Derya – Gün 6: Offline Ders

Sanga sanga sanga!

Bu hissi özlemişim!

Yüzyüze sağlam bir ders sonrası akşam stüdyodan açık havaya çıkınca kilometrelerce yürüyebilecek canlılıkta dinçlikte uyanıklıkta sağlamlıkta pamuklukta hafiflikte.. siz ekleyin siz de biliyorsunuz, işte o hal özlediğim!

Gündüz dersinden ziyade akşam dersi bu hissi verirdi bana hep. İstanbul’da yaşarken Cihangir Yoga’dan çıkar, birbirimize yakın oturduğumuz halde metroyla koşa koşa Şişli’deki evine giden arkadaşıma katılmaz, bir yerlere yürürdüm. Eve gideceksem de otobüsle dünya yüzünde ferah gitmem isterdim. Metro kapalı, koşturmalı, telaşlı insan dolu. Sen nefese bunca yol aç, sonra hemencecik yer altına in.

Ev ortamındaki online dersler bu zevki unutturmuş. Kasım’daki yüz yüze dersimizle hatırlamış bayram etmiştim. Bugünkü ikinci oldu oh. Üçüncü de yakın aylarda gibi, bir manim çıkmazsa (ve kendim de çıkarmazsam, mesela yola üşenmezsem..) gelebilirim umarım.

Bu akşam dersten sonra uzun yürüyemedim ama. Yanında kaldığım arkadaşa ilk günden ayıp olmasın diye, metroya bindim. Hem yer altı hem maskeli. Üç aktarma ile (interrail diyorum buna ben) Bostancı’ya geçiyorum şimdi. Olsun, iyi ki metrodan eve yirmi dakikalık yürüyüş var.

Dün ve bugün hep midem bulanmıştı aslında. Arttı azaldı arttı azaldı. Başım döndü ayaklarım üşüdü. Bir eczanede tansiyon ölçtürdüm, zaten düşüktür, epeyce daha düşmüş. Tuzlu fıstık denedim. Yoğurtlu soğuk makarna buldum, tuz bastım yedim. Geçmedi. Aklıma bir şey geldi. Başka bir eczaneden test aldım. Stüdyoda soyunma odasında baktım. Negatif oh. Kadın olmak ne zor, gönlümüzce tansiyon düşürüp mide bile bulandıramıyoruz. Susuz kalmış olabilir misin diye sordu Defne hoca. Dün muhtemelen evet, otobüste çişim gelmesin diye içememiştim. Bugün sanırım hayır. Ders başladı. Deneyeyim, olmadı kenardan izlerim diyordum. Hiç umudum yoktu ama on dakika sonra geçmişti başım midem. Dersin sonunda işte böyle, dedi hoca. Artık böyle hissettiğinde ne yapacağını biliyorsun. İçe dön, içe dön.

Derste iki kere dikkatim dağıldı da şöyle bir dışa döndüm. Yanımdaki kız buradan yazılarını okuduğum Pelin Burcu imiş meğer. Biri ona seslenince anladım. Pek sevindim içimden içimden. Diğeri ise ders başında içeri giren bir kızda beyaz Ayma Active tayt gördüm, bende siyahı var pek seviyorum, beyazı da güzelmiş, sorayım iç gösteriyor mu diye merak ettim. İçimden içimden.

Durağıma geliyorum. Elimde kestaneciden aldığım iki közde mısırın kese kağıdından taşan sıcaklığı, ağzımda hediye verilen tek kestanenin tadı ile iyi akşamlar diliyorum.

Yaşasın offline ders!

Reklam

Derya – Gün 5: Seyahatte olayım ama yola çıkmadan

Zonguldak – İstanbul arası otobüs yolculuğundan selamlar sanga! 5 saat sürecek. Hiç sevmedim bu yolu almayı. Hep gözümde büyüdü. Gelirken de giderken de. Orda yaşarken de burda yaşarken de. Tüneller yaptılar, ara yolları çift şeritlediler diye sevindik ama bu sefer de Düzce, Gebze gibi duraklar eklediklerinden süre hiç mi hiç kısalmadı. Uçak olsaydı keşke. Yani var aslında ama haftada iki gün. Ve Zonguldak merkeze uzak şehirlerarası bir yerdeki ufacık havakulübesinden kalkıp İstanbul Havalimanına iniyor. Değer mi? Değmez. (Ama Almanya’ya her gün, yazın ise günde 5 sefer var. Almancılar – pardon öyle denmesini hiç sevmiyorlarmış, Türkiye kökenli Alman vatandaşlar için. Zonguldak ve çevresinden giden çoook olmuş.)

Akşam otobüs yolculuğunu sevmem, uykum gelir uyuyamam, yollar ve otobüs içi karanlık olur. Serseme dönerim. Ama işlerimi bitiremediğimden akşama kaldım bugün. 6:30 kalkışlı, yogasız ama yerde sırtüstü yuvarlanışlı, duşa koşuşlu, boyacı ustaya gidişli, renk seçişli (soğuk beyaz mı sıcak beyaz mı olsun krizi) yol üstünde kuaförde kaş aldırışlı, dönüp kahvaltı yapışlı bir sabah geçirdim. Erken kalkan (yogasını atlar ise) çok yol alır. Sonra 11’de arkadaş buluşmamız vardı. Her biri benden en az 10 yaş büyük öğrencilerim artık pek sevdiğim arkadaşlarım. Sabah kahvesi içtik. Tiramisu yapmış, yedik. Bir arkadaşın konuşması cool ve yavaş. Benimki hızlı. Anlattığı bitti sanıp lafa giriyorum. Fark ediyorum ki bitmemiş. O bir şey demiyor ama ben içimden üzülüyorum, lafını kestim diye. Sonra yine oluyor.

Ev, bavul. Kalın kazaklı bavul.

Dün kontrol ettiğimde 6-7 derecelerde soğuk ve yağmurlu gözüküyordu İstanbul. Yazılarınızda siz de hep İstanbul buz gibi soğuk diye yazmışsınız. Madem öyle, kalın mı kalın kazaklarımı, botlarımı, berelerimi aldım, kalın pofidik fışır anorağımı giydim. Biraz önce yine baktım ve ohoo değişmiş, 13-14 derece olacak diyor. İklim krizi. Geçen hafta Zonguldak 24 derece ile Türkiye’nin en sıcak iliymiş. Ocak’ta. Binlerce yıl bu mevsim soğuk havaya alışık insanoğlu hemen rahatsızlandı. Herkesin uykuları bölündü, başlar ağrıdı, anlam verilemeyen hüzünler bastı, gripler arttı. Şehircek fenalaştık.

İstanbul’da kabanımla pofur pofur gezerim artık. Tam bir dış giyimciyim. İçime ne giydiğimin önemi yok, hep basic. Ama zevkimce çeşit çeşit paltom kabanım montum var, farklı dokularda ve renklerde. Kar kışta sevmesem de el mahkum bu tipsiz şişmelere dönüyorum. Şimdi de boş yere şişmeyi yüklenmişim.

Dün sandalet yazmıştım. Bugün palto kabanla başladık, hayırlısı.

Yola hazırlanmak bende hafif bir mide bulantısı yapıyor. Çocukluğumdan beri böyle. Herhalde heyecanlanıyorum. Güya bir seyahat insanıyım ama kendi evimden yola çıkmayı, çıkışı istemiyorum. Son anda vazgeçsem vazgeçerim yani. Ya da ertelerim. Ertelemişliğim çok. Defne hoca da son anda yükselen evden ayrılma hüznünden bahsetmişti. Sanırım daha önceki döngüde yazmıştım, Steinbeck de iple çektiği seyahati gelip çatınca vazgeçmek için elinden geleni yaparmış. Hastalanır, işler icat edermiş. Travels With Charley’de bunu çok tatlı anlatıyor. İşte bendeki gerginlik de hafif bulantı şeklinde ben burdayım diyor. Yolculuktan bir saat kadar önce bavulu kapamaya başladığımda, yol kıyafetlerimi giydiğimde bulantı başlıyor, otobüse/arabaya binince iki dakikada kesiliyor.

