Derya – Tilki

Acayip bir hafta sonu oldu sanga. Halbuki iple çekiyordum hafta sonunun gelmesini. Beni çok yoran, çok vaktimi alan, gün içinde onlarca telefon konuşturması, valilik ve ona bağlı çeşitli (ve yabancısı olduğum ah çok sıkıcı) makamlar, müdürlükler arası mekik dokumamı gerektiren bir iş aldım başıma. (Evet, yine gönüllü iş.) İşbirliği yaptığımız bazı kurumlar vakitlerini doğru ve verimli kullanabilseydi, son bir aya sıkışıp hem her günümü sabah 9, akşam kim bilir kaç arası, bir sürü farklı konuyu çözmeye çalışarak bu denli yoğun geçirmeyecek, hem geçim kaynağıma destek olan yoga derslerimi askıya almak zorunda kalmayacak, yaz tatilim de hiç olmayacaktı. Ama benden kaynaklanmayan sebeplerle ancak bu haftanın başında başladı iş.

İş iş dediğim, aslında beni çok heyecanlandıran bir konu: Uluslararası bir sergiye ev sahipliği yapacağız. Almanya’daki Ruhr Müzesi’nden geliyor. Goethe enstitüsü falan var işin içinde. Hep küratör olmak, bir müzede çalışmak istemiştim. O yüzden hevesle, mutlulukla balıklama üstlenmiştim bu sergiyi. Burada, Zonguldak’ta doğru dürüst bir sanat galerisi olmadığı için, endüstriyel ve kültürel miras değeri olan, 1920lerde yapılmış fevkalade mimari stilli bir okulun Santral İstanbul’a benzeyen bir katını sergiye uygun hale dönüştürmeyi önerdik. Biz Kent Konseyi olarak bu kararı aldık, gerekli yerlere sunduk ama şimdi anlatsam hep birlikte sıkılacağımız sebeplerle aylar sonra ancak başlayabiliyoruz. Ama zaman kalmadı ki! Sergi Ağustos’ta. Aydınlatma planı, spot siparişler, boya badana, sergi elemanları, metin baskıları, afişler, lojistik.. kalemlerin çoğu mimar kontenjanından el mahkum bana bakıyor. Taşımacı, temizlik ekibi gibi basit ekipleri getirtmek bile bir sürü makam ziyareti ve günlerce bekleyiş gerektiriyor. Haftalar süren uğraşlar ile tez canlı halimle hazırladığım çok detaylı iş plan-programı sular seller gibi akabilecek iken, kaplumbağa hızındaki devlet vaktimi, tatilimi ve kafa rahatlığımı çalarak beni sinir ediyor.

Sular seller demişken… Cuma gecesi kalktım kalktım kustum. Midesi mi bozuldu, üşüttü mü diye kafa yordu evdekiler. İkisi de değildi, biliyorum ben. Devlet makam kapılarında saatlerce bekletilmekten, içeri girince de müdür ile (Allahım herkes müdür! Milli eğitim müdürü, müdür yardımcısı (ona da müdür diye hitap ediliyor), şube müdürü (evet o da “müdürüm”) rahatça değil de tetikte konuşmaktan, hatta fark ettim ki karşılarında nefes tutmaktan ve sırtımı koltuğa rahat yaslamadan dik ve makam masasına yan dönerek twistte oturup emirsiz ses tonu ayarlamaya çalışıp ricacı olmaktan şişen içim kendi sistemini kendi boşalttı temizledi kusarak.

Acısı sabaha çıktı, öğürmekten kaynaklı kas ağrıları, yorgunluk, halsizlik. Açılır mıyım diye oturarak yoga ısınmaları yaptım, pek açılmadım. Kahvaltıdan sonra iki saat daha uyudum. Haliyle üstüme çöken sersemlikten arınmak için dışarı çıktım, bizim mahallenin tenis kulübüne gittim. Kalabalık. 12-13 yaş tenis turnuvası varmış. Veletler bir oynuyor, şaştım kaldım. Hırslılar da. Sayıyı alan elini yumruk yaparak “come onnn!” diye bağırıyor. Bu da yeni moda. İstanbul’daki kulüplerde koskoca adamların da sayı aldıkça come on! diye haykırdığını görüp gerilmiştim. Kavga çıksa çıkar vallahi de, teniste pek çıkmaz Allahtan. Şu hırsın birazı bende olsa?

Come on’cuları bırakıp kulüp dışına çıktım, biraz denize baktım. Büyükada’nın kayalıklarını, suya kadar inen ağaçlarını hayal edebilirsiniz buraları gözünüzde canlandırmak için. Güneş inmeye başlamıştı, deniz şıkır şıkır ışıklıydı. Motorlu bir sandal geçti, içi mayolu insan dolu. Kızlar sandalın burnunda bacaklarını aşağı sarkıtmış gülüşüyorlar. Özendim. İçim canım biraz daha sıkıldı. Tatil ihtiyacı hissettim. Uzaklaşmak.

Biraz yürüyeyim dedim, hareket iyi gelirdi belki. Yürüdüm. Yürürken size kafamdan yazılar yazdım ama ne yazdın diye sorarsanız, aklımda kalmamış. Yürümeye doyamamıştım ama Ankara’dan ziyarete gelen babaannem evdeydi, eve dönme zorunluluğu hissettim. Döndüm.

Benim içim böylesine sıkılır, kaslarım gece yorgunluğunda iken sevgilinin günlerdir İstanbul’un dört köşesinde keyifle geziyor olmasına kafayı taktım. Bu hafta sonu geleceğini vaat etmiş durmuş, sonra vazgeçmişti çünkü. Dinlenmesi gerekiyormuş. Ben evinde daha çok durup dinlenecek sanırken (ah o kendi kendimize sanmalar, zan’netmeler!) İstanbul’da fink atmasına bozuldum. Küçük Prens’te tilkinin ünlü bir sözü var hani: Çat kapı gelmeyesin, önceden zamanını haber ver ki içimi sana hazırlayayım, gibi bir şey söyler prense. Ben de tilki olarak istiyorum ki, ileriye dönük vaatler, tekrarlı sözler vermesin kimseler. Daha önceden birkaç kez geleceğini söyleyip son anda gelmeyince böyle üzülüyorum ben. Hayal kurmuş, heves etmiş oluyorum, önemsenmiş hissedip seviniyorum. Vazgeçilince de tercih edilmemiş, ikinci, üçüncü plana atılmış olduğumu düşünüyorum. Sonra da prens asıl istediklerini, tercih ettiklerini yapıyor diye surat asıyor, ikimizi birden üzüyorum.

Madem öyle, bu tür sözler verilmesin. Beklentilere sebep olunmasın. Ki içimi hazırlayayım/hazırlamayayım. Bu yaz hem tatil, hem prensle gönlümce görüşebilme işi biraz yaş gözüküyor. Bundan ve sergi işi yoğunluğundan kaynaklı şehirden ayrılamayacak olma ihtimali sıkışıklık yaratıp ateşe evrilip başımı ağrıtıyor, zihnim berraklığını yitiriyor. Saldırıya geçiyorum. Her ateşli saldırıda olduğu gibi tabii ki yanlış anlıyor ve anlaşılıyorum.

Ateş demişken… Bu sabah kurban psikolojisiyle uyandığımı fark edince kendimi zorlayarak yogaya durdum. Balakrama geldi içimden. İkinci sınıfa geçtiğimizden beri bir kez Fatma hocanın birler sınıfındaki misafirlikte yapmıştım, o kadar. Bu sabah kendi öfke ateşimi söndürmek ama başka bir ateş yakmak istedim. Kararlılık, güç. Netlik. Son zamanlarda peydahlanmış yadırgadığım ağlak ve mağdur değil eski bireysel, güçlü, kendi önceliğini kendine veren Derya’yı istedim. Balakrama geldi yardıma. Fatma hocanın sesini hayal ede ede, hatta onu karşıma yerleştirerek yaktım bacakları. (Fatma hoca kurmastana öncesi pozda geldi yerleşti karşıma, adını hatırlayamadım şimdi en temel pozumuzun, hay allah) Karnı ağrıyan çocuk bile yaptım, es geçmeden. (Hiç etki etmedi o ayrı, etmiştir de bu sefer ben fiziksel olarak hissetmedim, midem bulanır gibi olmadı falan. Olsun istiyordum halbuki, ilk kez. Kendi canımı acıtasım mı var ne?)

Sonra daha fazla fiziksel hareket lazım deyip yumurta bitmiş bahanesiyle bakkala gittim. Bakkal teyze uyuyakalmış herhalde, dükkan kapalı çıktı, sevindim, daha uzaktakine yürüdüm. Poyrazda üşüyen şortlu bacaklarımı habire kaldırım değiştirerek güneşe denk getirdim. Kırmızı biber 18TL’ye imiş. Kapya olan. Üç tane aldım. Hala pahalı bence, çok sevdiğim halde fiyatı arttı diye küsmüştüm, aylardır almıyordum. Hayır poşet istemem, etiketi parmağıma yapıştırırım. “Yaya gezen” tavuk yumurtası. Yersen. Yiyeceğiz.

Eve dönerken babama rastladım, motosikletle geliyor. Şaşırdık. Benden habersiz yumurta almaya çıkmış o da. Kendi de yemeyecek olsa, her sabah yumurtasız yapamıyor olsa hayatta bunu için evden çıkmaz. Yanımda durunca atladım arkasına, hadi bir yere kahve içmeye gidelim dedim. Daha erken, herkes hala uyuyordur, korta gidelim, erkenci maçlara bakalım. Uzaklara gidelim demek geçiyordu içimden aslında. Böyle spontane. Ev şortlu, yumurtalı. Telefonsuz. Cepte tek bir kredi kartı. Kapı gibi babanın arkasında. Poyrazda uça uça basıp gidelim. Ama babaanne bizde, evde. Eve döndük. (Evden ekmek almaya diye çıkıp dönemeyen kimdi ya? Hani evi terk eden bir adam? Tehlikeli sulara mı girmişim ben de?)

Kahvaltı. Babaannemin Florya’daki çocukluk yaz tatili hikayeleri. Saka demek su taşıyan adam demekmiş, ondan şimdi öğrendim. Kahvaltıyı toplamaya yardım. Elde bulaşık yıkama, yine sırf fiziksel iş olsun diye. Kaç gündür aramak istediğim, merak ettiğim Fatma’yı aradım. Ohh dedim sesini duyunca. Hoca sesi apayrı bir şey. Apayrı. Hoca gibi, abla gibi, arkadaş gibi. Hep yaşı büyük abim olsun istemişimdir. Ablam da olurmuş meğer. Olsaydı kıyafetlerini ödünç alırdım, otu boku ona sorardım. Abim olsa ikinci baba olurdu, arkamdaki baba değil yanımdaki versiyon. Eskileri tek çocuğum diye sevinirken yaş ilerledikçe dımdızlak olduğumu fark ediyorum.

