fatma: 26, 27 ve 28. günler: sinek kuşu

Quito, Temmuz 2017

Sanga,sanga, sanga,

Ay küçülürken ben de küçülmek istedim sanırım. Son yazdığım yazı içimden bir şiir gibi çıktı, kafiye olsun diye değil ama kafiyeli. O gece yattım, sabah geç vakte kadar uzunca uyudum. Yogaya durasıya öğleni buldu saat ve ben saate aldırmadan son zamanların en derinime dokunan yogasını deneyimledim. Sakin bir gündü 26, dinlenerek ve o gece için piyangodan çıkan Kuala Lumpur seferine hazırlanarak geçti. Gece yarısı alandaydım. 27’nin yarısını havada, zaman farkına kaptırdığım beş saati çıkartınca elimde kalan yedi saatini ise yatakta geçirdim. Yatasana. Gelirken yanıma Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz adlı kitabı almıştım.Şu cümle pasajın son cümlesinde kalakaldım:

”Dışarıdaki sinek kuşunun pırpırı kulağa insan soluğu gibi geliyor. Gagasını yemliğin alt kısmındaki şekerli su birikintisine daldırıyor. Ne berbat hayat diye düşünüyorum şimdi, tek bir noktada durabilmek için bu kadar hızlı hareket etmek zorunda olmak.”

Size daha evvel Defne hocanın da bahsettiği, Tayland’daki okulumuzun gediklisi Alman H. benim ruhumun bir sinek kuşu (hummingbird) olduğu düşünüyor. Bir reiki esnasında beni öyle görmüş olabilir, ruh hayvanımın (?) o olduğunu düşünüyor olabilir, sinek kuşlarına atfedilen ruhani özellikleri benimle bağdaştırdığı için olabilir, ya da şimdi aklıma gelmeyen bambaşka bir sebebi de olabilir bu yakıştırmanın. Ona hiç neden sinek kuşu diye sordum mu, sordumsa o ne cevap verdi hatırlamıyorum bile. Bu sinek kuşu bağı, bana hala haftada üç dört kez yolladığı sinek kuşu videoları, resimleri ve ilham verici alıntılarıyla, yıllardır sürmekte. Hatta beş sene evvel şirket tarafından üç haftalığına Ekvador’a, sinek kuşlarıyla ünlü bu memlekete yollanmak üzere seçilmemde de H.’nin ve bu sinek kuşuculuğun payı olmalı. Orada ilk defa sinek kuşu gördüm. Çok dikkatle bakmazsanız yakalayamıyorsunuz, gerçekten çok hızlı hareket eden, adı kuş olsa daha ziyade büyükçe bir sineği ya da arıyı andıran, en minik serçeden bile daha minik bir kuş sinek kuşu. Çok güzel renkleri var. Ele avuca sığmıyor, enerjisi bitmiyor, tatlı nektar peşinde çiçekten çiçeğe konuyor. Kim bir sinek kuşu olmak istemez?

Yukarıya yapıştırdığım alıntıyı okuyana kadar, ben hep olumlu ruhani özellikleri yüzünden hoşlanmıştım bu yakıştırmadan. Okuduğumun beni duraklatmasının sebebi yine bir farkına varış; tek bir noktada durabilmek için bu kadar hızlı hareket etmek zorunda olmak. Daha evvel böyle düşünmemiştim. 

Benim içinde durabilmek için çok hızlı hareket etmek zorunda olduğum nokta hayatımı istediğim gibi refah içinde sürdürebilmek ve sevdiklerime de yardım edebilmekti. Eğer kanat çırpmayı bırakırsam buradan dibini göremediğim karanlık dehlizlere düşecekmişim gibime geliyordu. Bu refahı yaşamak için böyle hızlı hareket etmem gerekiyormuş gibi. Bununla birlikte, yaşadığımın berbat bir hayat olduğunu düşünmüyorum. Güzel bir hayat benimki ama kolay bir güzellik değil bu. Dün Derya’nın bahsettiği, benim hep henüz yeterince güçlü olmadığımı düşündüğümü bilen Emma hocanın işaret ettiği öküz kuvvetimin bir kısmını bu hayatın zorluğuna vakfetmem gerekiyor. Yakınmıyorum, hepimizin gücünün bir kısmını bir şeylere vakfetmesi gerek; iş, eş, çocuklar…

Kırk beşine geldiğinde sen çalışmaya devam etmek istesen de seni yıllardır çiğneyen makinanın yavaş yavaş tükürmek istediğini hissediyor insan. Bir ayağım kapıda yani, ne mutlu ki uçuculuktan, yirmi beş yıllık biteviye kanat çırpmaktan dışarıya atacağım adım bana eskisi gibi ürkütücü gelmemeye de başladı. Atina’da Defne ile yaptığımız balkon muhabbetlerinde, sadece mağdur olduğunda sevilebileceğini sanan ve bundan kelli başarısından gönüllü olarak yüz çeviren; kazandıklarına sevinmek varken kaybettikleriyle ilgilenmekle daha meşgul bir yanımı keşfetmiştik. Yaklaşan emekliliğimi konuşmuştuk ve başıma gelebilecek bütün ihtimallerin ne yazık ki 🙂 aslında bir win-win siçueyşın’ı işaret ettiğini. Tabii eğer ben sadece mağdur olduğumda sevilebileceğime dair o inançtan vazgeçer de kendimi başarılı ve şanslı ve güçlü halimle içime sine sine kucaklamayı becerirsem. Sinek kuşum kanat çırpmaya devam edecek sanga. Yazar bu kuşun halinden memnun olduğundan, kanat çırptıkça kendini dolduran bir bataryasının olduğundan bihaber olmalı.

Piyangodan çıkan bu Malezya seferi yüzünden bu sabah vermem gereken dersi iptal etmek olasılığı geçti aklımdan. Hoş olmayacaktı, geçen hafta da zehirlendiğim için toplanamamıştık. Sınıf Balakrama’yı bitirdi, hareketler öğrenildi, zihin aradan çıktı. Şimdi derinlere dalmak, nefesleri nefeslere ekleyip, karanlık suları bacaklara akıtıp güce atılan bu adımın benim değil, onların kendi adımları olduğuna şahitlik etmek zamanı. Dersi iptal mi edeyim? Sonra hocandan hiç mi ilham almadın Fatma dedim. Lumpur’da öğlen bire denk gelecek ders, orada verirsin. Ya odam yeterince büyük, internet bağlantısı yeterince iyi olmazsa? Ya olursa?

