Duygu – Yaş 35

‘Kadınların hayatta en verimli yılları otuz – otuz beş yaşları arasında geçirdikleri on- on beş seneymiş.’ Annem bunu otuzlu yaşlarının başında söyler ve kendi kendine kahkahalarla gülerdi. Ben de küçüktüm. Dokuz, on yaşlarındaydım ve ‘Ama ikisinin arasında sadece beş sene var.’ diyerek çocuk halimle çok gülerdim. O zamanlar moda mıydı bilmiyorum ama annemin etrafında çok sayıda kadın kendi yaşlarını hep olduğundan daha küçük söylerdi. Bu kadın kaç yıldır otuz dört yaşında diye çocuk aklımla düşündüğüm birini çok net hatırlıyorum mesela. Buna rağmen annem her yerde bağıra bağıra kendi gerçek yaşını söylemekten hiç çekinmezdi.  Doğruyu, yanlışı kolay ayırt edemediğim bu küçük yaşlarımda ‘Sen neden daha az söylemiyorsun peki?’ diye sorunca bana bir keresinde ‘güzel, neşeli ve kendinle barışık bir hayat yaşarsan hep genç kalırsın.’ demişti. Neden bilmiyorum ama bu anı çok net hatırlıyorum. Anneme bu hep söylendi. ‘Ne kadar genç görünüyorsunuz, yaşınızı hiç göstermiyorsunuz, iki çocuğunuzun olduğuna hayatta inanmam!’ vs. Bunlar kendisine söylendiğinde  o yüksek volümlü, içten ve muhakkak karşısındakini de güldüren kahkahasını atardı. Bana annen nasıl bir kadındır diye sorsalar, neşeli ve kendiyle barışık biri diye tanımlayabilirim onu. O yüksek volümlü kahkaha bende de var. Karşımdakini güldürebilme ve kendimle barışık olabilme konusunda ise onun kadar iyi olabilmek için yemem gereken daha kırk fırın ekmek sırada bekliyor.

Çocukluğumdan, ilk gençliğimden başka başka sahneler de var kafamda. Bu sahnelerin benim gelecekte nasıl bir yetişkin olacağıma rota çizen anlar olduğunu yıllar sonra görecekmişim meğer. Basit görünen, herhangi bir şeyi keyifle yapmayı bugün her ne kadar mindfulness pratikleri ile öğrendiğimi düşünsem de, bunun bir adım gerisine gittiğimde bunu aslında annemden öğrendiğimi çok net bir şekilde görebiliyorum. Deniz kenarında saatlerce tek başına öylece duruşunu, denizi uzun uzun izleyişini, suyun içinde saatlerce tek başına vakit geçirişini hayatım boyunca izledim. Bana dönüp sonra ‘denizi çok seviyorum.’ derdi. Çok sevdiği bir şeyi yaptıktan sonraki ses tonunun, yemeğini yiyişinin, saçını tarayışının bile nasıl değiştiğini izlerdim. Kendisine iyi gelecek, gerçekten keyif aldığı bir şeyi yaptıktan sonra başka türlü biri olurdu sanki. O keyifli haline bayılırdım. Basit, sade bir şeyi en keyif alacağım şekilde yapabilmeyi aslında çok eskiden ondan öğrendiğimi ancak bugün fark edebiliyorum.

Bizim ailede doğum günleri oldum olası çok önemlidir. Yeni senenin takvimi eve gelir gelmez, mutfak duvarına asılır ve annem tarafından tüm kuzenlerin, teyzelerin, yeğenlerin doğum günlerinin üstlerine birer yıldız konurdu. Biz küçükken, ailenin büyükleri veya komşular vs daha gençken pasta yenirdi. Yaşlar ilerleyip ailedeki diyabet hastalarının sayısı arttıkça pastalardan uzaklaşmaya başladık. Babamın hatırlayamadığım birinin doğum gününde ‘pasta yiyemiyorsak çay içelim o zaman’ dediğini hatırlıyorum. İçimizden birinin doğduğu günü kutlamak için çay demleyip çay içmiştik birlikte. Mutluyduk. Şimdi baktığımda bizim gibi bir aile yapısına ve o günün koşullarına adapte edilmiş, yumuşatılmış, Budist bir çay seremonisi gibi görünüyor uzaktan.

On altı yaşımda falandım galiba. O zamanlar yatılı okula gidiyordum ve hafta sonu ziyareti için eve dönmüştüm. Babamla evde oturuyorduk. Eve döndüğümde büyükbabamın doğum gününü unutmuş olduğumu günler sonra fark ettim. Telaşla ve pişmanlıkla onu arayıp ‘Ok, kontörüm bitti, param da olmadığı için kontör alamadım ve seni arayamadım.’ diyeceğimi babama söyledim. Gözlerini fal taşı gibi açtı babam, ‘Doğruyu söyleyeceksin.’ dedi. ‘Unuttum, diyeceksin.’

‘Olmaz, diyemem. Ama ya küserse bana? Ya kızarsa?’ (doğum gününü unuttuğumuz için kuzenler arasında küslükler olmuştu zamanında, bu derece ciddi bir mesele yani)

‘Başına ne gelecekse doğruyu söylediğin için gelsin. ‘ dedi. Hiç hoşlanmadım. Aramaktan vazgeçtim.

Gözümün içine baka baka büyükbabamı arattırdı bana ve ‘unuttum’ dedirtti. İçim yana yana, unuttuğum için aramadığımı utançla söyledim. Ve hiç kızmadı büyükbabam. O gün doğum günü gibi sevindi aramama. Bu konuşmayı yaparken ateşten bir çemberin içinden geçerek sanki, ellerim terleye terleye, unuttuğum için yerin dibine gire gire konuştuğumu çok net hatırlıyorum. Bilmiyordum, yaşamımın ileriki dönemlerinde her ateşten bir çemberin içinden geçer gibi bir konuşma yapacağım vakitler bu anıdan güç alacakmışım. Sanki kafamın içinde bir patika oluşmuş. Her seferinde o patikadan geçiyorum. Yolda dikenler batıyor ama dikenlerin acısına da alışıyor insan. Acının geçeceğini öğreniyor. Doğruyu konuşmak, dürüst kalabilmek ömür boyu sürecek bir pratik, öyle değil mi? Her an sınanmıyor muyuz bununla ilgili? İstisnasız her an! Birine kendi gülüşümüzü sunarken, birini acıtacak bir gerçeği söylemeye dilimiz varmazken, aslında sadece sevildiğimizi duyma ihtiyacından sevdiğimizi söylerken… Hayatıma yoga girdikten sonra karşıma çıkan hocalarımın da kulağıma bunları tekrar tekrar fısıldayacağını sonradan öğrenecektim. Her an, bir seçim aslında. Bugün elimdekilerin çoğunun ve kaybettiklerimin de çoğunun bundan geldiğini görüyorum. Kaybedeceklerim ve kazanacaklarım da görünen o ki yine bundan olacak, pratiğin kendisine devam edersem. Olsun da! Kendi  yüreğimize ters düşeceğimize, atı arpadan öldürelim.

