Doğa – Gün 28 – Söyleyemedikçe

Sevgili Sangam,

bi duygu kartı vardı. Hangi duygu neyle bağlantılı, daha derininde ne var, daha yüzeyselinde ney var falan çoğunu işlemişler üşenmeyip. Başarılı iş. O kartı aratıp bulmak yerine kendim çözmeğe uğraşıyorum bir süredir. Sonuçta genelgeçer haritanın bana uyacak diye bir şartı yok. Hem bu haritaya bir dönem baktımsa kalmıştır aklımda, içeriden de çekerim o bilgiyi zaten dedim. Bilgi çöplüğüyüm zaten, yeter bu kadar dışarıya bağımlılık. Devir bilgide geri dönüşüm devri. Ya herru ya merru!

Öfke, sevgili Sanga, her zaman olduğu gibi yine başıma üşüştü. Gaz da yaptı bu sefer. Vata Pitta kırması bizim oğlan, köpeğine dök her yerdeyiz. Bu sefer psikolojik kırıcılığı bir doz fazla, fiziksel şiddeti vasatın altında. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Haldeydim yani. Bugün sakinledim. Söyleyemediklerimi söyledikçe sakinledim. Söyleyemedikçe içimde çevirdiklerim, içimde çevirip çevirip de büyüttüklerim, büyüttükçe girdabına sürüklendiklerim açıkça dışarıya döküldükçe sakinledim, sevgili sangam.

Sesli dile getirince değişen bir şey var. Farkındalık tamam, oralarda bir yerlerde bunu biliyorum, ama söze geldiği anda vücut bulması durumu da söz konusu. Yerde oturuyorum mesela, yogaasana (ayak bileklerini dizlerin üzerine koyduğumuz pozun adı bu muydu?) mı desen değil derim, ama işte yogaasana yolunda bir yerlerde, böyle nası desem, şehirler arası otobüs firmalarının uğramadığı ufak bir dinlenme tesisinde mola vermiş. Karnı doymuş da uykusu gelmiş, biraz ön koltukta şöyle bir kestireyim de öyle yola devam ederim diyor.

Geçenlerde, sevgisanga, bir taraftan padmasana teşrif etti huzurlarıma. Yani esasen padmasana diyemem, ayak bileklerinin o kadar yamulması iyiye işaret değil. Bildiğim bir şey varsa, o da kendimi kandırmanın sakatlık getireceği. Girdiğim gibi geri çıktım o yüzden. Daha baddha konasanada dizler yere gelmezken, yogaasanada dizlerimle ayak bileklerim arasından bakü ceyhan petrol boru hattı geçerken o padmasanayı bilirim ben. Heyecanlandırıcı tuzaklar bunlar hep, düşen sakatlanıyor. Sonra vay efendim nerede yanlış yapmıştım acaba diye dön tee başa, iyileşmeye çalış. En iyi temizlik hiç kirletmemektir, sevgisanga. Hırs ve yılların takıntısı işin içine girince heyecana kapılmak çocuk oyuncağı, geride kalmalı, bi sakatlık çıkmasın. Paranoyak olmam, takip edilmediğim anlamına gelmez.

Yine de, sevgisanga, bu bir umut ışığıdır. Kendimi bıraktığım buz gibi bu suyun, kendimi gerçekten saldığımda beni taşıyacağına, boğmayabileceğine olan inancıma bir umut ışığıdır.

Sana, sevgisanga, çok sevdiğim bir türkünün güzellik dolu bir yorumuyla bu döngünün son gününden selam etmek isterim. Bir başka döngüde görüşünceye dek, neş’eyle!

Dolunay – Doğa

Sevgili Sanga! Nasılsın? Uzun zaman oldu, görüşemedik. Odamda en son aylar önce cam kırılmasına ve üzerine kaç kere dip temizlik yapmama rağmen hala cam kırıkları buluyorum arada. Heyecanlanıyorum her cam kırığında, nasıl da bereketliymiş diyorum kırılan şişe. “Göze gelmek” çok sevdiğim bir deyim, bir de “dile gelmek” var, sevgilisanga. Farkettim ki dile gelen şeyler gerçekliğini yitirmeye meyilli. Sende de oluyor mu böyle şeyler? Saç derim toparladı derim, hemen kepek başlar. Oh be cam kırıkları bitti sonunda derim, hop diye kapı eşiğinde cam kırığı bulurum. Artık düzenli yoga yapıyorum derim, hadi bakalım, hafta boyunca sen sağ ben selamet. Şunu öğrenmeye başladım derim, tam o gün o macera belirsiz bir süreliğine çıkar hayatımdan. Dilin kemiği yok, sevgilisanga. Ağzım da torba değil ki büzeyim!

Büzmeli, sessizliğin kıymetini bilmeli. Olanı yaşamak varken dile getirmek uğursuzluk getiriyor, neşesini kaçırıyor, varoluşuna leke sürüyor. Dile mi güzel getiremiyorum acaba? Hakkını veremedim diye mi küsüp uzaklaşıyor benden? Ne yapayım, sevgili kainat. Bana bir yol göster, dipsiz mağaralarında ışıksız kayboldum yine, sesimin yankısından başka duyulacak bir şey de yok.

Altı şey hakkında konuşulmazmış, burada okumuştum. Sanırım Fatma Hocamla Pınar Hocamın bir aşık atışmasında olabilir. Uykun, yediğin, içtiğin, dışkıladığın, seviştiğin, yogan. Bunlar mıydı onlar? Bunların dışında da bir şeyler olması gerek, ne konuşsam gidiyor uzaklara. Yine söyleyiş biçimimden mi kaybediyorum acaba? Genelde biçimden kaybederim çünkü, huyum kurusun, alışkanlığımdır kendimi bildim bileli.

Anlatı üzerine düşünüyorum bu dönem, sevgisanga. “Ya yaşarsın, ya anlatırsın” gibi bir şeyler okumuştum bir vakitler, sanırım bir şeyleri anlatabilmek için yaşamak, yaşadığını anlatamazsın, anlatabiliyorsan tam anlamıyla yaşamamışsın demektir gibi bir şeylerdi. Şimdi tam anlatamadığıma göre gerçek anlamıyla okuyamamış mıyım, yoksa öyle yaşayarak okumuşum ki anlatamıyor muyum, bilemedim, sevgisanga.

