fatma – yıl dönümü/ yol dönümü



Hoca demese de aklımdaydı. Hatta geçen sormuştum, kime hatırlamıyorum, Fatoş’a ya da Ali’ye olmalı; yıl dönümümüz yaklaşıyor yine bir 28 güne başlayacak mıyız diye. Yazmayı seviyorum. Yazmak için her türlü bahaneyi seviyorum ama en çok yazdıktan sonra birine okumayı, içimden çıkarttığım (bazen de uydurduğum) o hislerin hemencecik bir başkasına geçmesini seviyorum. Başka hiçbir şey beni böyle mutlu etmiyor… Şimdiye kadar yazar yazmaz ona dönüyordum. Acemice de olsa hemen yazdıklarımı onun konuştuğu dile çeviriyor ve gözlerimi gözlerine dikiyordum. Eeee, olmuş mu?

Şimdi o gitti.
Ondan evvel çok uzun zaman boyunca evdeki koltukta oturmuş hayatımın başlamasını beklemiştim. Bir dişçinin bekleme salonunda bekler gibi beklemiştim; hem bu bekleyiş bir an evvel bitsin istiyor hem de sıram geldiğinde başıma geleceklerden, canımın acımasından, o tuhaf aletlerle ağzımın içinde yapılacak anlaşılmaz işlemlerden ürküyordum. Tatsız hislerle, beklemekten sıkılarak ama sıramın gelmesinden de korkarak….

Sonra o geldi. O bir bekleme ustası. İyileşmeyi bekliyordu. Fiziksel bir sıkıntı nedeniyle hayata tutunabildiği tek alan olan müziğini yapamaz hale gelmişti. Saatlerce meditasyon yaparak, hiç şikayet etmeyerek ama etrafına hüzünden ince, incecik ağ örerek bekliyordu. Onun kendisinin, benim onun iyileşmesini beklediğimiz iki yıl geçti. Kendi bekleyişimi unuttum ben.

Ben onun hareket etmesini istiyordum. O bekleyebildiğine göre yapması gerek tam tersi olmalıydı. Becerebildiğimiz asanayı yapmaya devam etmenin bir faydası var mı? Beceremediğimizi, içinde duramadığımızı çalışmamız gerekmez mi? O ısrarla beklemeyi tercih etti. Bana kalırsa Yaradan ondan hayata katılmak için başka yollarda yürümeyi denemesini istiyordu. O, aşık olduğunu düşündüğüm saksafonunu çalabilmeyi beklemek yerine bir şey yapmalıydı. Öğretmenlik, gönüllü işler, garsonluk, bir şey, her hangi bir şey…

Neyse, sonunda hareket etti işte; benden uzağa bir adım attı.

Biraz hüzünlüyüm sangacığım. Hüzünlü de olsam biraz daha özgür de hissediyorum kendimi. Daha yazarsam hepten duygusallaşabilirim, yazmasam da olmazdı. İşte böyle bir yerden başlıyorum bu 28 güne.

Üç gündür dünyanın en güzel yerlerinden birinde uyanıyorum. Seyşeller’deyim. Odamın ahşap zemini için kalbimdeki sunakta hayali bir mum yakıp şükrettim. Vardığım gün yol yorgunu halimle yogasız geçti. Dün yeni aydı diye içime sinmedi yoga yapmak. Kırmızı çadır, uçuş, yeni ay derken beş gündür yoga yapmamış oldum. Dün çok tereddüt ettim aslında, beş günü art arda yogasız geçirmektense bir yeni ay gününü ihlal etsem olmaz mıydı? Deniz ve kum bu kadar baştan çıkarıcı olmasaydılar dün yeni ayı dinlemez yogamı yapardım. Onun yerine kendimi tabiatın kucağına bıraktım.

Bu sabah önce gözüme kestirdiğim alanı bir havluyla sildim, kuruladım. Sonra da çizgisel seri ile başladım bu döngüye. Kısa da olsa aksatmadan yazmak niyetindeyim. Eğer çok yorgun ve üzgün olduğum günler olursa, eğer yazmak acı verirse sözümü tutamayabilirim. Yine de acı çekmenin düşüncesinin acıdan, korkunun korkusunun korkunun kendisinden , yalnızlığın düşüncesinin yalnızlıktan daha zor olduğunu anlıyor ve hayali bir gelecekte çekeceğim acılar için üzülmeye, korkmaya başladığımda kendime soruyorum: Ş U A N D A N E O L U Y O R?

Şu anda biraz hüzünlüyüm. Şu anda hava kapalı ve ılık bir rüzgar esiyor. Dalgaların ve rüzgarın sesi, arkamdaki ormandan gelen kuş seslerine karışıyor. Sahildeki tek tük insanlardan bilmediğim dillerde kelimeler taşıyor rüzgar. Tuşlarına gereğinden sert bastığım klavyemden tıkır tıkır sesler geliyor. Kafamı kaldırınca bembeyaz kumu, suyun cam göbeği rengini, tropik ağaçların parlak yeşilini, ardımdaki yüksek tepelerin üzerinde yoğuşan bulutların içindeki yağmur ihtimalini görüyorum.

On küsür bin çalışanın, yüz küsür bin uçuşun içinden ben, tam da bu zaman, tam da buraya gönderilişimden biliyorum; canım sangamın sarıpsangalayışından biliyorum, şimdi buraya yazmayacağım onlarca minik mucizeden biliyorum: her şey yolunda. Kendimi sırt üstü suya bırakır gibi kainatın seven, saran, kollayan kucağına bırakmaktan başka ne yapabilirim?

Reklamlar

fatma-diri-28. gün

 

fullsizeoutput_8d8

Sonum bu mochi’lerden olacak eminim sanga. Mochi bir tür Japon lokumu. Haşlanmış ve dövülmüş pirinçten yapılan yapışkan, yarı saydam sakız kıvamında büyükçe bir top düşünün. İçini çeşit çeşit malzeme ile dolduruyorlar. Benim en sevdiğim şekerli siyah fasülye püresi dolgulu mochi. Buraya geleli dört gün oldu. Her gün iki mochi götürmüş olsam eder sekiz. İki de yarın yesem on. Milo telefonda mochi getirecek misin diye sordu. Evet sevgilim dedim, mochi alacağım ama eve getirmek kısmet olur mu bilemiyorum. On üç saatlik dönüş yolunda herşey mübah.

Mübah kelimesi bana henüz küçücükken babamın aşkta ve kahvaltıda herşey mübahtır deyişlerini  hatırlatıyor. Babam aşkta ve kahvaltıda her şey mübahtır der ve tavadaki son sucuğu ağzına atıverirdi. Bir yandan ağzını şapırdata şapırdata; ardından atlı kovalıyormuş gibi, hemen yemezse önünden alacaklarmış ya da bir başkası kapacakmış gibi neredeyse çiğnemeden yutar, bir yandan da keh keh gülerdi. Sinir olurdum. İlahi baba, aşkta ve kahvaltıda ha….

