Derya – Bu işte bir yalnızlık var

Dünkü derste öğrendiğimiz gibi kemiklerimi yere bastırdım bu sabah, ilk iş. Yüzümü yıkamadan, yataktan halıya inip. Bir uçak kanadının üstüne tekrar tekrar inmesiyle bir türlü doğrulamayan, artık son darbede pestili çıkıp yere ezilmiş böcek gibi yapışan adama üzüldüğüm rüyamdan sersemce uyanıp. Bu yere kapanmalı, göz kapamalı, kemik bastırmalı başlangıcı sevdim. Yogaya suçiden bile yavaş başlamak, hızlı günlerime ve bol rüyalı hızlı gecelerime iyi gelecek bence. Vatayı fıs fıs çıkıyor hayal ettim.

Mideye su, yüze su, dil. Perdeleri açtım. Bulutluymuş hava, yeni aydınlanıyor. Bu serin sonbahar günleri hep Şişli’deki evimi hatırlatıyor. Eylül’de ve çok severek taşındığım için herhalde. Üç katlı, yığma taşlı, ahşap rabıtalı, yüksek tavanlı Musevi evi. Yorgana geçmişsin ama şortla yatabiliyorsun mevsiminde. Kasım gibi iyice serinlemiş başka sabahlarda köydeki evi hatırlıyorum. Baharda Ege, yaz başındaki ilk günlerde ise İtalya yolculuklarımı. Olduğun yeri de onurlandır be kadın. Di mi? Şandor hoca ne demişmiş hayallerle, gündüz düşleriyle ilgili? İşime gelmediğinden hatırlayamadım şimdi.

Yarım saatim geçince yogaya durdum, bir kez daha kemik bastırarak başladım. Bir ara sadece ısınmaları yapıp kalanını boş versem mi diye düşünsem de sabah sabah hafif bunalım zihnimle başbaşa kalmaktan korkup devam ettim. Yedire yedire yaptım yogamı. Çoğu sefer boşladığım mayurayı, vajroliyi atlamadan. Dün öğrendiğimiz gibi dizler bükülü, popo yere yakın bir Balakrama. Kulakta yer yer Fatma hoca sesi. Suçili bitiş.

Ayaklanınca terastan baktım. Karadeniz köpüklü, coşkun. Zihnim de coşar köpürür birazdan. Engel olmak lazım, canıma yetti haftalardır çünkü. Saat erken. Bir şeyler okuyayım, bir öykünün içinde kaybolayım. Okuyamıyorum son aylarda. Sürünüyor kitaplar. İlgimi çekmiyor, zihnim yorgun, konsantrasyon zor.

Kitaplığa gittim baktım. Rafları baştan başa taradım. Deli Tarla, hafif rahat güzel ama üç kez okudum zaten. Canım çekmedi. Öneriyle bir zamanlar alınmış, hiç beğenmediğim psikolojik kitaplar. Kuzenimin Kaş’taki evine dekor olsunlar diye yollayacağım kitap kolisine bunları da ekleyeyim. Can Dündar, Yağmurdan Sonra. Aa bir dakka. 8-10 kitap yanda Defne hocanın kitabı da aynı isimle duruyor. Can Dündar’ınkini okumadım, okumam da herhalde. Tiffany’de Kahvaltı? Filmi olsa izlerim ama kitabını canım çekmedi. Hatta hala Şişli’de yaşasam filmi izleyip Nişantaşı Backhaus’a kruvasan ve kahve için yürürdüm. Sabah boş oluyordu. Parka bakıp oturuyordun. Burada kruvasan yapan yer var mı? Sanırım yok. Sanki çok lazım.

Odanın diğer duvarındaki konsoldaki kule olmuş kitaplara da baktım. Iıh olmuyor. Hiçbirini gönlüm çekmiyor. Kitaplığa geri döndüm. Elif Şafak’ın Mahrem’i. Nasıl bir kafayla yazdığına inanamadığım muhteşem kitap. Ama zorlar o beni şimdi.

Tuna Kiremitçi. Annemin reyonundan. Hep uzak durdum bu adamdan, sırf erkek yakışıklı yazar diye abartılarak popülerleşmiş olsa gerek diye önyargı yaptığımdan. Ama kitabın adına çekildim bu sabah. Bu İşte Bir Yalnızlık Var. Evet var. Çekip arka kapağı okudum: Yanlış bir aşk, terk edilmişliğin hüznü, müzisyenliğin eşlik ettiği hayaller, parasızlıkla sarsılan hayatlar ve bitmeyen mutluluk arayışları. Budur.

Terasa kuruldum. Okurken yağmur çiseledi, saçak kurtardı ıslanmadım. Yağmur koktu. Kitap sardı. Plazada hiç çalışmadım, diyor. Eşimden ayrıyım, diyor. Üç-beş özel müzik dersi ile şöyle böyle geçiniyorum, diyor. Şişli, Kurtuluş diyor. Hayata bazen karışmak istemez insan, diyor, gelen teklifleri teperken. Bağ kurdum hemen.

Çıralı’daki bir bungalov otelini yoga oteline dönüştürme teklifi geldi geçen ay. Ne vaktim vardı ne takatim, Çıralı’yı da hiç sevmem. Gitmesi gelmesi burdan çok zor. Noo dedim. Çünkü ben hiç para kazanmadan, üstüne cepten harcayarak yaptığım gönüllü sergi işimle meşgulüm.

Bafa Gölü kıyısında bir otelde daha önce de katıldığım bir çevre platformu buluşmasına yine çağırdılar. Üç gün üç geceli beyin fırtınalı, kuş sesli çiçek kokulu bir kamp. Gitsem sosyalleşmek adına iyi olurdu belki. Ama enerjim ona da yok. Burdan otobüse bincen de, 5 saat sonra İstanbul’a varınca havaalanına geçicen de.. Teşekkür ettim, başka sefere dedim.

Hayata karışmak istemiyor insan bazen işte.

Bölüm arasında kalktım granola hazırladım. Mutfak penceresinden çınarlı mahallemize baktım. Yağmur sonrası kesinleşen yeşillere. Defne hocanın Kahvaltı Sofrası’ndaki ünlü ressam büyükanne ne güzel isimler vermişti yeşillere, diye düşündüm. Çimen yeşili. Yağmur yemiş çimen miydi? Bu gördüğüm yeşili nasıl adlandırırım diye düşündüm. Beceremedim. Sabah ışığıyla parlayan, yağmur yemiş, yaprakları sonbaharla renklenmeye başlamış çınarlar. Düşünün bakalım.

Yarım fincan kahve için koca filtre kahve makinasını çalıştırdım. Beni moka pot paklıyor ama ucuzundan alıp ocak ateşinde plastik kulpunu eritmiştim. Granola yerken kahvem hazırlana dursun.

Kitaba döndüm. “Hiçbir duygusunu tek başına yaşamayanayan bir kızdı Ayşe; içinde olup bitenleri etrafına yaymadan, tüm dünyayı kendisine dahil etmeden nefes bile alamazdı”nın altını çizmek istedim ama kalkıp kalem almaya üşendim, sayfayı alttan kıvırdım. Aşırı şeffaflık halinden müzdarip biri olarak.

“Müzisyen olmanın en kolay tarafı müzik yapmak. Geri kalanı zor”lu sayfayı da kıvırdım. Mimarlık yapmanın en kolay tarafı proje yapmak çünkü. Geri kalanın zorluğu yüzünden bırakmıştım mimarlığı. Acıyıp üzülerek niye devam etmediğimi soranlara bu yeni cevanı yapıştırırım artık. Sanki açıklama borcum var.

Kahvemi aldım. Okurken birden yazmak geldi içimden. Bunları yazdım.

Hayata karışmadan sokağa karışmak istedim sonra. Üniversite kampüsü bunun için biçilmiş kaftan. Geniş çim alanlar, dev çamlar, ağaçlık patikalar, hemen her fakültede birkaç tanıdık yüz var ama kendi başınasın. Şort üstüne trençkot giyip sonbahar kreasyonuyla çıktım evden. Okul girişleri sıkı kontrol altında. Hoca arkadaşlarımdan birine geldiğimi söyleyip girdim. Kütüphaneye gidip uzun uzun rafları dolaştım. Sevdiğim kitaplara dokunup sevdim. Tanıdık ama bilmedik bir kitap istediğimden Steinbeck’in Uzun Vadi’sini hoca arkadaşımın kartıyla aldım. Steinbeck’e bayılırım. Kartını ödünç veren arkadaşımla açık havadaki kantinde ıspanaklı börek yedim, çay içtim. Üşüyen şortlu bacaklarımı güneşe tuttum. Gelen geçen başka hoca tanıdıklara selam verdim. Aslında hiç ilişiğim olmayan bu okulda ne çok arkadaşım olduğuna şaşırdım. Her yaştan. Kütüphane görevlisinden rektör yardımcısına kadar. Annemin ısrarlarına dayanamayıp bir gün üniversiteye girersem çevrem hazır.

Yeterince kaliteli sohbet, geyik muhabbeti, gülüşme, sessizlik, çamlık, yürüyüş ve kitap kokusundan sonra eve döndüm. Uzun zamandır geçirdiğim en dingin gündü.

Derya – Kaş 3: Happily Never After

“Bak bir yaz daha geçti

Son kuşlar uçtu gitti, nerdesin?

Biraz hasret, biraz gayret

Belki yarın, belki bugün, bekledim

Nerdesin?”

Rafet El Roman bunu kime söylüyor bilmiyorum. Sanırım pek popüler bir şarkı, ben yeni keşfettim ve avaz avaz kendime söylüyorum.

“Bir bilsen neler neler

Neler feda eder bu gönlüm senin için?

Sensiz her şey anlamsız

Her şey basit kolay değersiz, bir bilsen”

Kendimi özlüyorum çünkü.

