Fatoş II- Gün 25

Merhaba sevgili sangha!

Ben yazmayalı biraz zaman oldu. En son kırmızı çadırdaydım hatırlarsanız. Bu defa kırmızı çadır çok sakin geçti. Çadır dahilinde etüt dersimizi oturarak izledim. Yoga dersi izlemek de değişik bir deneyim oluyor benim için son ikidir. Sınıfa her biri ayrı hikaye getiren bambaşka vücutları izliyorum, hikayelerin hareketlerin uyumunda kaybolmasına hayretle şaşırıyorum. Herkesin içine dönerken büründüğü yoğun sessizliklerine ve ciddiyetlerine hayran kalıyorum.

Bir de dersi izlerken yoga yapmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Halbuki sadece 3 gün ayrı kalmıştık. Sonra dersi izlerken, izlemenin de ne kadar motive edici olduğunu düşündüm. Başkalarını izlerken kendimle ilgili keşifler yaptım, yeni hedefler koydum. Yani kısacası sınıfla beraber yapamasamda, öğrenmeye devam ettim.

Bu ayı bitirmeye üç kala, hafiften bir değerlendirme yapamaya başladım bile. Geçmekte olan ayda niyetim, her sabah gün ağarırken aynı saatte uyanıp, belirli bir tekrar sayısının üzerinde yapmaktı. Her sabah aynı saatte uyanma niyetim hemen sonuçlanamadı. Süreç ilerlerken güneş doğmadan kalkmaya evrildi. Yardım çağrısı yaparcasına yazdığım yazılara sevgili Pınar’ın yardım için çözüm önerisi arayışı ile tam bir dayanışma oldu ve bizim sabah bülbülleri grubu oluştu. Dünya üzerindeki en şirin WhatsApp grubu olabilir bence sabah bülbülleri. Pınar’ın şu yazısında anlattığı gibi, birbirimizi uyandırmaya başladık. Ben birine söz verdiysem tutmayı seviyor olduğumdan dolayı, her sabah güneş doğmadan 5.30’da uyanır oldum bu grup sayesinde. Yoga yapamayacak olsam da uyanıyorum, ev işi yapıyorum, oturuyorum, kitap okuyorum. Bazen biraz uyanık durup geri uyuyorum. İki gündür alarmdan önce uyanıyorum. Çok memnunum durumdan. Sabah insanı olmaya doğru evriliyorum sanırım.

Yeni döngüye çok güzel niyetlerim var, şimdiden birazını yapmaya başladım. Altyapı çalışması diyebiliriz. İlk niyetim saymayı bırakmaya çalışmak. Bu konuda Ali’den ve siz sevgili sanghamdan ilham almayı planlıyorum.

İkinci niyetim bu ay sonunda yaratıcı çalışmalarımın meyvelerini topluca paylaşmak. Yaratıcı çabalarımın sonuçlarını paylaşmanın zorluğunu yaşadığımdan daha önce bahsetmiştim. Bu ay sonuna kadar en az altı yeni bestemi kaydedip, paylaşmayı hedefledim.

Ve üçüncü niyetim yeni çizim defterime her gün bir şeyler çizmek. Bu nereden çıktı diyeceksiniz? Geçen gün birden fazla yaratıcı aktivitenin birbirini beslediğine dair izlenimlere kapıldım piyano başındayken. Bir de çok güzel yeni kalemlerim var, renklerine bayıldığım. Onları kullanmak için fırsat doğuyor, ayıptır söylemesi.

Bir de her sosyal medyayı açışımda birkaç dakikadan fazla geçmişse kendime “şimdi bunu bırak ve eline bir kitap al!” diyorum. Çok işe yarıyor. Bu ay muhteşem kitaplar okudum, o yüzden elimi kitapla doldurmaya devam edeceğim.

Sağlıcakla kalın! En önemlisi sağlık.

 

Fatoş II- Gün 19

Bugün size biraz sevmek, büyümek ve güçlenmek ile ilgili iç dünyamda dönenlerden bahsedeceğim. Zira son iki gündür bu konulara çok kafa yordum. Hem kendi hayatımı hem de şu an tanık olduğum hayatları tarttım ve düşündüm bolca. Sonuç olarak şu kanıya vardım: sevgi bizi birbirimize bağlayan şey.  Bunu demek çok klişe olur değil mi? Ama klişelerin neden klişe olduğunu düşündünüz mü hiç? Çok kişi beğenmiş, o yüzden kullanmış ve klişe olmuş. Doğruluğu onaylanmış yani kullananlar tarafından.

Tabii klişelere  inanmak istememek çok doğal bir sonuç, eğer benim gibi “cool” takılan biriyseniz. Bir de sevginin bizi birbirimize bağlamadığı da çok örnek gördük değil mi? Çocuklarını bırakıp giden babalar, kardeşinin kuyusunu kazan insanlar, kendi dünyalarında kaybolup giden ve bizi sevmeyi unutan anneler, başkasının acı çektiğini görünce dönüp giden arkadaşlar gördük, dertlerinde boğulup giden insanlar gördük, sevgi görmedik. Nasıl inanacağız?

İlk önce seveceğiz bence. İlk adım bizden gelecek. Kendimizi, vücudumuzu çok seveceğiz. Bu yazıyı çok bilmişcesine size yazmıyorum bu arada, kendime yazıyorum. Kendime tavsiyeler. Siz de nasiplenirseniz ne ala! Baktınız çok bilmiş duyuluyorum, basın tuşa, geçin diğer yazıya.

