Elif_Gün 8: SAVAŞÇI 


Hayal ettiğim bir savaşçı ben var. Her an farkında, köklenmiş, esnek, güçlü. Neyle savaştığının farkında, düşmanını çok iyi tanıyan. Kendi içinde bile, hatta en çok kendi içinde kötülükleri bulup yenecek bir savaşçı. İyilik savaşçısı ben. 

Savaşmak ve iyiliğin aynı cümle içinde asla kullanılamayacağını düşünürdüm. Savaş=kötülük tartışılmaz bir doğruydu benim için. Bildiğimiz manada savaş hala öyle. Fakat zamanla gördüm ki, benden uzak, sadece ülkeler arasında olur sandığım ve rahat rahat lanetleyip beğenmediğim savaşlar her yerde; benim içimde, başkalarıyla aramda, fikirler arasında (hem de nasıl!), doğada her an her yerde, mikroorganizmaların arasında bile. Liste uzar da gider. 

Herkes, herşey elinde kılıçları, sopası kıyasıya bir kavga ve savaş halinde… Çok mu karamsar bir tablo? Ben ne zaman olanı olduğu gibi görebilip, kabul ettiysem çözüm de oradan çıktı. Madem istesem de istemesem de bir savaşın içindeyim, o zaman nasıl bir savaşçı olacağıma ve neyle savaşacağıma karar vermeliyim. Kendimce bulduğum çözüm için okumaya devam. 

2010 yılıydı bir yazı okudum: http://blog.meyvelitepe.org/tag/bokashi * Şimdi sizlerle paylaşmak için tekrar okuduğumda tamamen unuttuğum, değiştirmiş olduğum kısımları olduğunu ama özünde zihnime kazındığını ve savaşla ilgili fikirlerimi dönüştürdüğünü görüyorum. Detaylara boğulmadan konuya döneyim. 

Bu yazıda Bokaşi Kompostu yöntemi anlatılıyor. En çok aklımda kalan kısım şu: bakteri toplumunda iyiler, kötüler ve yancılar var. 10-10-80 sayıları (bu rakamlar sembolik). İyilerin sayısı 11 olduğunda yanıcıların hepsi iyi davranıyor, dolayısıyla topluluk iyi oluyor. Kötüler 11 olursa da kötü.. Bunun aynı zamanda bir sosyolojik tespit olduğunu düşünüyorum. İnsan topluluklarında da böyle. Her durumda iyiler, kötüler ve yancılar var. İşte benim hayalimdeki savaşçımın savaşı: saf tutmak. Şu hayatta yapmam gereken en önemli şey pozisyonumu korumak ve hep “İYİ” kalmaya çalışmak. Her an o 11. kişi olabileceğim bilinciyle. 

Bunu yapabilmemin tek yolu var: kendimi mutlak iyi varsaymayı bırakmalıyım. Mükemmel olmaya çalışmayı, olabileceğimi, olunabileceğini sanmayı bırakmalıyım. Kötülüğü dışarıda aramayı bırakmalı, benim içimde de pekala her türlü kötülüğün tohumunun olduğunu ve sularsam (kibirle, egoyla) bu tohumların filizlenip kötülerin 11’i arasında yer alabileceğimi kabul etmeliyim. En büyük savaş içimde olmalı. Genel geçer ahlak kurallarını, “mış gibi” görünmeleri bırakıp içimdeki teraziyi, yani vicdanımı dinlediğimi bilmeliyim. 

Savaşçımın başkalarıyla (ve kendisiyle) ilişkisinin temelinde sevgi olmalı. İyilik tohumlarının havası suyu sevgi, büyümesi için buna ihtiyaç var, savaşçım bunu bilir. Her daim sevgi. Sevemiyorsam en azından mesafeli durabilir, uzaktan sevecek bir şey arayabilirim. Hiç bir şey bir işe yaramıyorsa dua ederim: “Benim içim, onun içi sevgi dolsun. Kalplerimiz yumuşasın. İçimiz huzur dolsun” 

Birisi kötü tohumlar mı saçıyor, negatif enerji mi yayıyor? Onu ikna etmeye çalışmak, fikrini çürütmekle uğraşmak, alt etmeye çaba sarf etmek hepsi yayılan kötü tohumları sulamak, biliyor savaşçım. Bunlarla uğraşmıyor, onun negatifine karşı savaşçımın pozitif enerjisi var, yaymaya çalışıyor. Kıyasıya savaşı sevgide kalabilmek. Anlamaya, dinlemeye çalışıyor. Bilen, her şeyi bilen (!) tarafını susturmakla savaşıyor. Merak eden tarafını itekleyip, cesaretlendirmeye çalışıyor. 