Odam yeterince büyüktü, internet evimdekinden iyiydi, öğrencilerimin çoğu karşımda, yanıma almayı akıl ettiğim kablo sayesinde kocaman ekrandaydılar ve güzel bir ders yaptık. Yarın akşam ben eve döndüğümde, bu ayın son dersi (telafi dersi) için tekrar buluşacağız. Ders bitince sokağa çıktım. Çok uzağa gidesim yoktu, yakınlarda bir Kore lokantası bulup oturdum. Tansel’i okuduğumdan beri bir bibimpap ve kimçi aşeriyordum. Afiyet oldu. 

Odaya döndüm ve sizlere bunları yazdım. Birazdan tekrar uyuyup eve dönmek üzere çıkacağım yola hazırlanacağım. Hep eve dönmek… Eve dönmek için bile bu yollara düşmeme değer. Her eve dönüş yeni bir başlangıç ihtimalini taşıyor içinde. Ve her nefes veriş bir eve dönmek, her nefes alış bir yeni başlangıç. 

Bir T. S Elliot şiirinden bir alıntı ile bitireyim, belki duymuşsunuzdur:

”Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz, ve tüm keşiflerimizin amacı, dönmek olacak başladığımız yere ve görmek o yeri yepyeni bir gözle.”

28 günlük bu çember kapanır, biz yepyeni gözlerle başa dönerken ben de başa döndüm. İlk yazımda içimden dışıma sadece hakikat çıksın bu döngüde dediğimi okudum. Yazarlığın heyecanına kaptırıp da bir gün batımını, bir çiçeği ya da ayı olduğundan daha güzel anlattımsa ya da buna benzer bir gafa düştümse affola sangamu. Seninle dolu dolu geçen bu ay güzeldi. Senin şahitliğinde içime bakmak ve gördüklerimi sana güvenle açabilmek, sana bakmak ve senin bana, benim sana ayna olabildiğimizi keşfetmek. Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz, buraya yazsak da yazmasak da. Yirmi sekizinci günü bu sabahın dersini kapattığım gibi kapatmak isterim. Sizlere ve beni sizlerle buluşturan talihime teşekkür ederim. ❤

Quito, Temmuz 2017 (başımın üzerinde elini hep üzerimde hissettiğim meleklerden biri, sağımda solumda kim olduklarını bilmediğim çiftler 🙂 )

Reklam

fatma-gün 25: bazı’lama.

bazı yogaları beraber yapıyoruz. ben sen de oradasın diye başlıyorum. varlığından güç ve ilham alarak. kendime karşı sana olduğum kadar sadık olmayışımdan azıcık yüksünüyorum. benimle sonuna kadar kalıyor musun bilmiyorum. bir yerden sonra kendi içime doğru çekiliyorum. içimde bir kapı var, sonsuz boşluğa açılıyor. boşluğu boş bırakabildiğim zamanlar var ve olmayacak boş şeylerle doldurduğum zamanlar da . bazı yogaları beraber yapıyoruz. beraber başlıyoruz ya da. sonunda ben diye bir şey kalmadığına göre, sen diye bir şey de kalmıyordur. tenin sınırı eriyor. omurların arası gibi atomların arası da açılıyor. bazı yogalar yapılıyorlar.

sırt üstü yatıyorum, bacaklarım nilüfer, sol kalçamdan küt diyor. duyuyor musun? rüzgarlar yuvalarına çekiliyor. büsbütün değil ama. on saat havada asılı kaldım şahitlerim var. ama başladığım yere geri döndüğümde esinti değişmiş oluyor.

bazı sözler hepimizin bilincinden olma bu buluta yükleniyor. bazılarımızın üzerine aynı yağmurların yağışı ondan. yağmurlar başka da olsalar hepimiz ıslanıyoruz zaten sonunda. bazılarımız donuna kadar. bazılarımız bazen şemsiyesini açıyor. açsınlar tabii, kuru bir yerden yağmuru izlemek ayrı güzel. ıslanmayanlar gücendirmiyorlar yağmuru. eninde sonunda herkesler yağmur nedir, ıslanmak nedir biliyorlar.

bazıları benden çok şikayetçi. dışarıdaki değil, içerideki bazıları. bazen içerinin uğultusu dışarıyı bastırıyor. dışarıdaki bazılarının da şikayetleri vardır elbet ama içeridekiler dışarıdakilerden daha çok konuşuyorlar. içerideki bazıları bu şikayetlerini dışarıdaki birilerine iletmeye çok teşne. diğerleriyse bu durumdan çok muzdarip. aramızda kalsın, biz bize halledelim istiyorlar. bazıları küsüp susuyor. konuşuyorlar sonra yine ama daha kısık sesle. duyulabilmeleri için bazı başkalarının ya konuşmaya doyması ya da susmaya razı olması gerekiyor.

bazı yazılar nereden çıkıyorlar bilmiyorum. bütün yazılar nereden çıkıyorlar? bazı yazılar nereden çıkarlarsa çıksınlar gelip kalbimin ortasına oturuyorlar. kalbimin ortasında dikenlerini sakınmayan bir gül var. kendine battıkça rengini buluyor, al. bazen de bembeyaz.

bazıları kendilerini içeride aradıkları kadar dışarıda da arıyorlar, içeride buldukları kadar dışarıda da buluyorlar. herkes kendini ancak aksinden görüyor. dışarıya yansıyanlar içeriye yansıyanlardan, dışarıdan yansıyanlar içeriden yansıyanlardan neden farklı olsunlar?

bazen hayat seni olumsuzlamak için yığıyor sanıyorsun ne sandıysan, ne dediysen tam aksini yoluna. bazen hayat seni sadece tamamlamak için yapıyor bunu. bu dünyada ne varsa tam aksi de var.

f.

