hormonlarımdan, zihnimden, aklımdaki fikirden daha büyük, daha geniş bir varlığım” önermesini taşıyan bir mistik disiplin olan yoga ile haşır neşir olduğumdan “acaba gerçekten öyle mi?” diye sormadan da edemedim.

Bir yavru sahibi olmak, onu sevmek, severken yüreğin genişlemesi, onun sizi çok sevmesi filan bunlara kapılıp gitmeyi anlıyorum. Ama illa ki kendi etimden kemiğimden, benim kanımdan olacak takıntısı, bu nedir? Dünyada bakıma muhtaç bunca yavru (insan/hayvan) varken, sevme ve sevilme ihtiyacımızı illa ki kendi dokumuzdan mütevellit bir insanda tatmin etme arzumuzu gerçekten son derece narsisçe buluyorum. İnsan neden çocuk sahibi olmak? Ölümsüzlüğünü garantilemek için. Bir sonraki kuşağa genlerini ve hafızasını aktarmak için. Ölümsüzlük takıntımızı aşamadığımız için bir insan daha sokuyoruz gezegene.. (Bana göre hepsi bu sadece… -şarkıda dediği gibi- Lütfen kimse üzerine alınmasın. Ama ne olur bana anneliğin ne harika bir şey olduğunu da anlatmasın. Yeğenlerim ve kedilerim var, biliyorum az çok.)

Sonra başka bir şey: O çok sevdiğimiz, gözümüz gibi baktığımız, gözünün yaşına kıyamadığımız insanı bırakıp gideceğimiz dünyanın haline bir bakınız. En hafif tabiriyle: Yangın Yeri. Savaş, iklim krizi, salgınlar, faşizm, ultra milliyetçilik, yangınlar, fundamentalizm, kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri, Siri ile evimize giren Homeland Security, adalet artık neyin temeli ve nesli tükenen kaplumbağalar. Biz öleceğiz. Cehennem gibi yaz ayları geçirecek o kıymetli çocuklar, açlıktan göç edecekler, savaştan kaçacaklar. Bu karamsar tablo için özür dilerim ama ben diploma itibarı ile sosyoloğum ve nasıl ki bir inşaat mühendisi bir binaya şöyle bir bakıp çöker mi kalır mı bir bakışta kestirebilir, ben de mesleki deformasyon icabı toplumsal gidişata bakınca belli başlı kalıplar görebiliyorum. Size gelecekten bir video gösterseler yine de etimden, kanımdan, dokumdan, genimden bir insan yaratmak istiyorum, istiyorum, bana ne istiyorum der misiniz? O çok sevdiğiniz, seveceğiniz insanı bu dünyaya salmaya yüreğiniz elveriri mi? El bebek gül bebek gu gu gu sevdiğimiz bütün bebekler ve çocuklar bir gün gelip kapıyı çekip çıkacaklar ve nerede olduklarını, bu dibi kara dünyanın neresinde, nasıl yaşadıklarını bilmediğimiz bir zaman gelecek. Kendimizden biliyoruz. Öncelikler listesinde ana babanın içini rahat tutmak daima üst sıralarda yer almaz insan hayatında. Biz öleceğiz. Onlar bu dünyada kalacaklar. Belki de derler: Anne be doğurma beni bir daha, bir daha, bir daha… (Durun o şarkıyı bulayım da bu yazıya ekleyeyim/ Ekledim.)

Dürüst olalım. Benim önüme bir defasında bu soru gelmişti ve çocuk konusundaki son kararımı o zaman vermiştim: Bir çocuğu sevmek ve onun tarafından sevilmek, dünyaya faydası dokunacak, düşünceli, duyarlı, çevreci, iyi bir insan mı yetiştirmek istiyorsun? O zaman bir bebek evlat edin. Evlat edinmek, “başkasının çocuğunu” yetiştirmek istemiyor musun? O zaman içindeki ölümsüzlük meraklısı egoist parçaya bir kez daha bak. Hayat gücünü, yaşam pınarını, maddi manevi biriktirdiğin her şeyi bir insan için harcamaya hazırsın çünkü. Belki bir insan daha yaratmadan önce dürüstlükle sor kendine, hangi ihtiyacımı tatmin edecek bu çocuk? Yanıtı ne olursa olsun dürüstçe verildiği için samimi bir ilişki getirecektir. Eşinle, kendinle ya da çocuğunla…

Yine çıktı işte benim kutlu doğum manifestosu.

