fatma- gün 12: asistans

Dün çantamın içinde bu mesajı buldum, iç kapağına yapışmıştı, açınca bu da nereden çıktı dedim. Hala da anlamadım nereden geldi de girdi çantama. Bizi otelden alıp alana götüren otobüse bindim ve çantam kapalıydı, indim çantayı açtım içinde bu sarı çıkatma: I am being assited. Special Care. Hemen bir hikaye yazdım. Ah Allah dualarımı kabul ediyor. Daha birkaç saat evvel ondan yardım diledim ve bana yardım ettiğini söylüyor işte, hem de benim anlayacağım dilde yazmış bu küçük, sapsarı, mucize, yapışkanlı kağıda. Om namah Şivaya.

Fakat dün zordu. Singapur’da geçen zaman da kolay değildi, duygusal çalkantılardan geçtimdi ama geri dönüş yolu basbayağı zordu. Sonlara doğru kafamı sivri bir dolap kapağına çarptım. Ne kadar yerinde bir hareketmiş. Fiziksel acı ne büyük bir yardımcı. O dolabın o köşesi, kafa derimi patlatmadı şükür ama kalbimde tuttup da büyüttüğüm balonu patlattı. Amirim noluyor diyene başım çok acıdı, sinirlerim boşaldı şeklindeki makul mazeretimi sunup hiç utanmadan doya doya yarım saat akıttım gözyaşlarımı. Oh! Yaradan bazen de bir dolabın sivri kapağıyla dokunuyor insana belki.

Asistans devam etti. Şandor hoca’nın dersinin olduğunu unutmuşum. Siz yazınca hatırlayıp feysbuk sayfasındaki kayıttan izlemeye başladım. İlk saatin ortalarında jetlag, uykusuz ve ay hali kafamın hocanın söylediklerini anlayabilmek için fazlasıyla kapasite altı olduğuna karar verip ileri sardım. Vardığım yerde korkuyu serbest bırakmak diye bir şey yoktur diyordu hoca: “Korku, senin güvenin karşısında kendiliğinden yok olur. Sen kendi içinde yeşerdiğinde, kendin olduğunda. Yoksa korkudan kurtulmak diye bir şey yok. O bir yakıt. Onu kullan!” Çevirim çok harika olmayabilir, anladığımla sınırlıyım.

Buna çok, çok benzer bir şey yazdığımı hatırladım, ta ne zaman. Korkum yok olmuyor ama dikkatim onun karşısında yükselmekte olan, güvenden inşa ettiğim dağa kayıyor. Yoksa korkum hep orada. Bunun gibi bir şeydi. Uyduruyor muyum acaba, ama eminim de. Ya insta’da, ya bu blogun geçmiş sezonlarında olacaktı. Aradım ama bulamadım.

Yazmak tehlikeli. Yazarken insan kendim yazdım sanıyor. Yazmak elinde bir kelebek ağı sallamak gibi. Ağın içine takılanlar herkesin. Üslüp senin belki sadece yazar olarak. Yazınca insan bildim sanıyor. Yaşamak hatırlamak. Unutup unutup hatırlamak.

Böyle şeyler dolanıyor kafamda. İ am being assisted inşallah sanghacım. Hala çadırdayım. Ben de kafamda dolanıyorum, bedenimde dolanmayı iple çekerekten ♥️

fatma-gün 11: takım

Kesintili de olsa toplamda on iki saati bulan uykumdan uyanınca, steril olandan şikayetçi biri nereye giderse ben de oraya gittim: Little İndia’ya.

Tapınakta akşam duasına denk gelmişim. Davullar, adını bilmediğim bir Hint zurnası ve dualar karşıladı beni. Seslerin titreşiminden, ateşin ısısından, ışığından, tütsülerin kokusundan ve dumanından payıma düşecekler varmış, kısmetimmiş. Bugünkü yogam da bu olsun.

Dua ettim, Allahcığım dedim; bu dünyada ne varsa zıttıyla var, bu dünyada herşey çift, biliyorum takımı bozamıyorsun ama… yardımını diliyorum, aydınlığı sevdiğim gibi karanlığı da sevmekte, gücümü kabul etmekte ve güçsüzlüğümü kabul etmekte yol göster bana. Karanlıktan aydınlığa, cehaletten hakikate giderken elimden tut.

Om. Amin.