fatma-gün 24: cücük

Sona beş kala soğan gibi katman katman soyuluyoruz be sangacım. Genizler yanıyor, gözler yaşlı… Cücüğümüze geldik geleceğiz. Fakirin zengin olsam soğanın yalnızca cücüğünü yerdim demesi gibi, öyle lezzetli geliyor bugün okuduğum herşey. Benim size bugünün postasını yazmak için sadece on dakikam var. Sabah altıda, dün unuttuğum niyeti hatırlayarak başladı günüm. Tam o anda sabahın altısı dememiş bir öğrencim bir şarkı yollamış. Allah razı olsun. Üç kere baştan çaldım, dans bile ettim yatakta. Kalktım kısacık yaptım yogamı. Biri karşı yakada, biri ekran karşısında iki ders ve bir kısa anne ziyareti ve ev toplama bile sığdırdım güne. Sizin yazdıklarınızı okudum, içlendim, demlendim. Yarın daha sabah dört olmadan uyanıp işe gideceğim. Nöbetlerle dolu bir yedi gün var önümde. Dokuz buçukta yatakta olmayı planlıyorum ve daha yıkanıp paklanacak ve bavul toplayacağım. O yüzden bugün böyle cücük kadar yazıyorum. Affınıza ve kocaman kalplerinize sığınırım. Tatlı rüyalar. Kovalasın sizi (Pınar’ın) tavşanlar ❤

fatma-gün 23: terapi?

Sabah zar zor uyandım; saatin sekizi çoktan aştığına şaşkın, hala yorgun, şiş, tatsız. Dün uyumadan evvel bu sabah için şunu hayal etmiştim. Sabah kalkayım, Meltem’in hep anlattığı gibi bir sabaha kalkmış olayım. Önce gözlerimle ortama ”oryante” olayım, bir nefes alıp bedenimi dinleyeyim, iç organlarımı ve derimi hissedeyim. Oh deyip, içimde ve dışımda dolanan can’a şükür ederek başlayayım güne. Yani dün ”hayal sadece hayal kırıklığı getirir” diye yazıp bir kaç saat sonra utanmadan bunu hayal ettim. Bravo bana. Uyandığımda bu dileğimi hatırlamadım, Felek’in (yoksa Melek’in miydi?) uyanınca dans etme kararını unutması gibi. Şimdi düşünüyorum, galiba bana bu hayali kurduran şey buna ihtiyaç duymamdı. Vazgeçmiyorum. Yarın sabah bir daha deneyeceğim. Sonra vazgeçerim.Bu sabah da rutinimi kıramadım velhasıl. Uyandıktan bir kaç dakika sonra elime aldığım telefon, yataktan kalkar kalkmaz yaptığım kahveyi bitirene kadar hep elimdeydi. Telefonda birikmiş gündem yoğundu. Günümün gündemin önüne geçebilmesi için bir saat geçmesi gerekti.

Sonra yoga. Emma hoca ile yaptığım bireysel seanslarda bana verilen seri. Gel gör ki içeride hala bir takım başıboş rüzgarlar esiyordu. Ateşi yaktım yakmasına ama üfürtü bir türlü dinmedi. Tenimde ve kalbimde hissettim gün boyu. Öyle olunca akşam üzeri bir defa daha oturdum yogaya. Selamın aleyküm deyip dosdoğru oturdum bu defa. Isınma mısınma yapmadım. Bittiğinde üfürtü de gitmişti. Sabah sabırsızlık etmişim. Olsun. Hata yok, öğrenmek var.

Derya uğradı bugün. Görüşmek bana çok iyi geldi ve sanırım ona da. Derya benim açtığım ilk kursa, ilk kaydolan kişi. Şedov okulundaki ilk öğrencim. Burada onun da yazıyor olması, üstelik de şükela yazıyor olması, arada buradan paslaşmak çok hoşuma gidiyor. Biraz evde oturduk, biraz kahvecide, biraz da kitapçı gezdik. Kitap Koala kapanıyormuş diye ellerindeki stoğu eritmek istiyorlarmış. Danişmendgiller kervanına katılayım diye girdiğim kitapçıdan, dört al iki öde teklifine yenik düşüp üç kitap bir defterle çıktım. Kitabın gereksizi olmaz demeyeceğim. Gereksiz kitaplar almadım diye düşünüyorum. Öte yandan defterin gereksizi oluyor. Evim boş defterler dolu. Günlük yazıyorum ama pek düzenli değil. Bu bloğa yazmak bitince aynı disiplinle doldurabilsem keşke o defterleri.

Eve gelip, ikinci yogaya durup kendime bir patates püresi yaptım. Püreyi kaşıklarken tanımadığım bir numara aradı. Geçen gün şirkette bana serum takan hasta bakıcıymış. Nasıl olduğumu merak etmiş. O gün serum bittiği halde çıkmayan tansiyonumu dert edinip iki şişe ayran getirmişti bana ve bunları bitirince beni bekle diye tembih üzerine tembih edip yemeğe gitmişti. Beklemedim tabii. Telefonumu sistemden almış, bunu yapmaması gerekirdi ama araması da hoşuma gitti. İnsanlık ölmemiş olabilir dedim. Ben varım, siz varsınız, hasta bakıcı var. Elimizden geldiği kadar. Bir yandan da kedi dötünü görmüş yara sanmış şeklinde, bu basit zehirlenmeyi sündürüyorum diye hafiften utanıyorum. Ama napalım. Konuşmamız bitince elimki telefonun instağramında dolanırken gördüğüm ”anything you lose by being real was fake” postundan aldığım yetkiye dayanıyorum. Cool değilsem değilim. İlgi istiyorsam da ilgi istiyorum. Hakkiki olayım ve size ciğerimi sunayım. Afiyet olsun.