Benim savaşçım acemi henüz, ama silahları çok güçlü: sevgi, huzur, merhamet, şefkat… Bazı silahlarının kendinde olduğundan bile yeni haberdar oldu ama her gün büyütüyor, güçlendiriyor çoğaltıyor, çeşitlendiriyor onları. Yaratıcı çözümler arıyor hep. 

Bu sevgi gibi mi? diye soruyor kendine her kafası karıştığında. “En güzel direniş kalbi temiz tutmaktır”** diye hatırlatıyor karanlık zamanlarda. Her, eskiden olsa seslerin yükselmesi ve küsmekle sonlanacak tartışmada, içindeki sevgiyi büyütebildiğini gördüğünde cesareti artıyor savaşçımın. 

Bir iki savaşı kazanmakla bitmeyeceğini, bu işin böyle ilelebet süreceğini de biliyor, ama bezdirmiyor bu bilgi, aksine şevk veriyor. 

Farkında, köklenmiş, esnek, güçlü.. Acemi ama çok çalışkan. 

Gün_8
Bugün 10 gün aradan sonra ilk defa ders verdim. Bana bu kadar iyi gelen, her yaptığımda neredeyse keyiften başımı döndüren bir işim olduğu için, her birine ayrı hayran olduğum öğrencilerim için o kadar şanslı hissediyorum ki kendimi, şükran ve saf sevgi doluyor içim her yoga bitişinde. 

Bugün bu ruh haliyle yaptım yogamı. Bu sefer ne yapmam gerektiğini söyleyen başka bir sese ihtiyaç duymadan. Meditasyonda daha uzun kalabildim. Yogayı bulan, yayan, emek harcayan, yapan, yaptıran herkese sonsuz şükran. 🙏

*Meyvelitepe bloguyla henüz tanışmadıysanız, özellikle doğayla uyumlu bir hayat hayali kuruyorsanız, çok tavsiye ederim. 

**Ben #siirsokakta vesilesiyle tanışmıştım bu sözle, kime ait bimiyorum. Viktor Hugo olduğunu iddia eden bir site gördüm ama araştırdım sağlamasını yapamadım. 

Reklamlar

Elif_Gün 6: SARKACIN TEPESİNE DOĞRU 

“Başka bir nokta daha var deyip bitirmişsin” dedi kocam Berk, “onu biraz daha anlat” (https://28gunyoga.wordpress.com/2017/06/29/elif_gun-4-sarkac/) Onun tüm bu konulara ilgisi, yoga öğrencim olması, merakı beni o kadar heyecanlandırıyor ki, yazmam gerek. 
Sarkacın tepesindeki kişinin meditasyondaki gözlemci olduğunu yazmıştım ama evet, çok daha detaylı açıklamayı hak eden bir konu. Peki bu konuyu detaylı yazacak kadar yetkin hissediyor muyum kendimi? Bana kalsa budist rahiplerin, hocaların hocası yogilerin, spiritüel liderlerin anlatacağı bir konu, yani ben olmayan bir takım insanların. Bir yandan da “Ben bu konu için yeterince iyi değilim” tanıdık bir yer mi? Tabi ki… 

Niyetim yok sandıklarımı var etmekti bu yeni ay. O zaman bakalım bende ne var? 

Önce yazının başlığını Sarkacın Tepesi değil, Sarkacın Tepesine Doğru diye değiştireyim, hissime daha yakın olsun. Fikrimi ve neler yaptığımı, sarkacın tepesine doğru ilerlediğimi sandığımda neler olduğunu yazayım. Belki hocaların hocaları da katkıda bulunur?

Sarkaç: 

Sarkacın ucunda tüm hayat var. Duygularım, düşüncelerim, anlarım,  hislerim, geçmişim, geleceğim. Tüm bunlar geçici, değişken, algımın ve bakış açımın değişmesiyle bambaşka hikayelere dönüşebilecek sınırsız sayıda nokta. Ben buyum dediğim her şey akıp gidecek, dönüşecek. Kimliğimi bir yere sabitlediğimde, ben sandığım bir hikayeyi kendime ve diğerlerine anlattığımda, sarkacı bir noktada sabit tutmaya çalışıyorum. Bu bir sarkaç, sabit durur mu? Durmuyor, değişiyor dönüşüyor. Sabitlediğim bir şey var ama: zihnim. 