Dört gündür Japonya’dayım sanga. Buraya gelişim bir hediye bence. Size en son Hong Kong’a gitmeden evvel yazıyordum. Biraz tatsız bir ruh halinde idim. Orada geçirdiğim zamanda da duygusal kozamı saran o tatsızlık bulutundan tam olarak sıyrılamadım. Yoga yapmaya kalkınca vaişakada zelzeleye tutuldum. Dizlerimi azıcık bükmemle başlayan, merkez üssü alt karnım ve bacaklarım olan bir zelzele. Bacaklarımın açısını değiştirdim, biraz daha aşağıyı, biraz daha yukarıyı denedimse de istemsiz sarsılmamı durduramadım. Sıtkı TRE (trauma releasing excercises) öğretmişti, yere yatıp onu deneyeyim dedim ama bu sefer de kalçamı ve göğsümü yere öyle hızlı ve sert şekilde çarpmaya başladım ki bir yerime zarar vereceğimden korktum. Sonra başka bir sebepten Pınar ile mesajlaşırken laf arasında ona halimi söyledim. Vatan coşmuştur canım dedi. Kemiklerimin yere dayayacağım bir kaç asanayı hatırlattı. Tabi ya…  Onun hatırlattıklarına kendi hatırladıklarım ve dinlemeye başladığım bedenimin talep ettikleri eklendi. Bir saati mermer zemine kemiklerimi bastıra bastıra geçirince vatanın şiddeti dindi,  apana uyanmaya ve akacak yer bulmaya başladı.  Sokağa çıktığımda bacaklarım hala güçsüz olsalar da sesleri gür idi: Gitme! Bunu diyorlardı sanırım. Şehre gitme Fatma. Yarım saatlik metro yolculuğu ile ulaşacağın o şehir vata demek. Görüntü, kalabalık, gürültü. Olmaz. Gideceğim. Gitmem ve bu şehrin hayalimde yaşayan nüshasını beslemem lazım. O nüsha beslendiğinde o nüshayı yaşamış olan ben ile bağ kuruyorum sanki. Ne gerek var? Bilmiyorum, bir nevi nostalji-melankoli sevgisi bendeki ; Portekizlilerin saudade dediğinden.

Gittim şehre sanga. Kendimi güzel bir gün batışı izlemeye ihtiyacım olduğuna inandırdım. Güneşin battığı o anda Kawloon’dan Hong Kong’a geçen bir motorda olmayı kurdum ama ben şehre varıncaya kadar hava kapattığından motora planladığım saatte binmiş olsam da bahtıma kara bulutlar ve şehir ışıkları düştü, bir de yorgunluk tabi.

Otele dönünce dua ettim. Bu işi yapmaya devam edebilmem için gerekli olduğunu düşündüğüm iki şeyi diledim. Birincisi artık ne olur, bir zahmet biraz akıllanıp dinlenmeyi öğrenmem diğeri ise şansımın yaver gitmesi ve bu yaşımda artık daha seyrek, daha az yorucu, daha uzun dinlenmeli seferlere planlanabilmek. İlkinde hala bocalasam da ikincisi kabul oldu sanırım. Eve dönünce haberini aldım ki, ard arda üç geceyi uyanık geçirmeme sebep olacak (ve gözümde büyümekte olan) nöbetlerimi alıp yerine bu uzun Japonya seferini vermişler bana. Mutluğumu size nasıl anlatsam. Mutluktan oynadım yahu sanga. Şapşal şapşal sırıttım. Bir hediye olarak kabul ettim bu yatıyı. Teşekkür ve şükür ettim. Çok çok sevindim.

Tabi bu yatının bu kadar uzun oluşu bu uzun vakti nasıl geçireceğim, daha doğrusu bu uzun vakitte Tokyo’ya inip inmeyeceğim sorusunu da yanında getirdi. Artık anlamışsınızdır ama yine de söyleyeyim. Yıllar içerisinde kısalan konaklama süreleri, konakladığımız yerlerin de şehir merkezlerinden havalimanlarına doğru kaymasına sebep oldu. Burası hariç.

Burası, Narita. Yirmi yıl evvel ilk geldiğim seferden beri değişmeyen köyümüz. Tokyo’nun iki havalimanından uluslararası olanı burada olduğundan, bu küçük köy de havacılık endüstrisine paralel olarak büyümüş. İçinde Japonya’nın en güzel tapınaklarından biri var. Tapınağa giden yokuş aşağı yolda sağlı sollu yılan balığı restoranları, bisikletle azıcık yokuş çıkmayı göze alınca minik çiftlikler, ufuk çizgisinde izlemeye doyamadığım ormanlar, orada burada erkenci kiraz çiçekleri, Miyazaki çizgi filmlerinden tanıdığım tepeleri göğe uzanan ahşap evler, tek başına bir orman olan ağaçlar, kocaman bir kuşun tüyleriymişler de toprağa saplanmışlar gibi güzel dalları olan başka ağaçlar, kıvrılan yolun kenarında kendi krallıklarını ilan etmişcesine sık ve uzun bambu ağaçları … Burası benim Japonyam. Yine de aklımın bir kenarını aynı soru kemirmekte. Şehre gidecek miyim?

Her aklıma geldiğinde erteledim bu soruyu. İlk gün çok güzel ve güneşli; bir bahar gününden farksızdı. Sabah  biraz geç uyanınca belli oldu ki tercih yapmam lazım; ya kahvaltı ya yoga. Açık büfe kahvaltıdan vazgeçtim. Defne hocanın bu ay sadece bir gününü yakalayabildiğim kursumuzda öğrettiği seriyi yaptım. Tapınakta geçirdim günümü. Girişteki dilek kutusundan üzerinde bad luck yazdığı yetmezmiş gibi arkasında da boşuna kötü talihini değiştirmeye çalışma, aşkta da, işte de şansın yok, iyileşmeyi umduğun bir hastalık vardıysa ondan da umidi kes, ufukta taşınma maşınma da gözükmüyor diye sıralayan rezalet bir kart çekmemiş olsam keyfim yerindeydi. Shintocunun zoruna bak, insana böyle çat diye  söylenir mi bunca kötü haber. Alıştıra alıştıra geleydi. Bayağı absolüt badluck.  Bir yüz yeni daha gözden çıkartıp makus talihimi değiştireceğini umarak bir niyet daha çektim. Bir nevi geleceğe yatırım. Bu sefer goodluck çıktı. İyi bari.  İlk çektiğim kartta kötü talihinden kurtulmaya çalışma, teslim ol falan diyordu, sıfırlanmış mıdır ki şimdi o diye düşünmeye başladıysam da amaaaan yahu dedim. Dırdırcılığın alemi yok . Tapınağın girişindeki tütsü ile kendimi tütsüleyip kötü talihi temizlediğimi hayal, doksan sekiz  numaralı kartı hayalimde yok, bir daha böyle şeyler çekmeye de tövbe ettim.

Dün sabah uyandığımda baktım sol yanımda yaşamakta olan ağrı da uyanmış benimle birlikte. Dirsek, avuç, kalça, omuz…. kol geziyor. Kartın hayaletinin kötü kahkahasını duydum; iyileşemeyeceksin! Dün yoga yapmadım. Dün canım acıyor diye yoga yapmamakla hata ettiğimi bile bile yapmadım yoga. Üzgündüm çok sanga. Ya Avustralya kursuna kadar iyileşmezsem diye evhamlandıkça evhamlandım. Hamama gittim. Alışveriş yaptım. Koca günü yedim.

Bu sabah saatimi yediye kurdum. Birinci prelüdü yaptım. Hoca boşuna dememiş prelüdlerin hakkını vermek için üç ila yedi yıl gerekir diye. Ben dün shadow yogadaki üçünü yılımda ilk defa bir yanımda (sağ) virastanaya tam olarak inip kalkmayı becerdim. (Pınar haklıymışsın!) Sol da çok bekletmez gelir diye ümit ediyorum. Bazıları ilk dersten beri yapabiliyorlar bunu. Benim için üç yıl gerekti. Olsun! Ve tabiki dirseğimdeki ağrıdan eser kalmadı. Bacağımda kalçamda hafif bir sıkıntı devam etse de bir defa daha anladım, buraya küçük harflerle, kafama ise büyük ve bold harflerle yazdım: Bir yerim ağrıyınca yoga yapmak, yapmamaktan çok daha iyi geliyor. Hem dokulara can ve kan gidiyor. Hem bedenim hem de kafam daha iyi çalışıyor yoga yapınca.