Bir sündürdüğüm mevzundan dosdoğru diğerine bağlıyorum madem. Terapi mevzuuna. Uzatmadan yazacağım. İlk defa terapiye gittiğimde yirmilerimin başındaydım. Beni entellektüel olarak çok etkileyen ve yıllar sonra tekrar karşılaştığımızda sevgili olduğum adamla lise sonda tanışmıştım. Zekasından ve bilgisinden çok etkilendiğim bu kişi beni fiziksel olarak hiç etkilemedi sevgili olduğumuzda. Hiç arzu duymadım ona. Zero, zilch, nada! Benim hoşuma giden onun etrafında olmaktı, sevgilisi olmak değil. Onun koşulu ise sevgilisi olmamdı sanırım. Hakiki olup da kaybedeceğim şeyi kaybetmek istemiyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Çareyi bir terapiste gitmekte buldum. Terapist Nişantaşı’nda ofisi olan ünlü biriydi. Bir kaç seansın sonunda ben sevgiliyi bıraktım ama terapisti bırakmadım. Bir kaç ay geçti, bir seansın başında nedense nasılsınız diye soruverdim terapiste. Bok gibiyim dedi, hem de ağlayarak. Yeminle! İlerleyen dakikalarda o bana bağımlı olduğu alkole üçüncü defa tekrar başladığını, genç sevgilisinin onu terkettiğini, hayatındaki herşeyin büyük bir hızla uçurumdan aşağı yuvarlandığını anlatıyor, ben ise onu teselli etmeye ve lütfen kendisini toparlamaya ikna etmeye çalışıyordum. Bizim (?)seans uzadıkça uzadı. Asistanlar önce telefonla, sonra içeriye girerek müdahale edince bizimki ”bu seansın yarısında sizi yarısında beni konuştuk, lütfen yarım ücret ödeyin” dedi. Peşin ödemiştim ben zaten girerken. Yok mersi deyip çıktım.

Aradan üç dört yıl geçti. Hayat beni yine çok zorlandığım bir ilişkiye sürdü. Bu defa çok sevdiğim sevgilim ne yazık ki çok varlıklıydı. O zamanlar bizimkiler henüz (tekrar) iflas etmemişlerdi, hatta babamın, anneannemin satılan mallarından aldığı destekle kendini toparladığı, eski günlerimize yaklaştığımız zamanlardı. Fakat genç kızlığı bir evvelki iflasa ve ardından küçük şehrin gözde ergeninden büyük şehrin hiçkimsesi olmaya denk gelen benim iflah olmaz bir aşağılık kompleksim vardı. Üstelik hostestim. En kıskandığım kişiler sevgilim gibi, kurumsal dünyanın kölesi olduklarını farketmediğim, beyaz yakalı, gri hayatlı kadınlardı. Param olmadığı gibi bir kariyerim bile yoktu. Terapi alacaktım. Kime gittim dersiniz?

Aynı terapiste gittim. Mazretim de şuydu: sevgilimin kardeşi de yıllardır ona gidiyordu. Doktor hem beni, hem onun ailesini tanıdığına göre işim zaten kolaydı. Şimdi bunun ne kadar saçma bir karar olduğunu biliyorum. O zaman da biliyordum da bir challenge peşinde miydim acaba diye düşünüyor, emin olamıyorum. Bizimki beni görünce taş kesti. Bunca yıldır ancak Pürtelaş sokakta bir bekar evine çıkmayı mı becerdin, O’nun ailesinin yanında ben de komplekse girerim gibi bölük börçük şeyler söylediği kalmış aklımda o seanstan. Korkmayın bir daha aynı hatayı (ya da saçma cesareti mi demeliyim) yapmadım.

İkinci terapist hikayem babamın ”the iflas”ı sırasına denk geldi. Elinden kayıp gidenleri tutmak için çaba göstermesini beklediğim babam, depresyona girip herşeyi iyice salıverince kahramanlık yapmaya soyundum çünkü. Satabileceğim ne varsa sattım, evimi kapatıp onların yanına taşındım, borçları üsteledim (ve yıllarca ödedim), üstüne bir de nedense (ailesi varken bana ne oluyordu) maddi olarak destek olduğum yeni sevgilim de vardı. Tükenmiştim. Arkadaşımın uzaktan akrabası olan terapiste gitmeye başladım. Çok zaman geçmeden evime geri döndüm (sublet etmiştim), sevgiliyle ayrıldık. Terapistle ayrılasım yoktu, taa ki kendisi önce benden borç, sonra da bankadan alacağı borca kefil olmamı isteyinceye kadar.

Üçüncüyü geçip dördüncüye geleyim. Dördüncü terapistimle bol bol annem ve babam ile olan ilişkimi konuştuk zira bu defa ortalıkta bir sevgili yoktu. Mevzum daha zordu. Terketmekle bitecek bir ilişki değildi. Hocamı nasıl da annem, arkadaşlarımı nasıl da kardeşlerim yerine koyup, kendime hiçkimsenin haberinin olmadığı eziyetler çektirdiğimi anlamakta çok yardım etti bana. Sanırım içimdeki ilgiye ve sevgiye muhtaç çocuk ile bağ kurmama o vesile oldu. Onun yardımıyla, annesi tarafından üç yaşında terk edilmiş annemin ve dört erkek kardeşin üçüncüsü olan ve babasını genç yaşta kaybedip kardeşleriyle rekabet içinde büyüyen babamın çocuğu olmanın ruhumda açtığı yaraları gördüm. Henüz kendim doyamadığım ebeveynlerimi kardeşlerle paylaşmanın, daha beş yaşımda Edirne’den İstanbul’a otobüslere tek başıma konulup anneanneme postalanmaların acısını anladım. Derken bir onlayn seansa (korona gelip çatmıştı çünkü) on dakika geç kaldım ve aramama cevap vermedi. Anlayamadım, ofise on dakika geç kalsam kapıyı açmayacak mıydı yani? Skype’a da cevap vermesi gerekmez miydi? Bir sonraki seansı cenazesi olduğunu söyleyerek iptal etti. Bir sonraki seans için Caracas’ta sabahın köründe uyanıp ekran karşısındaki yerimi aldığımda bir aydır görüşmemiştik ve ona anlatacağım bir sürü şey vardı. Seansa başlamadan evvel Fatma hanım, dedi terapistim, size söylemem gerekenler var. Bebeğim iki yaşına geliyor, ev ortamında bakmakta zorlanıyorum artık. Bu sebeple terapi vermeyi sonlandırıyorum. Ben şok. Terkedilmiş hissettim. Terapiyi değil beni bırakıyormuş gibi hissettim. Aptal gibi hissettim. Bir de dünyanın bir ucundayım aksi gibi, boş bakışlarım ve kireç gibi suratımın sebebini soran ekibe terapistim beni bıraktı desem anlayacak bir ruh yok. Yani bazen olur ama o ekipte yok. Ağlaya ağlaya Pınar’ı aradığımı hatırlıyorum.