Bilgisayarı kapatmalı artık, gün başladı. Giderayak yine bir türkü neyin bir şeyler bırakayım buraya:

En sonda çıkan Aşık Murat Çobanoğlu zannediyorum, çok etkiledi beni dörtlüğüyle

“Eser gider dertli yeller
Derdini anlatır diller
Didelerden akan seller
Derya çıkar dere çıkar”

Sağlıcakla!
Doğa

Gün 7 – Doğa – Kısmet

Sevgili Sanga,

bugün günlerden cumartesi. Cumadan sonraki gün. Her hafta aynı gibi, ama her seferinde bir başka. Dün akşam bir esrar perdesi aralandı, sevgili sanga, haftalardır niye diŋelip de bi balakrama yapamadığımı çözdüm. Bu arada yöresel ağızları yazamama sorunumu da çözdüm. Türkiye türkçesi abecesinden biraz çıkmayı gerektiriyor ama olsun, dilimden çıkacağıma alfabemden çıkarım.
Niye’sini çözdüm demek yalan olur, niye’ye bir cevap uydurup kendimi buna ikna ettim diyelim. Bir mânâsı da yok ya, maksat zihni yatıştıralım. Birkaç gün önce sormuştum, odamı toplasam kafamı da toplar mıyım diye. Toplarmışım, sevgilisanga. Sabah kesintisiz bir balakramaya uyandım, gelip giden düşüncelerden birisi ilgimi çektiği anda ya düşünceyle beraber durduğum ya da dengemi kaybettiğim, ilgimi ve odağımı ayaklarıma getirdikçe düşüncelerin gelip geçtiği özlenmiş bir balakramaya. Başka odada bıraktığım kara blokları odaya geri taşımamın etkisi büyük, kesin o bloklar açtı kapıyı da o sayede geçebildim kurmastanadan.

Türkülerden geri durmak olmaz, içimde kalır sonra. 16. yüzyıldan Kul Himmet’e 19. yüzyıldan Kul Himmet Üstadım’a çevirelim bugün kulaklarımızı: Gafil gezme şaşkın – Ahura Ritim Topluluğu

Keyfim inceden yerinde, sevgisanga.
Dilerim senin de keyfine diyecek yoktur
Neş’eyle!
Doğa

Gün 5-6 falan zaar – Doğa – Dinozor

Bugün sınırlandırıldığı kesin lakin sınırları belirsiz bir süreliğine Dinazor oldum, zannediyorum ki çoğunlukla T-Rex idim. Ama tam emin değilim, biz D-Rex diyelim. Yaptıklarımla örnek teşkil edip diğer T-Rex’leri zan altında bırakmak istemem. Bugünki kısa süreli arkadaşım 3 yaşındaki Zidane. Üç dil anlıyor, konuşması henüz tam değil ama iletişim kurmakla ilgili bir sorunu yok. Yani var da, her yetişkin kadar var. Derdini anlatamayınca bağırıyor, korkunca bağırıyor, fazla heyecanlanınca bağırıyor falan. Bir şekilde regüle olmak için bağırmayı öğrenmiş, bağırıyor. Oynarken hayran kaldım, büyük hayran kaldım. Annesinden iki masadan daha fazla uzaklaşırsak bu durumu farkettiğinde bağırarak anneye koşturup sarılıyordu başta, sonra sonra güvenli mesafeyi arttırdık biraz dino yürüyüşlerimizle sağa sola gürleyerek. Bi’ noktadan sonra sessiz dinezorluğa bile iknaydı hatta, gizli gizli gelip en son annenin yanına varınca röaaar diye bağırıp eğlendik falan. Çocuk tuhaf bir dünya.

Çocuğu yahut köpeği olan insanların niye spor hocası tuttuğunu anlamıyorum. Vakitlerden bir zaman, otopark gibi bir yerde bir antrenörle çalıştırdığı kişiye denk gelmiştim. Öğrenci köpeğini oradaki bi diğere bağlamış, soğukta betona otur emri vermiş köpeğe, köpek ağlıyor, yavru daha. Tam sevmeye gittim, lütfen sevmeyin, oturup beklemeyi öğrenmesi lazım dedi kovdu beni. Zidane ile öyle değildik, bir ısırık pizza aldımsa beş dakika dinozar oldum. Hayvan sahibi olmakla bir hayvanla dostluk kurup kaderini onunkiyle bağlamak birbirinden farklı yaklaşımlar. O köpekle köpek olsan, zaten 2 yıla senden iyi jui jitsucu bulunmaz. Orada on squat yapmışsın yirmi mekik çekmişsin bravo, köpeği soğukta betona oturttuğuna değdi mi hiç? Yaptığın o spor, seni dört ayak üzerinde koşturtabildi mi? Soğuk zeminde çıplak ayak yere basıp, ayakların üşüyünce karnının ağrımayacağına seni ikna etti mi? (Yargılama, ayıptır. Yargıladığın her şey bir gün başına gelir, ya sen de yaparsın aynını, yahut geçmişte çoktan yapmışsındır)

Bence ortamda bi köpek varsa onla köpek ol, çocuk varsa bütün hayvanlar alemi emrinize amade zaten. Shandor da yoganın yanında baş köşeye dövüş sanatlarını koymuyor mu zaten? Dövüş sanatları dediğinin de en temelindeki içsel sanat kung fu, kung fu’nun da kökeni hayvanların taklidi değil mi zaten? Çocuk dediğin de hayvanın önde gideni değil mi? E denklem tamamlandı işte, yine bir antrenörle çalışmaya gerek kalmadı. Sadece kungfuyu ilk keşfeden çocuğun oyuncu yapısını kendimizde bulsak yetecek.