Öyle işte sanghamu. Size köydeki bir kahveden yazıyorum şimdi. Modern masaların dışında bir de geleneksel yer sehpaları var. Onlardan birine oturdum. Eve de böyle oturaklı bir düzenek kurmanın hayalini kurmaktayım. İçeride asansör müziğinden hallice bir hafif müzik çalıyor. Dışarıda yağmur yağıyor, hava bozdu bugün. Keyfim yerinde. Sangamın geri kalanı bugün beraberler ama ben binlerce kilometre uzakta da olsam onlardan ayrı hissetmiyorum.

Bugün ayın yirmisekizinci ve son günü. Bu aydan bana kalan bir kelime/kavram var: DİRİ. Ay boyunca algımın seçtiği, okuduğum bir çok metinde karşıma çıkan bir kelime vardı: firmness. Bu kelimeyi nasıl çevirebilirim, bundan ne anlıyorum diye düşünürken nihayet emin oldum ki benim çevirim budur; diri.

Defne hoca son derste söylüyordu; nefesin yetişsin diye hareketlerin arasında duraklama, durakladıkça bu boşluklardan Prana kaybediyorsun. Haklı, ben sadece yogada değil, hayatta da yaptığım şeylerin arasında gereksiz ve uzun boşluklar koyuyorum. Bu boşluklarda kendimi oyaladığım sayısız şeyden sızıp gidiyor hayat enerjim; Prana. Hepimiz gibi ben de zaman zaman, ortak zekadan payıma düşen akıl, fikir ve esini alıyorum. Özellikle yoga esnasında ve sonrasında; bazen rüyamda; ya da jetlegin o yarı uyanık bölgesinde gezinirken; bazen de çok gündelik bir işi görürken beklenmedik bir şekilde harika bir bilgi, bir esin, bir anlayış gelip her hücremi mutluluk ile titretiyor. Adeta biri bir ışık düğmesine basmışçasına aydınlanıyor içim. Bu anlayışın ışığında bir şeyleri değiştirmek üzere kararlar veriyorum, planlar yapıyorum. Ya sonra. Sonra diri tutmayı beceremiyorum ne yazık ki hiç birini. Fiziksel olarak da durumum pek farklı değil. Defne hoca buradayken ard arda üç ders yapınca vücudumun şekli değişiyor. Kaslarım uyanıyor. Diyorum ki her hafta sonu ders yapsak başka bir Fatma olurum. Daha esnek, daha güçlü, daha diri bir ben. Hoca gidince ben kendimi onun bizi çalıştırdığı gib çalıştıramıyorum. Can yavaş yavaş çekiliyor kemikten, kastan.

Neyse şikayeti bir yana bırakayım sanga.  Madem geride bıraktığımız ay bana bu kavramı öğretti ayın gelecek döngüsü için niyetim de öğrendiklerimi diri tutmak olacak, belli.  Zihinsel olanı dikkatimi onun üzerinde tutarak, bendensel olanı düzenli çalıştırarak, asanada canımı tüm bedenimde hissederek diriliği sürdürebilir miyim? Kararlarıma sadık kalarak, bedenimi duyunca sözünü dinleyerek, işler arasında oyalanmayı, asanalar arasında duraklamayı bırakarak canımı muhafaza edeceğim. Yogadaki gibi hayatta da her an mevcut, net, ne yapacağını bilen… Evet, niyetim budur.

 

ps:  Hayır Tokyo’ya gitmedim. Evet, bütün mochileri yediğim için fotoğraf yok 🙂

 

fatma-tatsız- 18.gün

Dolunay galiba her şeyin en parlak ve güzel olduğu o tepe noktası imiş benim için ve o zamandan sonra ne yazık ki hayatım, yok  aslında hayatımdan ziyade hayatım hakkında hissettiklerim demeliyim hızlı bir düşüşe geçtiler. Bunu size nasıl daha net ya da daha güzel dille anlatırım diye düşünürken aklıma dolunayı sarı yaldızlı folyosu ile elimde  bir çikolata gibi tuttuğum  imajı düştü.  Ben mutlu bir çocuk gibi elimde kafamda birbirine karışmış haliye  ay/çikolata/hayat temsilimi tutup seviniyorum. Ama işte çikolatadan bir ısırık alıncaya kadar sürücekmiş bu mutlu halim. Çünkü çikolata bozukmuş sayın sanga. Yaldızlı folyosunun altından çıkan hayatımın tadı berbatmış.

Cuma günü Pi ile konuşurken kendimi özlediğim dostumla yaptığım muhabbetin zevkine kaptırmış, ne dediğimi pek de ciddiye almadan, şaka ile karışık ona anlatıyordum: Milo Nisan’da Bali’de bir düğüne gidecek. Ben de o düğüne onunla gidebilirdim. İznim denk geliyordu ama ben onunla Bali’ye gitmek yerine yalnız başıma Avustralya’ya Shadow kursuna gitmeye karar verdim. Bali’ye gitmeyi de çok istiyordum. Hele de onunla gitmeyi çok daha çok. Ama ben Bali’ye bizim tatilimize gitmeyi istiyorum, tanımadığım birilerinin düğününe değil. Zaten ben artık zorunda kalmadıkça düğünlere gitmemeye çalışıyorum. Gittiklerimde ağlıyorum çünkü. İlk önce arkadaşlarımın mutluluğuna duygulanıyorum da ağlıyorum diye düşünüyordum. Sonra anladım ki duygulandığım doğru  ama en baskın duygum hüzün.  Ben kendi halime hüzünlenip ağlıyorum. Ne zaman o kürsüde iki kişiyi yan yana görsem kendi yalnızlığımın altı çiziliyor sanki.  Yalnızlık benim için bir sevgilimin olmaması hali değil. Hayatın güçlükleri karşısında yalnız olmak hali. Şimdi de var bir sevgilim ama ben yine de hayatı yalnız başıma sırtlandığımı düşünüyorum. Hatta şimdi sadece kendimin (ve aileminkini) değil onun da hayatını sırtlanmışım gibi…

Bu laflar ağzımdan çıktığından beri de önleyemediğim bir duygusallık dalgasına kapıldım gittim. Yine annem babamdan başlayarak herkese sitem, serzeniş ve öfke…aynı hikaye…önce herşey için herkesi sonra  her şey için sadece kendini suçlayış… İsyaaan!!! Gene hayata bağırıyordum sonunda; Hayaaat, hayat!! Senden de güçlüklerinden de bıktım. O kadar gücü sporda harcasaydım şimdi en azından yogada  semeresini alırdım. Senin semeren ne hayat! (excuse my arabesk artık sanga)

Bu sabah itibariyle Avustralya kursuna kadar sadece bir ayımın kaldığını idrak edip bari kendimi çalışmaya vereyim dedim fakat böyle çorba gibi bir zihin ile nereden başlayacağımı karıştırdım. Normalde bugün reglimin beşinci günü. Dün dördüncü gün yogası yapmam gerekirdi ama geceden öğlene kadar iki saatlik uyku ile uçuyor olduğumdan dünü hiç bir şey yapmadan geçirdim. Bugün de dördüncü gün yogası yerine birinci prelüdü çalışmaya karar verdim sonunda. Bu ay en çok birinci ve üçüncü prelüdleri çalışmak istiyorum. Güçlenmek, ve o güçlü yerde zerafeti deneyimlemek hayalim. Hocalarımın hocalarının karşısına çıkmak için hem fiziksel hem de duygusal olarak güçlenmem gerek diyorum kendime. Bunu demek motive falan olmama değil sadece daha çok gerilmeme ve kendimi olduğumdan da güçsüz hissetmeme sebep oluyor. Susayım öyleyse. Beni ne motive edecek onu bulayım.