Bütün yaşananlara rağmen sangamu, terapinin işe yaradığını düşünmeyi bırakmadım. Terapi işe yarıyordu ama terapistler konusunda emin değildim. Emin olmak için beşinci bir terapiste gitmem, daha doğrusu gidememem gerekti. Çivi çiviyi söker diye mi düşündüm nedir, yeni bir terapist aramaya başladım. Ara ki bulasın. Tavsiyeler üzerine biri ile altı ay sonrası için sözleştik. Altı ay geçti, ofisini aradım, fiyatını öğrendim ve tuzlu buldum. Yine de tamam ben tarihi netleştirmek için bir iki güne arayayım sizi dedim. Kaç kere aradım bilmiyorum. Çok kere. Bir kaç hafta boyunca pek çok kere. Telefonu bir daha kimse açmadı. Bir terapist tarafından ”ghost” edilmediğim kalmıştı, da oldu.

Terapist hikayelerinizi okudukça içimde bir yer kaşınıyor 🙂 Keşke ben de güvende hissedeceğim ve destek alacağım bir terapiye başlasam yine diyorum. Hiç bir şey için değilse bile terapistlerimle yaşadığım bu sınır konusunu konuşmak için. Terapi işe yarıyor, hala değiştirmedim fikrimi fakat bir daha denemeye gücüm var mı emin değilim derken de işte bu yukarıdaki geçmiş yüzünden öyle diyorum. Terapistlerin bir kara defteri var da ona mı girdim acaba 🙂 Girmediysem de bu yazıdan sonra top ten’den girer miyim?

fatma- gün 22: az

Gün uyuyup, uyanıp sonra tekrar uyuyarak geçti sangacım. Zehirlenmenin tek çaresi dinlenmek galiba. Sabah dersim vardı, ertelemek zorunda kaldım. Değil yapacak, yaptıracak halim bile yoktu. Kediler beni özlemişler. Muffy ile bol sarılışmalı saatler geçirdik. İki güne doyar bana, yemek istemekten gayri yanıma bile uğramaz. Tadını çıkarttım özlenmenin .

Yogaya durma çağrısını hissettiğimde güneş batmaktaydı. Şandor hoca bedenin ve anın elverdiği şartlar içerisinde çalışmayı salık veriyor. Bugünkü sadhanam bana paranamı ve de midemi kollayarak neler yapabiliyormuşum onları öğretmiş oldu. Benim fiziksel bedenim sadhanama bir kaç gün ara verecek olsam hemen su koyveriyor. Hayallerimdeki bedenin kasları da, kaslarının hafızasının da çelik gibi. Fakat yine Şandor hocamızın dediği gibi hayal etmek sadece hayal kırıklığı getiriyor. Elimizdekiyle çalışmaya devam.

Dün size psikolog hikayeleri yazma sözü vermiştim ama onu da erteliyorum izninizle. Daha enerjik bir güne inşallah. Affınıza sığınarak yatağa çekiliyorum. Az evvel posta kutuma düşen yazılarınızı okuyup uykuya dalmak niyetiyle. Hayaliyle değil, dikkatinizi çekerim 😛

kavuşma

f.

fatma- 18, 19, 20 ve 21. günler: tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali

Nereden başlasam.

On yedinci günün yazısını size yollar yollamaz biraz karanlık ve melankolik hatta arabesk buldum yazdığımı. Yaşlanmış da büyüyememişmiş. Büyümek diye bir şey olmadığına yemin edebilirim halbuki. Alelacele yazıp yollamasam o cümle yerine başka bir şey yazardım. Yaşlandım ve hala olduğum şey/kişi ile barışamadım daha uygun bir cümle olurdu mesela.

O gece istemeye istemeye gittiğim uçuş fena geçmedi aslında. Gece çıktığımız yolda hava önce aydınladı, sonra tekrar karardı ve gün sil baştan doğdu. Çok güzel bir ay izledim Kanada üzerindeydik sanırım. Gökten aşağıya bir kova suyu boşaltır gibi ışığını döküyordu. Ben üç yüz elli kişilik uçağımızın yeni moda parti destinasyonu Tulum yolcusu parti insanları ile dolu olacağını sanıyordum. Meğer Tulum’un modası çoktan geçmiş ve uçağı dolduranların çoğu Meksika sınırından Amerika’ya kaçmayı planlanlayan doğulu kalabalık ailelermiş. Peki, öyle olsun. Ne yazık ki, çoğu kapıdan geri çevrilip memlekete geri postalanıyor. Şanslarının yaver gitmesini dilerdim.

On sekizinci günün yogası yatakta suptalarca yaşandı ve bitti. Ayaklarımı duvara kaldırdım (derya buna viparita karani diyor galiba ama asıl viparita karani zamanı gelince öğreneceği başka bir şey) ve sizi okudum. Otele vardığımızda öğlendi. Kafamı iki saatlik bir uykuya kurdum. İki saat sonra uyanınca ekibi yokladım. Kaptan hariç kimseden ses çıkmadı. Geçenlerde Defne liderler grubun en yalnızıdır yazdığında çok etkilenmiştim. Bu yüzden işte. Ben kendimi yöneticileri gibi konumlandırmasam da, yanlarında şakalar espiriler yapıp onları rahatlatmaya çalışsam da lideri atandığım ekipler genelde, benden uzakta ve kendi başlarına olmak istiyorlar. Anlıyorum onları ama…üzülüyorum da işte. Nihayetinde kaptancığım ve ben, iki istenmeyen kişi olarak kısa bir şehir turu yaptık. Piramitlere ya da yüzen markete gitmedik. Yemeğe gittik. Menülerde İngilizce olmaması benim hoşuma gitti, onu kızdırdı. Zaten hiç aşina olmadığım Meksika mutfağından düşük görüşlü (havacı espirisi yapma çabası) siparişler verdim. Parklarda yürüdük, o yere baktı ben kadınların, adamların ve çocukların yüzlerine. Pek konuşmadık, havadan sudan muhabbetlerle NŞA asla birlikte vakit geçirmeyecek iki kişi olarak birbirimize yoldaşlık ettik.