Haydi kaçayım ben çabucak.

Geri geldim: Şunu da eklemeden bitirmeyelim. Ne kararla ve yöntemle olursa olsun hamile kalırsanız ben sizi (öğrencim iseniz yani) sonuna kadar desteklerim. Doğan çocuklara sevgim sonsuzdur. Çocuksuz bir kadın olarak tahammül sınırım yüksektir. Saatlerce vakit geçirebilirim çocuklarınızla ve onlarla dost olurum. Ama ortada fol ve yumurta yokken bana ne yapsam diye danışırsanız, söyleyeceklerim aşağı yukarı şu yukarıya yazdıklarım olacaktır. Tüm engelleri aşarak kafayı bu dünyaya sokan çocuklara ayrıca selam ederiz.

Ressam: Yannis Moralis

Kaynak: https://sparmatseto.gr/2020/01/08/o-periousios-ellhnas-zwgrafos-giannis-moralhs/

Gün 7_Defne_Teselli Bul Sanga’dan

Cumartesi. 7 Mayıs 2022. Atina. Kalabalık Willi Waw Kahvesi. Kipseli.

Kahramanımız bu sabah uyandığında dokunsan ağlayacak vaziyetteydi. Saat almış yürümüş. 9’a on var. Brahma Muhurta’ya kurulu alarmları kimler, nasıl, ne zaman kapatmışlar bilinmiyor. Gece 3’e kadar uyuyamadı kahramanımız. Kocasının isilik acısı ikisinin de canına okudu. Bütün gün tekerlekli sandalyede oturmaktan zavallı Bey K’nın iç bacakları yanmış, gece yatağa uzanınca alev aldı. Kremler, yağlar, üflemeler, pudra var mı (yok, sadece karbonat var ona burada ΣΟΔΑ deniyor, soda, o olmaz mı? Deli misin, yanıyorum!)lar arasında saat 3’ü ettik. Ayak ucuna başımı dayayıp azıcık kestireyim demiştim, yatağımda uyandım. (Benim yatağım ayrı)

Yüzümde yastık izi, alerjiler tavan yapmış, hoş geldin cumartesi. Sürünerek kapıya gittim. Kristina geldi. Kahvemi hazırlıyordum. Yeni bir iş aldığını artık Çarşambaları da çalışacağını müjdeledi. O anda başımı dayayabileceğim bir omuz yakınlarımda olsaydı ağlardım sanırım. Ama tuttum kendimi. Ağlamak devlet dairelerinde işe yarıyor ama domestik ilişkilerde ters tepebiliyor. Gözyaşları (benimkiler en azından) suçlama okları çünkü. Ağlarken yalnız kalmam gerek. Yanımda biri varsa ona saldırıyorum. Çok sık ağlarım üstelik. Haftada bir garanti. O benim için bir öfke atma yolu. Ama dediğim gibi ilişkileri sarsıyor çünkü benim için bir rahatlama yolu olan ağlama karşımdaki için başka anlamlar taşıyor. Yanlış anlaşılmalar gırla gidiyor.

Çarşambaları Kristina’nın izin günü. Pazarları benim çok derslerim olduğu için Pazar da bize geliyor, buna karşılık benim hafta sonum sayılan Salı ve Çarşamba günlerinde ona ihtiyacımız daha az. Çarşamba tatil yapıyor(du). Şimdi yeni bir iş almış. Oysa çok rica etmiştim, daha dün hatta sözleşerek ayrılmıştık. “Çarşambayı doldurmak yok tamam mı?” “Tamam.”