İlk yazıdaki örneği kullanayım. Sarkacın bir ucuna koyduğum ben: öfkeli, kaba, had bildiren, gergin biri. Diğer uçta ise bir minnoş sevgi pıtırcığı oturuyor, kimseye sesini çıkarmayan, sürekli gülümseyen, hakkını aramaktan çekinen, ne olursa olsun mutlu olacak biri. Ben ne O’yum ne de O. Bütün sarkaç yolu boyunca o kadar çok “O” var ki hepsi olabilirim, dolayısıyla hiç biri olamam. Yani hiç biri beni tanımlayamaz. Bunu ancak biraz yukarı tırmandığımda görebiliyorum. 

Uçta oturduğumda duygular çok yoğun, her şey daha sert yaşanıyor, içindeyim, oradan çıkış noktası aramak debelenmek gibi. Ya berbat bir insan olduğum için kendimi hırpalıyorum, ya da zavallı ve güçsüz halime üzülüyorum. Biraz yukarı tırmandığımda başka alternatifler de olduğunu ve hiçbirini alnıma dövmeyle kazıtmama gerek olmadığını fark ediyorum. Belki de bu fark ediş beni yukarı taşıyan. Burada sarkacın ucunda olduğumdan daha huzurluyum. O ana mahkum değilim. Çözümler de diziliyor zihnimde birer birer. Tavrımı değiştirebilirim. Seçeneklerim var. Hep aynı şekilde davranmak zorunda değilim. Ben “sakin” noktasında bir ömür kazık çakmaya çalıştıkça sarkaç da vura vura getiriyor dize beni. Bazen olmayabilirsin. Hiç bir şey “olmak” zorunda değilsin. 

Detaylı açıklayayım derken iyice dağıtmamışımdır umarım. Bu konuyu benden önce, çok daha güzel anlatmış, adına sarkaç yerine başka şeyler demiş pek çok kişi olduğundan eminim. Dilimin döndüğünce benim sarkaç böyle bir şey işte… Son bir not: tepeye çıkmış birinin  fotoğraftaki oğlum gibi baktığını hayal ediyorum 🙂

6. Gün: 

Sabah meditasyon ve üstüne regl zamanları için olduğu iddia edilen şu seriyi yaptım: https://youtu.be/CKUvpyrHs7A. Üç aydır regl zamanlarımda yoga yapmak istiyorsam (bazen hiç istemiyorum) bunu yapıyorum. Süreci kısaltma, kesme gibi bir etkisi olmadığı gibi bana iyi hissettiriyor. Belki uzatıyor olabilir… Defne Hocayı dinleyip bu günler hiç mata çıkmamalıyım belki? Kesin kurallara bir direniş oluyor içimde bazen, burada da hissediyorum o direnişi. Vardır bunun da bir sebebi. 

Bu arada wordpress’e alıştıkça ve fırsat buldukça sanghanın tanımadığım üyelerini tanıyorum yavaş yavaş. Ne güzel her dokunduğum yeni insan. Ne iyi olmuş bu blog. 🙏

Elif_Gün 5: HÜZÜNLÜ SUÇLU VE BAŞARISIZ


Bugün matıma doğru giderken neden diye soruyordum, neden böyle hüzünlüsün? Kızımın, kendimi iyi hissetmiyorum diyerek yatağa yatıp, ateşinin yükselmesi mi böyle yaptı beni? Onun içimi sızlatan hasta, halsiz, yorgun hali? Hemen kendimi suçlayacak bir şey aradım, yeterince vakit geçirmedim mi onunla acaba? İki gündür kendini iyi hissetmediğini söylüyor ve ben yeni hasta olmuş minik kardeşin etkisi olduğunu düşünüyorum… Ona her durumda, her koşulda güvenecektim ben, onun da bunu hissetmesi, hiç şüphe duymamasını sağlayacaktım ben. Bu kadar basit bir konuda bile şüphe varsa bunu nasıl yapacağım? Hüzünlüydüm, artık suçluyum da. Biraz daha düşünürsem bedbaht olacağım, meditasyona oturup zihnimi susturmayı denemeliyim. 