Sevmeye nereden başlasak? Mesela ben şimdi kırmızı çadırın kahverengi patikasında yol alırken sevgili Aylin’in geçen ay kırmızı çadırına kavuşmasına duyduğu sevgi ve sevinci düşlüyorum. Ben de onun gibi olmaya çalışacağım bu konuda. Önceden kırmızı çadır bana bir lanet gibi gelirdi. Kadınlığımı ve kendi vücudumu sevmezsem nasıl olacak bu işler? Olmaz. Ağrılara da, pis kana da, PMS’e de, depresyona da, açlık hissetmeyecek kadar boşvermişliğe de merhaba. Hoşgeldiniz! Sizin sayenizde ne kadar müthiş bir hayat yaşadığımı hatırladım. Siz de olmasanız değerini bilemeyeceğim kanamadığım günlerin! (-Burada biraz abarttım, ama bu konuda abartmaktan ve kabartmaktan çekinmeyeyim diyorum şimdilik.)

Neden ilk prelüdün adı güce adım? Kalıpları kırmak için güçleniyoruz. Özgür kalmak istediğimiz için kalıpları kırmaya çalışıyoruz. Örnek lazım. Hmm, son zamanlarda hiç yapamam dediğiniz ama yaptığınız bir şey oldu mu? Benim oldu. Yine biraz iteklenmeye ihtiyaç duydum tabii, her konuda duyduğum gibi. Bu sefer kaçmadım. Korkudan tüm vücudum titredi, ama kaçmadım. Önceden olsa kaçardım. Hatta gitmezdim bile yüzleşmeye. O zaman büyür müydüm? Güçlenir miydim? Hayır. Biraz derine gidince yoganın sadece fiziksel bir çalışma olmadığının kanıtları önüme seriliverdi.

Benim yaşadıklarıma yaklaşımım değişmiş. Evet hala hırçınım, biraz kırıp döküyorum etrafı. Artık “Aman ben kirlenmeyeyim, benim üstüme bulaşmasın” diye uzak durmuyorum en azından. Uzak durmayacak kadar güçlenmişim daha. Olsun, o da hiç yoktan iyidir herhalde. Zarifçe başa çıkmaya da başlayacağım günler yakın bence. Bunun için de kibrimin ve çok bilmişliğimin ayarını tutturmam lazım ki kalp gözümü kör etmesin, sevmenin önemini unutmayayım. Bence o zaman zarafet ve geri kalanlar kendiliğinden gelecek diye inanıyorum. O zaman beni bağlayacak sevgi başkalarına ve her şeye.

Kimse kimseden daha iyi değil, bunu unutmamam lazım. Bence dünya üzerindeki bütün sorunlar birinin herhangi birinden veya diğerinden daha iyi olduğunu düşünmesi ile başlamış. Kalbimizi kendimize ve diğerlerine sadece oldukları kişi oldukları için açık tutabilmemiz dileğiyle. Sevgiyle kalın.

 

Fatoş II- Gün 16

Yazmayalı dört gün olmuş. Yazamadım çünkü son dört gündür kendi gerçekliğimden kopmuş gibi hissediyorum. Biraz abartılı bir söylem gibi duyuluyor olabilir. Ama öyle hissettim, madem samimi takılıyoruz, beni de bugün böyle idare edin.

Son dört gündür kendi rutinimde devam eden tek şey yogaydı. Sabah güneş doğmadan uyanma timi işe yarıyor. Güneş doğmadan uyanılan günler 3, uykuya kapılıp gidilen günler 1. Dolunay olduğu gün tabii ki yoga çalışmamı yapmadım ama çok güzel bir kitap hediye aldım yoga ile ilgili, ona gömüldüm. Geri kalan herşey rutin dışıydı.

Rutinimi bozan şeyler ise arkadaşlarımın bizde kalıyor, benim de başka arkadaşlarımda kalıyor olmamdı. Bugün ilk defa evdeyim. Eskiden arkadaşlarla olan sınırlarımı çok kesin çizebiliyordum. Ama artık en yakın arkadaşlarım başka şehirlerde. Birkaç günlüğüne bir araya gelebiliyoruz ve geldiğimizde ise garip bir halde buluyorum kendimi. Bir saatliğine çay kahve içmek gibi olmuyor, birkaç gün beraber yaşıyoruz. Beraber geçen günlerden sonra onların yükleri, hissettikleri, yaşadıkları üstüme yapışıyor sanki, atamıyorum bir süre. Sakın ha yanlış anlamayın, çok iyi vakit geçiriyoruz, onları ne kadar sevdiğimi size anlatmama gerek yoktur herhalde. Bu benim hiç konuşamadığım bir konu, belki üzerine yazarsam daha iyi anlarım diye dökülüyorum buraya şu an.

Eskiden arkadaşlarımın yaşadıkları, hissettikleri, yapmaya çalıştıkları şeyleri sadece dinlerdim. İyi bir dinleyici olmuştum hep. İyi bir dinleyiciyseniz, dinlenilenlere yaptığınız yorumlar değere biner. Çünkü konuşmanın gerekli olduğu ve olmadığı konuları çoğu insana göre iyi tahlil edersiniz. Dinlemeye değer şeyler hakkında düşünmüşsünüzdür çok şey dinlediğiniz için. Hangi konuların kimin ilgisini çektiğini anlarsınız. Bazen de anlayamazsınız. Canınız sağolsun.