On dokuzuncu günün sabahı Meksika saatiyle sabah dört gibi uyanıp brahma muhurta bingosunu yakalamama sebep olan jetlagime teşekkür ederek yogaya durdum. Otel odalarında yoga yapmak kolay değil ama çok zor da değil. Bir iki eşyayı sağa sola itip yer açmak gerek ve mümkünse kat hizmetlerinden bir temiz çarşaf alıp yere sermek. Dün odaya girmeden halletmiştim bu kısmı. Yogayı o çarşafın üzerinde yapıyorum ben. Yerler halı olunca ancak böylesi içime siniyor. Bazen kapıdan bir şey almaya/bırakmaya gelen biri oluyor ekipten, yerdeki çarşafa anlam vermeye çalışıyorlar. Ay tam namaza duracaktım diyorum. Olamaz mı? Bir metre yirmi santimlik bir karenin içinde durdum sadhanama. Sakindi, yavaştı, kucakladı. Sonra da Cancun’a uçmak için yoka çıkmak gerekti.

Cancun ile ilgili tek beklentim denize girmekti. Vardığımızda saat öğlenden sonra iki idi. Eşyaları odalara atıp ekipçe kırk beş dakika sonra mayolar içimizde, havlular çantamızda lobide buluşmaya karar verdik. Kararlaştırdığımız saatte herkes aşağıdaydı fakat plaja değil yemeğe gitmek istiyorlardı. İki kişi hariç. Bildiniz. Kaptan ve ben. Gel canım oldboy kardeşim dedim, kaderimiz böyle. Cancun deyince aklıma damarlarında kandan çok alkol akan bolca Amerikalı genç turist ve MTv grind modeli bir eğlence geliyordu. Yanılmamışım. Oldboy ile yaşımız ve beyaz otel havlularımızla birlikte birer utanç abidesi gibi çöktüğümüz sahilde beach clubların berbat müzikleri birbirine karışıyordu. Olsun. Kum bembeyaz, deniz cam göbeği ve ılık. Oldboy temkinli olduğu için suya sırayla girdik, eşyalarımıza bir şey olmasın. Biraz muhabbet ettik, beni merak etmiyordu ve aslında ben de onu ama yine de sorular sordum. Herkesin bir kilidi var sangamu. Herkesin anlattığında herkesten birşeyler var hem. Yeryüzünde Bir An için Muhteşemiz’e yeni başlamıştım ama kapatıp oldboy’u dinledim. Geçmişini, gençliğini, eşini, çocuklarını, planladığı geleceği anlattı. Hepimiz kendimizi birine anlatırken biraz baştan yazıyoruz hikayemizi bence. Dinledim.

Plajdan sonra yemek yedik. Dünden antremanlı olduğum için güvenli (etsiz) şeyler ısmarladım. İki de bira ve hala cıstak müzik. Uzundur bu kadar kafam şişmemişti doğrusu. Otele yürüyerek döndük. Yolda bir an bir öğürme geldi. Sonra tekrar. Pardon deyip yolun kenarına bir adım attım. Kusacak mıyım? Yok daha değil. Asıl büyük dalga uyuduktan iki saat sonra vurdu. Dalga değil tsunami. On iki saat süren bir apana şov. Aşağıdan ve yukarıdan. Uyudum, bulantıyla uyandım, çıkarttım ve geri uyudum. Sanırım zehirlenmişim. Sabah durumum aynıydı, çıkıp yandaki eczaneden bulantı ve ishal için ilaçlar ve elektrolit aldım. Yirminci gün yogası kendini iptal etti tabii. Oldboy’u aradım, onda bir şey yokmuş şükür. Beni burada bırakıp gitmeyin dedim. Çok kötü değilim. Uçakta dinlenirim, çok yolcu da yok. Ekip tatlıydı sağ olsunlar, neden haber etmediniz sitemleri ile gelip odamı, bavulumu ve beni toparladılar. Uçak kalkar kalkmaz uyudum. Aralarda yoklayan sorumluluk duygusu ile uyanmaya niyet ettiysem de gözlerime oturan iki öküz yat dedi diye geri yattım. Şükür öğlen gibi memlekete indik. Sağlık birimine koştum. Bir serum ve iki tuzlu ayran ile zorlaya zorlaya 6/9’a yükselttiğimiz tansiyondan aldığım güçle eve sürdüm arabayı. Oh. ev gibisi yok.

Bugün henüz yoga yok sangacım. Şunu da deyip gideceğim. Uçakta uyuklarken gördüğüm kesik kesik rüyalar hatalarımla doluydular. Yüzüme musallat olan bir at sineğini kovalar gibi, birinden uyansam öbürünün içine düşmüş buldum kendimi. Bile bile yaptığım, tekrarladığım hatalardan mürekkep, slowmotion bir filmini izledim hayatımın. Sıkıldım, üzüldüm, şaşırdım da bunları böyle yoğun ve art arda izleyince. Ben başkalarını çok beğenip kendimi hiç beğenmemek ve kendimi çok beğenip hiç kimseleleri hiç beğenmemek arasında gidip gelirken yıpratıyorum kendimi. Kısa rüyalarımın tamamının teması kendine güvenmek idi. Tekrar terapiye gidecek halim olsa buradan başlamak isterim. Tekrar terapiye gidecek halimin neden olmadığını yarın anlatırım, olur mu?

Şimdi hazır kendimi toplamışken yirmi birinci gün için sunağımın başına oturayım.

fatma- gün 17: adios

Sanga!

Otoparktayım. Kırmızı giysili kalabalığa karışmak üzereyim. Tutulma bir şarkıda söylendiği üzere sonradan kor cinstenmiş. Sabah yogam öğlene kaldı. Girdim çıktım, kafam karıştı gene girdim. Gün de karışıktı. Ağırdı. Şimdi Meksika’ya gitmem gerek. Hiç canım istemiyor. Kedilerle mama parası diye vedalaştım. Yol boyu bir Nick Cave albümüne baştan sona bağıra bağıra eşlik ettim. İyi halt ettim, melankolim katmerlendi. Bugün alana (istanbul hava alanı) ilk kez maps’in eşliği olmadan geldim. Galiba kaybolasım ya da geç kalıp uçuşu kaçırasım vardı ama yolu öğrenmişim. Yine de bir an alan sapağından sapmayıp Çatalca’ya doğru sürmeyi düşündüm. Ne ara bu kadar yaşlandığımı ve de bir yandan da bir türlü büyüyemediğimi düşündüm. Muhtemelen on yedi saat kadar sonra içinde olacağım otel odasının bir balkonu olmasını umuyorum. Sizi seviyorum. Oradan yazarım.