Sangacım yola çıkış bulantısı hemen geçmişti ama size yazayım derken bu sefer de araba tuttu. Karadeniz’in virajlı yollarına alışığım halbuki. Bu ilk kez oluyor. Ekranı telefonu kapattım. Uzaklara, buluta girip çıkan ayın hilal haline bakarak rahatlatmaya çalıştım. Bir ara arada bir yerde inip otele gitmeyi düşündüm. Öyle kötüleşti. Sabrettim, hafifledi. Molada tost aldım, kuru kuru bastırsın diye. Ihlamur verdi muavin. Bulantımı bildiğinden değil. Herkese çay veriyordu tık tık, bana gelince elindeki bardağı uzatmışken yarı yolda geri alıp ıhlamur da var istersen dedi. Tipimden öyle uygun gördü herhalde. İyi de geldi. İkinci turunda biraz daha sıcak su istedim. Yudumlarım. Bir ıhlamur poşeti daha verdi, dursun dedi.

Şimdi 4 saatin sonunda epey hafifledi midem. Yine de riske atmayayım. Yolda okurum diye mektuplarınızı biriktirmiştim. Bence ekrandan kaynaklanmıyor ama yine de kapatayım. Bugünlük bu kadar. Yarın görüşürüz.

Derya – Gün 4: Barefoot

Bir budalalık yaptım. Yeni evin tadilat işleri sebepli bunca giderin, yeni taksitin, bu haftaki şedov kursun ve İstanbul’a git-gel masraflarının içinde kış ortasında kendime çat diye barefoot sandalet aldım.

Yılbaşında ilk kez belirleyip (hem de ajandama özene bezene yazdığım) yeni yıl resolutionlarımdan biri Bali’ye gitmek çünkü. Bali’ye barefoot sandaletsiz almıyorlar sanki. Uçak bileti pahalı diye pöfleyen ben değilim sanki.

Bu ilk değil. Cunda’ya yerleşeceğim diye Cundalık kıyafetler almışlığım var kendime yıllar önce. Totem yapıyormuşum. Totem tutmadı. Üst üste 7 bahar gittim Cunda’ya. 10’ar gün kaldım. Cundalıklarımı giydim, eskizler çizdim, arkadaşlar edindim. Yerleşemedim.

Bali’ye seyahat ülke şartlarında Cunda’ya yerleşmek kadar ütopik gözükse de inançlıyım. Bali seyahat rehberleri okuyor, notlar alıyorum. Hayalimde sırt çantama koyacaklarımı belirliyorum. Sonra tapınak bahçelerinde oturuyor, kumsallarda güneşi doğuruyor, palmiye altlarında yazılar yazıyor, hatta yoga dersi vererek harçlık çıkarıyorum. Hayalimde yani. Güneşten lekelenmemek için uğraşıyorum ama ne zaman işe yaramış ki Bali’de yarayacak? Bir yerden sonra salıyorum. Hep şortlu hep çıplak ayağım. (Sokaklarda ise barefoot sandaletliyim anlaşılan.) Kalışımı uzatıyorum tabii. Benlik işler buluyorum. Benlik arkadaşlar.

Aa geçen ay, yani Aralık’ta iki de bikini altı almıştım bak. Yine Bali çantam için. Hep ipli üstüm varmış ama düzgün altım azmış diye fark edip kış indirimindeyken almıştım. Biri yeşilli yapraklı, tropik. Biri somon, güneşlik.

Bu benim ilk yeni yıl resolutionum. Yapmışken üçlü setle girdim: Evimi kurmak. Bali’ye gitmek. (O sırada evi kısa kiraya veririm.) Üniversite havuzunda yüzmeye başlamak.

İstanbul dönüşü yüzmeye başlayacağım. Ders de alacağım ki şöyle kulaç kulaç yüzerken havuz kenarına gelince dipten havalıca geri dönebileyim. Bir iki teknik bileyim. Yoga ve yürüyüş harici egzersizim olsun artık. Yang aktivite lazım. Hem azıcık yüzünce bacak kasları, karın kasları mis oluyor. Mekiği kim ne yapsın. Tek sorun kışın ıslanmayı sevmemem. Duşta değil tabii, böyle kış ortası havuzda, hamamda saunada, ev harici bir yerde ıslanmayı sevmiyorum. Alışamayacağım şey değildir tabii. İyi bir saç bonesi bulmam, saçları tamamen korumam lazım. Kar da geliyormuş, şükür. Havuz suyu yeterince sıcak mı acaba? Nemli saçla karlı havaya çıkmayayım. Yogaya başlayacak öğrenciler de böyle kuruyor da kuruyorlar işte. Ne sorular ne sorular, mail atıyor, instagramdan yazıyorlar. Bir yere kadar cevap veriyorum. Sonra haydi gel diyorum. Dal. Atla. Kendi deneyiminle kendi cevabını ver. Nihayet derse gelmişlerse dersin başında bilerek fazla konuşmuyorum o tiplerle. Birkaç rahatlatıcı cümle. Beden hareketine, nefese geçsinler hemen. Zihin zaten almış başını gidiyor. Ben de kafada kurmak yerine klorlu sulara bırakayım kendimi. Deneyimden konuşayım.

İkinci resolution Ev Kurma işi daha yayılan bir süreç. Detaylarıyla, son siparişleriyle iki aya tamamlanır herhalde. Kış ortası zaten taşınmam. Karlar kalkınca.

Üç numaralı resolution (Türkçesi niyet mi hedef mi ne bunun?) ama gönüllerin birincisi Bali hayalimde sonbahara. İlkbahara para biriktiremem, yazın ise çok sıcakmış diye. Gerçekçiliğim had safhada hayalimde.

Bunları yatağımda yüzüstü yatmış ayaklarımı havada çaprazlamış yazıyorum size. Ayaklarımda barefoot sandaletler var evet. Kargosu gündüz gelmiş, elime anca geçti. Gönderen çocuk tekinin kayışlarını (bantlarını?) yanlış bağlamış. Çözüp diğerine baka baka yeniden bağladım. Şaşı bak şaşı oldum ne nereden nasıl geçiyor anlamaya çalışırken. Öte yandan ne de basit bir şey bu pahalı şey! Sonra hemen yürüdüm koridorda bir boy. Hemen sevdim. Gül kurusu renkli. Ojelerimle aynı renk. Kışın oje sürmem. Yazın da pek sürmem. Yogada durmuyor, ayak çevirirken bozuluveriyor. Bu hafta süreceğim tutmuş sandalete uymuş.

Aslında bunlar ilk barefoot sandaletlerim değiller. Birkaç yıl önce heveslenip indirim kovalamış almış, ta Amerika’dan Fransa’ya bir sandalet bir bez ayakkabı göndertmiştim. Firmanın Türkiye’ye henüz gönderimi yoktu çünkü. Bafa Gölü kenarındaki bir otelde toplantıdayken vermiştim siparişi. Fransa’daki arkadaşlarım geldiklerinde getirdiler. Geniş ayaklarım bayram etti. Basit ama şıkça bir siyah sandalet o. Kumsala falan giymek istemediğim. Bunu kumsallık, topraklık diye aldım. Ha öylesi de yok muydu, vardı. Ama şıklık-günlük sert zeminlik-kumsallık topraklık diye üçe ayırdım böylece. Şıklığı Bali’ye götürmem. Yazık olur. Bir de rengi kaymış kendi batmış durumda ama sağlamlar var, çamurluk diyeyim onlara da. Onu götüreyim.

