Ebru Gün-29: Teşekkür

Geldik mi son güne…Pınar ın dersiyle taçlandırdık bu sabahı. Az kişide olsak sanghamla temas etmek çok iyi geldi. Hediyesi de vajroli asanaydı. Yüzlerce kere yaptığım asana Pınar ın ufak bir dokunuşuyla bambaşka birşey oldu. Demek ki bugüne kadar vajrolimsi bişiler mi yapıyormuşum dedim. Ohhh 8-10 nefese kadar rahatça durduğum vajrolide bacakları azıcık yere yaklaştırıp, üst bedenimi de azıcık daha yere yaklaştırmak nelere kadirmiş.

Minnacık bir ayar bambaşka birşeye dönüşüyorsa bu 29 günde olanları sen düşün Sangham. Çembere girdiğimiz gibi çıkmıyoruz. Burası net! Vagonda aynı vagon değil! Pınar bu çemberi ilk söylediğinde yazmam demiştim içimden. Casper gibi takılırım. Ama gel gör ki ilk gün ilk yazan ben oldum. Komiğim:) Defne Hocam 2019 un Ekim inde İnsanlık Hali nin lansmanında kitabımı imzalarken düştüğü not, notu görünce benim onun yüzüne şaşkınca bakışım ve onun bana “yazacaksın sen” demesi ve o gün bugün benim leyla gibi bu kehanetle dolaşmam. Yazamam diyordum birşeyler karalıyordum ama ne. Bu çemberle, güvenli, şefkatli sanghamın kollarında en mahrem, en özel hislerimi yazıya dökmek, anlaşılmak, kucaklanmak o kadar iyi geldi ki. Ve her birinizin yazıları okumak, sandıklara kapanmış üstüne kilitler vurulmuş derinlere inmek, kah ağlamak, kah gülmek, öğrenmek, gelişmek, bir olmak işin bambaşka kazanımı. Kelimeler kiyafetsiz. Varlığınıza bin şükür.

İlk adımlarımı sizlerle atmak, hocalarımın şefkatini, desteğini arkamda ve yanımda hissetmek paha biçilemez. Herkesi çok özleyeceğim. Umarım çember fazla ara vermeden devam eder. Umarım yine bir vagonda ben olurum bu çuf çufa…Daha çok gidilecek yollarımız, anlatacak hikayelerimiz var. Tüm ilhamlarınız, dokunuşlarınız, öğrettikleriniz için binlerce teşekkür…Sağlıcakla kal Sevgili Sangham. Seviyorum sizi.

Ebru Ayşe Taner

Sağ-ol
Var-ol Defne Hocam.

Ebru- Gün 27: Değişen Kafalar

Başım ağrımaya başladı en sonunda. Bütün haftanın gerginliği bugünkü hamam sefasından sonra salıverdi kendini. Baktım geçecek gibi değil hiç hoşlanmamama rağmen bir ağrı kesici almak doğru karar oldu. Çünkü biliyorum cozutacak. Neyseki senede 1 falan kullandığım için hemen etki ediyor bünyeme. Şu an çok daha iyi hissediyorum.

Bu hafta kardeşimin vizesini nefesler tutularak beklemeyle geçti. Benim vizem var. Küçük kardeşimizin yanına 1 haftalığına İngiltere ye gidecektik. 1 ay önce başvurdu. Yıllardır 4-5 günde aldığımız vize gelmedi. Şaka gibi. Bugün uçağımız vardı. Ve çarşamba akşamı bileti 16 haziran a ötelemek zorunda kaldık. Tabi bu bütün bekleme ve B planı süreci yıprattı bizi. Bugün de (uçak bu sabahtı) madem İngiltere ye gidemiyoruz hamama gidelim dedik. Ne alaka:)

Daha önce Sefa Hamamı nı yazmıştım size. Artık yok onu da yazmıştım. Bugün net olarak öğrendim ki satmışlar hamamın olduğu arsayı. Dönüşüme girmiş. Dün bayaa bir araştırdıktan sonra amacımıza uygun bir hamam buldum. Bu sabah yollandık kardeşimle. Burası tabi ki bir Sefa değil. Hamam gibi bile değil. Nasıl yabancıyız biz de. Hamam acemisi olmuşuz. Zaten pandemide 2 sene ara vermişiz. Neyse uzatmayayım natır kızlara anlattım derdimizi. Şu keseden isterim, şöyle olsun, böyle olsun. Tabi Sefa kariyerimden de bahsettim. Ve kızlardan biri benim Sefa dayken çok sevdiğim Tıflı abla nın gelini çıktı. Tıflı abla pandemiden önce vefat etmişti. Onu hep Sefa nın arka bölümünde namaz kılarken hatırlıyorum. Namazı biter tespihini başımın üstünde çevirip, okuyup üfleyip -vazgeç bu sevdadan kızım! diyen Tıflı abla. Nur içinde yatsın. Çok andık onu bugün. Adet olduğu üzere köpük esnasında şarkı söyleme faslı başladı tabi, gelini Işıl, Tıflı ablanın sevdiği şarkılardan birini söyledi. Sesi iyi mi kötü mü pek anlayamadım ama taşın ve suyun uyumuyla dinledik gitti.

