“Zaten Öyledir”

 

Makale gibi olmasın, onbeş yılı aşkındır hayatımın tam göbeğinde olan yoganın bence ne demek olduğunu burada anlatayım istedim.

 

Bahar yeni başlamış, aileler bir araya gelmiş pikniğe gidilmişti, onlardan biraz uzaklaşıp karşı tepelikte saban süren çiftçiyi izlemeye başladım. Çiftçinin düzenli hareketleri, rüzgar, hafiften ısıtmaya başlamış güneş, onbir yaşımdaki bana ilk deneyimimi yaşattı. İçimden geçirdiğim cümle “tam da buradayım, benimle ve buradaki herşeyle bu andayım” dı. İlk kez kendimi adını koyamadığım o şeyle bütün hissettmiştim. Babannem namaz sonrası tespihini çekmeyi bitirip hırkasının cebine koyarken, koyduğu şeyin tespihten daha fazlası, tanelerin toplamının huzur olduğunu o gün sayesinde artık biliyordum.

Ortaokulda cayır cayır siyasi ortamın içindeyken, gençten bir edebiyat öğretmeni, koridorlarda yumruklaşanları duymazdan gelip, Karacaoğlan’dan Rumi’den dize okumaya devam ederdi, kendince bize bir şeyler söylerdi, duymaz gibiydik. Meğer duymuşuz; bunu taa dünyanın öbür ucuna gidip Amerikalı bir yogiden tekrar dinleyene kadar anlamadım. Rumi’nin dediğini tekrarlıyordu “Sen okyanusta bir damla değil, bir damlaya sığmış okyanussun”. Kendini “tek” olarak tanımlıyorsun, bir başkası da öyle, bir diğeri de, evet hepimiz okyanusta bir dalgayız, özel ve taklit edilemeyiz ama okyanusun bir ifadesiyiz. İşte bu kadar basit. Ne daha üst bir şey var, ne de olman gereken bir hal, zaten tamız. Ama dünya halleri yaman, sana ne olman gerektiğini söyleyenlerin çenesi kocaman. Kimse tam hissetmemeli kendini, hep biraz aç olmalı, hep daha istemeli, eksiklik, yoksunluk ilmek ilmek atılmalı ki, en sıradan tabiriyle çark dönsün dursun.

Yoga benim sevdiğim tanımıyla “bütünlük” demek. İkiliğin olmadığı, “ben”in, egonun kırıldığı yolun yolcusu olmak hali. Demesi kolay, idrakında olması bir ömüre sığar mı, bilemem, çünkü yoga yolu, sadece bir yol, sonuyla ilgilenmediğin, gönüllü göçebelik hali…

Avucundan bırakmak yolun olmazsa olmazı, “oldum” demeden, “anladım”demeden, düşünceyi düşünmenin baştan çıkarıcı hallerine kapılmadan akmak, dikkatini vererek her anı izlemek. İzledikçe, daha az fikir üretip tam da o anda olanla kalmak. Mesela Kadıköy vapurundasın, Moda’ya yakın sularda yunuslar olduğunu biliyorsun, gözünü dikip bekliyorsun, hop ortaya çıkıyorlar, göremiyebilirdin de, ama çıktılar diyelim, o olağanüstü anı yaşadın, sonra aklından dile döktün “yunus gördüm”. Görmenle, dile gelmesi arasındaki o kısacık sürenin adı, anda kalmak . Cılkı çıkarılmış ama kalbi başlangıçtan beri gümgüm atan Sevgi nin ortaya çıkışı ve sevgi de bu bilinç halinden doğuyor, daha doğrusu içinden taşıyor. Ruh’un başka bir tanımı olan bilinç kelimesini kişinin kendini sezişi, farkına varışı, algı ve bilginin anlıkta izlenmesi anlamında kullanıyorum. Ruh dendi mi, aklım, sezgim kapanıyor ama bilinçle eskilerden tanışıklığım var.

Size bilincin, sizde nerede olduğunu tanımlamak için bir deney yaptırabilirim. Sakin sakin oturun ve düşüncelerinizi izleyin, düşünceleriniz vücudunuzun tam neresinden doğuyor? Biraz sabır gösterirseniz bedeninizde bir yer hatta bir nokta bulacaksınız, eminim. Düşüncelere dikkat kesildiğinizde ardı arkasına geldiğini göreceksiniz, genellikle düşünceler bir geçmiş, bir gelecek arasında gidip geliyor. Daha yoğunlaşırsanız iki düşünce arasında bir boşluğun olduğunu farkedeceksiniz, bir düşüncenin sönüp, diğerinin başlamasından bir tık öncesi, yani düşünmediğiniz anlar var. O boşluğa odaklansanız, sizde de hepimizde olduğu gibi okyanusun tamamını hissettiğiniz bir yerde olduğunuzu görürsünüz. Farkettiyseniz ve bunu ilk kez deneyimlediyseniz geçmiş olsun, artık bir yogisiniz. Siz yoganın mat üstünde, taytlar, şortlar, zor pozlar yapılarak olduğunu sanıyor olabilirsiniz ama Patanjali’nin (bir kişi) ilk Hatha yoga sutrasında (metninde) “yoga şu anda oluyor”diyor. Yani biz ona katılıyoruz, o her an oluyor, biz algılamasak da bütünlük hep var, yada başka adlarıyla kelebek etkisinde, kaosla titreşimdeyiz.