Saat 5:30. Gece boyunca oğlanlar yataklar arası yolculuk yapmış beni de oradan oraya sürükleyerek. Yorgunum ama uykum yok.
Meditasyonu beceremiyorum hissi var bir süredir. Biliyorum aslında meditasyonu becerememek diye bir şey yok. Oturup kendimi izliyorsam, düşünceleri fark edip nefesime dönüyorsam, nefesimi izleyip bedenimi dolaşıyorsam, tam da yapmam gerekeni yapıyorum. Ama o yükselmiş hali, nasıl tarif edeceğimi bilmediğim, burada biraz daha kalabilsem, istediğim her an buraya gelebilsem halini yaşadım daha önce ve onu arıyorum her defasında yeniden. Biliyorum bu beklentinin kendisi o halin tam karşısında duruyor, ve o aradığım halin en önemli engeli. Beklentisizliğe ve bilen değil de merak eden halime dönmem lazım meditasyonda. Hala gelmedik hissi, gidilen bir yer hali uzun kalmamı engelliyor, 20 dakika oturabiliyorum sadece. Bugün hüzünlü, suçlu ve başarısızım… 

Bu halle yogaya başlıyorum sonra, işte modumu yükseltecek şey: fightmaster yoga’nın 1,5 saat ashtanga serisi. Güneşe selama başlıyoruz ve uttanasanaya eğilirken yapamayacağım diyor içimden bir ses. Daha ikinci asana, iyice moralim bozuluyor. Belim, sırtım, iki gün önce şuursuzca yaptığım Kundalini serisinin yadigarı morarmış kuyruk sokumu bölgem ve hüzünlü, suçlu ve başarısız ben, bu seriyi yapamayacağız. Deniyoruz yine de. Şaşırıyorum arada, sabahları hep kaskatı olan hamstringlerim bugün bayrağı leğen kemiğine vermiş esnek ve rahat takılmakta. Belimin izin verdiği hızda eğilebildiğimde dizlerimi öpebiliyorum. Bu buluş da işe yaramıyor, aşağı bakandan matın önüne adeta sürünerek gidiyorum. Israr etmeye gerek yok bugünün olayı ashtanga serisi değil belli ki. 

Yin yapayım diyorum madem öyle. Vaktim bol, bir saatlik bir seri buluyorum. Hem de kalça bölgesi çalışacağız, şahane. Daha ikinci pozda bir saatlik seri seçtiğime pişman oluyorum, bu zaman nasıl geçecek? Güvercin pozunda kalamıyorum, yarısında çocuğa geçiyorum ve artık lizard’da 5 dakika duracağımızı duyduğumda yinle de vedalaşma vakti geldiğine karar veriyorum. En güzeli kendi kendime yumuşak yumuşak takılmaktı. Ama kendi kendime kalmaya korkuyorum sanırım. En son bıraktığımda çok hoş görünmüyordum. Zaten 45 dakika olmuş bile yoga mücadelemde. 

Deniyorum yine de, oturuyorum topuklarımın üstüne, boynumu yumuşak yumuşak çevirmeye başlıyorum. Sonra bir an zihnimde bir aydınlanma oluyor bir soruyla beraber. Bugün ayın kaçı? 

Gülümsüyorum hüznüme de, ağlamaklı oluşuma da, bu kadar basit bir şeyi fark etmek için 1 saatten fazla matın üstünde debelenmiş olmama da… 

En başta bir şeyler aramıyor olsaydım, sorgulayan, suçlayan didikleyen zihnimi beş saniye susturabilip bedenimi dinleseydim, bana söyleyecekti neyimin olduğunu. Bugün periyodumun ilk günü! 

Elif_Gün 4: SARKAÇ 


Bugün sabah önceki yazılarımda bahsettiğim, VAKTİM VAR ruh halini abartıp saate bakmayıp, 1,5 saatlik ashtanga serisinin son yarım saatini 10 dakikaya sığdırmak durumunda kaldım. Sesli güldüm kendime. Üstüne daha meditasyon yapacaktım bir de. 
Dönüşüme niyetin ilk adımları abartılı olabiliyor bende. Sarkacın diğer ucuna doğru salınıp, orada da olmak istemediğimi, şanslıysam hızlıca, fark edip orta yolu buluyorum.