Epey gevezelik yaptığımın fakındayım sanga. Bu aralar Salinger okuduğumdan olabilir. Zooey ve Franny’nin bitmek bilmeyen diyalogları.

Gevezelik demişken.. pazar mazar demeden “sergi” ekibiyle bir toplaştı yapıp kahve eşliğinde iki saat boyunca bir sürü karar aldık, iş hallettik. Oh mis. Peşine de mekan değiştirip denize nazır bir mekana gittik. Fatma hoca ile Kaş’taki Hidayet yarımadasında gittiğimiz beyaz boyalı beton platformlu yeri hayal edebilirsiniz. (İlla gözünüzde canlandırtacağım, di mi? Ve Fatma’yı özlediğim de belli oluyor mudur?) İşte öyle tatil tatil bir yer burası da. Beyaz şarap istedim. Ağır geleceğini bile bile beş peynirli tortellini sipariş ettim. Çokça gevezelik ettik. Kız kıza, güneş güneş, akustik cover’lar, poyraz poyraz saatlerce oturduk. Deniz köpük köpük. Biraz canlandım. Küçük prense kızgınlığım geçti. İçim, dilim sakinleşti. Bazen işe yarayan bazen sıkıntıya sokan bu tez canlılığım olmasa, her şeyi Nilüfer’in de bahsettiği gibi hemen çözmem/halletmem gerekiyor gibi hissetmesem, bir şeylere zaman verebilsem hayat belki de ne rahat olacak.

Şimdi kendi mahallemde bir tur tek başıma yürüyüş ile eve döneceğim. Ev de kalabalık zira. Biraz tek başınalık lazım.

Sevgiler, iyi pazarlar,

Tilki.

NOT: Günlerdir size yazasım var. Yazacaklarım değersiz, günlük tadında diye susuyordum. Sizden yazan olmuş mu diye açıp açıp kontrol ediyordum. Artık bugün ben yazdım oldu. Belki benim gibi meraklanan biri okur, sevinir. Umarım. Size yazmanın keyfi ise bambaşka.

Reklam

Derya – Ada

Mayıs başındaki anneler günü yazılarınızdan biri ya da hepsi tetiklemişti ve 7 yıldır içimde tuttuklarımı dökülüvermiştim sangama. Sözlü ve yüksek sesle anlatmaya dilimin pek varamadıklarını tuşlamıştım. (Telefondan yazıyorum ben. Çünkü aklıma geliverdiği yerde, hemen.)

Sonra yayımlamaya çekindim. Çok kişisel, çok mahrem diye. Defne hoca dedi ki, elinden tut gün ışığına çıkart, kuruyup yok olur. Olur.

7 yıl sonra, şimdi gün ışığı. Ortalama, gelişigüzel 7 değil ha, ayı ayına haftası haftasına tam bu Haziran başında 7 yıl doluyormuş meğer.

Demek şimdi sırası. Bu arada şu anda ben de bir sıradayım. Hastanede. Jinekoloji randevumda için muayane sırasında. Genel muayane. Hormon, kan ve başka testler. Tamam memeler temiz ama bunlara da bakalım diye geldim.

Temizlik ve kafa/iç rahatlığı sırası bugün.

Sırada ne var bugün?

….

(Mayıs 2022)

“Ama gelmeye niyetli bir şey vardı da kalbini kırdıysam eğer, affımı diler, sevgilerimi yollarım.” diye ne güzel yazmış Özgür. Annelik, annelik kararı ile ilgili yazarken.

Gelmeye niyetli bir şeyi ben de bir kez yoldan çevirdim sanga. Sonra en çok buna ağladım.

Doktor, muayane, kararlar. Zombi gibi bir bekleyiş. Yine zombi gibi gidilen bir klinik. “Doğumhane” yazılı bir kapıdan giriş. Damar yolunu açamayan bir hemşire, kan revan. Panik. 10’dan geri say. 10.. 9.. 8.. Uyandığımda yataktayım. Kızlar başımda. Suratları bembeyaz.

Oldu bitti. Sandım. Eve dönüp içimde bir yerde, daha önce hiç hissetmediğim bir dokumda sızı hissedince idrak ettim. Orda, tam o hissettiğim yerde bir şey vardı. Biri. Biri miydi henüz? Ferda çorba koydu önüme. Elime kaşığı aldım. Bıraktım. Ağlamaya başladım. Orda bir şey vardı. Şimdi yok. Varlığını hissetmediğin bir şeyin yokluğunu içinde hissedince ağlamak nasıl oluyor? Böyle oluyor.

Zihinsel bir karar/algı, fiziksel form kazandı o sızı ile.

Sorular doluştu zihnime. Kimse cevap veremedi. Hayatımda yoga yeniydi, çevremde danışacak derinlikte insan yoktu. “O bir mercimekten küçüktü” diyordu insanlar. Ben onun fiziksel boyunu, tipini merak etmiyordum ki. Ruhu nasıldı? Kendi mi gelmişti? Gelmek mi istemişti? Beni mi seçmişti? Şimdiyi mi seçmişti? Şimdi neredeydi? Niye gelmişti? Birden geri yollanınca şok olmuş muydu? Kalbi kırılmış mıydı? Hazırlık yapsa mıydım? Kendimi de hazırlasa mıydım? Niye böyle acele ettim? Hoş geldin dese miydim? Hoşgeldin, ama bende durumlar böyle böyle. Hoşçakal dese miydim? İkimizi de hazırlayıp? Ben kimi yolundan alıkoydum? Alıkoydum mu? Hadi ben bekleyiş boyunca zombiye bağlamıştım ama, etrafımdakiler niye dondu?

Sorular sorular. Tek başıma yaşadığım evde tek başımayım. Kız arkadaşlarım varlar sağ olsunlar ama kafi gelmiyorlar. Bu bir dişi ve bir erkek gerektiren, iki enerjilik paylaşılması, atlatılması gereken bir durummuş meğer. Beraber çağırdığını. (çağırdın mı?) beraber uğurlamalıymışsın. Bense yalnızım. Birkaç yakın erkek arkadaşımı arıyorum, detay vermeden rica ediyorum. (Çünkü zaten yüksek sesle söyleyemem.) Biraz üzgünüm, zor durumdayım, gelir misiniz? Gelmeyecekleri tutuyor. Bozuluyorum.

Bağıra bağıra ağlıyorum. Komşular duyuyordur diyorum. Duysunlar. Ben onların çirkin kavgalarını hep duyuyorum. Kız arkadaşlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Gidin diyorum, yalnız kalayım. Gidiyorlar. Gelin diyorum, yanımda durun. Geliyorlar.

O gelene ne oldu? Biri bana açıklasın.

Yıllarca hep bunu merak ettim. “O tabii ki saf ruh, bana bir şey öğretmek için geldi ve gitti” demişliğim oldu. İkna edemedim kendimi. Karmadır dedim. Biraz onun karması, biraz benimki. Eh.. mümkün.

Ben de çocuk istemedim, bazılarınızın yazdığı gibi o içgüdü bana da pek uğramadı. Ama son yıllarda anne olma halini, içimde bir can taşıma deneyimini merak ettim. O kadar. Elimde, yanımda, evimde bir çocuk olsun isteğim hala yok. Hamilelik, annelik, çift canlılık nedir, o merak var. Çift ruhluk. Birlik? Bunun için donanmış, tasarlanmış bir bedenin hakkını vermek belki de.

Kadın arkadaşlarım doğum yapınca ağlarım. Gizli gizli. Görüp bozulmasınlar. Vaktiyle geri döndürülmüş o cana ağlarım. Ne oldu ona? Başka bir kadını seçti mi? Benim bu kadından neyim eksik? Eksik mi? Hastanede uzun doğum ziyaretleri zor gelir o yüzden. Bebeğe değil kadına kilitlenirim. Onun duygularını, mutluluğunu, şaşkınlığını izlerim. Sonra bu üzüntüyü hala tek başıma yaşıyor olmama da ağlarım. Doğum ziyaretleri sırasında yanımdaki adamın bu hassas durumu anlayabilecek partner olmadığı için ağlarım. Mahsunlaşmış mıyım, suskunlaşmış mıyım, gözlerim mi kızarmış.. dikkat ve fark edecek ilgiden yoksun olduğu için.. Sonrasında ona durumu anlatınca beni sıkıca sarıp sarmalayacak duyarlılık ve empatiye sahip bir erkek kişisi olmadığı için. (E bu az duyarlı tipleri de ben seçmemiş miyim?)

Çocuk sahibi arkadaşlarımı merakla izlerim. Bebelerden ziyade anneleri. Anne olma hallerini. Benim eremediğim bir mertebeye ermişler midir? Kurmadığım bir yakınlığa? Gizli bir bilgiye? Kadınlığa? Tamlığa?

Çocuk hayallerim, milletin bebesini sevmelerim hiç yoktu ama illa çocuğum olacaksa adı Ada olsundu. Kız-erkek fark etmeden. Kumral Ada Mavi Tuna’daki gibi. Ergenliğimde okuduğumda o kitaptaki havalı Ada karakterinden çok etkilendiğim için. Sonra saçları Ayşegül gibi at kuyruğu olsundu. O kadar. Bir de kumsallı bir yerde, sıcak iklimde yaşayıp bol bol kumdan kale yapsındı. Benim kendi çocukluğumdan en sevdiğim ve neredeyse tek hatırladığım aktivite bu olduğu için. Kumda oynarken kendimi kaybettiğim için. Hayallerim bu üçünden ibaretti. Hayal de değil de işte.. olmasın, olmaz ya ama olursa böyle olsun’culuk.

Derken çok yakın arkadaşlarımdan biri kızının adını Ada koydu. Çok bozuldum. İlk benim Ada’m olabilecekken, birkaç yıl sonra onunki oldu. Bir isim için ağlanır mı? Ben ağladım. Kumsalda kumdan kale yapan at kuyruklu şirin kızlara da ağladım. Kendi kaçırdığıma. Kaçırttığıma.

Benim menopoza hem çok var, hem çok yok. Annem, anneannem erken regl olmuş ve erken menopoza girmişler. Regl dediğin zaten indi iki güne. Var yok arası. Rahim kendini kalınlaştırıp gelmek bilmeyeni tutmaya çalışmaktan vazgeçmiş, uğraşmıyor. Etrafımda yumurta donduran kadın arkadaşlar türedi. Meraktan soruyorum onlara, süreç nasıl? Kaç yıl dayanıyor? Fiyatı ne? (Fiyat ne Allah aşkına? Çocuk dondurma fiyatı… saçma geliyor.)

Bir yerden sonrası zaten kısmet. Akmış gelmişse senindir. Akmıyor, zorladıkça zorlaman gerekiyorsa değildir.

Hop dönüyor muyuz yine başa.. Akmış gelmişi göndermiştim ben. Ne oldu ona? Ne yaptım ben ona?