Dinazur olmakla dinazarcılık oynamak da, ha keza bambaşka. Dinozurculuk oynamaya başladığımız anda Zidane direkt koşarak ve bağırarak annesine gidip sarılıp sonra yine oynamaya başlayıp yine aynı döngüye kapıldı. Dinuzor olduğumuz anlardaysa baya bütün sokağı sağa sola kükreyerek gidip geldik, ne bi anne diye bağırarak koşma, ne bi oyunbozanlık. Zidane işini biliyor. Zidane “başarılı” demekmiş sanırım bu arada.

Bu aralar zihin kafamı kurcalıyor yine. “Hile yapmakta bir sorun yok ama hile yaptığının farkında değilsen kendini kandırırsın, o en tehlikelisi” dediydi Shandor yine bir zaman-mekan kesişiminde. Buradan kendime oynayacak sözcükler seçiyorum istemsizce bir süredir. Zihni devreye sokmak, en büyük belalarımdan biri. Peki zihin oyunlarına çevirirsem işi? Öldükten sonra dünyada uzunca bir süre daha kalacak tek varlığımız kemiklerimiz mesela, başka hiçbir şeyimiz yok. O zaman al sana oyun: Vücudundaki bütün kemikleri hissetmek yahut kemik olmak
(kemiğin etrafındaki zar/fasya/periost en derin duyumuz, neredeyse bütün çizgili kaslar da en az iki kemiğin dışlarındaki bu bağ dokunun birbiriyle iletişimi aracılığıyla varlar zaten)
Adımlarını etinle değil de kemiğinle attığında, klavyeye parmaklarınla değil kemiklerinle dokunduğunda duyumsadıkların ister istemez derinleşecektir. Peki kemiklerimizi yeterince derinden hissedebilirsek, ölüp de etimiz toprağa karıştığımızda kemiğimiz Toprak Ana’yla bir olduğunda (olursa kıyak iş ha) yattığın yerden bütün dünyayı duyumsa, mis!
Yakılanda işler değişiyor tabii, bi avuç kül kalıyor orada sonuçta. Onda tümel bilince erebilmek için yaşarken te en ufak zerrene kadar hissetmek gerekir böyle bi oyunda. Şimdilik oyumu kemikleri hissetmekten yana kullanıyorum. Zerreyi hissetmeğe yol uzun.

Sabah uyanmak meselesine gelince, itinayla alarm erteliyorum. Uyanmak isteyene sivrisinek saz, uyanmak istemeyene davul zurna az, sevgili sanga.

Bu akşamın türküsünü de sevdiğim bir dervişten sunmak isterim. Loudingirra Özdemir, 7 sene yapayalnız sokaklarda yatıp her türlü malı mülkü reddederek sırtında bağlaması ağzında türküsüyle dünyayı gezdi. Evlendi bir süre önce, şimdi de hanımıyla geziyor lakin ABD’ye yolu düşünce büyük insanlık düzeni tarafından fena sarsıldı. Merak ederseniz türkülerinin altında hikayeleri de oluyor genelde, başından geçenleri onun kaleminden okuyabilirsiniz.

Neş’eyle, sangasanga
Seni seven
Doğa

Gün 4 – Doğa – Düzen

Bugün, sevgili sanga, önemli bir şey oldu. Gece düzgün uyuyamamış olmama rağmen (1e kadar Avatar Korra mı izlenir? O kadar ekran ışığını yiyince tabi uyku tutmaz sonra) sabah dersten önce bir şekilde uyanıp samapadaya durdum. Yogamdan bahsedeyim bahsetmesine de, bahsedilmez bir yandan da. Kavramsal yaklaşsam, etrafından dönmüş olur muyum kuralın? Hadi girdin bi taşın altına, kaldır bakalım şimdi. Kavramsal yaklaşmakmış. Pabucumun kavramsalı.

Her güne bir adım’dan devam ediyorum, sevgili sanga. Bugün de dünün üstüne Yeşim Hanım’la gülümseştik. Girmedim içeri ama, şöyle bi kapıdan selam verdim kaçtım. Dedim hiç gelmiyim şimdi, nezle olacak gibiyim hiç bulaştırmayayım. Halbuki bilse, ikinci adımı atacak gücüm yok.
Biliyodur gerçi, bilmez mi. Ciğerimi bilir o benim.

Kendime direnç göstermekten yoruluyorum en çok, sevgisanga. Yüzmeyi de bu yüzden çok beceremem zaten. Başta su bana direnç gösteriyor sanıyordum da sonradan düşününce anladım ki ben suya direniyorum. Yanıbaşımdan kulaçlarıyla yağ gibi kayıp gidenlere direnmeyip de bana kıllık edecek hali yok ya koca gölün denizin. Adam sen de!

Üç hafta kadar evvel, yola ilk çıktığım gün bir kadınla tanıştım. Otobüste yol arkadaşlığı ettik, işi harici yaptığı tek şey ağırlık kaldırmak. Her gün 2 saat ağırlık indirip kaldırıyor, bir saat de yürüyüş yapıyor. Bütün beslenmesini buna göre düzenlemiş, işte her gün bilmem kaç yüz gram tavuk göğsüydü, bilmem kaç tane yumurta beyazıydı falan tutturmuş bir şeyler gidiyor. Bu yolda beslenmesini danıştığı birisi var, o diyor ki misal bu hafta günde 3 değil 5 yumurta beyazı yiyeceksin, elma olmaz ama muz yemelisin, sevmesen de yemelisin falan. O tarz, titiz bir kesinlikle tayin edilmiş niceliksel değerlerle işlenen bir diyet, yanında yine aynı yaklaşımla hazırlanmış bir ağırlık indirip kaldırma programı (boş zamanlarımda inşaatlarda vinç olarak çalışırım) ve yine benzeri bir şekilde zoraki olarak programa eklenmiş (buna yeni tanıştığı, sadece vücut ağırlığıyla çalışan yakışıklı bi oğlan tarafından ikna edilmiş) onbinadımlı yürüyüş.
O yola çıkmazdan üç vakit evvel başlamıştı, yoga yahut spor yapamaz hale gelişim. Tam vaktini bilemiyorum, bu aralar günlük tutmayı da bıraktım. Günlük tutmayınca zaman kavramını yitiriyorum. Ney ne zaman olmuştu, ne kadar süredir hayatımda bu durum, ne gün görmüştüm en son kendisini falan, hepsi seri bir biçimde kayıplara karışıyor.
Sordum, ya dedim, kafan yandığında napıyorsun? İllallah ettiğinde, bugün de protein yemicem dediğinde, lanet olsun bench press’ine de biceps curl’üne de dediğinde napıyorsun? Dedi ki öyle bir şey yok, ben aşığım tavuk göğsüne de, dead lift’e de. Üzerine bile düşünmüyorum, motivasyonmuş, aman da bugün canım istemiyormuş falan, yok öyle bir şey. O bugün yapılacak, bugün yapmazsam yarın hem onu hem yarının programını yapmak zorundayım, dolayısıyla ölmüyorsam şayet, o spor bugün yapılacak.

