Gizem — Gün 28: Son Olmayan Sonlar

Bugün bekarlığa vedası var kardeşim Görkem ve müstakbel eşi Şevval’in. Ben kız tarafıyla olacağım ve ilk defa hayatımda pembe giyeceğim. Ne kadar sevdiğim anlaşılsın 🙂 Pembeyi değil, Şevval’i. Bekarlığın sonunu yaşıyorlar, bir dönemecin en ucundalar. Ha göründü ha görünecek; yepyeni bir yol. Benim dönemeçlerimden biri de, bir inzivaydı bundan yıllar önce. İş stresine -aslında insan ilişkilerinin tuzu biberi olduğu kalp çarpıntıları ve uyku bozukluklarına sebep olan strese diyeyim, dayanamayıp gördüğüm ilk inzivaya gitmiştim. İnziva nedir diye bilmiyordum kelime anlamı dışında. Ay kaçayım da, bi kurtulayım. Telefon çekmesin, internet olmasın. Yeter ki ulaşılamayayım.

Orada tanıştığım, benim gibi olaylara yabancı bir kadın, annemle de adaş olmasa ona yanaşmazdım. Çizdiğim resme bakarak sohbeti ilerletmişti, “sohbet” çünkü benim tarafımdan ona aktarılan bir Merhaba idi sadece. Sonunda da tavsiyesi üzerine bir bilet almıştım. Bilet bir derseydi. Bir ay sonra, Ağustos 27 saat 16.47’de, Feriye’de, heyecanla bu dersi bekliyordum. Ve ders bittiğinde, içime akan o tanıdık, bildik, huzurlu sıcaklık hissi şuan hala burada olmamı sağlayan şeylerin başında geliyor. Belki de bunu yaşayacağım için zaten, o his o gün aktı içime. Defne hoca evlilik gibi bu yol demişti o gün, ve o dönüşü alalı beri, kardeşlerimin bugünkü vedası gibi, ben de buna bekarlığımın sonuydu diyebilirim bence 🙂 Sizlerle denk gelişimin, kesişmemizin kısa hikayesi de bu şekilde, sevgili sanga.

Demir hapı. Sabah yogası. Kahve, ders kaydı notları ve blog yazısı. Kahve ne yazık ki french press. Çekirdeğim bitmiş, makinem yiyor adeta ve bu ekonomi dalgasının en çok çekirdek fiyatlarına vurması beni yıpratıyor, yalan yok. Günün koşuşturmasına başlamadan önce yazımı, size teşekkürlerimi Son Olmayan Sonlar ile iletmek, birlikte geçtiğimiz yolları, dönümleri, başlangıçları bir şarkıyla kutlayayım istedim. Bu şarkıyı yola her çıkışımda, özellikle kampa gidiliyorsa bir yaz günü, son ses açar söylerim.

Kamp demişken.. (Kandıra, 28 Temmuz 2018)

Bugünkü kahvaltıma yazdığım şiirle kapatıyorum.

Ve en sevdiğim tarif bu aralar

Taptaze semizotu küçük yapraklı olacak, çiğnerken ses çıkaracak

Bolca çilek içerisine, ne ince ne kalın kesilmiş

Ev yapımı nar ekşisi ve Ege’nin zeytinyağı ile taçlandırılıp

Üzerine de serilecek fındıklar

💚

Gizem — Gün 27: Son Feci Enerji

Başlığı ilk defa önce attım. Yerinde duramamamla alakalı başlayacağımı biliyordum. Shuffle’a da Modern Zamanlar düşünce, bir deneyeyim dedim. (Bilmeyenler için açıklayayım efendim. Şarkı, benzeri tamlamalarından oluşan alternatif rock gruplarından biri olan Son Feci Bisiklet’e ait)