Coştum yine dalgalanıyorum ben
Yeni yeni sevdalanıyorum ben
” imiş şarkısı. Hamam dışı repertuar. Hiç duymamıştım Tıflı abladan bu şarkıyı. Bize hep acıklı şarkılar söylerdi. Ya da ben acıklıydım o zamanlar. Bilemedim.

Ne zaman bunalsam, sıkışsam, yalnız kalmak istesem ya da kirli ama her türlü kirli hissetsem kendimi Sefa da bulurdum. İç-dış yıkama için mükemmel bir yer bence hamam. Çıplak, savunmasız, olduğum halimle kafamdan aşağı suları dökerken başlar temizlik. Sonra kese. O kese ki acıta acıta soyardı ne varsa üstüme yapışan. Sonra mis kokulu sabun, köpük, beyazlık…Ve nihayet gıcır gıcır, taptaze bir halde hazırım yeni kirlere…

Bu zaruri hamam değişikliği ile sanki o dönemki Ebru nun da Sefa da kaldığını hissettim bugün. Sefa yla birlikte Ebru da dönüşüme uğramış. 2 sene pandemi arası. Sessiz sedasız vedasız bir ayrılık. Ve yeni hamam eskiyle bağlantılı ama tamamen farklı bir hamam. Ve Ebru eskiyle bağlantılı ama tamamen yeni bir Ebru…Maddeyle mananın harmanlanmış tezahürü hayran bırakıyor kendine. Yani demem o ki Sefa nın şarkısı nasıl “Ben gönlümü sana verdim
Haberin var mı yar, yar?”
idiyse, yeni hamamın şarkısı Tıflı ablanın başka diyarlardan dokunuşuyla ve inanıyorum ki bana gönderdiği mesajla “Coştum yine dalgalanıyorum ben,
Yeni yeni sevdalanıyorum ben

Teşekkür ederim Tıflı abla… Mesaj alındı 😉

Ebru Ayşe Taner

Ebru- Gün 23:hişt hişt!!!

Vallahi de billahi de yazmasam bile istisnasız her gün yogamdaydım.:) Ama yazamadım. İtiraf etmeliyim ki anlam veremediğim bu herşeyden soyutlanma hali geldi çöktü üstüme. O kadar kendime bu hali yakıştırmak istemedim ki yazamadım..Yazsam sanki bu hal anlam bulacak, iyice gerçeğe dönecekti. İstemedim o anlamı. Bi seferde anlam bulmasındı. Bi seferde ditmeyeyim. Geçsin gitsin. Görmezden gelmeye çalıştım. Geçti mi? hala tam geçmedi. Ama geçecek.. Neler neler geçmedi ki.

Sabahları bana göre! erken kalkamıyor olmak ilk sinyaliydi. Tüm hafta öyle devam etti. 5 lerde asker gibi dikilen ben 6 larda kalktım hep yataktan. Durmadım üstünde. Yattım hep alarmları kapatıp. Sonra öğrendim ki Mars balıktaymış bi süredir. Benim gibi Mars ı Koç ta olan biri için yapış yapış bi enerji. Neyseki bu hafta Mars ait olduğu yere Koç a geliyormuş. Yaşasın! Bildiğim ve sevdiğim tüm marşları söyleyerek Ordular ileri…!!! kıvamına gelebilirim.

Kafamın içinin biraz sakinlemesini bekledim yazmak için ama hala düşünecek ve yapacak o kadar şey var ki uçuşuyo herşey ordan oraya. Baktım ara gittikçe açılıyor, özledim de sizi en azından günlük halimden haber edeyim dedim. Yazmasam da elimden geldiğince tüm yazılanları okudum ama. Dün attım kendimi dışarı. Sabah Fenerbahçe ye gittik önce. Yeğenimin masa tenisi dersi vardı. Sonra arkadaşıma gitmek üzere ayrıldım bizimkilerden. Giderken yol üstünde Erenköy deki Penguen e uğrayıp 2 tane daha Ayfer Tunç kitabı, Büyüyemenler ve Büşra nın yazısındaki alıntısıyla etkilendiğim Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar ı aldım. Mutlu mutlu arkadaşımın evine sonra. Akşamüstüne kadar sohbet muhabbet. Eve dönerken Marmaray ı kullandım. Ve trenden indiğimde maske takmadığımı farkettim. Halbuki hazırlamıştım. Toplu taşımalarda hala kullanılıyor diye biliyorum. Ama artık nasıl sildiyse beynim ya da nasıl dağınıksa kafam ya da ne kadar bıktıysam indiğimde farkettim takmayı unuttuğumu. Nerden nereyeee… Herşey geçiyor herşey. Bu farkındalık gerçekten insana huzur veriyor. Her zaman, herşeye böyle bakabilsek keşke. Sakin ol şampiyon!!! İzle ve gör…

Eve döndüğümde Büyüyemeyenler e hemen başlamak istedim ama elimde sakız gibi uzayan araya lineer lığımdan biraz sıyrılma çabasıyla 2 kitap soktuğum Veba Geceler i hala bitmedi. Bir Masumiyet Müzesi performansı gösteremiyorum Orhan Pamuk un diğer kitaplarında. Ama bitirmeden de araya başka kitap almama kararı aldım.