f.

fatma- gün 16: konuştu

Saat üçte (pm) evden çıkmam gerekiyordu ki beşte başlayan alan nöbeti görevime yetişebileyim. Sabah yine sekizciydim. Dün bacaklarımdan aşağıya akan kara sular, sahip olduğumun farkında olmadığım çimentolara karışıp bazı kaslarımı beton yapmışlar. Ağrıyor. Tuzla, yağla ovdum kendimi. Koş Beyhan ablaya. Beyhan abla yirmi senedir toynaklarımı tırnaklara dönüştüren kütikül bükücü. Uçak suyu ellerime, naylon çoraplar ayaklarıma hiç iyi gelmiyor. Neyse ki Beyhan abla var. Yorgun gözüküyorsun, eve git de bi saat yat dedi. Yeni kalktım demedim, tamam dedim. Çaktım bir parol, tumba yatak, viva la öğlen uykusu!

Saat üçte, tepeden tırnağa kırmızı üniformamla apartmanımızın kapısını, kuş uçmaz kervan geçmez zamanlarını mumla aradığım kalabalık sokağıma açtım. Kapının önünde bir BMW, mat pembe, cart pembe, çingene pembesi, içinde iki trans birey, benden tarafa olan seslendi: Ablaaa, olaysın! Güldüm, öyleyim canım dedim, olayım valla!

Babam kovide yakalanmış. Hafif atlatıyor. Evde tutmak imkansız. Herkes beni arıyor; senden korkar, ara da bir şey söyle. Aradım. Tarlaya gidip fideleri sulaması lazımmış, üç bin can varmış, ölseler miymiş… Hemen ayy ne iyi insan diye acımayın. Satacak onları, ondan istemiyor ölmelerini. Şimdi acıyın isterseniz. Dinlenmen lazım, küt diye gidiverirsin bak dedim. Üzülecek bişey yok kızım, gidersem size en büyük hediyeyi veririm, huzura erersiniz yokluğumda dedi. Kafan buna basıyorsa bize bu huzuru varlığında hediye etsen baba dedim. Senin payına da huzur düşer ölüm yerine hem. Huylu huyundan vazgeçmez dedi, huyuna *tığım.

Hava limanındayım şimdi, hala h’siz sangacım. H’yi atmak benim fikrim değildi, öyle mi sanılmış? Bizim blogda Türk Dili ve Edebiyatı işlerine baş öğretmenimiz bakıyor. Geçen suçi nasıl yazılır hakkında yazdığı dersi üzerime alınmamıştım ama baktım herkes sanga yazmaya başlamış, sizden bir h yüzünden ayrı mı düşeceğim, onu mu kıracağım? Attım h’yi. Yine de içimde bir küçük f, seni “h”n ile de severlerdi be canım diyor. Desin.

Kaç sene evveldi bilemedim şimdi, bu bloğa ilk yazmaya başladığım zamanlarda hevesli bir ikinci sınıf öğrencisiydim. Uçmalı kaçmalı hayatıma rağmen bir değil iki sınıfın derslerine birden giriyor, yoga ile yatıp yoga ile kalkıyordum. Aramıştım ben çok. Bulmuştum da aslında ama bulduğum yoga çok uzaklardaydı. Ben burada, şehrimde bir sangam olsun istiyordum. Ben zaten hep bunu istemiş, yaşamlarca hep bir sanganın içinde yaşamışım. Beatrix beni bana anlatırken böyle söylüyor. Bazen ondan aldığım okumaların her birinin bir arabuluculuk hamlesi olduğunu düşünüyorum; benimle benim, benimle hayatın arasını bulmak için anlattığı tatlı, geçmiş yaşamlarlı masallarla, kendime ve hayata duyduğum iflah olmaz küskünlüğümü aşmama yardım etmek istiyor. Çocuksu bir küskünlük bu. Kızgınlık. Onu aştığım zamanlarda bitmez bir enerji ve sevgi ile saldırıyorum hayata, oradan biliyorum çocuksu olduğunu.

Lafı uzattım, buraya ilk yazmaya başladığımda diyordum, çölde vaha bulmuş gibiydim. Öyle çok sevdim ki şedovu, hocamı. Sizin gibiydim, gibiyim işte. Üstüne bir de, yaptığım, okuduğum yogayı paylaşmalara doyamıyordum. Sonra bir hocam şu beş şeyden bahsetmeyin başkalarına dedi: yoganız, uykunuz, cinsel hayatınız, yeyip içtiğiniz… bir şey daha olmalı gelmiyor şimdi aklıma. Hadi canım demiştim, e ne konuşacağız ki biz öyleyse.

Şimdi, aradan yıllar geçmişken size yazmak isteğim, bundan duyduğum haz baki, fakat yogamdan bahsetme isteğim dinmiş bakıyorum. İnsan yogaya ilk başladığında yeni bir dil öğrenmiş gibi hep o dilde konuşmak istiyor. Hep o dili paylaştığı kişilerle konuşmak istiyor bir de. En azından ben öyleydim. Sınıf arkadaşlarım en yakın arkadaşlarıma dönüştüler zamanla. Şimdi ben de bir hoca olduğum, derslerde zaten (yeterince ?) yoga konuştuğum için mi böyle oldu acaba? Böyle hafif, eğlenceli (olduğunu umduğum) şeyler yazmaya iten beni, ne olsa ki? Bazen, diğer hocaların ya da öğrencilerin yoga hakkında yazdıkları derin, mükellef yazıları okuyunca ben de yazsam ya diyorum ama çıkmıyor benden öyle şeyler bu aralar. Yogam, yaşandığı anda, şimdi’de konuşuyor benle. O alanda aklıma düşen hiçbir şeyi sorgulamıyorum. Dinliyorum onu. Sessiz olmasını dilemiyorum. Yani, diliyorum aslında ama sabrediyorum gevezeliğini yapsın, sonuna vardığımda sessizliğe de varmış oluyorum zaten. Sonra da susmayı tercih ediyor yogam.