Birkaç gündür kendimi evde tutamıyorum. Dün, bütün gün boyunca, Yeniköy’ün sokaklarını, kitapçılarını, sahilini, cazını yudum yudum içmeme saatlerce çalışma ve sohbete rağmen, benzin göstergem hala tavandı eve vardığımda. Aslında caz değildi festival adından başka. Alınan biletin kime olduğuna bakmazsan böyle olur tabi. Velhasıl 35 kişinin sıkış tıkış oturmak zorunda kaldığı küçük bir mekanda, metalcisinden sufi severine, mahalleliden biz gibi cazperverlere uzanan ilginç bir sentezle birlikte bir buçuk saat theremin dinledik. Sanatçının işini icra edişine hayranlık duydum. Ama ekleyeyim, vallahi o bir buçuk saat bile sönümleyemedi enerjimi.

Sabahı kendimce erken ettim. Yuki kızıma yatakta şarkı söyledim. Çiçekleri suladım. Saate aldırmadan makineyi topladım. Sabah 7 dersimizin hemen ardından da sırtlandım çantamı, soluğu mahalledeki yeni keşfim, tatlı insanların çalıştığı bir kafede aldım. Adı Sukha. İlgimi çekince, google’a yazdım. Vikipedi görünüyor hemen sağda, çok bir şey okumadan sadece orada yazana baktım. “Sanskritçe ve Pali’de mutluluk, zevk, rahatlık, neşe anlamına gelir. Kalıcı bir varlık içinde gerçek bir mutluluk durumuna sahiptir” diyor. Yogayla bu okulda tanıştım ve buradan edindiklerim dışında hiçbir şeyi sisteme almadım. Aslında sadece kelimenin kulağa gelen sesi hoşuma gitti ama sevgili sanga, sistemime girecek bir şeyler varsa duymak, bilmek hoşuma gidecek. 🙂 Belki teori kısmına katarız hocam.

Malumunuz o tatlı insanlarla, iki lafın belini kırdıktan ve laktozsuz cortadomun dibini gördükten hemen sonra, çok sevdiğim bir kahvaltıcıya yürüdüm. 48 dakika. Bacaklarım ders sonrası yürüyüşten haşat, midem heyecanlı, 8 dakikadan kısa sürede, koca tabağı yutuverdim. Arada annemin çok çiğne kızım dediği zamanlar geldi aklıma, hızlıca, çok sayıda çiğnemeyi de ihmal etmedim o yüzden. Sonra başka bir kafe. Çalışma. Okuma. Yürüyüş. Bir daha. Ardından kardeş buluşması. Sonunda ev.

Eve döndüm ama, belki Mars’tan, belki de güneşin hala batmadığını fark etmiş olmamdan, yeniden çıktım evden. Fazladan bir günbatımı seyrine asla hayır diyemediğimden. Keyfi arttırması açısından birkaç şeyi halletmem gerekti önce. Örtümü aldım, karadut ve çilek yıkadım, bir kadehe sığacak kadar soğuk beyaz şarabımdan koydum matarama.  Belki bir şeyler karalarım umuduyla boş defterimi ve kalem kutumu da attım çantaya. O rengarenk ana tanıklık etmek ruhuma çok iyi gelecek! diye düşündüm. İhtiyacım vardı. Bunları düşünürken ve ağır ağır hazırlanırken, saate bakmamışım. Batışa 17 dakika olduğunu fark edince, ve evimden sahil 20 dakika yürüyüş olunca, başladım koşmaya.

Normalde koşamam iki üç dakikadan sonra, düz tabanım. Normalde. Koşmayı sevmem. Kondisyon zaten 0. Bu son ikisi söylediğim hala yerli yerinde ama tabanım artık düz değil sangacım! İnanır mısın 🙂 Geçen ders kayıtlarımızdan birinde, Defne hocanın ayağının, maşallah diyeyim, arka pencereden ışığı geçirdiğini fark edince kendiminkini incelemiştim. O zaman, değişikliği görünce kendimce bir kutlama yapmıştım, kutlamam bir dilim havuçlu kek. Havuçlu kekimi yerken de, annemi aradım. Çocukluğumu andık. Tabanım düzelsin diye kızgın kumda saatlerce yürüdüğüm zamanları, sıcağa nasıl dayanabildiğimi… O zamanki disiplin, azim ve dayanıklılığım meyvesini verememişti tabanım konusunda ama bu seferki dışa basmalarım vermiş demek ki! Ba Dum Tss!