Şimdi odanan çıkmak için bir buçuk saatim var. Kısacık bugün. Affola.

fatma- gün 10: supta@1515

Rakamları seviyorum. Sayıları da. Tekrar eden, hatta bazen ısrar eden sayılar ve rakamları. Otel odalarının kapılarında, plakalarda, binalarda, duvarlarda, evraklarda karşıma çıkıyorlar. Bugün 1515. Hem tekrar ediyor hem 1+5+1+5=12 ve 1+2=3. Üç ve yedi kalbimi ayrı titretiyorlar. Numerolojiden falan anladığım yok, yanlış anlamayın. Seviyorum işte. Uzaktan seviyorum ama içimde hissettiğime göre çok da çok da uzak değiller. Geçen ay Yoko Ogawa’nın Profesör ve Hizmetçi adlı kitabını okudum. Daha da ısındım sayılara.

1515’ten içeri girmem ile kırmızı çadırdan içeri girmem bir oldu. Şimdilik asayiş berkemal.

Pandemi başladıktan bir süre sonra uzakdoğudaki ülkelerin çoğu (hatta sanırım bizim uçtuklarımızın hepsi) memleketlerinde yatıya kalan bütün uçuş ekiplerini oda hapsine mecbur ettiler. Dışarıda hayat olağan akışına devam ediyor da olsa biz odamızdan çıkamıyorduk. Yani, yan odaya arkadaşımıza kahveye gitmemiz bile yasaktı. Hakiki hapis. Tek kullanımlık oda kartları, kapı önlerine bırakılıp kaçılan yemekler, naylonla kaplanmış halılar, duvarlarda, ahşap eşyaların üzerinde beyaz beyaz halkalar; dezenfektan, çamaşır suyu lekeleri. Tepeden tırnağa beyaz tulumlu, maskeli, siperlikli görevliler geçtiğimiz, dokunduğumuz her yere sırtlarındaki ilaçlı sulardan püskürtüyorlar. Bir distopik romana uçmak gibiydi dünyanın bu tarafına gelmek. Aşağılanmak gibiydi. Öte yandan komikti. Sanki bu virüsü dünyaya sadece biz yayıyoruz.

Mayıs ayından beri, en azından aşılılar için şartlar biraz gevşemeye başladı. Singapur’a sadece aşılı ekipler uçabiliyor ve artık sokağa çıkmamıza izin veriyorlar. Galiba sırf bu yüzden odaya girdiğimden beri üç defa dışarı çıkıp geri geldim. Sırf çıkabiliyorum diye. Yoksa, yorgunum, çadırım , burada gece yarısını geçti çoktan ve dışarıda ilgimi çeken bir şey yok.

Alandan otele doğru gelirken buranın ne kadar steril bir ülke olduğunu düşündüm. Otoyolun kenarındaki ağaçların her bir yaprağı tozu alınmış gibi, çiçekler sanki üzerlerine parıldaklı toz serpilmiş gibi parlıyordu. Steril kelimesinin hem temiz hem de kısır, sıkıcı, verimsiz anlamlarına gelmesini düşündüm. Dünyanın her yeri burası kadar steril olsa hayatın tadı tuzu kalmazdı gibime geldi. Süremezdi hayat.

28günyoga isimli blogumuzda ben yoga dışında amma da çok şey yazıyorum.

Bugün herşey “supta” diyerek yogik bir şey demiş olayım bari.

1515’de suptafatmasana

Yataktayım. Sally Rooney’nin Güzel Dünya Neredesin’i var yanımda. Sabah 01:21 şimdi. 3♥️

fatma- gün 9: yol

Yoldayım. Havalimanına giden ekip arabasındayım. Sonra Singapur’a giden bir uçakta olacağım. Bilgisayarımı yanıma almadım. Telefondan yazacağım ve muhtemelen kısa kısa. Olsun, kelime saymıyoruz.