Velhasıl bu gün uzun zamandır yapmadığım için hareketlerin giriş çıkışlarında tereddüt ederek prelüdlerin bu ilk ve bana en zor gelenine bir başlangıç yapmış oldum. Kopuk kopuk oldu yogam. Kafam da kopuk kopuk. Bedenim de yorgun hala. Üstelik bu gece de sabah kadar çalışacağım. Bir yandan bunlar geçti aklımdan, kendini zorlama madem dedim,  bir yandan da her şeyi bir kenara bırakıp bedene inmek, derinleşmek, kendimi yogada kaybetmek arzusu duydum. Ama yok. Ben yogayı kendimi kaybetmek için değil bulmak için yapıyorum. Oturdum. Yerde iki asanadan sonra padmasanada belki yarım saat oturdum.

Ben bu akşam yine yola çıkıp cuma sabahı döneceğim eve. Çok iyi geliyor bana biraz uzaklaşmak, ihtiyacım olan perspektifi sağlıyor. Bu gitmeler gitmek değilse de, kalmaktan daha iyi oldukları kesin.  Size oradan da yazarım.

 

 

 

fatma-dolunay-15. gün

kiki-smith-sky-800x800

 

Bu resmi buraya koyarak başladım. Bu resim telefonumun ekran resmi ne zamandır. Telefonuma telefonum demeyip nerede benim feysbukum diye arandığım zamanlar oldu. Evde televizyon makinesi var ama neredeyse yedi yıldır benim televizyon aboneliğim yok diye övünüyorum  bazen ama kısacık sürüyor, zira ardından ekliyorum; benim  bağımlılığım büyük olana değil, bu küçük ekrana.  O sırada tabi her zamanki gibi yine elimde telefonum oluyor.

Bir süre evvel çok sevdiğim bir sevgilim vardı. Şimdiki çok sevdiğim sevgilimden evvelki sevgilim. Benden beş yaş küçük olduğu için ne çok utanırdım. İşte o sevgilim alışveriş merkezlerine gitmekten hoşlanırdı. Şöyle gitsin, biraz vitrin baksın, kitapçıya, tekno markete girip çıkıp  belki iki parça bir şey alsın, yemeğini food courtta yedikten sonra bir film izlesin, aşağıdaki dev marketten alışverişini yapıp otoparka bıraktığı arabasını alıp evine dönsün. Ya da bütün bunaları beraber yapalım ve evimize dönelim. Ben alışveriş merkezlerinden eskiden beri haz etmem.  Yoruluyorum. Onun dinlendiği o yer bana acayip yorucu geliyor.  Yorucu çünkü içimdeki bir çatışmayı tetikliyor. Ben önce her gördüğümü almak istiyorum. Sonra da içimdeki  boşluğun aldıklarımla dolmayacağını idrak edip çöküyorum.  Alışveriş merkezlerlerini de bana bu boşluğu hatırlattıkları için galiba, hiç sevmiyorum, mümkünse uzak duruyorum. Onun içinde öyle bir boşluk yoktu belki de. Ya da vardı da alışveriş merkezine gitmekle tetiklenen cins bir boşluk değildi.  O zamanlar ben kendi boşluğumu bırakır onun haline üzülürdüm. Sadece onun haline de değil aslında, ben alışveriş merkezlerine giden herkesin haline içtenlikle üzülür, hatta hayatlarını oralarda ziyan ettiklerini düşündüğüm bu insanlara acırdım. Sana kimler acısın canım?

Buraya nereden geldim? İçimdeki boşluktan galiba. Şimdi her fırsatta elimde telefon, yaptığım farklı bir şey değil. İçimdeki boşluğu resimlerle, durum paylaşımlarıyla ve layklar ile doldurmaya çalışıyorum. Bir zombiye dönüp de şuursuzca telefonda vakit öldürdüğümü her fark edişimde de telefonu elimden atıyorum. Atıyorum valla, drop it like it’s hot diye şarkı bile söylüyorum kendi kendime, halime gülüyorum. Şimdiki sevgilim acaba benim o zamanki sevgilime acıdığım gibi, halime acıyor mudur?

Bu sabah güzel haberler ile uyandım. Geçen ay başıma gelen ve benim tatsız günlük bir mevzu olarak geçiştirmeye (adeta) kıyamayıp kendisinden günlerce süren bir trajedi yarattığım bir mevzu hiç beklemediğim bir şekilde, lehime sonuçlanmış.

Akşam uyurken şeytan dürtmüştü, bak bakalım şu Qatar hava yollarının sitesine, belki de yer yoktur gitmek istediğin tarihte diye. Elim telefona gitti, sonra dedim canımm, cıss! Yer yoksa bile sabah öğren, bu bilginin sana şu anda uykunu kaçırmaktan başka ne faydası var.  Sabah siteye bakmak yerine ofislerini aradım.  Evet, uçakları oldukça müsaitmiş, neredeyse bedava olan ekip biletim ile uçmama engel yokmuş. Yaşasın!

Kahve yapmak için mutfağa gittiğimde içimde tatlı bir dans başladı. Güneşli gün keyfine kaymak oldu. Kahveden sonra hafiften karnım ağrımaya başlayınca kendime destekli supta badhakonasana ile en güzelinden bir kırmızı çadır kurdum. Açısını öyle ayarladım ki ne boynumu ne de kollarımı yormadan elimde kitap tutabileyim. Daha evvel bu pozisyonda kitap okumamıştım. Ne keyifliymiş.  İşte öylelikle romanımı okumaya daldım.

Roman okumaya dalmak benim zihnimin ve elimin musluklarını açıyor. Ki Defne hoca defalarca dedi bize; yazmak istiyorsan oku.  Evet, kelimelerin öyle güzel yan yana konduklarını gördükçe gerçekten de içimden yazmak geliyor. Ne anlattığımı çok da umursamadan yazmak. Geliyor da yazıyor muyum? Çoğu zaman hayır. O yazma isteği çok hoş bir his bir defa. Yazıp da onu harcamak gelmiyor içimden dersem yeridir. Yazma isteği, ilham ile dolduğun o an çok sınırsız. Yazıp da onu sınırlamak, sonradan ay yaza yaza bunu mu yazdım diye dudak bükeceğim ( ya da başkalarının bükecekleri… kendisine de yazdıklarına da çok değer verdiğim biri tam da bunu demişti bana bir defa, ne üzülmüştüm, hala duyuyorum o sesi yazdığım bir şeyi yayınlamadan evvel) bir şeye dönüştürmek istemiyorum galiba. Saçma ama öyle.

İhtimaller ile yetinecek miyim? Bir gün bir şey yazma ihtimalim, aklıma gelen o harika fikiri şirketten biriyle konuşup da gerçekleştirme ihtimalim, istedikleri yoga derslerini verme ihtimalim, bir gün mayurasana yapma ihtimalim… Yok. Yazıyorum işte. Diğer konularda da adım atacağım. Sanhgama söz.

Bir evvelki paragraf ile şimdi okumakta olduğunuz kelimelerin arasında bir kaç saat ve iki sevgili dost girdi. En son ”söz” diyordum. Orada kalmış olsun laf madem.