Gün batımını Suadiye’deki köşemde yaptım. Tuhaf ama işte benimmiş gibi sahipleniyorum cidden zaman geçtikçe burayı. Bazen böylesi gibi günbatımına götürüyorum arkadaşları, bazen sabah yogası için geliyorum kilimimi alıp, sonrası için kahvemi/kahvaltımı hazır edip ya da bisiklete çıktıysam sahilde, mutlaka en son durak burası oluyor; öyle kimler varmış bir kolaçan edeyim etrafı diye. Bazense, bugün sağımda oturan amcadan gördüğümüz gibi içkili sofra kuruyoruz sevgiliyle. Bir keresinde rakı masası bile kurmuştuk, onun radyosuna bizim zeytinyağlılardan takas etmiştik. Radyonun sesi gidip hikayelerin sonu gelince şarkı söylemiştik.

Bu kez genç bir çocuk gitar çalıyordu. Gün batınca hemen giderim diye düşündüm çünkü belli ki iç bayacak. Ben açmaya gelmişim oysaki. Dalga sesinde içimi kağıda dökmeye. Ama tabi her istediği olmuyor insanın. Dedi ki Gitme kal, ayrılığa daha hazır değilim. Ve daha bunun gibi bir sürü ayrılık şarkısı. Aklımda siz. Keşke dedim bitmese. Hatta bugün, Defne hoca derste, belki devam ederiz dedi, aşırı heyecanlandım! Buradan da parmak kaldırıyorum 🙂  Okuduğum ve bende kapı aralayan düşüncelerinizde gezindim tekrar. Yalnızdım. Ama değildim aynanda. Vidalar gevşedi, bardağın içindeki şeker eriyiverdi. Bir baktım çözülmüş içime oturan. Kaynamış iki uç. Kurulmuş. Soluk bulmuş. Ve daha bir çok yapıcı, iç açıcı eylem. Yetenekli kalemleri okumak ise hala, her gün, dile getirmemi sağlayacak kadar şaşırtıyor ve çok iyi geliyor bana.

Bu çözülmeyi kutlayayım dedim eve dönünce. İşte bu aralar her gün bir şeyi kutluyorum. Kekten ve günbatımından anlaşılabileceği gibi yemek en başta olmak üzere görsel, sanatsal, aşksal şeylere de açım. Kalbimi kırdıysan ya da kazanmak istiyorsan güzel bir yemek yap. Bir yere götür gitmediğim, bir film aç ama mümkünse en az bir noktadan besleyici olsun. Dans edelim baş başa, ya da herkesin alışveriş yaptığı ama sadece bize romantik gelen bir meydanda. Bu oyunu sevdim; başka nelerin beni onardığının üzerine çalışacağım yazıdan sonra:)

Film izleyeyim dedim. Çok önceden izlediğim bir film, Mubi’deki listemde gördüm. 10 yıl olmuştur izleyeli. Sanatsaldı, romantikti. İtalya’da geçiyordu; yemek desen, doğa desen onlar zaten harika. Binoche’in güzelliğine, Kiarostami’nin da zekasına aşıktım. Tekrar izlesem mi yoksa yeni bir film mi açsam sorunsalının önündeki engelleri kaldırınca, filmi açtım. Birçok soruyla baş başa bırakmıştı o zaman beni. Film bittiğinde, şimdi yine çoğuyla yine baş başayım. Farklı bir baş başınalık. Cevap bulmamış olmak hoşuma gitti. Onca felsefe üzerine ama, uykuya gitmeden önce kendime hep derim, birkaç bölüm the office izle. Biraz güleyim, öyle uyuyayım.