Bu sabah 5 te uyandım sonunda artık. Günün ne getireceğini bilmesemde en azından vakitli uyanmakla 1-0 öndeyim. Defne hocamın son derslerde gösterdiği gibi Mayura başlangıçlı yogam ok. Mayura nın başlarda olmasını sevdim sanırım ben. Dün de aynı şekilde yapmıştım. Hem daha güçlü hissettiriyor ve hem de sonlara doğru bekleme kulübesine atılma ihtimali azaldı gibi. Hala ayaklar havalanmıyor ama olacak biliyorum. Belki bugün değil, yarın değil ama bir gün. Kahvaltı faslı bitti. Şimdi biraz İngilizce ödevime göz geçirmem lazım. 10 da dersim var.

1 hafta olmuş yazmayalı. Bir hişt sesi yakışır bu sabaha, bu haftaya. Bir de Sait Faik yakışır. Taçlandırayım o zaman yazımı ben de;

’Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları… Hişt,hişt.’’

Ebru Ayşe Taner

Ebru Gün 15-16: Tutuşmuş Beraber

Gelmedi elimden
Dökülemedi inan dilimden
Susuyorsam bir bildiğimden
Sevdiğimden, gördüğümden

Melike Şahin in bu şarkısını pek severim. Aynen böyleyim 2 gündür. Dün yazamadım. Gelmedi elimden. Dökülemedi dilimden. Susuyorsam bir bildiğimden… İçimden sustuğum zamanlarda dışımı da susturuyormuşum meğer. Var mı acaba bu yazma işinin bir kuralı. İçim kapalıysa demek ki komple sistemi kapatıyorum ben. Böyle olsun istemezdim. Hatta içimin kapalı olduğu zamanlarda daha çok yazabilmek isterdim. Anlatabilmek. Ağlamak gibi. İçime kapandığımda ağlayamam da ben.

Biliyorum kendimi. Birşeylere kafayı taktığımda mesafelenirim hayatla. Bir zaman veririm kendime. İçimde halleder hayata karışırım yine. Bu durum yazma halime de böyle yansıyacaksa hoşuma gitmedi bu hal. Hiçbişi yapamasam yazabilmek isterdim.

Dün öyle geçti. Öyle sessiz, öyle sakin… Bugün de aksine baya tempoluydu. Sürekli bir hareket halindeydim. 14 bin küsür adım atmışım. İşlerin ucuca eklenmesi de cabası…

Sabah Defne hoca mın dersiyle başladı. Bugün izleyici değildim artık. Udiyanasız da olsa harika bir ders oldu. Ay tutulması dersi. Pazara gittim sonra. Haftasonu canım zeytinyağlı biber dolması çekmişti. Özenle biberlerimi seçtim. Dolmalık fıstık aldım marketten. 2 katına çıkmış fiyatı. Şaşırdım mı? Tabi ki hayır. Daha pişmedi ama. Döviz almaya gittim sonra. Artmış mı? evet.. ona şaşırdım mı hayır tabi ki. Ayça hocamla kahve içtik bugün. O kadar iyi geldi ki onca zamandan sonra canlı kanlı görmek. Sohbet etmek. Sabah yeğenim okula giderken ebrushcum akşam bize gel film izleyelim demişti. Beraber Captain America: Civil War ı izledik. O tüm seriyi kaç defa izledi bilmiyorum. Aralarından seçip bana da izletiyor. Çok seviyorum, seviniyorum. Eve yeni geldim. Okudum tüm yazılanları.. Bugünü de yazısız geçmek istemedim. Günlük gibi oldu bu defa… Ama en azından şöyle bir dokunmak iyi geldi.

Dün ve bugün aklımı kaynatan, karnıma taş gibi çöküp, omuriliğimin en ucuna yerleşen bu ateş beni komple tutuşturmadan en iyisi uykuya vereyim kendimi. Susuyorsam bir bildiğim var demek ki.

Bu-günlük böyle…

Ebru Ayşe Taner

Ebru Gün 14: Kutsal Topraklar

Sabah vakitlice kalkıp 7 deki derse hazırlandım. Defne hocamla 2.5 saatlik dersimiz vardı bugün. Ben çadırımda izledim dersi. Kah not aldım…Kah ekrana yaklaşın komutuyla açtım kamerayı. Hocam pozlardaki desteklerin üzerinde durdu bugün. Vrikshasana (ağaç pozu) da tüm sınıf dizlerini dayadı duvara, büfeye, koltuğa…Tek ayak üzerinde durabilme çabası bir anda kendini çabanın içinden çıkıp kaçırılan başka ayarlara götürdü. Gördüm, gözlerimle gördüm. Kurmastana nın desteğine ne demeli. Popoyu alçak bir koltuğa yerleştirmen yeterli. Kamera kapalı olsa da denedim bende. Bambaşka bir kurma çıktı karşıma. Sanki yeni tanışmışız gibi. Hayranım bu dokunuşlara.