Sözleşmemize ihanet edildiğine mi üzüleyim, Atina’dan uzaklaştığımda Bay K’nın bakımı için soru işaretine dönüşen çarşambalara mı yanayım (boş kalsaydı Kristina fazla mesai yapacaktı ben gittiğimde), alerjilere mi, yorgunluğuma mı bilemedim… Öte yandan Kristina genç bir kadın ve kendi hayatı hakkında karar alma hakkına da sahip tabii. Kahvemi alıp çalışma/yoga odama çekildim. 10-16 yaş arasında geliştirdiğim bir sakinleşme mekanizması. “Kapıyı kapat ve kütüphaneden bir kitap çek dostum.” Arkadaşım Melis Danişmend’in kitabını geçen İstanbul’a gidişimde annemin elinden almış, Atina’ya getirmiştim. Adı Büyüyemeyenler. Onu açtım. Bir dostun tatlı sözüne muhtaçtım. Türkçe iki cümle duymaya. Önsözünü okurken yine ağlamaklı oldum. Melis bu kitabı coşkuyla, her saniyesinden haz alarak karantina sırasında Bodrum’da yazdı. Biliyorum. Takip ettim. Ben de Bodrum’da iki sene geçirip kitap yazmak istiyorum. Oysa bir çarşambam bile yok. Gözyaşlarımızı bitti mi sandın? Hayır hayır devam. Kaptırdım. Çok tatlı yazmış Melis. Mutlaka okuyun. İçli, hisli, zeki, komik, içten ve çok gerçek. Yarım saat sonra iyileşmiş, içeri gibi Kristina ve Bay K ile yüzleşecek gücü bulmuştum. Sevgi dedim. Nefes al, sevgiye odaklan. Dünyayı güzellik kurtaracak. Ama hayır onları görünce içeride, dünyanın yükü Olimpos Dağı’ndan aşağı yuvarlanarak üzerime doğru gelmeye başladı ve dedim ki “ben çıkıyorum. bir saat sonra döneceğim. kahvaltıyı o zaman ederiz.”

Bir maske bir de anahtar. Başka şey istemem. Son dakikada ayakkabılarımla paldır küldür yoga odama daldım, bir mum yaktım ve köşede üzgün bekleyen, kullanılmamaktan yorgun yoga matımı kaptım. Parka çıktım. Maskeyi çıkartınca alerji patladı. Burun anınnda iptal. Olsun. Parka girdim. Evimizin önü şahane bir park. Çamların altında suçiye durdum. Sizi düşündüm. Şahitliğiniz olmasaydı bugün yogayı kesin atlardım. Evin içinde suratsız ve ağlamaklı dolanır, bir yerden mutlaka hır gür çıkartırdım. Kavga etmek bizim ailede bir stres etme yöntemi, sevilen bir spordur. Bay K böyle bir aileden gelmiyor. Onlar bağıra çağıra kavga etmek yerine içlerine atıp birbirlerine saatlerce surat asan bir kabileler. Surat asmak bizim kabilede en büyük günah. Kavga et, bağır çağır ama asla surat asma, uzatma, dök eteklerindekileri ve yola devam. O beni böyle seviyor, ben onu böyle…

Ağaçların altıdan suçi. Dualar. Uttanasana. Herifin biri bana bakıyor. Olsun. Sen zamanında Frankfurt, Amsterdam havalimanlarında baş duruşu yapmış yogisin (deliydim herhalde). Biraz bakar sonra sıkılırlar. Dikkat havzası dar. Yoga uzun. Açık havada yoga olur mu ya, rüzgar, güneş, nem… Alerjiden göz gözü görmüyor. Ağzından nefes ver, udiyanayı öyle tut. Sabahın harala gürelesinde tuvalete vakit mi kaldı, ne udiyanası. Hadi canım, çevir bilekleri ve başı ve şimdi vaişaka. Kapat gözlerini. Saldırmayalım. Sen Tayland’da ilk tek başına yoganu akşam üzeri bir parkta yaptın hatırlasana. O sene havalar ısınanan kadar her akşam gün batarken o parka gidip yoga yaptın. Biz böyle başlamıştık. Elementlerden şikayet etmezdin o zaman. Elementleri bilmezdin bile. Bilmemek saadettir bazen.

Vaişaka, Ananda Tandava, Kısa form, Uzun Form, Tranyalikrantam… Tanrı ne verdiyse ayakta yapılacak yaptım. Matıma oturdum. Tranyalikrantam derslerindeki asana serisini de yaptım. Yer biraz meyilliydi. Bir tarafa döndüm, diğer tarafa kolum yetişmedi. Padmasana kendiliğinden attı. Karın üzeri padma çalışmazsam padma kendiliğinden atıyor.