Bu salınma halini ilk fark ettiğimde;  bir takım insanlara aşırı sinirlenmiş, uzun zamandır sinirlenmekte, bu konuda hiç bir şey yapmayıp, söylemeyip, yüzüme bir gülümseme yerleştirmeye çalışıyordum. Uzun zamandır da böyle davranmaktaydım. Tatsızlık olmasın, insanları kırmayayım, kendi bakış açımı değiştireyim, barış filan derken böyle gidersem kendimi hasta edeceğimi fark ettim. Ortada sinirlendiğim bir durum vardı ve öfkenin bir şekilde çıkması gerekiyordu. 

Sonra hatırladım, ben ne güzel çıkarırdım öfkemi, uzun zaman önceydi belki ama yapıyordum. Bazen (çoğu zaman) söylemiş olduklarımdan pişman oluyordum, ama şimdiki gibi sırtımda taşıyıp dert de edinmiyordum. Ama orada da bir problem vardı. Sarkacın ters yöndeki en uç noktasıydı. 

Dönüşmeye bu pişmanlıklardan birinde karar vermiştim. Telefon bankacılığından nefret ettiğim zamanlardı. Sanki beni delirtmek için özel olarak seçilmiş operatörler anlamamaya, yardımcı olmamaya yeminliydiler. Her telefon konuşmasının sonunda sesimi yükseltmek zorunda (?!) kalıyordum. Anlamıyorlardı işte. O sıralarda ne çok anlamayan insan vardı etrafımda. Neyse, yine öyle bir konuşmanın sonunda zavallı bir çocuğa neredeyse bağırdım. “Anlamıyor musunuz siz, otomatik operatörle konuşsam daha iyiydi!” diye. Sonra telefonu kapattım ve bir utanç kapladı içimi, pişman oldum o saniye, zavallı çocuk işini yapmaya çalışıyordu ve ben sebep ne olursa olsun kimseye bağırmamalıydım böyle. Hemen telefon açtım yeniden ve biraz önce konuştuğum çocuğu istedim, ismini bile bilmiyordum, neyse ki teknoloji var buldular. Çocuktan özür diledim. “Herhalde başka şeylere sinirim bozuk, kusura bakmayın” dedim. Göz yaşlarım telefonu kapatana kadar zor dayandı fışkırmamak için. Ve karar verdim ben böyle olmayacaktım, insanlara iyi davranacaktım. Onlar ne yaparsa yapsın… 

Öyle de yaptım. Derin nefesler o zaman girdi hayatıma. Memnundum yeni tatlış halimden. Öfkeme çare bulamamıştım ama en azından yansımalarını kontrol edebiliyor ve etrafa kötü tohumlar saçmıyordum. Bir yandan sarkacın diğer ucuna doğru ilerlediğimin farkında değildim. 

Sanki eskiden kaplanmışım ve şimdi bir ev kedisine dönüşmüşüm gibiydi. Tırnaklarının ve dişlerinin varlığını unutan bir sirk kaplanı gibi de acıklı görünüyordum. Kimseyi parçalamaya niyetim yoktu, kırıp dökmek istemiyordum ama karşımdakiler de kuyruğumdan tutup beni sallayabileceklerini sanmasınlardı. 

Yöntem arıyordum, orta yolu nasıl bulurum diye. Geldi bir sürü yöntem, çok da iyi oldu. Ama şimdi anlatmak istediğim, salınmanın hızına çare olan bu yöntemler değil, her konuya adapte edilebilecek temel bir bakış açısı değişikliği. Bilge bir dostum, ruh ailemden olduğuna inandığım canım Melda’nın bana kazandırdığı bir bakış açısı. Kocaman meraklı gözleriyle pür dikkat dinledi sarkacımı, uçlara gitmeden kendimi yıpratmadan salınma arayışımı ve “O sarkaçta başka bir nokta daha var dedi”. Neresi orası? “Sarkacın tepesi, yukarı tırman, salınmak zorunda değilsin!”

Büyük aydınlanma anlarımdan biridir bu. Her zaman var bu seçenek. Sarkacın ucuna gidip saatte 200 km hızla ilerleyen bir arabadaymışım gibi bir ruh halindeyken düşünebilecek durumda olamıyorum doğal olarak, yukarı tırmanmam lazım. Meditasyonda anlatılan gözlemcinin, bu sarkacın tepesinde oturan “ben” olduğunu düşünüyorum.