İlla konuşacaklarsa; benim kurmalarım, hanumanlarım, samakonalarım da dilsiz değiller de işte, suskunlar. Aşvatalarım (ki ben büyük attan ziyade incir ağacı anlamıyla hissediyorum onları hep) köklerimi çatırdatıyor, mayuralarım ham meyva, konuşmaya yüzleri yok. Dans bir maymuncuk, bütün kilitlerimi açıyor. Yere oturmak vuslat. Yoga hallerim kendime sahip çıkış, eve dönüş, bütün odalarını dolduruş. Dirlik, temizlik, düzen, tamlığına uyanma.

Öyle işte sangam. Siz yazın. Ben dinliyorum, hissediyorum, hatırlıyorum, anlıyorum, hak veriyorum. Bazen de konuşuyorum işte.

fatma-gün 15: ha ha ha!

Bilgisayarım tuş tuş göçüyor sangacım. Teker teker uykuya yatıyorlar. Basıyorum, tepki yok. Yine telefondan yazıyorum. Evde hali hazırda iki macbook air cesedi var. Üçüncüsü de yolda mı ne. Allah korusun. Merkürün şefkatine sığınırım.

Singapur’dan döndüğümden beri, ki üç gün oldu, eve gıda alışverişi yapmadığım için eğer dışarıda yemiyorsam evde peynir ekmeğe talim ediyorum. Fiyakalı bir fakirlik benimki, cevizli karabuğday ekmeği ve keçi peyniri yiyorum. Benim için üzülmeyiniz.

Sabah uzun uyudum. Saat de kurmadım. Sekize doğru uyanmışım. Şaşırdım bu kadar geçe kaldığıma. Öğlene doğru ders vardı, evvelinde de doyasıya kendi yogamı yapmak istiyordum. Doyasıya olmadı ne yalan söyleyeyim. Enerjimi sakındım, vaktimi sakındım. Suya gir, derine bir kaç kulaç ve sonra kıyıya geri dön. Sınıfa da canın kalsın.

Bu sınıf dört hocalı. Bugün bana emanettiler. Ayça kadar olmasa da (ninjayça hani ☺️) elimden geleni ardıma komayıp, kara sularını saklandıkları yerlerden çıkartıp ayaklarına indirmelerine vesile oldum. Benim kara sular da cabası. Allahın bildiğini kuldan mı saklayacağım; Balakrama güç Sangamu. Bize vaad ettiği güç de o güçlüğün içinde saklı zaten. O adımı her gün atmak ile oluyor ne oluyorsa.

Sangam sana söylüyorum, balakrami sen anla 🙂 Dayan sevgili balakrami, bu sarp yamacın ardında ikinci prelüd var. Orası geniş ve verimli bir ovadır. Bir nefes alırsın. Hoş orada da bir takım ekme biçme, çapalama, sulama işleri var. Sana gül bahçesi vaad etmiyorum. Yine de ikicisi üçüncüsünden evladır. Üçüncüsü ateşten bir gerdanlık zira, yakıyor ama çok da yakışıyor. Yogamız om.

Gözlerim kapanıyor sangacım. Güzel Dünya Neredesin’in okumaya kıyamadığım son üç sayfası bana uzaktan göz kırpıyor. Sangha’daki H yi attım bugün. Sanga oldunuz, olduk yani farkında mısınız.? Bilmiyorum, biraz çıplak geliyor bana H’siz halimiz. Belki geri koyarım başka zaman.

Nong Khai’de bir akşam üzeri aklıma geliyor, yoga evinde kahkalar atışımız. Ertesi gün Panço’nun dün kahkalarınızı duydum ve işte benim öğrencilerim diye mutlu oldum deyişi. Adelaide’de bir başka akşam üzeri, Şandor hoca ile attığımız kahkalar. Dudi ile, Defne ile attığımız şen kahkahalar.

Bizim ilişkimiz de sangacım, ciddi olduğu gibi kahkahalı da olabilsin istiyorum. Bir de stand-up komedyen olmak istiyorum başka bir hayatta. Kısmet tabii, bakalım, olursa.

fatma: günler 13 ve 14: tutulma, tutun!

Yarın yazarım olmadı diyordum. Fatma: 14 ve etrafındaki günler diye başlık atarım. Bir tembellik mi desem, uyuşukluk mu, mızmızlık mı… öyle hallerdeyim. Sonra yazılarınız düşmeye başladı posta kutuma ve hadi kalk iki satır yaz dedim. Dinledim sözümü, buradayım.

Dünü boşverip bugünü anlatayım. Bugün hiç bitmesin istedim. Harika bir gün olduğu için değil. Matah bir gün olmadığı ve ben hesabı böyle vasat kapatmak istemediğim için bitsin istemedim gün… Öğlenden beri küçük, zorunlu iş güç ile meşguldüm. Sabah birler ile dersim vardı, evvelinde kısacık dokundum yogama. Doyamadım galiba. Dün de hala kırmızı olan çadırdan mütevellit vuslatı ertelemiştim. Akortsuz bir enstrüman gibiydim yani bugün, çalsam da çıkartacağım sesi beğenmeyeceğimden korktuğum için keyifsizdim ve hatta biraz da gönülsüzdüm. Günün bir yerinde duraklat tuşuna basıp araya bir saat sadhanamı sıkıştırsam belki tekrar başlattığımda sesim değişirdi ama o gücü ve kararlığı bulamadım içimde. Sadhanayı böyle antidepresan gibi kullanmaya iyi gözle bakmayan bir yanım var belki. Öyle mi, yoksa kendini sabote etmelere doyamayan Fatmalardan biri mi uyduruyor bunu?

Yaklaşan dolunay ve tutulmadandır belki. Yukarda ne varsa aşağıda da o. Dışarıda ne varsa içeride de aynısı. Hoş, gezegenlere çok da pabuç bırakmaktan yana değilim. Etkilerini haşa red etmiyorum ama Ruh’un herşeyden daha güçlü olduğunu biliyorum.

İyisi mi ben daha uzatmayayım ve gidip Meltem gibi evi tütsüleyeyim, Melek’e tavsiye ettiğim gibi kendimi tuzlarla ovalayayım. Yatmadan bir mum yakıp Ruh ile buluşayım. Yarın güzel birgün olsun. Bugün de güzel kapansın hem. Ne bugünden, ne yarından vazgeçmeyeyim.