Kedilerin sabah mamasını geceden verince sabah bir saat uyku satın almış oldum kendime. Ve tabii Muffy’min beni sadece açlıktan değil muzurluktan uyandırdığını da anlamış oldum. Yogam sakindi. Günüm de sakindi. Hatta biraz fazla sakindi, gerilim filmerinde tempo düşer ya biraz onun gibi…

Bugün televiyonu tamire geldiler. 4K. İçime otırdu. Televizyonu sabitlemeyi beceremedim. Salonun kapısını çekip kedileri iki gün arka odalara hapsetmeye gönlüm elvermedi. Onun yerine televizyonu giyinme odasına taşıyıp kapıyı üzerine kitledim. Akşam üzeri Muffy ile kucaklaşarak bir saat uyudum. Arada yazdıklarınızı okudum. Şenay gibi ben de manikür, pediküre gittim diye düşündüm; Ece gibi ben de bir masajla gidermeyi umduğum bir dokunulma arzusu hissediyorum dedim (ve iyi ki kediler var dedim); Nilüfer gibi ben de bir ağlamaklıyım dedim. Hatta arttırıp ne zamandır ağlamadığımı, bir meltdown yanda bir tantrum izni bile vermediğimi düşündüm kendime. Ayça gibi ben de bir türlü yetemediğimi hissettiğim alanları düşündüm.

Gece uyanık geçecek. Varasıya yarın burada öğleni geçer. Yarın Singapur. Yazarım yine oradan.

♥️

fatma-gün 8: miks teyp

Bugün sabah altıda kedimden yediğim dayak ile başladı. Mama! Sabahın köründe uyanmayayım diye gözümde uyku gözlüğü, kulağımda kulak tıkacı ile yatağa girme alışkanlığımı devam ettirmenin manasızlığına uyandım bu sabah. Nihayet. Artık sakınmam gereken gün ışığı değil, kara, kapkara bir kedi. Regl çok yakın, yoklayan sancı, şiş karın, ağrıyan göğüsler ve karanlık bulutlardan anlaşıldığı üzere çadıra bir kaç adım mesafedeyim. Menopozun eşiğinde bir dişi olduğum için bunlardan şikayet etmek yerine döngümün kıymetini bilmem gerektiği söyleniyor. Bunu anlayabiliyorum ama yeni moda kadın sağlığı doktorlarının, rahim şifacılarının, sex gurularının regl acılı bir şey değildir, olmamalıdır beyanlarını anlayamıyorum. Bu lafları duyduğumda kan beynime sıçrıyor. Çektiğim onca acı yok sayılmış gibi hissediyorum. Alayına dalasım var! Bir sürü önerileri var amenna ama ben o ay iyi de uyusam, her gün yogamı da yapsam, hayıt özü, gecesefası yağı, omega 3, magnezyum da alsam aynı acıyı çekiyorum. İkinci gün, dört saat süren bir sancı, kusma, ishal. Her ay bir doğum sancısı. Her ay bu sancıya dünyanın bir yerinde ya da uçakta yakalanmama duası.

Ben anne olmayı hiç arzulamadım, hiç öyle bir hayalim olmadı. Bunu biraz da anne babamın sorumluluğunu had safhada taşıyan bir çocuk olarak bir başka canlının daha sorumluluğunu alacak halimin kalmamasına bağlıyorum. Yaşadığım ilişkilerde çocuk yapma makamına erseydim hislerim farklı olur muydu? Sanmam. Allaha şükür arkadaşlarımın başına gelen hormon istilası da beni pas geçti. Bütün bu ahval ve şerait içinde çocukları çok seviyorum, gerçekten çok seviyorum. Sizin çocuklarınızı. Bazen emekli olunca çocuk mu baksam diye düşünüyorum.

Regl olurken çektiğim bu acılar, analık ile, kadınlık ile ilgili hislerimle ilişkilendirilebilir mi diye merak ettiğim oluyor. Henüz daha derine gidesim yok. Az daha sabredersem menopoz düzlüğüne ulaşacağım. Belki başka sıkıntılar olacak ama ağrı olmayacak inşallah orada. Ben de gücümü toplayıp psikemin derinliklerine dalmak için kullanırım o zaman geldiğinde. Bu hayat için artık geç olur belki ama bir sonrakine iyi bir yatırım olur eminim.

Bu sabahın yogasından, kahvaltısından sonra anneler günü münasebetiyle annemlere gittim. Annem harika bir kadındır. Komiktir, yaratıcıdır, çok ama çok beceriklidir, zekidir, tatlıdır. Tek suçu babam. Heh heh. Şaka şaka. İşte böyle oluyor, kestane çıkmış kirpisini beğenmiyor.