Nisan’dan beri ben ben değilim. Bir Aşk’a yuvarlanmıştım hani. Şöyle güzel, öyle müthiş, böyle kuyrukluyıldızlı ama bir yandan da yoğun ve yorucu, kendimde değilim diye yazıyordum size.

O Aşk bitti. Biterken de zarifçe değil, hırpalayarak tüketerek, ömrümden ömür yiyerek, sınırlarımı alt üst ederek bitti.

Balıklama dalayım:

Babamda narsistik özellikler varmış efendim. Yehhuu. İleri seviye değil şükür, ama varmış. Ana babamın ilişkisinde buna bilinçsizce tanıklık ettiğim için, daha sonraları 10 yıl arayla bulduğum iki ayrı narsist romantik ilişkiye balıklama dalmışım. “Ayyy burası çok tanıdık, ah bu adam tıpkı babiş gibi, oh bu sular ne rahat…” diyerek. Al sana baban.

İlk narsist ilişkim 10 yıl önceydi. 3 hafta sürmüştü. Uzun sürmezmiş narsistlerin ilişkileri, şimdi okudukça ilk kez öğreniyorum. Sürse de başarılı gitmezmiş pek. O zaman anlamadım. Ağır depresyona girdim, bir sene sonra çıktım. Psikolog nedir bilmezdim. Kendi kendime devindim. Fazla yoğun, hemen evlenme kararlı, seni pamuklara sarıp saran, geleceğini belirlediğin, manevi güvenceye aldığını sanıp sevindiğin 3 haftacık süren ilişkinin bedeli depresyonda koca bir sene oldu. Ziyan.

Bununla aynı karakterdeki ikincisi de yeni bitti işte. 3 ay sürdü o da. Bu sefer içindeyken tuttum yakaladım. Onca yoga pratikleri, okumalar, psikoterapi, keskinleşen iç-dış gözler sağolsunlar. Üzülmedim mi, üzüldüm. Ağlamadım mı, oo çok. Hayalkırıklığı mı, çatır kütür. Kızgınlık? Amanın! Haftalarca! Hiç bu kadar yüksek dozda öfkelenebileceğimi, öfkemi sürdürebileceğimi bilmezdim. Tetiklenince neler oluyormuş meğer. Öfkeyle yattım öfkeyle kalktım. Gecenin ortasında uykumdan öfkeyle uyandım.

Bu üç ayın ortasında bir yerde yaşadığım bir krizde “Just like when?” ile iki narsisti birbirine de bağlamıştım aslında. Bu tıpkı öncekine benziyordu hani. Size de yazmıştım. Bir şey daha diyim mi, daha ilk haftadan da benzetmiştim de ses etmemiştim. Evini, yaşamını, bir garip gelen başka türlü bir Teklik halini, kendine çok hayranlığını, çok hırsını. Just like diğeri idi.

Şimdi bu iki tipi çekiştirecek değilim. Onlar öyle. Maalesef tedavisi de pek yokmuş. Bize düşen kaçmakmış. Sınır çekmek. İletişmek anlaşmak uzlaşmak mümkün değilmiş. 10 yıl içinde iki narsist ilişki bünyeye fazla olduğundan, alo terapi hattına bağlandım. (Görüşmeyeli seansı 750TL olmuş. Değer mi, değer. Ama 750 nedir ya?!) Üçüncü bir narsisti daha kaldıramayacağımdan, kendime ve aileme göz gezdirdim.

Babam çıktı tabii, kim çıkacaktı? İlgi övgü merakı, kendine aşırı beğeni, şovmenlik, gereksiz yere fol yok yumurta yokken bana karışamazsın!cılık ve bir sürü şey. Baba kontenjanından çok tanıdık olduğu için rahat ve güvenli gelen halleri (hem de babama göre level level güncellenmiş, dozu çok artmış, başka erkeklerde yakalayınca hop, aşk! Aşk da değil aslında, başka bir şey: Aşırı güvenmece. Onun (çok hızlı) ritmine kendimi bırakmaca. Çünkü doğduğun evdeki gibi ya…

Çünkü mutlu sonlu Disney hissi veren, gerçek olamayacak kadar muhteşem bir sevgi aşk romantizm kombosu ya.. (Love-bombing imiş bu literatürde.) Hobilerimi, uğraşlarımı, günlük rutinimi, hayallerimi tekrarlıyordu ya.. (Aynalama imiş bu literatürde.)

Annemin “fazla hızlısınız, bir gariplik var” diye uyardığı ama dikkate almadığım bir happily ever after yaşarken içimde “hız limitini aştınız” alarmları çalmadı mı, çaldı tabii. Her konuda çok hızlı gidiyorduk, din din din.

Bana taşın, diyordu. Din.

Seni çok seviyorum, diyordu hemencecik. Kalpli din.

Gel annemi beraber arayalım. Babalar günü hediyesini babama sen ver. What the din?

Herkes çirkin biz güzeliz. Biz farklıyız, üstünüz, şahaneyiz. Diiin!

Kardeşimin düğününe gel, illa ki gel mutlaka gel. Akrabalı filan. Vur patlasın çal oynasınlı din. (Gittim. Oynamadım.)

Bu iç zilleri duydum, ama boşverip ilerlemeyi, onun hızına kendimi bırakmayı, kendime rağmen’liği cesaret sandım. Hem mutlu olsun istedim. Mutluluğuyla mutlu olayım dedim. Du bakalım nereye gidecek?

Gitmedi bir yere. Ben yine kendi evimdeyim. O nerede bilmem. Eşyalarımı kolilemiş ortak arkadaşımıza vermiş. Canım almak istemiyor. Erteledikçe erteliyorum. Happily never after.

Arkadaşlarımın eski narsist ilişkilerini dinliyorum. Dünyada böyle bir tek kişi varmış ve hepimiz sırayla onunla beraberlik yaşamışız gibi, benzerlik şaşırtıcı ve korkutucu. Hiç de detaylı anlatmamışlar, bilsem tüm bu din’leri daha dikkate alır mıydım? Niye iyi gelen deneyimleri ballandırarak anlatırken bizi üzenleri geçiştiriyoruz? Niye bunları yazarken dedikodu yapıyorum hissi ile rahatsızlık duyuyorum?

Sonuç olarak, iyileşmek üç ay kadar alırmış. İçimdeki korku ve travmanın geçmesi yani. (Korkudan bahsetmedim ama içimde peydahlanan yoğun öfkeye ek olarak beni hastaneye götüren bir kaç panik atak, aşırı korku, gece uykusuzlukları, kaygı bozuklukları..) Bir ayım geçti, kaldı iki ay. Bu konuda makaleler okuyorum, ünlü uzmanların konuşmalarını dinliyorum. Daha iyi anlamak ve ilerideki potansiyel tekrarından kendimi korumak için.

Arada bir özlüyorum. İyi anlarımızı hatırlayıp. Sevdiğim yönlerini. Böyle anlara izin veriyorum. Yas sürecime.

Ama dur bakalım. Kaş’taki kalışımı uzattım. Kızlar çoktan gitti. Plansızlık, kendi başımalık, biraz susmalık hep iyi geldi, yine gelecek. Sabah yogalarım. Ah o uddiyanalar!! Nasıl bir büyü var onlarda? Dünya duruyor ben duruyorum o iki noktalarda.

Bir an gelecek, birden yeterince sayıda uddiyana, kulaç, soğuk kahve, dostlar, tek başınalık olmuş-yapılmış-geçmiş olacak ve ben birden yine ben olacağım.

“..sonbahar güneşinde

Çıkarız dağlara, uzanır kırlara

Uyur bir gölgede, seyreder bulutları

Okşarım saçından, koklarım teninden…”

Derya – Kaş 2: Om ram yam?

Günaydın sanga!

Dün gece adım olsun bacak açılsın yürüyüşüm sırasında kaldığımız otelin sokağında bir vaha keşfettim. Sokak bir yere gitmiyormuş, çıkmaz sokakmış zaten. Çıkmadığı son yerde karşılıklı 4 binayı birden satın almışlar, zarifçe elden geçirip butik otel yapmışlar. Üst katlar hep oda, bir binanın zemin katı resepsiyon, diğerininki küçük kibar bir restaurant, ötekinde havuzcuk var. Dolaşım serbest. Dolaştım ben de. Walk-in otelcik. Beyaz ahşaplar, tavşan kaktüsler, bakımlı çimler. Peyzajda gezindim. Sessizce kitap okuyan, dinlenen insanlar oturuyordu orda burda. Personel yoktu. Kimse sen kimsin demedi.

İşte buraya sabah 7’de yoga yapmaya geldim, öyle pijamamla. Hedeflediğim çimler çiy ıslağıydı, (demek Kaş’ta bile çiy var, ilginç) taşta yaptım. Uddiyanalar çölde suya kavuşmuşum gibi iyi geldi. (İki nokta yanyana’lar. Ey Tansel. Birbiri üstüne yuvarlanan virgüllü günlerden sonra Allahım o iki noktanın güzelliği!)

Çöktüm kalktım. Son zamanlarda çök-kalkları ayrı bir seviyorum, Indra parantezdekiler dahil. Suçi squat zaten rolls. Sayıca çok yapmasam da yaptıklarıma bayılıyorum. Yer temiz değildi, sürünmek istemeyip çaturangadan yere tam inmeden yukarı bakan köpeğe geçtim. Yine pijamamla oturmak istemeyip sıra asanaya gelince çimdeki salıncağa terfi oldum. İşte orda bozuldu serim, asana sert zemin istermiş ya da ben öyle alışmışım. Minderde bir tuhaf oldu. Kaki nefesi es geçtim, jade lady ve ılınma ile serimi bitirdim. Hakkı verilmemiş asanamın eksikliğini hissediyorum. Yarın hem daha erken hem popo altıma havlu ile geleyim.