Derya – Gün 28: Kavga: Ana baba, para, dünya

(Bu yazı, Fatma ve Defne hocaların balkon sohbet konusundan ilham aldı. Bkz Fatma hocanın son yazısı.)

Babam annemi küçümserdi sanga. Ekonomik kazanç getiren bir iş yapmadığı konusunda. Aynı okulu okumuş mezun olmuşlar, annemin babasından gelen davet ve imkan ile iş kurmuş, çok çalışmış yükselmişler.

Bir kaç sene sonra annem hem çocuk bana hem iş temposuna yetişemediğinden, belki biraz da babamla işte dahi burun buruna olmak istemediğinden, bırakmış. Belki bu işi aslında sevemediğinden. (Normalde diplomat, büyükelçi olacak kadın. Ben sınavlarının ortasında doğmasam, bu yeni iş kurulmasa yani.) Ekonomik kazanç getirmez olmuş, ama şehrine, ülkesine, dünyaya, sonraki kuşaklara gani gani başka kazançlar getirmiş: Sonraki 30 yılını gönüllülüğe adamış. Bir çevre derneği kurmuş. Kent Konseylerinin Türkiye’deki ilk sivil ve ilk kadın başkanı olmuş. Onlara devam ederken TEMA’nın Batı Karadeniz Temsilcisi olmuş. BM tarafından defalarca seminerlere özel olarak çağrılmış. Bunların hiçbirini öyle hobi olsun, vakit geçsin, basında fotoğrafım çıksın, aman öndeki pankartı ben tutayım diye bir umutsuz ev kadını misali değil; gönlünü, terini, emeğini, vaktini, parasını, aklını bu işe vererek yapmış. Liderler yalnızdır diye yazıyor ya hocalarımız, annem de çoğu zaman yalnız kalmış. Yanında destek veren arkadaşları tabii ki varmış, ama evet, liderler yalnızdır. Kat kat emeği verenler o işin başkanlarıdır. Canı çıkmış. Mış mış diye yazıyorum ama gün gün tüm deneyimlerini, başarılarını, kazandıkları davaları, kaybettikleri davaları, verdikleri eğitimleri, 30 yıl önceden küresel ısınma diye bağırışlarını, yorgunluklarını, hayal kırıklıklarını, yalnızlıklarını yakından izledim.

Şehirde tanınır annem. Sayılır. Biraz da çekinilir. Türkiye’deki diğer STK’lardan telefonlar  gelir, o yetmez kalkıp bizzat gelirler, danışmak için. Siz bu konuda nasıl davrandınız? Biz nasıl yapalım?

TEMA’nın Şişli’deki yeni binasına ilk gittiğimizde, açık ofis katına giren annemin adını duyan herkesler masalarından birer birer kalkıp geldiler. Şaşırdık. Elini sıktılar, sarıldılar, hayranlıklarını dile getirdiler. Yüzlerini gördüm. Sanki içeri Angelina Jolie girmiş. Gözlerim yaşardı. Geride kalıp izledim. Gururla kabardım. Saha savaşçısıdır annem. Savaş sahada yürür.

Niye anlatıyorum bunları?

Çünkü efendime söyleyeyim, yıllar önce, ben ilkokul beşte iken bir akraba düğünü vardı. Öncesinde evde toplaşmışız. Hatırlıyorum. Başka şehirlerden gelen yakın uzak akraba kadınlar odadalar. Babam içeri giriyor, etrafına bakıp diyor ki, “Oo aileye bak, sırtımız yere gelmez. Avukatımız var, doktorumuz var, şuyumuz var buyumuz var…”  Sonra anneme dönüp diyor ki “Bir de Berran var işte, o da anca çöp toplar, eylem yapar.”

Ah be sanga. Bu nasıl aşağılama? Annem tabii ki buna çok alındı. Ben annem alındı diye babama alındım. Annem sonra hep dedi ki, “Derya, ne yaparsan yap, kendi paranı kazan. Başka türlü saygı görmezsin.”

Hmm. Bi düşüneyim.

Mezun oldum, işlere girdim, çıktım, iyi güzeldi. Derken gelişen bir takım olaylar sebebiyle kendi mimarlık ofisimi fazla erken açtım. Sizce para kazanabildim mi?

İlk ama ilk kazancımı, hemen aynı akşam kapıma gelip ağlayan bir tanıdığa borç verdim. Asla geri alamadım, isteyemedim. (Hem de ailemin tanıdığı idi. Uzun süre haberleri olmadı.)

Bana iş veren bir adam hapse girdi. Onunla beraber çoktan başlanan iş de karşılığıyla birlikte içeride yattı.

Yine bir iş bitiminde kocasının yaptığı ödemeyi yarım saat sonra gelip salya sümük ağlayarak geri isteyen karısına içimden “lanet olsun” diyerek iade ettim. (Birine kefil olmuş, eşinin haberi yokmuş, duysa kıyameti koparırmış. Ödemesi gerekiyormuş.  Sonra laneti geri aldım, hakkımı helal ettim.)

Bir çok mimari iş, projenin yarısını çizmişken iptal oldu. Sahipleri ya battı, ya caydı, ya sattı. O vakte kadar yapılan işin karşılığını, mimarlar odasının da yasal önerisi ile şudur şudur diye önlerine koydum. Olmadı, üç kuruş ya aldım, ya alamadım.

Bari belediyeye iş yapayım dedim, yarısını baştan, yarısını 5 yıl sonradan piç edilmiş şekilde ödediler. Faiziyle alan devlet, faiziyle vermiyor.

Ödeme yapmamak için bin dereden su getirdi diğer herkesler.

Bu sana deneyim olsun, diyen oldu.

Senin paraya mı ihtiyacın var ki? diyen oldu.

Sözleşme istemen bana hakaret, ben senin bilmemkimini tanırım! diyen oldu.

Dedenden sana para kalmadı mı? diyen oldu. (Dedem yeni ölmüşken.)

Allah için emeğimin karşılığını aldığım bir kaç güzel iş de yaptım. Ama nihayetinde “eeh ben böyle işin içine..” diyip ofisi kapadım. Nişantaşı’nda Sunday yeni açılmışt, üst katını kendime ofis eyleyip bir süre daha mimari proje yaptım. Sonra yoga hocalığına tesadüfen (!) başlayıp çok sevince… Dedim oh be! Ders 1.5 saat sürüyor. Tek başımayım. Müteahhit yok, belediye yok, kadın yok, koca yok. Evet üç kuruş kazandırıyor. Ama oh be! Hem de sistem dışı. (Zannettim.) Maddiyat değil maneviyatla uğraşıyoruz. (Zannettim.)

Ay fazla flaş forwırd yaptım. Birazcık geri saralım. Ben bu mimari işlerden bir türlü kazanç sağlayamazken, bir reiki uzmanı dedi ki, “Derya, acaba sadece batacağı belli olan mimari projeleri mi kabul ediyorsun, onca projenin içinden?”

Sonrasında yıllar, terapiler…

Babam beni ekonomik kazancım yoksa da sevsin’ler.. O baba beni böyle de sayacak!’larla geçen yılları fark etmeler…

“Baba bugün güzel bir yoga dersi verdim.”

“Öyle mi, kaç kişi geldi?”

“…..”

 “Baba bak öğrencilerimin videosunu çektim, neler neler yapıyorlar bakcan mı?”

“Aa ne kalabalık!” ya da “Üç kişicik mi gelmiş?”

“…..”

Geçen sene Kent Konseyi’ne girdim. Fiyakalı ve dinamik bir giriş ile, iki grubun birden başkanlığını üstlendim. Bu gruplar bu sene en çok çalışan, iş-proje üreten gruplar oldular. Canla başla, çok severek, tatmin duyarak çok vakit harcadım. Proje organizasyonlarının haricinde defterler, tutanaklar tuttum, dilekçeler yazdım, evrak işlerini hiçbir grubun yapmadığı kadar düzgün tuttum. Harcadığım vakit ve kafa enerjisi yüzünden tam pandemi bitip yoga ders taleplerinin arttığı dönemde yeni ders almadım. Gönüllü işi, kazanç kapımın önünde tuttum.

Çünkü…

O baba beni böyle de sevecek! Tükürdüğünü yalayacak. Kendi üstümden annemi de saydıracağım. Annemi kurtaracağım. Sonra anneannemi de kurtaracağım.

Şu an bankada param yok, hatta yıl boyunca kazandığımı son tatilde yediğim ve  bu aralar yoga derslerine ara verdiğim için hesap eksilerde. Karttan yiyorum. Ben hala gönüllü iş peşinde.

Değiyor mu peki? Babam ne diyor?

Babam eksilere düştüğümü tabii ki bilmiyor. Amma ve lakin, ben de şaşırıyorum ama.. babam gönüllü uğraşım ile gurur duyuyor. Hoşuna gidiyor. Uzun uzun projelerimizi, etkinliklerimizi anlatıyorum. Dinliyor. Samimi mi diye yüzüne bakıyorum. Evet samimi. Güzel güzel yorumlar yapıyor, bizi, beni övüyor.

Ee.. kavgam bitti mi şimdi… Beni böyle de seviyor? Sayıyor? Ne güzel kavga ediyoduk, ya şimdi?

Başlıkta ana baba, para, dünya yazıyordu. Şu yaşamda tek bir kavga konum yok herhalde.

Şehirle de kavgalıydım ben. Misler gibi nefret ediyordum bu şehirden. Ta ki bu seneye, Kent Konseyi’ne kadar. Kenti anlamaya dair düzenlediğimiz etkinliklerden biri olan Bellek Yürüyüşleri ile şehri kendi kendime sevdirdim. Daha doğrusu bu garip kömür şehri 150-200 yıl önce Simcity gibi birdenbire niye ve nasıl kurulmuş, niye gelişmiş-gelişmemiş, nasıl böyle tuhaf, hiç bir yerde örneği olmayan şekilde mahalleleşmiş, çok-kültürleşmiş, niye bir taşra şehrine göre bu kadar modern olmuş… anladım. Anladıkça, bakışım değiştikçe, belleğim yeniden düzenlendikçe nötr hale geldim. (Leonardo Da Vinci demiş ki, bir şeyi sevmek ya da sevmemek için önce onu anlamak gerekir.)

Daha başka? Sistemle, dünyayla, parayla da küs idim. Tok evin aç kedisiydim. Utanıyordum. Küçük şehrin tanınmış dedelerinin torunlarıyız biz. Aa sen Şeker’lerin torunu musun? hayretiyle büyüdük. Ben hep utandım. Dede ölüp biz aileden uzaklaşınca taşındık. Çekirdek aile, havuzlu ve bahçeli bir teras katında salon salomanje birbirimize değmeden yaşıyoruz biz. Mimari proje benden, bütçe pederden, vaktiyle yaptık oldu. Şükür. İstanbul’dan bir kaç yıl önce şehre dönüp ailemin yanına geri taşındığımda, uzun süre arkadaşlarımı davet etmeye çekindim. Instagram’da aman ev gözükmesin diye açı ayarlamakla kendimi gerdim. Ders verdiğim spor salonunun fitnessçı wellnesçı babama ait olduğunu sakladım da sakladım. Ben sadece yoga hocasıyım dedim. Aman bilmesinler, sonra ne derler, ama salon bizim. Minik arabamı satmıştık, babamın koca cipini aldığımda onunla görülmeye utanıp varacağım yerden öteye park ettim.