Ankara’dayım. Bugün doğum günüm. Artık yaşım otuz beş. Yolun yarısı diyorlar. Yolun başı bence.

Bu geçmiş anılara baktıkça diyebilirim ki, yoga eve dönüş gibi olmuş benim için şimdiye dek.  Bugün artık çoğu zaman, çok mutlu olduğum anlarımı sevgili anneme ve babama borçlu olduğumu hissediyorum. Kendimi aksine ikna edemediğim çok güçlü bir his bu. Bir yoga öğrencisiysem içime her ne tohum ektilerse yogam da bu tohumlar çerçevesinde tekrar tekrar şekilleniyor. Söz uçar, yazı kalır. Belki bu yazıyı okurlar. Söyleyemediğim tüm zamanlar için buraya yazmak, kazımak istiyorum. Onları çok seviyorum. Bugün sahip olduğum her şeyi onlara borçluyum. Güçlü, parlak yanlarım bana hep onlardan kalanlar. Zayıflıklarım da öyle. O zayıflıklar iyi ki varlar. (Bunu demek ne zor!) Ama şükredebilmeliyiz sahip olamadıklarımıza da. Çünkü olmasalar hiçbir şey öğrenemeyecektik, yerimizde sayıp duracaktık. Elimizde olmayandan öğreniyoruz en çok. Elinde olmayanları takip ederek elinde olanların şükran hissine mi varıyor insan, nedir?

Hep güzel şeyleri yazdım. diyeceksiniz ki dertlerin, sıkıntıların yok mu arkadaşım? Olmaz mı? Dolu! Ama doğum günümün şerefine biraz şımarıklık yapıp iyi olanları hatırlamak istedim. Beni mazur görün.

Bir de bir zamanlar benim gibi baş belası ergen çocukları olan sevgili okurlar, endişe etmeyin, sizi bir gün anlayacak. Ona bir ömürlük zaman lazım sadece.

İyi ki doğmuşuz!

http://www.duygubingolyoga.wordpress.com ‘dan alıntı.

Duygu – Bir blog açtım

Sevgili Değerli Sanga,

İyi ki varsınız. Bazen size içimi döküyorum. Bazen iç döküşlerinizi okuyup hisleniyorum. Yazdıklarınızdan heyecan duyuyorum. Bunu hiç tatmamayı asla istemezdim.

Bu iç döküşlerin birinde buraya size şu şekilde açılmıştım.

Bugün bir blog açtım. İlk yazımı da yayınladım, https://duygubingolyoga.wordpress.com/

Yazı yazmak da gönül işi, bakalım, nereye gider bilinmez. Görselleriyle ve şekli şemaliyle uğraşamadım. 5 gün boyunca betonsuz, binasız, sadece yıldızların altında uyumam gerekiyormuş bu adımı atabilmek için meğer. Ve o 2018’in başında yazdığım yazıya istinaden bana cesaret veren tüm o tatlı mesajlarınız gerekiyormuş.

Kendinize iyi bakın.

Sevgiler hepinize,

Duygu

Duygu – Mücver yerine yazı

İki ders arası eve geldim, zaman var, dedim, mücver yapayım. Akşama misafirimiz var, evde iki lokma bir şey olsun. Sonra aklıma bazen yazmak istediğim ve çoğunlukla ötelediğim zamanlar geldi. Yazmaya niyet edip yazamadığım yazılar, kafamda beliren fikirler, anılar, kendimce çıkarttığım dersler. Ve sonra kaleme alınmadığı için uzaklaşan bir bulut kümesi gibi hepsinin ufukta yavaş yavaş yok olması.

Boşver mücveri dedim. Bir kahve yaptım. Eski ve çok gürültü çıkaran bilgisayarımı açtım ve yine yazmaya başladım. İnsan hiçbir şey düşünmeden yazınca dipsiz, karanlık bir kuyu gibi kafasının içinden kontrolsüzce yukarıya çıkanlara şaşırıyor.

Dün bahçeyi ilaçladıktan sonra şöyle bir soluklanmak için bahçedeki ağır metal sandalyelerden birine oturdum. Tam karşımda salonun devasa penceresi var ve yansımamı görüyorum. İlaç üzerinde ‘Solumayın, cilde ve göze temas ettirmeyin.’ yazdığından ağzıma bir fular bağladım ve gözlerime de deniz gözlüklerimi taktım. Şu tuhaf halime bir baktım. Gezi zamanı aklıma geldi. Her gün bu halde sokaklara çıktığımız birkaç hafta oldu hayatımızda ne acayip, diye düşündüm. Sonra kendime baktım uzun uzun, kollarıma filan. Yıllar içinde ne kadar güçlendiğimi düşündüm. Sadece fiziken değil, zihnen de. Sanki yavaş yavaş, doğru kıvamı yakalamak için sabırla beklenen bir maya gibi, içimde bir sürü şey çok ama çok yavaş değişti. Ben değişimin içindeymişim oysa ki hep, içindeyken görememişim. Şimdi geçmişten bugüne dek değişen birçok şeyi çok net görebiliyorum kendi insanlığımda. Bir yandan da merak ediyorum, şu an acaba ne tür göremediğim bir değişim içindeyim ve sonuçlarını ne zaman somut bir şekilde görebileceğim, şu an fark etmediğim neleri yıllar sonra fark edeceğim?

34 yaşımdayım. Artık hormonlar mıdır, bilmiyorum, kafam başka çalışıyor. Kendimi koskoca bir kadın gibi hissediyorum. Yani öyleyim zaten de, kendimi koskoca bir kız gibi hissederdim eskiden. ‘Ne ablası ya, ne ara abla olduk?’ diyesim gelmiyor. Esnafla konuşunca anlıyorum aslında yaş aldığımı. Abla diyorlar, başka bir sey demiyorlar. Sonra bakıyorum, beyazlayan saçlar, hafif tombalak bir göbek, gözlerin altında gülünce yavaş yavaş çıkmaya başlayan minik çizgiler. Yaş alıyorum. Ve bu yaş alma halinin getirdiği kafayı hayretler içinde izliyorum. Bu halin verdirdiği kararları, güvensizlikleri veya yeni getirdiği, önceleri güvenmediğin şeylere güvenme halini. Yavaşlama hissi var bi de. Bazen Moda’da sahile inip uzun uzun denize bakasım geliyor, aldığım onca yaşa bakar gibi. Boş dururken ‘Bir şeyler kaçıyor hissi’ mesela yok olup gitti baya bir süredir. Yapılması gereken yapılıyor ama boşluğa da yer var. Yapılması gereken biraz boşluk yaratacak kadar yapılıyor. Öyle bir seçim yapılıyor. Bundan şüphe duyulmuyor. Zaman ne getirir bilmem, yine değişir. Göreceğiz.

Mücvere girişeyim.