Kahvaltı personeli yandaki binada kahvaltı hazırlamaya başladı. Peçeteler, şemsiyeler, yumurtalı ekmekler. İki kedi zıplaya hoplaya yuvarlana birbirleriyle oynuyor, yavru da değil eşek kadarlar. Kendi airbnb odama dönmeyip oyalanıyorum, tavşan kulaklı kaktüsleri izliyorum. Ufacık odamızda arkadaşım uyuyor, ses çıkarmadan dolaşma imkanı yok. Sabahlarım için vaha bulmuşum hem ben. Kahve makinası sesi, havuzun şıpırtısı, salıncağımın sallantısı, Eylül esintisi.

Hadi om ram yam olsun artık.

Lütfen.

Derya – Kaş 1: Beer’n Bracelet

Ne güzel alışmıştım kız kızalı, arkadaşlı tatillere be sanga. Yıllarca seyahatlere tek başıma çıktım ben. Yurtiçi, yurtdışı. Kış, yaz, bahar. Yolda rastladığım kısa süreli arkadaşlıklar vardı, canım isterse. Çok sonraları benim kızlar ikna etti, zor da olsa alıştım grupça hareket etmeye, zevk de aldım. Özeniyordum zaten uzaktan. Tadı başkaymış, sevdim.

Sevdim ama bu seferki arkadaş gruplu tatil yine zor geldi. İçinden geçmekte olduğum sıkıntılı dönemde en yakın kız arkadaşlarıma ihtiyacım var sanıyordum. Meğer hem öyleymiş hem değilmiş. Evet evden uzakta tatilde olmam, arkadaş desteği lazımmış ama kendi bozulmuş ritmimi tekrar inşa etmeye, haliyle tek başınalığa, sabah erken yogalı suskun sessiz saatlere, akşam erkenden uyumaya da ihtiyacım varmış.

Kaş’tayız. Sabahın köründe plajda yer bitecek diye koşturarak çıkmak gerekiyor. Yer bi-te-cek! (Bitecek! Cem Yılmaz.) Bu ne ya? Ama öyle. Bitiyor. Sabah telaşından nefret ederim. Akşam telaşından da. Hadi sabah el mahkum koşturduk, akşam denizden gelince eve uğramadan öylece yemeğe gitsek olmaz mı? Olmaz. İlla croplar giyilecek, dar etekler çekilecek, duşlar alınacak. Kızlar öyle seviyor. Eve bir kere girince çıkasım gelmiyor ki benim. Uyku bastırıyor, tüm günün güneş-su-kulaç-hamurişi-şeker yorgunluğu. Duş muş faslı olunca da 8-9’dan önce yemeğe oturulmuyor. Kendime kalsam her nerdeysem orda 5-6’da yer bitiririm yemek faslını. Temiz iş temiz bağırsak. Bizimkiler illa güzel yemek yiyecekler, farklı mekan gezecekler. Kalabalığa girecekler. Hiç gözüm yok o farklı mekanlarda bu sefer. Oldu da eve vakitlice (yine bana göre geç, 10-11) varmışsak onları balkonda şarapla bırakıp yatağa gidiyor, uykuya yuvarlanıyorum da sabaha yine dinlenmiş uyanmıyorum.

Ayların içli dışlı yorgunluğu var, tatil dediğin reset çekmek değil midir? Çekemiyorum. Yogacı&nakitçi kızın yogacı olmayan&mekancı&kredi kartçı arkadaşlarıyla imtihanı. Bir de bu var. Sabah kahvaltısını bile dışarda değişik bir yerde yiyelim istiyorlar. Değişik dediğin serpme işte. Evde serpelim? Yok illa havalı desenli seramik kaselerde mavi beyaz tabaklarda serpilecek. Kurumsal iş hayatlarında kahvaltıya vakit ayırmadıkları işin onlar da haklı. İyi de kazıkçı Kaş’ta üç öğüne harcayacak paramız var mı? Hiçbirimizin yok. Karta yüklenmece. Karta serpmece.

Yoruldum bu tatil be sanga. Gönlümce uyuyamadım. Uyanınca öylece duramadım. Dinlenemedim. Midemle bağırsaklarım yoruldu. Yogam savsaklandı, ya alan ya zaman olmadı. Bol bol yüzdüm bak. Ama yoruldum. Dönüşte yine yoğun bir iş programı beni bekliyor. İç/dış yoğunlu. Noldu şimdi, ne anladık? Karta borçlandık. O kadar.

Yorgun suratsız tipim kızlara da yansıyordur diye endişelendim. Onların da tek tatilidir, yazıktır. Bensiz daha neşeli daha oto-sansürsüz günler geçirebilirlerdi belki. E iyi günde kötü günde diyoruz, şimdi değilse ne zaman? Onlar da diyor ki, sen yogacısın, yorgun olmaman gerekmez mi? Haydaa..

Mızmız mıyım, annemin dediği gibi zor insan mıyım? Uyumum zormuşmuş. Uyku-yemek düzenim, gün içi ritmim, sosyalleşme(me) dozum acayip olduğu için. Bir sanga var halbuki, muhtemelen o da benim gibi. Mi?

Bir de itirafım var:

Hem sizden gelen yazıları dört gözle bekliyorum. Hem kendi yazılarımı bölük pörçük diye beğenmediğimden korsan blogerlık yapıp buraya kaydedeceğime sadece Fatma’ya mail atıyorum.

Ama şu anki yegane tek başınalık anımda: Meydandaki Mavi’de (hani renkli tahta masaları olan) bira içmeye oturmuşken.. Fatma’ya yazıverdiğim kısa maili size de göndererek bu korsanlığı kırıyor ve yine sangaya dönüyorum. Hello.

Hava şu anki gibi tam kararmamışken bikini üstü gömlekli bir yerde oturuvermek en sevdiğim keyif: Takılalım işte böyle rahatça yahuuu. Arkadaşım sokak tezgahlarında hediye bakınıyor. Sen bak dedim, hiç acele etme dedim, kaçtım. Etmez inşallah. Yehhhuu. O arada da kendime dayanamadım bu bilekliği aldım. Yanık tende beyaz beyaz hoşuma gitti.

Tek başınalığa nadir girdiğim anlarda hemen yazasım geliyor. An kısaysa ki son zamanlarda hep kısa, yazı da kısa oluyor. Belki ondan size yollamayışım. Belki zihnimin karışıklığı yazılara yansıdığından, bu okunası olmadı diye beğenmediğimdem. Yazılası varsa okunası da varmıştır halbuki. Mi? Belki geçen haftalarda Fatma’nın posta kutusuna yağdırdıklarımı da size yollarım. Bölükse bölük, pörçükse pörçükler. Sanga beni böyle de sever.

Derya – Tilki

Acayip bir hafta sonu oldu sanga. Halbuki iple çekiyordum hafta sonunun gelmesini. Beni çok yoran, çok vaktimi alan, gün içinde onlarca telefon konuşturması, valilik ve ona bağlı çeşitli (ve yabancısı olduğum ah çok sıkıcı) makamlar, müdürlükler arası mekik dokumamı gerektiren bir iş aldım başıma. (Evet, yine gönüllü iş.) İşbirliği yaptığımız bazı kurumlar vakitlerini doğru ve verimli kullanabilseydi, son bir aya sıkışıp hem her günümü sabah 9, akşam kim bilir kaç arası, bir sürü farklı konuyu çözmeye çalışarak bu denli yoğun geçirmeyecek, hem geçim kaynağıma destek olan yoga derslerimi askıya almak zorunda kalmayacak, yaz tatilim de hiç olmayacaktı. Ama benden kaynaklanmayan sebeplerle ancak bu haftanın başında başladı iş.

İş iş dediğim, aslında beni çok heyecanlandıran bir konu: Uluslararası bir sergiye ev sahipliği yapacağız. Almanya’daki Ruhr Müzesi’nden geliyor. Goethe enstitüsü falan var işin içinde. Hep küratör olmak, bir müzede çalışmak istemiştim. O yüzden hevesle, mutlulukla balıklama üstlenmiştim bu sergiyi. Burada, Zonguldak’ta doğru dürüst bir sanat galerisi olmadığı için, endüstriyel ve kültürel miras değeri olan, 1920lerde yapılmış fevkalade mimari stilli bir okulun Santral İstanbul’a benzeyen bir katını sergiye uygun hale dönüştürmeyi önerdik. Biz Kent Konseyi olarak bu kararı aldık, gerekli yerlere sunduk ama şimdi anlatsam hep birlikte sıkılacağımız sebeplerle aylar sonra ancak başlayabiliyoruz. Ama zaman kalmadı ki! Sergi Ağustos’ta. Aydınlatma planı, spot siparişler, boya badana, sergi elemanları, metin baskıları, afişler, lojistik.. kalemlerin çoğu mimar kontenjanından el mahkum bana bakıyor. Taşımacı, temizlik ekibi gibi basit ekipleri getirtmek bile bir sürü makam ziyareti ve günlerce bekleyiş gerektiriyor. Haftalar süren uğraşlar ile tez canlı halimle hazırladığım çok detaylı iş plan-programı sular seller gibi akabilecek iken, kaplumbağa hızındaki devlet vaktimi, tatilimi ve kafa rahatlığımı çalarak beni sinir ediyor.

Sular seller demişken… Cuma gecesi kalktım kalktım kustum. Midesi mi bozuldu, üşüttü mü diye kafa yordu evdekiler. İkisi de değildi, biliyorum ben. Devlet makam kapılarında saatlerce bekletilmekten, içeri girince de müdür ile (Allahım herkes müdür! Milli eğitim müdürü, müdür yardımcısı (ona da müdür diye hitap ediliyor), şube müdürü (evet o da “müdürüm”) rahatça değil de tetikte konuşmaktan, hatta fark ettim ki karşılarında nefes tutmaktan ve sırtımı koltuğa rahat yaslamadan dik ve makam masasına yan dönerek twistte oturup emirsiz ses tonu ayarlamaya çalışıp ricacı olmaktan şişen içim kendi sistemini kendi boşalttı temizledi kusarak.

