Fatoş: Yalnız değilim

Dün bizim eve resmi olarak yaz geldi. Yorgan ve kalın robdeşambırlarımız (evet, ikimizin de var) bir dahaki ilk kalorifer yakmalı soğuklara kadar koltuğun altına yerleştirildi. Bu gece, geçen Eylül’den beri ilk kez yatak odasının camı açık kaldı. Ve çıplak girdim yatağa. İlk önce uyuyamadım. Sonra geç olduğunu fark ettiğim için panik oldum, yastığıma biraz lavanta yağı damlattım. Sağa sola dönerken, uyuyakalmışım.

Çıplak uyudum demiştim ya, dolayısıyla çıplak uyandım. Ben aslında unuttuğum, ama geçen gün restoranda arka masamızda oturan bir godoşun yüksek sesle gelmekte olduğunu tüm restoran sakinlerine hatırlattığı Büyük İstanbul Depremi’nden korktuğum için çıplak yatmam. Dün bu korkumdan daha güçlü olmak istedim. Ne olacak yani sokağa üryan fırlasam? Beşiktaş’ta nasıl cıscıbıldak koşuyordu o çocuk dün? Çocuk utanmıyordu. Gitti müzik yapan bir grubun önünde öylece, çırılçıplak durdu, üstünü giyinmek için acelesi yoktu. Kimse de ayıplamıyordu. Ve hatta bizim bu güzel havada giyinik olduğumuz kabahatti. Hem özgürlük başkalarının benim hakkında ne düşündüğünü takmamaksa madem, ve deprem olduğunda ölmez de sağ kalırsak, çıplak çıkabilirdim pekala sokağa.

Uyandığımda ezan tüm gökyüzünü kaplamıştı. Uyanmamak mümkün değil. Eskiden olsa sinirlenirdim ama artık işime geliyor. İşime gelmekten öte hoşuma gidiyor. Hava karanlık. Hafif şıpırtılar gelmeye başlıyor dışarıdan. Cam hala açık, şıpırtılar tüm yumuşaklığıyla odanın içinde. Gökteki su tanecikleri müezzinlerin onları aşağı çağırmasını bekliyormuş. Pıtır pıtır ıslatıyorlar camın üstünü. Bir film karesi içinde gibiyim. Üstümde vücudumun yarısını açık bırakan yazlık nevresim, çekiştirip, geriniyorum. Nevresim dün değişti, tertemiz. Lavanta kokuyor. Sağlıklıyım ve sağım! Şükürler olsun.

Kalkıp dışarı bakıyorum. Karşı komşunun ışığı yanıyor. Belli ki sahura kalmış. Yalnız değilim. Bazı gecelerde kendimi bir kaçık gibi hissediyorum. Bu saatte anca çok dertliler, uykusuzlar, kaçıklar ve sanatçılar uyanır. Bir de yogiler. Ama gölgeleriyle muhattap olan yogiler. Çünkü hava karanlıkken gölgeler utanmıyor, çırılçıplak duruyorlar ortada. Biz onları bulalım diye.

Ben, gecenin 4:00’ünde uyanan bir genç kadın, aynı odada garip bir dansı tekrar ediyorum. Her sabah. Ama bu gece yalnız değilim ve kaçık gibi hissetmiyorum. Sanırım Ramazan’ın en büyülü tarafı bu. Herkes sessizce evinde. Işıklarını görüyor birbirinin. Ve kendince, biliyor ne için kalktığını herkes, diğerinin.

Reklamlar

Fatoş: Korkular ve tortular

“Ne garip değil mi? Hayalindeki hayatı yaşadığını bile bile o hayata bir türlü yerleşememek, bir türlü sahiplenememek onu, bir türlü ona varamamak.” demiş Pınar .

Evet, ancak bu kadar güzel kelimelere dökülebilirdi sanırım. Benim de kendime anlatmaya çalıştığım, bu aralar kafamı kurcalayanlar bunlar. Peki nedir bu rahatsızlığın sebebi diye soruyorum kendime sık sık.

Sanırım tekrar geriye dönme korkusu. Yine o hiç istemediği hayatı yaşayan ben olursam? korkusu. Bugün yaşadığım hayatın bir gün benden alınacağı, ya da benim bir zorunluluk için kendi ellerimle feda edeceğim korkusu. Peki bu korku bizim memlekete, jenerasyona, sangaya, ya da ne bileyim yıldız haritasında yengeç burcu bilmem kaçıncı evinde olanlara mı has?

