Zeynep – Gün 19 muş

-İyisin dimi?

-İyiyim iyiyim.

Nasıl da içim şişiyor, sıkışıyor.

-İyiyim iyiyim, sen beni merak etme, sakın endişelenme.

-Ağladın mı yoksa, sesin bir garip geliyor.

-Yok, ağlamadım. Şimdi hapşırdım da ondan öyledir.

-Hasta mısın yoksa?

-Yok değilim, şimdi oldu. Toz kaçtı herhalde.

Üzgünüm, canım acıyor.

Hissedebildiğim kadar iyiyim. Samimi olabildiğimce rahatım.

İyi olmaya çalışınca kabuslar görüyorum, doya doya üzüldüğüm günler daha mışıl uyuyorum…

Bugün sana yazmak istiyorum, sevgili sanga.

Babama yazıyorum öldüğünden beri, ama son iki haftadır yazamıyorum. Arada yazıyorum da, kendimi hergün kandıramıyorum. Babam aslında yok. Kimse okumayacak.

Olmayan bir insana ne kadar yazabilirim? Bilmiyorum. Kendime yazıyorum. Babamı içimde var ediyorum.

Kendimi ‘Çok arabesk mi oluyor bu söylediklerim?’ derken buluyorum, elimde değil.

Arabesk ne demek? Hak edilmemiş üzüntü mü? Kendini paralamak mı? Kendimi paralamak hoşuma mı gidiyor?

Dikkat. Çok duygusallaşmayayım sakın.

Benim babam zaten hastaydı, hep bekliyorduk. Bak berikininki birden gitmiş, hop diye.

Evet, ben babamla yıllardır vedalaşırım.

Daha mı hafif olmalı hislerim? Belki öyledir. Bilmiyorum ki.

Peki yılların üzüntüsü bir anda geçer mi? ‘Ohh, rahatladım.’ diyebilir miyim? Diyemiyorum. ‘Keşke burada olsaydın, beter olsaydın.’ diyebiliyorum. Evet, bencilim.

Ya sen de üzülürsen, acırsan bana diye korkuyorum şimdi bir de. Acıma sakın ki, zavallı olmayayım. Acıyı yaşama iznim olduğunu hissettiğim sürece, iyiyim.

-Kendini bırakma kızım.

‘Şimdi ben üzüntüye gömülürsem, kendimi bırakırsam iyi olabiliyorum.’ dedim ya. Çelişkili gibi gözüküyor. Sen beni anlarsın.

Olmamış gibi yaşamak olmuyor.

David hoca geldi, gitti. Yeni hallere girdik, çıktık. Şimdi bu hallere iyice girip çıkmayı, hatta kalmayı öğreneceğim.

Kendimi bırakabiliyor muyum yere? Dizlerimin acısını, babamın kaybına benzettim derste.

Ellerimle tutunup canımı acıtmamaya çalışıyorum, aşağı bırakamıyorum ağırlığımı. Cesaretim yok.

Doya doya ağlamıyorum artık.

Bir ses ‘10 hafta oldu, vaktin doldu.’ diyor. Bitti.

‘Yeter kızım!’ diyorum içimden kendime babamın sesiyle.

Yok, yetmedi ama, dahası var.

Neyse bilenler biliyor. Böyle dizimizin içini yere koyup, dönüyoruz üstünde. Dizimin yarasının acısı, ne ki hayatın yanında. Bunun içine girebilirsem, kaybımın içinden geçip gidebilir miyim? Nereye? Olduğumuza aha da tam da buraya mı?

Ben bu acıyı taşımayı öğreneceğim.

Önce ağırlığı güzelce karnıma doğru inecek, oradan bilmem nerelere.

Deneyeceğim.

İyi ki varsın sangam.

İyi geceler.

Reklamlar

Zeynep – Gün 3

Gün ağardıktan sonra kalktım. Bizim ev çok karışık bu aralar. Açılıp ayıklanmayı bekleyen kutular, bir süre açmayacağımı bildiğim diğerleri, kirli ve temiz çamaşır yığınları, tatlı kocamın düzenlemek üzere yere serdiği türlü belgeleri arasında kendime bir yer buldum.

Perşembe derste Defne Hocamızın yaptırdığı serinin tıpatıp aynısını yapmaya niyetlendim, rahat bir oturuşa girdim. Biraz eğri sanki, ama rahat. Nasıl oturmalıya dair sorularımı aklımın kenarına not ettim, yarın sınıfta sorabilirim umuyorum.

Dünkünden biraz daha az tutuk bedenim, olsun. Dün sınırlarımı unutmuş olmakla böbürlenmiştim, böbürlenmek de çirkin bir kelime ya, erken sevinmişim. Belki de güçsüzlüğümden kaynaklanıyor bazı pozların içine serilivermem düşüncesi düştü bu kez. Dur ama görürüz.