Bugün sabah yogam, kapanışı apar topar yapsam da çok keyifliydi. Sonra tekrar Kundalini yoga için mata geçtim akşam saatlerinde. Meditasyon için de ayrıca bir fırsat yarattım. 

Bu sefer salındığımı hızlıca fark edip yukarı çıkmam iyi oldu, güzel bir gündü. Çok şükür. 

🙏

Elif_Gün 3: MİNİK ADIMLAR 


Bugün yoga harikaydı. O kadar iyi hissetim ki… 
Bunu yazarken biraz utandığımı fark ettim. İçimdeki cıkcıklayan teyze hala aktif demek. Bu konuda anlaştık sanıyordum ama “bu kadar acı yaşanırken…” diye başlayacak izin versem. “Ayıp, nispet yapar gibi…” 

Yaşadığım, sahip olduğum, yaptığım güzel şeyleri öyle uluorta herkese sergilememem gerektiği fikriyle büyüdüm ben, sanıyorum büyük çoğunlukla aynı şekilde. Bir gün içimde bunun yanlış olduğuna dair çok güçlü bir duygu belirdi. Bu duygunun geldiği anı hatırlıyorum; birisi yaptığı hayır işlerini gizlediği için takdir ediliyordu gıyabında. İnsanlar ne çok iyilik ve güzellik yapıyorlar/yaşıyorlar ve sanki ayıpmış gibi saklanıyor ve saklıyorlardı. Yüzünde ağırbaşlı bir gülümseme ve utanç hissiyle teşekkürleri takdirleri kabul edememe hali ne kadar tanıdıktı. 

Yanlıştı bu duruş, çünkü güzel olan şeyler büyütülmeli, anlatılmalı, çoğaltılmalıydı. Tamam alçakgönüllülük güzel şeydi ama her şeyin fazlası zarardı. O zaman bu fikrin coşkusuna kapılmış, üzerine konuşmuş tartışmış, kararlar almıştım. Kolay olduğunu düşünmüştüm: güzel olan şeylere odaklanacak, daha çok iltifat edecek, takdir edecek ve sevgiyle kabul edecektim bana gelenleri. Kendimi de fark etmeye başlamıştım. Yakın çevrem olmayan kişilerin yanında o saklananlardan, saklayanlardan oluyordum sık sık. Takdir edilirken gözlerimi nereye dikeceğimi bilememekteydim, iltifatları büyük bir hızla bakan gözlere iade etmekteydim, “ben ne yaptım ki?” dilimin ucunda her an etrafa saçılmak üzere beklemekteydi… Bir de tabi içimdeki teyze vardı, Facebook’ta yediğini giydiğini paylaşanlara cıkcıklar dururdu, böbürlenmelere hiç tahammülü yoktu.

Ortada utanılacak, ayıplanacak bir şey yok, kutlanacak, sevinilecek, paylaşılarak çoğaltılacak şeyler var. Fikrim buydu, ama duygum pek orada değildi, neredeyse kızaracak yanaklarım da. 

Fark etmek kolay şey, dönüştürmek zaman alıyor. Minik adımlar; bir gün birinin iltifatını kabul edip gözlerinin içine bakarak teşekkür ettiğimde, takdir edildiğimde içimde yükselen tatmin olma hissini fark edip kendime gülümseyebildiğimde, hiç tanımadığım birilerine yaptığım iyi şeyleri anlatabildiğimde atmış oluyorum o adımları. Teyzenin de çatık kaşları, kısık gözleri yerini anlayışlı gülümseyen bir surata bırakıyor ben adım attıkça. 

“Bugün yoga harikaydı” başlangıç cümlesini yazıp da sildiğimde bir adım daha atmam gerektiğini fark ettim, çoktan geldik sanıyordum ama olsun atarım. 