Daha uzatasım yok a dostlar. Yazarak dibini bulabileceğim bir konu değil bu. Ben annemi ve babamı suçlamayı bırakıp onları oldukları gibi, ellerinden geleni, tam da bu kadarını yapabilen, kendi yetiştikleri şartlar içinde, kendi ana babalarıyla ilişkileri içinde zedelenmiş ve bir şekilde bu aileyi kurmuş, bu çocukları doğurmuş iki insan, iki ruh olarak görebilmeyi Nong Khai’ye gidip de Panço ve Beatrix ile çalışmaya başladığımda öğrendim. Öğrendim dedimse, on yılı geçti belki bir arpa boyu yol gittim. Bana fersahlarca gelen bir arpa boyu yol. Bu süre boyunca onlarla büyük kavgalar da ettim, fiziksel olarak bir arda olmak beni çok zorladığından mesafe de koydum aramıza ama bakıyorum da sular duruluyor. Şimdilerde ben kırk beşimde, onlar altmış beşlerinde üç yaşlıca kişi olarak bir arada olmanın bana eskisi kadar zor gelmeyişine seviniyorum. Bugün evde hiç üzülmedim, gerilmedim, sinirlenmedim, hırçınlaşmadım. Boynum omzum ağrımıyordu kendi evime dönerken. Buna şükür. Çokça şükür buna.

fatma-gün 7: gerek vs. ihtiyaç

Üşüyorum sangha. Üç hatta belki dört gündür donuyorum. Evde, sokakta, uçakta, yatakta bir türlü ısınamıyorum. Yaklaşan çadırdan mı, bünyemin bozulan termostatından mı, çıplak ayak sevdamdan mı, mayısın bir türlü mayıs gibi davranmamasından mı yoksa (muhtemelen) hepsinden birden mi… Gerekeni yapacağım dedim ya dün size, sanmayın ki kocaman şeyler bu yapmam gereken(ler). Benim asıl yapmam gerekenler hep küçük şeyler. Minicik şeyler. Su içmek mesela, üşüdüğümü hissettiğimde o üşümeye devam etmek yerine çorap ya da hırka giymek, dolaptaki şişeyi çıkartıp o vitamini almak, uyumadan evvel o kremi topuğuma sürmek. Bunlar başkalarına gani gani dağıtırken kendime vermekte beceriksiz olduğum şeylerle bağlantılı. İlgi, sevgi, şefkat, anlayış…. Başka küçük şeyler de var kendimden esirgediğim. Işık seven bir bitkinin camın yanında mutlu olması gibi, düzen seven bu bünyenin de onun tesisi için yerine getirilmesinden haz duyacağı minik şeyler. Bardağı lavaboya bırakmak yerine yıkayıp yerine koymak, buz dolabındaki sebzeler bozulmadan onlardan yemek yapmayı ve yaptığım yemek bozulmadan onu yemeyi becermek, çamaşırları katlamak. Uzaktan bakınca büyük bir iş gibi gelmeyen bir sürü küçük angarya. Bozuk şeylerin tamiri, vedalaşmak gereken eşyaların tasnifi. Ufak tefek ilmekler bunlar hep hayatımın dokumasında, atmadığım.

Bu yukarıdaki cümleleri yazmayı akşam üzeri saat dört elli gibi tamamladım. Taslağı kaydet butonuna bastım. Saat beşte, birinci sınıflardan öğrencim Aysen’in danışmanlık yaptığı ekolden (Organic İntelligence) bir arkadaşı ile verdikleri workshop’a katılmak üzere zoom ekranında bir karedeki yerimi almıştım. Aysen yakında zamanda yaptığımız tatilde burada vereceği sunumdan bahsediyordu. Çıralı sahillerindeki mutlu gevezeliğimizden arta kalan zamanlarda ben roman sayfalarına gömülmüşken, o Polivagal Teori adlı kitabına dalıyordu. Merak ettim onu bu denli heyecanlandıran polivagal teorinin ne olduğunu ve ben de gelmek istiyorum dedim. Ay iyi ki de demişim. Biz kendimizi hayatın kollarına merak ve güvenle bıraktığımızda bizi ne güzel taşıyor, tam da gitmemiz gereken yere bırkıveriyor. Aysen ve Fulya size ve kendime dünden beri anlatmaya çalıştığım, şu yapmam ”gereken”lerin hayati ihtiyaçlarım olduğunu bir güzel hatırlattılar bana. Ben bunu bilmiyor muydum? Biliyordum tabii sanghacım, hatta bir kaç cümle daha yazsam aynı yere ben de gelecektim ama işte yeniden ve yeniden öğrenmek, acı bir deneyim yerine mutlulukla öğrenmek pek zevkli biliyorsunuz değil mi? Diyebilirisiniz ki gerek ve ihtiyaç eş anlamlıdır. Benim zihnimin dilinde öyle değil. İhtiyaç bana doğru, gerek ise benden dışarı akan nehirler demek benim için. Bir şeyi yapmam gerek ile bir şeye ihtiyacım var bambaşka hisler uyandırıyor benim bünyemde. Ya sizde?

