Dilek- Gün 4: Çabasız Çaba

Datça’nın merkezinde sahil boyunca yayalara açık olan Sevgi yolunda yürüyordum. Deniz tuzu kokan ılgın ağaçlarının eşliğinde, efil efil esen rüzgârlarda, nazlı dokunuşlarla kıyıda oyalanan dalgaların yanında olmak anın farkındalığında kalmayı kolaydan getiriyordu.

Havanın keyfi nasıl olursa olsun her ne zaman buradan geçsem içimi bir neşe kaplıyor. Aslında, bu neşeyi yayan güzellikler öyle ulaşılamayacak yerlerde değil, doğanın zenginliği ve bolluğu halka sere serpe açık ortada ama daha dün Hacer Foggo’nun derin yoksulluk üzerine paylaştığı tespitleri aklıma birden gelince içim bir karmaşa ve tezatlıkla karışıverdi, hassas dönemlerden geçtiğimizi yine hatırlattı.

Yol da beni kolumdan tutup tekrar kendine çekti. Boşuna buraya sevgi yolu dememişler. Yol boyunca o kadar çok renk, çiçek, ağaç, koku, taş ve kaya formları var ki ayrı ayrı görülmeye değer.

Burada yürürken nadir olabilecek, özel bir an ile karşılaştım. Şöyle ki;  yanından geçtiğim her bir varlık görülmek için yarışır olduğu halde hepsi bir ahenk içinde bölünmez, yekpare, birbirinin içinde yoğrulmuş artık zihinde analiz edilemeyecek, ayrışmayacak bir kıvama girmiş, üzerinde bir noksanlık taşımayan farklı bir algılama biçimine ulaştı, beş duyumdan içeriye aynı anda sızmaya başladı.

Kendi yoga pratiklerimde çok çok az yakaladığım bu anların benzeriyle yürürken de karşılaşmak ilginç bir keşif oldu.

Yürüme eylemindeyken doğanın içinde olmanın enerjisi doğal olarak beden ve zihni gevşetiyor, bu atmosfer içinde bir şeyi aramadan sadece akışta gelen, hoşa giden bir şeye dikkat kesilip konsantrasyonu o şeyde  yoğunlaştırmak bu deneyime yol açmış olabilir.

Diyelim bir kuşun ötüşünü yakaladı kulak, ben de öyle oldu, bir süre dinleyince -beklenmedik bir anda-  farklı bir algı kapısı açıldı, bilincin o anın altı yöne doğru uzanan fotoğrafını bir bütün olarak çekmesi, ‘ hem içindesin, hem de dışındasın!’ durumunda izlemesi, yürürken çok tanıdık değildi!

Bu dediklerim belki iki veya üç saniyelik sürdü ama unutulmayacak bir gizem bıraktı.

Halen yürüyordum, zihnim beta dalgası içine hemencecik düşüvermişti, sıradan günlük işleri halleden dalga tipi. Bir kaya üzerine oturup canım Akdeniz’i seyreyledim. Ufkun sonsuzluğuna yayılan ebruli mavilik bile – nafile- zihni bir önceki hale geri çağıramıyordu. Geçip gitmiş olan, planlama yapmayı seven zihnin elinde artık bir oyuncak olmuştu. Orasını, burasını kurcaladığı bir oyuncak!

Kendimize dair haberdar olmadığımız birşeyin bize bir göz kırpması süprizlidir, el hüneriyle hemen sihirin kapanması onun muzip hali..nasıl oldu ki diye peşinden koştuğumuz bu gizemlerin adsız ve hesapsız hale gelmesi kolay olmuyor. İlla bir isim arıyoruz, illa şu kadar yaparsam, illa şöyle yaparsam böyle ilerlerim gibi yollardan geçiyoruz.

Hâl böyleyken çabasız çaba ile lütuf gibi inen pırıltılar içimizi aydınlatınca, mini mini anlardan fışkıranları hayretle karşılıyoruz.

Oluşa her an hazır, potansiyeller okyanusunda titreşen insana özgü ne çok hisler, duyular, ışıltılar ve öteler var bilemediğimiz, kimbilir! 

Sevgiyle,

Gün 2: Esinlendiren Karşılaşma

Tanıdık bir yerdeyim ama çok da bildiğim bir yer değil, bir zamanlar yerli turist gibi gezdiğim dolambaçlı, taşlı yollar, güneş ışınlarıyla ağaçların gölge oyunları yaptığı, kırmızı gül ağaçlarının, sarı yabani güllerin, gelinciklerin, mor salkımların taştığı dar sokaklardayım, eskinin izlerine özlem hissettiren her bir taş ev başka bir tarih kokuyor, yanlarından geçerken orada bir yaşamın olup olmadığını merak eder haldeyim, belirsiz…hiç bir yerden insan sesi gelmiyor. Kırmızılı sarılı, allı pullu fistanıyla, güneş gözlükleriyle, sıra dışı saçlarıyla, elindeki davuluyla boş sokaklarda dolaşan bir kadın dışında. Sanki çok eskilerde kalmış, unutulmuş olanı canlandırmak, bugün ile bir arada tutmak isteyen bir kadın davuluyla sesleniyor, “Hatırla!” diyor! Kapıların önünden geçiyor, bazılarının önünde duruyor, susmayı tercih ediyor, sadece davulu konuşuyor, kimi kapı kendiliğinden açılıyor, ne gariptir ki karşılayanı yok!

Ramazan davulcularının vurduğu gibi davuluna vura vura devam ediyor. Davulu aynı ritmi tekrarlıyor: “vakit geldi, kalkın ey ahali!”

Oysa her yer güneş içinde, bu saatte niye davuluna vuruyor olsun ki? Bir cevap bulasım geldi; ışığa uyandırıyor olmalıydı. 

Kendisi bir sokağa saptı, gözden kayboldu, davulunun sesi gerisinde kaldı, belki duyan biri olur diye boşlukta aynı nağme yankılanıp durdu.

Bense kamera gibi izliyordum olan biteni,  dışardaydım, onu takip ediyordum, uyanıktım!

Sabah olduğunda rüyam kopuk kopuk sahnelerle gözümün önüne geldi, uç uca birleştirmeye çalıştım. ” Meğer ben de uyuyormuşum! ” dedim, bunları hatırladığımda…

***

Hepimizin içinde geçmiş ile bugün arasında otantik ve şefkat ile bağ kurmak isteyen bir kadın var, ona kulak verir ve yüzümüzü ona dönersek, şimdiden geçerken belki de uykularda kalmayız. 

Merakla pek çok şeye girmiş ve yarım bırakmış biri olarak yoga halen hayatımda vazgeçilmez ve sapasağlam yerini koruyor. Bu yolda bunca istekli çaba içinde  kendi içimdeki o kadına ne kadar yaklaştım? Bir cevap bulabilmeyi isterdim tıpkı kurmacada olduğu gibi:) .

Herkese iyi bayramlar olsun. 

(*) Fotoğraflarda yer alan Özlem Hanım 5 yıldır Datça sokaklarında Ramazan boyunca eski bir geleneği yaşatıyor, halen bazı semtlerde karşılaşılan Ramazan davulcularının gece sahura kaldırmaları geleneği- onunla Eski Datça’da karşılaştık.