Neyse, arada bana söylenenlere göre ben bilge bir insanmışım. Hep duymak koltuklarımı kabartır demek isterdim ama öyle değil. Bazı zamanlarda çok kibirli bir insan yaptı beni bu. Kalbimi soğuttu kibrim. Hala da arada bir selam çakar gölgelerin arasından kibrim suratındaki arsız ifadeyle.

Ama hayır, bence benim bilge biri olduğum çok doğru bir tespit değil. Sadece iyi bir dinleyiciyim. Bilgelik daha üst bir mertebe benim anlayışıma göre, daha çok var bence benim için oraya. Mesela benim bilge olarak gördüğüm ve güvendiğim kişilerden biri Ali, diğeri Defne Hocadır. İkisinin de bir sözüyle bazen herşey benim için tersyüz olur. Bilge bir insanın benim için ne olduğunu size ancak şöyle anlatabilirim bence; karşınızdaki bir şey söyler ve gerçekler suratınıza ışıyıverir karanlıkların arasından,  bir deniz fenerinin sizi gözeten ışığı gibi. Ya da bazen ışığı tutup çaktırmadan gösterir yolu, uslu çocuklar kaybolmasın ormanda diye. Çok ihtiyacı olanlar görür, olmayanlar bir dahaki seferi bekler.

Şimdilerde ise iyi bir dinleyici olmanın bir adım ötesine geçmeye itildiğim zamanlar var gibi hissediyorum. Sanki arkadaşlarım sorunlarını çözmemi bekliyorlar bazen benden. Hissediyorum beklentiyi, ama harekete geçmiyorum. Yardım isterlerse seve seve yardım ediyorum. Ama bilgelik isterlerse, onların bakış açılarını tersyüz edecek kadar bir şey bilmiyorum ki ben? Hatta bazen tek bildiğim hiçbir şey bilmediğim oluyor. Ama belki de tam duymak istedikleri şeyi de biliyorum? İşte burada karışıklık başlıyor. Gerçekten benim verdiğim bir tavsiye ile sorunları çözülecek mi? Ya işler daha kötüye sararsa? Ben en iyisi susayım. Kendi bulsun çözümü.

Taşıma suyla değirmen döner mi? Benim döndürdüğüm zamanlar olmuştu. O zaman örümcek ağının önemli bir parçası olarak ben de başkalarının değirmenlerine su taşımalı mıyım? Yoksa çok da umurumda olmamalı mı? Umurumda olmaması onları önemsemediğim anlamına gelir mi? Ya da ben onları önemsiyorum zannederken, kendimi, kibrimi mi parlatıyorum?

Bazen de öyle şeylerle karşılaşıyorum ki, çok yanlış geliyor susmak. Hemen müdahale etmem lazım, ben söyleyeyim de, sonra “biliyordun da söylemedin mi!” diye kızmasınlar. Evet, bu da başıma geldi. Bazı zamanlar da biliyorum dönen dolapları, seziyorum yaptıkları yanlışları, ama anlamamışım gibi yapıyorum. Onlar kendi keşiflerini yapınca beraber şaşırıyoruz gibi oluyor. Biraz arkadaşlarıma anne babalık yapıyorum sanki. Bak, yine geldi kibir geri.

Ya da “sen basbayağı ikiyüzlüsün!” de diyebilirsiniz. Öyle değil sangha, bildiklerimi söyleyince kötü biri olmaktan çok korkuyorum. Gerçekler acıdır çünkü. Bazen insanlar duymak istemez gerçekleri. Sesleri yükselir, savunmaya geçerler. Söyleseniz de duymazlar hatta. Zaman zaman bazıları benden korkar, sevmez beni sadece gerçekleri söylediğim için. Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur diye bir atasözü var ya, işte benden korkmasınlar diye ben doğruyu söyleme zamanı gelince bazen geri döner giderim, söylemem.

İşte böyle düşünceler de bazen beni insanların gerçekliğine inanmaya itiyor. Daha mutlu oluyoruz bir süre, evet. Ben unutuyorum söyleyeceklerimi, beraber inanıyoruz. Sonra beraber düşüyoruz. Düşüşler acı oluyor tabii. İşte bu aralar düşen çok var sangha. Ağırlaştım ben de. Pek konuşamıyorum, yazamıyorum, genelde ağlıyorum böyle günlerde.

İşte böyle zamanlarda bazen sevgilime, iyi bir kitaba, beni o halimle kabullenecek kadar samimi yakınlara, kendi zevkime göre duruma uygun bir parça müziğe, kendimi unutmayı becerebilirsem de piyanonun tuşlarına bırakıyorum kendimi. Benim için en büyük bilgelik sevgide ve sanatta gizli sanırım. Yoga mı? Onu birşey beklemeden yapıyorum. Hocam öyle söyledi.

 

Fatoş II- Gün 12

Bu bloga girince hemen odak noktam değişiyor. Evde çok sevdiğimiz bir arkadaşımız var iki gündür, çok eğleniyoruz. Şimdi ben sabah uyanma ritüelime sadık kalabilmek için normalde uyumadığım bir saatte yatağa çekildim. Bu yazıyı bitirince uyuyacağım.