Demin bilgisayarı açtığımda aklımda yazacak hiçbir şey yoktu. Nereden aklıma geldi bilmiyorum, bir an yol arkadaşım aklıma geldi. Yola çıkmayı sevme sebeplerimden biri de bu: Kardanadam tipi kısa süreli arkadaşlıkları severim.

Bugününüze de bir türkü bırakmak isterim, izniniz olursa. Seyyid Nesimi’nin Sığmazam adlı şiirinin tatlış bir yorumu olarak gece dinleyenin dününü, gündüz dinleyenin gününü güzelleştirsin.

Sevgiyle, saygısanga

Gün 3 – Doğa – Adım

Her gün onbin adım diyorlar, sevgili sanga. Bana çok da mantıklı gelmiyor, böyle basmakalıp şeylere karşı tepkiselimdir zaten, ilk fırsatta itiraz ederim. Bence her gün bir adım yeterli o zaman. Al buyur burdan yak. Evet, sınıftaki o kıl öğrenci benim. Bi’ derste hoca ağzının payını verir, ertesi derse tam da ikna olmamış şekilde başka başka sorularla geri gelir hani, tam o işte. Dövsen pedagojik değil, sövsen tesiri yok.

Sabah uyandım, ilk günkü tek adımım buydu.

İkinci gün sabah uyandıktan sonra samapadaya durdum, benim için büyük, büyük insanlık için küçük bir adım daha.

Üçüncü gün, sevgisanga, kurmastana kapısını tıklattım. Açan yok, dedim az aralayayım da eşiği adımlayayım, bugün de böyle bi adım attım. Yine kocaman, daha büyük adım hayatımda atmış değilim, vallahi değilim billahi değilim.

Her gün bir adım, sevgisanga, sana uymayan kundurayla on bin adım atmaktansa yalın ayak tek bir adım yeğdir.

Kendimi yanlışlıkla sarpa sarmış bir ilişkiyi kurtarmağa çalışır gibi hissediyorum. Başta bir şeyler yanlış kurulmuş sanki, geriye dönük araştırmak zor iş, sök tak bak neresi arızalı, bi sakatlık bekle sonra onla çalış ondan doğru hataları gör ve düzelt falan hep zor iş bunlar. Ben radikal bir insanoğluyum, sevgisanga, 7 yıllarım da hep sıçramalarla sonlanmıştır. İlk 7.yi pek hatırlamam ama ikinci 7.de fena boy attımdı, pantullarım olmaz olduydu, üçüncü yediliğin sonunda okulumu şehrimi evimi arkadaşlarımı, dördüncüde de ülkemi terk ettim. İlişkilerim de ha keza, böyle nası desem, Antalya’nın güz sonu gibi. Sabah evden gocukla çizmeyle bi heves yağmurun heyecanına çıkarsın, akşamüstü eve hayattan da ceketten de bıkmış ter içinde dönersin. Uzun zaman evvel bıraktım üzerine düşünmeyi, “neden böyle, başka türlü olmaz mıydı” falan hep gereksiz geliyor artık. İster burca yor, ister anam böyle davrandı babam şöyle bi’ herifçioğluydu de, sonuçta bu bostanın hıyarı bu. Mahsül ortada, bu hıyarla cacık mı yapmalı, turşu mu kurmalı. Hayattaki tek davam bu: cacık yahut turşu! Söğüşçüleri şöyle kenara alalım
İlişkiyi kurtarmak diyorum da, hayatımda hiç de ilişki kurtarmış değilim. Biten yitiyor gidiyor hep. Ama bu sefer başka, sevgili sanga. Beşinci yedinin üçte birini geride bırakınca beşinci yediye dair öngörülerim oluşmaya başladı.
Niye havuz problemi gibi cümle kurduğumu soracak olursanız (ki hakkınızdır), bu bostanın hıyarı bu diyip sıvışırım
Bu sefer, sevgisanga, hislerim diyor ki, kal. Bekle. Suçinin yangını durdukça sönüyor, gördün. İçinin yangını niye sönmesin? Güvendiğin bir sistemin içinde, kendini kandırmadığın (yahut kandırdığının farkında olduğun) sürece bir dönem gördün ki bir şeyler değişiyor. Güvenli bir ilişki sunmuş kosmos, sen de kabul etmişsin. Dur, yakma. Ortalık zaten yangın yeri. Tamam, anlıyorum, bir şeyleri yüklenmişsin kendi kendine, bi haller olmuş bi düşüşler yükselişler neyse artık, ama dur hele. Yakma. Düşersin, kalkarsın, mola verirsin, bir süre bırakır yine başlarsın, bir süre devam eder yine bırakırsın, bunların hepsi dahil oyunumuza. Kal hele bi sen.

O yüzden diyorum ki, sangasanga, her gün bir adım. Madem ilişki düzeltmeyi bilmiyorum, bi sorun varsa en başa dönerim ben de. En baştan tekrar kurarım, ilmek ilmek, her gün bir adım. Acelem yok, sevgisanga, sana söylüyorum ki kendime hatırlatayım. Ne altın udiyana madalyası var birinciye, ne de sonuncu hatha bakanlığınca tutuklanacak.