Bir de şarkı bırakayım;

Sevgiler,

Duygu

Duygu – Tamasın dibi

Sevgili Sanga,

Sana bu satırları bir akşam üstü saati yatağımdan yazıyorum. Hiç bitmeyen bir yorgunluk hali üzerimde, tamasın en dibinden sizlere sesleniyorum. Sesim gelmiyor olabilir, öyle bir derinlikteyim. Bu seferki 28 gün yoga maratonuna katılamadım. İmkansızdı. Benim için Mars’a gitmek gibi bir şeydi bu sefer. Hiç yapmıyor değilim elbet. Ama gücüm yok. Bir terslik var. Bir süredir şöyle bir şey fark ediyordum. Hareket ettikçe güçlenmesi gereken bacaklarım sanki daha da güçsüzleşiyor, üst bedenimi taşımıyor, iki merdiven çıkıp yoruluyorum. Biraz uzanayım diyorum, uykuya da dalmıyorum hemen. Gün içinde baygınlık geçirecek gibi hissediyorum. Sabah sanki tüm gece sırtımda taş taşımışım gibi uyanıyorum. İçtiğim kahve beni ayıltmıyor. Et yiyorum olmuyor, hamur yiyorum olmuyor, sebze suyu sıkıyorum, o da olmuyor. En sonunda doktora gittim, baygınlık derecesinde yorgunum, bende bir şey var, dedim. Kan aldılar. D vitaminim eksikmiş. 2 tane ampul verdi, ampul deniyormuş, minik bir cam şişe, kırıyorsun ve suya damlatıp içiyorsun. Camı kırmak ne kadar saçma, d vitamini alacağım diye elini kesmek filan. 15 gün arayla iç, dedi. En azından sebebini bulduğum için rahatladım. Hayatımda böyle bir yorgunluk yaşamadım. Bu halime şaşıracak halim bile yok. Eskiden haftanın 7 günü delice ders verdiğim yıllarda bile bu kadar yorgun değildim. Yaşlanıyor muyum acaba? Omuzlarım düşük, göz kapaklarım yarıya inik, bazen söylemek istediğim şeyi yorgunluktan söylemiyorum, vazgeçiyorum. Allah kimseye D vitamini eksikliği vermesin. Yaz boyu ve tüm sonbahar çadırlarda güneş altında vakit geçirdim halbuki, gördüğüm güneş güneş değil miydi? Biraz internetten araştırdım. Tüm belirtiler bende var. ‘Spor yapanlar daha erken fark eder.’ yazısını görünce milli sporcuymuşumcasına gururlanmama ne demeli peki? Yogayı bir an spor yerine koydum herhalde.

Bir de üzerine bu manyak dolunay. Çok uyudum, iki sert kahve içtim. Ta İstinye’ye gidip geldim. Ama hala rüyada gibiyim. İşler güçlerle ilgili telefon görüşmeleri yapmam gerek, kendimde o gücü bile bulamıyorum. Hal böyleyken elimde var olan tüm gücümü toparlayıp tek bir ders verdiğimde eve sürünerek dönüyorum. Şarap içersin, ertesi sabah akşamdan kalma değilsindir ama bir mahmurluk kalır ya, sürekli bir uyku hali, onun gibi bir şey. Bacaklarımda derman yok. Şu vitamin işini bi toparlayayım, 28 gün olayına balıklama dalacağım.

Gözlerinizden öperim.

Duygu

Duygu – Kafamdaki Zehir

 

Yüksek tavanlı binanın büyükçe kapısından içeri girdim, annem yanımdaydı. Önce birtakım merdivenlerden aşağı indik, sonra başka merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. İlk girdiğimiz kapıdan daha büyük ve çok ses çıkaran başka bir kapıdan daha içeri girdik. Yine bir merdiven faslı, çık babam çık, sanki dağa tırmanıyoruz. Koskocaman boş bir koridora vardık. Bizi genç, güzel bir kadın karşıladı, uzun, açık kumral, çok gür saçları ve Fatma Girik’in gözleri kadar mavi ve büyük gözleriyle ‘Yeni kayıt mı?’ diye sordu. ‘Evet’ dedi annem. Benden bahsediyorlardı, birdenbire yeni kayıt diye bir şey oluvermiştim. Genç kadın bizi bir odaya götürdü. Bu oda bir ofis değil, kadının yatak odası. Rüya değil, 90’lı yıllarda bir lisenin yatakhanesine kaydım yapılıyordu. Ofis gibi kullanılan oda bile birilerinin yatak odası. Her yer yatak. Yataklarca hatta! Yatakhanenin hocalarından biriymiş, elindeki deftere bakarken kaşlarını çattı. Ne oldu anlamadık. ‘Yeni kayıtların’ koğuşuna götürüldük. Dip dibe sıralanmış 10 tane ranza, toplam 20 kişi. Bu koğuştan yatakhanede 5 tane varmış. Önümüzdeki 4 yılımı geçireceğim 90 kişilik yatakhanede ilk gecemi geçirecektim. Ben ayrı bir oda istemiştim. Evren bana bir koğuşu reva görmüştü.

Ne oldu ne bitti derken anladık ki, bir şekilde beni kaydetmeyi atlamışlar. Görevli hocanın neden kaşlarını çattığı belli oldu. Nihayetinde Türkiye’de bir devlet dairesindeydim. Elbette bir şeyler ters gitmeliydi. Yeni kayıt olan koğuşta bana yatak yok. Şok! Ee, ne olacak şimdi? Lise iki veya üçlerin koğuşuna yerleştirecekler beni. Hayda! Onlar koğuşun eski ablaları, ben tek başıma ne yaparım orda? Beni dışarıda bırakacaklar. Belki çok rahatmış gibi davranırsam beni dışlamazlar. Korkmuyormuşum gibi davranırım.

Yanında tırmanmak için merdiveni olmayan yüksekçe bir ranzanın üst katındaki yatak bana verildi, yeni yatağım, lise ikilerin koğuşunda. Bildiğin koğuş, biri ağda yapıyor, biri çay demliyor. Sigaranın kendisi ortalıkta yok, ama kokusu var. Sıkıntılardan sıkıntı beğen. Gözlerinin ucuyla bana baktılar. Selam vermediler. Annem rahat rahat konuşuyor, ‘Dolabın var bak ne güzel, ranzada üst kat, bak sen seversin.’ filan. Beni öptü, vedalaştık, bir de elime jeton verdi, ‘Ararsın beni izinli olduğun saatte.’ dedi ve gitti. O zamanlar cep telefonu yoktu. Kartlı ankesörlü telefonları bile yeni yeni görmeye başlamıştık. (Bunu yazmak hoşuma gitti, kendimi büyümüş hissettim.) Sonradan öğrendim, annem çok ağlamış yanımdan ayrılınca. Ben ağlayamadım. Lise ikili ablalardan çekindim. Güçsüz görünmek istemedim. Endişelenmemişim gibi davrandım. İyi bir oyunculuk örneği sergiledim. Boğazımdaki o düğüm mideme düştü, içimde patladı, içim yandı, sabaha kadar tavana baktım, gözüme uyku girmedi. Yan koğuşu düşündüm, orada ‘yeni kayıtlar’ arkadaş olmuştur, ben dışarıda kaldım diye iç geçirdim. ‘Dışarıda kaldım’ diye.