Şimdi şunu düşünüyorum: yoga öncesi hayatımızda yapmayı çok sevdiğimiz şeyler ne olacak peki? Yoga öncesinde tanıdığımız, son 11-12 yılımızı beraber geçirdiğimiz çok ama çok sevdiğimiz arkadaşlarımız bizi ziyarete evimize kalmaya geliyorlar, bir nevi aile ziyareti gibi düşünün. Beraberken eski kalıplar hortlayıveriyor. Dün çok suçlu hissediyordum kendimi. Eski kalıpların kucağına atlayıverdim, ne zevkliydi. Ama biraz (14 saat kadar) düşününce sanki tüm olay eski kalıplar hortlamaya devam etse de, rutini bozmamak galiba dedim içimden. Hahaha, tanıdık geldi mi? Eee, ben bunu zaten kaç kere duydum, söyledim? Aynı fikirde kaçıncı turu atıyorum acaba? Bugün birşey daha anladım ama. Eski kalıplar hortlasın. Hatta eski kalıplar devam etsin, yeni kalıplar ile çakışsın ki, neyin ne olduğunu daha iyi anlayalım, değil mi? Her tur daha da içeri doğru mu sarmalanıp gidiyor?

Günün iç rutini: Olayları ve insanlarla aramızdaki farkları dramatize etmemek. Biraz da anın tadını, gelenin bereketini, olanın hayrını düşünüp, devam etmek. Neyi neden yapıyorduk unutmamak. Şükür etmek.

Geçen gün Ali’yle birinci prelüdü beraber yaptık. Benim için verimli bir yoga çalışması olmadı diye düşündüm iki gün boyunca. Bir daha beraber yoga yapmasak mı acaba diye bile düşündüm. Sonra bu akşamüstü bir daha denedik. Bu sefer de normalde kendi başıma yaptığım çalışmalardan çok daha iyi oldu. Gerçi akşamüstü olunca daha esnek oluyorum, daha az acılı oluyor çalışmalar. Her gün ayrı bir macera olacak sanırım. Ya da macera bitecek mi? Ya da hep dönüp duracak mıyız?

Şimdi güzel bir sofra ve iyi bir sohbeti yarın sabah yapacağım udiyana bandhaları düşünerek geçirirsem ne olur? Sofraya yazık olur. Arkadaşlarımla o eski günler yakaladığımız ahengi yakalayamayız. Hatta, yarın sabahki udiyana bandhalar benim gibi bir kontrol manyağı söz konusu ise, yalan olur. Nasıl olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Benim fikir yürütme paternlerimi tanıyabildiniz mi? Aa yok, daha tam anlayamadınız mı? Biraz daha mı yazayım?

Bugün sofrada yılların dostluğunun verdiği sıcaklık ve saflık tüm varlığıma dolduğunda mest oldum. Ne kadar şanlıyım! Ortayı buldum sanırım. Bir anlığına.

Fatoş II- Gün 11

Merhaba sevgili sangha!

İki gündür sabah güneş doğarken uyanma çabalarım sonuç buluyor. Yaşasın! İlk gün yine yogadan sonra uyudum, ama bugün uyumadım, çalıştım. Ben günün sevdiğim aktivitelerini genelde akşama bırakmaya alışığımdır.

Bu gece kuşu olma alışkanlığım biraz annemden geliyor olabilir, o da bir gece kuşudur. Akşamları ev ahalisi el ayaktan çekilince, kendi ilgilendiği konulara vakit ayırmayı sever. Sonra da sabaha karşı uyuyup, öğlene kadar uyur. Anneannem ve babam bu durumdan çok şikayet ederdi, çünkü ikisi de doğa ve toprakla çok haşır neşir olan insanlar oldukları için gün doğarken uyanıp, gün battıktan biraz sonra uyurlar. Ben ve kardeşim ise anneme uyup, senelerce doğanın ritmine aykırı bir uyku düzenine düşkünlük geliştirdik. Ben ise bu sene öğrendiğim bilgiler ışığında bunu kökten değiştirmeye niyetlendim.

Geçtiğimiz kış bir süre sabah güneş doğmadan önce kendiliğimden uyanmaya başlamıştım. Günlerim çok daha akıcı ve kolay geçiyordu. Sonra dün Shivani Sharma (2016) adında bir Ayurveda uzmanının, yıllardır edindiği bilgiler ışığında sabah insanı olma üzerine yazdığı kısa bir makale okuyordum. Defne Hoca da hep iyi bir yoga öğrencisinin biraz da olsa Ayurveda bilmesi araştırması gerektiğini söyler. Bu makale de benim karşıma tam ihtiyacım olan zamanda çıktı, sizinle paylaşmadan edemeyeceğim.

Sharma diyor ki sabah güneş doğmadan uyanmak, sörf yaparken daha oluşmamış bir dalganın başlangıcını yakalamak gibiymiş, Dalga kabarmadan önce yakalarsanız, o dalga oluşurken ortaya çıkan gücün ivmesiyle kayar gidersiniz diyor. Yani güneş doğmadan uyanırsanız, günü daha akıcı geçirebilirsiniz diyor. Ben bunu  geçen kış bir süre deneyimlediğim için kadının neden bahsettiğini tam olarak anlayabiliyorum. Hatta dalgayı başlamadan yakalayamazsam nasıl boğulma tehlikeleri geçirdiğimi de öteki zamanlara kıyasladığımda fark edebiliyorum. Açıkçası dalga oluştuktan sonra tahtaya çıkmak bile mümkün olmuyor, köpüklerin arasında kaybolup gidiyorum ben.