Batılılar Hindistan’a varıp yoga asanaları öğreten hocaların kapılarını zorladılar. Sonunda birileri onları içeri aldı. Zaten o hocalarda “gizli” hallerini bırakıp dışa açımış, modernleşmişlerdi, sonra oradan öğrendiklerini “Batılılar” dünyaya yaydılar. Yayış o yayış, yoga yapanlar çoğaldı, zamanın istekleriyle “işlevsel” hale getirildi, stüdyolar büyüdü, hocalar, sahnelerden kalabalıklara mikrofonlarla ders verir hale geldi. Kurtarıcı, yol gösterici ihtiyacı büyüdükçe yoga şekilden şekile girdi, girmeye devam ediyor. Bir anlamda içeriğinden kopuyor. Tutucular “ah, vah” yaptılar, sosyal medyada pozlarını sergileyenlere parmak salladılar, ama bir kez yoga okulları şirketleşmişti. Avukatlar, milyonluk kontratlar, ünlü yoga giyim markalarıyla, ardından skandallarla hamur şiştikçe şişti, kabından taştı. Ancak aynı büyüklükte başkaları da sanskritçe öğrenmeye, metinleri tekrar ve tekrar okumaya, içeriğini yeniden ortaya çıkarmaya, fiziksel pratiklerini yapmaya, o pratiği dışarıya göstermenin, dişini fırçalarken, diğerlerine dönüp “bak ne kadar güzel fırçalıyorum” demek kadar abuk olduğunu bilerek yollarında ilerlediler. Bir o kadar güçlü yoga grubu ise beden-enerji alanında ucu bucağı görünmeyen çalışmalar yapmaya devam ediyor.

Yogayı, meditasyonu dikkatle inceleyenlerle, sinirbilimcilerin, tıp araştırmacılarının yoğun bir iletişime girdiği dönemdeyiz, başından beri biliniyordu, beden kendini stresle, travmayla hasta eder, iyi alınan nefes, meditasonun getirdiği sakinlik, bedeni esnetmenin yarattığı oksijen seviyesi artışı da iyileşmenin önünü açar. Sadece bir saatlik bir uygulamayla dramatik bir değişikliğin hissedildiği yoga uygulaması, dünyada patlamasın da ne patlasın.

J.M. Coetzee Kötü Bir Yılın Güncesi’nde “Önce Adam Smith, aklı, çıkarın hizmetine sundu, şimdi duygular çıkarın hizmetine sunuluyor: Bu son gelişmeyle samimiyet kavramının içi tamamen boşaltıldı. Mevcut “kültürde” samimiyetle samimiyet gösterisi arasında ayrım yapma kaygısı güden pek yok, imanla ibadet arasında ayrım yapma kaygısı güden olmadığı gibi. Bu gerçek iman mıdır, veya, Bu gerçek samimiyet midir, muğlak sorusuna boş bakışlarla karşılık veriliyor. Gerçek mi? O da ne? Samimiyet mi? Ha evet, ben samimiyim -öyle olduğumu söylememiş miydim?” diyor. Böyle dikenlerle kaplı arazide samimiyetin ne olduğunu bilen, yogi yada değil, yürümeye çalışıyoruz.

Binlerce kez söylendi tekrar ben de yazayım, yoga din değil, Hinduzim’in doğuşundan çok öncesinden beri var. Tanrısının “İşvara” olduğu söylenir, ama tatlı bir dedikoduya göre, yoganın doğuşunun epey sonrasında ek iş olarak ona atanmış. Tabi yine Coetzee’den alıntıyla “Afrika düşüncesindeki genel kanaate göre yedinci kuşaktan sonra tarihle miti artık ayırt edemeyiz”. Yani tarihsel açıklamalarımda , ne yazsam belki doğru, belki de değil.

Siz sormaya görün, mutluluğu, huzuru nasıl bulacağınızı anlatmaya hevesliler çıkacaktır. Kimi büyük bir içtenlikle yapar o vermeye yazgılıdır, kimi fırsatları değerlendirebileceğini görüp kötümser bir dille sizden yararlanır, kimi karizmatiktir, çevresi insan doludur, istese de istemese de kalabalıklarla yaşar. Biz kişiliklerden çıkıp, olanı görmeye başladığımızda en nihayetinde herkesin kendi gibi olduğunu görürüz. Hepimizde bir dürtü var, iş ki açığa çıksın, o olmazsa şiir yazmayız, ki şiirle yoga ikiz kardeş gibidirler, aynı yerden kaynak alır,. Edip Cansever diyor zaten:

“…Ester’in söyledikleridir:

İnsanlara uzaklık vurma

Ama herkes ki kendisi olsun

Sonra herkes kendisi olsun

Birgün herkes kendisi olsun.

 

Ester’in söyledikleridir:

Dünyada bakınıp durma

Bütün ol, ayrı tut ki kendini

Zaten öyledir çünkü öyledir”

GÜL II/ Kimse kim

Bugün bir öğrenciye diyordum ki, “seni izliyor olacağım”. Bizim bilinmedik  bir yönümüz var, biz yıllarla en çok beden okumayı öğreniriz, her derse geldikerinde öğrenciler son gördüğümden bu yanayı anlatan mektupları ders boyunca okurlar. O mektuplar en sahici satırlarla dolu olur, çünkü yazdıklarını bilmezler. Bizim ellerimize geçer anlattıkları, ellerimizle bir satır daha ekleriz, kimi zamanda satır sileriz. Onun için soru soran öğrenciye, hele hayatıyla ilgili “yardım” taleplerinde benden pek bir şey alamazlar. Onların konuştuğu o zaman Gül Hoca olur.. Benim de en olmak istemediğim kişi o’dur. Kimi gerçekten Gül’le tanışmak ister, o zaman arkadaş, en çok da eşit oluruz. Kimseye de bir öneri değil bu yol,  elimden başkası gelmedi.

Biz dediğim yogiler. Tanıma gelmez olduğumuzu düşünüyorum, süreçin kendisiyiz, onun için binbir yüzümüz var. İnstagramda görünen, görünmeyen, sunturlu küfür edeni, şiir gibi konuşanı…

Blok yazmak önce zevkiydi, sonra “ben” kısmı beni benden almaya başladı, üzerimdeki katmanları sıyırıyor muydum, hırkaları üstüste mi giyiyordum? Daha garibi, ikisi aynı anda oluyordu. İçtenlik krizine kapılmıyordum ama içtenliğin dibine tepetaklak gidiyordum. Niye sızmıştım bu siteye? Daha önce de demiştim, el yazıyor işte. Bir de birikenlerden sıyrılmak, kabuktan çıkıp, çıktığın kabuğa bakmak güzel, bir daha üstüne takamayacağınla veda.