Devam eden haftalarda ve aylarda ‘dışarıda kalmamak’ için neler yaptığıma inanamazsın sanga. Lise ikiler sigarayı rahat içebilsin diye kapılarda nöbetler mi tutmadım, sabunumu, şampuanımı, suyumu, yemeğimi ben kullanmasam da olur, yemesem de olur diyerek ellerine mi vermedim. Çok değil, birkaç ay sonra ben de onlarla gizli gizli sigara içiyor, okul gömleğimi eteğimin içine artık sokmuyor, kırk yıldır o yatakhanede yaşıyormuşum gibi ortalıkta dolanıyordum. Dışarıda bırakmamışlardı beni. Ama içeride de değildim. Bir eksiklik vardı bu işte. Çocukluğumdan beri içime kapanıktım. Annem, ben 5 yaşındayken henüz bebek olan kız kardeşimi bana bırakıp içi rahat bir şekilde pazara gittiğini söyler durur. 5 yaşımdayken sanki 10 yaşında gibi olgunmuşum. Sokakta oyunlar oynadığımız mahalle arkadaşlarımızdan bana biri vurduğunda ben ağlar, yanıt olarak asla çakamazdım bir tane. Sokaktan ağlayarak anneme seslenir ve annemin balkondan sadece bana bakmasını isterdim. O bana bakınca tüm acım geçerdi. ‘Sen vurma.’ derdi annem, vurmak isterdim, ama vuramazdım. Dışarıda kalmamak için vuramazdım. Ertesi gün kimle oyun oynayacaktım yoksa? O yatakhaneye girdiğimde 5 yaşımdaki sözde olgun halimden bile eser yoktu. İlk hafta ‘Aneeeee!’ diye haykırarak bebekler gibi ağlamayı çok istedim, tabi ki yapmadım. Çünkü o zaman lise ikiler beni dışarıda bırakırdı. Dışarıda kalmak çok kötüydü.

Şimdi o günlere baktığımda o gencecik, küçücük halime bakıp ‘korkma’ diyerek sarılasım geliyor. Hayatımızda küçük, önemsizmiş gibi görünen, bizim ‘normal’ kabul ettiğimiz anılar, düşünceler, hikayeler aslında bugünkü davranışlarımızı, tepkilerimizi büyük oranda şekillendiren şeyler. Onların büyüklüklerini insan çok sonradan fark ediyor. İnsan sosyal bir yaratıktır, derler ya, sosyalleşmeyince mesela zamanla yalnızlık korkusu içeriden nüksetmeye başlıyor ve biz kendimizi başka insanların kollarına mı atıyoruz acaba? Yalnız kalmamak için çektiğimiz çileleri, biraz daha sevilmek için attığımız taklaları, var olan gerçeği kurnazca ve hatta farkında bile olmadan saptırıp, o saptırdığımız gerçeğe inanmalarımızı düşünüyorum. Bize berbat davranan bir adamın veya kadının yanında uyanmak, bir gün her şeyi anlayacak, bir gün değişecek ümidiyle verdiğimiz ödünler, tüm o alttan almalarımız, ezilmelerimiz, her kötü muameleyi yutmamız, yokmuş gibi üstünü örtmelerimiz, kafamızda sürekli soru işaretlerinin olduğu, alma verme dengesinin bozuk olduğu ilişkiler içinde yıllarımızı harcamamız. Oysa ki hayat, bir dakikasını bile boşa geçirmeye değmeyecek kadar değerli değil miydi? Çalıştığımız iş yerinden nefret etmemiz, insanlarını sevmememiz ama bırakıp gidemememiz, bir yandan da hep şikayet etmemiz ve koca bir ömrün böyle geçmesi. Tanıdık geldi mi? Düşünüyorum, bir statü kazanmak, o statü sayesinde değer görmeyi beklemek ve en kötüsü o istemediğimiz şeye mahkum hissetmek, nasıl oldu da yalnız olup özgür olmaktan daha kolay hale geldi? Başka çare gerçekten kalmadı mı? Bu kadar mı yani?

Gerçek gün gibi ortada. Tüm o dengesizliğin içinde parıl parıl parlıyor. Verilmesi gereken karar, atılması gereken adım apaçık ortada. Bir cümleyle sorup, bir cümleyle cevap alabiliriz. Biz o ışığa bakamıyoruz. Işığa arkamızı dönüp, kendi yarattığımız gölgelerin peşinden gidiyoruz. Işık olmayanı ışık gibi görüyor, gerçek olmayanı gerçek gibi algılıyoruz. Gerçek olmayan gerçek gibi algılanınca da ‘Başka çarem yok, nere gidem, ne yapam?’ diye ağlıyoruz.

Dışarısı dediğim o yer, benim zihnimde sanga. Dışarısı diye bir yer yok. Yalnızlık var. Ve o yalnızlık benim. Ben kendimim o yalnızlık. Kendimden daha başka bir şey değil. Son derece gerçek. ‘Allah beni böyle yaratmış.’ türünden bir gerçek. Kendimi, dışarıda kalmamanın çaresini yine dışarıda aradığım, dışarıya bağımlı olduğum bir kısır döngüye hapsetmişim. İçimdeki bir yarayı açıp hava almasını, zamanla iyileşmesini sağlamak yerine, üzerine yara bantları yapıştırıp durmuşum.

Küçük bir çocukken de vardı o sessiz yalnızlık. Sizde yok muydu? Bugünkü kadar köşe bucak kaçılacak bir şey değildi. Neler oldu da böyle kovalamaca oynamaya başladık acaba? Bugün şu yaşımda yalnız yaptığım yogalarımı düşünüyorum, yalnız içtiğim kahveleri, yalnız çıktığım seyahatleri, Moda’da yavaş yavaş tek başıma o yalnızlığa baka baka yaptığım yürüyüşleri, yalnız gittiğim kursları, kampları, inzivaları düşünüyorum. Hiçbirini “içeride olmaya” değişmem. Bu, benim!