Bitti. Vyapaka. Kiliseye uğrayıp biraz gölgede, sessiz otursam mı? Yok. Ayin bitmiş. Yerleri siliyorlar. Eve döndüm. Kristina ile Bay K mutfakta. Kahve yapıyor biri, kahvaltıyı hazırlıyor diğeri. Seviyorum onları. Konu kapandı. İlk zorlu çarşamba geldiği zaman düşünürüz. Ver ekmeğimi, domatesimi, zeytinimi. İstemem başka şey. (yalan)

Kahvaltıdan sonra Kristina’ya yapılacak işler listesini hazırlayıp çıktım. Bisikletle kahveye. Sizlere yazmaya. Yazdıklarınızı okumaya… 28 Gün yoga’da, Sanga’da teselli bulmaya.

Siz de benim gibiyseniz ağlamaklı bir günde şu üç şeyi yapın demeye geldim:

  1. kapısı kapalı bir odada kahve kitap,
  2. kapıyı çekip çıkmak,
  3. yoga.

Ve tabii yazmak… Dost sangada bulunan tesellinin gücünü de unutmayalım.

Nasıl gidiyor yüce Şani’nin günü sizler için?

Kahramanınız Defnesu.

Yannis Moralis
Kaynak: https://www.pinterest.com/pin/664914332473563562/

Defne_Gün 6_dünyanın bir yerinde

Dünyanın bir yerinde hâlâ 6. gündeyiz. Ben yataktayım. Oda karanlık. Sırt üstü yatıyorum. Leğen kemiğime bir kedi yerleşmiş. Karanlıkta onları ayıramıyorum. Tüm yazıları okudum. Bu grup bir harika. Çok akıllı, derinlikli, komik… bi kitap hayal ettim bizlerden. Olur mu olur… Yeni ay, bayram, Tritiya, Hıdrellez derken dileklerin titresi artıyor. İlham işte şimdi şu anda . Karanlıkta yatakta.

Halamı aradım. Hemen “kilo almışsın” dedi . Sonra ekledi “annen saçlarını beğenmiyor” Bunun dışında bir maruzat yok. Başarıyla bağ kurduk tüm bu darbelere rağmen. Dağ gibi durdum. Beni alakadar etmez dedim.

Yogada sütürüktür yaşamda sütürüktür demişler. Harfiyen uyguladığım bana özel serimden sonra ayaklarım yere basan bi gün geçirdim. Bu saate kadar neredeydin derseniz bilmiyorum. Yine bir çalışma kuyusuna düşmüşüm. Bir de kabak cipsi pişirdim.

Artık uyuyorum.

Dünyanın bir yerinde çoktan cumartesi aldı yürüdü. Yüce Şani’ye hürmetle.

Defne_Gün 5_Odaksız ve Moralsiz

Evet canım sanga ayyyynen öyle geçti bugün. Odaksız ve moralsiz. Odak meselesi benim için çok önemli. Sinir sistemimi ayakta tutan şey odaklanma yeteneğimdir. Çok şahane odaklanırım ben. Dikkatimi hiç bir şey dağıtamaz. Yeter ki o kanala bir gireyim. Ama giremedim işte o kanala. Çünkü insanlar var etrafımda. Tek çocuklar için etraftaki insanlar ciddi bir dikkat dağıtıcı. Hu hu hu tek çocuklar var mı orada? Ses verin? Anlatın bilmeyenlere, nasıl zor bir evin içinde tek bir insan olması bile. Ne kitap okuyabiliyorum, ne de yazı yazabiliyorum. Evde yalnız kalmayı deliler gibi özlüyorum. Bazen sırf tek başıma kalayım diye bir otele, bir gecelik rezervasyon yaptırayım diye hayaller kuruyorum.

Vücudum üzerinden kamyon geçmiş gibiydi. Dün akşam tiyatroya gittik. 2 km kadar tekerlekli sandalye ittim. 1 kilometresi yokuş yukarı ve geç kaldık telaşı ile koşturarak. Hesabı bacakların arkasına, omuzlara çıkmış. Yine de yoga sırasında fena değildim. Sizi düşündüm, size yazacaklarımı. Şimdi hatırlamıyorum. Muhtelif hayaller kurdum, planlar yaptım. Emma hoca ile 4 seanslık özel ders yapmalıyım ve hemen bugün bir email atmalıyım diye düşündüm. Halamın doğum günü. Onu da aramalıydım. Fakat yüzüm gözüm dayak yemiş gibi. Önce biraz kendime geleyim. Baba tarafım Çerkezdir. Çerkez kadınların varoluşları güzellikleri üzerine kurulur. Ailenin genç kadınlarının da her daim güzel görünmesini isterler. Hani bir gün de kaşın gözün kaysın di mi? Hayır. Katiyen olmaz. Yükselen ve asla vazgeçilmeyen değer güzelliktir. Halalarımın 90 küsuruncu doğum günü kutlamalarında karşılarına pırıl pırıl çıkmalıyım.