İyi geceler 🌿

Filmi Yuki kızımla izledik, o da sevdi. Kuki de her zamanki gibi uyuyor (arkada) 🙂

Gizem — Gün 25: MOSI, the FIRST BORN CHILD

Bugün, mesajlarıma dönmeyen terapistim yerine sizinle paylaşayım diye oturdum başına bilgisayarımın. İçinizi karartmam umarım. Yazmayacaktım ama biri beni duymazsa, kalbime dokunmazsa olmayacak. Paylaşabileceğim birileri var aslında, ama genelde de böyleyimdir, mevzu derinse paylaşmam. Derinliğinde birlikte yüzebileceğim insanlar olduğunuzu bildiğim içindir belki.

Birkaçgündürortalıktayokum. Üç gün oldu. Yokum. Sabahları uyandıktan sonra yarım saat kadarını suçiye, ısınmaya, yeşim hanıma ve ılınmaya ayırdım. Biraz da öylece oturdum. Öylece. Birkaç da ses kaydı yaptım, utanmıyor olsaydım onları da buradan paylaşırdım. Otururken öylece, genelde kuvvetli bir akış sonrası, ritim benimleyse, içimden o anda çıkan, birkaç kelimeyi ya da heceyi kaydettiğim ses kayıtları. Türkçe mantralarım.

Terapi demiştim. Ben ortalıktan kaybolmadan önce, çok sevdiğim birinin ileri evre, tedavisiz bir yola girdiğini öğrenmiştim. Sinirlendim. Sonra hiçbir şey hissedemedim. Sinir üzüntüye dönüşünce boşluk da yerini aldı içimde. Yıllarca bu alanda çalıştığım için, çok şey bildiğim sanıldı ama ben doktorunu teyit edebildim sadece. Bir de doktora tezim tam olarak bu konu üzerine olduğu, ve o yıllara eş zamanlı, başka bir tanıdığımın aynı süreçten geçişine birebir tanık olduğum için paylaşmanın çok önemli olduğunu düşündüğüm tek şey üzerine odaklandım. Pozitif ol! Ve dedim ki: Yap bana bir liste hemen. Küçükken sen de dalmak istiyor muydun Şarm El-Şeyh’te? Öyle bir şey hatırlıyorum sanki. Ve konuşmamız biraz daha böyle gitti.

Bense içime kapandım. Yoga notlarımı aldığım ilk defterimi açtım. O zamanlar bol bol teori dersi de yapıyorduk, baya notum varmış. İhtiyacım olanlar gözüme hemen ilişiverdi. Ya da benim anladıklarımla süzülüverdi içeriye. Birinde epey düşündüm; evrenin işleyişini kendi vücudumuzda tecrübe ediyoruz.. Ve ben bu değişim sürecinde, artık neleri doğru yaptıysam üzüldüğümde ağlayabiliyorum. Ağladıkça rahatlıyorum. Ve orada da, yapabileceğim bir şey yoksa, daha fazla durmuyorum. Kabulleniş.. Olabilir mi? Balakrama’yı başarıyla geçmişim denebilir mi? (bu da notlarımdaydı)

Pozitif yaklaşmak hayata. Umutlu olmak. Listede her ne varsa onları yerine getirip bir çizik atmak. En tepede. Çıkış noktası olmayan şeylerde. Gerçi çıkış noktası nedir, o apayrı bir konu ama işte bu noktada herkesin burada bir görevi var diyorum kendime ve kabullenişe geçiyorum. Bu kabullenişin ertesi günü, kendi listemdeki, en uç şey değil belki ama, bir şeyin üzerine çizik attım. İki günümü seramik yapan bir arkadaşımın evinde geçirdim. Hem yalnız değildim, hem de adını Mosi koyduğum (Svahili dilinde doğan ilk çocuğa verilen bir isimmiş), bir maskem oldu artık benim. Ellerimle yaptım. Pişince de duvarıma asacağım.