Sandaletlerimle bikini altlarım tamam. Ayaklarımla popom hazır. Bekle beni Bali.

Not: Barefoot In The Park diye pek tatlı bir filmi var Jane Fonda’nın. Tavsiye edeyim.

Derya – Gün 3: Cesaret

Üçüncü günü kimse yazmamış olamaz diye sayfayı güncelliyorum. Aç/kapa belki gelir? Yok, üçüncü günü yazan yok. İlginç. Pazartesi koşturması?

Sabah nihayet uzunca uyuttum kendimi. Yine 6’da uyanmıştım ama geri yumdum gözlerimi. Kalkınca da yoga yapmam dinlenirim zannediyordum, oh onu da yaptım. Çaya yine. Üçüncü prelüde de yakında başlarım, artık başlamam lazım. Yarına niyet edeyim.

Granola, mini kahve. WordPress, yazılarınız. Defne hocanın önceki yazıma yazdığı yorumu okurken gözlerim doldu. Sonra yaşlar çoğaldı. Derken epey aktı. Oh iyi geldi. Balkonda oturuyordum, denize nazır bankta. Dizlerimi karnıma çekmiş. Serin serin ağladım kayalıklara, koylara, defnelere karşı. Kara koyunluğuma üzülme, kurban psikolojisi ağlaması değil, bir şeyleri serbest bırakma ağlaması idi. İdrak ağlaması. Zaten bildiğim ama boşladığım bir şeyin idrakı: Aidiyet ihtiyacım. Bir aileye. Giderme yollarından evvel sadece ve sadece kabul, şimdilik. Matah sandığım yalnız kovboyluğun artık öyle çok da iyi hissettirmediğine tamam diyebilmek. Sonra aile içi farklılığıma saygı. Kendi kendime. Başkasının vermesinden önce. Onu besleme, iyi davranma. Daha gençlikte yaptığım gibi hakkını verebilme. Yularından habire geri çekmek yerine mahmuzlama. Bunlara ağladım işte. Bir de cesaret hissettim. İyi geldi, güç verdi. Güçlü hissettim.

Tazelenmiş olarak ayaklandım. Ayın hilal halinin, yumurtlama döneminin ve nihayet serinleyen havanın yüksek enerjilerinin kombosu ile gün içinde bir sürü usta-organizasyon-çamaşır-çizim işlerini hallediverdim. Ameliyat olmuş bir arkadaşa yayla çorbası götürdüm, şirin mutfağında karşılıklı türk kahvesi içtik. Sonra biraz yürüdüm. Arkadaşlarımla görüştüm. Hamile yogası gözlem dersine katıldım, online online. Not alırken çizdiğim at kuyruklu çöp yogacı kıza bir de top karın ekledim. Pek tatlış oldu. İki de meme çiziyorum çöp kızlara ben. Hem kendimi eğlendiriyorum. Hem iki memesi varsa pozu karşıdan, tek memesi varsa yandan görüyoruz demek. Bebelendi şimdi de.

Bugünün yazacak pek yanı yokmuş. Bari dünkü ağır meseleyi sonlandırayım:

Dün akşamki aile toplaştısına (+50 küsür misafir) öyle kararlı, öyle kendimde merkezimde gitmişim ki; başarıyla üstesinden geldim. Daha ziyade zerafetle içinden geçtim. Başarıdan kastım duygusallaşmamış olmam. Dertlenmedim, şunu bunu kafaya takmadım, beklemedim, bekledim de gelmedi diye üzülmedim. Omurgamı önüne iliştiğim bir kapının çıkıntılı pervazına dayadım, o masaj olurken, ayak tabanlarımı yerde hissederken ve verdiğim nefeslerle ilgilenirken bir yandan sizi düşündüm. Dua boyunca. Yazdığım yazının bir kaç yerini kafamda düzelttim. Sizden okuduklarımı tekrar ettim. Güvende ve sevgide hissettim.

Sonra gerektikçe biraz ikrama, biraz boşların toplanmasına, tabakların sıyrılmasına yardım ettim. Usul usul. Etraftaki yardım etcemmm telaşına, hızına hiç kapılmadan. Sülalenin geniş sosyal ağını ilmekledim. Ne az ne fazla, o an gerektiği kadar. Tanıdıklarla small talk. Sevdiğim birkaç kişiyle samimi sohbet. Bendeki dinginlik bana bakmakta olanlara da yansıdı, gördüm. Gülümseyerek, susarak, sakince beni gözlediler.

Planladığımdan daha uzun kalarak (kalabilerek), sadece birkaç kişiye hoşçakal diyerek sessizce evden çıktım. İki yanı çınar ve çam dizili hafif sisli sokak boştu. Çocukluğumun sokağı. Okul yolum. Filmlerdeki gibi yolun tam ortasından zaferle arabaya kadar yürüdüm. Yürüdükçe yürüyecek enerjim vardı. Açık havada olmak harikaydı. Araba yakındaydı maalesef. Film sahnem kısa sürdü. Olsundu.

Derya – Gün 2: Kara Koyun

Garip bir gün bugün.

Sabah teleftim bir kere. Gece uyuyamadım. Yine 3’te cin gibi uyandım. Belki uykum gelir diye okuma lambamı açıp Şibumi’nin kalan son bölümlerini okudum. 4’ü geçiyordu uyuduğumda. Sabah Fatma ile online dersimiz vardı, çok zor uyandım. Huyum olmadığı halde 3-4 kez alarmı öteledim. Geçen haftaki iki dersi kaçırdığım için kendimi kalkmaya zorladım. Hiç dinlenmiş hissetmeyerek bağlandım zoom’a. Yoga çoğunlukla beni toparlayıp enerjimi dengelese de bu sefer daha bir bitap düştüm.

Odamdan sürünerek çıkıp mutfağa girdiğimde bizimkileri kahvaltıyı yarılamış buldum. Oh valla! Pazar kahvaltısını birlikte yapıyorduk hani? Her pazar uzun saatler uyuyordunuz hep de aç aç ben bekliyordum sizi? Bu sefer erken kalkacakları tutmuş. Dersim olduğunu biliyorlar ama yine de beni beklemediklerine, kapımı tıklayıp yoklamadıklarına bozuldum. Kös kös kendi başıma masadakilerden atıştırdım. Sinüslerim kurusun diye glutensiz besleniyordum birkaç gündür, ekmekle simit yedim. Cevizle biraz bal. Çay. Zihinsel gücüm sıfırlandığından Netflix’te Rita’yı açıp boş boş baktım.

Sosyal görevlerim vardı bugün. İlki bir arkadaşın kızının 4 yaş doğumgünüydü. Açık havada, bir kumsal kafesinde. Böyle diyince çok havalı bir mekan canlanmasın gözünüzde. Burası Zonguldak. Evde kalarak uyuklayıp somurtmak için caymak üzereydim ama belki canlanırım diye yarım fincan kahve içip çıktım. Gerçekten de biraz canlandım. Balonlar, çocuklar, çoğu yeni tanıştığım arkadaşlar, özellikle de temiz açık hava. Hareketli, masa başı olmayan, gir/çık/dolaşlı ortam. Çay. Çay pek sevmem, sadece üzgünken, çok üşümüşken veya çok yorgunken içerim. Bardak bardak içtim oh. Pasta da yedim. Glutensizliği şekersizliği sabahtan bozduktu nasılsa.