Yoga bitti. Kristina geldi. Regl olmuş. 1. günüymüş. Çalışılmaz o halde, kahvaltı et, eve dön dedim. Hemen kabul etti.

Evde bir karmaşa. Kafamı toplayamıyorum. Hangi işe el atsam bir başkası baş gösteriyor. Ona başlarken bir diğeri… Mutlu olmam için odaklanmam, odaklanabilmek için de evden çıkmam gerekiyor. Bu kesin. Ben çıkmadım. İyice dağıldım. Sizi baydım ama bu da bir menopoz alameti. Dikkat dağınıklığı. Ey, östrojen sen nelere kadirmişsin. Ben senin kıymetini hiç bilememişim.

Hava da nasıl güzel size anlatamam. Bey’e dedim ki haydi gel, Aya Yorgi Meydanı’na yemeğe gidelim. Bizim evden yürüyerek 20-25 dakika tutan dünya tatlısı bir meydan. Geldiğinde Fatma ile gittik. Bugün de baş başa. Sağa dön, sola dön derken az bir şey kapıştık. Detaylara girmeyeceğim, çabuk toparladık. Kalamar yedim bol bol. Yanında domates dolması. Eve dönünce Çember’le ilgileneyim dedim ama bir dolu bilgisayar işi yaptım. Sosyal medya da değil ha! Ne yaptın derseniz hatırlamıyorum. Pasaport yenileme başvurusu filan. Hiç de gerek yokken.

Çember’i elime alıp koltuğa oturduğumda saat 9 olmuştu. Eh pes valla! Size sözüm olmasa buraya gelmezdim. Yazdıklarınızı henüz okuyamadım. Yatakta okuyacağım umarım. Yarın odaklı bir gün olsun ne olur! Hıdrellez dileğim budur. Yüce Satürn disiplinini, odağını, düzenini üzerimden eksik etmesin. Amin. Yoksa feci moralim bozuluyor. Moralim bozulunca odağın iyice şaşıyor. Odağın şaşınca moralim… Bu böyle bir kısır döngü işte.

Buraya temaya çok uygun eski bir fotoğraf koyacaktım ve fakat inanır mısınız, yazıyı bitirdiğim şu dakikada hangisiydi unuttum. O yüzden yine Moralis’ten bir tablo koyayım. Hatırlayınca o diğer fotoyu da iliştiririm artık.

Kalın sağlıcakla sevgili Sanga mu.

https://www.benaki.org/index.php?option=com_events&view=event&type=&id=5740&lang=en

Defne_Gün4_Sıkı Tutunun

Gün 4. Sıkı tutun Sanga. Düştün mü bugün düşersin. İlk 3 günün yüksek enerjisi, şevki, zevki, hevesi bugün bir aşağı meyleder. Sıkı tutunun. Düşmeyin. Gün henüz genç. Yoganızı hâlâ yapabilirsiniz. Ayın (yılın) 10 numara (Umut’u tabiriyle) Tritiya’nın titresi hâlâ üzerimizde. Dileklerinizi bir kağıda yazmaya devam. Yarın Hıdrellez malum. Bir gül ağacının altına gömün, Ganeşa’nın göbeğine saklayın, kağıttan kayık yapıp suya bırakın artık ne geçerse içinizden. Dilek dilemeyi, dua etmeyi, mucizelere inanmayı sakın ola ki bırakmayın. Yoga, mucizenin mümkün olduğunu hissettiğimiz, en içimizde bir yerlerde bildiğimiz bir andır. O kadar da değil: Mucizenin varlığını hissetmekle kalmayız, onu yoga anında mümkün de kılarız. Fatma’nın bahsettiği ok böyle bir şeydir. Okumuzu, yayımızı (şarva) yoga esnasında kuşanırız. Orada günlük hayatın “olur mu ya öyle şey”leri erir, ateşte yumuşayan demir gibi (matrix’in kaşık sahnesi- evet tam da budur anlatmaya çalıştığım) zihnimiz eğrilir bükülür, gün içinde zinhar aklımızın kesmediği bir şey “elbette” noktasına varır. Bu mucizeye hayatta yer açmaktır.