“Aa o bahçeli havuzlu ev sizin mi?”

“Benim değil, ailemin.”

Terapiler.. Yogalar.. Yumuşamalar.. Derken bir bakmışım havuz başından selfiler koyabilir olmuşum. Konum’a Zonguldak yazabilir olmuşum. Utanmadan. Çoğu arkadaşımın yurtdışına taşınmış, benim geride kalmış olduğum gerçeğine takılmadan. Bir bakmışım bu yazıyı size yazabilir olmuşum. Terapistime göre, kendi kazandığım üç kuruşun içinde kendimi kanırta kanırta yaşadığım bu yıllarda çok zorda kalınca babamdan para isteyebilir olduğum zaman.. çocukluk hakkımı bilip saydığım zaman.. sistemle, dünyayla, parayla, babayla barışmış olacağım zamandır. Ve barışık bir zeminden/aileden/kökten/şehirden sağlamca hız alıp başka yerlere sağlıklıca uçabileceğim zamandır. Aynı zamanda kavgamı gönlümce sürdürebilmek için (dünyayı) döne dolaşa yine kendimi bulduğum şehirden de gidebileceğim zamandır.

O zaman yaklaşıyor. Görüyorum, hissediyorum.

Annemi ben kurtaracağım, böyle de sevileceğim diye batacak işler seçerek kendi kendimi sabote ettiğim ekonomik kazanç konusu..

Çocukluğumda dilime doladığım “Ben paradan nefret ediyorum, keşke para olmasa, bu dünyadan da nefret ediyorum, keşke Mars’ta doğmuş olsam” sistem isyanım..

“Keşke erkek doğmuş olsam, onlar özgür!” dişiliğimle kavgam ve sanrım..

Hepsi ile tek tek bakışıyorum. Göz göze. Bir şey yapmaya çalışmadan. Terapiler, yogalar yolu açıyor. Bir şeyler oluyor. Birkaç yıldır sürüyor ama sizlere denk geldi, aşk, dişilik, para, ana, baba, memleket… konuları bende 28 gündür görünür şekilde epeyce hızlanıyor.

Felek 25. gün yazısında “eskiden biraz anlamsız gelirdi söyleyeceklerim diye susardım.. ama sonra fark ettim ki bizim söylediklerimiz ile inşa süreci başlıyor. Birileri söylediklerimi, yazdıklarımı saçma bulabilir, beğenmeyebilir, olsun, yeter ki çorbada benim de tuzum olsun. Süreç benim de dahil olduğum bir inşa süreci olsun.” diye yazmıştı. Ne güzeldi, not almışım.

Bu endişe duygusu blog açarken bende de vaktiyle bolca olmuştu. Zaman zaman “ya yazdıklarım yazılar, çektiğim fotoğraflar, çaldığım parçalar beğenilmezse” diye endişe duyan yetenekli bir keman sanatçısı ve şedovcu arkadaşım da olmuştu. Bunu onunla da hep konuşurduk.

Tanıdık bir endişe bu. “Ya fazla kişisel yazmışsam.. Sevgilimin, ailemin, hocamın dedikodusunu yapmış gibi olmuşsam?” Halbuki biliyorum ki hep kendimizi anlatıyoruz. Başkaları ile olan ilişkilerimiz üzerinden yine kendi içimize fener tutuyoruz. Diğerinin fenerinde de yine kendimizi buldukça, okudukça, sen/ben, biz/diğeri’nin içiçe eridiğini görüyoruz. Sizlerin de hep hatırlattığı gibi.

Tüm endişelere rağmen iyi ki yazdık. İyi ki okuduk. Sizi seviyorum.

…  

Mina Urgan’ın “neden kendimi yazdım?” açıklamasının fotoğrafını aşağıya bırakıyorum. “Bakkal da yazsın vallahi, çünkü ben merak ediyorum,” diyor.  

Ve bir de alıntı, aslında orijinal hiçbir şey yaşamadığımıza dair. Tansel’in, Melek’, Defne’nin, Ayşıl’ın, Ayça’nın, Pınar’ın, sonracığıma Alican’ın, Alican’nın oğlunun, Fatmamın, Felek’in, Umut’un, buraları okuduğunu bildiğim Simge’nin tekrarlarında yaşadığımızın hatırlatıcısı:

“Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor.”

“Tekrarlardan değil,” dedi,”Tekrarların tekrarlarından.”

(Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler)    

NOT: Bir kaç hafta önce anneler gününde burada paylaşılan cesur yazılardan ilham alarak yazdığım bir yazıyı yayımlamaya çekinmiştim. Yarın belki bonus onu da yayımlayabilirim.

Bir Dinazorun Anıları – Mina Urgan

Derya – Gün 27: Öküz

Memeler temiz be sanga! Oh! Sağlı sollu, koltuk altılı falan temizler. Küçük şehir, tanıdık doktor, yılların sağlık sektörü çalışanı babam sayesinde valla utanmamaya çalışarak söyleyeceğim ki sıra beklemeden giriliverilen bir ultrason, hello biz geldik n’aber diye kapısını çalabildiğimiz bir cerrah.. sayesinde kolaycacık hızlıcacık bakıldı. İş benim popomu ve takatimi kaldırıp İstanbul’dan buraya 6 saatlik otobüs yolunu gelivermemdeymiş. Ağlamaya ve ilgi için yalvarmaya ara vermemdeymiş.

Fatma hocam bir keresinde Emma hocanın ona ‘Öküz gibi güçlüsün sen!’ dediğini anlatmıştı. Geçen seneki derslerden birinde birimiz böyle mızmızlanırken kendimize getirmek için demiş olacak. Bir arkadaşım bana önceki gün ‘Sen çok güçlü bir kadınsın, tek başına dünyaları dolaştın, tek başına acillere gittin, tek başına evler taşıdın, neler yaptın neler. Kimsenin ilgisine ihtiyacın yok! Kalk ve ne yapacaksan yap!’ diye sert çıkışmasını dinlerken bu öküzü de hatırladım, çifte motivasyon ile bir parça toparlanıp yola düştüm. Sonrası bu.

Meme temiz, kalp hala biraz kırık. O da iyileşecek, ateş azaldıkça kafam yavaş yavaş netleşiyor. Karşımda “Ben böyleyim!” diye bağıran değil, eh tamam evet biraz böyle bağıracak tabii, ama “Hmm tamam ben bu konuya bakacağım ama sen de şu şu konuya bak” diyen, emek vereceği belli olan, EQ yüksek bir adam var. …

Akşam oldu sanga. Yukarıdaki yazıya bir sürü başka şey eklemiştim ki bırakmak zorunda kaldım ve eklediklerimi anlamsız kaldılar diye şimdi çıkardım. Sonra kendi içimde veya yine burada devam ederim belki. Uykusuzum. Bugün böyle kısacık olsun. Trene vagon olsun. Hem madem size bir sağlık endişem var dedim, onun çok büyük ihtimalle ortadan kalktığının haberini de vereyim.

O değil de.. Çadırda girdiğim 28günyoga’dan çadırda çıkacağım herhalde.

Derya – Gün 26: Gerçek 25 – Bu Tıpkı..

Bu tıpkı.. Göğsüme bastırıp sırtımı çökerten, omuzlarımı kollarımı çevreleyen bu ağır his tıpkı..

Tıpkı seneler önce gel gel gel diyip, düzenimi değişmeye türlü vaatlerle, seviyorumlarla ikna edip, kısa zaman sonra damdan düşercesine git git git, ben bunu eski nişanlıma yapamam, sen git, diyen adamın yarattığı (sonrası ağır depresyona dönüşen, şimdi böyle olmayacağını bildiğim) hisse benziyor.

Yaralı bir hayvan nasıl tehlikeli olursa.. saldırırsa.. bağırır böğürür, kendini oradan oraya atar, yardım için bile yanına dahi yaklaştırmazsa.. İki gündür yaralı bir dişi canavarım. Evde bir şeyleri yumrukluyor, küfrediyor, durup durup ağlıyor, uyuyamıyor, kapalı mekana sığamıyor, dışarıyı istemiyor, bana ne iyi gelecek bilemiyor, bir ara durulup kal gelip öylece oturuyor, bitap düşüp yoruluyor, yorulunca da ağlıyor, sonra yine deliriyorum. İşte tüm bunlar tıpkı.. Tıpkı o.

Her zaman mümkün (allah muhafaza) bir cayma/ayrılma durumunun olabileceğini bile bile kendimce büyük, DEV bir cesaretle evimi ailemi öğrencilerimi kazancımı uğraşlarımı bırakıp.. ben geldim diye geldim. Gelmek istedim, istendim. Henüz tam alışamadığım bir mutfakta yemek yapıyor, kitaplarımı idareten koyduğum yeri beğenmedi diye mi bir kısmını aşağı koydu diye düşünüyor, bana ayırdığı rafa sığamayıp ortada kalan makyaj ve türlü bakım malzemelerim dağınık gözükmesin diye toplu bırakmaya çalışıyor, yerleşeyim ama adamın düzenini de bozmayayım diye uyanık duruyorum. Bunlar teferruat. Bütüne bakalım.

Bütündeki bu büyük, DEV düzen değiştirme adımının benim için zorluk ve öneminin anlaşılacağını umup her zamankinden fazla bir sıcaklık, ek bir güler yüz, ek bir mutluluk göreceğimi beklemişim. (Kendince iyi bir şey yapınca ödülünü bekleyen çocuk gibi. Hepimizin kodu bu değil mi?) Bir yıllık evli heyecansız çift yaşamına düştüm. Ama.. artık hep böyle mi olacak? Uzaklaşılıyor muyum? Sıradanlaştırılıyor muyum? Bu tıpkı.. Dur bakalım. Yok yok düzeldi. Hadi iyiyiz.. ohh şükür. (Yine de içte bir “acaba?” korkucuğu. Minik ama işte orada. Bir kez oldu ya..)

Tam oh be demişken, sonra zorunlu ayrışıklık. Ben fm’de kaldım. O şehir değiştirirken frekans da değiştirip am’e geçti. Arkadaşları, tanıdığı bir sürü tenisçisi, maçlar, sohbetler, eğlence, otel güneş çimen havuz – en sevdiği dünyasına girdi. Ben onun evinde kaldım.