Günün ikinci sosyal görevi yaklaşınca akşamüstü eve döndüm. Geçen hafta vefat eden bana akrabalık derecesi olarak biraz yakın, samimiyet/iletişim/güven olarak epey uzak bir akrabamızın yedi duasına gitmekle yük’ümlüyüm. Yük olan dua değil tabii ki, duada karşılaşacağım kan bağım olanların bir kısmı. Bu bende ruhsal yorgunluk yaratıyor. Bu yükü kim koymuş? Kim kontrol ediyor? Yük bakanı mı? Dua/akraba bakanı? Gitmezsem ne olur? Annem üzülür, o kadar. Beni hiç ama hiç umursamayan akrabalar sırf laf olsun, iletişim olsun diye anneme beni sorarlar. Annem annem olduğundan ve kendini benim üzerimden iyi-kötü hissettiğinden mahçup olur. O yüzden gideyim.

Cenaze geçen haftaydı. Gündüz toplaşması, camii avlusu, akşam duası, dua öncesi/sonrası mutfak/sandalye yardımı derken gece sinüzit hortladı. Sinüzit = çocuk hastalığı. Bir nevi. Çocuk değil de Yetişkin Olamama diyelim. Neden olduğunu gerçekten pek bilmediğim şekilde benden (yok biliyorum: çünkü Jung deyimiyle sülalenin “kara koyunu” olan annemle babamdan ve daha da kara koyun olan benden) haz etmeyen, kendilerince muhtemelen bir şeylere bahane yaratıp küsüp alınıp iletişimi kesen, selamımızı homurdanarak alan, hatta kimisi görünce başını çeviren bu akraba kalabalığının içine girmekten hiç hazzetmiyorum. Normalde girmiyorum da zaten. Girince de böyle sinüzit işte. Aileden kişilere kızıp harekete geçemeyince ya da elden bir şey gelmeyince oluşan hastalık. Bende hiç şaşmaz. Bu sene iki kez ağır sinüzit oldum. İlki şu yeni evi alma meselesi çıktığında babama iç tepki olarak. Yeterince dış tepki veremediğim için, dış tepkimi ayarlayarak düşük dozda akıttığım için. İkinci de işte bu zorunlu misafirlerle çevrili, yapmacık kibarcık aile toplantısında. Biliyorum ki kara koyunlardan aslında korkulur. Hatta içten içe kıskanılır. Aile kuşaklarının açtıkları yolda gösterdiklere hedefe yürümedikleri için. Yine de..

Bu akşam da işte doğumgünü partisinden döndüm, yemeğimi yedim, haftalık yulafımı fırınladım. Nazar boncuğumu taktım. Önceki duada giyimim günlük bulunmuştu. Madem gideceğim tam olsun diye daha “uygun” giyindim. Uygun renkte baş örtüsü seçtim. Reikicilerin önerdiği hayali fermuarı çektim çıktım. Geçen sefer ani yakalanmıştım. Bu sefer dışarıya kapadığım enerjimle, kimsenin selamsızlığına, yok saymasına takılmadan, hiç beklentiye girmeden, derin ve düzgün nefeslerimle zerafetle sakince bir köşede oturacağım. Plan bu. Akmayan musluğun başında beklememe egzersizi. Kırmızı çizgimdir selam almamak/vermemek. Onu bile yok sayacağım. Yani yapabilirsem.

Dolu sinüs boşluklarımı Fatma hocamın glutensiz, hep ılık sulu, şekersiz ve banyosuz birkaç gün geçirme tavsiyesiyle, tuzlu sularla daha yeni kuruttum. Bir daha doldurtmam. 😎 Yani doldurtmayabilirsem.

Derya – Gün 1: Bağ

Ah sangam. Sevgili sangam.

Trene sessizce bineyim. Belki ilk durakta inerim. Belki benim kervan yolda düzülür de devam ederim. Ebru’nun dediği gibi yazabileceklerimden, yazarken bunalabileceklerimden çekinmekteyim.

Hoş şeyler düşüneyim.

Satürn. Hoş bence. Taze işler, evler barklar, düzenlenen bütçeler, kazançlar hesaplar diye anladım bu Satürn’ü. Öyle diyorlar. Ev’lendim barklandım ben de sanga. Baktım bir yere gitmedim (gidemedim, üst tiresiz evlenemedim) hala bu şehirdeyim ki bununla da barışıyorum, o zaman birkaç aylığına diye gelip 6 yılı yeni devirdiğim ana babamın yanından ayrılayım dedim.

Kendi evim olursa buraya hepten çökerim diye korktuğumdan beklemiştim hep. Neyi beklemiştim, buradan gideceğim zamanı tabii ki. Bir süredir fark ediyorum ki İstanbul’da da yaşama isteğim kalmamış. Ee o zaman? Alayım evimi, Gebze’deki deponun 6 yıllık gideri astarını aşmış eşyamı getireyim. Biraz otururum biraz kısa dönemli kiralarım. Basamak olur. Dedim. Neye basamak? Göreceğiz. Enerjim değişir, temizlenir, bu cesaret başka cesaret gerektiren şeylere vesile olur. İçimde öyle bir his var. Defne hocanın vaktiyle yazdığı gibi baba evinden bir kez daha ayrılayım. Kaç etti kimbilir. Öncekiler kolaycacıktı ama bu seferkinde fırtına koptu. Şiddetle karşı çıkıldı bu fikre. Evdeki otorite, the baba savurdu estirdi. Ben hakkım için savaşırken o kontrolü kaybetmek istemedi. Kontrol vesilesiyle hissettiği gücü kaybetmek istemedi belki de. Sesler yükseldi, yaşlar aktı, sinirler bozuldu, bağlar değerler sorgulandı. Sonra duruldu anlaşmaya varıldı ama o arada bir şeyler koptu. Değdi mi? Değdi sanırım. Kopuş kolay değil. Bu da bir kayıp. Bu da üzüntü veriyor. Ah ama hoş şeyler yazacaktım.

Hoş. Hamile yogası vermeye başladım. Bunun bendeki yankısını size sonra yazarım. Günlerim sayısı artmış dersleri vermekle, eve yığdığım ustalara koşturmakla, kararlar almak, siparişler vermek, bütçe hesaplarıyla geçiyor. Fatma hocam gibi vaktiyle üç kuruşa yaptırabileceklerimi bana ağır gelen meblağlara yaptırıyorum. İlk kez taksitliyorum. Olsun. Bir süre böyle çok çalışıp ödeyeceğim artık. İçime sinsin yuvam yeter ki. Bu önemli.

Yoga. Kendi yogamı yılbaşından beri hiç canım istemedi. İstemediğine üzüldüm. Endişelendim. Bazen boş geçtim, bazen zorladım yaptım, bazen sadece suçide oturdum, bazen uyduruktan ısındım. Bol bol sert zeminde sırt üstü öylece yattım. Yatak odasında, salonda, mutfak halısında. O kadardı. Hem verdiğim dersleri kendime göre fazla kaçırdığımdan. Hem duygusal hallere fazlaca kapıldığımdan. Birkaç gündür yine yogaya duruyorum ama. Hatta dün sabahlı akşamlı durdum. Çağrı geldi uydum. Sabah Balakrama, akşam Çaya Yoddha. Adını hiç hatırlamadığım üçüncü prelüde yeni başladık ama daha bir dersine katılabildiğimden ona yeltenmiyorum şimdilik. Bence yogamla (aman nazar değmesin) tekrar buluşmam Çember Apartmanı’ndan beri ilk kez iştahla bir roman okuduğumdan. Yıllar önce okuduğum, defterlerime alıntılar yazdığım Şibumi’ye tekrar başladım. Okumakla yoganın bir ilgisi ver. Gerçekten. Yazmakla da. Bu üçü birbirini ritimliyor.

Yine de neredeyse size bu ay döngüsünde yazmayacaktım. Defne hoca çağrı yaptığı, yazmasam da sizinkileri okuyacağım için mutluydum. Bu akşam okudum da okudum. Pelin’in önerdiği Kül çaldı da çaldı, okurken. Gelip giden yalnızlık hissine ek olarak sık sık yoklayan özlem ve kayıp hissi var Pelin. Bir süredir. Bildiklerim, anladıklarım, anlamlandırdıklarım duygularımı değiştirmeye yetmiyor. Birsen Tezer’in “geçmiş zaman” tekrarı iyi geldi biraz.