Acısı sabaha çıktı, öğürmekten kaynaklı kas ağrıları, yorgunluk, halsizlik. Açılır mıyım diye oturarak yoga ısınmaları yaptım, pek açılmadım. Kahvaltıdan sonra iki saat daha uyudum. Haliyle üstüme çöken sersemlikten arınmak için dışarı çıktım, bizim mahallenin tenis kulübüne gittim. Kalabalık. 12-13 yaş tenis turnuvası varmış. Veletler bir oynuyor, şaştım kaldım. Hırslılar da. Sayıyı alan elini yumruk yaparak “come onnn!” diye bağırıyor. Bu da yeni moda. İstanbul’daki kulüplerde koskoca adamların da sayı aldıkça come on! diye haykırdığını görüp gerilmiştim. Kavga çıksa çıkar vallahi de, teniste pek çıkmaz Allahtan. Şu hırsın birazı bende olsa?

Come on’cuları bırakıp kulüp dışına çıktım, biraz denize baktım. Büyükada’nın kayalıklarını, suya kadar inen ağaçlarını hayal edebilirsiniz buraları gözünüzde canlandırmak için. Güneş inmeye başlamıştı, deniz şıkır şıkır ışıklıydı. Motorlu bir sandal geçti, içi mayolu insan dolu. Kızlar sandalın burnunda bacaklarını aşağı sarkıtmış gülüşüyorlar. Özendim. İçim canım biraz daha sıkıldı. Tatil ihtiyacı hissettim. Uzaklaşmak.

Biraz yürüyeyim dedim, hareket iyi gelirdi belki. Yürüdüm. Yürürken size kafamdan yazılar yazdım ama ne yazdın diye sorarsanız, aklımda kalmamış. Yürümeye doyamamıştım ama Ankara’dan ziyarete gelen babaannem evdeydi, eve dönme zorunluluğu hissettim. Döndüm.

Benim içim böylesine sıkılır, kaslarım gece yorgunluğunda iken sevgilinin günlerdir İstanbul’un dört köşesinde keyifle geziyor olmasına kafayı taktım. Bu hafta sonu geleceğini vaat etmiş durmuş, sonra vazgeçmişti çünkü. Dinlenmesi gerekiyormuş. Ben evinde daha çok durup dinlenecek sanırken (ah o kendi kendimize sanmalar, zan’netmeler!) İstanbul’da fink atmasına bozuldum. Küçük Prens’te tilkinin ünlü bir sözü var hani: Çat kapı gelmeyesin, önceden zamanını haber ver ki içimi sana hazırlayayım, gibi bir şey söyler prense. Ben de tilki olarak istiyorum ki, ileriye dönük vaatler, tekrarlı sözler vermesin kimseler. Daha önceden birkaç kez geleceğini söyleyip son anda gelmeyince böyle üzülüyorum ben. Hayal kurmuş, heves etmiş oluyorum, önemsenmiş hissedip seviniyorum. Vazgeçilince de tercih edilmemiş, ikinci, üçüncü plana atılmış olduğumu düşünüyorum. Sonra da prens asıl istediklerini, tercih ettiklerini yapıyor diye surat asıyor, ikimizi birden üzüyorum.

Madem öyle, bu tür sözler verilmesin. Beklentilere sebep olunmasın. Ki içimi hazırlayayım/hazırlamayayım. Bu yaz hem tatil, hem prensle gönlümce görüşebilme işi biraz yaş gözüküyor. Bundan ve sergi işi yoğunluğundan kaynaklı şehirden ayrılamayacak olma ihtimali sıkışıklık yaratıp ateşe evrilip başımı ağrıtıyor, zihnim berraklığını yitiriyor. Saldırıya geçiyorum. Her ateşli saldırıda olduğu gibi tabii ki yanlış anlıyor ve anlaşılıyorum.

Ateş demişken… Bu sabah kurban psikolojisiyle uyandığımı fark edince kendimi zorlayarak yogaya durdum. Balakrama geldi içimden. İkinci sınıfa geçtiğimizden beri bir kez Fatma hocanın birler sınıfındaki misafirlikte yapmıştım, o kadar. Bu sabah kendi öfke ateşimi söndürmek ama başka bir ateş yakmak istedim. Kararlılık, güç. Netlik. Son zamanlarda peydahlanmış yadırgadığım ağlak ve mağdur değil eski bireysel, güçlü, kendi önceliğini kendine veren Derya’yı istedim. Balakrama geldi yardıma. Fatma hocanın sesini hayal ede ede, hatta onu karşıma yerleştirerek yaktım bacakları. (Fatma hoca kurmastana öncesi pozda geldi yerleşti karşıma, adını hatırlayamadım şimdi en temel pozumuzun, hay allah) Karnı ağrıyan çocuk bile yaptım, es geçmeden. (Hiç etki etmedi o ayrı, etmiştir de bu sefer ben fiziksel olarak hissetmedim, midem bulanır gibi olmadı falan. Olsun istiyordum halbuki, ilk kez. Kendi canımı acıtasım mı var ne?)

Sonra daha fazla fiziksel hareket lazım deyip yumurta bitmiş bahanesiyle bakkala gittim. Bakkal teyze uyuyakalmış herhalde, dükkan kapalı çıktı, sevindim, daha uzaktakine yürüdüm. Poyrazda üşüyen şortlu bacaklarımı habire kaldırım değiştirerek güneşe denk getirdim. Kırmızı biber 18TL’ye imiş. Kapya olan. Üç tane aldım. Hala pahalı bence, çok sevdiğim halde fiyatı arttı diye küsmüştüm, aylardır almıyordum. Hayır poşet istemem, etiketi parmağıma yapıştırırım. “Yaya gezen” tavuk yumurtası. Yersen. Yiyeceğiz.

Eve dönerken babama rastladım, motosikletle geliyor. Şaşırdık. Benden habersiz yumurta almaya çıkmış o da. Kendi de yemeyecek olsa, her sabah yumurtasız yapamıyor olsa hayatta bunu için evden çıkmaz. Yanımda durunca atladım arkasına, hadi bir yere kahve içmeye gidelim dedim. Daha erken, herkes hala uyuyordur, korta gidelim, erkenci maçlara bakalım. Uzaklara gidelim demek geçiyordu içimden aslında. Böyle spontane. Ev şortlu, yumurtalı. Telefonsuz. Cepte tek bir kredi kartı. Kapı gibi babanın arkasında. Poyrazda uça uça basıp gidelim. Ama babaanne bizde, evde. Eve döndük. (Evden ekmek almaya diye çıkıp dönemeyen kimdi ya? Hani evi terk eden bir adam? Tehlikeli sulara mı girmişim ben de?)

Kahvaltı. Babaannemin Florya’daki çocukluk yaz tatili hikayeleri. Saka demek su taşıyan adam demekmiş, ondan şimdi öğrendim. Kahvaltıyı toplamaya yardım. Elde bulaşık yıkama, yine sırf fiziksel iş olsun diye. Kaç gündür aramak istediğim, merak ettiğim Fatma’yı aradım. Ohh dedim sesini duyunca. Hoca sesi apayrı bir şey. Apayrı. Hoca gibi, abla gibi, arkadaş gibi. Hep yaşı büyük abim olsun istemişimdir. Ablam da olurmuş meğer. Olsaydı kıyafetlerini ödünç alırdım, otu boku ona sorardım. Abim olsa ikinci baba olurdu, arkamdaki baba değil yanımdaki versiyon. Eskileri tek çocuğum diye sevinirken yaş ilerledikçe dımdızlak olduğumu fark ediyorum.

Epey gevezelik yaptığımın fakındayım sanga. Bu aralar Salinger okuduğumdan olabilir. Zooey ve Franny’nin bitmek bilmeyen diyalogları.

Gevezelik demişken.. pazar mazar demeden “sergi” ekibiyle bir toplaştı yapıp kahve eşliğinde iki saat boyunca bir sürü karar aldık, iş hallettik. Oh mis. Peşine de mekan değiştirip denize nazır bir mekana gittik. Fatma hoca ile Kaş’taki Hidayet yarımadasında gittiğimiz beyaz boyalı beton platformlu yeri hayal edebilirsiniz. (İlla gözünüzde canlandırtacağım, di mi? Ve Fatma’yı özlediğim de belli oluyor mudur?) İşte öyle tatil tatil bir yer burası da. Beyaz şarap istedim. Ağır geleceğini bile bile beş peynirli tortellini sipariş ettim. Çokça gevezelik ettik. Kız kıza, güneş güneş, akustik cover’lar, poyraz poyraz saatlerce oturduk. Deniz köpük köpük. Biraz canlandım. Küçük prense kızgınlığım geçti. İçim, dilim sakinleşti. Bazen işe yarayan bazen sıkıntıya sokan bu tez canlılığım olmasa, her şeyi Nilüfer’in de bahsettiği gibi hemen çözmem/halletmem gerekiyor gibi hissetmesem, bir şeylere zaman verebilsem hayat belki de ne rahat olacak.

Şimdi kendi mahallemde bir tur tek başıma yürüyüş ile eve döneceğim. Ev de kalabalık zira. Biraz tek başınalık lazım.

Sevgiler, iyi pazarlar,

Tilki.

NOT: Günlerdir size yazasım var. Yazacaklarım değersiz, günlük tadında diye susuyordum. Sizden yazan olmuş mu diye açıp açıp kontrol ediyordum. Artık bugün ben yazdım oldu. Belki benim gibi meraklanan biri okur, sevinir. Umarım. Size yazmanın keyfi ise bambaşka.

Derya – Ada

Mayıs başındaki anneler günü yazılarınızdan biri ya da hepsi tetiklemişti ve 7 yıldır içimde tuttuklarımı dökülüvermiştim sangama. Sözlü ve yüksek sesle anlatmaya dilimin pek varamadıklarını tuşlamıştım. (Telefondan yazıyorum ben. Çünkü aklıma geliverdiği yerde, hemen.)