Daha geç olmadan evden çıkmak, ayda bir gittiğim ve henüz kimseler gelmeden evvel  iki üç çeşit meze ile bir tek rakımı devirip  kalkıverdiğim için gecelerden cuma gecesi de olsa yer ayırtma endişesi taşımadığım meyhaneye gitmek istiyorum.  O bir tek rakıyı dolunayın ve hayatın şerefine kaldıracağım. Dönüş yolunda da durup aya bakacağım.  İçime ayla birlikte dolan bu güzel hisler için duyduğum şükranı bir de yüzüne söyleyeyim. Bu defa bana böyle müşfik davrandığı için teşekkür edeyim. Belki şu şarkıyı da mırıldanırım.

 

 

 

 

fatma- uç, kon, tekrarla…-14. gün

HipstamaticPhoto-541514787.673551

 

Bu yazıyı  yazmaya  yirmi dört saatimi geçirdiğim otelin karşısındaki köri lokantasından başladım. Otele hala kablosuz ağını kullanabileceğim kadar yakın olan bir nevi Hint McDonalds’ı. Korkunç bir müzik çalıyordu içeride. Rica edip biraz kıstırdım, keşke utanmayıp kapattırsaydım.  Aslında Little İndia’ya giderim diye planlamıştım yola çıkmadan evvel. Olmadı. Gide gide o köriciye kadar gidebildim.

Singapura vardığımda  gece mi gündüz mü olduğunu bilemediğim, bir nevi kerterizimi kaybettiğim bir alana adım atmışım gibi hissediyordum. İşte o bulanıklıkta tam on altı saatlik bir uyku uyudum.  Doğuya doğru uçtuğum zamanlarda sevindiğim şeylerden biri de bu; nasılsa dünyanın o tarafına konduğumda kendimi  kolaylıkla uykuya bırakabilişim. Hayret ediyorum…

Hava sıcak ve nemli, hatta ağırdı. Yine de kışlık kıyafetler giymek zorunda olmamanın, çıplak ayaklarım ve bacaklarıma değen havanının verdiği bir hoşnutluk, hafiflik vardı üzerimde.  Vardığım gün yoga yapmadım. Ertesi gün de o uzun uykudan uyanınca ilk içimden gelen kendimi sokağa atmak oldu. Çıktım. Çarşı pazar dolandım. Çok eskiden kaldığımız otellerden birinin yakınındaki kahveciye kadar yürüdüm. O zamandan bu zamana değişen yiyecek tercihlerimi hesaba katmamışım, yiyecek bir şey bulamadım. Daha dolanacak takatımın kalmadığını hissettim. Çok uzun yürüdüğüm için değil; yürüdüğüm yollardaki vitrinler, ışıklar, kalabalık, yer altından birbirine bağlanan alışveriş merkezlerinin curcunası beni sarhoş ettiğinden. Oturdum, bir kahve söyledim. Bir zamanlar burada oturup düşünen beni düşündüm. Onun heyecanlarını, can sıkıntılarını, kalp çarpıntılarını. Kırmızı gagalı küçük siyah kuşları hatırladım; ötüşlerini, burada oturup onları neşe ile seyredişimi. Nostaljime doyunca yanımdaki Ayfer Tunç’u okudum biraz da. Sonra daha oyalanmadan otele döndüm. Köriciye gitmeye de otele dönünce karar verdim işte. Önce odaya çıkıp elimdekileri bırakayım dedim. Yoga yapmaya niyetim yoktu. Baktım kocaman pencerelerde gün güzel güzel batmaya başladı. Kısacık dedim. Suçi. Sonra malasana. Sonra purna mandala. Ekleye ekleye güneşe selamlara vardım. Güneşe veda demeli aslında. Oda iyice karardığında kendimi uzun bir upavişta konasanaya bırakmıştım. İyi ki o ilk suçiden dönmemişim. Oh…

Keyfim yerindeydi aslında, yazacak bir şeyim yoktu ama yazasım vardı ama işte kötü müzik, hemen gelen yemek falan derken yazmaya devam edemedim. Zaten az da kalmıştı geri dönüş yoluna çıkmaya. Odama dönüp hazırlanmaya başladım.

Bu sabah eve varıp da yattığım üç saatlik uykumdan uyanınca beklenen regl teşrif etti. Hem de ne hikmetse acısız, ağrısız. Çadırdan bildiriyorum sanghacım. Güzelce dinlenmem lazım yarın çünkü  bir gün boşun ardından yine bir maraton başlıyor benim için. Çadırda olduğumdan yogaya ayıracağım zamanı size yazmaya ayırabilirim. Ama yine çadırda olduğumdan belki yazacak bir şey bulmakta zorlanır mıyım? Bakalım. Belki ilham verecek bir şeyler okurum. Belki ilham verecek bir yerlere giderim.Bazen dayanılmaz oluyor ”belki”ler; bazen de onları oldukları gibi kabul edebiliyorum.

Tamam, bu akşamlık bu kadar. Belki yarın görüşürüz.

 

 

 

 

 

fatma- ateş ve formlar- 10. gün

IMG_4836.JPG

Dün gece eve sabaha karşı üçte varmış olduğum için erken kalkmaya yeltenmedim bu sabah. Saat ona kadar uyuyup içinde sizlerin de olduğu uzun ve hikayeli rüyalar gördüm.

Bir süre evvel izleyip de bunu sangaya yazsam ya dediğim Robert Svaboda konuşmasını izledim tekrar yogaya başlamadan evvel.  Onu izleyince de bu sabahki yoganın sonunda trataka yapacağım da size bu satırları yazacağım da aşağı yukarı belli olmuş oldu.

Sakin sakin, ağır ağır yaptım serimi. Sonunu da eli kulağındaki regle altlık olsun diye düşünerek restoratif pozlarla bağladım. Her şey bitince kırmızı bir mum yaktım. Bir kol boyu uzağıma, göz hizasına yerleştirdim ve uzun uzun, gözlerim yaşarıncaya kadar mumun alevini izledim.

Tratakayı da başka bir çok şey gibi Panço ve Beatrix’ten öğrenmiş ama günlük hayatıma katmakta pek de başarılı olamamış, bir kaç defa yaptıysam da düzeli bir çalışma haline getirememiştim. Bilginin sağanak gibi yağdığı günümüzde henüz öğrendiğim o şeye hayatımda bir yer açamadan bir başka şeyi öğrenmenin heyecanına kapılıp gittiğim için olmalı. Ya da belki zamanı değildi, henüz hazır değildim.  Eğer sebep oysa,  Dr. Svaboda’nın bu videoda anlattıklarından bu kadar etkilendiğime göre benim Trataka zamanım gelmiş.

Videonun linki  yukarıda. İzlemenizi tavsiye ederim. Ben beni çok etkileyen kısımlarını kısaca yazacağım size. Dr Robert bizlerin çok görsel canlılar olduğumuzu düşündüğünü söylüyor ve  duyularımızdan en güçlüsünün görmek oluşunun da ateş ile olan ilişkimizden kaynaklandığını. Ateşe baka baka böyle görsel canlılara evrilmişiz ve ışık ve forma bu kadar önem verir olmuşuz. Form ateşin süptil elementlidir diyor Svaboda. İnsanın düzenli olarak bu formlara maruz olması insanoğlu için olağan bir şeydir. Bir ateşin başında oturan herkes ateşin sürekli yeni ve önceden kestirilemeyen formlar yarattığını bilir. Atalarımız yıllarca bir ateşin başında topanmışlar. O ateşin başında pişirmiş, yemiş, söyleşmişler. Ateşin evlerden tamamen çıkışının yüz yıllık bir geçmişi bile yok. Ateş her ne kadar evlerimizden çıktıysa da beden  ve sinir sistemlerimizin ateşin sunduğu bu formlara duyduğu istek bir şekilde karşılanmak zorunda. Bizler ateşin yerine önce televizyonları, yakın geçmişte ise ekranları koymuşuz. Böylesine ekran bağımlısı haline gelmiş olmamızın nedeni ateşe bakarak almakta olduğumuz o formları şimdi ekranlara bakarak alıyor oluşumuz. Fakat bu formları ateşin kendisinin yerine ekranlara bakarak topluyor oluşumuz tercih edilen bir durum değil. Öncelikle ekranlardaki bu  formların hepsi ölü formlar, geçmişe yönelikler. Diğer bir sebep ise bu formaların hepsinin başkaları tarafından yaratılmış formlar oluşu. Bizim canlı, yanmakta olan ateş ile ilişkimizden doğan formlar değiller bunlar.