Yalnız değiliz, birbirimiz varız demişsin hem. Bağlıyız demişsin. O bağa tutundum geldim buraya. Sağolasın. Sağolasınız.

Derya – Yeni Ay: Vasiyetname

Sevgili sangacım,

Ayın evrelerine göre kendimce kısalttığım 28 gün blogumu tamamlayayım. Yeni ay dündü ama üzerime karabasan gibi çöken ağırlık düşüncelerime ve dilime de çöktüğünden tek kelime yazacak takatim yoktu. Bir arkadaşımızın annesinin vefat haberini aldık dün. Üzüntü, cami avlusunda fırtına ayazında çok üşüme, sonra onu ve kardeşini annelerinin yanında durup taziye kabulünde izlerken bir başına oluşlarına hüzünlenmem, derken kendi tek çocukluğumu ve kocasızlığımı/partnersizliğimi fark edip Allah göstermesin ailemi kaybedersem asıl benim orada bir başıma bekleyeceğime dertlenip kendime eziyet etmem…. Derken derken kendimi zorla yataktan kazıyıp gittiğim akşam duasında (hoca çok güzel okudu) yaşadığımız hayata razı olmaktan bahsetti hoca. Bunu hatırlamak iyi geldi. İrmik helvası çok lezzetliydi, o da iyi geldi. Bu yazıyı bitirince duşa gireceğim, o da iyi gelecek. Belki uyumadan biraz kırmızı çadır yogası. Kaslar kasılmış, omuzlarım kapanmış üzüntüden.

Uzun yazmayacağım, dedemin bugün arkadaşlara da anlattığım ironik bir mektubundan bahsedeceğim. Dedem 7-8 yıl önce öldü. Cenaze ertesi gündü, önceki akşam dua okuttuk, topluca (dedem dahil) evdeydik. Bir yerlerden dedemin vasiyeti çıktı. Kime ne kalacak vasiyeti değil. Cenaze öncesi-sırası-sonrası neler nasıl yapılacak talimatlı vasiyet. Ayrıntıların adamı muzip dedem mezarlığın olduğu mahalledeki çocuklara ikram menüsünden ne giyeceğimize kadar her şeyi bir bir yazmış.

Demiş ki,

“Öyle karalara bürünmeyin. Allahımla kavuştuğum gün bugün. Beyazlar giyin. (Açık renk giyinip beyaz tülbent taktık.)

Feryat figan olmayın, ağırbaşlı olun. Fazla ağlamak Allah’a isyan, ayıp. (Normal ağladık.)

Yunus’a söyleyin (bizim mahallenin ve ailenin hocası) kısa kessin, milleti sıkmasın. Duaların Türkçesini de özetlesin. (Yunus hoca uğraştı ama Türkçeye alışık değildi, biraz dağıldı, sonra hepten vazgeçti.)

Beni camiye cipimle götürün. (Çok sevdiği, Türkiye’de sadece iki tane daha olan, kocaman, kıpkırmızı 30 yıllık değişik bir cipi vardı. Mahalle camisine cipin kapısı açık büyük bagajında gitti.)

Mezarlıkta su döküp harçlık almak için bekleşen çocuklara, kazıcılara meyve suyu, poğaça, akide şekeri dağıtın. Dükkandaki adamları da unutmayın. (Ailenin soyadı ve sembolü Şeker.)

Tabutun içine başımın yanına Afet’in (anneannemin) tülbentini koyun. Kokusunu duyayım.” (Yunus hoca buna itiraz etti. Bir ara hoca odada değilken erkeklerden biri tülbenti koyuverdi.)

Daha ne yazıyordu unuttum. Hepsinden önemlisi bu mektup bizi tüm akşam oyaladı. Güldürdü, şaşırttı, aklımızı dağıttı.

Hala dua evlerinde aklıma gelir, içimi yine hafifletir, oyalar.

Ayın son günü işte böyleydi sangacım. Yazacaklarım bu kadar. Böyle bir mektuptan sonra buradan nereye bağlayacağımı, nasıl derli toplu sonlandıracağımı bilemedim. Sevgiler, selamlar, akide şekeri tadında yeni aylar dileyeyim.

Derya – Son Dördün

Şimdi suçiden kalkıp doğruldum. Doğrulurken ezan okunmaya başladı. Akşam ezanı. Yani bir akşam yogası yaptım sevgili sanga! Hangi dağda kurt öldüyse. Hem de sabah yogası da yapmış olmama rağmen. Kötü hatta dehşet şeylerin olduğu rüyalı uykumdan oldukça geç saatte uyandığımdan ve ziyadesiyle hülyalı hissettiğimden Balakrama’ya kaydı gönül sabah. Uzatmadan derinleşemeden tık tık yapıverdim. Kahvaltı sonrası Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı. İki sabahtır okuyorum, iki sabahtır Sabah Ağrısı hissiyle güne başlıyorum. Tüm kitap Mürşit’in depresyonunu mu okuyacağız? Festival durum filmi gibi? Yoksa şehre biri gelecek mi, Mürşit biriyle tanışacak mı, ne bileyim biri kaza geçirecek mi… Yani adam el mahkum silkelenecek ve bir kahramanın yolculuğu olacak mı? Yoksa sabah ağrıları bende devam.

Ama ne oluyor, bende yazma isteği uyandırıyor. Yazıyorum da bir şeyler. Daha önce başladığım bir şeye devam ediyorum daha doğrusu. Bir Yazmaya Devam Edememe Ağrısı’ndan muzdaribim nihayetinde.

Bugün evde temizlik olduğundan ve nasıl olduysa hem yatak odamda hem salonda hem mutfakta aynı anda her şey ayağa kaldırıldığından kendimi dışarı attım. Tenis kulübünde bir buluşmam vardı, yoga konulu bir işbirliği görüşmesi. Aman pek havalı oldu böyle yazınca. Çınar ağaçlı yollardan, bahçeli müstakil evlerin arasından geçerek yürüdüm. Bizim buralarda bitki örtüsü envai çeşit turuncu, kırmızı, sarı tonlarının karıştığı bir suluboya kabına bulanmış gibi. Keşke yaprakların tamamı dökülmese. Birazı kışı böyle geçirse. Kulübe erken vardığımdan beklerken yeni çıkan Zonguldak tarihi makaleleri derlemesini okudum. Bendeki kopya ödünç, henüz satışa çıkmadığından daha bir kıymete binmiş oldu, yutarcasına okumaktayım.

Sonra beklediğim kişi geldi, gitti, şarjdaki telefonumu almak için kulüp binasına girdim. İçeride şömine yakmışlar, alev alev, çıtır çıtır. Sıcacıklık sardı. Burada herkes zaten tanıdık ama daha bir sevdiğim tanıdıklardan Zafer abi fiskos berjerlerinden birinde oturuyor. Yanındaki boş. Kayıp oturuverdim tabii ki. Her şey beni çağırıyor. Kitabı ona da gösterdim. Katoliklerin bölümü özellikle ilgisi çekti, eski Fransız ve Rum okullarından, kiliselerinden konuştuk. Makalede ve oradaki kaynakça mektuplarda geçen Fransız hastanesi ve kilisesinin hangi binalar olduğunu anlattı. Hala ayakta ve başka işlevlerle kullanımda olan çok iyi bildiğim iki bina. Hem hayretler içinde kaldım hem taşlar yerine oturdu. Bu şehirde yazılı kaynak az olduğu için yapboz gibi öğreniliyor bilgiler. Sormadıkça da anlatılmıyor. Her öğrendiğim bilgi, tabii ya! dedirterek yapbozu biraz daha tamamlıyor. Geçmişe çok takılmamak lazım (mı ki?) ama merakım ve gönlüm bu aralar pek bir geçmişe çekiliyor.