İyi ki varsınız 🌿

Not: Günün bundan sonrasını, kedilerle koltukta yayılarak, size ayırmaya niyet ettim. Aldım elime yeşil çayımı ve başlıyorum okuyamadığım yazılarınızı okumaya. Amin.

Tanıştırayım. Mosi!

Gizem — Gün 18 & 19: dünü yaşarken

Dün yazamadım. Yaşarken içerisinde, notlar alıp durduğum, durmadığımda koştuğum, ya da fırsatını bulduğum her an,  Ünalan’daki yürüyen bantlara kendimi sabitlediğimde bile, telefondan yeni iletilerinizi okuduğum bir gündü dün. Buna ihtiyacım vardı çünkü. Aldığım kötü bir haberle uyumuş, kafam başka dünyalarda uyanmıştım.

Bendeki bu sisin üzerine, hava da bu son şansım dercesine soğumuş. OF. Böyle günlerde dışarda olmayı hiç sevmiyorum ama kendimi yalandan motive etmiş ve erkenden, gitmem gereken yere ulaşmış, buluşmam gereken kişiyi beklerken kahve içiyordum.

Aniden değişebilecek şeylere dalmış, gitmişim. Dünkü hava gibi. Kokulya fırtınasıymış. Az önce okudum ekşide; ipek böceğinin kozası, dolayısıyla koza örme zamanıymış. Bir süredir kendi kozamı örüyorum, neyse.  Metrobüsteydim. Kulağımda müziğim, tam bu sırada eklediğim parçayı açarsanız anlayacaksınız, e yani yuh dedim. Bu kadar da olmasa gerek. Dünün çıplak ayak mini şortla gezilen havasının üzerine şimdi bu. Sonra güldüm tabi anlayınca kulağımdan geldiğini. Order From Chaos. Kahvemi içerken işte, dalmışım dünkü haberin, şarkının, havanın ve aniden değişebilecek her şeyin kendi içindeki bağlantısına.

Kaosun düzen olduğuna inancım tam, yogamla gecenin merhametli kollarında buluştuk. İyi ki de buluştuk. Hayatımın geri kalanında hiç ayrılmayacağımızı biliyorum. Fizikselin çok ötesinde. Sizlerle de.

Dünün sisini ardımda bırakarak uyandım kendiliğinden bugün. Yogamı her şeyden uzakta tuttum. Kafamı dingin. Berrak. Kafeinsiz. Sonra da bir çizim yaptım. İpek böceği, yaşam döngüsü, kaos ve düzen. Kendimce. Bağlayarak birbirine.

Sevgilerimle 🌿

Gizem — Gün 17: Kemirgen Akdi

Kardeşim evleniyor. Birkaç gündür onun için heyecanlıyım. Niye paylaşıyorum? Çünkü daha önce heyecan duyamadığım, anlayışını geliştiremediğim bir şey benim için evlilik. Yolumun, benim için sınırlandırıcı ve boğucu olarak tanımladığım o gidişata çıktığı zamanlar oldu, ve ben hemen pırrr kaçıverdim. Bir direnç hep var. Bir gün aksi gerçekleşirse, yutacağım belli ki bu konudaki fikrimi. Hayırlısı 🙂

İçimi kemiren hiçbir zaman bendeki bu direnç olmadı, kendimi bu konularda tanıyorum çünkü. Ama kemirici taraf; empati üzerine.. Kardeşim ilk paylaştığında benimle bu haberi, mutluluğunu paylaşamamak üzmüştü beni. Onu anlayamadım. Çok gençti her şeyden önce, ve daha birçok bahanem vardı “empati”nin üzerini örten. Ki biz, çocukluğumuzdan beri her şeyi paylaşmış iki kardeşken, onu anlamanın çaba gerektireceği tek konuyla er geç karşılaşacağımızı biliyordum ama hazırlanmamıştım. Yavaşça kanıma giren bir alışma süreci de olmadı.

İki gün önce, pat diye, bir pencere açılıverdi… Bir kabuk mu çıtırdadı, gölgelerimden biri bir şey mi sızdırdı? Heyecanlandım. Oh, rahatladım.