Sonra yayımlamaya çekindim. Çok kişisel, çok mahrem diye. Defne hoca dedi ki, elinden tut gün ışığına çıkart, kuruyup yok olur. Olur.

7 yıl sonra, şimdi gün ışığı. Ortalama, gelişigüzel 7 değil ha, ayı ayına haftası haftasına tam bu Haziran başında 7 yıl doluyormuş meğer.

Demek şimdi sırası. Bu arada şu anda ben de bir sıradayım. Hastanede. Jinekoloji randevumda için muayane sırasında. Genel muayane. Hormon, kan ve başka testler. Tamam memeler temiz ama bunlara da bakalım diye geldim.

Temizlik ve kafa/iç rahatlığı sırası bugün.

Sırada ne var bugün?

….

(Mayıs 2022)

“Ama gelmeye niyetli bir şey vardı da kalbini kırdıysam eğer, affımı diler, sevgilerimi yollarım.” diye ne güzel yazmış Özgür. Annelik, annelik kararı ile ilgili yazarken.

Gelmeye niyetli bir şeyi ben de bir kez yoldan çevirdim sanga. Sonra en çok buna ağladım.

Doktor, muayane, kararlar. Zombi gibi bir bekleyiş. Yine zombi gibi gidilen bir klinik. “Doğumhane” yazılı bir kapıdan giriş. Damar yolunu açamayan bir hemşire, kan revan. Panik. 10’dan geri say. 10.. 9.. 8.. Uyandığımda yataktayım. Kızlar başımda. Suratları bembeyaz.

Oldu bitti. Sandım. Eve dönüp içimde bir yerde, daha önce hiç hissetmediğim bir dokumda sızı hissedince idrak ettim. Orda, tam o hissettiğim yerde bir şey vardı. Biri. Biri miydi henüz? Ferda çorba koydu önüme. Elime kaşığı aldım. Bıraktım. Ağlamaya başladım. Orda bir şey vardı. Şimdi yok. Varlığını hissetmediğin bir şeyin yokluğunu içinde hissedince ağlamak nasıl oluyor? Böyle oluyor.

Zihinsel bir karar/algı, fiziksel form kazandı o sızı ile.

Sorular doluştu zihnime. Kimse cevap veremedi. Hayatımda yoga yeniydi, çevremde danışacak derinlikte insan yoktu. “O bir mercimekten küçüktü” diyordu insanlar. Ben onun fiziksel boyunu, tipini merak etmiyordum ki. Ruhu nasıldı? Kendi mi gelmişti? Gelmek mi istemişti? Beni mi seçmişti? Şimdiyi mi seçmişti? Şimdi neredeydi? Niye gelmişti? Birden geri yollanınca şok olmuş muydu? Kalbi kırılmış mıydı? Hazırlık yapsa mıydım? Kendimi de hazırlasa mıydım? Niye böyle acele ettim? Hoş geldin dese miydim? Hoşgeldin, ama bende durumlar böyle böyle. Hoşçakal dese miydim? İkimizi de hazırlayıp? Ben kimi yolundan alıkoydum? Alıkoydum mu? Hadi ben bekleyiş boyunca zombiye bağlamıştım ama, etrafımdakiler niye dondu?

Sorular sorular. Tek başıma yaşadığım evde tek başımayım. Kız arkadaşlarım varlar sağ olsunlar ama kafi gelmiyorlar. Bu bir dişi ve bir erkek gerektiren, iki enerjilik paylaşılması, atlatılması gereken bir durummuş meğer. Beraber çağırdığını. (çağırdın mı?) beraber uğurlamalıymışsın. Bense yalnızım. Birkaç yakın erkek arkadaşımı arıyorum, detay vermeden rica ediyorum. (Çünkü zaten yüksek sesle söyleyemem.) Biraz üzgünüm, zor durumdayım, gelir misiniz? Gelmeyecekleri tutuyor. Bozuluyorum.

Bağıra bağıra ağlıyorum. Komşular duyuyordur diyorum. Duysunlar. Ben onların çirkin kavgalarını hep duyuyorum. Kız arkadaşlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Gidin diyorum, yalnız kalayım. Gidiyorlar. Gelin diyorum, yanımda durun. Geliyorlar.

O gelene ne oldu? Biri bana açıklasın.

Yıllarca hep bunu merak ettim. “O tabii ki saf ruh, bana bir şey öğretmek için geldi ve gitti” demişliğim oldu. İkna edemedim kendimi. Karmadır dedim. Biraz onun karması, biraz benimki. Eh.. mümkün.

Ben de çocuk istemedim, bazılarınızın yazdığı gibi o içgüdü bana da pek uğramadı. Ama son yıllarda anne olma halini, içimde bir can taşıma deneyimini merak ettim. O kadar. Elimde, yanımda, evimde bir çocuk olsun isteğim hala yok. Hamilelik, annelik, çift canlılık nedir, o merak var. Çift ruhluk. Birlik? Bunun için donanmış, tasarlanmış bir bedenin hakkını vermek belki de.

Kadın arkadaşlarım doğum yapınca ağlarım. Gizli gizli. Görüp bozulmasınlar. Vaktiyle geri döndürülmüş o cana ağlarım. Ne oldu ona? Başka bir kadını seçti mi? Benim bu kadından neyim eksik? Eksik mi? Hastanede uzun doğum ziyaretleri zor gelir o yüzden. Bebeğe değil kadına kilitlenirim. Onun duygularını, mutluluğunu, şaşkınlığını izlerim. Sonra bu üzüntüyü hala tek başıma yaşıyor olmama da ağlarım. Doğum ziyaretleri sırasında yanımdaki adamın bu hassas durumu anlayabilecek partner olmadığı için ağlarım. Mahsunlaşmış mıyım, suskunlaşmış mıyım, gözlerim mi kızarmış.. dikkat ve fark edecek ilgiden yoksun olduğu için.. Sonrasında ona durumu anlatınca beni sıkıca sarıp sarmalayacak duyarlılık ve empatiye sahip bir erkek kişisi olmadığı için. (E bu az duyarlı tipleri de ben seçmemiş miyim?)

Çocuk sahibi arkadaşlarımı merakla izlerim. Bebelerden ziyade anneleri. Anne olma hallerini. Benim eremediğim bir mertebeye ermişler midir? Kurmadığım bir yakınlığa? Gizli bir bilgiye? Kadınlığa? Tamlığa?

Çocuk hayallerim, milletin bebesini sevmelerim hiç yoktu ama illa çocuğum olacaksa adı Ada olsundu. Kız-erkek fark etmeden. Kumral Ada Mavi Tuna’daki gibi. Ergenliğimde okuduğumda o kitaptaki havalı Ada karakterinden çok etkilendiğim için. Sonra saçları Ayşegül gibi at kuyruğu olsundu. O kadar. Bir de kumsallı bir yerde, sıcak iklimde yaşayıp bol bol kumdan kale yapsındı. Benim kendi çocukluğumdan en sevdiğim ve neredeyse tek hatırladığım aktivite bu olduğu için. Kumda oynarken kendimi kaybettiğim için. Hayallerim bu üçünden ibaretti. Hayal de değil de işte.. olmasın, olmaz ya ama olursa böyle olsun’culuk.

Derken çok yakın arkadaşlarımdan biri kızının adını Ada koydu. Çok bozuldum. İlk benim Ada’m olabilecekken, birkaç yıl sonra onunki oldu. Bir isim için ağlanır mı? Ben ağladım. Kumsalda kumdan kale yapan at kuyruklu şirin kızlara da ağladım. Kendi kaçırdığıma. Kaçırttığıma.

Benim menopoza hem çok var, hem çok yok. Annem, anneannem erken regl olmuş ve erken menopoza girmişler. Regl dediğin zaten indi iki güne. Var yok arası. Rahim kendini kalınlaştırıp gelmek bilmeyeni tutmaya çalışmaktan vazgeçmiş, uğraşmıyor. Etrafımda yumurta donduran kadın arkadaşlar türedi. Meraktan soruyorum onlara, süreç nasıl? Kaç yıl dayanıyor? Fiyatı ne? (Fiyat ne Allah aşkına? Çocuk dondurma fiyatı… saçma geliyor.)

Bir yerden sonrası zaten kısmet. Akmış gelmişse senindir. Akmıyor, zorladıkça zorlaman gerekiyorsa değildir.

Hop dönüyor muyuz yine başa.. Akmış gelmişi göndermiştim ben. Ne oldu ona? Ne yaptım ben ona?

Derya – Gün 28: Kavga: Ana baba, para, dünya

(Bu yazı, Fatma ve Defne hocaların balkon sohbet konusundan ilham aldı. Bkz Fatma hocanın son yazısı.)

Babam annemi küçümserdi sanga. Ekonomik kazanç getiren bir iş yapmadığı konusunda. Aynı okulu okumuş mezun olmuşlar, annemin babasından gelen davet ve imkan ile iş kurmuş, çok çalışmış yükselmişler.

Bir kaç sene sonra annem hem çocuk bana hem iş temposuna yetişemediğinden, belki biraz da babamla işte dahi burun buruna olmak istemediğinden, bırakmış. Belki bu işi aslında sevemediğinden. (Normalde diplomat, büyükelçi olacak kadın. Ben sınavlarının ortasında doğmasam, bu yeni iş kurulmasa yani.) Ekonomik kazanç getirmez olmuş, ama şehrine, ülkesine, dünyaya, sonraki kuşaklara gani gani başka kazançlar getirmiş: Sonraki 30 yılını gönüllülüğe adamış. Bir çevre derneği kurmuş. Kent Konseylerinin Türkiye’deki ilk sivil ve ilk kadın başkanı olmuş. Onlara devam ederken TEMA’nın Batı Karadeniz Temsilcisi olmuş. BM tarafından defalarca seminerlere özel olarak çağrılmış. Bunların hiçbirini öyle hobi olsun, vakit geçsin, basında fotoğrafım çıksın, aman öndeki pankartı ben tutayım diye bir umutsuz ev kadını misali değil; gönlünü, terini, emeğini, vaktini, parasını, aklını bu işe vererek yapmış. Liderler yalnızdır diye yazıyor ya hocalarımız, annem de çoğu zaman yalnız kalmış. Yanında destek veren arkadaşları tabii ki varmış, ama evet, liderler yalnızdır. Kat kat emeği verenler o işin başkanlarıdır. Canı çıkmış. Mış mış diye yazıyorum ama gün gün tüm deneyimlerini, başarılarını, kazandıkları davaları, kaybettikleri davaları, verdikleri eğitimleri, 30 yıl önceden küresel ısınma diye bağırışlarını, yorgunluklarını, hayal kırıklıklarını, yalnızlıklarını yakından izledim.