Birkaç ay önce yoga ile ilgili bir şeyler okuyordum. Ve şöyle bir şey yazıyordu; “Yoga çalışmasının huzurlu ve barış içinde olan bir ülkede yapılması uygundur”. Şimdi hatırlamıyorum nereden okuduğumu. Belki de yaşadığımız huzursuz ortam bizim içine yerleşmemizi engelliyor? Yani madem görünmez ince bağlarla bağlıyız birbirimize, huzursuz kardeşlerimiz dışarıda mı kalıyor? Biz bir bütünsek, o korku veren hayatlar, düşünceler de mi bize bağlanıyor? Varabiliyor muyuz oraya?

Mesela huzurla hayatımı sahiplendiğimde bana enayi gözüyle bakan arkadaşlarım var. Ülkeden hemen kaçmamız gerektiğini düşünen arkadaşlarım var. Ya da fakir hayatı yaşadığımı düşünen yakınlarım var mesela. Çok zengin olmamı istiyorlar, şöyle hızlı bir çıkış yapacak pop şarkıları yazayım, jingıllar üreteyim, parayı kırarmışım ha.  Ya da baharı kutlamak için giydiğim çiçekli, yırtmaçlı eteğimden görünen bacağımı görünce şehadet getiren sakallı molla adam var (bir çıplak bacağın Allah ile kulu bu kadar yakınlaştıracağını hiç düşünmüş müydü acaba molla abi?) Yani anlayacağınız üzere ben sahiplensem de, bazen etrafım bir türlü sahiplenemiyor benim yaşadığım hayatı.

Böyle çatışmalı zamanlarda ilk olarak çok tepki veriyorum içimde. sinirleniyorum, cevap veresim, şöyle ağız dolusu okkalı bir laf sokuşturasım geliyor. Sonra sakinleşiyorum ama geriye tortuları kalıyor ne yazık ki. Bekliyorum su berraklaşsın, tortular dibe çöksün ve asıl olan ortaya çıksın.

Peki ben ne diyor? Sevdiğim şeylerin içinde derinleşeyim. Daldığım derinlerden elimde incilerle çıkayım. Doluysa üreteyim. Ya da elim boş olsun.  Boş olduğunda “kısmet” deyip geçeyim. Kalpten yaparsam, gerisi gelir diyor. Yırtmaçlı eteğim konusunda kafam hala karışık ama.

Güzel günler diliyorum sevgili sanga.

 

 

 

 

 

Fatoş: Dolunay postası

Sevgili Sanga,

Bugün senin de aklından buraya yazmak en az bir kere geçmiştir, eminim. Dolunayını kutlamak istedim. Şimdi sen de bugün yükselmişsindir. Oraya buraya elini kolunu sallaya sallaya, bu öğlen bir anda aklında bir kapı aralanırcasına, ışıklar içinden beliren, (aslında büyük ihtimal tekrar keşfettiğin) çok mühim şeyler anlatıyorsundur muhtemelen etrafına ya da kendine. Ya da iki haftadır içinde biriktirdiğin, kurduğun hikayeler tamamına ermiştir, harekete geçiyorsundur. Ya da uslu bir çocuk olduysan, meyvelerini bugün yarın topluyorsundur.

Benden n’aber? Aslında ben bu aya “gerçeğine her gün olabildiğince yakın olmak” niyeti ile başlamıştım. Zor bir niyet olmuş. Neler yaşadım, bir bilsen. Korkma, hepsi iç dünyamda oldu. Ya da kork! Bunlar senin de başına gelebilir. Evde deneme. Ya da istersen dene. Sen karar ver.

İki hafta önce bizim eve ışınlansan, koltukta duvara yapışmış sümük gibi oturan bir kadın görürdün. “Kendi gerçeğim neydi peki?” diye düşünüyor kara kara.

Tahmin edersiniz ki, gerçeğe ulaşmadan önce onun etrafına geçirdiğim kılıfları bir bir sökmek zor oldu. Çok sıkı giydirmişim. Şaka bir yana, düşünerek hatırlanacak ya da bulunacak bir şey olsaydı keşke bu kendi gerçeğim. Çok zor yerden geldi soru. Bu belki bir soruda cevaplanacak bir şey değildi. Ya da henüz zamanı değildi. Ya da biliyordum ama henüz kelimelerle ifade edemiyordum. Sıradaki soruya geçelim.

Bir Fatoş hiçbir şey yapmak zorunda olmasa, bir günü nasıl geçer? (Bu arada Fatoş hayatının öyle bir evresinde ki, adeta bir prenses hayatı yaşıyor, ne istese oluyor, bunu okurun bilmesinde fayda var.) Yani şikayet etmeye hakkı yok. Ne oluyorsa kendi yapıyor, bunun sorumluluğunu alıyor. Ve “Kendisiyle ilişkisine dikkat eden, başkalarıyla ilişkisine dikkat eden, her sabah güneş doğmadan uyanan, yogasını yapan, güzel kitaplar okuyan, iyi beslenen, piyano çalışan, bildiklerini çok sevdiği öğrencilerine öğreten, kendi müziğini ve yazılarını yazan bir Fatoş olmak” istiyor. Düşünen ve üreten Fatoş. Faydacılıktan uzak. Sadece kendi için.