Koltuğumda otururken gözlerimi kapatıp o yalnızlığa bakıyorum. O yalnız halimi dolduran ne varsa ona. Hem zihnimin vırvırlarını hem de kollarımın bacaklarımın hareketini, duruşunu izliyorum. Zihnimin tüm zehirli düşünceleri çoğu zaman kabak gibi ortada oluyor. Görmeye niyetliysem görülüyor. Eski bir mevzuya sinirleniyorum, kendi kendimi haklı çıkarıyorum, bazen de bir başkasına hak veriyorum. Çünkü ne olursa olsun dünyanın en önemli şeyi haklı olmak. Hayat amacımız adeta, haklı çıkmak, öyle değil mi? Haklı olunca bir şey hissediyorum, hak verince başka bir şey. Hak veriyor olmanın gururu veya vermek istemeden vermenin çaresizliği de beynimin içindeki binlerce vızıltıdan birkaçı. Endişeleniyorum, korkuyorum başıma gelmemiş şeylerden. Bir de olasılık pakedim var. Olasılık pakedimin içinde, olmamış şeylerin gerçekleşmesi, alternatifleri, buna karşı vereceğim tepkiler, atacağım adımlar, detaylı bir şekilde verdiğim kararlar var. Sonra bu hazır pakedi atıyorum hafızaya, beyin bedava, oh mis! Kafa rahat, her şeyi planladık çünkü. Bazı düşüncelerim yüzünden utanıyorum, kendimi suçluyorum, kendime şaşıyorum, bu yaşıma gelip hala böyle mi düşünüyorum? E yıllar geçti, hani halletmiştik bu konuyu? Hızlı bir nehrin sürekli akan suyu gibi, zihnimin içinde hızlıca ve sürekli olarak akan milyonlarca düşünce baloncuğunun herhangi bir zaman dilimindeki mevcudiyetlerine şaşırıyorum, kızıyorum, üzülüyorum. Bunların hepsi koltukta otururken oluyor içimde mesela. Ve o düşünce baloncuklarına inanıyorum. Hepsine değil belki ama çok kolay kanmaya hazırım. Gerçek olmayana inanıyorum. Zihnin her ürettiğine kapılıp gitmek, zihnin köleliği değildir de, nedir? Bir köleyim.

Kendinizi zihninizin hapishanesine kapatsanız, ne kadar dayanabilirsiniz? O düşünce nehrinin, zihnin doğal yapısı olduğunu, zihnin değişken, hareketli yapısını, kendinizden ayrı bir şey olduğunu hatırlayarak izlediğiniz sürece evet, daha tahammül edilebilir olabilir. Ama kendinizi o düşüncelerden başka bir ‘gerçek’ olmadığına mahkum etseniz, o düşüncelerden ibaret olduğunuza inansanız bu karanlığa ne kadar dayanırsınız? Kaç saat? Kaç yıl? Kaç ömür?

Zen’de bir egzersiz varmış, biliyor muydunuz? Aynaya bakıp kendine  gülmek! Bunu bazen yapıyorum. Kendimi, kendime gülerken yakalıyorum, biraz delice. Düşünüp, bakıp, sorgulayıp, saçmalayıp sonra gidip bunu yapıyorum. Bir anlığına tüm o anlam yüklediğim şeyler, anlatmak istediklerim, bulmak istediklerim, söylemek istediklerim, açıklamaya çalıştıklarım önemini yitiriyor. Hayatın bu akışı içinde benim vırvırıma gerek kalmıyor. Dışarıda sandığımın, aradığımın içeride hep var olabileceğini seziyor gibi oluyorum galiba. Vırvırlarımın arasında yüreğime azıcık su serpiliyor. Uzun, tatlı, ılık bir öğlen uykusunda göz kapaklarıma vuran bir ışık gibi, bi gayret gözümü açıp bakamasam da yine de ışıltısı aydınlatıyor, uykuma devam edip keyfini sürüyorum.

 

Duygu – Ben neden bu kadar yavaşım?

Selam Sanga,

Uzun zaman oldu yazmadım. Defne Hoca’nın içimi yakıp kavuran birkaç yazısından sonra yazma ateşi bende yine körüklendi. Yazacağım, madem içimizi dökebildiğimiz kadar özgürüz. Aslında yazma isteği bende hep var. Hep içimde. Ama dışarı pek nadir çıkıyor. Her gün bi kere ‘düşünüyorum’. Hızlıca alev alan ve hemen sönen bir kibrit gibi heyecanla düşünüp eyleme geçmiyor ve hemen sönüveriyorum. Onun yerine Instagram’da milletin çoluğuna çocuğuna bakarken kendimi yakalıyorum. Başlığa bakarak ‘Peki nerede bu yavaşlık?’ diye soruyorum. Cevap veriyorum, harekete geçmede.

13 yaşıma kadar Kadıköy’de annem, babam ve kardeşimle 1+1 bir evde yaşadık. Gündüzleri salon olan yer, geceleri kardeşimle benim yatak odamız olurdu. Soba yanardı. Ama ben hep kaloriflerli evlerde yaşayan ve kendilerine ait yatak odaları olan sınıf arkadaşlarıma özenirdim. Sınıf arkadaşlarımın doğum günlerine gidip geldikçe ve ergenliğe de adım attıkça bana ait bir yatak odam olmasını istemeye başladım. ‘Ne var yani?’ diyordum anneme, salonun ortasına bir kapı taktıralım, biz Övgü ile (kardeşim) beraber ayrı bir odada uyuruz. ‘Olmaz.’ diyordu. Olmazdı tabi. Yazmayı da sevdiğimden ‘Bir gün bir kitap yazacağım ve kitabın ismi de Kapı olacak.’ diyordum. Bu konuşmayı o kadar çok yaptık ki, annem hala anlatır ve güler. O kapı hiç takılmadı sanga. Ben de salonda çekyat üzerinde uyumak yetmiyormuş gibi daha sonra 20 kişilik bir koğuşta uyumak üzere yatılı okula gönderildim. Hayatın sağlam bir dersi oldu.

Yatılı okuldan hafta sonu eve dönüş zamanlarımda, tam da ergenlik zamanı, gönül işlerine pek merak salmış, sürekli aşık olmaya başlamış ve her şeyi de bir günlüğe yazmaya başlamıştım. Bir gece tuvalete gitmek için uyandığımda, şeytan dürttü, günlüğüme bakasım geldi. Günlük yerinde yoktu. Gecenin köründe biraz casusluk yaptığımda öğrendim, annem ben uyuyunca günlüğümü merak edip karıştırıyormuş meğer. Ah şu annelik mevzusu! Ona bugün hiç kızmıyorum. Her şeyin yolunda olduğunu bilmek isteyen, şefkatli ve ilgili bir annedir. Ama o gün çok kızmıştım. Yüreğim yanmıştı. Neden yanmıştı dersen, utançtan! Bir kere büyük babam ben daha ilk yıllarımda orkidimi değiştirirken evde olmadığımı düşünerek banyoya dalıvermiş ve anında çıkıvermişti. Sabaha kadar utançtan uyuyamamıştım. Bir daha büyük babamla konuşmayacağımıza ve küseceğimize inanarak sabaha kadar tavana bakmıştım. Öyle bir utanç. Ve bir daha yazmadım. Yazmaya küstüm. Her şeyimi birileriyle paylaştığımdan, tamamen bana ait olan tek şeydi galiba o günlük.