Ekmek siparişi vermiştim 2 gün önce geldi hemen dersten sonra. Karabuğday, sade köy ekmeği ve zeytinli ekmek. Özenle 5 li dilimlere ayırıp attım buzluğa. Zeytinli den ayırdım kahvaltı için. En sevdiğim ağaç benim Zeytin. Sadece ağacıyla kalsam iyi… zeytini, yağını, sabununu, herşeyini seviyorum. Hemen zeytinyağına kekik, pul biber katıp zeytin, domates ve zeytinli ekmeğimle minnoş bir kahvaltı yaptım.

Asos u özledim sonra sabah sabah. Antik Liman. Her mevsiminde uzun, kısa farketmez soluğu Antik liman da alırım. Ne olursam olayım bana kucak açan şifasıyla beni yeniden doğuran kutsal toprağım benim. Oraya giderken yaptığım araba yolculuğunun tadına doyamam. Önümde, sağımda, solumda zeytin ağaçları. Her biri birbirinden farklı gövdeleri, duruşları. Bütün ağaçların “ilk”i. Vrikshasana da zeytin ağacı olurum hep ben. Homeros un kulağına şöyle fısıldarım: ”Herkese aidim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım..”

Ya suyu, denizi. Her sabah Antik Liman ın delisi olarak en geç 7 de yüzümü bile yıkamadan buz gibi suya bırakırım kendimi. Kana kana içesim gelir suyu öyle temiz, öyle berrak…Şükür ve teşekkür faslından sonra elimi uzatsam tutacak kadar yakın Midilli ye doğru usul usul süzülürken, Athena olurum bu defa. Olur da Poseidon çıkarsa karşıma ve ben de zeytin ağacını çıkarırsam mızrağımdan Asos un anahtarınıda bana verirler belki Tanrılar kabinesi…Çünkü neden olmasın? derken günün geri kalanında yeğenimle Monopoly oynayıp Maçka-Nişantaşı-Teşvikiye üçlüsünü alabildim sadece.

Bu sene Asos geçen yıl olduğu gibi zor görünüyor. Antik Liman a iniş yasak. Bitakım kafama yatmayan çalışmalar var. Korkuyorum ilk göreceğim andan acaba neye çevirdiler diye..Hem korku hem hüzün…ve tabi ki fazlasıyla özlem.. hepsi bir arada…

O zaman kendimi Behramkale den aşağı salarken dinlediğim şarkımı paylaşayım Sanghamla. Bir sürü şarkım var Asos umla benim…Ama bu limana giriş ritüelim. Yazımı yazarken de fonda döndür döndür bu çaldı arkada.. Sanki iniyorum döne döne aşağıya…

Open your heart, I’m coming home… Hey You, Pink Floyd, 1979.

Ve bir fotoğraf… Ağaçtan, kaplumbağaya ve belki Tanrıça ya…

Ebru Ayşe Taner

2017 Temmuz Antik Liman

Ebru-Gün 13: Mind The Gap

Dün gece sabah dersim var bilgisiyle yattım. Sabah uyandım hala eminim tabi ki. El yüz yıka, dile masaj yapmadan sadece sil. Whatsapp grubunda sınıftan Yeşim de yazmış. Ben derse katılamıyorum hoca ya iletir misiniz diye. Bu bilgi de dersim olduğuna beni emin ettikten sonra bilgisayarı aç. Linke tıkla. Defne Hoca nın adını gör. Rahatla. Önceki zamanlarda daha fazla gün aralarımız olmasına rağmen bu ara fazla gelmiş zaten. Özlemişim hocamı da. Dersin başlamasına 15 dakika var. Bilgisayara bakıp kolluyorum saati. Yine ekrana baktığımda ne göreyim anamm!! sınıf benim sınıf değil. Kimseyi rahatsız etmeden hopp çıkışş!! Sonra telefonumda Defne hocam ın mesajı -Seviye 2 nin dersi ama madem uyandın gel..!! -Hocam çadırım yine de geleyim mi? -Gel gel…Koşa koşa atladım trene hareket etmeden. Trende Defne Hoca, Fatma hoca, son inzivamızda oda arkadaşım İpek(Yılmaz), Shadow dan önce tanıdığım birlikte eğitim aldığımız Yinsister ım Semra, Pınar hocamın sınıfından ama hamilelik ve doğum sonrası süreçten şu an aynı sınıfta olmadığımız Gamze… Ve Karttikeya… Benim boynu bükük Karttikeyam. Pandemi çocuğu…Şefkatim coştu kendisine sabahki tren yolculuğumda…

Çocukluğumdan beri çok severim trenleri…Tren yolculuğunu…Tren yolculuğu temalı filmleri, kitapları da… Büyüdüğüm evimizin hemen arkası tren raylarıydı. Banliyö trenleri, Adapazarı, Ankara, Doğu trenleri, gece geçen tüm camları zangırtadan lokomotifleri hepsini bilir(d) im. Sevdiğim tren istasyonları vardır ayrıca. Hem Türkiye de… Hem İngiltere de. Erenköy ün tarihi tren istasyonunu severim İstanbul da… Her hafta istasyonun altından geçip perşembe pazarına giderdik annemle. Yakınlığım ondan olabilir. İngiltere de ise Clapham Junction benim istasyonumdur mesela. Telafuzu çok hoşuma gider…Her geçtiğimde fotoğrafını çekerim değişik açılardan.