Belki inanmazsın ama en önem verdiklerim en zor yaptıklarım oldu sanga. Yapmak istediklerimi kendimi sabote ederek yapmıyorum bazen. Bunu azıcık psikoloji bilen bir sanga mensubu yazsın yorumlara, lütfen, ne menem bir illettir? Senin de böyle zamanların oluyor mu? İşte kendi gerçeğime giden yolda ilk karşılaştığım bu kendini sabote etmeyi bir hüner edinmiş arsız kızdı. Ayın ilk haftası arsız kız beni rahat bırakmadı. Her şeyime karıştı. Tam bir zorba. Sesi o kadar yükseldi ki, kendimden çıkıp duygularıma kapıldım. Kafam karıştı. Arsız kız ortalığı boş buldu ve eline geçirdiği envai çeşit çalgıyı aldı. Başladı cümbüşe. Hiç de iyi çalamıyordu. Böyle kötü müziğe nasıl dans edilir ki? Stravinsky  Bahar Ayini’nin berbat bir temsili gibi. Gürültüden gerçek falan kalmadı ortada, bir yalan potporisi doldu kafama. Zorba kız gülerek domatesler fırlatıyordu sahneye. Duygular öyle yoğunlaştı ki, ayın ilk haftası yoga çalışmamı aksattım. Yoga kafası iki üç günde gitti. Panik yapmadım. Bu kadar düşüşe geçtiysek elbette bunun da bir çıkışı olacaktı. Önceki deneyimlerimden biliyordum. Hatta biraz orada takıldım. Üzerine hava da açar gibi yapıp, sonra birden bir daha hiç güneş açmayacakmışçasına kapayınca, dönülmez bir içe yolculuk başladı. Sonra nereden geldiği anlaşılmaz hüzün ve kaygı sislerin arasından kol kola girmiş, belirdiler. İç sesimi duyamaz oldum. Tespih böceği gibi karnımın içine doğru kıvrılmak ve siyah bir topa dönüşmek istedim. Kıvrıldıkça kıvrıldım. Biri beni tırnağının ucuyla vurduğu bir fiskeyle yuvarlasa ve kara bir delikten sonsuzluğa doğru yol alsam.

İç sesim mi bu?

Biraz iç sesimden duymak istediklerimi duyamamanın nasıl vahim bir deneyim olduğunun hayretiyle vakit geçirdim.

İç ses, iç ses diye üstünde tepinirken rüzgar A.H. Tanpınar’ı fısıldadı kulağıma. Sonra “Huzur” romanını. Aldım elime. Defne Hoca hep “Yoga kitabı da okuyun ama asıl usta edebiyatçıların eserlerini okuyun, insanı anlamanın yolu oradan geçiyor” der. Konuşmalarımızdan hatırladığım kadarıyla, Tanpınar Türk edebiyatında tam anlamıyla içe dönen, iç sesini en iyi dinleyen yazar olarak anılıyor. İyi ki aklımda kalmış. “Biraz bana da verir belki” deyip başladım. Hakikaten Mümtaz’a ilk sayfalarda duyduğum sempati ondan taşıp kendime, sonra bütün insanlığa geçti. Kaybolan sesimi buldum. Bir haftadır kendimdeyim.

Hard diski kurtardık, bilgisayara yeniden bağladık. Şükür, içindeki dosyalar silinmemiş.

Aslında yazmak istediğim daha bir sürü şey var ama en önemlisi senin varlığına teşekkür. Güç veriyorsun. Ve hatırla, biz birbirimize incecik, görünmez bağlarla bağlıyız. Kaşlarımızın ortasından, kalbimizden, ellerimizden… O yüzden, hiçbir zaman yalnız değilsin.

Sevgi-m-in-iz-ler-li-lili-lerim-le,

Fatoş.

Fatoş- Yaşasın, sırtım ağrıyor.

Sevgili sangha ben bu aralar sırtımın ağrımasını istiyorum. Neden derseniz, yıllardır piyano başında oturmaktan, derslerde öğrencilere sağdan soldan nasıl çalınır bu enstruman göstermekten sırtım çok kapalıdır benim. Kambur dururum genelde. Sabah yogayla düzelttiğim sırtım, gün içinde minik öğrencilerimin ellerine daha yakından bakayım, zor pasajları önce yavaş yavaş çalışıp, sonra hızlı çalayım derken yine yamuluyor.