Yer açmak demişken… ne olur, acaba çok rica etsem “alan açmak” yerine “yer açmak” desek olur mu? Sonradan türkçemize yerleşen ve içi boş bir teneke gibi tınlayan, babaannemize söylesek hiç anlamayacağı bu dublaj tabirleri (katılım sağlamak, giriş/çıkış yapmak, paylaşımda bulunmak, alan açmak ve daha niceleri) bir kenara bıraksak? “İfadenin sınırları dildir”, yazmıştım ya Doğa’nın yazısının altına, yorum kutusuna. Türkçe’nin içinde kalarak -dublaja başvurmadan- gönlümüzden geçeni ifade edecek sözcükleri aramak, ingilizceden edindiğimiz tabirleri sınırların dışında tutarak konuşmaya, yazmaya çalışmak ifadeyi derinleştirir.

Dil zihindir. Dil inceldikçe zihin de kaba katmanlarını atar, alttan derin düşüncenin zarı çıkar ortaya. Derin düşünce zarında ezber kalıplar yıkılır. Ezber kalıplar, pek çoğunuzun bahsettiği gibi donmuş korku katmanlarından başka bir şey değildir. Tünelin diğer yanına çıkmanın yolu elbette içinden geçmektir. Derin düşünebilme yetisi (tembellikten vazgeçmek elzemdir) insana müthiş bir mutluluk verir. Ayfer Tunç bir söyleşisinde (Açık Radyo- Seval Şahin ile Günün ve Güncel’in edebiyatı programı) demişti ki “insana derin düşünme kadar haz veren çok az şey vardır”.

Bugünkü buhranların (kişisel, toplumsal, siyasi, ekonomik, kültürel, ilişkisel ve hatta çevresel) büyük bir kısmı derin düşünmeye üşendiğimiz için oluyor. İçi boş tabirleri teneke gibi tıngırdattığımız için. Dilin kemiği yok tabii ama ucuna geleni yutup daha doğrusuyla değiştirme yetisi var.

Gelelim suçi’ye… İğne ya da ince uçlu değnek anlamına gelir ve Sanskrit orijinalinde सूचि ya da सूची olarak yazılır.İngilizce alfabeye soochi ya da soochee olarak geçer. Türkçe alfabede सूचि kelimesi de सूची de suçi olarak yazılır. Kulağı tersten göstermeye gerek yok. Ç’mize şükür.

Benim yogam? Bu sabah yine ders yogası oldu. Güzeldi. Yeni ay dersiydi. Sabah 7’de 12 öğrencim ve ben beraber açıldık, kapandık, yükseldik, sonra bayramlaştık.

Hepinizi kucaklıyorum… Sıkı tutunun. Yol yeni başlıyor. Ne şanslıyız ki beraberiz bu trende.

Defne

Yannis Moralis – Sevgi ve Umut (ΑΓΑΠΗ και ΕΛΠΙΣ) 1934.

ΚΑΥΝΑΚ: https://uploads0.wikiart.org/images/yiannis-moralis/love-hope-1934.jpg

Defne_Gün3_Ne Zaman Akşam Oldu?

Sabah yogamı bitirir bitirmez size yazacaktım.

Sonra akşam oldu.

Brahma Muhurta’da uyandım. Yorganla battaniyeyle mücadele verdiğim zorlu bir gecenin ardından kendimi çok mutlu hissettiğimi hatırlıyorum. Brahma Muhurta canım, dedim kendi kendime. Tekir kedim Mili karnıma kıvrılmış uyuyordu.

Sonra saat 8:35ti. Arayı hatırlamıyorum. Yogayla göklere yükseldiğimden değil, uyuyakalmışım. Bir zamanlar bir bioenerjist tanımıştım. Ivan mıydı adı, Igor muydu? Ukraynalı mıydı? Rus muydu? Artık bu iki ulusu birbirine karıştırmak da ayıplar listesine girdi ki vaktidir. O halde bir sonraki yazıya kadar ben bir zamanlar tanıştığım bioenerjistin hangi coğrafyadan olduğunu öğreneyim, size yazayım. Velhasıl demişti ki insan Brahma Muhurta sırasında uyanmalı. Gün doğana kadar ayakta kalmalı. Tercihan enerjiyi uyandıracak yoga, çigong, tai-çi gibi bir şeyler yapmalı, güneş doğduktan sonra isterse gidip tekrar yatmalı. Benim birkaç dakikalık Brahma Muhurta uyanışım sayılır mı acaba? Neyse zaten sonra öğrendik ki bugün öyle kutsal bir günmüş ki her saati Brahma Muhurta imiş. Haydi yırttık. Yoga gerçekten de güzeldi. Derindi. Yumuşaktı. Uzun bir kısmında DARK dizisinde kim kimin nesi oluyordu konusunu düşünmüş olsam da bittiğinde kalkmak istemedim. Pınar’ın hediyesi minik tesbihi parmaklarım arasında döndürerek sonsuzluğun dehlizlerine kaybolup gitmek istedim. Saat 11 filan olmuştu bu arada.