Bir faydası da hep yoga yaptığımı, hep yogada olduğumu fark etmek oldu ve ” koparım” sandığımın içinden nefes aldığımı gördüm. Üzerimden çıkardığım kabuk yoga yapan biri olma fikriydi. Fikir uzaklaştı, kendime mektuplarımın mürekkebi uçtu,  tasavvuftaki “hiç” oldu. Geçici olduğunu biliyorum, hiç’le  gözgöze gelebildiğim için de 28 gün’ün kıymeti bende saklı.

Çok ciddi oldum, onun için “çok da” yogaya teslim olmuş fotoğrafımı koyuvereyim.FullSizeRender

Gül II 13,14,15 Bana enerji deme, inek onlar!

Epeydir yazmıyorum galiba, sırt çantama eşyalarımı yerleştirirken son anda mac gözüme battı, omuzuma da batacağına karar verdim, yanıma almadım, yazmaya meğer vaktim de kalmayacakmış, isabet oldu.

Taksim geçen sene bugünlerde beni benden etmişti, silikon kulak tıkaçlarıya yine de derinden gelen aynı adamın  coşturduğu, aynı şarkıların, marşların çalındığı bir haftanın yıldönümünde evde kalmak hiç istemedim. Bu aralar  beni derim zar zor birarada tutuyor zaten, girecek deliğim de yok, tutunmamak diye çenemiz cakcaklıyor da, İstanbul içinde seyyahlığa gelince “yaşasın, macera! ” olamadı bir türlü. Cumartesi’nden itibaren sırt çantalı bir hayata geçtim, Sabah led derse gittim, yedi buçukta başlayıp ona kadar sürüyor, Led demek hocanın sanskritce nefes saydığı ders demek, o söylüyor sen yapıyorsun, o  yüzden bir ritmi var ve yaklaşık bir saat onbeş dakikada bitiyor. Canan ayaktaki seriden sonra devamını “siz kendi başınıza devam edin” diyerek  bıraktı,  biz yaparken de pozlarda gelip yardım etti. Böyle bir ders ilk kez başıma geliyor ne yapılır ne yapılmaz bilmiyorum, yani köprüden sonra kendi kendime çalışayım mı çalışmayayım mı bilemedim, neyse teknik detay işte.  Sonrasına da kaldım, mantra ve sutra kısmına, Mysore’da çığıra çığıra ezberlemişim, sular seller gibi ezberden okudum ve Japa kısmına girdik, o da bir ilk, 108 tespih tanesini Ganesh’e dedik, Ganesh engelleri oratadan kadıran o bildiğiniz fil ama daha güzeli kendinin kendine yarattığın engelleri de ortadan kaldırabiliyor, evde bir kaç tane var,  sizdekileri bilmiyorum da benimkilerin bir tanesiyle bile gözgöze gelinemiyor, sadece birine yandan baktığında  o da hafifiten Ganesh gayet gönülsüz  göz süzüyor. Şala’da cumartesi ” Om Gum Ganapathaya Namaha”   mantrasını söyledik. Çok kalabalık değildik ama hızlanan yavaşlayan yüz sekiz kez tekrarda benin kafa , beden bir dünya oldu. Devriiiim ya o ne biçim enerji? Bir tek Devo’nun anlayacağı bir şey yazayım buraya, kendini bu enerjiden korumak ne mümkün, yine benim karnımda o kocaman delik yine açıldı, ışıktan hoca bir huzme. Twin Peaks halt etmiş, gümbür gümbür kafamın içinden gelen special effectlerle  özel derse gittim, neyse ki sakin bir ders istiyorlardı, matlara oturunca çat diye başlamayalım diye iki satır konuşuyoruz, orada birazcık toparlandım, sonra de stüdyo dersi, IT banta taktım, onun üzerine “enteresan” diyebileceğim bir seri üzerinde çalışıyorum. Gelenler de pek gıklarını çıkarmadıklarına göre sanki işliyor. Sonra ver elini karşı, kolaysa geç… Vapurlar battı batacak bir kalabalığı ne boşaltabiliyor, ne içine adam alabiliyor, Karaköy’ de tarife şaşmış, parasız olduğu için millet şehir hatlarına bedava boğaz turu muamelesi çekiyor. Gece için çok hevesliydim, çocukluğumdan beri ilk yattığın evde gördüğün rüyanın çıkacağına pek inanırım ama yatacağım eve varmadan önce gittiğim arkadaşımın evindeki yemeklerde (ki muhteşem ötesi) kullandığı sarmısak miktarı, benin yıllık eve giren miktara eşit olunca, karnımdaki delik hafiflemişken bir de aşağı doğru girdap yapmaya başladı. Yer, gök, karanlık, aydınlık birbirine girmişken çat dedi ve ben ikiye ayrıdım :Orada oturan ben, burada niye oturuyorum diyen ben. Anlamadıysanız şanslı bir kulsunuz, bilen bilir o duyguyu. Yampiri yampiri yürüyerek kalacağım evi buldum, yattım ve rüya diye bir dolu inek, koyun, bir kaç tane de tavuk gördüm, yanımdan geçip gittiler, neye yorayım bilemedim. Sabah “yapma evladım” desem de kendime dinletemedim ve yoga yaptım, ama aştanga değil,  öğretmeye başladığım seriyi  test sürüşüne çıkardım.  Pazar dersini verdikten sonra gittiğim semtin cafelerinde bir arkadaşımla kouştuk, konuştuk, onun evine gidip konuştuk, konuştuk, başka arkadaşımla başbaşa kalıp konuştuk, konuştuk… Benim karnımdaki o delik kapansın diye konuştum, dinledim, çeperi nah bir milim daralmadı kardeşim.  Taksim’den gelen gürültülerden kaçıp Kadıköy meydanından gelen bangır bangır marşları dinleyerek yattım, pazartesi sabahı Nefess Yoga’da bir kişinin sabah self pratik yapacağını biliyordum, gözümün  çapağını silmeden  salona girdim arkasına serdim matımı, ikimiz kendi pratiğimizde hemhal olduk. Konuşmadık, bakışmadık, birbirimize iyi geldik. Oradan başka bir semte başka bir stüdyoya gidip ders verdim. Sonra metrobüs, metro. Metroda  gözümün önüne  rüyamdaki inekler geldi, ağlamaya başladım, utanmasam(koca kadınım ya)  “ineklere gitmek istiyorum” diye göğsümü yumruklayacağım. Neyse sonunda inekler ahırlarına, koyunlar, ağıllarına, tavuklar kümeslerine girip benim karnımdaki deliği içerden kapattılar.  Onu bunu bırakın da ben ne kadar çok ders veriyorum yahu.