Şimdi de yeni hareketler öğreniyorum, oradan buradan uzuyorum, nasıl oluyor bilmiyorum ama omurgamdan bile uzuyorum. Her sabah, aksatmadan. Ve sırtım ağrıyor. Çok ilginç bir ağrı. Sıcak sıcak ağrıyor. Tatlı tatlı. Böyle buz kalıbının çözülmesi gibi, çizgi çizgi kaburgalarımdan sütyen çizgime doğru bir ağrı. Beni önüme doğru büken ağır kabuklarım usulca çatırdıyor.

Bu sabah ısınmaları yaparken de bana kendini açıkca belli etti. Hemen zihnim ponpon kızları gönderdi “dün güzel çalışmışsın, aferin, hey yo!” diye zıplamaya başladılar. Prelüd sırasında ağrıdı mı hatırlamıyorum, zira çoktan daha çok ilgimi çeken şeyler olmaya başlamıştı. Biterken ılınmalarda da ağrıyordu. Eskiden olsaydı çok korkardım. Sakatlanırım diye ödüm kopardı. Ama inanır mısınız bilmem, hiç korkmuyorum. Çünkü güvendiğiniz bir yoga hocasıyla çalışmak böyle bir şey. Size olacakları önceden söylüyor. Siz de teslim oluyorsunuz hocanın sözlerine ve ağrıya. Hatta “Ağrıyorsa, çalışmıştır” diyor. Daha çok ağrısın isterken buluyorsunuz kendinizi. İlginç bir durum.

Sevgiler,

Fatoş.

 

Fatoş- Destek

Merhaba sevgili sangha.

Bu yeni ay ile benim kırmızı çadır “en makbul” olduğu şekilde bir arada başladı. Kurslara denk geldiği için içim biraz burkulsa da, yeni ay ile uyumlu olmak beni sevindiriyor. “En makbul” olana ne kadar yakınsam o kadar mutlu olan ben için kaçırılmaz bir fırsat bu. Bu fırsatı kaçırmayayım deyip, ben de günlerimi ona göre saymaya başladım. Bugün yogaya dönüşün 3. günü. İlk iki gün hala “kahverenginin elli tonu” adlı dizi devam ediyordu, o nedenle 2. prelüdü yaptım. Nefeslerim kısa, bedenim yorgun ve isteksizdi. Bu geri dönüş günlerinde ayın diğer zamanlarında yaptığım hareketleri değiştirdiğim için elimin tersiyle yoga yapıyormuşum gibi bir his uyanıyor içimde hep. Bu tabiri bilirsiniz, yarım yamalak yapmak. İşte bu ay biraz bunun üzerinde düşünüp çalışmak istiyorum.

3. gün olan bugün için çok umutluydum. Udiyanaları uzun uzun tutacak, karnımda tüm vücuduma yayılan ısıyı hissedecektim. Hafifleyecektim, nefesimle uyumlu bir ritim yakalayacaktım. Dil kalıplarımdan öyle olmadığını anlamışsınızdır. Dizi hala bitmemiş. Bir bölüm daha çekmeye karar vermişler. İçimdeki isyankar hemen bağrınmaya başladı “bandasız yoga mı olur? bir şeye benzemiyor böyle…”

Aslında, dün gece sevdiceğimle benim daha da derine inme konusundaki korkularım ve isteksizliğimle ilgili konuştuk. Onunla konuşunca biraz rahatladım. Zihnim çok hazırdı 3. prelüde. Bandasız yaptım. Kumbakalar sağolsun. Ne güzel geldi bir bilseniz. Bir de ben gurur yapıp kayış, kitap, sandalye falan kullanmayı pek tercih etmezdim. Destek almak pek huyum değildir. Herşeyi kendi başıma halletmeye meyil ederim. Durumlar içinden çıkılamayacak hale gelirse belki yardım isterim. Bu kötü bir alışkanlık aslında, kırmaya çalışıyorum. Bugün dedim madem banda da yok, gelsin kayışlar, uzun uzun kalmalar, kitaplıktan uygun kalınlıkta bir kitap seçip ayak altına koymalar, sandalyeye tutunup çökmeler. Hiç de fena olmadı. İyi ki de destek almışım.

Fatoş- Ben, böyleyim.

Ne yalan söyleyeyim sangha, 2017 benim kendimle yüz yüze kaldığım, başkalarını suçlamaktan kısmen vazgeçtiğim bir sene oldu. 4. 7’yi tamamlarken çok şey birikti. O nedenle 2018 beni heyecanlandırıyor. Birikenler dönüşecek elbette. Bu sene gerçekten yeni bir yıla giriyor gibi hissettim. 5’inci günde hala hislerim taze.