Başa, günün en başına dönüyorum. Sabah altıda çalan alarm ile uyandım. Yatakta yarım saat oyalandım ve kalktım. Kahve. Sekizde birinci sınıflar ile dersim vardı. Öncesinde kısa mısa demeden bir hoca yogası yaptım. Sekiz gibi ekrana düşmeye başladılar. Her birini ve bir araya geldiğimizde oluşturduğumuz o şeyi ayrı ayrı pek çok özlemişim. Hocalık etmeyi de özlemişim. Derste gerekeni yaptık. Bacaklar yandı yani merak etmeyin. Onlara sizden bahsettim. Burada sizin gibi dolu insan var dedim, güce adım atarken sendeleyeninden tut kozmik danslar yaparken adımları şaşıp Şiva’nın ayağına basanına kadar skalanın her renginden yol arkadaşları ararsanız 28günyoga’ya gelin. Yalnız yürümüyorsunuz.

Keyifli bir gündü. Akşama doğru ısınmaya da başladım şükür. Yeter ekrana baktığım sanghacığım. Ben gidiyorum. Yarın görüşürüz.

Sizi seven,

f.

ps. başa çıralı’dan, üşümediğim bir günden, mutlu bir fotoğrafımı koyuyorum. aysen çekti sağolsun ❤

fatma- günler 5 ve 6: gereken

Geldim sangacığım geldim, yettim. Hoş, yettim mi yetemedim mi emin değilim. Dün sabah er(rrr)kenden başlayan günün sonunda eve döndüğümde, ardımda bıraktığım ev gibi darmadağınıktım ve toparlanmaya mecalim de yoktu. Ve ne yazık ki Pınar (line olan) gibi ben de odaklanmak için derli toplu bir alana ihtiyaç duyan ve fakat bir türlü derli toplu bir ev (ve hayat) idame ettiremeyen bir kişiyim. Dağılıyorum, toparlanıyorum fakat bir türlü toplu kalamıyorum. Velhasıl dün eve dönünce dışarıyı toparlayamadığım için içerden de vazgeçtim ve yogasız bir gün yaşanmış bitmiş oldu (saygısızca). Hıdrellezi de yaktım ki Edirneli bir insan olarak bu da katmerli ayıp. Bizim oraların bayramı zira Hıderellez. Çocukluğumdan beri kutladığım, çok sevdiğim, çok eğlendiğim bir gelenek benim için. Neyse olan oldu. Allah ömür verirse önümüzdeki Hıdrellezlere bakacağız. Bu yirmisekiz günün sonuna da dünkü namevcudiyetimin affını talep eden bir dilekçe ile birlikte bir kaza yogası ekleyeceğiz, el mahkum.

Bu sabah geçen haftalarda yaptırdığım hormon testlerinin mealini öğrenmek için sekizde hastanede olmam gerekiyordu. Bir saat boyunca beklediğim doktorun huzuruna kabul edildiğimde, her zamanki gibi aklımdaki soruların yüzde onunu bile ona soramadan huzurdan ayrıldım. Halbuki bu defa liseden alt devrem olan birine denk gelmiştim. Bütün şartlar lehimeydi yani. Okul muhabbeti bile yaptık da ben kendisine doktorcuğum madem benim hormonlarım yaşıma uygun seyrediyor ben bu hormon replasman ilacını alıp da sisteme kısa devre yaptırmasam daha iyi değil mi diye soramadım. Doktor karşısında tutulan bir ben değilimdir sanırım. Neyse, kullanmayacağıdan emin olduğum ilacı (doktora ayıp olmasın diye mi bilmem) yine de satın aldım henüz iki defa görüştüğüm lise tayfa jinekoloğuma hayalimde bir ayrılık mektubu yazdım. Mektubu içime attım ve ani bir rota değişikliği ile eve dönmek yerine iki arkadaşımla kahvaltı etmek üzere Cihangir’e doğru yola koyuldum. Ev hâlâ dandini, içim de evden hallice.