O yokken yokluğu batar, evde kalmam diyordum ama bir doktor randevusu için beklemek icap etti. Mememden kan geldi, aman söyleyeyim bari. Bu yüzden korktum. Ailemde üç meme, altı kanser vakası olduğu, kuzenimle ben yaş ve dişilik itibariyle en risk altındakiler olduğumuz için. Anneannem 6 aydır Ankara’da tedavi görmekte olduğu için. 6 aydır aile gündemimizde bu konu olduğu için. Sebep lazım mı yaa, panikledim işte!

Belki çatlaktır, basit bir şeydir dediler ve muhtemelen öyledir ama panik her hücremi sardı. Kontrol edemedim. Ağladım ağladım. İlgi alaka merak bekledim. Sevgiliden. O am frekansında. Başka gezegende. Aradığınız kişi kapsama alanı dışında. Lütfen tekrar deneyiniz.

Bu tıpkı.. terk edilmeye benziyor. Öncelik verilmemeye. Sen evde bekle. Ben oynayıp gelicem. Meme korkusu bir yandan.. O an anlayamadığım, şimdi eşleştirebildiğim terk korkusu diğer yandan. İlla “seni ilelebet terk ediyorum!” şeklinde ilişki terki olması gerekmiyor. Zor bir durumun içinde yalnız bırakılmak da kısmi terk. Olanlar ve niyetler yıllar önceki ile (allah korusun) hiç aynı değil ama, bilinçaltı bunu o eski kod’a. Terk terk’tir diyor. Aynı devasa hayal kırıklığının filmini oynatıyor. Haliyle tepkilerim de aynı. İçimdeki yara aynı. Saldırma isteğim aynı. Sığamama aynı. Tehlikeliyim. Kendim için de tehlikeliyim. Yoruluyorum. Baş edemiyorum. Ama terk kodu kaynaklı hayal kırıklığım sağlık kaygımı aştı.

Bir ara hormonlarım mı bozuldu dedim. Tetkik yaptırayım. Enfeksiyon gibi bir şeyim vardı ama geçmişti, ondan mı dedim. Evet çok kızdım, çok üzüldüm, çok hayal kırıklığına uğradım ama.. beni de korkutan bu aşırı tepkiler nedendir dedim. Aşırı tepki hafif kalıyor. Yanımda olsa tırnaklarımı geçireceğim. Ayıp ayıp şeyler istiyorum. Bana o mutlu selfileri göndermesin, arka planda arkadaşları kuş sesleri, takımdaşları, sosyalleşmeleri.. görmeyeyim duymayayım istiyorum. Bize otelde yer yok denildiği için benim eşlik etmediğim turnuvada sevgili oraya varınca gayet yer olduğunu keşfettiğimiz andaki duygu kokteyl ve canavarlığımı hiç yazmayayım. Dünyayı yakabilirdim sanga. Öyle bir ateş.

Bu tıpkı terk edilmeye benziyor. Ama terk edilmedim. Seviliyorum. Biliyorum. Ne oldu peki? Aynı şehirde yaşayan iki insan olarak tanışsak, aşka düştük diye kendi düzenimizi bozmadan görüşsek sevişsek.. ben düzen bozdum diye yüksek beklentilere girmemiş olsam… Bu allahın belası turnuvaya beraber gitmiş olsak, bu kadar hayal kırıklığına uğrar mıydım?

Ya da meme kaygım ile tam da aynı gün sevgilinin top oyun havuzuna düşmüş çocuk misali mutluluktan beni gün boyu unutturacak allahın belası turnuvası olmasa.. ya da tabii ki tam tersi — Yeter ki turnuvası olsun, beni de unutacaksa böyle güzel bir şeyden unutsun tabii ama ben aynı gün sağlık paniğimi yaşamasam.. bu his tetiklenmeyecek. Ama tetiklendi. Her şeyler (gezegenler de mi yoksa yahu?!) bir araya böyle geldi ve tetiklendi. Bunu dün akşam anladım. Defne hocanın “Just like when?” sorusunu okuyunca da aha dedim.

Bir arkadaşın yanlış önerisiyle düzgün düşünemeyip paniklediğim bir anda acile gittim. 900TL de gitti. Bir xanax için. Pardon, 906 TL. İlki bir dakikalık dandirik muayane için. “Psikiyatr görsün seni.” 6 tl de xanax. Kazancımın durduğunu söylemiş miydim? Söylemiştim.

Yaralıyım sanga.

Hayvan zihninde ‘sonrası’ yok. Hatırlayıp ders aldığı dünü ve şimdisi var, di mi? Canım acıyor. Doğrusal erkek zihni istiyor ki geçsin artık, bak konuştuk anlaştık, düzelelim. Önümüze bakalım. Dün dünde kalsın. Bugün yeni bir gün. Hadi bana maçta iyi şans dile. Ohoo be güzelim. Dişi kurt var karşında. Dünde yaşayıp şimdide acıyan. Travması nüksetmiş, o da buna şaşıran. Geleceği yıkılacak sanan.

Bu sabah uyandığımda dikenlerim de çıkmıştı. Güneş yanığı cildine dokundurmak istemez, biri yaklaşınca kendini kaçırırsın ya hani.. onun gibi. Yanmış cildimden uzak durulsun. İletişmek, konuşmak yazışmak istemiyorum. Zaten iletişecek hiç başka konum yok. Onun turnuva ve tatil hikayelerini de dinlemek istemiyorum. Ee? Dünya ekonomisini mi konuşalım? Konuşmayalım. Araşıp öylece bakalım. Bakışalım. Yanımda olsa da sussak. Gerekiyorsa önce yine bir tartışıp, telefonda zorlanılıp söylenemeyenleri söyleyip sonra söylenecek şey kalmayınca sarılıp yan yana sussak. Laflarıyla değil varlığıyla sakinleşsem. Güven bulsam. Ama yanımda değil. Orada. Hop. Öncelik terki. Öncelik maç. Öncelik kupa? Başkasına verdiği söz? Ne? Bu tıpkı..

Ve evet, Melek mi demişti hani, “Bana kadar var canım.” Öyle diyorum benden biraz güler yüz, bir çift tatlı söz isteyene. Ama aslında bana kadar bile yok. Kendime zor yetiriyorum. Boğazımı sıksanız, kim gelirse gelsin gülümseyemem sanga.

Bu sabah biraz güç geldi, aman akşam bırakmayayım diye hemen eşyamı topladım. (Birazını. Geri dönücem.) Ah be Pınar, seni de anarak ve kendime kızarak evi süpürdüm. Saçlarım dökülmüş. Temiz bırakayım. Hay allahım. Canım yemek yemek istemiyor hiç. Dün de yememiştim. (Bu iştahsızlık tıpkı.. evet tıpkı o.) Ekmek kızartıp bal sürüp kemirdim.

Doktor randevumdan sonra memlekete, yola çıkacağım. Takatim kalırsa. Pilim çok hızlı bitiyor. Çifte açlıktan, çifte kaygıdan. Eve, babama, çöplüğüme, yuvama, mağarama dönüp kıvrılıp yaramın geçmesini bekleyeyim istiyorum. Kocasına kızıp ilk fırsatta baba evine dönen kız gibi olmuyor muyum? Alternatif ne, burada beklemek? Gelmeyecek olanı? Diğer tarafta gel, ben sana bakarım, yanında dururum, tetkiklerini beraber yaparız diyen, yumoş yumoş konuşan çağıran bir babam var. Yalnız kalıp güçlü cesur şovu mu yapmalı? (Kime?) Gidip babaya mı sığınmalı?

Dişi kurt. Dişi kirpi. Dişi. Zor şey dişilik. Zor şey değişiklik.

Bugünün rengi siyah.

Duygusu hayal kırıklıklı terk.

Kelimesi.. küfür. Yazmayayım.

Yoga falan da yapmadım. Mağarama varana kadar hisleri biraz bastırmalıyım. Kendimi güvende tutmalıyım. Bir iki güne çadırıma da girerim. Kanaya kanaya beklerim.

Derya – Gün 25: Kucak

Buraya upuzun yazıp taslakta bıraktığım ikinci yazıyı yazdım bugün. O bir dursun…

Erkekler güçlü, dik kadınları seviyor efsanesi efsane mi, doğru mu sanga? Hiç yıkılmayan, öyle kadın yok da, yıkıldığını belli etmeyenleri? Şen şakrak gözükenleri. Romanlarda yaşı büyük teyzeler taze gelinlere öyle öğüt verir ya. Güler yüz. İçin ağlayacak ama çok da belli etmeyeceksin. Kızılcık şurubu içtim miydi neydi? O. Bir bunu merak ediyorum. Hep etmişimdir.

Bir de şöyle bir şey:

Hani katıla katıla ağlayan çocuğu güvendiği biri kucağına alır. Çocuk ağlar, ağlar. Sakinleşmeye başlar. Ağlaması hıçkırmaya döner. Gözleri kapanmaya başlar. İçini çeker. Başını yaslar, kendini yaslar. Hıçkırıkları da seyrelir. Öyle öyle, hem o kucağa güvendiğinden, hem yorulduğundan son bir hıçkırıkla sarsılır.. depderin uykuya yuvarlanır. Dinlenmiş uyanır. Acıkmış. Mahmur ama güleç, oyuncu. (Tersi de var, erkekleri hep güçlü görmek isteyen kadınlar.)

Böyle bir uyku, böyle bir kucak lazım. Bir bulsam, erişsem, mahmur ama güleç, oyuncu uyanıcam.

Upuzun yazı taslakta kalsın. Bu kısacık dilek yayımlansın.

Derya – Gün 24: Blue Monday Grey Tuesday

Sevgili sanga, 20 küsürüncü günümüzün samimiyetine dayanarak, yine de çok affedersiniz tabii, diyeceğim ki: Bok gibiyim.

Saçma sebeplerle (tabii ki birbirimizden kaynaklandığını düşündüğümüz ve burada girmeyeceğim sebeplerle) sevgilimle iple çektiğim üç boş (uçuşsuz, bomboş!) günü birlikte geçirmeyi, onu tenis turnuvasında gururlanarak izlemeyi ve desteklemeyi, yüklü sayıda ders ve diğer yoğun işlerle doldurduğum haftaların ardından pek ihtiyacım olan bir şehir dışı molacığını – tüm bunları paket halinde kaçırdım.

Tabii ki “kaçırmadım, bana verilmedi!” kurbanca psikolojisindeyim. Muhtemelen beceriksizce bir takım çalışması neticesi bu duruma beraberce varmış olsak da insanım, topu karşıya daha çok atma eğilimindeyim. Üzüntü, hayal kırıklığı, hakkı elinden alınmışlık, kızgınlık, şaşkınlık… hepsi hepsi (kırmızı çadır ekibiyle önde iyi bir yer kapma telaşıyla) üstüme çullanıyor. Saat 03:00, demiş miydim?