Şehirde tanınır annem. Sayılır. Biraz da çekinilir. Türkiye’deki diğer STK’lardan telefonlar  gelir, o yetmez kalkıp bizzat gelirler, danışmak için. Siz bu konuda nasıl davrandınız? Biz nasıl yapalım?

TEMA’nın Şişli’deki yeni binasına ilk gittiğimizde, açık ofis katına giren annemin adını duyan herkesler masalarından birer birer kalkıp geldiler. Şaşırdık. Elini sıktılar, sarıldılar, hayranlıklarını dile getirdiler. Yüzlerini gördüm. Sanki içeri Angelina Jolie girmiş. Gözlerim yaşardı. Geride kalıp izledim. Gururla kabardım. Saha savaşçısıdır annem. Savaş sahada yürür.

Niye anlatıyorum bunları?

Çünkü efendime söyleyeyim, yıllar önce, ben ilkokul beşte iken bir akraba düğünü vardı. Öncesinde evde toplaşmışız. Hatırlıyorum. Başka şehirlerden gelen yakın uzak akraba kadınlar odadalar. Babam içeri giriyor, etrafına bakıp diyor ki, “Oo aileye bak, sırtımız yere gelmez. Avukatımız var, doktorumuz var, şuyumuz var buyumuz var…”  Sonra anneme dönüp diyor ki “Bir de Berran var işte, o da anca çöp toplar, eylem yapar.”

Ah be sanga. Bu nasıl aşağılama? Annem tabii ki buna çok alındı. Ben annem alındı diye babama alındım. Annem sonra hep dedi ki, “Derya, ne yaparsan yap, kendi paranı kazan. Başka türlü saygı görmezsin.”

Hmm. Bi düşüneyim.

Mezun oldum, işlere girdim, çıktım, iyi güzeldi. Derken gelişen bir takım olaylar sebebiyle kendi mimarlık ofisimi fazla erken açtım. Sizce para kazanabildim mi?

İlk ama ilk kazancımı, hemen aynı akşam kapıma gelip ağlayan bir tanıdığa borç verdim. Asla geri alamadım, isteyemedim. (Hem de ailemin tanıdığı idi. Uzun süre haberleri olmadı.)

Bana iş veren bir adam hapse girdi. Onunla beraber çoktan başlanan iş de karşılığıyla birlikte içeride yattı.

Yine bir iş bitiminde kocasının yaptığı ödemeyi yarım saat sonra gelip salya sümük ağlayarak geri isteyen karısına içimden “lanet olsun” diyerek iade ettim. (Birine kefil olmuş, eşinin haberi yokmuş, duysa kıyameti koparırmış. Ödemesi gerekiyormuş.  Sonra laneti geri aldım, hakkımı helal ettim.)

Bir çok mimari iş, projenin yarısını çizmişken iptal oldu. Sahipleri ya battı, ya caydı, ya sattı. O vakte kadar yapılan işin karşılığını, mimarlar odasının da yasal önerisi ile şudur şudur diye önlerine koydum. Olmadı, üç kuruş ya aldım, ya alamadım.

Bari belediyeye iş yapayım dedim, yarısını baştan, yarısını 5 yıl sonradan piç edilmiş şekilde ödediler. Faiziyle alan devlet, faiziyle vermiyor.

Ödeme yapmamak için bin dereden su getirdi diğer herkesler.

Bu sana deneyim olsun, diyen oldu.

Senin paraya mı ihtiyacın var ki? diyen oldu.

Sözleşme istemen bana hakaret, ben senin bilmemkimini tanırım! diyen oldu.

Dedenden sana para kalmadı mı? diyen oldu. (Dedem yeni ölmüşken.)

Allah için emeğimin karşılığını aldığım bir kaç güzel iş de yaptım. Ama nihayetinde “eeh ben böyle işin içine..” diyip ofisi kapadım. Nişantaşı’nda Sunday yeni açılmışt, üst katını kendime ofis eyleyip bir süre daha mimari proje yaptım. Sonra yoga hocalığına tesadüfen (!) başlayıp çok sevince… Dedim oh be! Ders 1.5 saat sürüyor. Tek başımayım. Müteahhit yok, belediye yok, kadın yok, koca yok. Evet üç kuruş kazandırıyor. Ama oh be! Hem de sistem dışı. (Zannettim.) Maddiyat değil maneviyatla uğraşıyoruz. (Zannettim.)

Ay fazla flaş forwırd yaptım. Birazcık geri saralım. Ben bu mimari işlerden bir türlü kazanç sağlayamazken, bir reiki uzmanı dedi ki, “Derya, acaba sadece batacağı belli olan mimari projeleri mi kabul ediyorsun, onca projenin içinden?”

Sonrasında yıllar, terapiler…

Babam beni ekonomik kazancım yoksa da sevsin’ler.. O baba beni böyle de sayacak!’larla geçen yılları fark etmeler…

“Baba bugün güzel bir yoga dersi verdim.”

“Öyle mi, kaç kişi geldi?”

“…..”

 “Baba bak öğrencilerimin videosunu çektim, neler neler yapıyorlar bakcan mı?”

“Aa ne kalabalık!” ya da “Üç kişicik mi gelmiş?”

“…..”

Geçen sene Kent Konseyi’ne girdim. Fiyakalı ve dinamik bir giriş ile, iki grubun birden başkanlığını üstlendim. Bu gruplar bu sene en çok çalışan, iş-proje üreten gruplar oldular. Canla başla, çok severek, tatmin duyarak çok vakit harcadım. Proje organizasyonlarının haricinde defterler, tutanaklar tuttum, dilekçeler yazdım, evrak işlerini hiçbir grubun yapmadığı kadar düzgün tuttum. Harcadığım vakit ve kafa enerjisi yüzünden tam pandemi bitip yoga ders taleplerinin arttığı dönemde yeni ders almadım. Gönüllü işi, kazanç kapımın önünde tuttum.

Çünkü…

O baba beni böyle de sevecek! Tükürdüğünü yalayacak. Kendi üstümden annemi de saydıracağım. Annemi kurtaracağım. Sonra anneannemi de kurtaracağım.

Şu an bankada param yok, hatta yıl boyunca kazandığımı son tatilde yediğim ve  bu aralar yoga derslerine ara verdiğim için hesap eksilerde. Karttan yiyorum. Ben hala gönüllü iş peşinde.

Değiyor mu peki? Babam ne diyor?

Babam eksilere düştüğümü tabii ki bilmiyor. Amma ve lakin, ben de şaşırıyorum ama.. babam gönüllü uğraşım ile gurur duyuyor. Hoşuna gidiyor. Uzun uzun projelerimizi, etkinliklerimizi anlatıyorum. Dinliyor. Samimi mi diye yüzüne bakıyorum. Evet samimi. Güzel güzel yorumlar yapıyor, bizi, beni övüyor.

Ee.. kavgam bitti mi şimdi… Beni böyle de seviyor? Sayıyor? Ne güzel kavga ediyoduk, ya şimdi?

Başlıkta ana baba, para, dünya yazıyordu. Şu yaşamda tek bir kavga konum yok herhalde.

Şehirle de kavgalıydım ben. Misler gibi nefret ediyordum bu şehirden. Ta ki bu seneye, Kent Konseyi’ne kadar. Kenti anlamaya dair düzenlediğimiz etkinliklerden biri olan Bellek Yürüyüşleri ile şehri kendi kendime sevdirdim. Daha doğrusu bu garip kömür şehri 150-200 yıl önce Simcity gibi birdenbire niye ve nasıl kurulmuş, niye gelişmiş-gelişmemiş, nasıl böyle tuhaf, hiç bir yerde örneği olmayan şekilde mahalleleşmiş, çok-kültürleşmiş, niye bir taşra şehrine göre bu kadar modern olmuş… anladım. Anladıkça, bakışım değiştikçe, belleğim yeniden düzenlendikçe nötr hale geldim. (Leonardo Da Vinci demiş ki, bir şeyi sevmek ya da sevmemek için önce onu anlamak gerekir.)

Daha başka? Sistemle, dünyayla, parayla da küs idim. Tok evin aç kedisiydim. Utanıyordum. Küçük şehrin tanınmış dedelerinin torunlarıyız biz. Aa sen Şeker’lerin torunu musun? hayretiyle büyüdük. Ben hep utandım. Dede ölüp biz aileden uzaklaşınca taşındık. Çekirdek aile, havuzlu ve bahçeli bir teras katında salon salomanje birbirimize değmeden yaşıyoruz biz. Mimari proje benden, bütçe pederden, vaktiyle yaptık oldu. Şükür. İstanbul’dan bir kaç yıl önce şehre dönüp ailemin yanına geri taşındığımda, uzun süre arkadaşlarımı davet etmeye çekindim. Instagram’da aman ev gözükmesin diye açı ayarlamakla kendimi gerdim. Ders verdiğim spor salonunun fitnessçı wellnesçı babama ait olduğunu sakladım da sakladım. Ben sadece yoga hocasıyım dedim. Aman bilmesinler, sonra ne derler, ama salon bizim. Minik arabamı satmıştık, babamın koca cipini aldığımda onunla görülmeye utanıp varacağım yerden öteye park ettim.