Bu süreçte, başka dirençlerimle de aynı masaya oturmak zorunda kaldık. İmam nikahı, medeni halime burnunu sokan tanımadığım insanlar, henüz evlenmemiş genç çifte şimdiden yapılan çocuk baskısı. Hepsi hakkında söyleyeceğim ne çok şey vardı eskiden. Kendimi açıklama ihtiyacı hissettiğim konular, kelimelerimle savaşabileceğimi sandığım toplumsal baskılar. Ama artık orada değillermiş! Oh 1. Evet başımı bağlamam gerektiği söylendiğinde imam tarafından, ben yeni bir model deneyiverdim, “hint türbanı mı o” dedi, tanımadığım sınıfına giren bir kişi. O yersizlik yaptı bence, belki ben de ona göre bilemiyorum.. Ama sinirlenmedim! Oh 2. Hiç eksiklik de hissetmedim. Oh 3.

Kemirgen şekil değiştirmiş. O kadar da kemirmiyor.

.

Kendimi açıklama ihtiyacım. Beni anlasınlar. Ben herkesi anlayayım. Herkes birbirini anlasın. Empati önemli şey; dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlardı herkeste olsa. Bu gereklilikleri salıvermişim. Esnetmişim. Bırak anlaşılmasın. Olmadığını fark ettiğinde bir şeyi, oralara çalışınca, gözlemleyince kendini, ne kadar eğlenceli oluyormuş. Çıtırdatmaksa yoganın işi! Yine şükran, yine. Eminim ama kanıtlayamamlardan.

Yıllar önce bir belgesel izlemeye gitmiştik film festivalinde. “Human Flow”.. Ai Wei Wei görünce insanlar bilmeden gelmiş olmalıydı. Salona heyecan hakimdi başta, ancak çok uzun sürmemişti. Göç etmek zorunda kalan insanları, yaşanılanları, yaşayamayanları görünce bunalan insanlar, birer birer dışarı çıkmaya başlamıştı. İnsanların büyük bir çoğunluğu salonu terk edince içimi öyle bir karamsarlık kaplamıştı ki etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Kurulamayan empatiyi sorgulamıştım günlerce. Nasıl gidebiliyorlar demiştim. Tam da şuan, yukarıdaki satırları yazarken, o insanları da selamlayabiliyor kemirgenim. Oh 4. Anlamak zorunda değilim. Anlamak zorunda değiller. Kemirgen illa göz kırpacak ama; Bırakayım da anlaşılmasın, sonuçta her şey biraz da denge meselesi.

Sevgilerimle 🌿

Gizem — Gün 12: İğne dedikleri..

Bir hafta sonrası, kendi yatağımda açtım gözlerimi bugün. Yorgunluk beni uykuya hapseder sanmıştım ancak ayaklarım kendiliğinden götürdü beni her zamanki yerine. Sabahın körü. Özlemiş evini, kedileri, her gün baktığı duvarın petrol yeşilini, çiçeklerini. Sabahın körü diye çok zorlamadım onları. Bugünün yönlendiricisi ayaklarımdı diye, onlara teslim ettim kendimi.

İçinde var olduğum anlar tatlı-acı, sancılıydı ama beni en çok kendisine çekenlerden biri en başından beri suçiydi. Bugüne kadarki bazı aşk ilişkilerim gibi. İçindeyken kıymetini bildiğim, sınırlarını denediğim ve beni besleyen tüm ilişkilerim… Bitince de hep, bir şekilde arkadaş kalabildiklerim. Öğrendiğimden beri, kendi başınalığımda orada oturmamayı hiç seçmedim. Acısız olduğu için değil. Tahammülüm zorlandığı zaman bile, o tatlı yerinde ateşin, dolaşabildiğim için belki. Bilemiyorum. Ama işte bir süredir aramız limoni. Beş ay olmuştur; önce sol ayağımın baş parmağından motor geçti, ardından serçe parmağımı ağır zedeledim, sonra da aynı ayağımın bir kemiği bana olan desteğini kesiverdi. Genetikmiş.. Ayrılıklarda hep olur ya, kaybedişin o ilk acısı… O geçti. Bir süredir de arkadaş kalabiliriz belki diye, deniyoruz. Bugün ilk defa, ayaklarıma kendimi teslim edince, gülümsedi bana iğne dedikleri. Şükür olsun.