Uyuyamıyorum. Daldan dala düşünce atlatıyorum. Dün fark ettiğim küçük (olmasını umduğum) bir sağlık sorunumun doktor randevusu Çarşamba’ya verildi. Kurma Derya, diyorum, o güne kadar kurma. Kuruyorum. O sırada sevgili yurdun güney tatil şehrinde arkadaşlarıyla eğleniyor diye ona kızma, vardır her işte bir hayır, diyorum. Kızıyorum. Ben de orada olabilecekken olmadığım için. Şimdi denize girebilecekken, yok ya su hala soğukmuş diyip vazgeçerek kumlara uzanabilecekken, izleyip böbürlenip yeteneğiyle gurur duyacakken, sarılıp onun sıcaklığıyla uyuyabilecekken.. Onun için geldiğim İstanbul’da yok yere GERİDE KALMIŞ/BIRAKILMIŞ olduğum hissi beni yiyor bitiriyor.

Bir kanalda bu yayın var. Hayalkırıklığı ile üzüntünün canlı yayın söyleşisi. Kor kırmızı filtre yapmışlar. Diğer kanalda tek başına bir panik yayını oynuyor. Sağlık paniği. (Dramatik olsun diye değil, tüm sağlık paniklerinin aslı arkası bilinçaltında bu olduğu için yazıyorum; ölüm paniği. Normalde soğukkanlılığımdan ötürü alışık olmadığım bir aşırı panik türü.) Bu yayın flu, iç içe geçmiş görseller var. Hani modern sanat galerilerinde gösterilen acayip müzikli baş döndüren ne olduğu belirsiz karışık çekimler olur, onun gibi. Bu iki kanal arasında zaplıyorum.

Zaplarken ağlıyorum.

Bu sabah (artık dün sabahtı) vücudumda bir şey fark edince çok korkup bir posta ağlamıştım.

Kendimi zorlayıp yanına gittiğim, hoş bir öğleden sonra geçirdiğimiz Fatma’dan ayrılıp Beşiktaş’a inerken yapılan bir telefon konuşması ile zap – türlü hayal kırıklıkları ve kızgınlıklar içinde yine gözyaşı. Yolluk niyetine.

Merve gelecekti, geldi. Ona kinoalı nohutlu salata için marul doğrarken zap – Çarşamba doktor randevum için mutfakta biraz daha ağladım. Onlar marula aktı.

Yalnız hissetmeyeyim istediğimden Merve benimle yattı, gece yarısı uyanıp zap – sevgiliyle yaşadığımız saçmalığı hatırladım, Merve’yi uyandırmamaya çalışarak biraz daha ağladım. Ses çıkmasın diye içe içe gitti onlar.

Hüngür hüngür değil ha, öyle olsa rahatlayacağım belki. Miden bozulmuş bulanıyordur, kussan rahatlayacaksın ama bir türlü kusamazsın.. onun gibi.

Kalktım, ışığı yakmadan pencere önüne oturdum. Karanlıkta şehri izliyorum. Uzakta bir binanın apartman holü ışıkları tanıp yanıp sönüyor. Bozulmuş. Gözlerimi çekiyor, hipnoz gibi o düzensiz ışığa bakıyorum.

Kendi yalnızlık ve özgürlüğümde her şeyi gönlümce ve kendi yöntemlerimle organize etmeye o kadar alışmışım ki.. İhtiyacım olanı uzanıp almaya.. Mükemmeliyetçiliğe.. Başkasının yöntemine, haline, vaktine kendimi bırakmamaya.. Şimdi bunca yakın (ve şahane) bir ikili ilişkide başkasının organize ettiği/edemediği durumların ve aha işte sonuçlarının böyle olabileceği, benim kendi ihtiyaç ve isteklerimi mıy mıy değil yüksek sesle ifade etmem gerektiği çarpıyor yüzüme.

“Oh be, ilk kez bana da biraz bir şeyler sunuluyor, her şeyi benim organize etmem gerekmiyor, ben de düşünülüyorum, yaşasın!” diye bu sefer de fazla mı rahatladım acaba? Hep vericilikten hep alıcılığa mı düştüm?

Yakayı zar zor (ve şükür ki) kurtardığım hep benim istediğim benim istediğim şekilde olsun’culuktan, sen nasıl istersen’ciliğe çok mu geçtim?

Hayatımda birini her şeylerin önüne koyabileceğimi gönülden hissettiğim bu ilk kez, bu sırf benim taa 35’imde içimden gelir olmuş diye aynı karşılığı beklemek mi gerekir, beklememek mi? Beklemeyecek kadar ermiş miyim?

Benim tezcanlılığım ve sabırsızlığım onun yavaşlık ve kabullenişiyle çarpışıp sıkıntılara mı neden oluyor? Ne oluyor?

Bir şeyler oluyor. Bu geçer. Bugün biter. Ders çıkarırız, daha iyisini yaparız elbet. Biraz zaman, biraz emek. Birbirimizi tanıdıkça, huylarımızı gördükçe, kendimizi güncelledikçe. Beynim bunu biliyor. Ama bu ileriye dönük plan ve teselli. Kalbim sadece şimdi’de olabileceği için, şimdi bu pencere önünde ağlamak da ağlamak istiyor.

Madem öyle, yorgun düşsem ve taa perşembe gününe uyansam. Aslı’nın rahalatıcı aroma yağına sarılsam, tinerci gibi koklaya koklaya, döne döne uyusam. Salı beni yalnız hissettirecek. Çarşamba korkutuyor. Perşembe belki sevgili gelecek, sarıp sarmalayıp.. ama daha çok uzak.. Cuma..

Zap. İç TV kanal atladı. Müzik yayını da varmış meğer.

I don’t care if Monday’s blue

Tuesday’s grey and Wednesday too

Thursday, I don’t care about you

It’s Friday, I’m in love

Monday you can fall apart

Tuesday, Wednesday break my heart

Oh, Thursday doesn’t even start

It’s Friday, I’m in love

…………..

(Hunharca yüz nokta yanyana koyunca ne oluyor Tansel? İç vıdı vıdıları? Öfke vuruşları? Huzursuz bekleyiş?)

Şştt. Kırmızı çadırcılar. Siz de çakacaksanız çakın çadırı. Neye geldiniz ne buldunuz, di mi? Şaşkın şaşkın oyalanmayın. Hadi bakayım.

Herkes kendi işine gücüne bakarsa ben de kendime biraz dışardan, daha nötr bir bakarım belki. Duygularla arama mesafe koyarım. Çaya yodha da inşallah ama biraz saat kurup oturmam şart. Nefesimi dinlemem. Bu sıcaklık biraz geçince. TV kapanınca. Sabah olunca. Duş alır akıtırım. Feraha çıkarım.

Derya – Gün 23 – Huysuz

“Yogaya durma çağrısını hissettiğimde…” diye yumuşacık yazmış Fatma hoca. Bu sabah o çağrı hiiç yoktu bu yakada. Gelir mi diye bekledim. Gelmem bile demedi, sıfır iletişim. Hatlar kopmuş. Aman gelmezse gelmese? Bakayım. Hem içsel bir Durma’ya, düzgün derin nefeslere, hem fiziksel harekete ihtiyacım var. Biri için roman okusam, diğeri için parka yürüsem?

Hmm.. dün de yarım bir yoga yapmıştım ama. Hele önceki gün sadece ısınmayla geçiştirmiştim. Regl’e ve zorunlu molaya kalmış bir kaç gün. Kalk Derya. Mızırdama. Kalktım. Çağrı yok ama zorla kapısını çaldım yoganın. Tık tık tık. Davetsiz misafir. Epey geç açtı, o açana kadar evde saçma sapan dolandım, askıdaki çamaşırları gereksizce ters yüz ettim, yatak örtüsünü en muntazam nasıl örterim diye karyola etrafını beş kez tavaf ettim. Uzun uzun saçlarımı fırçaladım. Yapacak başka şey bulamayınca suçiye oturayım bari dedim.

Uzun samapata. (t/d?) Isınmalar bitip kurma öncesi 10 adet çök kalkın ortalarına doğruydu, fark etti yoga beni. Sevindiğimi belli etmeden cool durdum. İçeri buyur etti, kaynaştık. Hiç nefes molası gerekmedi bu sabah. Tık tık devam, uzun nefesli. Bitirince ılınmaları da ayakta yaptım. Yine uzun samapatada kaldım. Başlangıçtaki gibi sonda da samapatada durmayı seviyorum. Çember kapanmış gibi hissediyorum. Bacaklar biraz duvara. Pardon dolaba.

30 dakika. Granola. Kitap. Laptopımı gömdüğüm çantasından çıkarıp işime gücüme bakmam lazım bugün artık. Yogam gibi o da hiç çağırmıyor. Ona da davetsizce gitmek gerekecek. Off. Keşke anneme Ankara’ya geleceğim diyip kadını heveslendirmeseydim. Ondan da caymak istiyorum. Tersimden kalmışım, kabul. Huysuzluk yapasım var. Hem çıkıp 30M’ye atlayıp Fatma’ya uğrayasım, dönüşte hava alıp yeşil göresim var. Hem evde böyle somurtasım.

Kırmızı çadır ekibi gelmiş, kazıkları çakıyor, malzemeyi yığıyor. Fazla uzaklaşma, seni görebileceğimiz yerde oyna diyorlar. Ya offff.

Derya – Gün 22 – 2 Sergi Birden

Bugün çok şey öğrendim sanga.

Sabancı Müzesi’ndeydik. Daha içeri girmeden tabelayı görünce heyecanlandım: “Şehzade’nin Sıradışı Dünyası: Abdülmecid Efendi.” Mahrem bir çağrışım yapmıyor mu? Adamın hayatını didik didik edip gıybet yapacakmışız gibi. Kızıp ayıplarsınız diye çekiniyorum ama, Abdülmecid’in nasıl bir entelektüel adam, nasıl bir son veliaht olduğunu bilmiyordum ben.

Tarih kitaplarını, belgeselleri, haberleri sevmem. Dikkatim dağılır, sıkılır koparım. Sık sık ayıplanırım, vatan millet tarihi, gündem kavgası detaylarını bilmediğim, aklımda tutamadığım, aslında umursamadığım için. Ama biri bana tarihi böyle bir sergiye yedirerek, bir roman kurgusuna entegre ederek, bir filmin içinde dolaylı/dolaysız aktarsın… Ya da şöyle ağzından bal damlayan biri, storyteller modunda anlatsın… offf! Bana bunlarla gelsinler o ayıplayanlar. (Ayıplayanlar dediğim aslında tekil bir kişi: Babam. Otorite figürü.)

Sergiyi düzenleyenlere selamlar, saygılar olsun. Ellerine sağlık. (Zaten meslekleri hayalimdeki meslek.) Salt resim sergisi demeye dilim varmıyor, Abdülmecid ve onun yaptığına hayretler ettiğim tabloları ile birlikte son Osmanlı & yeni Cumhuriyet dönemindeki politik ve sanatsal olaylara, toplumsal yaşama ve değişimlere dair notlar, bilgiler, ilişkiler vardı. Gördüğüm en uzun metinlerle dolu sergi idi, hiç geçiştirmeden hepsini saatlerce okuduk. Zihinsel tatmin.