Svaboda bize her gün kısa bir zamanımızı ekranlarımız kapatıp gözlerimizi  yanmakta olan ateşe  dikmemizi tavsiye ediyor.   Bilincimize şimdiki zamanda, şu anda yanmakta olan canlı ateşten kabul edeceğimiz formların  gelecek zamana doğru adım atmakta, gelecekteki formları görsellemekte yardımcımız olacağını söylüyor.

Düşündüm; bizim modern hayatımızda ateşin yeri neresi diye. Aklıma doğum günü pastalarındaki mumlardan başka bir şey gelmedi. Ateşin hayatımızdaki yerini ekran ile doldurmuşuz ama evet ama geleceğe baktığımız, dilekler dilediğimiz o anda hala yanmakta olan mumlara bakmayı sürdürüyorsak hala umut var belki de biz insanlar için.

Trataka da diğer bütün yogik teknikler gibi bir ustadan öğrenilmeli. Ben usta olmadığımdan istesem de size trataka öğretemem. Belki hocalarımız öğretirler bir gün.  Ama illa da trataka yapacaksınz diye bir şart yok. Ekrana bakmayı kısıtlamak ya da gördüğümüz formların canlı olmadıklarının bilincinde olmak bile yaratıcılığımız için büyük birer adım olabilir. En olmadı bir sonraki doğum gününüzde mumlar eriyinceye kadar ertelersiniz üflemeyi. Pastaya da yazık mazık olmaz. Şeker de ekran kadar zararlı ne de olsa 🙂

f.

ps. yukarıdaki mumlu fotograf a bakıp da doğum günüm sanmayın. resimli yazılar daha çok okunuyor diye koydum bu resmi oraya 🙂  doğum günüm 30 mart.  bu doğum günümde  içinde hepimizin olduğu başka bir mumlu fotoğrafımın olmasını diliyorum 🙂

fatma- yeni başlangıçlar? – 9. gün

fullsizeoutput_890

Eve döneli üç gün oldu. Döndüğümden beri ne yoga yapabildim ne de yazabildim. Gitmeden evvel kendini hissettirmeye başlayan soğuk algınlığı her gün biraz daha can sıkıcı bir hal aldı. Pert oldum desem abartmış sayılmam.

Gidişatımın pek parlak olmadığını farkedince, Atina’daki son günümde acaba akşam uçağı yerine öğleden sonra uçağına binip erkenden eve dönüversem mi diye düşünmeye başladıysam da sonunda aman dedim, bir daha ne zaman geleceğim Atina’ya. Sekiz saat daha dayanırım.

Kahvaltıda erken dönmek fikrimden Defne hocaya bahsettim. Nasıl istersen, dedi. Hem hava da kapalı. Belki de bir işarettir bu. Neden olmasın?

Nick Cave o harika İnto My Arms şarkısına ‘’İ don’t believe in an interventionist god’’ diye başlıyor ya; alın benden de o kadar. Şimdilerde Tanrının müdahaleci olduğuna pek inanasım gelmiyor. İnterventionist (müdahaleci) değil de son zamanların moda terimiyle facilitator (kolaylaştırıcı) kendileri bence daha çok. Kendini kötü mü hissediyorsun, aklından erken dönmek mi geçiyor; öyleyse al bulutlar ve yağmur. İşaret istiyorsan buyur; zaten hava da kapattı dersin, aklın kalmaz. Vazgeçtin, kalıyor musun; öyleyse hava açsın da son gününün tadını çıkart. Peki ya hastalık; onu da dönüş uçağına kadar erteliyorum. Sonra uğraşacaksın artık onunla.

O son gün erken dönmekten vazgeçince planımıza sadık kalarak şehirden (pek tabii ki) kırk iki kilometre uzaktaki Marathonas’a gittik üçümüz beraber. Atina ile birlikte yağmur ve gri bulutlar da ardımızda kaldı. Gök maviye döndü, güneş yüzünü gösterdi biz de kıvrılan yollarda tıngır mıngır deniz kenarına doğru yol aldık. Harika bi yemek yedik; denizin, sahilin ve bulutların güzelliğine, Ege’nin soframıza sunduğu lezzet ve berekete teslim olduk. Uzun zamandır geçirdiğim en güzel günlerden biriydi.

Evde uyandığım ilk sabah salon boşalttığım ama yerleştirmediğim çantam tarafından işgal edilmişti. Kafam da en az salon kadar dağınıktı. O günü evden çıkmadan geçirebilsem, koltuğa bir dinlenme istasyonu kurup kitap okumak ve uyuklamaktan başka bir şey yapmasam belki biraz toparlanabilirdim ama yapmadım. Onun yerine, terziye ve kargocuya (ve her seferinde bir şeyleri evde unuttuğum için aslında iki defa gerisin geriye eve ve yine kargocuya) sonra başka bir teslimat için yakındaki (ve aslında huzursuz ortamı yüzünden kendi kendime bir daha gitmeyeceğime söz verdiğim) kahveciye… koşturdum durdum. Yoga? No yoga….

Ertesi gün şirkette bir görüşmeye gitmem gerekiyordu. Salon bütün sevimsizliği ve dağınıklığı ile bıraktığım gibi duruyordu. Sabah yükseldiğini farkettiğim ateşim için bir kaç damla lavanta yağı damlattığım sudan medet umdum. Gıda takviyelerimi aldım, ilaca yüz vermedim. Kendi kendimi yıkılmadım ayaktayım diye teselli etsem de yıkılmam an meselesiymiş gibi hissediyordum. Yine de giyindim, süslendim ve yola çıktım. Sahile inip gördüğüm ilk havalimanı taksi ile pazarlık yaptım. Size de tavsiye ederim. Dönüş yolunu boş gitmektense önereceğiniz fiyata razı oluyorlar çoğu zaman. Beklediğimden uzun süren görüşmem bitince, cuma trafiğini de hesaba katarak Havalimanı-Taksim metrosunu kullanmaya karar verdim dönüşte. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama galiba o dönüş yoluna karar verme sürecimde bir şey değişti benim algımda sanghacım. Havataş otobüsü yerine metroya doğru yürürken, limandaki Cafe Nero’ya uğrayıp bir dirty chai aldım ve hasta da olsam, yorgun da olsam daha keyifli, daha ferah olandan yana bir tercih yapmanın mümkün olduğuna vakıf olabildiğim yeni bir level’a vardım bilincimde.

Dur-kalk, mide bulantısı, iç sıkınısı bir trafikte helak olmak yerine metro ile yaklaşık 55 dakikada eve ulaştım. Evi toparladım hızlıca, çabucak yemek bile yaptım. Yine no yoga ama en azından zihnimin yoga yapmışım gibi bir düzlüğe eriştiği bir gün oldu dün.