Sabrınız için teşekkürler.
Kapanışta sizlere güzel insan Nesimi Çimen’in Bağışla Beni adlı türküsünün çok beğendiğim bir yorumunu sunmak isterim: konserin tamamı pek lezzetli

Sevgiyle
Doğa

Gün 2 (Yoksa 1 mi?) – Doğa – Biz çalar biz oynarız

Dün yeni aydı, bugün yeni ayın ikinci günü, yeni aydan sonraki ilk gün. Kafam karıştı sevgili Sanga, bugün günlerden ne ola?

“Çalmak” ve “oynamak” üzerine düşündüm dün gece. “Biz çalar biz oynarız”ı ingilizceye çevirmeğe yeltendim, beceremedim. We play we dance, ı ıh olmuyo. Bi kere müzisyen zamanı çalıyor, enstrüman bunun için var: Zamanı Kronos’tan çalabilmek için. Diğer tarafta da Şiva’nın davulları var gerçi, neyi kimden çalıyorsun diye sorarlar adama, tavuk mu çalıyorsun…
Tutarlılık adına Kronos’tan devam edelim, zamanı müzisyene çaldırdık diyelim. Müzisyen dediğimiz de eşkiya adeta, sırf kendi zevk-ü sefasına çalmıyor, cümle alem faydalansın diye dağıtıyor fukaraya, bizler de sağolsunlar bu eşkiyalar sayesinde ‘zaman’la oynayabilir oluyoruz. Biraz zorlasam mı acaba burayı?
Mekan ile de oynanabilir. Yahut mekan’da oynanabilir. Zaman’ın kendisiyle oynandığı gibi, sınırlı bir zamanın içinde, zaman’da da oynanabilir. Müzisyenin içinde oynanacak zamanı Kronos’tan çalışı gibi, oyuncu da mekan ile oynuyor olsa? Neden olmasın. Mekanı çalmak zor olsa gerek vesselam.

Sazcı, (sazını çalarak) zamanı çalan kişidir. Zaman, mekandan bağımsız değerlendirilemeyeceğinden mütevellit, ister istemez bir mekan olaya dahil olmak zorunda. Allah muhafaza zaman-mekan sürekliliğini kırıveririz, demedi demeyin. E mekan varsa bir yerde, oyun kaçınılmaz! Nitekim bir çocuk, içinde bulunduğu mekanı, sürmekte olan zamanda, aksi düşünülemez bir şekilde oyun ile doldurur.

Aklıma birden Shandor’un bir konuşmasında yahut mavi kitapta bir yerlerde bahsettiği “nefes alma itkisinin/dürtüsünün alt karında bir yerlerde saklı oluşu” geldi. Doğru hatırlıyor muyum ondan da emin değilim gerçi de, udiyanabandha’da hissettiğim panik içindeki “çek şu nefesi artık” dürtüsü ile alt karnımda içerilerde hissettiğim bir yanma duyumsaması birbiriyle ve bu bilgiyle örtüşüyor. Bir insanın nefes alma dürtüsünden azade olduğu dönemi hangisidir peki, sevgili sanga? Bildiniz! Daha en başta, anne karnındaki dönemde bu dürtü henüz yok. (Yürüyün, yeniden çocuk oluyoruz!)

Oyuncuysa, (çalınan bu zaman’ın sürekliliğinde) mekanda (mekanla/zamanla) oynar.
Yani we play we dance olmuyor, karşılamıyor. İngilizce’si akademik olanlar, bi el atın bakiyim. Benimkisi esnaf ingilizcesi, we have other carpets upstairs.

Bu sabah samapadaya durdum bi, şükür, sonrasında ısınmaları da yaptım, üç dört udiyana, üç dört kahki, katlan öne. Sen sağ, ben selamet. Kronos’la alacak vereceğimiz var zannımca, az bi zamanı çalsam, ona mekan uydursam, ardından da oyuncu yapıyı (zihni?) devreye soksam olacak gibi bu iş. Lakin demedi demeyin, bu işin sonu eşkiyalık…

Sağlıcakla, sevgisanga

Gün 1 – Doğa –

Sevgili sanga!

Özledim, inanmazsın, beyaz ekrana kara harflerle dokunmağı özledim, tanımaz bilmez insanlara, sesim duymaz diyarlara içim dökmeği özledim. Yokluğunda çok türkü dinledim, sevgisanga, ordan oraya yürürken “zalım, zalım, zalım, zalım, ne olacak benim halım” diye yürür oldum sokaklarda. Lakin gel gör ki, “hiçbir türlü bulamadım ben beni”. Müzik dinleme orucumu türkülerle bozdum. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım.

Sabah 10da uyandım, sevgilisanga, nası yaptım ben de bilmiyorum. Gece uyku tutmadı bi türlü, uyuyamadıkça uyumaya çalışmayı da bıraktım bir noktada. Kalksam kalkacak gücüm yok, gözümü açsam dünya dönüyor, yavaşlamışım yetişemiyorum . Nefes, neyse ki, her daim yardıma yetişiyor. Verdikçe yenisine yer açıyor. Haftalar sonra tekrar evde uyumak, ne bileyim, kekre geldi bi. Çadır güzeldi. Sanırım son noktaya gitsem mağaraya değil de çadıra kapanırım. Mağara da olsun tabi, mahzen olarak kullanılır. Gerçi düşününce mağara her türlü daha kullanışlı çadırdan, sanırım mağaraya kapanmak da güzel bir seçenek, henüz kapatmayalım o yolu iyisi mi.

Kendimi bile isteye yalanların diyarına saldım, sevgilisanga, böyle adeta yüksek dağlardan bulutların üzerine saldım kendimi, bulutların tutmayacağını bile bile, düştüm. Hile yaptığımı bildiğim sürece yapmakta bir sakınca yok diye düşündüm. Yanılmışsam zaman gösterecek, şimdiye kadar her şey yolunda.

Balakrama nerede, nerede çaya yoddha sançalam. Aradım taradım bulamadım, sevgisanga, daha da aramayı bırakmış değilem. Arada bir kurmastana kapısını aralayıp bakıyorum, ama yok, gelmemiş hiçbirisi henüz.