Sergiden çıkınca ara gazı olsun diye bir sebzeli Akdeniz pizza paylaştık. Taze bezelye de koymuşlar, pek yakışmış. Limonata ile yorulan beyinlerimize şeker yolladık. Alt kattaki ikinci sergi için hazırdık.

Abdülmecid sergisi zihinsel tatmin ise, bu diğeri tüm duyuları harekete geçiren, bahar bahar, sevinç sevinç, ten ten bir tatmin, daha ziyade deneyim idi. Ressam ve fotoğrafçı Hockney, pandemi başında kırsaldaki evinin etrafını resimlemiş de resimlemiş. Aynı ağacı, aynı tepeleri ve çayırları birer hafta aralarla çizmiş de çizmiş. (Karantina varmış da başka yere mi gidememiş?) Bu sene hızlı mı geldi geç mi kaldı, sanki bir türlü takip edemediğimiz bahar sürecini onunla yaşadık gezerken. Güneş doğdu, sonraki tabloda battı, yeni ay doğdu, sonra dolunaya evrildi. Ağaç tomurcuklandı, çiçeklendi, derken yapraklandı…

Adamın kendisi de pozitif bir tip, röportajları komik ve neşeli. Hayat boyu yaptıkları da öyle. Sanatçıyım ben diye dram peşinde koşmamış ya da dram yaşıyorum diye sanatçı olmaya soyunmamış. Canı resim yapmak istemiş, yapmış; fotoğraf çekmek istemiş, çekmiş. Oh be! Çocuksu, neşeli, hayatı çok seven ünlü sanatçılar da varmış.

Dram bağımlısı bir sanatçı değil dedim ama diğer aşırı mutluluk gibi uçlarda da dolaşıp kaybolmamış. Biraz kaçık bilge/kaçık dede havası var. (Yaşı artık 80’i geçmiş. Sarı yuvarlak gözlükler takıyor.) Bakın ne diyor: “Remember, you can’t look at the sun or death for very long.” Güneşe de ölüme de uzun süre bakamayız.

Shadow Yoga kitabındaki gölgelerle ilgili uyarıyı getirdi kaçık dede aklıma. Entelekt gölge, neşe gölgesi, güç gölgesi… diye hatırlıyorum, kitap yok yanımda, artık affola.

Müzeden yüksek doz bahar alıp çıkınca dünya bir değişik gözüktü. Haliyle. Sanki gözümüzün ayarı değişmiş. Ağaçlar piksel piksel yapraklı, yeşiller daha yeşil. Güneş daha bir sıcak. Bahar daha bahar.

O zaman kaçık bilge dedenin ikinci alıntısını da ekleyeyim: “Dünya baktığınız zaman çok güzel.. ama çoğu insan bakmıyor, öyle değil mi?”

(Evet, artık güzel bir söz işitir, yazı okursam aklıma siz geliyorsunuz, not alıyorum. 20. günümüz ile durum böyle. Hayırlara vesile.)

Kahve? Hak ettik. Emirgan’daki çınaraltı çay bahçesi yok, kalkmış. Meydan ferahlamış, tentelerle boğulan ağaçlar nefes almış. Mantar gibi tüm şehre yayılmış Espresso Lab buraya da koşmuş yetişmiş, hemen yerleşmiş. Kahveciler kızmasın ama bence yakışmamış. Eski kesmekeş çaycı biraz düzenlense, masa sayısı seyreltilse, sanki nargile de mi vardı eskiden, evet onlar da kaldırılsa yeterliydi. Hiç çaycı değilim ama orda çay içecektim ben. Şeker kullanmam ama şıkır şıkır kaşık çevirecektim. Emirgan’a gelmişken. Neyse. Şehrin rekreasyon bakanı ben değilim.

Yakışmamış Espresso Lab’a oturduk. Sergilerde saatlerce ayakta dikilmekten helak olmuş bacaklarımızı uzatabildiğimiz kadar uzattık. Cappuccino eşliğinde küçük oyunumuzu oynadık: Bugünün sende kalan rengi ne? Siyah. Neden? Abdülmecid Efendi sergisinden. Çünkü resmi, ciddi, kararlı, net. Duygusu? Saygı ve hayret. Tat? Vallahi bezelye!

Bak şimdi. Mini mini doğradığın taze bezelyeyi tavada sarımsakla karamelize ettiğin mısır ile karıştırıyorsun. Tuz. Zeytinyağ. Baharat. Sert bir beyaz peynir, küçük doğranmış. Çıtır çıtır, kaşık kaşık yiyorsun. Atıştırmalık, beyaz şarap yanılık. Taze bezelye sezonu geçmeden yapalım.

Haydi siz de yapın.

Not: Bu sabah yoga niyetine suçi, ısınmalar, indra parantezi ve hocalar affetsin (için için otorite figüründen çekinmeye devam) – sırtım istedi diye halasana yapmıştım. Beş buçuk gibi uyanmıştım uyanmasına ama; benim gibi erkenci yeni sevgiliyle bir kaç hafta görüşemeyeceğimizden bugün son sabahımızdı, bir kaç saate ayrılacaktık. Bir de yogaya mı duracaktım… Ama şimdi gece ve yalnızım. Daha dur bakalım.

// Güncelleme: Gece durdum yogama. Akşam yediğim leblebiler izin verdiği ölçüde aktım. Savaşçıları, güneşe selamı yapmadım ama samapataya, çök kalklara, civa çalanaya, jade lady miydi, ona ve rubdown sıvazlarına doyamadım.

Derya – Gün 21: İlk Bölümü Geçersen Sonra Açılacak

– Düzgün edit’lenmemiş romanlar için öyle denir hani. Yazar sesini, kalemini, ritmini geç bulmuştur, ne güzeldir, ama geri dönüp ilk bölümleri tekrar o ritme göre düzenlememiş, baştan yazmamıştır. Bu yazı da böyle oldu. Sabahın köründe yazdıklarımı hele bir geçin, açılacak. Niye silmedim onları? Gelecek heyecanı ve belirsizliği sardıkça geçmişin kıymete bindiğini fark ettiğim için. Büyüdüğümü hissettikçe çocukluğuma sardığım için. Konfor alanından uzaklaştıkça eski bildik’i hatırladığım için. Sanırım. –

Huzursuz mu huzursuz uyandım. Saate baktım, 03:30. Sevgilinin uçuş saati. Biraz önce sesli mesaj da atmış. Günaydınlaşmış, revize olan varış saatini haber vermiş.

‘Varınca ara’cılardan değilimdir. Hiç. Kimseye tembihlemem, merak hiç etmem, varan ben olsam aramam. Aklıma gelmez, ana baba harici ısrarcıları da küçümserim. Küçümserdim. Allah sınıyor şimdi.

Şimdi hem “Varınca ara” diyesim, buna ek olarak bir de “yoldayken ara” diyesim var ona. İkinciyi diyemiyorum tabii, uçuşta telefon yasak. Ama aslında yol halini merak ediyorum. Huzurda mı, keyifte afiyette mi, uykusu yorgunluğu nasıl, hareket kısıtlılığından, alan sınırlılığından rahatsızlığı var mı… Derdim bunlar mı? Biraz. Toprakta değil havada, sabit değil harekette olması mı? Uzakta diye mi? Bugünkü uçuşun gündüz ya da akşam gözüyle değil, abuk sabuk bir saatte mi başlaması? Nedir nedir? Belki sadece şefkattendir. Kıyamama. Bu his yeni mi? Benim gibi başkasını çok da merak etmeyen bir tek çocuk için? Yeni gibi.

Arkadaşlıktan ve hayranlıktan öte bir şeyler hissettiğimi, yine onun böyle uzun bir gece uçuşu sırasında huzursuzlandığımda anlamıştım. Anlamış ama kendime konduramamıştım. Adam uçsun, sana ne? Uçuş numarasını bulup kaçta varacakmış, gecikme var mıymış diye bakmıştım. Kendime şaşırmıştım. Neydi beni huzursuz eden? Ona erişme şansım yok diye. Bu ihtimal ve davranış özgürlüğü elimden tamamen alınmış durumda diye. Henüz arkadaştık halbuki. Gecenin bir saati zaten aramayacak sormayacaktım. Kaldı ki öyle her gün konuşmuyorduk. (Demek ki konuşmak istiyordum.) Benim herhangi bir hakkımın, iletişme hakkımın elimden alınması mıydı konu? Muhtemelen. Yapmayacak da olsam, yapabilme seçeneğim olsundu. (Bu benim terapi başlıklarından, başka konular altında.)

Kalın yorgan altında üşüyorum, kat kat giyiniğim ama ısınamıyorum. Yanımda olsa da sarılsam. Isınsam. Tüm ihtiyacım sarılmak. Böyle bloglarda gezinmeyip de kendimi uyutsam sabah olur, neredeyse gelmiş olur.

10:00. Bir dut ağacı altındayım. Huzursuz uykumdan yine huzursuz ve mahmur uyandım, uykumu alamadım. Belki açılırım diye ısınmaları, çök kalkları yaptım. I-ıh. Bıraktım. Kahve? Daha yararlı oldu. Çok da değil. Evde kapalı alana sığamadım, granolamı hızla yiyip mideme oturttum ve vınn – yakındaki parka. İşte bu!

Sokağa adım attığım an rahatladım. “Bekleyen kız” modundan başka bir kız moduna geçiş yaptım. Yeşillikler, süslü taş cami, tuğla duvar, beyaz şık parmaklıklar. Bir dut ağacı altında, bankta oturmaktayım şimdi. Okumayacağımı bildiğim, ama yanıma almazsam kesin okumak isteyeceğim kitabım, telefon, anahtar, gözlük. Dut ağacı.

İki koskocaman dut ağacımız vardı bizim. Büyüdüğüm aile apartmanının bahçesinde. Arasına dedem salıncak düzeneği kurmuş, üç salıncaklı. Dutlar taşıttırmış. Demir salıncaklardan biri büyük, yanındaki orta, köşedeki en küçük. Apartmandaki kardeş ve kuzen çocukların yaş ve ebatlarına göre. Gırç gırç ne sallandık orda be! Bizler ve tüm arkadaşlarımız. Elif kafasını o demir salıncakta yardı. Elif yaşıt kuzenim. Bir başkasını sallarken saçındaki taç düşmüş. Salıncağı itip gelene kadar eğilir alırım demiş. Yetişemeyince tokkk diye çarptı demir salıncak. Kan revan. Daha büyük bir kuzen kucakladı, eve taşıdı. Teyzem düşüp bayıldı. 10 dikiş. Unutamadığımız salıncak hikayemiz.