Gece öksürük uyutmadı pek ama bu sabah derli toplu eve uyanmak ilaç gibi geldi. Bugün günlerimin en yavaşıydı denebilir. Öğlen uykusuna da yattım, kitap da okudum. Öksürük de dindi biraz. Bu sefer de yaklaşan reglin habercisi baş ağrısı ile uğraştım öğlen uykumdan uyanınca ama yine yağlar sağ olsunlar, sıcak duş, sevgiliden talep edilen masaj ile ilaçsız savmayı becerdim şükür.

Öyle işte sanghamu. Bende durum böyle. İyileşmeye çalışıyorum. Bu gece nöbetçiyim. Alandan yazıyorum size bunları. Bu gece uçmaz da eve gidebilirsem yarından itibaren art arda çalışacağım günler başlayacak.

Atina’ya doğru yola çıkarken bir kart çekmiştim. Çektiğim kart bana ‘’yeni başlangıçlar’’ ben ise ona ‘’yok artık daha neler’’ demiştik. Hem eski başlangıçlar olacak hali yok ya diye dalga geçmiş hem de birşeylerin başlamasının başka bir şeylerin bitmesi demek olduğunu düşünüp tedirgin olmuştum. Ben iflah olmaz bir koç burcu olarak başlangıçlara bayılırım fakat sonları yüzüme gözüme bulaştırırım hep.

Oradayken size yaza yaza bitiremediğim alan, açıklık, boşluk ve üzerimdeki etkisi; eve döndüğümde kendimi ne kadar sıkıştırdığımı, fiziksel olarak da zihinsel olarak da nasıl bir sıkışıklığa mahkum ettiğimi anlamama yarayacakmış meğer. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu. On üç yıldır oturduğum, ucuzdur, kutu gibidir, yeri güzeldir diye kendimi bir on üç yıl daha oturmaya ikna etmeye çalıştığım evimden taşınma vaktimin geldiği kararı çıkıverdi içimden. Karar verdim desem yalan olur, verilmiş bu kararının farkın vardım sanki daha çok.

Ev arıyorum anlayacağınız sangacığım. Bütçem kısıtlı ama umidim ve hayallerim sınırsız. Kolaylaştırıcım da yanımda.

Bu gece off olunca (yani bu rada bekleme vaktimi her hangi bir uçuşa planlanmaksızın tamamlayınca)  eve gidip öksürükle bölünmeyeceğini umduğum bir uykuya yatacağım. Yarın artık yoga yapabilecek miyim yoksa sabah kırmızı çadırın kapısını mı çalacağım bilmiyorum. Keyfim yerinde, onu biliyorum : )

fatma- bırak boş kalsın- 6. gün.

”Zihin boşluğa tahammül edemiyor. Bütün boşlukları kendi dolduruyor….”

Yukarıdaki cümleler Atina”nın güzel kahvelerinde okumakta olduğum Ayfer Tunç’un yeni kitabı Aşıklar Delidir’den.

Yukarıdaki cümleleri  aynı zamanda geçen günlerden birinde İstanbul’daki mutfağımızda  yulaf lapası için muz dilimlerken sevgilime heyecanla söylediğim cümleler. Vallahi de aynısının bir başkası. Taylandlıların dediği gibi; same same but different 🙂

Same same olup da different olmasının nedeni şu; Ayfer Tunç cümlenin başında geçmişin hatırlanmadığını, kurgulandığını; cümlenin devamında ise  bu kurgunun hep olduğundan iyi, elden geçirilmiş, acılığı giderilmiş şeyler ile doldurulduğunu söylüyor. Ben bu dolguları yaparken olanları olduklarından kötü hatırlama eğilimindeyim genelde.

‘Milo, benim bu zihnim var ya bu zihnim; işi gücü boşluk doldurmak. Zihnim boşluklardan nefret ediyor galiba. Dolgu malzemesi üretmekte üstüne yok, biliyor musun?  ‘

Ben biliyorum. Çünkü her fikir için  bir mazeret üretmem mümkün. Her duygu için yazılacak bir hikayem var.

Günlerdir boşluktu, alandı diye takılıp kalmamın sebebi galiba uzundur bu kadar boş günler geçirmemiş olmamdan. Zihnim yalnızca fikirlerin arasındaki boşluğa düşman değil, her dakikamı doldurmaya da talip. Boş geçen her an için yapılacak bir iş buyurabilir zihnim bana, duymamazdan gelirsem  elindeki kozları yavaş yavaş ortaya sürer. Suçluluk bulardan en iyi işleyeni.

İnsanın hocası olarak seçtiği kişiden aldığı eğitim derslik ile sınırlı kalmıyor. Bunu Panço ve Beatrix’in öğrencisi olduğum yıllarda öğrenmiştim. Yiyip içtiklerinden, giydiklerinden bile ömürlük dersler almıştım Nong Khai’de, onların yanında geçirdiğim zamanlarda. Burada, hocamın hayatının ritmine senkronize olarak yaşadığım bu kısa ziyateret boyunca da ; derslerde Shadow yoganın bize sunduğu araçlarla Prana’nın akması için bedende alan açışımız  gibi, günün içinde de keyif, canlılık, dinginlik için alan açmanın nasıl mümkün olabileceği ile ilgili bir crash course aldığımı hissediyorum.

Bu sabah son zamanların en kısa yogasını yaptım. Son kursta öğrendiğimiz serinin neredeyse birebir aynısı. Mayuraları kollarımı kemer  ile (geçen yazıda strap dediğim şey) bağlamadan, olduğu kadar…

Size yazmadım ama gelmeden evvel tatsız bir soğuk algınlığına tutuldum. Toparlayacağımı umuyordum ama şimdi hava limanında oturmuş gündüz başladığım bu yazıyı bitirmeye çalışırken yanaklarım çocuk gibi kıpkırmızı. Harika bir gün daha  geride kaldı. Şimdi eve dönme vakti.

Bir kısa yazı daha oldu, hiç yoktan iyidir diyor ve oyalanmadan ”post”a basıyorum şimdi.

Hocam ❤ her şey için bir defa da buradan çok çok teşekkür edeyim isterim size.

Ve canım sangaya da.

Birinin okuyacağını bilerek, birine hitap ederek yazmak ne büyük lüks.

İyi ki varsınız ❤

 

fatma- benimle senin aranda kocaman bir fark yok- 5. gün

Burada saat bizden bir saat geride. Burası dediğim Atina. Üç günlüğüne Defne Hoca ile eşi Kokia’nın misafiriyim.  İki sabahtır onların güzel evlerinin misafir odasında gözlerimi açtığımda saat henüz yediye gelmemiş oluyor. Evde olsam bu saatte kalktım diye üzülürdüm. Boş olduğum günlerin sabahları, çalışırken uyuyamadığım gece uykularının  borcunu ödemem gerektiğini düşünüyorum çünkü. Yine de sekizi gördüğüm nadir oluyor. O yüzden buranın yedisi, bizim oranın sekizi diye düşünüyor, mutlu oluyorum.

Aynı vakitlerde kapının dışında onların da tıkırtısı başlıyor. Hiç huyum olmadığı halde yatakta yarı uyanık zaman geçiriyorum. Geriniyorum; biraz bu yana, biraz öbür yana dönüp hayal bile kuruyorum iki sabahtır. Bunu evde de denesem ya. Uyanır uyanmaz kaç saat uyuduğumu hesaplamaya başlamak yerine uyku ile uyanıklığın arasına gerilmiş o tülden hamakta bir sağa bir sola yuvarlanmama, hayaller kurmama izin versem.

Sonra yoga. Isınmalarla başlayan, Nrtta Sadhana’ya kısa da olsa bir girip çıktığım, güneşe selamlarla ısındığım, sonuna eklediğim asanaların sayısını arttırdığım bir seri.