Gün 3

Bugün yoga harikaydı. 20 dakika meditasyonun üstüne 1,5 saat yoga yaptım. Bittiğinde içimdeki pozitif enerjiyi daha da yaymak için malamı alıp her bir taşta bir başka şeye/kişiye uzun uzun şükrettim. Bu sefer karıştırmadım ekolleri. Kundalini’yi hemen hathanın ya da ashtanganın ardına koyuyor olmamın sebebinin “bir kere oturdum mata bir daha oturamam” düşüncesi olduğunu fark ettim. Otururum. Vaktim VAR. Oturdum da, akşam herkes yattıktan sonra…

🙏

Elif_GÜN 1: GEVŞE


Bu sabah 7’de geçebildim matın üstüne. Minik oğlum yine altımda, üstümde etrafımda olduğundan meditasyonu yoganın sonrasında yapmaya karar verdim. Bugün dünkü gibi geniş vaktim yok. 1,5 saatte bitirip hazırlanmam, çocukları hazırlamam ve büyük aile bayram kahvaltısına gitmem lazım. Bu kocaman aile toplaşmalarına bayılıyorum, bir parçası olduğum için hep çok şanslı hissediyorum. Fakat keyfisizim, neden? 

Daha yogaya başlarken içim huzursuz, yetişmem gereken bir yer var. Saati programlamalı ve ne yapacağımı bilmeliyim. Gerginliği bedenimde hissedebiliyorum. Sanki dün matın üzerinde olan benle bugünkü ben iki ayrı insan. Acelem varken tatsız, gergin ve katı biriyim. “Haydi diyen ben”den çoktan sıkılmış durumdayım. Sanıyordum ki benim minikler çok yavaş ve ben o yüzden güne yüzlerce “haydi” ile başlıyorum. Ama o an matın üstünde sadece ben varken, içimde çalışmaya devam ediyor “haydi”. 

Üstelik biraz daha düşündüğümde acelem olduğu fikrinin bile gerçek dışı olduğunu fark ediyorum. Sonuçta aile ile kahvaltıya gidiyoruz, yarım saat geç kalsak ne olacak ki? Bu sorgulamayı o sırada yapmıyorum tabi, o sırada durumu düşünecek, bir nefes alıp duyguma bakacak vaktim yok. Acelem var. 

Şimdi yazarken düşünüyorum; ben hayatı da böyle yaşadım/yaşıyorum. Gitmem gereken yerler, bitirmem gereken kitaplar, projeler, hayallerim bile çoktan yapılmış olması gereken şeyler adeta. Haydi Elif geç kaldın. Bu duygu şu anımı belirlemekle kalmıyor, geçmişi bile ele geçiriyor. Yoga yaptığım ilk günü hatırlıyorum, o muhteşem ruh halinin içinde bile “daha önce başlasaydın!” vardı. Yoga hocası olmaya karar verdiğimde, “niye daha önce düşünmedin?” Geç kaldın! Kaçırdın! Nereye koşuyorduk tam olarak? 

Aslında reçete elimde: Gevşe ve nefes al. Tam olman gereken yerde, yapman gereken şeyi, tam da zamanında yapıyorsun.* Gevşe.. Fark et ve kendine hatırlat. Bu reçeteyi uyguladıkça bir gün telaşın kaybolmuş olduğunu fark edeceğim, biliyorum. 

İşte bu sabah o telaşla başlamış olduğum yoganın içine yavaş yavaş girdim ve kaptırdım kendimi. Bedenimdeki gerginlik de azaldı gittikçe. Yarım saat hatha, yarım saat de Kundalini yaptım. İkinci defa bu tuhaf karışımı yapıyorum, bedenimi dinlediğimde endişelenecek bir şey yok gibi geliyor. Üstüne 15 dakika meditasyon bile yaptım. Aslında zamanım vardı hep, en başından beri… 

Sonrası iyi bayramlar, sarılmalar, gülümseyen, birbirinden sevgili yüzler, çocuklarımın neşeli tatlı halleri ve şükür. ÇOK ŞÜKÜR. 
İYİ BAYRAMLAR.

*Bu cümle bana ait değil ama kaynağını da hatırlamıyorum maalesef. 