Kahvaltıdan döndüğümde saat ikiye geliyordu ve eve girer girmez tabiri caizse eve giriştim. Allahtan küçük de çabuk toparlanıyor. Evden sonra da nihayet kendime giriştim sanghacığım ama girişmeden evvel biraz çıkıştım kendime. Tamam dağıldın dün ama söyle bana dedim, neden toparlanmayı seçmediğini biliyor musun? Biliyorum. Bir daha yapacak mısın? Bilmiyorum. Bravo, ben sana daha ne diyeyim? Deme bişey. Gel yogaya duralım.

Durduk yogaya: suçi-malasana-vajra. Olmadı baştan. Parmak köklerime bir haller olmuş, onlar yerle eski (iki gün evvelki) bağı kurana kadar suçi-vajra-malasana-vajra. Gerisini anlatmayacağım ama hissi değişikti bugün yogamın. Yogaya yaklaşmam değişikti. Yüz tane hareketi birer defa yapacağına bir hareketi yüz defa yap lafının hakkını verdim desem kibir olur gibime geliyor, oldukça yaklaştım diyeyim. Gerekeni yaptım sanghacığım, beyin bedava.

Gerekeni yapmak kanalına girince gerektiğini bildiğim başka şeyleri de yaptım. Yarın da gereken herşeyi yapsam dedim, gerekmeyen bin bir şeyi yapacağıma. Öyle ömrümün sonuna kadar her gün falan değil de şimdilik sadece yarın mesela, bir denesem.

Yarın nihayet öğrencilerim ile buluşuyorum. Nisan ayını, ramazanı bahane ederek tatil ilan etmiştik. Benim için çok da iyi oldu ne yalan söyleyeyim, çok yorulmuştum. Ders vermeye başladığımın ikinci yılında nihayet hocalık etmenin vergisinin hocanın kendi yogasından kesildiğini anlamaya başladım. Koca bir ay boyunca düşünmek zorunda olduğum sadece kendi yogamdı ve bunun ne büyük bir lüks olduğunu da anladım. Kim bilir daha neler anlayacağım bu yolda. Dün bir yokladım sınıfı, hoca tatil derse cemaatin de kendini tatil ilan ettiği de anladıklarıma eklenmiş oldu böylelikle. Yarın sabah artık gerekeni yapacağız. Yaparken sizi de düşünürüz kesin.

fatma-gün 4: makyaj

Bugün pek tadım yok. Belki yarın iş olduğu içindir. Üç gündür boştum, vaktidir çalışmanın. İşe gidince gri bulutlarım dağılır. İstanbul’un gri bulutları da dağılsa artık. Hava hala soğuk, kış gibi soğuk hem de. Kombiyi yaktım, oradan hesap edin. Çıralı, Atina ve New York nasıl tatlı, şekerli bir bahardı. İstanbul’un bu buz gibi golü ağlarımı deldi. Erkenden kalkacağım yarın, Brahma’nın muhurtasında kesin çoktan uyanığım yani, fakat ulvi değil tamamen maddi sebeplerle : )