Yazmaya olan bu küskünlüğün ta o günlük hikayesine dayandığını keşfetmem de yine yazmaya başlamam sayesinde oldu. Bundan 3 yaz önce Sakız Adası’nda Emirhan’la tuttuğumuz küçük evin balkonunda yine yazmaya başladım. İç dökme yazıları. Yazıp yazıp kendime mail atıyorum, biraz şizofrenik. Emirhan o dönem ‘Sanatçının Yolu’ diye bir kitap okuyor. Yaratıcılığı artırmak için önerilen egzersizlerden biri, sabah uyanır uyanmaz 30 dakika boyunca noktaya virgüle bakmadan serbest çağrışım şeklinde yazmak. Sonradan öğrendim ki birçok yazarın hep yaptığı bir şeymiş bu. Virgina Woolf mesela, nasıl bir sabaha uyandığını, kelimelerin arasında bazen boşluk bile bırakmadan yazarmış. Güneş nasıl doğdu, odadaki ışık nasıldı, gözünü açtığında ilk ne gördün, yatağın ne tarafından kalktın… Bedenin yazıyla uyanması gibi. Şu an günümüzde de ‘Farkındalık’ diye çevrilen ‘Mindfulness’ terapilerinin içinde önerilen egzersizlerden biri bu, sabah kimseyle konuşmadan önce biraz yazmak. Sakız Adası’nın Agia Fotini köyünde, küçük bir balkonda yine yazmaya başladım, diyordum. Sabahları Emirhan’dan önce uyanıp, bazı günler yogadan önce, bazı günler sonrasında yazdım. İçimden öfke dolu, sürekli küfürler yazan bir canavar çıktı. Kendime inamamadım. Ama yazdıkça rahatladım. Ağzımla söyleyemediğim o pis şeyleri yaza yaza bitiremedim. Ona ayrı sövüyorum, buna ayrı. Günler içinde yaza yaza, kendi yazma alışkanlığımın kesildiği o güne de geri döndüm. O yazıları yazarken o anın tüm detaylarını hatırladım. Devam eden günlerde ve aylarda ve hatta yıllarda o günü hep düşündüm. O gün olmasaydı başka türlü bir şey olur muydu acaba bugün? Ben de Defne Hoca gibi kahve içerek romanlar yazar, hayaller kurar, gerçekte olmayan roman kahramanlarını seviştirir, başlarına gerçekte yaşanmamış olaylar getirir miydim? Defne Hoca’nın yazılarından birinden öğrendiğim Murat Gülsoy – Büyübozumu, Yaratıcı Yazarlık kitabını da altını çize çize, üstüne notlar ala ala okumuşluğum var. Gören de beni edebiyatla ilgili doktora yapıyorum sanır. Yaratıcı yazarlık kurslarının fiyatlarına, tarihlerine de baktım durdum. Bakmayla da kaldı. Onun yerine bunca yıl 14 yaşıma dönüp 38 yaşındaki anneme kızmayı seçtim. Ben de çocuğumun günlüğünü okuyan bir anne olacağım, kendimi şimdiden temize çıkarmak için ona kızmamayı bugün seçiyorum sanga, böyle de kurnazım.

Bundan yıllar önce ilk Mavi Orman’ı okuduğumda Defne Hoca’ya hiç tanışmadığımız halde çok içimden gelerek uzunca bir mail yazmıştım. O da bana uzunca bir cevap vermişti. Defalarca o maili okuduğumu hatırlıyorum. Hiç cevap geleceğini düşünmemiştim. Sanki Tarkan’a mail atmıştım ve Tarkan bana yanıt yazmıştı gibi bir hissi olmuştu. O mailinde ‘Bir blog aç ve yaz. Kalemin hiç fena değil.’ demişti (Bunu buraya yazarken utanıyorum mesela). Sene 2011’de bu yazışma oldu. Bugün 14 Ocak 2018. Ben hala o bloğu açmadım.

Bende her şey zaten biraz yavaş işliyor. Düğünlerde de ilk başta hiç oynamam. Önce hep piste çıkmaya utanırım. Ama başlayınca da kan ter içinde kendimi tanıyamam. Sarhoş ve terli, düğün kamerasına şovlar yapan tuhaf bir insana dönüşürüm. Utancım geçer ve doyasıya dans ederim. Kurtlarını dökmek ne demek, bir düğün videosundan beni izleyerek görebilirsiniz. Sonra gece biter, sabah olur. Sabah utanırım bu sefer. Keşke daha düzgün dans etseydim. Keşke o kadar içmeseydim. Keşke biraz daha hanımefendi olabilseydim diye. Kendi düğünümün sabahında bile utanç içinde uyanmıştım. Halbuki gece boyunca,  mutluluk olmalı o, pembe bir bulutun içinde sanki sonsuza dek uçacak ve yukarıdan yer yüzüne bakacak gibiydim.

Keşke bizim bir terapistimiz olsa, bugün bizi adım atmak istediğimiz her şeyde tutan, içimizde sıkışıp kalmış tüm topakların sebebini, yerini bize gösterse ve onları çekip çıkarsak, kitaplar yazsak, mayurasanalar yapsak, kafeler açsak, bir ormanda yaşasak, el ele tutuşsak, bütün dünya buna inansa ve hayat bayram olsa sanga. Ama her yerde bir acı illa ki var. Ama değişim de var. Zira, 2018’e girerken, gerçekten çok içimden gelerek kendim için bir şey diledim. Cesaret edemediğim, ertelediğim, başaramamaktan korktuğum için başlayamadığım ne varsa ona doğru bir adım atmak. Hayatımın bir senesini buna verebilirim. Bir sene deneyebilirim. Yoksa sanki hep yerimde sayacakmışım gibi hissediyorum. Yazı konusu için değil, hayatın başka yerlerinde de bu tavrımı görüyorum. Thich Nath Hanh, Vietnamlı bir Zen ustası, halen yaşamakta ve diyor ki; cesaret korkmamak değil, korktuğun halde adım atabilmekmiş. Aynısını kendime dilediğim gibi sizlere de dilerim, eğer benim gibi duymaya ihtiyacınız varsa.

Sevgiler,

Duygu

 

 

 

 

 

Duygu : Faruk Eczanesi

‘Bence sana yoga çok iyi gelir.’ dedi hayatında hiç yoga yapmamış bir arkadaşım, hayatında hiç yoga yapmamış bir diğer arkadaşıma. Yoga tavsiye edilen arkadaşım, yoga yapmadığı halde yoga tavsiyesi veren arkadaşıma ‘Sen nereden biliyorsun? Yoga yapmadın ki hiç.’ demedi. Onun yerine ‘İyi geleceğine eminim zaten de…’ diyerek cümlesine devam etti. Yoga tavsiyesi veren kişinin yogaya başlamaya niyeti yok. Ama diğer yoga yapmayan kişinin nedense yoga yapmasını istiyor. Sonra yoga yapmadıkları halde yoga ile ilgili çok iyi bildikleri birkaç şeyi birbirlerine söylediler.