gül/11 ve 12 Aze,Fırat ve Vartan

Önce başka bir şey anlatacağım, sonra niye anlattığımı söyleyeceğim.

Bugün Aze’nin günü. Uzun zamandır benimle olan bir kadındır Aze, ara ara onun ağzından şiir yazarım, kimi zaman o beni dinler, ben söylerim. Gece karşıda geç saate biten dersimden yorgun argın eve dönerken, caminin yanından birden belirip, kayboldu. O Azelerden biriydi, kısacık da olsa gözgöze gelebildim. Eve gelince eski bir şiir taslağımı açtım. Çarkıfelek oyununu bilen var mı aranızda?

Azet çağaların oyununa bulaşıyor.

Tahta çatmada küçük ağzı:

“ben de gidem mi?”

Yol izni, uçup giden babasından…

Teki severdi, sayılarsız desteyi.

Belikleri akşamı söyleyen Vartan indi inecek,

Çeşmeye su gelecek.

mahallenin çakalları, tül ardında kıpır kıpır….

Ortancanın avcundaki deste

Demir kapıdaki siyah.

Vartan’ın aklı bir kaysa…

 

Yunus’un kör mavi gözü ortancadan saklı,

Çarkıfelekçiyle savaşa durmuş,

“Bir sayı söyle, sende olsun”

Aze?… Kazansın!.

Dokuz kazıdığında silah.

Ölesiiiin!

Aze bulucuydu. Kayıpları bulurdu. Eşyaları, insanları, gelecek çok zor söylerdi, onu da kimseler sormaya cesaret edemezdi, en serti çıkıverirdi ağzından. Suyla konuşur, sudan haberler verirdi. Ara ara babannem çağırırdı, ben mi uydurdum, yoksa gerçek adımıydı bilmiyorum. Aze geldiğinde bir bakır kaba su konurdu, o cebinden üç siyah taş çıkarır, suya atar, su durulana kadar,  dalgalardan olup biteni okurdu. Ben daha doğmadan da gelirmiş. Amcam, babasını aramak için evden kaçtığında onun yerini söyleyen Azeymiş. “Yazıhan’a gidiyor, trende”demiş. Niyeyse bu bana çok dokunur, amcamı hayal ederim, cılızdır hayalimde, baba hasretinden burnunu direği sızlayan bir oğlan çocuğu. Babannem Malatya tren istasyonuna koşmuş, haber verilmiş trene. Aze’nin dediği çıkmış, bulmuşlar.

Fırat’ın kadınıydı Aze, debisi şiddetli Fırat’ın, sonra bir gün, bir gece Malatya’da alışık olduğumuz bir ses, Fırat’ın kolu Murat susuverdi. Kapaklar kapandı, Atatürk Barajı su toplamaya başladı, O sessizlikten sonra  bir daha Aze’nin taşlarına güvenemedim. “Kabındaki Fıratın suyu değil” derdim.

Bugün şala çıkışında gözlerinde hem geçmişi hem şimdiyi gördüğüm biri adımla seslendi, yıllar yıllar önceden çıkıverdi karşıma. Önce hatırlamadım, konuştukça hatırladım, sonra Zaven Biberyan’dan bahsettik “Meteliksiz Aşıklar” romanından. Burnumun direği sızlaya sızlaya o güne döndüm, beliklerini kıskandığımız Vartan’a, çarkıfelek oyununu izleyen bana, Ya Yunus, gözlerim dolmadan nasıl anlatırım onu, şimdi birden koşsam çocukluğuma Yunus’u bulsam “ben seni çok severdim” diye bağırsam. Ne çare…

 

gül II/11 Dedikodu etmiyorum, bir bohem yakarıyor

Sabah sıkı bir pratik vardı, bugünkü hocamdan, benden hayli küçük olmasına rağmen   it gibi korkuyorum, “yat” diyor yatiyorum, “uza” diyor uzuyorum,  hiç dokunmadığım kasları bulup çıkarıyor, “çalıştırsana şunları!”, Çalıştırdım da orası neresi anlamadım, transversus abdominismiş kendileri  eve dönünce atlasa baktım, karnın  iki kalt altındalar, mutlu uykulu kış uykularından uyandırdım. Bir de biraz önce bugün şaladan instagrama video yüklemişler, rastladıysanız, matın arkasından öne kurmasana için atlayan dana benim, bende zerafetle sıçradım sanıyordum.

Bugün tarihi bir gün ev sahiplerim on yıl sonra ziyarete geldiler “ev başıma yıkılmadan” görecebildiler. Kedi yüzünden girilemeyen eve nihayet adımını atabilen sahibe, Muji’nin ölümünü “isabetli”  buldu, rahat rahat evini dolaşabilecekti. Ne garip bir duygu “benim” diye kabullendiğin, her köşesine izini bıraktığın yere “sahibi” girince senin olmaktan birden çıkıyor. Laf arasında “belki ben otururum”u da duyunca hepten eve yabancılaştım. Kiracının evinize bakını oldu sana ev sahibinin bu eve yerleşsem misi.  Arka balkondan görünen hurda dolu bahçe, benim evde mobilyadan çok kitap oluşu vs vs sahibenin içten bir yakarışına dönüştü “bu bohemler niye böyle?” Önce anlamadı, sonra dank etti “haaa ben Cihangir’de yaşıyorum ya, evde bir halı olsun, bir sehpa örtüsü, ne bileyim bir kristal bile yok ya, ayol, o bohemlerdenmişim ben!”.  Bende kendime bakıp bakıp soruyordum ya bu kim diye.