Bundan sonra en sevdiğim aktiviteleri günün o erken saatlerine koymaya karar verdim. Yani yoga yapmak için uyanacağım ve sonra uyumadan biraz yalnız vakit geçirdikten sonra yaratıcı aktivitelerime geçiş yapacağım. Böylece sabah deneyimlerimin arzulanabilir kutsal saatler haline gelmesini umuyorum. Yani o saatler için yaşarsam, kendiliğinden, kasmadan gece kuşundan sabah bülbülüne bir dönüşüm geçirmeye niyet ettim. Ya da ben sabahları khaki mudra yaparken öten bet sesli kargalara da dönüşebilirim. Göreceğiz hep beraber.

Yogaya başlamadan önce yataktan zombi gibi kalmayı önlemek içinse, ellerimi birbirine ovuşturup, gözlerimin üstüne koymayı deneyeceğim. Sinir sistemini harekete geçiriyormuş, öyle diyor Sharma. Benim için en zor kısmı sanırım bir kere uyandıktan sonra gözlerimi kapamamak.

Sevgili liderimiz Pınar ile benim gibi uyanamayanlar için bir dayanışma ihtiyacı var mı acaba diye konuştuk. Siz de dalgayı kabarmadan yakalamak istiyorsanız, bir yorum bırakın bu yazının altına, birbirimizi uyandırmak için yardımlaşalım. Bir WhatsApp grubu kurulabilir diye akıl yürüttük ama vrittilerden kaçınmak için sadece bir mesaj, ya da emoji atma hakkı olsun diyoruz. Bir nevi yoklama, ya da görüntülü samapada gibi. Akıl akıldan üstündür, sizin de fikirleriniz varsa, bizimle paylaşırsanız çok seviniriz.

Kolayca aksın günleriniz sevgili Sangha!

Shivani Sharma, 2016, How Ayurveda turned me into a total morning person when nothing else could. https://www.mindbodygreen.com/0-25655/how-ayurveda-turned-me-into-a-total-morning-person-when-nothing-else-could.html

Fatoş II- Gün 9

Ah sevgili Sangha!

Size güzelleme yaparak başlayacağım bugün. Ben evden çalıştığım için pek dışarı çıkmıyorum ve çok insan görmüyorum. Bu açıkcası benim için bir nimet. Ama sanmayın ki insanları sevmem. Severim ama uzaktan. Bu nedenle de yalnızlık kaçınılmaz bir sonucudur benim mizacımın. Aslında bir tercihtir, çünkü günde yaklaşık 300 kişi ile temas ettiğim bir işim varken çok mutsuzdum. Şimdi de yer yer mutsuzum ama keyfim yerinde. Üstüne bir de gün içinde sizin yazılarınızı açıp okumak sanki evde dolanırken çok sevdiğim bir arkadaşım eve ışınlanıvermiş de sohbet ediyoruz hissi uyandırıyor, zevkten dört köşe oluyorum. Yalnızlığımı bana ara ara unutturacak kadar güzel yazıyorsunuz. Teşekkürler!

Şimdi ise geçelim itiraflar kısmına. Bugün uyanamadım. Alarm çaldı ama susturup yattım. Gün içinde çok yoğun çalışmam gerektiği için uykuya ihtiyacım olduğuna inandırdım kendimi. Bu tipik bir kaytarmadır benim için. Ama bu sefer yüzeysel teşhisimi koyup, başka şeylerden bahsetmeye geçecek kadar rahat olmaktan çıktı durum.

Dün gece uyumadan Ali ile sabah kalkıp yoga yapmak için sözleştik. O zaten saatini 5’e kurmuş. Ben sabah kalkabileceğimden adım kadar, yani o kadar emindim ki Ali’ye alarmını kapattırdım. Gerekçe olarak da “zaten 5.37 doğacak güneş, o kadar erken kalkmana gerek yok” gibi artistlikler yaptım. Sana ne be kadın? Şu kendini beğenmiş ve “en iyisini ben biliyorum” hallerim bazen beni çok yoruyor. Sizi de yoruyor olabilirim. Ama uykusunu alsın istedim. Uyku çok güzel bir şey sonuçta. Yani iyilik yapmaya çalışıyorum sevdiceğime. Sevgiden geliyor artistlik yapma şeysi.

Sonra sabah benim 5.30’a kurulmuş alarmım çaldı. Kapatıp geri uyudum. Ali’ye verdiğim sözleri unutmuşum. Zihnimdeki cızırtılarla uyumaya devam ettim. Benim böyle bir uyku modum var. Kalkmam lazım, kalkmıyorum, ertelenen şeyleri biliyorum, kaliteli bir uykuda da değilim ama inadına uyumaya devam ediyorum. Evet, uyku yüzünden uçak kaçırmışlığım bile var. Uyku benim bağımlılığım gibi bir şey.