Ne çok biliyoruz, değil mi? Üstelik en çok bildiğimiz şeyler, hep en bilmediklerimiz. ‘Şimdi siz burada eminim böyle yapıyorsunuz.’ ‘ya da hani yogada şöyle bir şey var ya..’ diyerek yogayı hiç deneyimlememiş kişilerin hep en çok bilmesine aşırı bayılıyorum sangha. Böyle birileri karşınıza çıkınca dinlemek, o dilden dile dolanan şehir efsanelerini öğrenmek ilginç oluyor. ‘Hani siz hep sakinleşmeye çalışıyorsunuz ya..’ mesela. Halbuki balakramada kalp krizi geçirmek üzere olduğumu bilse, ne biçim yoga bu derdi herhalde.  ‘Böyle yoga mı olur?’ derdi. Sadece yoga için de değil, genel olarak her şeyi biliyoruz. E her şeyi bildiğimiz için de elbette yogayı da biliyoruz. Biliyor olmak güvenli bir alan, kontrol edebileceğimiz bir alan. Güvensizliğe, kontrolsüzlüğe tahammülümüz yok. Şüphe etmeyiz. Şüphe etmemiz için çok dil dökülmesi gerekir. Ve belki de yeterli bile olmaz. Söz konusu yoga olduğundaki bu tavır, çok bildiğimiz hayatlarımızın ufacık bir parçası olarak beliriyor sadece. Yeri geliyor tasarımcıya tasarımı öğretmeye, sinemacıya sinemayı öğretmeye, bize servis yapan garsona garsonluğu, şoföre şoförlüğü öğretmeye kalkıyoruz. Hepsini çok iyi bildiğimizden.

Cem Yılmaz’ın Faruk Eczanesi hikayesini hatırlar mısınız?

 

 

Birinin evine gidersiniz, evde yanan tütsülerin dumanından göz gözü görmez, ‘Bu ne duman böyle, boğulacağız!’ dediğinizde de ‘E ama yoga?’ diye yanıt alırsınız. Yoga yaptığınız için sizi çikolata yemiyorsunuz sanırlar. Hep sakinsiniz, hep mutlusunuz, asla negatif düşünmüyorsunuz, hemen de neden sinirleniyorsunuz, o kadar yoga yapıyorsunuz, o kadar yogaya nasıl olmuştur da kilo almışsınızdır falan filan. Ve tüm bunlar söze dökülürken de ne kadar emindir herkes, öyle değil mi? Tam tersinden hiç şüphe edilmemiştir. Kendi kendinize yarattığınız kılıflarınız yetmiyormuş gibi, sizin için özenle hazırlanmış yeni kılıfları görürsünüz. Siz acaba kusursuz şekilde tasarlanmış bir robotsunuzdur da haberiniz mi yoktur?

Aslında ‘asla çikolata yemem canım, benim için çikolata bitti.’ deyip, hemen akabinde tablet tablet çikolata yemek veya sizden beklenildiği üzere bir mutluluk perisi gibi kuşlardan, kelebeklerden bahsedip, 10 dakika sonra sinir olduğunuz bir şeye böğürmek de ortama ilginç bir hava katabilir. Sonra da ‘manyak bu yogacılar’ efsanesi çıkar. Aslında fena da olmaz. Çok manyak olmak istemez miydiniz? İçinizde sıkışıp kalmış tek bir şey bile bırakmayacak kadar manyak olmak mesela? Daha özgür hissettirmez miydi?

Yeni ay üzerimizden tır gibi geçtiğinden beri, blogda geçmiş dönemlere göre nispeten bir suskunluk var. Uzaktan ses verenleri okuyorum. Tanımadan seviyorum. Kendine iyi bak, sangha.

 

 

 

 

 

 

 

Duygu II: Bir Pazar Sabahı

Bahçedeki ağaçların arasından yatak odama süzülen bir ışık huzmesi ile güne gözlerimi açtım. Kalkıp kahve koydum, tüm evi mis gibi bir kahve kokusu kapladı. Bu şekilde güne başlamayı çok isterdim sevgili sangha, ama ne yazık ki böyle olmadı. Bunun yerine Bitter’in ısrarla benden mama istemesi, benim çalar saati erteler gibi onun miyavlamalarını sabah uykumun arasında sürekli ertelemem ve sonuç olarak kalkıp zafer bayrağını kendisine teslim ederek uyandığım bir sabah oldu. Yine bir kediyle inatlaşmış ve yenik düşmüştüm.

Yeni aydan mıdır, regl hallerinden midir, bir gün önce evime gelen dostlarla içtiğim biradan mıdır, feci bir iç sıkıntısı ile uyandım. Çok eskiden, ruh halimi sürekli olumlu yönde değiştirmek için çok çaba harcardım. Hep mutlu olmalıyız, iyi hissetmeliyiz, bir gün kötü uyanıyorsak ya da mutsuzsak bu büyük bir problemmiş gibi. Her gün böyle olsak, elbet bu, bakılması gereken bir konu olurdu. Ama arada bir olması, çok insani bir durum sanıyorum. Bir de o ruh halini değiştirmeye çalışmak çok büyük bir enerji israfı. Değiştirmeye çalıştıkça daha da fena yerleşiyor sanki. Yine inatlaşırsam yine kaybedeceğimi hissediyorum. Bırakıyorum yine bayrağı, teslim oluyorum.

Artık böyle zamanlarda kendi kendime ‘yarın yeni bir gün’ diyorum. Ve hiçbir his, ertesi güne sarkmıyor. Sabah gözünü açtığında bir gün öncekinin aynısı hiç olmuyor. Hepsi kendine has, kendine özgü.

Yarın yeni döngümüz başlayacak. 28 gün yogaya niyet edip bu kervana katılmak isteyenler olursa buyursun, gelsin. Bir toplulukla bir şeye niyet etmenin hissi çok güzel. Yazmasanız bile gönüller bir olur.

Bu da bugünün şarkısı;

Duygu II / Gün 25: Selam kırmızı çadır!

Bir ramazan pidesi hayal ederek öğlen saatlerinde metrobüsten inmiş, eve doğru yürüyordum. ‘Ramazan pidesinin içine peynir koyabilirim.’ diye çok parlak bir fikirmiş gibi düşündüm. Ramazan’ın çoktan geçtiğini hatırlayarak ramazan pidesi yiyemeyeceğim için içimi bir hüzün kapladı. E o zaman eve giderken çikolata alayım, evde hepsini yerim. Ama çikolata da tek başına  çok çekici görünmedi, vazgeçtim. Yavaş adımlarla yürürken birdenbire ramazan pidesini sıvı bir çikolataya banarak yediğimi hayal ederken kendimi yakaladım. Profiterol mü yesem diye düşünmeye başladım bu sefer. Ekmek ve çikolata bir arada. Tek deliren ben değildim, biri bir zamanlar profiterolü yaratmıştı.

Tüm bu hayallerden ve yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçerken bana doğru sadece yürüyen sıradan insanlara karşı içimde kontrol edemediğim yükselen tahammülsüzlükten, o gün regl olacağımı anlamam gerekirdi. Pencereyi açıp evrenin boşluğuna ‘İstemiyoruuum!’ ya da ‘İtiraz ediyoruuum!’ diye bağırmak istiyordum. Ve açıkçası neyi istemediğimi veya neye itiraz ettiğimi de pek bilmiyordum. Regl kafası böyle bir şey işte; bi elinizde çikolata, bi elinizde ekmek, bir yandan ağzınız çikolata ve ekmekle dolu, ağlaya ağlaya istemiyorum diye haykırmak istersiniz.

Emirhan’la da konuşurken lafın arasında ‘sen nereden bileceksin zaten, regl olmuyorsun ki’ dedim. ‘Yoo’ diye cevap verdi, ‘ben de her ay seninle beraber oluyorum.’ Doğaüstü bir şey yaşatıyorum adama. Bana helal olsun.