Eskiyi özlüyorum ama değişim kaçınılmazsa eğer, şimdi kıymetini daha çok bilmem gerektiğini kendime hatırlatıyorum. Engel olmuyor bana. Zorlamazsam. Akışa bırakırsam. Geri dönen dönecektir, yeni haliyle kabul görecektir diyorum.

.

Hayal ediyorum yazarken.

Kadife rengi zeytin ağaçları,

Yeşilin en koyusuna bürünmüş çamlar,

Dönüp duran rüzgar türbinleriyle dolu tepelere ulaşan yollar,

Ve yol kenarlarında, yarını belli olmayan kırmızı gelincikler…

Gelinciklerin birlikteliği, ormanın bütünlüğü ve o bütünlüğün içindeki tek bir yaprağın ya da karıncanın rolü değişim halinde olsa bile bozulmasın. Bozulan insanın eli, aklı ve fikri olabilir, ama engel olamasın.

Kaybedince kıymeti bilinenleri, kıymeti bilinse de  kaybedilen şeyleri düşünce de, bugünkü duama sızanları paylaşmak istedim sizinle. Uzun zaman sonra gelincikleri gördüğüm için de… Şükür 🙂

Çokça Sevgiler

Gizem — GÜN 6 & 7: Yolda Olmak

İki gündür yollardayım. En sevdiğim şeylerden biri yolda olmak. Hele ki tek başınaysam direksiyonun başında ve uğrayacak birden çok durağım varsa. Ve bir iki kadeh içebileceğim arkadaşlarım bekliyorsa beni o duraklarda. Ama ertesi gün olduğunda, yürekten istediğim tek şey arkadaşlarımla yollarımızın ayrılmış olması. Tek başına yoluma devam ederken tarih kokan yerleri, hiç bilmediğim lokantaları, varsa şehrin yakınındaki yürüyüş alanlarını, yerele ait farklı olan her neyi varsa işte oranın, onları keşfetmeyi iple çekerim. 

Bu iki günün eski yolculuklarımdan farkı, kaldığım evlerin erkencisi olup kimsecikler uyanmadan yogamı yapıyor oluşumdu. Bir de yazıları okumak için fırsat kolluyorum, olabildiği kadarına hiç tanışmadığım bir kısmınızın, yüz yüze göremediğim sınıfımdan birkaç arkadaşımın ve sevgili hocalarımın yazılarını sıkıştırıyorum. Bunun için de eritilen yüzlerce kilometrenin üzerine içkili akşam yemeklerini, uzun uzadıya yapılan sohbetleri biraz kısa kesip erkenden odama çekilmem gerekti. Erken dediysem çok da değil ama eskisine göre hayli usturuplu. Bunda birlikte ettiğimiz 28 günlük niyetin etkisi var; başkalarına ve başkalarıyla verilmiş bir söze bağlılık kendiminkinden daha güçlü bende çünkü. Burası kesin. Ama bu söz sayesinde kesintisiz devam etmek, devam ettikçe tadını almak, tadına aldıkça o ilk zamanların verdiği zevki hatırlamak, gerçekten paha biçilemez.