Peki bu aralar ben yoga ile ilgili ne düşünüyorum? Bence bir kişinin yoga yolculuğuna bakarak o kişi hakkında çok şey söyleyebilmek mümkün. Çünkü aslında yoga yolculuğunda bir yere gitmiyoruz bence. Yoga yolculuğu tam olarak yolculuğa çıkarken hazırladığımız tüm çıkınlarımızın, hatta bazı çok gizli çıkınların biz istemesek de açılıp, ortaya kendimizle ilgili sırların birer birer saçılması sanırım. Saçılan sırlarımıza eski vitrinlerin çekmecelerinde bulduğumuz, sarı tozlu resimlere bakar gibi bakıyoruz. Bazılarında çok güzeliz, “Baaak, ne kadar güzelim?” diye gösteriyoruz başkalarına. O güzel fotoğraflara her baktığımızda hayat daha anlamlı oluyor, gözlerimiz gururla ışıldıyor. “İşte ya, buldum, ben bu fotoğrafa aittim” diyor içimizdeki “hep kayıp, olduğu yeri arayan”. Bazılarında ise utanç veren bir şeyler var, kimse görmeden altlara itekliyoruz. İyi ki o zaman Instagram falan yokmuş da kimseler görmemiş. Ama biz görüyoruz ya, o bile yetiyor aslında. Karnımızı bir yumru dolduruyor. Omuzlarımız düşüyor. Güzeli unuttuk bile, bak.

Hepsi biziz. Hepsi benim. Ben, böyleyim.

Yani demem o ki belki de daha ileri seviyeler, daha zor pozlar, daha iyi olmak falan belki biraz bizim maymun zihnimizi oyalamak için var? Aslında, sen neysen, o var. Hep.

Dolayısıyla, bir buhran içindeydim bir süredir. Çıkınlardan çıkanlarla çoğu zaman ne yapacağımı bilemiyorum. Toplayıp, yola devam edeyim mi? Üstüne basıp orada bırakayım mı? Belki de o çıkınlar geride kalmak için açılıp saçılıyorlar yolculuk daha hafif olsun diye? Yani bir yere gitmiyor bile olsak, bence çok yük almaya gerek yok.

Annem geçen şöyle bir soru sordu:

“Eee kızım bu kadar yoğun çalışıyorsunuz, sonra ne olacaksınız?”

Kafamın tepesinden alevler fışkırdı. Tam da yerinden soruyor hep. Ne demek ne olacağız anne? diyebilirdim. O da utanırdı, nasıl bilmez ne olacağımızı? Bir kere anne olan o. Bilmesi gerekir (şaka yahu, anneler her şeyi bilemez). Neyse, şimdi öğrendiklerimi uygulama zamanı dedim içimden.

“Hiçbir şey.”

(sıfır yüz ifadesi ile)

Suratındaki şaşkınlık ifadesi tanıdık geldi. Elini çenesine götürüp düşünceli düşünceli sıvazladı. Yüzündeki çaresizliği gördüm, hayal kırıklığı? İçimi bir şefkat duygusu kapladı.

“Neysek, o olacağız”

Sevgiler,

Fatoş

 

Fatoş: Kalıp Kırma 101

Sevgili sangha merhaba!

 

Döngünün ikinci çeyreğinde değişik haller içindeydim. Yoga yaparken saymayınca çalışmalar çok yorucu olmaya başladı. Hatta bir iki gün yorulmanın, zorlanmanın verdiği korku ve çekinceden çalışmamı aksattım. İçimdeki hoca beni biraz fazla zorladı galiba. Sonra dedim ki kendime “Ters bir şeyler var, her gün severek yapmam gerekiyordu hani?” Ve sonuç olarak 3-5 tekrarlı, bazen 8 e doğru giden yoga çalışmama geri döndüm. Çok mutluyum. Oturmalarım da sevdiğim derinliğe geri döndü. Belki de şimdilik olmam gereken yer burasıdır.

Ben serinin her hareketini ayrı seviyorum. Birini atlarsam içim rahat etmiyor. Hepsini yapamayacaksam karalar bağlıyorum. Hareketlere bağımlılığın uzun süre içinde sorun olabildiğini de öğrendim. “Acaba ne olacak bu halim, bu iyiye işaret mi yoksa sıkıntılı bir durum mu?”derken tatile geldik.

İlk gün yere çarşaf sererek yaptığım yoga çalışmamda yer çok dar olduğu için güneşi selamlayamayacağıma karar verdim. Çarşaf ayağıma dolandı, Ayağım yatağa değdi, elim duvara değdi ama yılmadım, hiç olmazsa yarısını yaparım dedim. Asıl amaç zaten böyle durumlarda devam edebilmek değil mi? Ama içimdeki diğer ses bunu da beğenmedi, ertesi günü iple çekti.