Ayfer Tunç un üçlemesinin ilk kitapı olan “Kapak Kızı” geldi aklıma sonra. Geçenlerde bitirdim. Roman bir trende geçiyor…Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin yemek vagonunda. Birbirini tanımayan üç kişi; bankacı Ersin, radyo programcısı Selda ve yemekli vagonun garsonu Bünyamin. Geçmişe sürekli bir dokunuşun olduğu romanda insanları birleştiren ise Ayın kapak kızı Şebnem. Şebnem in merkezde olduğu bu yolculukta, geçmişle hesaplaşan karakterlerin dönüşümünde sizde kendinizi sorgularken buluyorsunuz bir anda “Neleri isteyerek yaptım, neleri zorunda olduğum için yaptım? Gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum?

Bahşedilen ömürde atlıyosun trenlere…Bazen ilk gelene…Bazen kaçırıyosun…Bazen bekliyosun hiç gelmiyor. Yayan kalıyosun.. Bazen yolda kalıyosun bindiğin trende…Ya tren bozulmuş oluyor ya doğa şartları müsade etmiyor… Boşlukta bekliyosun bir yardım eli gelsin de tamir etsin şu treni, açılsın yollar diye. Bazen iki tren aynı anda geliyor, son anda nefes nefese hangisi hangi yön bilmiyorsun atlıyorsun birine hislerinle, budur umarım diye. Ya o ya değil…Farkettiğinde iniyorsun bi durak sonra belki ya da keyfin yerindeyse zamanında bolsa hadi bakalım nereye çufçufluyoruz diye merakla yol alıyosun. Çalışma oluyor güzergahta hemen bir makas ” Sayın yolcumuz şu şu istasyon arası çalışma mevcuttur. Şu istasyon son durağımızdır. Burdan şuralara aktarma yapabilirsiniz.” Eğlencelidir, heyecanlıdır trenlerde, istasyonlarda. Ve esas acı olan ise hayatın büyük bir kısmında aynı saatte, aynı durakta, bir kere bile kaçırmadan, aynı trene yıllarca in-bin yapmandır. Ayfer Tunç un satırları bıçak gibi saplanır kalbine…“Hayatını değiştirmeyi düşünmeyen, giderek daha az şeye razı olan, hiçbir şeye itiraz etmeyen biri… İşten eve, evden işe yani. Bir gün kendime niye yaşadım ki bunca yılı diye sormaktan korkuyorum” (s. 196).

Bundan mütevellit bu soru dikilmeden bir anıt misali, ömrün içinde ordan oraya yolculuk yaparken bilmek lazım, beklemekte, kaçırmakta, gecikmesi de, hiç gelmemesi de, yolun değişmesi de, yolda kalması da sevdaya dahil…Bu sabah gibi yanlış olduğunu düşünüp, inip, sonra tanıdık bir sesin atla gidiyoruz demesi de…

Ebru Ayşe Taner

TR ye dönerken havaalanına giden trende son çektiğim pozu “Clapham Junction” 06.01.22 England

Ebru Gün 12: Tutuklu

Boynumun sağ tarafını hissederek uyandım bugün. Tutulmuş. Yastıktan zor kaldırdım sabah kendimi. Böyle zamanlarda yanımda biri olsa, şöyle bir el atsa da acıyı hissetmeden kalksam şu yataktan diye düşünürüm hep. Şöyle belden bir destek. Hopp! havaya… Çeşitli periyodlarla kimi zaman sağdan kimi zaman soldan tutulan boynumla hayli mutsuzum sabah sabah… Isınmalarda o kısmı atladım mecbur. Zaten çadırın eli kulağında udiyanalarda yok. Ama devam. Bu aralar suçimle aramın iyi olduğundan bahsetmiştim. Suçiyle hemhal olduktan sonra uttanasana da parmaklar değmedi yere. Hiç bozulmadım. Oturdum, oturmalı dans ve ılınmalar. Bir saat sonra geldi zaten iki gözümün çiçeği.

Gün tutukluluğumu unutturacak kadar güzel geçti sonra. Kardeşim Dila ve çok sevdiğim dostum Eren geldi bana. Eren enerjisi çok yüksek, çok meraklı, çok çalışkan, yaratıcı kendi tabiriyle hayata iştahlı bir kadın. 3 kadın yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, önümüzdeki seyahatlerimizi, hayallerimizi konuştuk uzun uzun. O kadar heyecanlıydı ki konuştuklarımız, nefes geldi kalbime, ordan boynuma. Unuttum tutulduğunu, hiç sızlanmadı boynum.

Az önce uğurladım misafirlerimi içimde neşeyle. Açtım bilgisayarı başladım gecikmiş 12. gün mektubuma. 1.5 sene önce emekli olduğumda pandeminin de dayatmalarıyla ee nolacak şimdi buraya kadar mıydı diye düşündüğüm çok zaman oldu. Pandemi başlamış, ben emekli olmuşum, hareket yok. Dünya kan ağlıyor. Tekrar kurumsal hayat istemiyorum. Birşeyler yapmam lazım ama kafamızı pencereden bile çıkaramıyoruz. Hem içsel hem dışsal tam bir tutukluluk hali. Nefes yok, almakta vermekte yasak. Nefes olmayınca hayatta yok. Nefes almadıkça kapanıyoruz, kapandıkça nefes alamıyoruz. Kapalı bir alana girdiğimde maskeli olmama rağmen nasıl daha az nefes alabilirim diye yeni yetenekler geliştirmiştim pandemide. Hatta asansöre binmeden önce derin bir nefes alıp kata çıkana kadar tuttuğumu da bilirim canıma kastederek. Sonsuz belirsizlik, sonsuz yasaklar, sonsuz bir ürkeklik hayatın her alanında…Tüm insanlık tutuklu adeta. İşin kötüsü nefes alsan ölebilirsin, almazsan zaten ölüsün.