Geçen uçuşta şeker mi şeker, gencecik bir iş arkadaşım vardı. O bana amirim diyor, ben ona adıyla hitap ediyorum. Ben nolur bana Fatma de diyorum, O ay olur mu hiç amirim diyor. Şirketin askeri hiyerarşisi bir türlü kırılamıyor. Çok güzel bir ruju var bu genç ve güzel kızın. Bir şey yemek içmek için maskesini her indirişinde ay çok güzelmiş diyorum. İşler bitip de ilk grup istirahate çekilince (uzun uçuşlarda işler bitince biz de iki grup halinde uyumaya yatakhanemize gidiyoruz) mutfakta (biz galley diyoruz oraya) amirim siz bana makyaj malzemelerinizi bir göstersenize diyor. Şirkette makyaj yapmak zorunlu. Ben rimel ve arada sırada da allık sürüyorum. Bir tane farım var, tekli, bazı günler onu da. A tabi bir de rujum var ama maske takmak zorunda olduğumuz iki yıldan beri hiç sürmedim. Bu dörtlü biri gelir de makyaj malzemelerimi görmek isterse diye (böyle kontroller olabiliyor çünkü) gösterilmek üzere benimle dünyayı dolaşıyorlar. Pek kullanılmadıklarından asla bitmiyorlar. Belki de kızın rujunu beğenmiş olmama şaştığımdan yineleyip duruyorum ne güzel diye. İş dışında yapmam çünkü makyaj ben. Yapanı da sevmem, hatta yogaya makyajla geleni anlayamam. Kızımıza Ayşe diyelim mi, kız diye hitap etmek şimdi nedense ayıp geliyor. Makyaj çantama bakan Ayşe gülüyor. Amirim olmaz böyle diyor. Maskaramın fırçası, farımın rengi, allığı yanağımda sürdüğüm yer hepsi yanlış. Ayşe kendi makyaj çantasını getirip bana doğrusunu öğretiyor. Gecenin bir yarısı, herkes uyuyor uçakta, vaktimiz var yani bütün bunları yapmak için. Ayşe bana önce ruju (zaten bitmek üzere ve evde yenisi var ısrarlarıyla) sonra da çantasında aynısı olduğunu bilmeden aldığı far paletini hediye ediyor. Ödeyeyim ısrarlarıma bozuluyor. Ben de ona bir hediye veriyorum. Sonra yaptıklarını silip bir defa da bana yaptırıyor. Hatalarımı öğretiyor. O gün o kadar çok eğleniyorum ki iki sabahtır makyaj yapıyorum. Uçuş muçuş da yok ha bildiğiniz üzere. Öylesine makyaj yapıyorum iki gündür. Şimdi bunların yoga ile ne alakası var. İnanın yoga ile bir bağ kurmak için yazmadım. Yazmak için motivasyonum yoktu, tatsızım ve başıma gelen en son tatlı şeyi düşündüğümde aklıma Ayşe geldi. Ondan yazıverdim. Birine birşey öğretebilmek ne güzel şey. Far sürmesini öğretmek de öyle, yoga yapmasını öğretmek de… İlla bağlayacaksak buradan bağlayayım. Ve başıma bir iş gelmeyecekse ikisi arasında bir hiyerarşi gözetmediğimi de söyleyeyim. Sabah yogadan sonra farımı, rimelimi ve rujumu sürdüm, yulaf sütlü latte içmeye kahveciye gittim. Günün en eğlenceli kısmıydı sanırım. Ayşe sayesinde. Ha bir de yogaya makyajlı gelenleri anladım ben artık galiba. O da Ayşe sayesinde.

fatma-gün 3: okçu

Bu sabah boynuma ışıktan bir gerdanlık takmak geldi içimden. Gerdanlığımın hakkını vereyim de eğreti durmasın derken bir baktım aa terliyorum. E tabii ya, ısınacak ki ışısın. Uzundur terlememiştim yogamda ve hoşuma gitti bu. Bedenim ısınırken bol bol konuştu bugün, sırtımdan bir kaç gırrç, dizlerimden küçük tıkırttlar, midemden bir gurp.

Günü evde geçirmek istiyordum, ne zamandır toprak almamı bekleyen çiçekleri daha geniş evlerine yerleştirmek, kenarı sökülmüş bir kaç minderi dikmek, üst üste seyahatlerden sonra bir türlü yerleşemediğim eve biraz daha yerleşmek gibi şeylerle uğraştım; biriken bulaşıklar, telden toplanmayı bekleyen ve yıkanmayı bekleyen çamaşırlar, değişmesi gereken çarşaflar… Yorulmuşum. Saat beşe doğru bir bir ağırlık hissetmeye başladım. Oturup bloğu yazayım bari dedim ama yukarıdaki kısa paragraftan başka bir şey çıkmadı içimden. Bilmiyorum, dün çok açıldım da ondan mı bu hal? Ne kadar açıl, o kadar kapan. Shiva pazar yerinde, Shiva Kailash dağında : ) Sizi düşündüm. Dün akşam yazımı bloga postaladıktan hemen sonra art arda mailler alınca aynı anda aynı şeyi yapıyor olmamızdan ne kadar keyif duyduğumu hatırlattım kendime ama o da işe yaramadı. Sokağa çıktım. Çıkar çıkmaz yine teker teker mailler gelmeye başladı. Demek yine aynı trendeymişiz ama ben son istasyona varamadan atlamışım. Olsun, bir sonraki trene binerim.