“Aa o bahçeli havuzlu ev sizin mi?”

“Benim değil, ailemin.”

Terapiler.. Yogalar.. Yumuşamalar.. Derken bir bakmışım havuz başından selfiler koyabilir olmuşum. Konum’a Zonguldak yazabilir olmuşum. Utanmadan. Çoğu arkadaşımın yurtdışına taşınmış, benim geride kalmış olduğum gerçeğine takılmadan. Bir bakmışım bu yazıyı size yazabilir olmuşum. Terapistime göre, kendi kazandığım üç kuruşun içinde kendimi kanırta kanırta yaşadığım bu yıllarda çok zorda kalınca babamdan para isteyebilir olduğum zaman.. çocukluk hakkımı bilip saydığım zaman.. sistemle, dünyayla, parayla, babayla barışmış olacağım zamandır. Ve barışık bir zeminden/aileden/kökten/şehirden sağlamca hız alıp başka yerlere sağlıklıca uçabileceğim zamandır. Aynı zamanda kavgamı gönlümce sürdürebilmek için (dünyayı) döne dolaşa yine kendimi bulduğum şehirden de gidebileceğim zamandır.

O zaman yaklaşıyor. Görüyorum, hissediyorum.

Annemi ben kurtaracağım, böyle de sevileceğim diye batacak işler seçerek kendi kendimi sabote ettiğim ekonomik kazanç konusu..

Çocukluğumda dilime doladığım “Ben paradan nefret ediyorum, keşke para olmasa, bu dünyadan da nefret ediyorum, keşke Mars’ta doğmuş olsam” sistem isyanım..

“Keşke erkek doğmuş olsam, onlar özgür!” dişiliğimle kavgam ve sanrım..

Hepsi ile tek tek bakışıyorum. Göz göze. Bir şey yapmaya çalışmadan. Terapiler, yogalar yolu açıyor. Bir şeyler oluyor. Birkaç yıldır sürüyor ama sizlere denk geldi, aşk, dişilik, para, ana, baba, memleket… konuları bende 28 gündür görünür şekilde epeyce hızlanıyor.

Felek 25. gün yazısında “eskiden biraz anlamsız gelirdi söyleyeceklerim diye susardım.. ama sonra fark ettim ki bizim söylediklerimiz ile inşa süreci başlıyor. Birileri söylediklerimi, yazdıklarımı saçma bulabilir, beğenmeyebilir, olsun, yeter ki çorbada benim de tuzum olsun. Süreç benim de dahil olduğum bir inşa süreci olsun.” diye yazmıştı. Ne güzeldi, not almışım.

Bu endişe duygusu blog açarken bende de vaktiyle bolca olmuştu. Zaman zaman “ya yazdıklarım yazılar, çektiğim fotoğraflar, çaldığım parçalar beğenilmezse” diye endişe duyan yetenekli bir keman sanatçısı ve şedovcu arkadaşım da olmuştu. Bunu onunla da hep konuşurduk.

Tanıdık bir endişe bu. “Ya fazla kişisel yazmışsam.. Sevgilimin, ailemin, hocamın dedikodusunu yapmış gibi olmuşsam?” Halbuki biliyorum ki hep kendimizi anlatıyoruz. Başkaları ile olan ilişkilerimiz üzerinden yine kendi içimize fener tutuyoruz. Diğerinin fenerinde de yine kendimizi buldukça, okudukça, sen/ben, biz/diğeri’nin içiçe eridiğini görüyoruz. Sizlerin de hep hatırlattığı gibi.

Tüm endişelere rağmen iyi ki yazdık. İyi ki okuduk. Sizi seviyorum.

…  

Mina Urgan’ın “neden kendimi yazdım?” açıklamasının fotoğrafını aşağıya bırakıyorum. “Bakkal da yazsın vallahi, çünkü ben merak ediyorum,” diyor.  

Ve bir de alıntı, aslında orijinal hiçbir şey yaşamadığımıza dair. Tansel’in, Melek’, Defne’nin, Ayşıl’ın, Ayça’nın, Pınar’ın, sonracığıma Alican’ın, Alican’nın oğlunun, Fatmamın, Felek’in, Umut’un, buraları okuduğunu bildiğim Simge’nin tekrarlarında yaşadığımızın hatırlatıcısı:

“Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor.”

“Tekrarlardan değil,” dedi,”Tekrarların tekrarlarından.”

(Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler)    

NOT: Bir kaç hafta önce anneler gününde burada paylaşılan cesur yazılardan ilham alarak yazdığım bir yazıyı yayımlamaya çekinmiştim. Yarın belki bonus onu da yayımlayabilirim.

Bir Dinazorun Anıları – Mina Urgan

Derya – Gün 27: Öküz

Memeler temiz be sanga! Oh! Sağlı sollu, koltuk altılı falan temizler. Küçük şehir, tanıdık doktor, yılların sağlık sektörü çalışanı babam sayesinde valla utanmamaya çalışarak söyleyeceğim ki sıra beklemeden giriliverilen bir ultrason, hello biz geldik n’aber diye kapısını çalabildiğimiz bir cerrah.. sayesinde kolaycacık hızlıcacık bakıldı. İş benim popomu ve takatimi kaldırıp İstanbul’dan buraya 6 saatlik otobüs yolunu gelivermemdeymiş. Ağlamaya ve ilgi için yalvarmaya ara vermemdeymiş.

Fatma hocam bir keresinde Emma hocanın ona ‘Öküz gibi güçlüsün sen!’ dediğini anlatmıştı. Geçen seneki derslerden birinde birimiz böyle mızmızlanırken kendimize getirmek için demiş olacak. Bir arkadaşım bana önceki gün ‘Sen çok güçlü bir kadınsın, tek başına dünyaları dolaştın, tek başına acillere gittin, tek başına evler taşıdın, neler yaptın neler. Kimsenin ilgisine ihtiyacın yok! Kalk ve ne yapacaksan yap!’ diye sert çıkışmasını dinlerken bu öküzü de hatırladım, çifte motivasyon ile bir parça toparlanıp yola düştüm. Sonrası bu.

Meme temiz, kalp hala biraz kırık. O da iyileşecek, ateş azaldıkça kafam yavaş yavaş netleşiyor. Karşımda “Ben böyleyim!” diye bağıran değil, eh tamam evet biraz böyle bağıracak tabii, ama “Hmm tamam ben bu konuya bakacağım ama sen de şu şu konuya bak” diyen, emek vereceği belli olan, EQ yüksek bir adam var. …

Akşam oldu sanga. Yukarıdaki yazıya bir sürü başka şey eklemiştim ki bırakmak zorunda kaldım ve eklediklerimi anlamsız kaldılar diye şimdi çıkardım. Sonra kendi içimde veya yine burada devam ederim belki. Uykusuzum. Bugün böyle kısacık olsun. Trene vagon olsun. Hem madem size bir sağlık endişem var dedim, onun çok büyük ihtimalle ortadan kalktığının haberini de vereyim.

O değil de.. Çadırda girdiğim 28günyoga’dan çadırda çıkacağım herhalde.

Derya – Gün 26: Gerçek 25 – Bu Tıpkı..

Bu tıpkı.. Göğsüme bastırıp sırtımı çökerten, omuzlarımı kollarımı çevreleyen bu ağır his tıpkı..

Tıpkı seneler önce gel gel gel diyip, düzenimi değişmeye türlü vaatlerle, seviyorumlarla ikna edip, kısa zaman sonra damdan düşercesine git git git, ben bunu eski nişanlıma yapamam, sen git, diyen adamın yarattığı (sonrası ağır depresyona dönüşen, şimdi böyle olmayacağını bildiğim) hisse benziyor.

Yaralı bir hayvan nasıl tehlikeli olursa.. saldırırsa.. bağırır böğürür, kendini oradan oraya atar, yardım için bile yanına dahi yaklaştırmazsa.. İki gündür yaralı bir dişi canavarım. Evde bir şeyleri yumrukluyor, küfrediyor, durup durup ağlıyor, uyuyamıyor, kapalı mekana sığamıyor, dışarıyı istemiyor, bana ne iyi gelecek bilemiyor, bir ara durulup kal gelip öylece oturuyor, bitap düşüp yoruluyor, yorulunca da ağlıyor, sonra yine deliriyorum. İşte tüm bunlar tıpkı.. Tıpkı o.

Her zaman mümkün (allah muhafaza) bir cayma/ayrılma durumunun olabileceğini bile bile kendimce büyük, DEV bir cesaretle evimi ailemi öğrencilerimi kazancımı uğraşlarımı bırakıp.. ben geldim diye geldim. Gelmek istedim, istendim. Henüz tam alışamadığım bir mutfakta yemek yapıyor, kitaplarımı idareten koyduğum yeri beğenmedi diye mi bir kısmını aşağı koydu diye düşünüyor, bana ayırdığı rafa sığamayıp ortada kalan makyaj ve türlü bakım malzemelerim dağınık gözükmesin diye toplu bırakmaya çalışıyor, yerleşeyim ama adamın düzenini de bozmayayım diye uyanık duruyorum. Bunlar teferruat. Bütüne bakalım.

Bütündeki bu büyük, DEV düzen değiştirme adımının benim için zorluk ve öneminin anlaşılacağını umup her zamankinden fazla bir sıcaklık, ek bir güler yüz, ek bir mutluluk göreceğimi beklemişim. (Kendince iyi bir şey yapınca ödülünü bekleyen çocuk gibi. Hepimizin kodu bu değil mi?) Bir yıllık evli heyecansız çift yaşamına düştüm. Ama.. artık hep böyle mi olacak? Uzaklaşılıyor muyum? Sıradanlaştırılıyor muyum? Bu tıpkı.. Dur bakalım. Yok yok düzeldi. Hadi iyiyiz.. ohh şükür. (Yine de içte bir “acaba?” korkucuğu. Minik ama işte orada. Bir kez oldu ya..)