Bugün kırmızı çadırda ikinci günüm. Uzun bir öğlen uykusunun arkasından koltuğun büyük minderlerinden birini arkama alıp supta vajrasanaya yattım. Biraz çocuk pozu, supta baddhakonasana, minderli upavişta konasanayla bitirdim. Ağrımı pek almadı, bu sefer ağır geçiyor belli ki.

Bugün eve gelmeden önce yolumu biraz değiştirip Kadıköy’de çocukluğumun geçtiği sokaktan yürüdüm. Çok hoşuma gidiyor o sokaktan geçmek. Eski Salı Pazarı’nın yerini gören bir yerde. Her geçtiğimde içimi bir mutluluk, bir hoşluk kaplıyor. Bu kadar huysuz bir günümde bana iyi gelecek diye düşündüm belki de içten içe. Eski oturduğumuz evin penceresine baktım, devasa bir Türk bayrağı asılıydı. Sonradan 15 Temmuz’u hatırladım, bu sebeple bu bayrak burada olmalı. Benim en güzel günlerimin geçtiği evde acaba kimler yaşıyor şimdi? Evin arkada, birden çok apartmanı birleştiren bir bahçesi vardı. Ömrümün 12 yılının geçtiği bahçe. Sokakta çok binayı yıkmışlar, yeni binalar inşa ediyorlar. Benim eski apartman duruyor ama o bahçeye komple yeni bina dikiyorlar. ‘Bahçe yok artık.’ diye iç geçirdim. İçimin cız etmemesine şaşırdım. Üstelik de gümbür gümbür bir regl kafası yaşarken. Ben eski ben olsam, eski ben derken yani yoga hayatıma girmeden önceki ben, o yıkılan bahçe için günler süren bir melankoliye girebilirdim. Duygulanır, geçmişin anılarına uzuun uzun dalar gider, şarkılar şiirler yazardım. Ama bu sefer öyle olmadı. Yoganın bana kattığı en güçlü şeylerden birinin ne olduğunu sorsalar dünyayı algılayışımdaki drama perdesini büyük oranda kaldırmış olması derdim sanırım. Yoga benim aklıma, fikrime; dizimden, belimden çok daha iyi geliyor. Bahçe yok oluyor fakat geçmişten kalan sımsıcak hissi yok olmuyor. Yüz tane dozer gelse, o hissi senden yine de söküp alamaz. Giden gidiyor, güzelliği baki kalıyor.

Bugün size biraz müzik bırakayım sangha.

Duygu II / 20-21-22-23-24 Günler geçiyordu

Şu başlığı atınca ‘Yazı işini sallasaymışsın be Duygucum’ dedim kendime. Siz demediniz mi? Cuma akşamı telefonuma mesaj geldi, ‘Saroz’da çadır kampı yapalım mı?’ diye. Cümbür cemaat yola koyulduk. Telefon yok, internet yok. İyi ki de yok. O yüzden 2 gün boyunca hep denize baktım. Bakmaktan sıkılana kadar. Orada düzlük bir alanda köşeme çekilir, yaparım yogamı diye içimden plan yaptım. Çadırda kaldığı için insan zaten güneş doğduktan kısa bir süre sonra uyanıveriyor. Fakat gölgelik olmadığı için, değil yoga, öylece tadasanada bile durmak ne mümkün. Dalgaların sesleriyle kumsalda biraz eklem çevirmeleri yaptım. Zaten çadırdan sırtım fena tutuk. Üzerine otururum diye blokları götürmüştüm yanımda, bir elime blok alıp deli gibi çevirmeye başladım. Harika bir egzersiz, biliyor musunuz? Bloğu (veya içi su dolu bir plastik kap olabilir) çok sıkı tutmadan, hiç yere düşürmeden ve hatta yere sürekli paralel tutarak elinle kocamaaan bir 8 yapıyorsun. O elindekini düşürmemek için vücudun şekilden şekile giriyor. Sonra civaçalanaya geçtim. Baktım o oynak kumun üzerinde prelüd filan olmayacak, o vakit civaçalanayı sürekli tekrar etmeye başladım. Oradan oturuşa geçip angaharanın sonundaki dairesel nefesi birkaç kez tekrarladım. Beni dışarıdan izleyen biri yoga yerine çigong yaptığımı düşünebilirdi, o tür şekillere girdim. Bittiğinde kahve içip de ayılmış gibiydim. Ama kahvem yoktu. Olsaydı içerdim.

Grup halinde gittik. Bazen gruptakilerle sohbet ettim, bazen köşeme çekildim. Ama zihnim sürekli bi karar veriyor arkadaş ‘şimdiiii şurada biraz oturayım.’ ‘şimdi ise biraz şu köşeye gideyim.’ ‘şimdi bu köşeden kalkıp az ilerideki köşede oturayım ve orada su içeyim.’ gibi. Bu, çok fazla etkinlik yapılamayacak kamp alanında bile ‘su iç, havlu ser, çadıra git, gölge bul’ gibi sürekli basit de olsa kararlar alan zihnim, İstanbul’un metrolarında, metrobüslerinde ne çileler çekiyor, kim bilir. Karar vermekten vazgeçtiğim anlarda da deniz gözümü aldı hep. İki karar arasındaki zihinsel -çok kısa- boşluklarda denizin dalgası, yansıması, sesi, kokusu azıcık daha büyüdü sanki. Çok hoşlandım. Kendi kendime gülmüş bile olabilirim. O minik kararlar zihnin içinde koşuştururken, insan esas gözünün önündeki güzelliği, bolluğu ne kolay kaybediyor, değil mi? Üstelik de hiç farkına varmadan.

Vücudum kaskatı. Bu 28 günlük maratonda ben illa bi kaskatı oluyorum. O yüzden bugün İstinye’yi sel aldığı saatteki dersimden hemen sonra Berna’nın yin yoga dersine attım kendimi. Çok iyi geldi. Gene bir karar aldım, yin yogayı daha sık ve düzenli yapmalıyım diye.

Haberleri okuyamıyorum bir süredir. Bu gücü kendimde bulamıyorum. Sonra bazen, diyorum ki; bu dünyada, ülkede bizi boğan, sıkışık hissettiren şeyler var olduğu için mi aslında ne istediğimizi sorguluyoruz sürekli olarak? O yüzden mi deniz kenarlarına, orman yollarına kendimizi atıyoruz? Bunlar olduğu için bize iyi gelen neyse ona çekiliyoruz, araştırıyoruz, deneyimliyoruz? O yüzden mi sevdiklerimize bir kere daha sarılmak içimizden geliyor? Etrafta olan, aklımızın, yüreğimizin algılayamadığı her zorluk, kötülük bize aslında gerçekte neyin iyi geldiğini hatırlatıyor, düşündürüyor ve bu yolda daha cesur kararlar mı verdiriyor acaba? O her tahammül edemediğimiz durum, bize ne olmak istemediğimizi bir kez daha hatırlatıyor ve yüreğimize onu mühürlemiyor mu?