Dutları sülalecek silkelerdik. Pıtır pıtır pıtır. Çarşaf tutmak biz çocukların işi. Dutları bahçedeki kazanda ezip ezip kaynatmak farklı yaş ve ebatlardaki büyük anneannelerin işi. Ağaçlara tırmanmak hepimizin, pek müsaitti dutlar tırmanmaya. Hem basacak, hem tepede oturacak yerleri vardı.

Salıcaklar gırç gırç.

Dutlar pıtır pıtır.

Rita köpek hav hav.

Hiperaktif dedem en üst balkondan avaz avaz. Arkadaşlar gelmiş. Kaç kız, kaç erkeğiz diye merakta.

Hiç koku yok hafızamda bahçeye dair. Hep ses. “Ya kızına bir şey söyle teyze ya!”

Hep yemek. Çay saatleri, doğumgünü pastaları.

Yabancı çocuklar apartman merdivenlerinde pata küte. Kapı açılıyor, bir anne çıkıp bakıyor. Hayrola? “Havuza bakacaktık da.” Yok ki havuz. Herkes terasta havuz var sanıyor. Şehir efsanesi. Çatılı evlerle dolu şehirdeki tek teraslı apartmanın kimin çıkardığı belli olmayan, bir türlü çürütemediğimiz, yok desek de ikna edemediğimiz havuz efsanesi.

Terasta basket topu güm güm. Alt katlara doğru sesi betonda artarak yayılıyor. Oraya basket potasını kim koymuş? Büyükler isyan ediyor.

Bu plastik top bu bacadan sığar mı? Atarsak öğreniriz. Sığıyormuş. Peki bu bacadan? Sığdı. Apartmanın terastaki aspiratör bacaları birer top mezarlığı.

Rita köpek gitmiş, nerede? Hastaymış, biz üzülmeyelim diye dedem köye bırakmış. Yolu bulup geliyor. Dedem yine götürüyor.

Sülalecek anneannemdeyiz, sahur vakti. Deli miyiz neyiz? Televizyon açık, ocakta çaydanlık fokur fokur. Masa donanmış. Anneannem kaçta kalkmış? Biz çocuklar bu garip ve gizemli sosyal aktiviteyi kaçırmamak için kalkmış gelmişiz, oruçla işimiz yok. Çocuk orucu, bazen, günde üç öğün yemeli. Dedem ve tüm anneanneler tutuyor. Annem onlara uyuyor. Babamın umrunda değil, hem anneme kızıyor, hem evinde davulcuya sinirlenerek uyuyor.

Dairelerin anahtarları hep kapılarda. Aç aç gir. Pasta börek varsa ye. Tüm apartman, tüm daireler, ara holler, depoya dönmüş boş kapıcı dairesi, açık garaj, kapalı garaj, bahçe, sebze bahçesi birer oyun alanı. Ama anneannenin evinde ayrıca bir oyuncak odası var, yerleri halı kaplı. Oyuncak dolu bir dolap. Raflar dolusu çocuk kitapları, benim elim gözüm hep onlarda. Bayramda ziyarete gelen her çocuğun aklı bu odada. Haydi içeri git denmesini bekliyor. Ayrılamadığı bir oyuncakla evden uğurlanıyor.

Bayram çocukları bizim apartmana hücum ediyor. Ziller sürekli çalıyor. Çünkü dedem her birine bayram harçlığı veriyor. Demir paraları hazırlamış, kule kule. El öp, şeker seç, paranı al. Ertesi gün kıyafet değiştirip geliyor aynı çocuklar. Dedem yemiyor. Kimlerdensin? Hangi mahalledensin?

Ramazan davulcusu güm güm. Babam çıkıp kızıyor, yürüsene be adam! Tutmuyoruz biz oruç! Adam istifini bozmuyor. Dedem üst kattan para vermiş, anneannem için istek şarkı söylemiş. Davulcu yanında zurnacıyla geliyor, üst locaya konser veriyor. Hatırla Sevgili, İkinci Bahar gibi romantik şarkılarla sahur vakti mahalle inliyor.

Sardunyalar. Apartmanda bir balkon peyzajı yarışı. Büyük babaannenin sardunyaları hep en güzel. Et suyu döküyormuş meğer.

Açık garajda bisiklet sürüyoruz, aynı yerde dönüp duruyoruz. Sokağa çıkarmak yasak. Halbuki şehrin en güvenli mahallesi. Zaten yokuşlu, çıkasımız yok. Mahalle arkadaşımız da çocukken yok. Okul yolunda endüstri meslek lisesi oğlanları hep laf atıyor. Kolejli kızlar kolejli kızlaaar! Duymazdan gel. Dönüşte tekrar. Ertesi gün tekrar. Duymazdan gel.

Pazar günü mantı günü. Herkes yine anneannede. Herkes bükecek. Kazan kazan kaynayacak. İki de fasülye gizlenecek, bulana kadar tabak tabak yenecek. Birini hep babam bulacak. Elif doymuş. Yarısı kalmış tabağında fasülyeyi görüyorum. İstersen ben bitireyim, diyorum. Pes etmiyor.

Pazar sabahı kahvaltı günü. Herkes gelecek. Upuzun masa abartılı donanacak. Neredeyse öğle olmuş, hala dedem beklenecek. Cami altındaki pideciden pideyi bekliyor. Kesin laflıyor. Pideye reçel sürüyorum diye gülecek Elif kuzen.

Cami. Çocuklar Kur’an kursuna. Sonra eve abla gelecek. Dine, inanca dair hiçbir bok öğretmeden sadece Arapça harfleri okumayı, Kur’an sürmeyi öğretecek. Regl günleri iple çekilecek. Dersten muaf. Her yaz, bir ay sabah 11:00’de ders.

Sabah namazına dedem yalnız gidiyor. Dönüşte fırından tazecik sıcacık simitler alıp kapılarımıza asıyor. Ben seviyorum diye dereotlu poğaçayı ayrı bir yerden alıyor. Levazım’da aldığı evin komşularına da aynısın yapacak. Komşular şaşıracak.

Teravih namazlarına gidilecek. Babam yine kızgın, evde. Biz küçükler kıkır kıkır. Eğil kalk, gülmeni sakla. Büyükler anlayış gösterecek. Dönüşte dondurma var, tüm mahalle dondurma kuyruğunda.

Dedem bir kereliğine kurbanı kendi kesmek isteyecek. Biz korkudan evlerde. Hayvan kaçacak. Dedem kovalayacak.

Karşımızda vali konağı var. Çocuklara aşure tepsileri verilecek, valinin hanımına götürülecek. O kapıya çıkmıyor, güvenliğe teslim edilecek. Valinin kızı Simge. Kafayı erkekler bozmuş, bize tuhaf gelecek.

Annem gelip bir sabah perdeleri heyecanla açacak. Derya, kar yağıyor bak! Çamlarda karlar. Sülalecek Kartalkaya. Babam hep aynı virajda arabayı döndürecek. Anneannem lobide çay içerken dedem en tepedeki pistlerden kayıp kayıp inecek. Biz kalabalık lift kuyruklarında sıra beklerken herkes yaşlı ve şişman diye ona yol verecek.

Bir geceyarısı telefon. Herkes zıplayacak. Dedem üst kattan arıyor: “Berran kalk, aya bak.” Çat. Bu kadar. Dolunay varmış. Mehtap. Nefis

Güneş batıyor, koşun. Limana gemi girecek, koşun. Gemi üç kere düt düt düt. Selam şehir. Düt düt düt, hoşçakal şehir.

Şampiyon Galatarasay, terasta geleneksel parti var. Sarı kırmızı duman-sis çıkaran şeyler, maytaplar, adını bilmediğim patlaklar, bildiğin havai fişekler. Şehir bizi seyredecek. Anneannemin diktiği metrelerce uzunlukta dev Galatasaray bayağı yola tarafına sallandırılacak, terasa sırf bunun için dikilmiş yüksek direğe şanlı GS bayrağı çekilecek.

Başka takım mı şampiyon? Konvoya çıkanlar en çok bizim evin önünde duraklayacak, dat dat kornalara basacaklar.

Yazın apartman arabalarını bizler yıkayacağız. Bahçe sulama işi de çocuklarda. Ortancalara bolca ver. Bazen zevkli, bazen yıldırıcı. İklim krizi yok, su çok. Sula sula. Dedem bizi de hortumla yıkayacak.

Yaz akşamı terasta közde mısır akşamı. Mangal başında beklenecek, masaya dizilip görev gibi çabuk çabuk tıkır tıkır yenecek. Televizyon, çay, ışıl ışıl şehir, liman. Eve in şunu al gel, eve in bunu al gel. Öf anne ya.

Limandan sesler geliyor. 5 kilo hamsi 5 lira. İşten çıkan şık hanımlar beyler limana yürüyor, dönüşte herkesin elinde hamsi poşeti.

Afet balık aldım, ayıkla. Afet kazana kumpir gömdüm, malzemesini hazırla. Hiperaktif dedem, çilekeş anneannem.

Dedem bir gün polis arabalarıyla eve gelecek. Anneannem korkmuş, şokta. Kapı açılıyor, içeri bir güvenlik, peşine Erbakan giriyor. Arkada hınzır dedem. Miting sonrası tutmuş kolundan getirmiş. O da gelmiş. Anneannem bayılacak. Evde her şey naylon poşet altında, boya badana var. Erbakan utanacak. Balkona sofra kurulacak. Tüm apartman davet edilecek, dedemden korkuya herkes teşrif edecek. Babam gıcıklık olsun diye ters ters söylemlerde bulunacak. Erbakan kibar kibar yanıtlayacak. Güvenliklere mutfakta ayrı sofra kurulacak.

Mutfak masasında tabanca var. Galatasaray yine kazanmış, dedem illa terastan patlatacak. Şikayet. Valinin korumaları yine kapıda. “Yok bizde tabanca atan, üst katta da yaşlı bir dede var, o kadar.” Yaşlı dedeye bakacaklar. Onlar kapıdayken masadaki tabancanın üstüne bir örtü atılıverecek. Mutfak televizyonundaki ödül törenini duyan korumalar içeri girip izlemek isteyecekler. Tabancanın örtülü olduğu masaya oturup çay içip izleyecekler. Burda sadece yaşlı bir dede var.

Hiperaktif dede. Arkadaşının bahçesindeki bir türlü büyümeyenfidelere gece domates bağlayıp sevindiren şakacı dede. Opera izleyip hacca giden, kolsuz tişört giydik diye kızıp seyahat ediyoruz diye sevinen, çok okuyan çok yazan, Erbakan’ı seven Galatasaray lisesi mezunu dede.

Ah be dut ağacı.

Dutlar pıtır pıtır. Salıncaklar gırç gırç. Elif’in kafası kanıyor. Tüylerim ürperdi yazarken. Belki duttan, belki serinlikten.