Sonra 8 civarı uykusunu almış Ali uyandı. Hemen işe gitmesi gerekiyordu. Sabah yogasını hiç ettim Ali’nin. Hadi kendine yapıyorsun, bari kocana yapma, değil mi? Ama dur, daha bitmedi. Ben zaten evde kalıyorum, hala sabah yogamı yapabilirim. İşte bazen bu kadar bencil olabiliyorum ben. Bana ne Ali’nin sabah yogasından? Kursaymış kendi alarmını? Ay çirkeflik diz boyu! Hem vazgeçir, söz ver, hem de “bana güvenme, niye güvendin ki, saf mısın?” de. Tabii bunları uykulu ve atarlı biçimde dile getirdim. Sonra da üstüne uyumaya devam ettim. İsyaaaan!

Sanırım Ali’ye söz verirsem kalkabileceğimi düşündüm. Birlikten kuvvet doğar, değil mi ya? Ama Ali benim için o kadar alışılagelmiş bir parçam ki, onu kendimden ayrı tutamadım. İstemeden saygısızca kandırdım. Aynı kendime yaptığım gibi. Ya da kandırsam da çok önemli bir şey değil, azıcık kızar sonra unutur diye de düşünmüş de olabilirim.

Sonra tabii sabah aç karına yapılması makbul yoga çalışmamı yaptım. Hiç de suçluluk duymadım. Herkes bir iki niyetinden kaytarıyor arada, ben de kaytarırım! Gündoğumu yogası çok iyi, süper, evet. Ama yılların alışkanlığı işte, uyku! Gerçi geçen beş seneyi her sabah 6.30 da kalkıp, yürüyerek okula giderek geçirdim. 20 tane küçük çocuğu sınıfta bekletemezdim uyumayı sevdiğim için. Rezil olurdum vallahi. İşin içine başkasının sorumluluğu girince uyanıyordum ya, kendim için niye uyanamıyorum? Ali için de mi uyanamıyorum?

Sonra Ali işten geldiğinde konuştuk. Yaptığım çirkefliğin hesabını verme vakti gelmişti. Ben özür diledim ve bundan sonraki günlerde sabah kalkmama yardım etmesini istedim. Gün 9 ve hala uyanma rutinimi oturtamadım. Tek başıma yapamadım. Evde misafirler varken nasıl kalkıyordum? Bir performans mı sergiliyordum acaba misafirlere? Yogasını yapan, istikrarlı kız rolünde bir oyun mu icra ediyordum acaba?

Belki bu kadar aceleci olmamam gerektiğini söyleyebilirsiniz. Belki de tam yoga disiplinine ters bir şey yaptığımı düşünebilirsiniz. Onu da şöyle açıklayayım: ben keyif için yoga yapmıyorum. İlk yoga dersime spora başlıyormuş gibi bir kafada gitsem de, yıl boyunca farkettim ki, sevmediğim, kıramadığım kalıplarım var ve dönüşmek için yapıyorum. Yani en azından öyle yaptığımı zannediyorum şimdilik.

Ali ondan yardım istediğimde pis bir görev bilinci olduğunu ve beni sabah uyandırma görevini seve seve yerine getirebileceğini belirtti. Ali’den özür diledim ve yardım istedim. Oh be! Kontrol benden çıksın! Ha böyle de dönüşebileceğimi düşünüyorum ya, hadi hayırlısı.

Ya ben ne güzel sene içinde bir ara kendiliğimden uyanmaya başlamıştım gün doğarken. O aralar değişik kafalara girmiştim. Yine öyle olsun istiyorum aslında. Ama tek başıma yapamadım bu sefer. Yarın Ali ve pis görev bilinci sayesinde erken kalkabilmek umuduyla!

 

 

 

Fatoş II- Gün 8

Dün kesin niyetlerimden havalı havalı bahseden ben, bugün nazlanmalara teslim oldum. Gece sabah ezanına kadar uyuyamadım. Kendi kendime bir besteme sözler uydurdum onun yerine. Gidip piyanoda falan da çalmadım. Öyle yatakta, ninni gibi mırıldandım içimden. Yazmadım, çünkü pek beğenmedim.

Sonra her biri ayrı tondan, acı dolu birer çığlık gibi kulağımı tırmalayan müezzinlerin sesleri tencerede patlayan mısırlar gibi birer birer çoğalıp, feryada dönüşen bir uğultu haline geldi. Uyumsuzluğu dinledim. Uzaylılar falan varsa ve dünyadan devamlı bu acı dolu uğultuları duyuyorlarsa, uzay turizminde gezegenimize düşen paya hiç katkıda bulunmuyordur bu uğultular bence.

“Yok XWVy-348 Bey, tatilde insanların gezegenine gitmeyelim, çok uyumsuz ses dalgası oluyor, kafamızı dinleyemeyiz.”

“Doğru dedin hanım, geçen gittiğimizde hiç dinlememiştik zaten, günde beş vakit kafa ütülüyorlar. İlk zamanlar makamları pek güzeldi de sonra çok bozdu.” gibi diyaloglar geçiyor mudur acaba bir yerlerde?

Neyse, ben ezan uğultusunun kesilmesinden sonra “Hiç uyumadan yoga yapsam ne olur ki?” diye düşündüm. Sinek ısırığı yüzünden kaşınan ayağıma buzdolabında soğuttuğum kolonyağından döktüm. Sonra bizim evin bitmeyen koridorunda yürürken baktım ki aynada ne göreyim? Suratımda artık müezzinlerin feryadından mı, neden bilinmez, acı dolu bir ifade. Uyuyamadım ya, son yazımda niyetti, kesindi, falandı, filandı, atıp tuttuydum ya? Ha şimdi hepsini yala yut Fatoş Hanım. Yatağa geri döndüm. Azıcık da olsa esen rüzgarın okşamasıyla uyuyakaldım. Uyandığımda saat 10.30 civarıydı.