“Dün yere dokunmak istemediğim için serinin bir kısmını yapamamıştın ya? Ne olur biraz daha geniş bir insan olsan bu konuda?” dedi. Ben biraz titizimdir, Büyükannem bana küçükken ellerim pisken etrafa dokunmamam gerektiğini öyle sıkı öğretmiş ki, hala pis olduğunu düşündüğüm bir şeyi elledikten sonra etrafta ellerim felçli gibi dolaşırım. O kirli ellerle hiç bir yere dokunamam. Mesala cips falan yersem, sadece iki parmağımı kirletirim, o iki parmağımı yıkayana kadar mengene gibi havada tutar, onları yıkama zamanı gelene kadar dakikalarca havada unutabilirim.

Ama yoga çalışmamı yaparken bugün çarşafa sinir oldum. Nasıl yani Mars’a selam vermemi engellemesine izin mi verecektim? Çarşafı kenara attım, serinin bütün hareketlerini yapabilmek için ellerimi çıplak zemine koydum. Normalde asla dokunmayak istemeyeceğim bir otel odasının tozlu zeminine ellerimi, dizlerimi, ayaklarımı defalarca koydum. Hepsi yoga aşkına. Mesela Mandukasana yaparken ellerimi önce yere, sonra boynuma bile koydum. Kalıp kırma örneği sayılır mı bu?

Yoga çalışmam sonrasında ise kendimi duşa girmemek için zor tuttum, hala tutuyorum. Yazı bitince denize yollanacağım. Ege’nin tuzlu ve serin suları kirli bir şeyler varsa arındırır nasıl olsa. Hatta belki çarşafı buna güvenerek bile kenara itmiş olabilirim. Yükselenim Başak, merak eden varsa.

Sevgiyle kalın.

 

 

Fatoş- Saymak ya da saymamak, işte bütün mesele bu mu?

Merhaba Sangha!

Saymayınca yazacak şey ne zor bulunuyormuş değil mi? Size anlatmak istediklerim var ama yeterince anlatmaya değer olup olmadıklarını bilemediğim için yazamadım. “Ama şimdi bunun yogayla ne ilgisi var, nasıl bağlayacağım?” deyip, vazgeçiyorum. Aslında bunun saçma bir bahane olduğunu, yoganın hayatın her kısmıyla ilgili olduğunu biliyorum, deneyimliyorum. Belki aradaki bağlantıları buraya yazacak kadar kesin kuramıyorumdur bu aralar?

Peki saymadan yoga yapmak nasıl gidiyor? Bence böylesi daha güzelmiş. Isınmalardaki ilk udiyanalara gelene kadar biraz “Bugün ne yapayım, şunu yapayım, bunu yapmamıştım geçen gün” gibi konuşmalar oluyor ama nefes alma, verme aralarında sorular bitiyor, sonra “Sadece yap işte sen, vücudunu iyi dinle, gerisi gelecek” diyen diğer sese ikna oluyor. “Sonrasında Balakrama nasıl bitiyor, anlamıyorum bile!” demek isterdim ama hala her harekette bir pazarlık durumu oluyor. “Bir tekrar daha yapamayacağım” dediğim yere kadar devam ettiriyorum. Oturmalarda ise zaman zaman biraz şuursuz bir hal geliyor. Birkaç ay önce oturma kısmında zihnimin odaklandığı şeyler daha etkili ve derin geliyordu. Bu aralar anlayamadığım bir durum var, dalıp gidiyormuşum gibi oluyor. Henüz bu iyi birşey mi kötü birşey mi bilemiyorum. Önümüzdeki günlerde anlamayı ümit ediyorum.

Dirsek konusuna gelince, Okçu pozunda çok geriye doğru açılıyorlarmış, onları düzelttim, hizaya soktum. Güneşi selamlama’larda yerli yerinde görünüyorlardı, düzeltmemi gerektirecek bir durum yoktu. Ek olarak nefes alma ve verme süreme bakma fırsatı buldum. Nefes alma sürem çok kısa, verme sürem ise oldukça uzun. Biraz bu süreleri dengelemeye çalışacağım önümüzdeki zaman diliminde.

Bu ay nefeslerimi ve tekrarlarımı saymadan yaptığım yoga çalışmalarında, geçen ay saymaya odaklı bir zihinle yaptığım yoga çalışmalarından daha farklı keşifler yapıyorum. Saymamak bence yoga çalışmama yaradı ama bu blogda yazdığım yazı sıklığına pek yaramadı. Gerçekten o kadar sık yazmama gerek var olup olmadığına da emin değilim. “Yorgan gitti, kavga bitti” mi oldu artık her sabah zaten yoga yapıyor olunca acaba? Ben bunu bir düşüneyim.