Bugün sevdiğim 2 kadınla geçirdiğim neşeli 3-4 saat vakit nasıl tutukluluğumu unutturmuşsa, hatırlattı bana zorlandığımız asanalarda tutuklu yerlere gönderdiğim nefesleri. Nasıl güçlendiğimi, canla dolduğumu. Unuttuğum zamanlar için bu hatırlamayı çapa yapayım kendime bugün… Hatırla nefes olan anları…

Can olan nefesi de hatırla nefes olan canları da…

Az sonra dersim başlıyor Pınar hocamla…Çadırımdayım bugün ama unutmadım aklımda…

Nefes al içeri…Nefes ver dışarı…

Ebru Ayşe Taner

Ebru- Gün 11: Saçlarınız kime ait?

Saçlarımı kestirdim bugün. 1 aya yakındır söyleniyordum sürekli. Başa çıkamıyorum, başa çıkamıyorum diye. O kadar çoktur ki benim saçlarım. Kalın telli bi de. Dalgalı ayrıca. Her saç kesiminde aralardan aldırırım kabarmasın çoğalmasın diye. Yıkaması ayrı dert kurutması ayrı. Düşünün Dyson bile başa çıkamadı benim saçımla. Küçükken hiç tek örgüm olamazdı benim. Vapur iskelelerinde babalara atılan halatlar gibi oluyordu tek örgü. Kapkalın. Genelinde sepet örgü mü deniyo ondan örerdi annem.

Pandemi başladığı zaman uzatmaya niyet etmiştim. Ara ara bakım kestirmeleri her zaman var tabi ama niyet uzatmak. Güzelde uzadı. Ama artık her banyoda sanki koca bir leğende elde çamaşır yıkıyormuşcasına çevir Allah çevir parmaklarım ağrıyordu. Aklıma koydum son 10 gündür de. Kestiricem. Halbuki uzun at kuyruğumu da seviyorum. Ama kestiricem.

Sabah uyandım. Regl olucam diye yine yumuş birşeyler yaparım derken bi baktım kendimi tastamam seriyi tamamlarken buldum. Mayura hariç. Heyecanlıyım bi yandan da. Yoga bitsin kahvaltı edip çıkıcam kuaföre doğru. Fikrimi değiştirmeden bir an önce kurtulmak istiyorum. Bi yandan da bu hissin kestirdikten sonra da sürmesini diliyorum. Bi anımız bir anımıza uymuyor malum.

Kendimden emin gittim kuaförüme. 26 yıldır Nihat keser saçlarımı. Aralarda başka yerlere boyattığım, fön çektirdiğim vs. olmuştur ama kesim Nihat a ait. Güzelce kesti saçlarımı. Baya baya kulak mememin hemen altında. Çok sevdim. Hafifledim. Mutluyum. Uzun at kuyruğum yerine artık sıçan kuyruğum var. Burası kritik. İlla toplama boyutunda kesilecek saç. Asla saçlarımı salamıyorum. Çok özeniyorum saçlarını savura savura gezenlere ama bana bu da yüklenmemiş. Yok.

İlkokula başladığım ilk yıl bitten nasiplendim bende. Bitlenmeyen var mı aramızda:) Saçlarım uzun…Sarmış bit. Yatılı okuyorum o zaman bi de. Babamla başbaşa olduğumuz zamanlar. Adam nasıl başa çıksın o kadar bitle. Önce saçlarımı yapmış sonra da kesmişti. İlk fönüm bile olabilir. Çok ağlamıştım aynanın karşısında kesim işlemi bittikten sonra. Onu hatırlıyorum sadece. Bayaa bi ağlamıştım. Babama bir süre küsmüş bile olabilirim hatırlamıyorum. Ama saçlarımı yaptıktan sonra kesmeden hemen önce Şaşkınbakkal ın o dönem tek fotoğraf stüdyosu olan Sevil Stüdyo ya götürüp anı ölümsüzleştirmişti. Oralarda büyüyen bizim kuşağın mutlaka Sevil de çekilmiş bir fotoğrafı vardır albümlerinde. Babamın da üzüldüğüne eminim çünkü uzun saç sevmiştir hep ve eli çok zor gitmiştir saçlarımı kesmeye. Ama bende o zaman içsel bir ant vermiş olabilirim kendi üzüntümle.

Saçlarım hep bana ait olacak. Kimse için ne uzatırım, ne kısaltırım, ne renk değiştiririm. Neyse o… Ne istiyorsam o diye…

Kimbilir bilmediğimiz ne antlarımız var böyle böyle…

Başına geleceklerden habersiz olan bitli kızı da paylaşayım o halde…

Ebru Ayşe Taner

Ebru- Gün 10: İnsanlık için küçük benim için büyük.