Hani her seferinde ilk kez yaparmış gibi diyoruz ya, balık hafızası gerek demek her yogiye. Balıkların unutmadığına dair de elimde deliller var, ama onlar da ikinci ağızdan. Sen ne dediğimi anladın. Hatırlamadan hareket. Akışa bırak diyorlar ya, belki aynısını kastediyorlar. Doğru var içinde.

Patronumu öyle görmeye çalışıyorum bazen. Hergün yeni bir sayfa, seyrek başarabiliyorum. Herkes spekülasyona bayılıyor oysa. Benim de eğilimim var, inkar edecek değilim. Şimdi böyle oldu ya, kesin böyle yapacak bak, fısıltılar yükseliyor. Yapmadı ki, demedi ki daha, bir duralım bekleyelim, görelim, değil mi? Yok. Tahminlerde bulunup tavrımızı koyalım şimdiden, hazırlıklı olalım. Dayanıksız görüş demekmiş spekülasyon, geçmişe dayanarak kurgu.

Hayatta kalmak için gerekli olsa gerek, strateji, taktik. Yoga sahasında da ölüm kalım savaşı. Nefesim yavaşlarsa ölürüm, bir saniye daha kalırsam burda bacaklarım kopar, bir santim daha yaklaşırsam yere, hayatta kalkamam bir daha gibi gibi. En iyisi mi ben tutmayayım o baş parmağı, yetişemiyorum zaten, yarın öbür gün tutarım…

Kin tutmamak, beklentiye girmemek, çocuk zihniyle hareket etmek, yogi tea var ecnebide sallangacında yazıyor ‘act don’t react’. Hepsi aynı yere mi varıyor? Su yolunu mu buluyor?

Hepimiz aynı şeyden mi bahsediyoruz, yoksa bu benim doğum tarihim ve saatimden mi kaynaklanıyor bu birleştirme sevdam? Elimden gelse herşeyi anlatan, beni hepten anlayan bir cümle, daha iyisi kelime bulup yerime oturacağım. Tümdengelip, tümevaralım.

Neyse, tüm çabamı ortaya koyup, sonuna erdirdiğim bu yogadan sonra dengelenmişim, evet.

Dün sarsılmıştım oysa yarım yamalak yaptığım serinin sonunda.

İyi bari. Yoga beni tümden bozmuyor.

Şimdi kesiyorum, yarın sabah yakın malum. İyi geceler sevgili sanga, belki günaydın.

Görüşür, okuşuruz.

Sağlıcakla kal.

Zeynep – Gün 2

İyi akşamlar sevgili sanga,

Yazmadığım iki ayda, daha mı fazla oldu? Kesin 4 ay oldu, neyse, hayatım bir takla attı.

Babam öldü sangacım, tabi çok üzüldüm, hala ne olduğumu anlamadım.

Sayfayı açtığımda ‘Söylemem sana, havadan, sudan, yogadan bahsederim.’ diyordum, dökülüverdi parmağımdan. Senden birşey saklanmıyor, ne yapayım…

Belki de hayatımın en büyük taklası oldu. Diyorum ki yıllar, yollar sonra şu günlere uzaktan bakınca göreceğim, anlayacağım, neler değişti, ben neydim, ne oldum. Şimdi bilemiyorum. Birşeyler yerinden oynadı ya, hiçbiri durmaz şimdi yerinde, nereye giderler daha bilmiyorum.

Ölmek nedir? Yok olmayı kavrayamıyorum henüz. Hafsalam almıyor.

Hafsalayı doğru yazmak için sözlüğe baktım şimdi, zihnin kavrama yetisinden önce, kuşun kursağı ve anatomide leğen kemiğiymiş. Araplar da kafalarına değil, karınlarına anlıyorlar demek, ilginç geldi, araya ekliyorum. Lafı dolaştırmakta ustayım.

Kuzenimin 3 yaşında ikizleri var, geçen pazar da büyükbabamı kaybettik. Evet, üstüste geldi. Cenaze ve gömme işleminden sonra, kuzenim kızlara ‘haydi koca büyükbabaya baybay deyin!’ dedi. Kızlar gülerek el salladılar mezara, toprak sonuçta, görüntü çılgınca. Sonra eve gittik. ‘Anladılar mı?’ dedim. ‘Yok.’ dedi. ‘Geri gelecek zannediyorlar galiba.’

‘Benim de bu miniklerden farkım yok.’ diyordum tam. Emin olamadım şimdi yazarken. Onlar açık seçik görmüş de olabilirler gerçeği, çok acı gelmemiştir belki.

Neyse, ben herşey baştan yaşanacak, babam bir gün gelecek, ona yazdığım mektupları vereceğim ya da okuyacağım zannediyorum galiba.

Başka konu ama, ölmeden önce de daha da hasta olacak sanıyordum. Başucunda babama kitap okuyacağım günleri bekliyordum.