Bugün sabah, demiştim ya, onda uyandım, uyanmam normalde. Haftalardır 6da uyanıyorum, ya çadır kurmak yasak olan bir yere kurduğumdan ceza korkusuna, ya da bu soğukta ancak giyinip yola geri düşmem gerektiğinden. Bi şekilde sabah gün doğumundan az sonra uyanıyorum, vaişaka yine yok yine yok. Uykudan uyanmak tek başına yeterli değil demek ki. Bu yolda bir şey öğrendim, sevgisanga, onu da dün yalan güzelliklerin arasında unuttum gitti. Sonra bi kontrol edeyim dedim, bu kadar kaybolmuşluk ve böyle büyük bir “her şeyi bırakıp yeniden başlama arzusu” da ne ola ki. Baktım ki bugün yeni aymış.

Henüz ne bir kurmastanam var bu güneşe, ne de bir selamım, sevgili sanga. Belki odamı toplarsam kafamı toplarım, evi temizlersem karmamı temizlerim. Su arıtsam peki içmeğe, günahlarımdan da arınır mıyım, sevgisanga?

Tabi bunları düşünmek için çok geç, ete kemiğe bürünmezden düşünecektin bunları efendi! Burdan sonrası belli, ayır bakalım şimdi saçını teninden, etini kemikten. Var farkına ki suçiye durabil, alnını yere vurmadan koyabil. Kemik orada duruyor zaten, onu etin hegemonyasından özgürleştirince beni, ben değil dediğimden ayırabilirim zannediyorum.
Merhaba, ben eti yontup davudu çıkarmağa geldimdi, burada mı olacak acaba etkinlik?

Öperim hepinizi kalbinizin sol yanından, sevgili sanga. Ne de güzel vuruyor, ne de güzel çeviriyor kanı içeride gık demeden. Ne “bugün de hiç sağ kulakçığımı çarpasım yok” diyor, ne de “ya sanki çok mu çalıştık az durmak istiyorum sadece durmak istiyorum sıkıldım” diyor. Bazı bazı diyebilir tabi, isterse şayet, o hakkı hep saklı.

Neş’eyle, sevgisanga!

Doğa – Gün 29 – Kahki

Kaki ya da. Burada kaki diye trabzon hurmasına diyorlar. Bizim orada da amme derler. Bence amme güzel, böyle tam somururken biri ne yediğini sorduğunda ağzındaki lokmayı yutmadan telaffuz edebiliyorsun, mis!

Kapanışa geçince konuşasım çok gelmiyor. Kapanış kahkilerinden sonra da bi süre konuşamıyorum. Geçenlerde Eliza’dayım, sabah ondan erken uyanıp odanın diğer köşesinde sessizce yogamı yaptım. Shadow yoganın en sevdiğim yanı nefesleri sakin tutma çabası zaar. Sevdicek arkada uyurken sessiz sessiz yapmağa yönlendiriyor insanı. Uyandı sonra bi ara, gitti mutfakta bir şeyler hazırlıyor, duyuyorum seslerini. Algı bu ya, açık. 30 yıllık etrafa alert olma durumunu sessizleştirmek, nefesi sessizleştirmek kadar zor. Gerek var mı ondan da emin değilim gerçi. Oturdum en son yere, Yeşim Hanım ile selamlaştık, periskopları çıkarıp etrafı gözetledim falan derken kapanış kahkileri, yedir ve sindir. Evde yalnız değilken sessiz oturmayı beceremiyorum, içeride bir şey diyor ki kalk git insanların arasına karış, ayıptır. Öyle yaptım o gün de. Sonra bir anda bir şeyler anlatmaya koyuldu Eliza, bombardımana tutulunca dedim yok olmayacak böyle. Sen sus gözlerin konuşsun. O an asıl evde birileri varken sessiz oturuşun önemine nail oldum. Burada da benzeri hisler içindeyim şimdi. Sessizce oturup beklesem, sabah da yenilenen ayı suçilesem daha yerinde olacak gibi duygusal bir takım cümlelerdense. Ha bütün bunları yazarak aslında sessiz oturuşa ters düşmüş oluyorum, olsun. Oturuşun kıymetini de aniden başlayan gündelik konuşmaların eziciliği altında öğrendim sonuçta. “Kirlenmekten korkmayın” derdi Pınar Hoca. Böyle öğrenilen daha içeriden oluyor, çocuk misali, sıcak olduğuna ikna olmak için o sobayı ellicem illa.

Çok da uzun yazabilecek gibi değilim, sevgisanga. Ekrana bakmak normalden fazla yoruyor bugün, bir başka vakitte görüşmek dileğiyle!

Doğa – Gün 27 – Çöl

Sevgili Sanga,

dramadan sıkılmış bulunmaktayım. Son bir iki haftada hayatıma çok fazla olumsuz duygu ve düşünceler dadandı. İçimdeki travmaya tutunmaya meyilli anadolu insanıyla oturup bi konuşma vakti geldi de geçiyor. Tamam anladık, çok acılar yaşadın, anan şöyle kendi derdinde kaybolmuştu baban böyle ortalıkta yoktu vay efendim şöyle ihmal edildin böyle istismar edildin tamam hatırladıklarının çoğu ve hatırlamadıklarının bir kısmı gerçekten yaşandı (merhaba kendisiyle üçüncü tekilde de konuşanlar), peki şimdi? Sen suçide otururken yanında mı annen? Vaişakada babanın alın teriyle mi duruyorsun öyle?
Bahane bulmaya hevesli zihin beni günden koparıp uzaklara daldırırken, olmakta olana değil de olmuş ve (henüz) bit(me)miş olana odaklarken, bildik döngülerin içine düşüp auramı üzerinde bir daha ot bitmeyecek bir mermer ocağına çevirirken onu yine zihinle mi terbiye etmeye çalışayım? Terapiye mi gideyim? Meditasyon mu? Aura çalışmaları mı? Ayurvedik yaşamak mı? Refleksoloji mi? Yıldız haritası mı? Ney?
Sahi, ney üflesem geçer mi acaba?..

“Nefesin kendisiyle değil, dürtüsüyle uğraşıyoruz.”