Tahmin edeceğiniz üzere suçluluk hissine büründüm bir an için. Sonra “Niye bu kadar zorlaştırıyorum?, Tamam arada olur böyle gibi” laflarla, kendiyle olan savaşından yenik düşmüş azimli yogi Fatoş’u aldım götürdüm banyoya. Yıkadım bir güzel, sonra gittik yoga odasına.

Öğle vaktine yaklaştığımız için komşularımızın gıybet zamanı gelip çatmıştı bile. Açık camdan girip utanmadan tüm odayı dolduran sesleri duymamaya gayret ederek biraz daha sesli nefes alıp, verip, denenleri dinlememek için nefesime odaklandım. Bir süre sonra sözler arka planda flulaştı, uğultuya dönüştü. Tam onları susturmuştum ki, ıslak saçlarımla yaptığım topuz açılıverdi. Suratıma terden yapışan saçlarımla sahibinin traş ettirmeyi unuttuğu bir terrier gibi hissetsem de, devam ettim. Durmadım ritmi bozmamak için.

Ben padmasanaya girdiğimde etraf da sakinlemişti, ben de. Dedikodular ilginçliğini yitirmiş olsa gerek, konuşmalar susmuştu. Öğle ezanı başladı. Uyumsuzluğu dinledim. Burnumdan akan terler ayağımda sineğin ısırdığı yere damlıyordu. Terin damlaması bitene kadar gözlerim kapalı oturdum. İyi ki yaptım bugün çalışmamı.

 

 

 

 

Fatoş II- Gün 7

Bugün bu 28 gün yoga hareketi olmasaydı benim dinlenme günüm olacaktı. 6 gün çalış, 1 gün dinlen kuralı benim hoşuma gidiyordu. Hatta sabah Ali “Beraber birinci prelüdü yapalım” deyince biraz nazlandım. Ama bu ay için dolunaya kadar dinlenmeme niyetim de vardı. Niyet ağır bastı. Karşılıklı yaptık çalışmamızı. Ben bir ara Karaköy’den Hido’nun sabah kahvaltısı için getireceği peynirli su böreğinin hayallerine dalmış yakaladım kendimi. İç işaret parmağımı kaldırıp salladım kendime. Hemen unut o böreği küçük hanım! İşaret parmağı sallayanları da hiç sevmem.

Az önce Patanjali bu çalışmaya altı günde bir ara verme ve süreklilik konusunda ne demiş diye baktım. 1.14 numerolu (numarayı böyle söylemeyi de çok seviyorum ;)) sutrasında yoga çalışmaları aralıksız yapılırsa daha sağlam bir olgunlaşma oluyor diyor. Sağlam olgunlaşma… Hmm, hoşuma gitti. Olgunlaşmanın sağlam olmayanı nasıl olur ki?

Ben yıllarca yaşıma göre çok olgun biri olarak tasvir edildim. Belki çok erken yalnız başıma yaşamaya başladığım içindir. 12 yaşımda ailemden ayrılıp, kendi ısrarlarımla yatılı konservatuarda okumaya başka bir şehire gittim, o zamandan beri de sadece tatillerde ailemin evine geri döndüm. Yurtta nazlanacak biri olmayınca, ister istemez her işimi nazlanmadan halletmeyi öğrendim. Peki olgun muydum? Bilemiyorum. Sadece hayatımla ilgili niyetlerim çok kesindi, o nedenle oraya buraya savrulmadım hiç. Oraya buraya savrulmadığım için mi beni olgun diye tasvir ediyorlardı? Neyse, başkaların tasvir ettikleri beni şimdilik boş verelim.

Ben Patanjali’nin sözlerinden şu anki birikimimle ne çıkarıyorum peki? Benim yogada olgunlaşmam için şimdilik yapmam gerekenler bence kendi kendime naz yapmamayı öğrenmek. Kesin niyetim ise her gün, aynı saatte yapmak. Bir de arada sınırlarımı biraz zorlamak. Ve sınırları zorladığım zaman gelen hediyelerin de tadını çıkarmak!

Evet, saat geç olmuş. Az uyuyunca daha kolay uyandığım için sabah aynı saate kalkacağım. Daha yazasım var ama 4 saatlik uykuya da ihtiyacım olacak yarın.

Fatoş II- Gün 6

Bugün size Mayurasana ile ilgili bir maceramı anlatayım.

Bu poz elleri yere koyup dirsekleri karına dayamak suretiyle, vücudun kollar üzerinde bir tahtarevalli misali dengede kalmasını gerektiriyor. Tavuskuşu pozuymuş. Tavuskuşuna ailecek çok gülüyoruz, gerçekten tüm evrimini kur yaparken arkadasında bir set dekoruna sahip olmak için geçirmiş gibi değil mi?

Ben bu pozu ilk gördüğümde nasıl yapacağımı düşündüm. Kalçalarımın, ayak bileklerimin esnekliği falan yardım etmezdi. Hiç acı çekmeden girdiğim pozlardan değildi. Bu poz güç ve denge gerektiriyordu. İlk bakışta bunu anladığım için korkmuştum.