Yaş otuzbeş, beş yaşımda inandığımdan azıcık ileri gidebildim mi?

1988 yılında çok sevdiğim barbili bir takvimim vardı. 1989 yılımda atmaya direndim. Bir daha 1988 olunca kullanırım, diye saklamak istiyordum. İnandırdılar beni, kim hatırlamıyorum, attım takvimi, çok üzüldüm. İnandıramadılar da ben inanmış gibi yaptım sanki. Şimdi de inanmış gibi yapıyorum. Geçtiğimiz hafta konusu geçti tam burada, kelimeleriyle hatırlamıyorum. Ben yaşamayı beklemiyorum, beteri baştan aynı hayatı yaşamayı bekliyorum, aynı seneler gelecek, o zaman muhteşem olacak.

Yogaya gelirsek. Bu satırları direkman blog sayfasına yazıyorum, sevgili sanga. İmla hatası yaparsam, ben bitirmeden teknoloji bir oyun oynayıp da yayınlarsa, diye düşüncelere kapılamıyorum. Başka programda yazıp, kesip yapıştırırdım eskiden. Düğmeye basmadan tekrar okuyacağım tabii, sana saygıda kusur etmem, bu yazı anlaşılır ve anlamlı olsun istiyorum. Ama bunun gibi birçok kalıbımdan sıyrıldığımı hissediyorum bu günlerde. Ah yanılıyor muyum? ‘Başkalarını oluşturuyor muyum?’ düşüncesi düşüyor aklıma hemen arkasından. Büyük ihtimal. Onu da sonra anlatırım.

Yogasız geçen iki aydan sonra, dünkü dersimizde farkettim, yapamam diyerek girmediğim yerlere giriverdiğimi. Unutmuşum sınırlarımı. Kendime koyduğum sınırlarmış bir de bunlar, yokmuş aslında. Derlerdi de inanmazdım. Belki yenilerini geliştiririm en kısa zamanda, ama belki hatırlarım bunu da, çıplak kulağıma küpe olur.

Sonuçta, fena tutulmuş uyandım bugün. İşe gitmeden sadece 45 dakikam vardı yogama ayıracak. ‘Neredeyse sadece ısınmaları ve soğumaları yaptım.’ desem yeridir.

Hala ceketimi giyerken zorlanıyorum, öyle fena tutulmuşum. Yıllardır anlamıyordum aşağı bakan köpekte neden yeni başlayanların zorlandığını, elleri kayanları. Bir de bunu anladım, iyidir.

Sıkıntılı bir gün geçirdim, sana yazdım bir içim ferahladı. Tekrar tekrar iyi ki varsın…

Kesin imla hataları da yaptım, bazen emin olamıyorum, affet beni…

Zeynep – Gün 26

Erken kalkmadım.

Pazar yogası için alarmımı saat 8:00’e kurmuştum, acele etmeden hazırlandım.

Navasana serimiz ile başlıyorum bazen, sormak lazım hocama, caiz değildir herhalde. Biz ayaklardan başlıyoruz çünkü hareket etmeye, güçlenmeye. Nereden çıktı bilmiyorum, ama kaburgalarımın iki yana hareketini hissetmek daha kolay geliyor yatarken, nefesimi tamamen boşaltabiliyorum. Böylece üst bedenim kendi içinde daha bir kolay bütünleşiyor, uddiyanalar daha bir güzel oluyor pratiğim sırasında.

Yazmak için yazıyorum bugün, sevgili sanga, kaç gündür sessizliğimizi bozmak için başlıyorum, konular birbirine giriyor, sonunu getiremiyorum. Serap ile Sevgi neyse kıpırdattılar bloğumuzu, sağolun.

WordPress mi kilitlendi, internet mi patladı diye girmeyi planlıyordum ilk paragrafa, çalışıyor, herşey yolunda sanırım, sessizliğimizi de illa ki kötüye yormamak lazım.

Gündemimdeki yazıp yazıp birleştiremediğim konulardan birinden bahsetmeyi deneyeyim.

Sorumluluk duygumu soruşturuyorum bu aralar.

Aman blog çok sessiz kaldı, birşey yazmak gerek, çamaşırları yıkamıştım katlamak gerek, kıvırcık almıştım pazardan yıkamak, yemek gerek. Ben bunları yapmadan içim rahat edemez mi?

Ha, bir de Stef’e köpürüyorum sonra merdivenleri silerken, rahat rahat uyuyor diye :’Benim bir tanecik pazar günüm, ne demekse. Hem babama gitmem lazım, İstanbul’un bir ucu, hem de ev işini yapan benim.’ Yapar aslında söylesem. Belki hemen yapmaz, ama bir ara yapar, içi çok kolay rahat ediyor çünkü veya çaktırmıyor veya başka öncelikleri var. Neyse, bunların hepsi saati hiç umursamadan dilediğince uzattığım yogamdan sonra oldu. Hislerin farkına varmak, öfkenin de mi taşıvermesini kolaylaştırıyor acaba? Yoksa yogamda mı bir yanlışlık var? Navasanayı öne aldım diye mi? İzin verdikçe baş etmesi daha zor düşünceler, duygular da fırlayabiliyor açığa sanıyorum.