Keyfe düştüm 1-2 gündür. Sabah 5:40 da uyandım. Dil temizliği ve duştan sonra oturmalı ısınmalar, oturmalı dans, jade lady…

Demir ilacımı aldıktan sonra 2 saat açlığımı sürdürmem gerektiğinden açtım bilgisayarı Sanghamın yazdıklarını okudum. Tansel 10 gündür yaşadıklarımı o kadar güzel ifade etmiş ki.. Hayran kaldım. O çember ki buranın dışında da minik minik çemberler oluşturdu. En azından benim hayatımda öyle… Yazma ve paylaşma cesaretini gösterebildiğim şu 10 gündür sangham dışında da yazılarımı paylaştığım arkadaşlarım hergün yeni postayı bekler oldular. Eminim ki onlar da aynen bizim gibi satırlarda kendilerini yakaladılar, kalplerini açtılar bana ve kendilerine. Hiçbirşey olmasa beni cesaretlendirdiler. Samimiyet gerçek bir büyü, bir kere daha anladım…

Okumaları bitirdikten sonra bugünkü İngilizce dersimi geçirdim gözden. İngilizce öğrenmeye başladım ben. Bu yola baş koydum sene başından beri. Dersim var birkaç saate. Pınar sayesinde harika bir öğretmenim var benim. Orta öğretimde dil eğitimim Fransızcaydı. 18 yaşımda İngiltere de geçirdiğim 6 ay da da orda ne öğrendiysem o. Fransızcam yarım İngilizcem hep yarım… Nispeten anlıyorum, konuşamıyorum. İlhan İrem in şarkısı geldi aklıma şimdi. “Konuşursam gözyaşlarım beni boğacak, Biliyorum, Duyuyorum, Görüyorum, Konuşamıyorum” Hep yanlış mı söylerim, komik mi olurum, ne düşünürler, gülerler mi.. İş hayatında da öyle çok ihtiyacım olmadı ya da ben olmaması için çabaladım bilmiyorum. Bilmem gereken kadarını biliyordum bana yetiyordu. Toollar, sistemler, sunumlar, raporlar 10 numara. Toplantı set ettim. Bu işi handle edebilir misin. Meeting request gönderdim..Estimated rakamlarımız bunlar.. Gayet plaza jargonlarına hakimim. Yurtdışlarına gidiyorum geliyorum herşey tamam. Ama içimde hep bir eksiklik. Küçük kızkardeşim İngiltere ye yerleşti. Ben de gidip kalıyorum yanında uzunca. Ee bir vakit geçiyor orda… Turist gibi değilsin artık…Anlasan bile konuşamamak, sosyalleşmeye çekinmek bir azap. Beşeri ihtiyaçlar ok. Ama ortamlarda hep sus pus. İçimde kocaman bir uhde.

Hocalarım yogaya başladığımda önce alfabe demişlerdi. Sonra kelime sonra cümle. Defne Hocam yoga öğrenirken yanına yabancı bir dil de öğrenmeye başlayın. Yogayla birlikte götürün. Alfabesi bile Latin olmayan demişti hatta. Ama benim önce İngilizce yi çözmem lazımdı. Pandemi öncesinde David hoca Türkiye ye geldiğinde o kadar gitmek istiyorum ama içim pır pır ya anlamazsam, ya bana birşey sorarsa kalakalırsam, ya da ben birşey sormak istersem hocalarım yardımcı olsa bile ama benim ağzımdan çıkmayacağından İngilizce konuşamadığım anlaşılırsa. Yine de gittim. David hocanın anlattıklarının çoğunu da anladım ki zaten aynı havayı soluyarak ilminden faydalanmak bile tarifi olmayan bir deneyimdi. Konuşmasam da olurmuş. Endişemi bilen hocalarım hep yanımda. Yüzümden farkettiklerinde anlamadığım yerleri sağolsunlar hemen simültane çeviri. Ama halletmek lazım bu işi.

Bugün İngilizce çalışırken öğretmenimin verdiği okuma parçasının hepsini anladım. İçim çoştu. Hocalarımın söylediklerini düşündüm önce alfabe, sonra kelime, sonra cümle… Dedikleri hep çıkıyordu. Dansımı düşündüm sonra. Pre-prelüd den nerelere… Daha da nerelere kimbilir… Hiçbirşey bir anda ve kendiliğinden olmuyor… Kocaman kocaman düşünmek yerine istekle, tutkuyla, emekle, emekleye emekleye ayağa kalkmak, ilerlemek evrimin bir parçası…Ve bu sadece bebekliğimize ait bir yetenek değil işin güzel tarafı.