Sonrası bizim evde hep kaos. Hasta sakat bakımı, kahvaltı ve ikinci öğünün hazırlıkları, ev işleri konusunda Kristina’ya verilen talimat, alışveriş, kedi maması, kedi kumu, kedi oyunu, randevular, ders çizelgeleri, emailler, emailler, emailler… Saat 2 gibi kendimi evden dışarı attım. Aklımda hala size yazmak. Sabahki yoganın dehlizlerinde, DARK dizisinde kim kimin nesi oluyordu’yu düşünmediğim zamanlarda düşündüklerimi size aktarmak için Willi Waw kahvesine gittim. Ama orada da Çember Apartmanı beni cezbetti. (yeni romanım) Onu okumaya daldım. Bu paragraf çıksın, bu anlaşılmıyor, burası iyi olmuş, derken akşam yemeği saati geldi.

Biz 6’dan sonra yemek yemiyoruz. O yüzden dört buçuk gibi evde olup yemek hazırlığına başlamam gerekiyor. Kristina gitmişti. Bey uyuyordu. Sessizce tamamı vegan unsurlardan oluşan bir yemek hazırladım. (Zavallı Bey şimdi, bu saatte bile hala aç olduğundan dem vuruyor. Eh, uyumasaydı da kendine bir suvlaki sipariş etseydi o zaman.) Yemek biter bitmez tekrar ÇEMBER ve sonra bir çıkıp parkta yürüyelim, hava alsın Bey dedim. Yürüdük. Döndük. Gece olmuş. Sizin yazdıklarınızı okudum tek tek. Müthiş bir proje oldu bu sene. Okulmuz ne kadar zenginleşmiş… Nasıl akıllı, duyarlı, kalemi kuvvetli, espirili ve derinliki insanlarla dolmuş. Eski öğrencilerin, yenilerin ve hiç tanımadıklarımın yazılarını aynı hazla okuyorum. Bazen gözlerim doluyor. Evrendeki varlığımın anlam bulduğu bir an…

Sabah aklımdan geçenler kayıplara dairdi. Geçen hafta Fatma ziyaretimize geldiğinde onunla kayıplar ve kazançlar üzerine uzun uzun konuştuk. Kayıplara verdiğimiz önem yüzünden kazançların keyfini sürememekten dem vurduk. Ben de bu sabah yogamda bunu düşünüyordum. Daha doğrusu sabahlarımı yitirdim diye dertleniyordum. O eski ben, şimdi olmayan bir eski zamanda 5 buçukta kalkıp yogasını yaptıktan sonra dersini de verir, bir kahveye gidip saat 10’a kadar yazısını yazardı. 10:30 gibi eve döner insanlarla ondan sonra haşır neşir olurdu. Uyanır uyanmaz evden çıkmayı çok özledim. Kimseyle konuşmadan geçen ilk 5 saati… Şimdi ise sanki bir orduyu komuta ediyorum uyandığım andan itibaren. İyi de 8 buçukta uyanırsan tabii böyle olur. Kazançlara bakalım.. Yitenlere elveda… Akşam geç saatlere kadar oturmak, gecenin sessizliğinde kitap okumak, film seyretmek, yazmak… Bunları da özlemişim. Bunlara bakalım şimdi… Bir yandan da Brahma Muhurta’ya niyet edelim.

Sabah 7’de dersim var. Bey de film seyredelim diye bekliyor. Unplugged diye bir film izleyeceğiz. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Yarın görüşmek üzere,

Defnesu.

Yannis Moralis (1916-2010). Kaynak: https://www.hellenicauctions.com/wp-content/uploads/2021/05/098.jpg