Bir süredir şöyle bir düşünceye kapıldım ben; hiç birimizin arsında öyle çok da büyük farklar yok. Bunu derken seninle benden bahsetmiyorum yalnızca. Abartıp diyorum ki bazen kendime; ”Fatma, seninle Zhander hocanın arasında kaba hesapla (tamamen uydurmasyon bir rakam olmakla birlikte)  diyelim ki yüz bin saatlik bir fark var. O da insan nihayetinde. Sadece senden yüz bin saat fazla yoga çalışmış bir insan.” Ya da şöyle diyorum: ”Fatma, seninle o çok beğendiğin yazarın arasında beş milyon kelimelik bir fark var. Defne Hocana bak, onun sayesinde bir kitabın nasıl yazıldığına böyle yakından şahit olabildin. Bir kitap nasıl yazılıyor? Sadece hayal kurarak değil elbette, o beş milyon kelimeyi klavyeye vuracak sabır ve sebat ile.”

Hayal kurmak ne kadar uçucu ise sabır ve sebat o kadar elle tutulur, somut. Yogada da öyle değil mi? Sonunda vardığımız;  bedenin de, zihnin de ateşinin, suyunun ve havasının; fazlasının ve eksiğinin dengelendiği (dengeli bir seri çalışıldığı varsayıldığında tabi ki) o temiz, sakin ve açık; elle tutmanın,  ulaşmanın,  kavramanın  ve ne de anlatmanın  kolay olmadığı o alana gelinceye kadar…. neler neler. Yüz bin saat. Blood, sweat and tears…

Ve sonuda varılan yer; mesela benim gönül sızım haline gelmiş olan mayursana olsun bu yer ya da bir kitap yazmak hayalimin gerçekleşmesi diyelim ki…

Ne Zhander’in mayurasına gidiyor benim yolum, ne de Defne hocamınkine. Üstelik ben hocamdan dinledim, öğrendim; bu yolda aldığım her nefes benim mayurama dahil. İster bu sabahki gibi strap ile yaptığım (koşan salyangoz çok yaşa ❤ ) olsun, ister strapsiz üç nefesi zor çıkarttığım…

Her gün beş yüz kelime yazabildim diyelim, kime özenerek yola çıkmış olursam olayım, kendi kitabımı yazmış olacağım sonunda.

Seninle benim aramdaki o fark, tamam; yok dersem belki biraz abartmış olacağım… Yok değilse de zannettiğimiz kadar büyük de değil bence o fark sangacım.  Niyetimizin samimiliğine bağlı her şey diye düşünüyorum bazen. Ben mayurayı sadece şekil için değil, yapanlara özendiğim için değil, o deneyimi samimiyetle merak ederek yapmaya devam edersem her gün deneyecek azmi, sabırı ve sebatı göstereceğim. Mayurayı yapabilince hayatım değişmeyecek ama  her gün kararlıkla mayura yapmayı sürdürmek pekala  değiştirebilir hayatımı.

Ay bir de seyahat etmek değiştiriyor hayatı galiba sanghamu. Keyfim çok yerinde. Atina gerçekten çok güzel. Geldiğimden beri İzmir’e, Moda’ya, Kadıköy’e benzetiyorum caddeleri, sokakları, binaları. Yabancı bir ülkede olduğum hissi  şehrin ruhunu hissettikçe belirginleşiyor. Bir hafiflik var bu şehirde. Sanki dört köşesinden dört Yunan Tanrısı tutup yerden yükseğe kaldırmış gibi bir hafiflik… Hava limonata. Sokaklar şeker portakallarını, mandalinalarını cömertçe sunan ağaçlar ile yemyeşil. Sakin herkes, acelesiz. Bir kahvede oturmuşum, karşımdaki bilgisayarda son zamanlarda okuduğum en güzel roman yazılmakta. Daha ne olsun.

 

fatma- kalimera- 4. gün

Bu sabah başka bir evde uyandım. Uyandığım bu ev başka bir şehirde.  Beni heyecanlandıran başka bir şehirde olmaktan ziyade başka bir evde olmak.  Başka başka şehirlerde otel odalarında uyanmaya alışık ben için asıl  büyük değişiklik bu. Gün içerisinde birden fazla defa kendimi, benim evim olmayan bir evde olmaktan ne kadar mutlu olduğumu düşünürken yakaladım.

Evimi seviyorum. Hep bir evim olsun istedim. Bir düğünden ziyade bir taşınmanın hayalini kurdum. Bir kocadan evvel yalnız başıma yaşayacağım bir ev istedim. Böylelikle aile evinden kurtulmak için evlenmeyecektim. Netice? 25 yaşında yalnız başıma yaşadığım ilk evime taşındım. Üç yıl sonra da hala yaşamakta olduğum küçük ama şirin ikinci evime geçtim. O zamanlar İkea’nın olmadığı ülkemize Singapur İkea’sından yastıklar, süsler; Bangkok’un ünlü hafta sonu marketinden de bir sürü başka şey ile birlikte bir de oturan boğa (yoksa öküz mü?)  biçiminde bir paspas taşıdım. O paspas yüzünden midir nedir bilmem ama ben de bir boğa sabitliği ile oturup duruyorum hala aynı evde. En büyük fantezim taşınmak fakat on küsür yıllık kiracı olmanın avantajı olan düşük kiramdan vazgeçemediğim için taşınmak bir türlü fantezi olmaktan çıkamıyor . Şikayet ediyorum: apartman çok pis, komşular umursamıyor; duvarlar çok ince, sadece üst kattaki İtalyan’ın bağıra bağıra konuşmasını değil, iki kat üstümdeki öğrencilerin playstation oynarkenki bağırış çağırışlarını da gayet net duyuyorum; yıllar içerisinde biriken eşyalar ve objeler, bir de gelip yanıma yerleşen sevgililer (neden kendi evinde yaşayan bir adam bulamadığım da ayrı muamma) yüzünden zaten küçük olan ev daha da daralıyor. Şikayet ediyorum ama işte bir şey yapamıyorum.

Hal böyle iken başka bir evde olmanın beni bu kadar mutlu etmesinde şaşılacak bir şey yok galiba.  Bu evde bizim evde olmayan ne var diye kendime sorunca aklıma eşyalar gelmiyor. Bu evde en çok hoşuma giden iki şeyden biri boşluk;  diğeri ise camlarının açıldığı açıklık. Alan… En çok ihtiyacını duyduğum şey bu sanırım.

İnsan bir açıklığa baka baka kafasında da bir açıklık yaratabilir galiba diye düşündüm bugün. Enginlik, derinlik, açıklık, azamet, güç, sabitlik….dağlara, denizlere bakınca duyduğum o hisler… Doğada daha fazla zaman geçirince düşünme biçimini değiştirebilir herhalde insan.

Bu sabah bu başka evde uyandım işte. Uyandım ve aynı ben/aynı beden, her sabah yaptığım asanaları yaptım. Nrtta Sadhana’yı öğrendiğimiz kursun son iki günü kırmızı çadırda olduğum için  dansı öğrenen arkadaşlarımı izlemek ile yetinmiştim . Kurs ve çadır halleri bittiğinden beri, şahit olduğum o hareketleri zihnimden bedenime indirmeye, öğrenmeye, sindirmeye çalışıyorum.  Kendimi biraz büyükleri taklit eden küçük kız çoçuğu gibi hissediyorum  hala.

Bugün biraz geç ve biraz da kısa oldu sanghamou ama bir günü daha kaçırmamak için yazdım gitti. Yarın görüşürüz.

f.