Dramanın kendisiyle değil, dürtüsüyle uğraşsak? Bir tuzak var içeride, ne zaman bir şeyler tetiklese hop! Al bunu aşağı al al al al al!
Tam da o itki, tam da o aşağı çeken, düşüren, hüzün mevsiminin cemresini düşüren o dürtü, onunla uğraşsak? O itkiyi biliyorum, elle tutulur gözle görülür şekilde geliyor. Her seferinde hem de. Sonrasında hafızam ona dair tüm kayıtları çok hızlı bir şekilde siliyor. Yine de -kendine yahut karşıdakine- ifade etmeğe yer buldukça, geri dönüşüm kutusundan çağırmak mümkün gibi. Hani böyle postit bloğunun en üstündeki sayfaya kurşun kalemi yanlaya yanlaya sürünce bi önceki sayfada ne yazıldığının bi taslağını çıkartabilirsin ya, öyle ince bir uğraşı gerek. Yahut yüzyüze görmeden candan bildiğim sevgili Tansel’in dediği gibi, arkeolojik kazı titizliğiyle. Vincin buralarda pek yeri yok gibi, radikal giden daha sert geri geliyor.
-Radikallik her zaman travmatiktir.-
Drama girdabıyla kaygı ataklarının da birbirinden çok farkı olduğunu sanmıyorum. Biri yazıysa öbürü tura. Bense meteliği dikine düşürmenin derdinde..

Uzun zamandır yazamadım, yazmak istedim de yazamadım bu sefer. Kâh telefondan yazmayı denedim gücüm yetmedi, kah bilgisayardan yazacak oldum pili yetmedi. Birkaç günün yazısını kronolojiden saparak akıtmağa uğraşayım, olduğu kadar.

Yalnızlık, sevgili sanga, benim için 20lerimin sonuna doğru “böyle bir şey varmış” dediğim bir hâl oldu. Kendime ait odam ilk defa
sahi ne zaman oldu? Üniversite sınavına hazırlanmağa başladığım sene, abimin eski odasına geçtim. Bir odada yalnız uyuduğum ilk zamanlar odur. Kendine ait oda demek, kendi eşyalarınla/eşyasızlığınla/beden dışı varlığınla doldurduğun oda demek midir? Eğer öyleyse geç, bu değil. Odada bana dair test kitaplarım ve bir kısım kıyafetlerimden başka hiçbir şey yoktu, aksine hıncahınç abimin eşyalarıyla doluydu. Üniversitenin ilk senesi desen iki kişilik yurt odası, ikinci ve üçüncü seneleri desen annemin alelacele bir spotçudan döşediği, benim kendi zevkime göre döşememe müsaade dahi edilmemiş bir üniversiteli -zevksiz- genç odası, mümkün değil dönüp bakınca benim odam diyemiyorum. Dördüncü sınıfta aileden habersiz okulu bırakıp başka şehre taşınmıştım, İzmir’deki sevgilimin yanına. Çünkü sevgili olmak bunu gerektirir’di. Uzakta mıyız? Öyleyse her haftasonu git-gel toplamda 14-15 saat yol tepip 6 ay boyunca Kamil Koç ve Pamukkale’ye bütün harçlığımı yığayım, sonra da okulu bırakıp yanına taşınayım tekrar üniversite sınavına hazırlanayım. Gerekirse bu şehirde fotoğrafçılık okurum, yakarım eğitim hayatımı ne olacak? Aa sen de mi hazırlanacaksın? Tamam birlikte hazırlanalım hadi, birlikte başka bir şehre kaçarız! İşte o yıl, bir evde alan gibi bir şey tanıdım. İlk defa yeni bir tarif denemekle, kahve demlemekle, demirdöküm tavayla, kendime döşekten evvel kitaplık almakla, kitaplarımı kitaplığa dizip akşam halının üstünde yatmakla falan tanıştım.
Aşk, sevgili sanga, insanı depresyondan çıkarabilecek, hayatını değiştirtebilecek, geçmişini yaktırabilecek çok şiddetli bir güç. Çölde bir deve gibi taşıdığın yükleri farkettirip, bir aslan gibi yerle bir etmeni sağlar. Lakin bir bebek gibi emekleyerek o çölden çıkabilmek, işte orada işin inceliği başlıyor. Defalarca, defalarca kere öldü o bebek, sayın sanga. Çıkamadı çölden. Bir bakmışım tekrar bir deveye dönmüşüm, taşıyorum bütün yükleri yine. Sonra yine aslan, sonra yine emekle bakalım çıkabilecek miyiz bu sefer..
Her seferinde bir umut.

“Bahar beklediğimi getirmedi
Bahar yine gelir.”
Suphi Taştan

Sonra beraber İstanbul’a geldik, okumağa. İki göz bir ev tuttuk, 30 metrekare desen değil, kendine ait bir oda da neymiş. Yeter işte, birbirinden perdeyle ayrılan iki göz, birine yatakla gardrop anca sığıyor, diğerine işte sokaktan eşya buldukça döşeriz. Mutfak gibi banyo gibi iki küçük göz de var, yeter bize! Üç sene o sıkışıklıkta, o alansızlıkta… sonra dersimizi alamamış olacağız ki yine aynısının biraz daha moderni bir eve taşındık. Bir de üstüne karanlık bu sefer! Güneş almıyor. Haydi daha büyük depresyon gelsin. Çünkü alansızlık, sevgili sanga, çocukluktan alışık olduğum bir şey. “Kişisel alan” benim için sadece kitaplarda, filmlerde falan rastgeldiğim bir söz öbeği. Ama güneşsizlik! Hiç karanlık bir evde yaşamamıştım, o çok sert bir deneyim oldu benim için. Sağ çıkamadım. Çıkamadık. İlk ve en uzun ilişkimin sonu o karanlık evde geldi. Travmatik bir ayrılıktı, sonrasında yıllarca hiçbir ilişkim üç aydan uzun süremedi. Nedenini çok geç anlayabildim.
Nedeni aslında çok basit, kişisel alan! Kişisel alanın ne olduğunu anlayamayışım, onu kaybetmeğe başladığımı farkettiğimde alanımı inşa edip korumak yerine ilişkileri yokuşa sürüp yakıp yıkmak şeklinde vuku bulmuş. Canı sağolsun. Hala bile hem kendi mekanımı, hem kendi hislerimi algılamakta ve sınırlarını çizmekte sorunlarım var, sevgili sanga. Yavaş yavaş tanış oluyoruz, hemhal oluyoruz kendisiyle. Yavaş yavaş.