Elif -Gün 0: AŞAĞI BAKAN KÖPEK MİNİK YAVRUSUNU ÖPER


Bir önceki 28 gün yoga yazılarını okuduğumda özenip, ben de binseymişim bu trene diye içimden geçirmiş, istek belirir belirmez pek çok bahane bularak uzaktan izlemiştim. Benim bir blogum bile yoktu (yerim yok), hem zaten yoga ve meditasyon yapmaya bile vakti zor buluyordum bir de üstüne hangi ara yazacaktım (vaktim yok), kiminle olduğu belli olmayan sohbetlerden çekiniyordum (güvenim yok), kim niye okusundu benim yazdıklarımı (cesaretim yok)… 

Sevgili Burçe bugün beni tekrar dürtüp, bloga gerek yok, istediğin yerden katıl, stres oluyorsan da onu yaz deyince ikna edilmek için can atan tarafım ağır bastı. Zaten içim kıpır kıpır ilk gördüğümden beri, bu yokluk hallerini de ne zamandır yakalıyorum kendimde ve dönüştürmeye karar vermişim. O zaman VAR etmeye niyetleniyorum her yok sandığımı. Sevgili Defne Suman ve Burçe’nin verdiği ilham ve motivasyon çoğalsın, yayılsın isteğim de var… 

Gün 0

Bugün sabah 5:45 gibi yeni ay olduğunu okuyunca uzun zaman sonra tekrar saatimi 5’e kurdum. Bir süre her sabah 5’te kalkarak yoga yapabilmiş ve bundan çok büyük keyif almıştım. Her sabah saatin çalması ve benim kalkmam arasında geçen kimi zaman 10 saniye kimi zaman yarım saat, tarafların kimler olduğunu anlayamadığım ciddi mücadeleler oldu içimde. Hepsi birbirinden mantıklı itirazları yok sayıp kalktığım ve matımın üzerine oturduğum her sabah içim şükranla, minnetle, özgüven ve sevgiyle dolu bir şekilde kalktım mattan. Sonra bir noktada bu mücadelede yenik düştüm. Modum düşüktü, minik oğlum hastalanmıştı gece boyunca uyanıp sabah yoga da yapılmazdı ve bıraktım. İşte tekrar sabah kalkmak için aradığım motivasyon bu sabahki yeni ay oldu. Yeni aylarda içime yeni tohumlar ekmeyi, niyetler belirlemeyi seviyorum. Neredeyse bir aydır anlam veremediğim düşük moduma da çare olurdu belki… 

Beşte kalktım. Aslında 4:30’da korktuğu için yanıma gelen oğlum sayesinde kalkmış ve tekrar uyuyamamıştım. Kimseyi uyandırmayayım diye parmak uçlarında gergin bir şekilde ulaştım matıma ve 05:10’da meditasyona başladım. Yarım saat sonra da yogaya. Serbest, içimden geldiği gibi mi, yoksa YouTube’dan bir video ile mi yapayım yogayı emin olamıyorum. Sanki bir yoga hocası olarak kendi pratiğimi yapmam lazımmış gibi bir beklentim var. Bu tartışmayı başka bir zamana erteleyerek YouTube’u açıyorum bir süredir. Hem farklı ekolleri, hocaları tanımak keyifli oluyor. Tam başlayacağım güneşe selamlara, minik kuzu uyanıyor ve yanında sadece benim olmam gerektiğine karar veriyor. Babasının yanında biraz daha uyur mu diye deneme yapıyorum ama olmuyor yanıma geliyor. Aşağı bakanlarda altıma yerleşip her nefes verişimde biraz daha ona yaklaşan yüzümle eğleniyor biraz. Altımda minik bir insan yattığından Chaturanga ve kobra yapamıyorum ama olsun, çok mutluyum seriyi biraz değiştirmemin bir sakıncası yok. Sonunda sıkılıyor minik ve neyse ki çok tutturmadan abisinin yanına gitmeye ikna oluyor. Bir saat yoga yapıp doyamıyorum, ne zamandır merak ettiğim Kundalini yoga videosu buluyor, onu da yapıyorum üzerine. Kafamda sorular; böyle karıştırılır mı ki? Bedenim veriyor cevabı mutluluk saçarak. Bu harika başlangıçla güne ışıldayarak başlıyorum, çocuklara sarılıp gülümseyerek, her anım keyifli. 

Evin geri kalanı benim kadar keyifli değil maalesef, minik hasta mı olacak ne? Bu huysuzluk ancak öyle açıklanabilir… Sabah doldurduğum yakıtımı öğlen iki gibi bitiriyorum, eşim işten gelir gelmez çocukları ona bırakıp kaçıyorum odama. İşte Gün 0’ı da tam bu anda yazıyorum, yoga hakkında yazmanın da iyi geldiğini fark ederek yüzümde bir gülümseme ile.