Kendi halime bakmak, biraz dalga geçmek durumla iyi geldi ama, teşekkürler sanga.

Neyse asıl sorum buydu:

Yaptığım yogayı kendimi mecbur bıraktığım için mi yapıyorum? Çünkü bilirsin belki, bazen başlamak çok ama çok zor oluyor. Sonrasında da bir hafiflik. Yoga’yı buzdolabını temizlemek ile aynı kulvara koymuş olma ihtimalim var mı?

Bu sorumluluk nasıl oluşmuş olabilir? Kafamda bir ben; yoga yapar, kendine ve çevresindekilere özen gösterir, derin düşünceleri vardır. Haydi oldu olacak, dış görünüşe önem vermez, bakmaya, görmeye zaman ayırır.

Dur bir dakika, için güzelliği zaten dışa yansımıyor mu? Mesleğimin modacı olması tezatı bir yana, orada tutunmakta zorlanmam da benzer bir iç tartışmanın ürünü, neyse bunlar da başka konu…

Geri dönüyorum.

Yani biri derse benden içerde: ‘Hergün yoganı yap, çünkü sen böyle böyle bir insansın.’ Bütün organizma harekete geçer, üstünü giyer, dilini temizler ve Samapada’ ya yerleşir. Sonrasında da çok iyi hisseder tabii, ödevini yapmış bir öğrencinin iç rahatlığı ile güne başlar, her yaptığı kolay gelir, ailesi tarafından onaylanmış, sevilen biridir. Yani ben. Beni seven onaylayan ben de yine ben. Bunları yap diyen ben hep aynı ben mi?

Bu konuyu didiklemeye çalışmamın sebebi, hani yogayı kalıplarımızdan kurtulmak için yapıyoruz ya.

Ya benim pratiğim zaten varolan bir kalıbı güçlendiriyorsa, bununla nasıl baş ederim?

Bilmem, anlatabildim mi?

Doğru anladıysam.

Neyse bakalım, görelim.

Zeynep – Gün 10

Konuşmak, aklımdan geçeni dile getirmek, kendimi ifade etmek ne kadar önemli? Önemli olmasa bu blog da olmazdı sanırım.

Aynı sorunun devamı, konuşamamak, söyleyemediklerim beni hasta eder mi? Sorunca, yazınca bile cevap daha net görünüyor, sevgili sanga.

Demek soruyu sorabilmek gerekiyor hiç değilse, cevaba gelebilmek için.

Duyduğumla kalıp kendime güvenerek, bir sorunum varsa bunu içimde halledemem mi?

Hele cevap vermek, açıklamalara girişmek durumu değiştirmeyecekse, susmak daha doğru değil mi? Daha asil diyecektim az kalsın, ne demekse…

Zerafetle geçebilmek için çeşitli hallerin içinden belki biraz daha büyümem gerekiyor.

Anında tepki gösterememek beni neden hasta ediyor?

Geçen hafta bir konuşma geçti üssümle. Daha doğrusu ben konuşacağız diye hazırlamıştım kendimi. Sona erdirdiğimiz proje hakkında düşünmüş, bana neler kattı, kendimi hangi konularda geliştirmem gerekiyor, ilerde bunun içinde ne gibi hazırlıklar yapmalıyım, önce yazarak, sonra kafamda sıralamış, söyleyeceklerimi ezberlemiştim. Karşımdakine dair de bir eleştirim vardı işin doğrusu. ‘Beni bir daha şu duruma sokmayın.’ diyecektim. Belki biliyordu hatasını.

Evet, yanlış yaptığını düşünüyordum. Peki ben ne yapabilirdim bir daha olmasın diye? Konuşup olanı görmesini sağlayabildim, belki de farketmemişti. Kızgındım, şimdi daha net görüyorum.

Detaya girmiyorum. Neyse, vakit geldi, ayrı bir odaya çekildik.

Sonrasında olayı detaylarıyla, aklımda kaldığınca anlattım arkadaşlarıma, sevdiğime. İşin garibi her anlattığımda o anki hislerim geri döndü, daha da şiddetli. Bu içini dök rahatlarsın pek işlemiyor bana, ya da içimi dökmeyi yanlış anlıyorum.

Tanıdığım, sevdiğim inançlı bir kadın vardı. ‘Kötü bir rüya gördüm.’ dersem, ‘Git suya anlat.’ diye yanıtlardı. Suya anlatıyorum artık ben de rüyalarımı.

Şimdi diyalogtan değil de, yanında getirdiklerinden bahsediyorum bu yüzden.