O ilk zamanlarım benim o zamanki evimdeydi. Ben tabi bir nevi korona yogacısıyım denebilir. Kısacık bir zaman için birlikte yapmanın keyfini tattım ama sonrası için 7. kattaki evime tıkıldığımda, o zamanlar beyaz yakaydım, günde 14-16 saat açık laptopum ve birkaç ay önce tanıştığım yoga dışında elimde hiçbir şey yoktu. Her sabah, yazılarınızdan okuyup öğrendiğime göre brahma muhurta’da diyebilirim şimdi ben de:), gün doğmadan uyanıyordum. O zamanlar kayıttan izleyemediğimiz için hafızada kalanları kağıda geçirdiğim ve o şekilde öğrendiğim hareketler serisini yapıyor ve sonunda güneşin doğuşuna gözlerimi açıyordum. O his, şimdiki evimde göremediğim güneşten belki de, bir süredir uğramıyordu bana. Ama şu yolda olduğum ikinci, ve birlikte çıktığımız yolun yedinci gününde yokluyor bedenimi, yavaştan hatırlatıyor kendini. Bunun için şükran duyuyorum.

Sevgilerimle

Gizem

Gizem — Gün 4: Kalıcı Olana Ziyaret

Gecenin bölük pörçük uykusunu dengeler umuduyla en yüksek demlilik seviyesine aldım kahve makinemi. Bir saat sonra hazır olacak şekilde zamanlayıcısını ayarladım. Bugünün planı mezarlıkları gezmekti. Ananemi ziyaret edecekken, epeydir uğramadığım diğer aile büyüklerimi de görmesem olmazdı. Henüz çok yeni olan yas sürecimin ağırlığını üzerimde hissettiğimden değil ama sadece birkaç saat önce, rüyamda sarılıp öptüğüm kadının, yine rüyamda koşabildiğini, eskisi gibi kendinde olduğunu görmek… Sanırım en çok bu etkiledi beni. Nasıl da bunu özlediğim…

Bu etki altındayken kendimi çok yormak istemedim bu sabah. Bir saatimin bir kısmını yeni aydaki son dersimizi tekrar ederek geçirdim. Oturarak, hafif, sakin, huzurlu… Avuçlarım bugünkü dualarıma hazır olana kadar, oradaydım. Son dersimizde, ölüm konusuna da değinmiştik. Ölüm gerçeğine, hep orada oluşuna, bunu kavrayışımıza… O an, orada otururken, bu düşüncelerin hiçbiri benimle değildi. Kahvemin ne zaman hazır olacağı da… Hiçbir şeyin önemli olmadığı, küçük bir an içinde yapayalnız ve huzurluydum. Düzgünce veda edemediğim düşüncesi gibi geçici olana dair beni rahatsız eden tüm düşünceleri, o küçük ana bıraktım.

Rüyamdan birkaç kez uyanıp notlar almışım; okuyunca bazı cümlelerin anlamsızlığına güldüm. Epey heyecanlı şeyler yaşanmış ama, hak verdim. Hafifletmek de istedim biraz kendimi. Bu hafiflikle yanına gittiğimde, 25 yıl sonra artık bir daha eşini özlemeyeceksin en azından dedim, içimde en sevdiği yeleğim. Aşkın bir illüzyon olduğunu söylediği konuşması geldi aklıma Abbas Kiarostami’nin. İkisini yan yana izledim bir süre, birbirlerinin gerçeklerini kavrayabildiler mi acaba, kavradılarsa ne kaldı ellerinde diye düşündüm. Abbas’ı sevgili Irvin selamladı. Yaşadıkları 50 yıllık evi, 78 yıllık evliliği, ölümleriyle kimlerin onlarla yok olup gittiğini… Daldığım düşünceler tepemdeki ağacın bir dalından diğerine, oradan rüzgara, yağmur damlasına, toprak kokusuna karıştı. Tıpkı onların da karıştığı gibi.  Buraya da taşın rengini soldurmayacak, oradan buradan salkım saçak durmayacak bir şeyler ekeriz dedim, gülümsedim damlaların iyice ıslattığını görünce toprağı.

Bugün Defne hocamın çokça bahsettiği “kalıcı olan şeylerin önemini” bir parça da olsa içine sığdırdığım bir gün oldu benim için.

Hepinizi selamlıyorum sevgili sanga.

Gizem