Kendinize iyi bakın sevgili sangha!

 

Fatoş: Fazlası zarar

Bu akşam sanghadan Burçin ile buluştuk. Yoga arkadaşları birbirinin derdinden ne de iyi anlıyor. Kahveciye oturduk. Aşırı sıcak hava dolayısıyla bir buzlu limonataya hepimizden izin var. Ali’nin yeni ay  niyeti dahilinde 18.00’de biten yeme süresi konusunda herkes destekçi, Ali’nin azmine hayranım. Eski alışkanlıklar yokluyor tabii arada, “Şurada nefis bir dondurmacı var, sakızlısı efsane, oraya gidelim mi?” Sonra cevap geliyor “Ama dondurma iç ateşimize zarar?”. Eee o zaman olsun, hayat sakızlı dondurma olmadan da devam edebilir değil mi? Şimdiye kadar fazlaca yemişizdir zaten. Akşam serinliği güzel, çimler serin, yoga ve hayat sohbetlerinin tadına doyum olmuyor. Onların tadını çıkaralım.

Bugün Burçin’le dışarı doğru dönmeyi pek seven dirseklerimizi konuştuk. Bizim dirsekler fazla esnek olduğu için arada onları içeri doğru hizalamak gerekiyormuş. Eğer hizalamazsak kıkırdağa zarar veriyormuş. Yarın sabah dirseklerime dikkat edeceğim. Bunu derste de konuşmuştuk ama ben unutmuşum. Ne zamandır hiç onlara dikkat etmiyordum açıkcası. Şimdi merak ediyorum dışa dönecekler mi yarın sabah yoga çalışırken acaba?

Yaratıcı çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor ama tek sorun şu: hızım salyangoz hızı. Yaptıkça açılacak diye ümit ediyorum. Beni en çok ketleyen şey yaptığım çalışmanın mükemmel olduğuna emin olana kadar irdelemem, tahta işleyen zanaatkarlar gibi içini dışını fazla fazla oymaya devam etmem. Hatta bazen o kadar çok oyuyorum ki, bozuyorum yaptığımı, onca emek oyulmaktan anlamsız bir biçim alıyor. Bu çok yorucu bir tutum. Bazen de olduğu gibisiyle yetinmek gerekiyor değil mi ama? Ama yoo, Fatma Shadow* Pınarbaşı fazladan oymayı sever. Bu da benim alt kimliğimmiş meğersem. Üst taraflarda oymayı pek sevmeyen bir kimliğim varsa bir el atsın yahu.

(Nickname credits go to Burçe 😉 )

Fatoş- Bu ayın pusulaları

Niyet ettim bu yazıyı yazmaya. Niyet etmesem bu yazı olmayacaktı.

Evreninin düzeninin bizlere sunduğu binbir olasılıktan hangisini kendi gerçekliğim olarak seçeceğimi niyetlerimin belirlediğine inanırım. Evrenin pusulaları bence niyetler. O nedenle niyet etmek kutsaldır benim için. Yolumu bulmama yarar. Kaybolmamak için ara ara yoklarım niyetleri.

Bazen bazı şeylere niyet edip, niyetler gerçek olduktan sonra aslında o çok istediğim şeyden sıkılıverdiğim de oldu. Annem korkardı bu konuda benden. Yeni bir şeye başlarken bana korkulu gözlerle bakıp “Bunu da yıllarca çalışıp, çok iyi yapıp, sonra da kestirip atmayacaksın değil mi?” derdi. Ben de “Bilmiyorum.” derdim. Hep annemin korktuğu başına geldi. Niyetimi gerçekleştirene kadar her şeyimi verdim, istediğim şeyler gerçek oldu, sonra sanki o her şeyi veren ben değilmişim gibi, elimin tersiyle çöpe itekledim.

Maymun iştahlı mıyım? Belki de maymun iştahlıyım, sonuçta atalarım maymundu. Onların iştahı bana da geçmiş olabilir. Şaka bir yana, benim için niyetlerin kullanım süresi bitmişse, yenilerine yelken açma vakti gelmiştir. Niyetler gerçeğe dönüştüğünde sevdiysem orada kalırım, beğenmediysem yeni yollar görünür. Rahatsızlığın içinde kalabilirim ama niyetin kullanma süresi hala geçerli mi diye kontrol etmem gerekir. Sonuçta gerçekliği deneyimlemeden ne hissettireceğini tam olarak bilemezdim değil mi?