Ben bu ömürde  çok defa tanımlandım, sınıflandırıldım,  ama en sıkısını Kıçımdan Tespit Yaptım Efendim Bey bulmuştu: Sizin gibi bir dolu kadın var çok üzülüyorum hepinize, aşık olduğunuz erkekler sonunda sizin gibi eşitlik isteyen, çata çat tartışan kadınlarla değil, uysal genç yaştaki kızlarla evlendiler. Siz de barlarda ellerinizde biralarınızla kalakaldınız,  yapayalnız yaşlanıyorsunuz” demişti. Satır satır hatırlıyorum, unutulur mu bu laf. Tespitinin her kelimesi doğru olabilir biri hariç, bira içmek için bara gitmem, viski severim.

 

Gül II/10 Associated Press

 

thBu 28 gün çok iyi oldu, ben size söyleyeyim. İki şey yüzünden, birincisi  bir çoğumuzda yazmak isteğini arttırdı, ikincisi yogayı ne kadar derinden yaşadığımızı gösterip, fikir söyleyenlerdeki hiyararşiyi, hoca /öğrenci sınırını geçirgenleşti. Aklınızla bin yaşayın.

Dün yazmadım, dolunaydı malumunuz, bakım onarım zamanıydı. Dün gece Amerikalardan, bir Los Angles’e bir Miami’ye uçuştum durdum. Önce David Garrigues online hatha yoga pradipika 1 kitap online eğitimin canlı yayını vardı. David’e bayıldım, şahane bir sarsak, online izleyemedik, bir saat sonra farketti ki başka bir linke yayın yapmış, neyse bir saat gecikmeli de olsa konuşmasına ulaştık. 12.ci satırdan 20 ye doğru yol aldık. Çok heyecanlı anlatıyor, iyi bir polisiyeyi nasıl nefesimi tutup izliyorsam o lezzette. Tümüyle bitmek, sonra başlamak, kendine ait bir odada kimseye göstermeden yoga yapmak, ölümün taklidi, kurallara göre değil koşullara göre yeniden inşaa, dharma, çöp düşünce derken, kaldıramayacağımdan fazlasıyla karşı karşıya kaldım, yok dedim ben hepsini bir anda hazmedemeyeceğim. “Kuşku” diyordu, en zoru yaptığından, o sırada olandan kuşkuya kapılmak… O anda ekrandan içeri dalıp “o bendim, o bendim” diyesim geldi. Yogaya başladığımda domuz gibiydim, her teorik konuşmada benim bir kaş hep kalkık. İlk teorik bilgileri aldığım David Cronwell’de sever beni, sorup duruyor “bu konuda sen ne düşünüyorsun?” diye, sonunda uyanık bir cevap buldum “zamanı geldiğinde konuşurum umarım”. Upuzun yıllar geçti, ben konuşamadım, sonra bir iki laf, ardından bir küçük konuşma falan derken Malatyaca söylersem “az etti ki dilim çözüle”… Kurtuşum yok, eylül sonundaki kampta bazı sutraları Sinem’le birlikte anlatacağız. Bakalım haznede ne birikmiş, ne akacak.

Tam Garrigous olan David’i bitirdim, Kino hanımcımın yayını başladı. Bir süredir “birlikte pratik yapıyoruz” gazlamasıyla sıkça instagramda, ama pratikten önce biraz da konuşuyor, gerçekten kızda mangal gibi bir yürek var, neler yazıyorlar, ne yakası açılmadık teklifler, küfürler, islam dünyası ona ayakkabı fırlatıyor, (meğer çok alçaltıcı bir şeymiş ayakkabı fırlatmak onu da geçen yıllarda öğrenmiştik). Kino pratiğini yokmini şortuyla yaptığı için ayakkabı emolojilerinden geçilmiyor. Kino’yla birlikte mata çıkan kaç kişi var bilmiyorum, zira Advance B serisini eda ediyor, yapılırken hiç rastlamadığım pozları da sayesinde görmüş oldum. Bazılarını bu hayatta yapmayacağım kesin, bakın hiç olmazsa bir konuda kuşkuda değilim… Kino hanım, seriyi geçerken bir asanaya istediği gibi giremedi, canı sıkıldı, suratı düştü, küs küs devam etti. Bu da dün gecenin melodramik aksiyon filmi oldu. Farkettim ki Kino’nun bu yakabağır açık sunduğu yogası beni hiç de rahatsız etmiyor, insan bir sağ bir sol habire ayağını başının arkasına aldığı asanalarda ne kadar rol kesebilir ki…

Dün koltuğumdan dünyaya açılmış bir yogi olarak, yarın matımı serdiğimde şalada görünür olsam da gerçekte inime çekildiğimi biliyorum. Kino’ya ilgili yarın ne düşünürüm bilmem ama dün izldiğimde duyduğum yakınlık buydu, son baktığımda ikibin kişi online izliyordu ve o inindeydi.

 

 

GÜL II 8/9 Kalır mısın, gider misin?

 

 

Bugün durmak zorundayım, kamp, ardından şalaya gitmeler derken ara vermeden yoga yaptığımı  sonunda bedenim bana hatırlattı. Yedinci günü aşıyordum ki, bir asana daha devam edemeyeceğim yere geldim. Ay gününe yaklaşırken nefesi yumuşatıp, derimin üzerindeki kısa devre yapmak üzere olan elektiriği boşaltacak yastıklara, bloklara kendimi bırakacağım. Bu blok yazıları iyi de, ben “ben,ben” demekten pek memnun değilim, “iyi anladık sen de senmişssin yani”ye az kaldı. Dün bana gelen 28.gün yoga’ın yazarlarında Fatma’yla karakter yaratmak hakkında konuşuyorduk, bilgisayarda birşey ararken önüme çıktı.