Gerçekten sapıyorum yoksa. Gerçek ne? Ben o anın ne kadarını görebildim ki? Şu 5 dakikanın bir videosu olsa, ya Zeynep bak böyle olmamış ki konuşma, hafızan herşeyi yamultuyor mu derdim kendime? Önemli mi?

Karşımdakini suçladığım, sorumluluğu onun üzerine kaydırdığım için mi bunlar farkedermiş gibi geliyor?

Konuya, beni sarsan o ana geri döneyim. Birisi ağzıma çürük elma sokmuş gibi hissettim. Yok, çürük olduğunu o anda anlamadım. Hatta bana iyi gelecek acı, ama kırmızı, parlak bir şuruptur belki dedim. Yutamadım, boğazım, çenem sıkıştı. ‘Haydi şimdi ağzımı açmayayım, şunu bir sindireyim.’ diye düşündüm. İçimde bir dram. ‘Tepkini bir sakla önce, bak.’ dedim

Günün devamında, kocaman çürük bir elmaya benzettim çiğnediğimi. Karnım kasıldı, bağırsaklarım durdu, gevşetemedim. Öfkem büyüdü. Allerjim başladı iki gün sonra, nefes alamıyorum. Bir yandan kasedi başa sarıp duruyorum kafamda, durduramıyorum kendimi, boş anımı yakalıyor.

Yogamı yapamıyorum, bana iyi geleceğini bile bile kaçıyorum. Şöyle uzun bir Kurma belki çözerdi bütün dertlerimi.

Karnıma masaj yapmaya başladım dün akşam, hissediyorum içerdeki sertlikleri. Çocukken karnım ağrırdı da bir tek annem dokununca geçerdi. ‘Tamam’ dedim ‘Sanki annenin elleri, çok sevdiğin yavruna dokunurmuş gibi dokunabilir misin kendine?’ İşe yaradı.

Sabah yogama geri döndüm. Kaçırdığım günlerin kazasına niyetliyim.

Yazıyorum bunları, çünkü kendimi nasıl koruyabilirim, bilmiyorum.

Falanca ruh hastası zaten, bu insanların yakınında olmak benim de dengemi bozuyor, hemen kaçayım buradan demek çok kolay.

Belki bu, ilişkilerden öğrenmemi de engelliyor.

Burada kalarak etkilenmemin yolu, belki bu yazdıklarım gibi samimi, durumu o kişiyle paylaşmak ve buna olan tepkisini görmek. Bilmiyorum.

Burada bitsin bu yazı. Kafam hala karışık ama bedenim rahatladı.

Zeynep – Gün 5

Like’lara bakarken yakalıyorum kendimi.

Anlamadığım veya tekrar tekrar unuttuğum birşey var, sevgili sanga. Mesela gördüm bunu yaptığımı. Beğenilme onaylanma isteğimi, ya da bu sefer çok ileri gittim bak, iğrendiler benden korkumu. Tamam, peki ya sonra.

Uyandım gerindim yatakta. Bakıyorum Stef’e, keşke bana sarılsa, öpücüklere boğsa. Nasıl da ihtiyacım var, aldıkça daha fazlasına. Sonra ben sırnaşıyorum. Seviyorum sevilmek için. Yok, ilgim fazla geliyor sabah sabah, arkasını dönüyor. Bir de reddedilmenin burukluğu ekleniyor. Daha şimdi gözümü açtım, duygular bombardımanı.

Önemli değilmiş gibi yapıyorum, ben de arkamı dönüp telefonuma bakıyorum, işte ‘like’ları orada saymaya başlıyorum.

Hisler önemli. Görmezden gelmek bir işe yaramıyor, daha da beter patlayıveriyorlar boş bir anımda. Gelip geçici tamam, onu anladım. Yargılamadan diyorlar ya yogacılar hani, işte öyle bakabilmek lazım.

Şimdi vapurdan yazıyorum bunu, içime aynı sıkıntı çörekleniyor anlattığım esnada.

Tamam burada bir durayım.

Sevdiğim işaret parmağını yanağıma değdirdi bak.

Önce bir durayım, gerisine bakarız.

Zeynep – Gün 3

Günlerdir lafı dolandırıp duruyorum. Öbür yandan yazıyı bitirip de gönderemiyorum göğe.

Bahanelerim bol ballandırmayacağım, kedim parçaladı, yedi yogamı diyeyim güldürmeye çalışayım seni sevgili sanga asıl konuya gelmeyeyim yeter ki…

Niyetleri sıraladım.

Ulaşıma kapalı Gün 1’den alıntı yapıyorum: ‘Önümüzdeki 28 gün nikotinden uzak, sabahları erken kalkmalı, hergünü yogalı bir zaman olsun. Gerisinde düzene girecek, rayından çıkacak herhangi birşey varsa da kabulüm olsun. ‘ diye yazmıştım dün.