Kimbilir belki U.S deki yeni hayat düzenimde içimde bir uhde daha olan Psikoloji bile okurum. Hem de İngilizce Psikoloji. Ne de olsa içimde 15 yaşında bir ergen var…2 bilemedin 3 seneye üniversite sınavına girecek…E okutmak lazım gelir o kız çocuğunu…

Ebru Ayşe Taner

Edit: Dünya Psikologlar günüymüş bugün Sangham. 20:03 an itibariyle öğrenmiş bulunuyorum. Doğru günde niyet koymuşum. Aferin bana😙

Ebru- Gün 9: Benim Adım Kırmızı Çadır

Dün akşam biraz daha okuyayım diye uykuyu feda ettim. Veba Geceleri elimde bugünlerde. Çok önce başlamama rağmen araya başka kitapları almamdan ötürü bir türlü bitiremedim. Pandemi bitmeye yüz tutmasına rağmen her yer mikrop içinde hissiyatı kitap bitene kadar ben de biraz daha tazeliğini koruyacak gibi.. İyi tarafı Veba Geceleri zihnimde zıplayarak ilk okuduğum Orhan Pamuk kitabının isminden ilhamla yazımın başlığını attırdı bana.

Sabah gün aydınlanmıştı uyandığımda. Alarmı kapatıp biraz daha durayım kalkarım derken uykuya doymam 6 ya kadar sürdü. Çadırıma 1-2 gün kala yogamda biraz şımartmaya başlıyorum kendimi ben artık. Bugün de suçi, vajra, malasana ve ısınmaları yaparım sonra sessizce oturur bitiririm diye düşünmüştüm. Isınmalardan sonra rota yeniden oluşturuldu. Vaişaka ve sonra dans.

Shadow Yoga ya ilk başladığımda, çadır zamanları sınıfta oturuyor olmak çok rahatsız ediyordu beni… Benim için çöp kutusunun oraya tek ayak üzerinde durmaya yollanmaktan farkı yoktu. Bütün kadim bilgiler, regl serisi konforu, içimdeki ateşler, sular, rüzgarlar falan umrumda değil. İlla kan revan içinde o dersi yapıcam. Sürekli takipteyim ayyy bugün az kırmızı, ayyy döndü galiba kahverengiye. Az kırmızı, çok kahverengi. Hocalar diyor ısrarla beyaz beyaz…Bir renk savaşıdır gidiyor. Şimdi bakıyorum da geçen yıllar içinde bu telaş bile sakinleşip yolunu bulmuş. Rota yeniden oluşturulmuş. Varılacak hedef aynı yol daha neşeli…

Ben yaşıtlarıma göre bayaa geç regl oldum. Lise 1 in ikinci döneminde. Hatırlıyorum da orta sonun yaz tatili kabus gibi geçmişti benim için. Liseye başlayacaktım artık. Mahalledeki kız arkadaşlarımın tümü olmuştu. 15-20 günde arayla yeni bir kız ilk ziyarete nail olmuş olur, fısır fısır konuşulurdu grubumuzda. Ben de tık! yok. Lise 1 e başladım. Sınıfta olmayan kız kalmamıştı. Beden derslerini o kadar sevmeme rağmen 1-2 defa ele güne karşı sanki olmuşum gibi derslere katılmadığımı bile hatırlıyorum. O zaman bir köşede oturup dersi izlemenin anlamı benim için daha farklıydı tabi. Her Allahın günü, her tuvalete oturduğumda külodumu kontrol edip ilk nasıl bir şekilde geleceğini bile bilmeden dikkatle incelerdim. Ama hocalarımın tabiri ile beyaz donumla hep uzun, mahzun bir bakışma. Annem üzülme kızım ne kadar geç o kadar iyi, seninde boyun uzar işte fena mı diye teskin etmeye çalışırdı beni. Ama gerçekten de cücük kadar olan boyum Lise 1 ilk döneminde şu anki halime geldi resmen. Ve nihayet 2. dönemde bir gün yine olay yeri incelemeye aldığım donumda minnacık, toz pembe bişiler gördüm. Bir zafer çığlığından sonra koşarak annemin yanına gittim. Anne dedim, geldi geldiii… Hooop!! alnımın ortasına avucunun içini yerleştirdi annem hızlıca. Anne napıyosun dememe kalmadan ananen de bana yapmıştı adettir dedi. Korkmayayım diyeymiş. Eski zamanlarda bu konular ana-kız arasında bile konuşulmadığından kızlar donlarında kan görünce büyükleri şoklanmasınlar diye bir takım hareketler icat etmişler. Ben niye korkayım ki, çöllerde su gibi, kutupta yaz gibi beklemişim onu.

İki bekleme yerinin arasında kendime yepyeni bir yer yaratmışım meğer bunu farkettim bugün. Beden dersinde kendi isteğimle kendimi çadıra koymamla, yoga derslerimde kim çadır? doğruuu çöp tenekesinin oraya arasında yepyeni bir vaha… Çadır olsam da olmasam da beklemenin, durmanın, izlemenin tadı ayrı güzel. Hocalarla ve kendimle gün ve renk pazarlığı yapmıyorum uzun zamandır. Pre menapoz bana yavaştan göz kırpmaya başladı. Batı tıbbından destekle düzeni devama çabalıyorum son 2 senedir ama görüyorum bi yandan da ayrılacak yolumuz. Yollarına güller dökerek beklediğimi yollarına sular döksem de döndüremem geri biliyorum. Hiç kırmızı çadıra girmeyeceğim günler yaklaşıyor usul usul. Yepyeni rotalarım oluşacak allı, yeşilli…

Ama şimdi izninizle çadırımı çatacağım ben…1-2 güne damlar iki gözümün çiçeği….

Ebru Ayşe Taner