Bir süredir tekrar kaleme almak zorunda olduğum bir hikeye için notlar tutuyorum. Oradaki kız Esma için girizgah niyetine bazı paragraflar yazmışım. Onlardan biri şöyle başlıyor:

“Ortaokulda din dersinden ikmale kaldım, bir de güvenlikten, Apoletleri doğru bilmek önemliydi. Derslere subaylar girerdi. O derslerden ikmale kalmak için özel bir çaba sarfetmiş olmalıyım, geçmek için harcayacağım çaba on dakika evde çalışmaksa kalmak için her derste hocaya ters gitmek, havalar bakmak, sıkıldığını belli etmek nereden baksanız on saatimi almıştır.

Eve gürültüyle giren ama değmeyen bir çocuktum. Varlığım aniden çarpan bir kapının gürültüsü kadardı. Önlemi alındığında unutulan ayrıntılardan. Penceredeki o çocuklardan ne zaman oldum herhalde beş yaşına kadar gidiyor, bahçeye inen ilk kuşu ben görürdüm. Sabahı pencerede dışarı bakarak bekleyenlerdendim. Şehirlerarası otobüslerin bir an durup yolcu indirdikleri o anda hep ben olurdum pencerede, sonra gelsin bütün gün inenin hangi evde yaşadığı, nerden geldiği hayalleri… Bir gün bir üniversiteli olduğunu düşündüğüm sömestr tatilinde evine dönen bir kız indi, bütün gece saçlarına yapışmış gibi, iner inmez başını eğip saçlarını havalandırdı. Kalbim yerinden oynadı, ilerdeki bir zamanın ben haliydi o, bende inecektim öyle otobüslerden, birden savuracaktım saçlarımı, varacak mıydım, uzaklaşacak mıydım ama muhakkak gidecektim. Saçlarım hiç o kız gibi gür olmadı ama, gün geldi bir üç hafta, bana yolumu buldurdu, sonra hep gittim, hayallerimde gittim, arabarla gittim, uçaklarla gittim.”

Bu paragraf  hikayede kullanılmayacak olanı, karakter bana yön versin diye, benimle konuştukları… Kullanılacak tek satır var, o da “ikmale kaldım” kısmı. Bu ikmal, ilk kez deniz tatili yapacakken ailenin planlarını altüst ediyor. Mahallecek gidilecek bu tatil bir tembel yüzünden bozulamaz. Biraz da ceza olsun Esma X şehrine, babanın arkadaşlarına gönderilecek. İki ailede üç hafta kalacak, bu sırada da sınavlara hazırlanacak. Çok sıradan, sıkıcı, ağaçların zor bittiği o çorak şehirde üç hafta… Ama ailenin bilmediği, fark etmediği bu iki ailenin iki ayrı mezhepten olmalarının yaratacağı çelişkiden bir masal aleminin doğacağı. Neyse ki bu iki aileninde yazın gittikleri, yeşillikli köyleri var, bu köyde, Esma’nın ilk gittiği aile onu bir yere götürüyor, oraya çocuklara masal anlatan bir adam geliyor, Leyla ile Mecnun’u anlatıyor. Büyükler de kapının dışında dinliyorlar, çünkü öncelik çocukların, Esma mest, nasıl bir dünya bu. Üstüne bir de cem izliyor, anneannesinin goblen yastıklarıda işli turnalar, şimdi insan bedeninde birbirleriyle dönüyorlar, saz çalınıyor, kollar açılıyor, kadınlar erkekler turna olmuş uçuyor. Esma diğer eve döndüğünde ballandıra ballandıra, neyin ne olduğunu pek de kavramamış olarak anlatıyor, o anlattıkça evin babasının yüzü sararmaya başlıyor. Kız onlara emanetken, kızılbaş olup çıkacak. Bir karar verip, evinin ahşap merdivenlerine kızı ve kendi çocuklarını oturtup peygamberin hikayelerini anlatmaya başlıyor. Daha önce hiç hikaye anlatmadığı için tutuk, oğulları babalarını hiç öyle görmedikleri için şaşkın… Bir hafta boyunca çocuklar ve karısı, her gece yatmadan önce üst kata çıkan o merdivenlerde oturup Kur’an’ı masal olarak dinliyorlar. Çocuklar, Esma, babaya hayran, hikayelerdeki kahramanları anlatıcının yüzüne oturtuyorlar, kocasına çok aşık Selime de bir kez daha aşık oluyor kocasına.

Esma zamanı dolunca geri dönüyor, sınavlardan geçiyor ama artık taşa kulağını yaslayıp hikayeler dinleyeceğini biliyor. O yolcu artık.

Yıllar sonra bu üç haftayı senaryolaştırıyor. İlk metnin görsellikte karşılığını bulmayı ona kamera direktörü Haneke’yle çalışan, şimdi Oscar Akademi kalıcı jürisi Jürgen Jürges öğretiyor. Filmin son karesi kızın eve dönüş sahnesi, araba çekimi yapılacak. Jürgen soruyor “kamera nerede olsun, seyirci seninle şehirden ayrılsın mı, yoksa şehir uzaklaşan arabanın ardından mı baksın?” Esma seçimini yaptı, Jürgen’de öyle çekti. Peki siz olsanız kamerayı nereye koymasını isterdiniz?