Üstüm inceydi, güneş iniyordu, biraz sohbetleşip ayrıldım. Üşümemek için hızlı hızlı yürüyerek mahalleyi geri turladım. Yürürken Fatma hocaya sesli mesaj gönderdim. Sri Lanka’da yakalamışım, vay canına. Otelden çıkış yapmak üzereymiş, dönünce konuşurmuşuz. Böyle dedi ama soruma misler gibi de cevap verdi. Sri Lanka’da olmasaydı daha nasıl cevap verecekti acaba? Gönlüm ferahladı. Yokuşu çıktım, evi de geçip markete kadar devam ettim. Geçen gün parasını ödediğim yulafı kasada bırakmış olabilir miyim diye sordum. Hatırlamadılar. Ekmek, havuç, kereviz, bal kabağı alışveriş heybemde, tuvalet kağıtları öylece elimde eve döndüm. Balkabağını pişirip püre yapıp, yulafa katıp fırında kap kek yapacağım. Kalanı da çorba olur artık, becerebilirsem.

Asansör, yüz temizliği, gül suyu fıs fıs, yüz masajı. Kazağımı çıkartmıştım ki uttanasana yaparken yakaladım kendimi. Pantolonumu çıkarmıştım ki indra parantezine evirmişim. Çök kalk. Öyle cıbıldak cıbıldak. Nefeslerim derinleşmiş. İçimde neşeli bir dinginlik. Yogaya daveti duydum. Yoga beni çağırıyor. Cıbıl yapacaktım ama üşürüm diye hızlıca giyinip suçi. Bu sefer Çaya Yodha. Yine tık tık, ama derin. Ne mayurayı atladım, ne vajroliyi. Hem de 8-5-3’lü vajroli. Jade lady. Sıvaz sıvaz oh. Suçili bitirdim. Doğrulurken ezan okunmaya başladı. Dışarıda akşam ezanı. İçeride ise size yazma isteği. Enfes.

Yazımı sonlandırıyorum. Sebzelerimi pişirip kendime tiyatro ısmarlayacağım. Kimselere gelir misin diye sormadan. Salonun yarısı tanıdık olacak zaten. Tatlı hoşbeşler, sohbetler dönecek. Biletim de yok ama kapıda satılıyormuş. Çıkışta da açık yer varsa çay-kurabiye, neden olmasın? Ya da erken yetişirsem güzel kabak tatlısı yapan bir lokanta var, türk kahvesiyle kabak ısmarlarım kendime. Tahinli cevizli. Belki kendi başıma. Belki rastladığım bir tanıdıkla. Gönlüme göre artık. Lokantadaki çocuk ilkokuldan sınıf arkadaşımmış. Beni yılda bir iki kez görüyor ve bu sefer hatırlayıp hatırlamadığımı soruyor. Hayır hatırlamıyorum. İlk iki seneyi beraber okumuşuz, sonra o başka okula geçmiş. Nasıl hatırlayabilirim ki? O nasıl hatırlıyor ki? Ve bu neden bu kadar mühim ki?

Ayın son dördününe ve kırmızı çadır öncesi günlerine girmeme rağmen dingin, dengeli hissetmeye devam ediyorum. Henüz Çadır Öncesi Dünya Ağrısı yoklamadı. Mmm. Dur bakalım.

Derya – Tutulma Külleri: Tanıştığıma Memnun Oldum Öfke Adası

Sıcak akşam duşumu aldım, güllü kremime bulandım, ılık suyumu yudumladım. Islak saçlarımla sırtımın arasına bir peştamal atıp huzuruna çıktım sanga. Saçımı kurutamayacak kadar acil bir yazma dürtüsü geldi. Size yeni tanıştığım duygu ada’mı takdim edecekmişim.

Inside Out animasyonunu izleyeniniz var mı? Başrol karakterlerimiz; Riley isimli bir kızcağızın iç dünyasındaki duygulardır bu animasyonda. Üzüntü, Neşe, Öfke, Tiksinti, Korku, Güven gibi duygular ve adaları vardır. Gün içinde Riley’in yaşadıklarına göre sırayla kumandayı ele alıp Riley’i yönetmektedirler. Bunların ilk nasıl oluştukları flaşbeklerle gösterilirken, Riley büyüdükçe yeni adalar da eklenir.

Kumandayı genelde Neşe yönetir. Diğerlerine ılımlı ve anlayışlı olsa da Üzüntü’yü hep dışlamak istemektedir. Animasyon boyunca Üzüntü duygusunun da hak ettiği değer ve alanı kazanabilmesi üzerine bir takım zorlu olaylar olur. Maceralar maceralar.

İşte ben de altı aydır bir duygum ile tanış olma macerasındayım sangacım. Öyle yüce, ilginçli, havalı psikolojik isimli, geniş duygu yelpazesinin kıyı köşesine saklanmış bir duygu da değil üstelik: 36 yaşım boyunca yok saydığım, fark etmediğim, kışkışladığım bir duygum yaz ve sonbahar boyunca diğerlerini ittirdi kaktırdı öne çıktı, kumanda panelini ele geçirdi ve işte huzurlarımda: Öfke!

Bildiğiniz öfke. Hiç orijinal değilim.

Hadi canım, hiç mi sinirlendiğin olmadı diye sorarsanız, oldu oluyor tabi, ama bu anlar kısacıktır, saman alevi türevi gelir, geçer. Öfke başka, sinirlenmek başka şey gibi geliyor. Heyecanlı, sabırsız ve içi dışı bir bir tip olduğum, ses tonumu illa inceltilmiş kibar ayarında tutmadığım için, kızdım sanıldığım çok olmuştur. (Watsapp’ta ikon eklemeyince ciddi-sert-umursamaz sanılmak gibi bir şey bu tatlı ses tonu da.) Halbuki hiç kızmıyor, olan biteni ifade ediyordum. Anlıktı. Takılmıyor, uzatmıyordum. Kızma hali uzarsa mı öfkeye dönüşüyor?

Öyleyse eğer, asla öfkeli kalmaz, kalacak gibiysem de sağaltmak için hemen muhatabıyla konuşur, derdimi anlatır, anlamak ve anlaşılmak için elimden geleni yapardım. Şimdi anlatacaklarımdan yoga hocalarımız huzurlarında biraz utanıyorum. Öfke diye bir duygunun aslında olmadığına, insanların hayal kırıklığı, üzüntü, korku gibi bir takım başka duyguları o anda tanımlayamayıp onları yönetememe, içinden geçememe gibi sebeplerle öfkelendiklerini düşünürdüm hep ve (utandığım kısım burası, Utanç isimli bir duygu adam var çünkü) üstelik bunu konuyu açan bir iki yoga öğrencime de böyle anlatmıştım. Kendini kontrol edememek, kendini anlayamamak ya da meramını dile getirememekten kaynaklıydı öfke. Aslında bir başka duygunun örtüsü idi. Örtüyü kaldırıp asıl duyguya ulaşır ve üstünde çalışırsan öfkene gerek kalmaz, seni yiyip bitirmezdi. Güçsüzlüktü öfke. İradesizlikti. Zararlıydı. (Babama göreyse Üzüntü güçsüzlüktür.) Kayık boş idi. (Bana inanmazsan Karacaoğlan – pardon Osho der ki…)

Yaşadığın olay her ne ise onu fazlaca kişiselleştirmek, büyük resmi görememekti öfkelenmek. Halbuki yogaya göre kimsenin kimseyle alıp veremediği yoktu, herkes kendi dünyasında yaşıyordu. Biz ona yorum yükleyip filtremizden geçiriyorduk. (Kumanda panelindeni duygu tipleri.) Hem kornaya yüklenen adamın belki acelesi vardı. Şeritten çıkanın belki aklı bir şeye gidivermişti, bize de olmuyor muydu? Bize sesini yükselten aslında korkmuştu. Dedikodu yapan komşu teyze yapsındı, hoşumuza gitmiyorsa bize düşen onunla vakit geçirmeyip dedikodusuna maruz kalmamaktı. Bir yanağımıza vurana diğerini çevirmiyor muyduk? Tepkisizlik, nam-ı diğer Vairagya bir erdem değil miydi? Öfkelenmeyen yogiler, yükselmeyen sufiler değil miydi ilhamımız? Sufi dedesinden el almış, 95’inde öleli çok olmuş pamuk anneanneciğim hiçbir şeye kızmadığı için hala övülmüyor muydu ailede? Beni de ona benzetmiyorlar mıydı hani hep?