Bitiremedim yazıyı, yogası tamam. Erken kalkmaları da daha önce deneyimledim, kolay giriyor yoluna. Bu sabah öflesemde 5 M’ nin yardımıyla attım kendimi Samapada’ya. Yok Suçi ile başladım bugün.

5 M nedir dersen; Evini paylaşmamıza razı gelen kedimiz Mavi, müezzin, martı, sabırsızlıkla kahvaltısını beklerken şuursuzca telefonunu kurcalayan babam Mehmet, ve tüm bunları sallamayıp uykuma tekrar bağlanmaya çalışırken gündelik sorunlarımı bir bir irdeleyen, dırdır eden Merve.

Merve de kim? Ne yapıyor bizim yatağımızda? Bilmeyenleri aydınlatayım, ben de hafiften şu konuya bir giriş yapmış olayım, belki bir yere varır. Merve benim genç kızlığımda kullandığım, hala ailemin, yakın ve eski arkadaşlarımın bana seslendiği ismim. Ben nüfustaki ilk isimlerin kullanıldığı yabancı bir şehirde, işleri oluruna bırakmayı pratik etme adı altında sorumluluk almaktan kaçtığım bir dönemde Zeynep oldum. Uzun süre kafama da takmadım, alt tarafı bir isim benim kim olduğumu bir kelime belirlemez ki diye düşündüm.

Viyana’da gittiğim Türk bir terapist hikayeyi duyunca bana Zeynep demeyi reddetti. O ana kadar gündelik komplikasyonlar dışında iki isimle yaşamanın hiç bir sakıncası olduğunu düşünmemiştim. Geçmiş zaman kullandım, peki ya şimdi.

Zeynep’i havalı bir kaçış alanı olarak kullanmış olabilir miyim? Kendimden uzaklaşmak için bir araç. Ne de olsa güvensizlikleri Merve yaşamıştı, çocukken Merve ile dalga geçtiler tombul ana kuzusu diye. Hızlı koşamayan da oydu, senenin en önemli konserine izin koparamayan da. Zeynep zincirlerini kırmayı öğretti ona, sabaha kadar dansetmeyi, gerektiğinde hayır demeyi. Böyle yazınca ne kadar hastalıklı bir görüntü oluşturdum.

Abartıp, ilgini çekmeye mi çalışıyorum sangacığım.

Asıl söylemek istediğim, ben durumun vehametini yine bir Kurmastana sırasında anladım. Kalçam inmiyordu aşağıya, sivrisinektim ben, kaplumbağa olamıyordum bir türlü. Bir sabah hoca bana taktı, Zeynep indir kalçanı, yok imkansız. Zeynep kalçan, bir nefes daha, yok düşeceğim. Hop çıkıveriyorum pozdan kalça aşağı inince, klasik. Olmuyor işte, anatomik olarak da mümkün değil. Defne hocamın nereden aklına geldi bilmiyorum, hocam ya bildi. Merve kalçayı indir. Hooop benim kalça indi, bir değil beş santimetre. O gün bugündür düşünüyorum, toplanabilir miyim tekrar kendime, bir tek ismime, ya da Zeynep Merve mi oldum ben aslında. Neyse, nereden nereye…

Niyetlerden bahsediyordum, konuyu dağıttım. Sigarayla vedalaşamadım yine, o sıkıntım. Varken de yokken de takıntım. Asıl korkum, içmekten kanser olmazsam, bırakmaya çalışmaktan olacağım. 3 ay içmedim, çok da zorlanmadım görünürde. Yazmıştım bir kere ağlak zırlak zırtlak oldum. Belki başka bir yere evrilecektim bu kabuktan kurtulunca, izin veremedim.

Ben de diyorum ki şimdi, Defne hocamı şu 28 güncük dinlesem, anlık ihtiyacımı hissederek içmeyi denesem, ne oluyor baksam. Şu niyeti önümüzdeki yeniaya havale etsem. Bu suçluluk duygusunu ne yapacağım, içinde mi kalacağım onun da? Geçilir de çıkılır mı bunun içinden ne dersin?

Yoksa yeni bir isim mi alsam? Serpil nasıl?

Zeynep III – Gün 0

image

Uyandım. Dilimi yıkadım üstünkörü. Bugün sabah rutinimi ne kadar umursamasam da, bana gerçekten iyi gelen birşeylerden vazgeçemiyorum. ‘İyi gelen’ yazarken dikkat ediyorum kendime, burada kullanmakta sakınca görmüyorum. İyi gelmesi benim düşüncem değil çünkü, yazana kadar bir düşünce bile değildi.

Acı bir kahve yaptım kendime. Ütünün düğmesine bastım. Sabah 6′ da kalkmış olsam da bugün yoga okumaya, şöyle bir bağdaş kurup durmaya vakit ayırmayacağım. Bu da bir mecburiyet değil seçimmiş, şimdi farkettim.