Gül II/7 Küpeli yazı

Sabah çok zordu, Şafak Uysal’la ara ara felsefik kafalara gireriz, onunla bir zaman önce tembellik, geciktirme, kediler üzerine derin bir sohbete dalmıştık, bu sabah da erken kalktığımı bildiği için ölen kedisi hakkında yaşadıklarını anlatan mesaj yazmış. okudum da bir türlü elim cevaba gidemedi. Aklım da mesajında okuduğum ölüm üzerine hissettiklerimiz boşa çıkarırcasına kısa devre yaptı, benden önce fırladı da boş kabının önünde bekliyor sandım, fırladım, koridorda zınk diye durdum, sonra, zırlamalar falan  işte. Evde pratik yapmak imkansız, o belli oldu, her tukırtıyı çıkaran Muji sanıyorum. Bir saat evde darlandıktan sonra Nişantaşı şalaya gitmek için pılımı pırtımı toplayıp çıktım. Salona girince hafifledim, mysore verecek olan Saadet’in gelişime şaşırmış gülümseyen bakışı, Rana’yla çaktırmadan selamlaşma, Beate, Seçkin de orada, Canan da geldi. Dost ortam, ohhh. Bir kaç yoga sisteminde içeri girer  soyunma odasında da biriyle karşılaşmazsan, bazen bir kaç pozla ilgili bir iki kelime dışında kimseyle konuşmaz,sessizce pratiğini bitirip gidersin. Senin gibi pratik yapanların yüzlerini bedenlerini yolda görsen tanırsın da adlarını bilmezsin.

Saadet’e son pozumu, hangi pozdan neden ikinci seriye geçtiğimi izah ettim, o da seriyi bu şekilde yapmamı kabul etti, iki gündür Senol hoca da hatırlattığı için pozları vinyasasıyla birlikte sayıyorum.( ay anlatması uzun, bir de şimdi yalan yanlış izah etmeyeyim, merak ediyorsanız, Canan’a Saadet’e, Şenol’a sorarsınız). Sayarken, pek meditatif giderken gözüm Saadet’in küpesine takıldı. Onu alırken ne çile çektirmişti bana, neredeyse birbirinin aynısı iki küpe arasında milyon kere karar değiştirdi, her birinde de bana sordu, cılkımı çıkardı, bir süre sonra ikisine de “bu daha yakıştı”demeye başladım. Ötekisi daha mı güzeldi ne? Pratik sırasında varsın dikkatim bir küpe yüzünden bozulsun, tatlı anılara itirazım yok. Saadet’in ne kadar güçlü olduğunu unutmuşum, suptakurmasanada sımsıkı paketleyiverdi, kaputasana da  nasıl kalkmayı öğreneceğimle ilgili bir iki poz gösterdi. Şenol “pozu geldiği gibi yap ki, zamanla yardım almadan da yapabil” diyordu, bense kendimi Saadet’e poza sokturuyordum, banane, banane, ben bugünlerde çok üzgünüm bir kere, arkadaşım yardım etmiş, çok mu yani.

“Tapas sadece  bir yemek ismi değidir”, bir keresinde dersimi böyle açmıştım. Yogadaki bu kavramı “Gönüllü zorunluluk” diye berbat bir şekilde türkçeye çevireyim. Amacım o derste öğrencilerin bir omurgalarının olduğunu ve yapılan hareketlere o ne kadar izin verirse o kadar açılmayı anlatmak istiyordum, geride kalmanın çabası gibi yani. Hepsi bu gönüllü eylem haline katıldı, trikonasana elleri yere gelmiyordu, bir çok pozda yapageldiklerinin çok gerisine çekilmeyi başardılar, omurgaları da bayram etti tabi. Şimdi tapas tapas olalı başına gelmemişi getireceğim, kuyruğu dik tutmaktan bahsediyordum ya, bırakıvermeyi onun içine tıkacağım. Sinem Er telefonda diyordu ki “bırak Gül Ana’lığı, kontrol edemeyeceğin şeyler için hırpalanıp durma, kuyrugu dik tutmak zorunda değilsin, ardarda bir dolu zor şey geldi, yaran var kanıyor, bir şey yok, hallederim diyeceğine kanamasına izin versen?, “. Yani geri adım atıp, çabayla bende olanı görmezden gelmeyeceğim. Bugün benim için tapas bu

Yazılarda arkadaşlarımdan bahsetmeye bayılıyorum, o kadar yakın, kıçkıça olmasak da, birbirimizin hayatında kıymetli izler bırakıyoruz.

Paylaştığım fotoğraftakiler Hindistan’da bir arada olduğumuz Türk astangiler. Sağda Merve, fotoğrafı çeken Deniz ve belli belirsiz küpesi gözüken de Saadet… Evet küpe küpe dediğimde şakır şakır bir şey sanmıştınız değil mi?

 

Gül II Gün7 Küpeli yazı.

Sabah çok zordu, Şafak Uysal’la ara ara felsefik kafalara gireriz, onunla bir zaman önce tembellik, geciktirme, kediler üzerine derin bir sohbete dalmıştık, bu sabah da erken kalktığımı bildiği için ölen kedisi hakkında yaşadıklarını anlatan mesaj yazmış. okudum da bir türlü elim cevaba gidemedi. Aklım da mesajında okuduğum ölüm üzerine hissettiklerimiz boşa çıkarırcasına kısa devre yaptı, benden önce fırladı da boş kabının önünde bekliyor sandım, fırladım, koridorda zınk diye durdum, sonra, zırlamalar falan işte. Evde pratik yapmak imkansız, o belli oldu, her tukırtıyı çıkaran Muji sanıyorum. Bir saat evde darlandıktan sonra Nişantaşı şalaya gitmek için pılımı pırtımı toplayıp çıktım. Salona girince hafifledim, mysore verecek olan Saadet’in gelişime şaşırmış gülümseyen bakışı, Rana’yla çaktırmadan selamlaşma, Beate, Seçkin de orada, Canan da geldi. Dost ortam, ohhh. Bir kaç yoga sisteminde içeri girer  soyunma odasında da biriyle karşılaşmazsan, bazen bir kaç pozla ilgili bir iki kelime dışında kimseyle konuşmaz,sessizce pratiğini bitirip gidersin. Senin gibi pratik yapanların yüzlerini bedenlerini yolda görsen tanırsın da adlarını bilmezsin.