Tam oh be demişken, sonra zorunlu ayrışıklık. Ben fm’de kaldım. O şehir değiştirirken frekans da değiştirip am’e geçti. Arkadaşları, tanıdığı bir sürü tenisçisi, maçlar, sohbetler, eğlence, otel güneş çimen havuz – en sevdiği dünyasına girdi. Ben onun evinde kaldım.

O yokken yokluğu batar, evde kalmam diyordum ama bir doktor randevusu için beklemek icap etti. Mememden kan geldi, aman söyleyeyim bari. Bu yüzden korktum. Ailemde üç meme, altı kanser vakası olduğu, kuzenimle ben yaş ve dişilik itibariyle en risk altındakiler olduğumuz için. Anneannem 6 aydır Ankara’da tedavi görmekte olduğu için. 6 aydır aile gündemimizde bu konu olduğu için. Sebep lazım mı yaa, panikledim işte!

Belki çatlaktır, basit bir şeydir dediler ve muhtemelen öyledir ama panik her hücremi sardı. Kontrol edemedim. Ağladım ağladım. İlgi alaka merak bekledim. Sevgiliden. O am frekansında. Başka gezegende. Aradığınız kişi kapsama alanı dışında. Lütfen tekrar deneyiniz.

Bu tıpkı.. terk edilmeye benziyor. Öncelik verilmemeye. Sen evde bekle. Ben oynayıp gelicem. Meme korkusu bir yandan.. O an anlayamadığım, şimdi eşleştirebildiğim terk korkusu diğer yandan. İlla “seni ilelebet terk ediyorum!” şeklinde ilişki terki olması gerekmiyor. Zor bir durumun içinde yalnız bırakılmak da kısmi terk. Olanlar ve niyetler yıllar önceki ile (allah korusun) hiç aynı değil ama, bilinçaltı bunu o eski kod’a. Terk terk’tir diyor. Aynı devasa hayal kırıklığının filmini oynatıyor. Haliyle tepkilerim de aynı. İçimdeki yara aynı. Saldırma isteğim aynı. Sığamama aynı. Tehlikeliyim. Kendim için de tehlikeliyim. Yoruluyorum. Baş edemiyorum. Ama terk kodu kaynaklı hayal kırıklığım sağlık kaygımı aştı.

Bir ara hormonlarım mı bozuldu dedim. Tetkik yaptırayım. Enfeksiyon gibi bir şeyim vardı ama geçmişti, ondan mı dedim. Evet çok kızdım, çok üzüldüm, çok hayal kırıklığına uğradım ama.. beni de korkutan bu aşırı tepkiler nedendir dedim. Aşırı tepki hafif kalıyor. Yanımda olsa tırnaklarımı geçireceğim. Ayıp ayıp şeyler istiyorum. Bana o mutlu selfileri göndermesin, arka planda arkadaşları kuş sesleri, takımdaşları, sosyalleşmeleri.. görmeyeyim duymayayım istiyorum. Bize otelde yer yok denildiği için benim eşlik etmediğim turnuvada sevgili oraya varınca gayet yer olduğunu keşfettiğimiz andaki duygu kokteyl ve canavarlığımı hiç yazmayayım. Dünyayı yakabilirdim sanga. Öyle bir ateş.

Bu tıpkı terk edilmeye benziyor. Ama terk edilmedim. Seviliyorum. Biliyorum. Ne oldu peki? Aynı şehirde yaşayan iki insan olarak tanışsak, aşka düştük diye kendi düzenimizi bozmadan görüşsek sevişsek.. ben düzen bozdum diye yüksek beklentilere girmemiş olsam… Bu allahın belası turnuvaya beraber gitmiş olsak, bu kadar hayal kırıklığına uğrar mıydım?

Ya da meme kaygım ile tam da aynı gün sevgilinin top oyun havuzuna düşmüş çocuk misali mutluluktan beni gün boyu unutturacak allahın belası turnuvası olmasa.. ya da tabii ki tam tersi — Yeter ki turnuvası olsun, beni de unutacaksa böyle güzel bir şeyden unutsun tabii ama ben aynı gün sağlık paniğimi yaşamasam.. bu his tetiklenmeyecek. Ama tetiklendi. Her şeyler (gezegenler de mi yoksa yahu?!) bir araya böyle geldi ve tetiklendi. Bunu dün akşam anladım. Defne hocanın “Just like when?” sorusunu okuyunca da aha dedim.

Bir arkadaşın yanlış önerisiyle düzgün düşünemeyip paniklediğim bir anda acile gittim. 900TL de gitti. Bir xanax için. Pardon, 906 TL. İlki bir dakikalık dandirik muayane için. “Psikiyatr görsün seni.” 6 tl de xanax. Kazancımın durduğunu söylemiş miydim? Söylemiştim.

Yaralıyım sanga.

Hayvan zihninde ‘sonrası’ yok. Hatırlayıp ders aldığı dünü ve şimdisi var, di mi? Canım acıyor. Doğrusal erkek zihni istiyor ki geçsin artık, bak konuştuk anlaştık, düzelelim. Önümüze bakalım. Dün dünde kalsın. Bugün yeni bir gün. Hadi bana maçta iyi şans dile. Ohoo be güzelim. Dişi kurt var karşında. Dünde yaşayıp şimdide acıyan. Travması nüksetmiş, o da buna şaşıran. Geleceği yıkılacak sanan.

Bu sabah uyandığımda dikenlerim de çıkmıştı. Güneş yanığı cildine dokundurmak istemez, biri yaklaşınca kendini kaçırırsın ya hani.. onun gibi. Yanmış cildimden uzak durulsun. İletişmek, konuşmak yazışmak istemiyorum. Zaten iletişecek hiç başka konum yok. Onun turnuva ve tatil hikayelerini de dinlemek istemiyorum. Ee? Dünya ekonomisini mi konuşalım? Konuşmayalım. Araşıp öylece bakalım. Bakışalım. Yanımda olsa da sussak. Gerekiyorsa önce yine bir tartışıp, telefonda zorlanılıp söylenemeyenleri söyleyip sonra söylenecek şey kalmayınca sarılıp yan yana sussak. Laflarıyla değil varlığıyla sakinleşsem. Güven bulsam. Ama yanımda değil. Orada. Hop. Öncelik terki. Öncelik maç. Öncelik kupa? Başkasına verdiği söz? Ne? Bu tıpkı..

Ve evet, Melek mi demişti hani, “Bana kadar var canım.” Öyle diyorum benden biraz güler yüz, bir çift tatlı söz isteyene. Ama aslında bana kadar bile yok. Kendime zor yetiriyorum. Boğazımı sıksanız, kim gelirse gelsin gülümseyemem sanga.

Bu sabah biraz güç geldi, aman akşam bırakmayayım diye hemen eşyamı topladım. (Birazını. Geri dönücem.) Ah be Pınar, seni de anarak ve kendime kızarak evi süpürdüm. Saçlarım dökülmüş. Temiz bırakayım. Hay allahım. Canım yemek yemek istemiyor hiç. Dün de yememiştim. (Bu iştahsızlık tıpkı.. evet tıpkı o.) Ekmek kızartıp bal sürüp kemirdim.

Doktor randevumdan sonra memlekete, yola çıkacağım. Takatim kalırsa. Pilim çok hızlı bitiyor. Çifte açlıktan, çifte kaygıdan. Eve, babama, çöplüğüme, yuvama, mağarama dönüp kıvrılıp yaramın geçmesini bekleyeyim istiyorum. Kocasına kızıp ilk fırsatta baba evine dönen kız gibi olmuyor muyum? Alternatif ne, burada beklemek? Gelmeyecek olanı? Diğer tarafta gel, ben sana bakarım, yanında dururum, tetkiklerini beraber yaparız diyen, yumoş yumoş konuşan çağıran bir babam var. Yalnız kalıp güçlü cesur şovu mu yapmalı? (Kime?) Gidip babaya mı sığınmalı?

Dişi kurt. Dişi kirpi. Dişi. Zor şey dişilik. Zor şey değişiklik.

Bugünün rengi siyah.

Duygusu hayal kırıklıklı terk.

Kelimesi.. küfür. Yazmayayım.

Yoga falan da yapmadım. Mağarama varana kadar hisleri biraz bastırmalıyım. Kendimi güvende tutmalıyım. Bir iki güne çadırıma da girerim. Kanaya kanaya beklerim.

Derya – Gün 25: Kucak

Buraya upuzun yazıp taslakta bıraktığım ikinci yazıyı yazdım bugün. O bir dursun…

Erkekler güçlü, dik kadınları seviyor efsanesi efsane mi, doğru mu sanga? Hiç yıkılmayan, öyle kadın yok da, yıkıldığını belli etmeyenleri? Şen şakrak gözükenleri. Romanlarda yaşı büyük teyzeler taze gelinlere öyle öğüt verir ya. Güler yüz. İçin ağlayacak ama çok da belli etmeyeceksin. Kızılcık şurubu içtim miydi neydi? O. Bir bunu merak ediyorum. Hep etmişimdir.

Bir de şöyle bir şey:

Hani katıla katıla ağlayan çocuğu güvendiği biri kucağına alır. Çocuk ağlar, ağlar. Sakinleşmeye başlar. Ağlaması hıçkırmaya döner. Gözleri kapanmaya başlar. İçini çeker. Başını yaslar, kendini yaslar. Hıçkırıkları da seyrelir. Öyle öyle, hem o kucağa güvendiğinden, hem yorulduğundan son bir hıçkırıkla sarsılır.. depderin uykuya yuvarlanır. Dinlenmiş uyanır. Acıkmış. Mahmur ama güleç, oyuncu. (Tersi de var, erkekleri hep güçlü görmek isteyen kadınlar.)

Böyle bir uyku, böyle bir kucak lazım. Bir bulsam, erişsem, mahmur ama güleç, oyuncu uyanıcam.

Upuzun yazı taslakta kalsın. Bu kısacık dilek yayımlansın.