Yoga, bu alanı inşa etmemde en büyük yol göstericilerden birisi oldu sanırım. “Üzerine oturabileceğim bir paspas kadarlık bir alan” henüz yetmese de, bir gün kişisel alanımı önce dışarıda, sonra içeride tanımlayıp koruyabileceğime dair inancım var. O güne kadar, vahşileşip saldırganlaşmadan, ortalığı yakıp yıkmadan yaşamanın yollarını arıyorum. Bu sefer hiç de yakıp yıkmak istemediğim bir ilişkinin içindeyim, lakin bu drama sevdası benim yakmamı bekletmeyebilir. Demin sert sert konuşmuşum da bu üç aylık beş yılda hep ben yakmış değilim, yandığım yaktığımdan çoktur zaar. Bu ilişkide de üç dört ayı doldurduk daha yeni, hayırlısı (:

“Özgürlük bahşedilmez, kazanılır.”

Bir süredir farkettiğim, sabahı kendime ayırabilecek kadar erken kalkabilmek için akşamı erken kapatmak mühim. Daha da mühimi, sabah gözü açınca kalkacak motivasyon ve yaşama sevincinin olması. Sınırlarımı göz göre göre kaybederken, dört bir yanım ya insanlarla ya eşyalarla çevriliyken nasıl bulacağım o neşeyi, bilmiyorum. Ama eksiği biliyorum en azından, neşeyi biliyorum. Neşeli olduğum günleri de biliyorum, bu da iyi.
Hadi doğacım, şu dramayı geldiği gibi neşeyle karşılayalım. Hüznü neşeye sevdirelim, öfkeyi neşeyle kucaklayalım, çünkü neşe, sevgilisanga, ölüme gülümsetebilecek tek şey’dir. “Ayrılık ölümden zor” dediğini duyar gibiyim, olsun. Hepsini karşılayacak tek şey neşe, gerisiyle bu çölden çıkılamayacak.

Ha bu arada yazmıyorum diye yogamda değilim sanmayasın, sevgili sanga! İlk defa bu kadar uzun süredir hiç aksatmadan yapıyorum yogamı, yogayla ilişkim çok değişti. Eğip bükebilecek cesareti göstermeğe başladım. Bir de yalancıktan ağlamalar ekledim sevgili sanga, itiraf etmek isterim. Çok kişiden duydum, kalça ile haşırneşir pozlarda gözyaşları sel olabiliyormuş. Yogamudrasanada da baktım ki acı zevke dönmüyor, dönesi yok, dedim ağlayayım belki açılırım. En son ne zaman ağlamıştım? 2 sene evveldi, kedim vefat ettiğinde birkaç saniye gözyaşı dökebilmiştim. Ondan evvel? Babam ve Oğlum’da. Ondan evvel? 12 yaşında falandım sanırım, annemin kanser haberini aldığımda ağlamıştım bir süre, sonra bir tanıdık beni mutfağa çekip annenin yanında ağlama çok üzülür demişti de susmuştum. Ondan evvel? 5-6 yaşında falan olsam gerek, telefonum yok daha, annemle babam kavga edip de babam evi terkettiğinde ağlamıştım. O an çok içli ağlamıştım, hatırlıyorum. Sonra kesildiği anı da hatırlıyorum. Annem babamı arayıp da “Gel bak oğlunu nasıl üzdün!” dediği anda, hatırladığım ilk “gözyaşına yabancılaşma” anım bu sanırım. Babam üzmedi ki beni. İkinizin kavgası gerdi, bu gerilimi boşaltmak için ağladım. Sonrasında da annemi yalancı çıkarmamak için öyle koltukta yüzüm mindere dönük yattım babam gelesiye. Beş vakit sürdü gelmesi. Geldiğinde telefonunu yere “lanet olsun! gerçekten lanet olsun!” diye yakararak fırlatışı ve o nokia 5110’un yerdeki fayansın üzerinde arka kapak, pil ve gövde olarak üç parçaya ayrılışı dün gibi aklımda. İlk ilişkimdeki sert kavgalarda yere eşya fırlatma tepkisi o günden kalma, bunu henüz o ilişkinin içindeyken farkedip işleyip bırakabildim en azından. Şükür.
Ondan önce? Yuva zamanları, gece kulağım ağrıdığında ağlamıştım. Gecenin bi yarısı, herkes uyuyordur kesin. Çok sesli ağlamayayım, odamda ağlasam kardeşim uyanır, kardeşim uyanırsa sesli ağlar annemler uyanır. Koridorda ağlıyim, orada sessizce, kimseyi uyandırmadan hıçkırabilirim. Kulaklarım çok sık enfeksiyon kapardı, annem sürekli gecenin bir yarısı hastanelere taşıdığından, babamın bir türlü kalkıp da hazırlanamadığından, hep yalnız götürdüğünden falan söylenirdi.
Bir de şimdi bir gözlerim doldu, sevgili sanga. Ne yalan söyleyim. Bu kadar ama işte, yabancılaşışım yine saniyeler sürdü, gözlerimde yangı, içimde boşluk kaldı.
Ne diyordum, yalancıktan ağlama, sevgili sanga. Baya baya yogamudrasanada baktım ağlayamıyorum, ühühühühü diye ağlayan kötü dizi oyuncusu sesleri çıkarıyorum bir süredir, sustuğumda bir tık daha kendini salmış oluyor sol kalçam, eğiliyorum kendime bir nebze daha. “Fake it till you make it” miydi o söz?

Bu ay bitiyor, dilek ekleme hakkımız hala var mı bilmem. Olsun olmasın, elbet ayın da yenisi gelir.
Acıyı da, hüznü de, öfkeyi de, dramayı da, kederi de -sevgili sanga- neşeyle karşılayabilmek bu ayın son üç gününden ve önümüzdeki üç vakitten dileğimdir.

Neş’eyle!