Böyle koşup, durup, düşünüp, vazgeçerek istemediğim şeyleri çok iyi bilir oldum. Olan oldu, giden gitti, dersler kaldı. Bazı derslerden de ben kaldım. Hala öğreniyorum, çift dikiş, hatta belki 5 dikiş. Yeni dersleri almaya hak kazanana kadar devam, öğrenmenin sonu yok.

Gelelim bu ayın niyetlerine. Yoga ile ilgili iki niyetim var. İlk olarak, ben bu ay bir sabah insanı olmaya karar verdim. “Fake it, till you make it” diye bir söz var ya, bildiniz mi? Hah, işte ben bu ay sanki bir sabah insanıymışım gibi davranacağım. Artık zaten her sabah gün ağarmadan kalkıyorum ve yogamı yapıyorum. Şimdi bunu alışkanlığa dönüştürme, sürünerek yapma halinden kurtulma, kolaylıkla yapana kadar kolaylıkla yapıyormuş gibi yapma zamanı. Bilmem anlatabildim mi?

İkinci olarak, yoga yaparken saymamaya başlayacağım. Bunu son üç gündür deniyorum. Fena gitmiyor. Hareketlerin ince ayarlarına odaklanıyorum, içime sinene kadar duruyorum, tekrar ediyorum. Zaman kısıtlamam yok, genelde yoga çalışmam 1-1.30 saat kadar sürüyor. Bakalım ilerleyen günlerde neler keşfedeceğim?

Yaratıcı kimliğimle ilgili niyetler açısından da biraz açgözlüyüm bu ay. İlk alan resim. Bu ay boyunca eskizler çizeceğim. Bütün eskizler bir resime odaklı olacak. Kafamda bir suluboya çalışması var. 28 gün boyunca üzerinde çalışayım ve o bir tane taslak gerçek bir tablo olsun istiyorum.

İkinci alan müzik. Ben klasik müzik eğitimi almış bir virtüöz piyanistim. Ama mesleğimi icra etmiyorum, son üç yıldır akademisyenlik ve öğretmenlik yapıyorum. Lise yıllarımda hep müziğin yaratma kısmı ilgimi çekerdi ama ağır resital programları kapsamında parmaklarımı ve hafızamı çalıştırmaya o kadar odaklıydım ki, müzik yaratmak arka planda kalıyordu. Üniversitede şimdiki eşim Ali’yle tanıştım. Ali kısa filmler çekiyordu, ben de onun filmlerine müzik yapıyordum. Çok eğleniyorduk. O zamanlar asıl niyet okuldan mezun olmaktı, o nedenle filizlenen çabalar askıya alındı. Sonra konservatuarda öğretmenlik yapmaya başladım. Öğrencilerime bana öğretilmeyeni, geri planda kalan, benim için asıl önemli olduğunu düşündüğüm şeyleri öğretmek istedim. O nedenle beste yapma ve beste yapmayı öğretme konusunda çalışmalar, araştırmalar yaptım. Tüm bunları yaparken de kendi müziğimi yapmanın beni en çok tatmin eden şeylerden biri olduğunundan kesinlikle emin oldum. Şimdiye kadar evde kendime ve Ali’ye, bazen de eve gelen misafirlere çalmak hoşuma gidiyordu. Ama kendi başıma günlük çalışmayı çok ihmal ediyorum, savruk bir düzende ilerliyor. Yogayı düzene oturttuğumdan ve bu bloga yazdığım niyetlerin beni daha çalışkan yapma sihrine sahip olduğunu farkettiğimden beri araya müziği de sokuşturasım geliyordu. Alper’in yazdıklarını okudukça derdimi anlayacak birileri de var diye de düşünüyorum. Bu ay affınıza sığınarak yazılarımı araç edip sade ve basit bir piyano albümü kaydedeceğim. En az altı tane diyerek gerçekçi olup olmadığından emin olamadığım bir aylık hedef koydum. Gelişmeleri ise yazılarımda kısaca aktaracağım.

Üçüncü alan da yazı. Hayalet yazarlık yaptığım kitap bitmek üzere. Bir de bu blog var. Bir blog yazarı olarak, benim için sayarken yazmak daha kolaydı. Neden mi? Şimdi başlık bulmam gerekecek, zor geliyor başlık bulmak. Başlıklarımın yazılarımdan daha iddialı olma eğilimi var. Başlığa bakıp, açıp da okursanız hayal kırıklığına uğramayın isterim aslında, sanırım endişem bu.

Kurmaca kervanına katılacağım bu gece. O da yeni bir niyet oluverdi, halbuki geçen ay öyle olmadığına çok emindim. Kısmet diyelim artık.

Hadi o zaman, pusulalar hazırsa, macera başlasın!