İlk tanışmamız Mayıs ayında gittiğim kampta oldu. Kampın ortasında çadır beni çağırınca, uzaktan izleyerek öğrenmeye çalıştım. Pek öğrenememişim. Eve gelince Ali’den bana mayurasanayı öğretmesini istedim. O da maşallah, adım adım nasıl giriliyor, püf noktası ne, herşeyi öğrenmiş.

O günden beri bir nefes fazla, ileri geri, bacaklar gergin gibi telkinlerle kendimi çalıştırıyorum. Hala poza giremiyorum ama girmiş gibi yapıyorum.

Bugün yanlışlıkla ayaklarım yatağa değdi bu poza girerken. Ben de dikkatimi dağıtmamak için devam ettim. Sonra Pınar’ın gösterdiği çalışma taktiği geldi aklıma. Ayak parmaklarımla tersten piti piti tırmandım yukarı. Meğersem o kadar da korkulacak birşey yokmuş. Durdukça durasım geldi desem yalan olacak ama normalde durduğumun iki katı durabildim. Daha tam yapmama çok var tabii. Bugün sadece bir fragman izlemiş oldu bütün vücudum.

Beni en çok korkutan şey bileklerimi incitmekti. Ellerimle icra ettiğim ve hayatımı kazandığım bir sanatla uğraşıyorum. Ellerime, kollarıma birşey olursa korkusundan yıllarca birçok spordan uzak durdum. Yogadan iyi ki uzak durmamışım. Bugün farkettim ki vücudumdaki en zayıf ve narin yerlerden biri olan bileklerim bile güçlenmiş. Güce adım mı atmışım? Benim için büyük ama insanlık için küçük bir adım.

Fatoş II- Gün 5

Güneş doğarken yoga yapmak çok güzel. Sadece güneş battıktan sonra sabah ne yaptığımı hemen yoga sonrası kadar net hatırlayamıyorum. Araya çok şey girdi gibi geliyor tüm günü devirince.

Bu sabah da yine tek bildiğim seri olan Shadow Yoga’nın 1. prelüdünü yaptım. Neler olmuştu, hmm? Evet. Biraz düşününce hatırlamaya başladım. Prelüdün hareketleri niyetlendiğim sayıdaki tekrarlarda akıp, gidiyor. Artık beşinci günde olduğumuz için, tekrarlara gücümün ve nefesimin yettiğine ikna oldum. Kaytarmak kesinlikle söz konusu bile olmuyor. Hatta bazen birkaç tekrar daha atıveriyorum araya. Araya sürpriz parantezler koyarak şaşırtıyorum sevgili vücudumu. Parantezler o günün odak kas grubuna uygun sunulan seçmeli menü olarak kaslarımı ve zihnimi besliyor. Prelüd ise fix menü olarak servis ediliyor her gün, temel besin.

Sabah uyanmaları da yaz sıcağı dolayısıyla şükran duyulası bir serinlikte yoga yapmamı sağladığı için, uyanınca vakit kaybetmeden geçiyorum yoga odasına. Bugün yaz sıcağının en sevdiği arkadaşı yaz esintisi ortalarda görünmedi. O nedenle güneşle yarıştık. Hatta göz göze bakıştık azıcık. Henüz turuncu elbiselerini giyiyordu. Ama sonra samapadada her yeri turuncu benekli görünce bu bakışmanın pek iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdim.

Şimdilik seyir normal görünüyor. Henüz bir aydınlanma falan yok. Dalga geçmek serbest mi? Aslında bu aydınlanma konusu beni biraz güldürüyor. Sanırım tedirgin oluyorum, o nedenle. Ben aydınlanmaya değil de aydın kalmaya inanıyorum. O da tutti vritti non troppo olunca mümkün benim için. Yani zihnimi bulandıran düşünceleri vücudum hareket ede ede susturduğunda. Nedir bana bunu düşündüren bilemedim, işte belki de henüz aydınlanamadığım içindir. Nasıl anlarız aydınlandığını birinin mesela? Ya da aydınlandım diyen birine ne demişler de ikna olmuş? Ya da belki gerçekten aydınlananlar bu konuda hiç konuşmamayı mı tercih ediyor? Açıkcası bu sorulara cevap beklemiyorum. Sadece kendi kendime sorarken siz de şahit oldunuz. İlerde bir gün aydınlanmak nasip olursa, size de anlatırım. Ya da çok aydınlandığım için hiç konuşmamayı tercih ederim. Tam ergen Fatoş tarzı bu sonuncusu.

Benim yoga çalışmalarımdaki öncelikli odağım genelde beden-zihin uyumu oluyor sanırım. Nefes can simidim. Hepsi eşit derecede önemli, ama bazen biri diğerinden daha fazla ilgi istiyor.

Bugün Kurmastanada ellerim beni dinlemedi, atıverdiler kendilerini dışa doğru. Daha dikkatli girebilirim harekete yarın. Navasana yaparken mula bandhalara odaklandım. Çok daha kolay havalandı omurum yerden.  Hani göbek deliğinin aşağısında pek çalışmayan kaslar var ya, benim o kaslar yeni yeni canlanıyor. Yoga sonrası hissediyorum “Bizi iyi çalıştırdın, aferin.” diye söyleniyorlar. “Bunu her gün yap, bak nasıl güçleneceksin.” diyorlar. Beden-zihin bağlantısı tamam mı kaptan?