Eyvah eyvah.

Gel gör ki bu yaz offf – çok öfkelendim sanga! Hem ben yandım, hem yakmak yıkmak istedim. İçimde bir ejderha ateşi uyanmış, püskürtmezse kendi yanacak. Baş edemedim, şaşırdım, çok yoruldum ve kendimden çok utandım. Öfkelendiğim için. Öfkem dinmediği için. Öfkemi muhataplarına açık açık yansıtmadığımdan nereye yönlendireceğimi, nasıl yöneteceğimi bilemedim. Savruldum durdum. Defne hocanın tabiriyle her gelen dalgayla sörf yapmak yerine alabora oldum, bol bol su yuttum.

Neredeyse iki kat zam ile saati 1200TL’ye çıktığını söylemeden geçemeyeceğim psikologuma utana sıkıla öfkemden bahsettim. Hiç unutmayacağım bir seans oldu. Selam Öfke Adası. Hello yetişkinlik. Tanıştığıma memnun oldum. Bugün kimi yakıyoruz bakalım?

Önce tüm bunların başlamasına vesile olan son narsist sevgiliyi yakıyormuşuz. Sonra kendi eksikliğiyle yüzleşmek yerine en yakınından, benden hınç çıkarmayı seçen bir dost da yansınmış. Vaktiyle beni yalanla, arkadan iş çevirmekle itham ederek küsüp giden inatçı başka bir eski arkadaş durduk yere (durduk yere değil, ben yakıp sindirebileyim diye) tekrar kapımı çaldı. Peki, alevlere buyur. Hocalık yaptığım yoga dersinde defalarca sen sus kendi partnerine bak dediğim halde benim partnerimi yönlendirmeye çalışan heyecanı fazlaca yükselmiş bir öğrencimi bir anlık yakıverdik. Ben ve yeni dostum Öfke. Oradan hızımızı alamadık, lise hayatım boyunca tüm arkadaşlarımı benden uzaklaştıran, yer yer zorbalık yapan, on yıldır görüşmediğim kuzenim ile ateşi canlandırdık. Bir takım mülkiyet meseleleri ile bize psikolojik baskı ve duygusal manipülasyon yapan hiç sevmediğim akrabalarımı da ateşe attık. Harladık da harladık.

İlla ki anlamak, anlaşılmak, empati yapıp sebebini aramak, n’olur beni sevsin, görüşmesek de sevgi dolu kalalım, sevişmesek de selamlaşalım gibi oyalanmalarla aşırı mesai yapmış Üzüntü ve Beklenti (beklenti bir duygu mudur?) duygularımı biraz dinlendirdik. Akmayan musluğun başında beklemeyelim, gidişimizi öfke kolaylaştıracaksa öyle olsun, kullanalım dedik. Simittir, pizzadır, elimizden hamurişlerini, işlenmiş şekeri düşürmedik. Çaya Yodha öğreniyorduk ama Balakrama’ya da sık sık uğradık. Kendi öfke adasıyla tanış olan başka arkadaşlara merakla sorduk, sen öfkelenince ne yapıyorsun? Senin öfken nasıl? Ne kadar sürüyor? Geçen bir şey mi, aklına geldikçe öfkelenmeye devam mı ediyorsun? Yorulmuyor musun?

Derken derken… Aylardır kah yükselen kah azalan alevler dinmeye yüz tuttukça… Tutulma ile birlikte son bir kaç yüzleşme ve eleme de olup bitip ortalık temizlenince… Oh be. Durulmaya başladık. Ateşteki küllere bakarak tekrar merkezlenmeye.

Yeni yeni anlıyorum, o yüzden çok da emin olmayarak yüksek sesle düşünüyorum ki Öfke hem gerçek, hem gerekli bir duyguymuş. Yeri gelir hakkımızı savunmak, sınırımızı çekmeye yardım edermiş. Daimi sürmesi tehlikeli olabilse de, kendisi bizi korumak için varmış. Öfkelenen insan illa iradesiz insan demek değilmiş. (Gün boyu ota boka öfkelenmekten ya öfkeyi illa muhatabına kusmaktan bahsetmediğimi anladınız.) Yeri gelir bedenin elektriği olurmuş öfke. Allah korusun yok sayılmış öfkenin kansere kadar yolu varmış. Uygun zamanda uygun öfke duygusu lazımmış. Başka? Üçüncü senesinde çiçeği burnunda bir şedov öğrencisi olarak ateştir, sindirmektir, hazımdır, lazımdır, doğaldır gibi konulardan burada bahsetmek benim harcım değil. Onları bazen Fatma hoca ile konuşuyoruz, ben danıştıkça. Konuştuğumuzla kalalım. Deneyimlenmeyen bilgi çöp bilgi miydi, dedikodu muydu? Şimdilik dedikodu olsun bu yazdıklarım da. Deneyim birikecek daha.

Her türlü astrologun “sıkı durun ikili ilişkiler yanacak, bitenler bitecek” haykırışlarıyla geçen birer tutulma ve dolunay.. Okyanus ortasında ıssız kumsala vurmuş kazazede misali Öfke Adası’nı (eldeki simiti ısıra ısıra) gezip tozup keşfetme.. Upuzun ve çilekeş beş saatlik bir doğa yürüyüşü.. Fatma hoca ile yüz yüze yaptığımız sangalı iki mis ders, biraz Beyoğlu yürüyüşü, profiterol, özlenen dostlarla buluşma.. Son bir psikoterapi seansı derken… Size söylemek nazar değdirmez, kısa meditasyon oturuşlarıma geri döndüm. Yoga okumalarıma. Ilık sularıma. Sabah ilk iş telefonuma uzanmamaya, uyumadan çok önce uçak moduna almaya. Kaygı ataksız uykularıma. Zaten aksatmıyordum ama hakkını daha bir verdiğim, ritmi daha bir tutmuş Çaya Yodha’ya. Şöyle doya doya, uzunca romanlar okuyabilecek konsantrasyona.

Külleri ise henüz süpürmedim. Bir köşede duruyorlar. Ateşi sönmüş odunların saatler sonra kendiliğinden yine ufacık tutuşması gibi, benim küller de bazen tekrar alevlenip sönüyor. Zaten benim süpürmemle değil, kendileri rüzgar ile savrulup dağılsınlar. Tutulma sonrası bende işler böyle. Inside out.

Derya – İlk Dördün: Aşk

İlkokuldan sonra İngilizce hazırlık okurken bizi çeşitli ülkelerden mektup arkadaşlarıyla eşleştirmişlerdi. Payıma üç dört mektuptan sonra sesi kesilen Antonio isimli bir İtalyan çocukcağız ile saçı kaşı beyaza çalan sarışınlıkta hayalet gibi bir İsveçli Louise düşmüştü. Aynı sene en yakın arkadaşım Yasemin annesiyle birlikte Almanya’ya göçtü. Bir sene sonra da katıldığım bir dil kampında Alessandra isimli başka bir İtalyan kız ile arkadaşlık kurdum. Okuldan eşleştiklerimle sadece bir kaç ay mektuplaştım ama Yasemin ve Alessandra ile uzun yıllar boyu her hafta yazdık. Ergen kızlar ne yazıyorsa onu yazdık. Arkalı önlü dolan kağıtların çokluğundan zarflar zor kapanırdı.