Neyse günün buraya kadarki kısmını daha da ballandırmadan devam edeceğim. Dolmuştan yazıyorum bunları. Her sabah yoldan yazmam gerekecek belki önümüzdeki günlerde. Sınırlı bir zaman dilimi olduğundan aklıma yatıyor bu fikir. Sana yazmanın, sevgili sanga, en heyecan verici yanı ise belki, bir cümleye başlarken sonunun beni şaşırtmasına tanık olmak. Kendime yazdığımda da benzer hissedebilirdim. Birine açılmanın sonuçları ile baş etmek zorunda kalmak durumu başkalaştırıyor olsa gerek. Ve bunu çaresizce buradan gündelik hayata taşımaya başlıyorum. Düşündüğümü bazen daha az tartıp, şap diye söylediğimi farkediyorum. Yok, sonuçta daha kırıcı olmadım. Geri dönüşü şimdilik daha az evham. Bakalım.

Buraya kadar yazdıklarımı okudum. Bazı devrik cümlelerimi düzelttim. Tutmasalar, kim tutuyor beni?, baştan sona devrik konuşacağım.  Başaşağı edilmiş kelimeler, söylediğimin sorumluluğunu azaltıyor gibi.

Tekrar sayıyor muyuz sanga, ben sayıyorum. Bir sonraki yeniayı bazılarınız ile beraber Leros’ta karşılayacağım. Ne güzel…
Saymak bazı kişilerde hırs yaratabiliyormuş. Ben hayatı zaten hiçbir zaman bir yarış olarak göremiyorum. Tam tersi yarışamıyorum ben, daha çok pes etmeye, yılmaya eğimliyim.
Bir hocam demişti, nefesleri saydığımız bir meditasyon tekniğini anlatırken, suya bir taş atarmış gibi sayın diye. Tutarak değil bırakarak, benim yorumum. Bir… Şlap! İki…şlap, üç…şlap, şlap…

Saymak yerine her sabah deniz kenarına gidip bir taş mı atsam diye düşündüm. Belki önümüzdeki aylarda yaparım. Sonra hatırladım, küçükken annem işi için bir eğitime gitmişti. Bir ay yoktu sanırım. Ananemde kalıyordum. Bir kavanoz vardı, kimin fikriydi bilmiyorum, hergün bir taş koyuyordum içine. Galiba saymayı henüz öğrenmemiştim.
Vapura geçtim, biraz denizi seyredeceğim sevgili sangam.
Bir de satır sınırlaması getirsem diyorum şu yazılara. Bak yine saymak, sınırlarda rahatı bulmak, ne yapalım…

Niyetleri sıralamak yarına kaldı.

Haydi gel.
Sevgiler.

Zeynep – Benim günüm 9 sanki…

Benim canım yanıyor bu aralar. Geçtiğimiz 28 günün sonunda, yeni bir alem görmüşçesine, farklı bir ben ile karşılaşma beklentim varmış. Gördüm de birşeyler.
Belki birden pek samimileşiverdim kendimle, ne kadar kendimi beğenmiş, öbür yandan değersiz hissetmeye ne kadar meyilli olduğumu gördüm. Bu uçlara nasıl da savruluşumu gördüm, hala görüyorum.
Yalanlarımı görmeye başladım sonra. Gerçek yalanlar söylediğim yok ama olayları anlatışım, bazen abartışım, 20 santimetreye yarım metre demek gibi mesela, ne aciz niyetlerime hizmet ediyor, bakıyorum.
Bazen gerçek olmayan bir yerlerden çıkıyor sesim, bunu farkeder oldum sıksık.
Bir üzgünlük var içimde, dilediğimce sevemiyorum sevdiklerimi bunu da gördüm. Ve hissettiğimde derinden, gözlerim yaşarıyor ikide bir, günlük çalışma koşturmasında garip bir görüntü yaratıyorum. Aldırıyorum. Bazen neyim var benim, neden iyi değilim safsatasının içine düşüyorum. Sonra içten bir an geliyor, hepsine değiyor.
Iyi ki varsınız.
Sigara içmiyordum üç aydır. Ne bu halin be yak bir tane dedim, yaktım. Evet, iyi mi oldu. Yok, olmadı. Keskin uçlarını aldı garipliğimin. Aslında o halim de fena değildi. Taşlar yerinden oynarken biraz sıkıntı yaratıyordu. Korktum sakat bir yere giderlerse, geri koyamazsam diye. Beklemeye aldım.
Bu arada neden bırakmıştım hemen hatırladım.
Aslında ben bunların çoğunu geçtiğimiz günlerde Fatma’nın yazısını okuduktan sonra yazmıştım. İçimi ısıtmış, bir de kendime karşı dürüst, birşeylerin adını koyabilme isteği yaratmıştı.
Her birinizin haberi düşünce mail kutuma seviniyorum. Artık hemen de okumuyorum, rahat bir ana saklıyorum.
Şimdi bunu yayınlamayı deneyeceğim, ama bu yazı neye hizmet ediyor onu bilmiyorum. Defne hocamın dediklerine tekrar bakıyorum.
Evet, içtenliğimle karşınıza geçersem beni seversiniz düşüncesi var. Pek temiz değilim yani. Ait olma arayışı içindeyim. Hayatımda belki de ilk defa bunu kabul ettiğim bir dönemdeyim. Ben de çok yatkınım çünkü, kendime yeterim ben, bir kumsalda yalnız yaşarım, hiç gocunmama. Yok ama iyi geliyor böylesi de. Bakıyorum.
Vatana millete hayrı da dokunur belki. Aaa bana da oluyor olmuştu böyle dersiniz. O gün birşeyi başka bir türlü yaparsınız. Bana öyle oluyor bazen sizden birşey okuduğumda. Bu noktada da çuvalladım. Yarar sağlamaya çalışıyorum. Hedefsiz de değil eylemim. Ikide iki.
İçgörümü zenginleştirdi bu yazı ama yayınlamadan da yaptı yapacağını. Kendimde saklamaya devam mı etmeliyim acaba? Ama sana hitaben yazdım, sevgili sanga. Sen olmasan yazamazdım. Seni varetmek için de göndermek lazım şimdi bunu uzay boşluğuna. Bir ucundan tutmak istiyorum ilişkimizin, bu da beni güçlendiriyor. Bu caizdir sanki.
Saymak hakkında düşüncelerim vardı telefonu elime alırken, yarın öbür güne kaldı.
Saymayınca günler kaynaştı.
Şimdilik bu kadar. Kendine iyi bakasın.