Saadet’e son pozumu, hangi pozdan neden ikinci seriye geçtiğimi izah ettim, o da seriyi bu şekilde yapmamı kabul etti, iki gündür Şenol hoca da hatırlattığı için pozları vinyasasıyla birlikte sayıyorum.( ay anlatması uzun, bir de şimdi yalan yanlış izah etmeyeyim, merak ediyorsanız, Canan’a Saadet’e, Şenol’a sorarsınız). Sayarken, pek meditatif giderken gözüm Saadet’in küpesine takıldı. Onu alırken ne çile çektirmişti bana, neredeyse birbirinin aynısı iki küpe arasında milyon kere karar değiştirdi, her birinde de bana sordu, cılkımı çıkardı, bir süre sonra ikisine de “bu daha yakıştı”demeye başladım. Ötekisi daha mı güzeldi ne? Pratik sırasında varsın dikkatim bir küpe yüzünden bozulsun, tatlı anılara itirazım yok. Saadet’in ne kadar güçlü olduğunu unutmuşum, suptakurmasanada sımsıkı paketleyiverdi, kaputasana da  nasıl kalkmayı öğreneceğimle ilgili bir iki poz gösterdi. Şenol “pozu geldiği gibi yap ki, zamanla yardım almadan da yapabil” diyordu, bense kendimi Saadet’e poza sokturuyordum, banane, banane, ben bugünlerde çok üzgünüm bir kere, arkadaşım yardım etmiş, çok mu yani.

“Tapas sadece  bir yemek ismi değidir”, bir keresinde dersimi böyle açmıştım. Yogadaki bu kavramı “Gönüllü zorunluluk” diye berbat bir şekilde türkçeye çevireyim. Amacım o derste öğrencilerin bir omurgalarının olduğunu ve yapılan hareketlere o ne kadar izin verirse o kadar açılmayı anlatmak istiyordum, geride kalmanın çabası gibi yani. Hepsi bu gönüllü eylem haline katıldı, trikonasana elleri yere gelmiyordu, bir çok pozda yapageldiklerinin çok gerisine çekilmeyi başardılar, omurgaları da bayram etti tabi. Şimdi tapas tapas olalı başına gelmemişi getireceğim, kuyruğu dik tutmaktan bahsediyordum ya, bırakıvermeyi onun içine tıkacağım. Sinem Er telefonda diyordu ki “bırak Gül Ana’lığı, kontrol edemeyeceğin şeyler için hırpalanıp durma, kuyrugu dik tutmak zorunda değilsin, ardarda bir dolu zor şey geldi, yaran var kanıyor, bir şey yok, hallederim diyeceğine kanamasına izin versen?, “. Yani geri adım atıp, çabayla bende olanı görmezden gelmeyeceğim. Bugün benim için tapas bu.

Yazılar da arkadaşlarımdan bahsetmeye bayılıyorum, o kadar yakın, kıçkıça olmasak da, birbirimizin hayatında kıymetli izler bırakıyoruz. Adları geçmese olmaz.

Paylaştığım fotoğraftakiler Hindistan’da bir arada olduğumuz Türk astangiler. Sağda Merve, fotoğrafı çeken Deniz ve belli belirsiz küpesi gözüken de Saadet… Evet küpe küpe dediğimde şakır şakır bir şey sanmıştınız değil mi?

 

Gül II/6 Beş dakika daha

Evde dönüp, daha tamda algılayamamışken iş yapıp sonra da yazmaya oturdum, “Benimki bağımsızdır, kimbilir hangi sokakta sürtüyor?” alışkanlığında hala aklım. Yıkarım ortalığı diye korka korka girdim eve… Ayşe abla ben yokken hiçbir iz kalmaması için uğraştı ama keskin bakışlarım aradıklarımı buldu, bebeği sandığı oyuncağı, yatmayı sevdiği yerdeki bedeninin izi… “Bağımlılıklar geliştiriyoruz, aşklarımız koşullu, kayıplarımızda gerçekte kendimize üzülürüz” vs.vs, bin kere duydum mu, bin kere bu konuşmalara katıldım mı, yaptım. Şimdi içimden suratsız suratsız” ha tabi canım, söyle söyle “diyorum, bir kulağımdan girip ötekinden çıkıyor nasılsa. Yanağına yemeği doldurup çiğnemeyip annesini delirten o domuzuna çocuklar gibiyim. Sen ne desen de ben şimdi öyle hissetmiyeceğim işte.

Eğer her duyduğumuzu hemen hissetseydik, facebookta paylaşılan her özlü sözle dünyamız değişirdi. Allahtan da değişmiyor. Bir zamanlar bir atasözü yaratmıştım, başkası da benden önce demişse, kusura bakmasın henüz görmedim: Her “dır’la dir’le biten cümle doğru olmak zorunda değildir” diye. Lafın sonunda dır koyup, tek doğru oymuş yapıp, oldu bittiye getiriyorlar, benden  söylemesi.

Iyengar’ın “Yoga ve Siz” kitabından alıntı yapacaktım ama bir türlü o satırı bulamadım, yoga yapmanın içindeki oyun duygusundan bahsediyordu, çok sevmiştim, bunu hem de yoganın felsefesine sıkı kafa yormuş, en kaşı kalkık gurusu Iyangar söylüyordu . Bugün sabah ,aştanga kampının son dersinde bu sözü hatırladım. Tutkuyla yaptığım, belirenden daha fazlasının olduğunu her hücremle hissettiğim asanalarda, “kapotanasadan kalktım valla, yok kalkamamışım/ahanda kendim dropbacke bıraktım/ yok ya taş gibi düştüm, ama oldu olacakmış gibi de, bedenimde bir şeyler göz kırptı”larla oyunun içindeydim. Yani neşe, yani, merak, yani ciddiye almama, yani “biri”olmaktan sıyrılma. nüfus hanesinde yazan doğum tarihine sıkı bir nanik de var tabi. Annelerin akşamüstü penceden sarkıp “hadi eve gir” demesine karşılık “beş dakika daha” diye pazarlık yapmak gibi… O beş dakikaların tadını unutmayanlara ithafımdır.

Bir arkaya bakan ben olunca, fotoğrafı paylaşmak istedim.