Bizim aile apartmanında posta kutusu yoktu. Postacı zarfları büyük camlı demir kapının ferforjeleri arasına sıkıştırır, kapıdan ilk giren kişi de hepsini alıp geniş giriş holündeki kalorifer peteğinin üstüne bırakırdı. Okuldan dönüp de dairelerimizin zilini çalarken petek üstündeki zarfları seçmeye çalışırdım. Renkli kalemle yazılmış kendi de renkli zarf var mıydı? Bazen de mektupları dört gözle beklediğini bilen annem, bana gelmiş bir mektup varsa sevineyim diye diğerlerinden ayırır, tırabzanın üstüne bırakırdı. Camlı kapıdan zarfı görünce uçardım sevinçten. Çaldığımız zil ile kapı otomatiğinin açılması arasındaki birkaç saniye uzardı da uzardı.

Yeni yazı var mı diye hemen her gün bu bloga bir kez tıklarken işte bu heyecanı duyuyorum. Benim telefonda geç açılıyor WordPress uygulaması. Açılmasını beklerkenki saniyeler, apartman kapımızın dışındaki heyecanlı saniyelere dönüşüyor. Biliyorum, istersem her yeni yazı mail kutuma bildirim olarak düşebilir. Bilerek bu seçeneği açmadım, bekleme ritüelini sevdiğimden. Bugün yeni yazı yokmuş. Olsun, ben yazarım.

Bu ilkdördünde, Kasım’ın ilk gününde benim de içimde yeni bir şey filizlendi sanga. Yok yanlış söyledim, bir şey bitti. Ya da ikisi birden. Yazdıkça çıkar meydana.

Günün özel bir tarafı yok halbuki. Yogayla, fotoşopla, otoketle başladı günüm. Her şeyden bir kuple. Sonra bir protestoya gittik, ana-kız. Endüstriyel miras özelliklerinin tümünü taşıyan, muhteşem merdiven detayları olan, ulusal çapta ünlü bir mimarın elinden çıkmış, bir dönemin üslubunu, tarihini, kültürünü mekansal olarak somutlaştıran, şehrin yarısının mezun olduğu, dönemin kömür şirketinin memur çocuklarının ücretsiz okutulduğu, yüksek kalitede eğitim veren bir ilköğretim okulu binası yıkılıyor. Apar topar çıkan yıkım kararını türlü şekillerde protesto ettik. Hiçbir sonuç alamadık. Bugün yine gittiğimizde çatısı ile pencere doğramaları tamamen sökülmüştü. Muhteşem işçilikli kıvrımlı demir kapısı, bize önlem olarak çizgili polis şeritleri ile kapatılmıştı. Yerine dört katlı yeni bir okul yapılacak. Ruhsuz, beton, TOKİ tipli bir bina olur muhtemelen. Kurtaramıyoruz 90 yıllık zarif okulumuzu. Şehir belleğine bir delik daha açılıyor.

Bu hüzünlü ziyaret sonrası tüm günü boynum bükük geçireceğimi düşünüyordum. Ama çok sevdiğim huzur dolu bir kafede oturup çay içer, şimdiye dek yediğim en leziz tuzlu susamlı çıtır kurabiyeyi yerken üzüntünün yerini huzur aldı. Rahat koltuğuma gömüldüm ve sıcak çay bardağıma sarılıp Çember Apartmanı’ndan iki bölüm okudum. O filizi işte bu bölümlerde birinde, “Aşk” isimli olanda hissettim. Yatakta birbirine dolanmış yatan karakterlerin duygusu içimi sarmalarken göğüs kafesim genişledi, kalbim hızlandı, sevinçle, ferahlıkla doldu. Yeniden aşık olmaya hazır olduğumu hissettim. Aylardır ilk kez. Korkumun geçtiğini, tekrar güvenmeye hazır olduğumu. Sevinç bundan olsa gerek.

Karakterleri gözümde canlandırırken düşündüm. Yatakta sırt üstü yatıp, tek kolunu açıp kadın gelsin omzuna yatıp sarılsın diye bekleyen erkeklere sinir olurum hep. O da bir zahmet yan dönüp bana sarılsın isterim. Kalp kalbe, yüz yüze sarmaş dolaş yatalım, uyuyalım. Sırt üstü genişçe yatan erkek, avdan savaştan dönmüş, höyt diye kendini yatağa atmış, Allah razı olsun bir kolunu açıp kadınını davet etmiş, diğeriyle ona sarılmaya tenezzül bile etmeyen bencil ve kaba adamı çağrıştırır bana. İlla kadın kıvrılıp dolanacak.

Beni çok üzen son sevgilim ben bir kez ona bundan bahsettiğim için kendiliğinden bana döner, tam istediğim gibi sarılırdı. Kitaptaki bölümü okurken anımsadım; ne güzeldi. Gülümsedim. Heyecanlandım. Ama bu sefer yepyeni bir duyguyla: Üzülmeden, içlenmeden, öfkelenmeden, özlemeden! Nötr bir şekilde anımsadım sadece. Başka birinde de aşkı bulabileceğimi bilerek, hatta buna hazır hissederek. Ah ne ferahlık!

Narsist ilişki sonrası travma normalmiş. Bir tarihi varmış, ancak o vakit geçermiş. Geçsin diye zorladığın her an, bu sürenin sonuna eklenirmiş. Bugün bu uzun ve yorucu, çok yorucu sürenin sonuna yaklaştığımı ilk kez hissediyorum. Bugün kalbim heyecanla dolu.

Süreç geçsin diye zorlamamışsam da, kısalmasına vesile olmuş olabilirim. Pazar günü beş saat süren bir doğa yürüyüşüne katılmıştım. Sandım ki tatlı köy yollarında hobbit şarkılarıyla kıvrım kıvrım yürüyeceğiz. Buraların dağlık yolunda nereye tatlı yürüyorsun? Ne tırmandık, ne tırmandık sanga. Ne indik, ne indik. Sucuk gibi terledim. 45 dakikalık tek bir tanecik mola verdik, kalanını ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Sırf sıkışıklıklarım açılsın, apana aksın diye, kaç gündür bedenim(?) uzun yürüyüş istiyor diye katılmıştım yürüyüşe. Yandı bacaklar, bitti tasa, ben kurbanım bu apanaya diyorum. Son saate girdiğimde bacaklarım yanıyor, sızlıyordu. İnsanlar boşuna depresyon, travma sonrası Santiago gibi uzun hac yollarında haftalarca çilekeş yürüyüşlerine çıkmıyorlar. İşte belki bu yürüyüştür beni son bir silkeleyen. Belki değil, muhakkak odur. Ertesi sabah yüzüm cildim güzelleşip parlamış, yorgunluktan katılaşır sandığım kaslarım esnemiş, ağrıyacak diye beklediğim kalçalarım açılmış, yogam akmış gitmişti.

Bu hafta sonu Fatma hocamızla yüz yüze dersimiz var, hem de Beyoğlu’nda. İkişer saatlik canımızı çıkaracağını düşündüğüm derslerin ardından değişti diye küsüp uğramaz olduğum ama aslında özlediğim Beyoğlu’nda sokak sokak fink atacağım. Hazır Çember’i de okuyorken vaktiyle eskiz çizmeye çekinerek girdiğimiz Tarlabaşı sokakları ne hale gelmiş, bakacağım. Yani hem ders hem tabana kuvvet, apana şov olacak.

Bir de profiterol ve sıcak çikolata tabii.