Zeynep II – Yeni ay

Sabah yeni yazıları okurken kalbim ısındı, göğüs kafesim yumuşadı, gözlerim ıslandı.
Pratiğin sonunda oturuyoruz ya orada da oluyor bazen. Kendimi dinleyebildiğim, duyabildiğim anlarda, veya karşımdaki izin verince yakınlaşmama oluyor. Bazen müzikle, bazen bir cümleyle dokunabiliyoruz birbirimize. Güvenebilince oluyor. Denizde yüzüp yüzüp sırtüstü yatarsın, ağırlığını taşır ya su, bana orada da olur. Sana da olur mu? Bazen sevdiğimi uyurken seyrediyorum, orada yakalıyorum benzer bir his. İyi ki herşey olduğu gibi, tastamam hissi…

Sabahımın tonunu öyle bir değiştirdin ki sevgili Sanga, kısa da olsa yazmam, paylaşmam gerektiğini hissettim.

Dün Defne hocamız ’28 gün sonunda kendinize bir hediye verin kutlamayı ihmal etmeyin.’ dedi. Ben kutlamayı bugüne sarkıttım ve saat kurmadım. 9:30’da kendimi yeni güne açtım. Özlemişim yatakta oyalanmayı, sağa sola dönmeyi, ertelemeyi, ama vazgeçilmez de değil. Artık biliyorum.
Çabamın hediyesinin o çabayı bırakıvermek olması ne kadar doğru, düşünmedim değil, ama başka hiçbir şey dileyemedim, içime sinmedi, böyle oldu. Kırmızı çadırdan, gün batarken ay hali yogası yapmayı planlıyorum birazdan. Sonra eski niyetlere devam. Saymamak galiba zorlayacak beni. Gizli gizli içimden sayarım belki başlarda, sonrasında ne olur bilinmez.

İtiraf ediyorum, bana dokunmanıza izin vermek zor benim için. Hem Banu’nun etüd dersinden önce, hem David’in kursuna gelirken yolda bir huzursuzluk, utanç gibi birşey oturdu içime. Sanga’nın görünmez, bilinmez bir organizma olması daha kolay da, tek tek yüzlere bedenlere bürünmeniz, sizin de benim gibi insanlar olduğunuzu farketmek, belki başta yarattığım bir kandırmacayı yıktı, geçti. Kandırmaca işime yaradı, korkmamak için yolu açtı. Artık ihtiyacım yok, tek tek gözünüzün içine bakabilirim, bana bakmanıza, beni görmenize izin verebilirim gibi.
Hatta hiç tanışmadığını yazarlarla da bir gün karşılaşıversek düşüncesi, heyecan verici.

Yine karnımın üstünde minik bir kasılma, kabuğuma kaçmak çok daha kolay. Ama çalışmıyor muyuz sanki, iyice yeryüzüne yayılmış sağlam ayaklar, güçlü bacaklar ve gerektiğinde yumuşayabilen bir karın? O zaman yürümeye devam. Küçükken hep bir maceralara atılmak isterdim, aynı onun gibi.