Hareket etmek, hayata karışmak çoğu zaman iyi geliyor. Evde basan darallar evde kalmakla feraha ermiyor. Ya da ne bileyim bazen de eriyor belki ama zaman alıyor. Teşvikiye bayramda sakin. Trafik yok, insan az. Hüsrev Gerede’de bir İtalyan lokantası açılmış, oraya otursam dedim ama yalnız başıma canım istemedi. Derya gelince gideriz, kalabalık ve şen olur soframız. Beşiktaş’a doğru indim. Meğer herkes Beşiktaş’taymış. Kalabalığın göbeğinde, meydana yakın şipşak balıkçılardan birine oturup barbun yedim. Mephisto’ya girip üç tane kitap aldım. Şu sıralar (aman nazar değmesin) pek okuyorum. Akaretlerden yukarı çıkıp İtü’nün karşısında, Maçka parkına bakan çaycıda (boştu) aldığım kitaplardan birine göz gezdirdim. Fazla oyalanmadan eve döndüm.

Bugün Akşaya Tritiya imiş. Pelin ve Simay yazmışlar okumuşsuuzdur. Bu mevhumdan iki yıl evvel haberim oldu. Pandeminin başında Dr. Svoboda’nın bir kursuna yazılmıştım. Hayat durma noktasına gelmişti de benim için asıl hayati olan uçuşların da aklımın alamadığı kadar azalmış olmasıydı. Yıllardır ayaklarım yerküreden kesilmeden bu kadar gün geçirdiğim vakî değildi. Tuhaf zamanlar ve endişeli günlerde ilaç gibi gelmişti kurs. Daha evvel neredeyse bütün kitaplarını okuduğumdan ne harika bir hikaye anlatıcısı olduğunu biliyordum Svoboda’nın. O kursta anlatmıştı, kainatın dilek kapıları açılır bugün diye. Dileklerimi yazmış, dileklerimle aramda olası engeller varsa onları da kendisine emanet eder gibi evdeki plastik boş göbek Ganeş’in göbeğine saklamıştım : ) Geçen yıl Akşaya Tritiya günü Ganeş’i kaidesinden kaldırdım, elimi karındaki boşluğa sokup dilek mektubumu çıkarttım. Şaşkınlıkla okudum ve o sene dilediğimi çoktan unuttuğum şeylerden birkaçının, hele de aralarından kalbimin en çok istediğinin gerçek olduğunu idrak ettim. Bugün, az evvel yine elimi Ganeş’in karnına daldırdım. Geçen seneki gibi bir şok yaşamıyorum ama dilediğim şeylere geçen yıla kıyasla çok daha yakın bir yerde durduğumu söylemeliyim. Bu dilek mevzuunu da nihayet daha iyi anlıyorum galiba. Ooo Fatmacığım, good morning after supper diye gülüyor musunuz acaba bana bunları okurken? Neyse işte belki siz biliyordunuz ama ben yeni anlıyorum ki ben yayımı sırtlanıp da germedikten, dileğimin okunu hedefe yönlendirmedikten sonra kainatın bütün enerjileri gelse faydası yok. Kısmete hizmet gerek demiş atalar (ya da analar). Bu akşam yatmadan evvel sadece neler dileyorum diye değil , dilediklerim için neler yapmaya hazırım , neler yapmalıyım diye de düşünüp öyle yazacağım güneşe ve aya mektubumu. Hinduların en sevdiğim taraflarından biri şu; hayırlı, uğurlu, kutsal günlerden biri biterse diğeri başlıyor. İlahi olanla bağları hiç kopmuyor sanki böyle olunca. Tritiya olur, önümüz Hıdrellez, o olur, o olmazsa bir sonraki hayırlı gün yakındır merak etmeyin. Ayrıca bence dünyanın her günü dilek dilemek için uygundur. Hem kutsal günlerde başı kalabalık olan Tanrılar sair günlerde daha müsaittir de birinin bir boş anına denk geliveririz belki. Bakar elinizde ok, gergin yay ilahi bir nefes bekliyorsunuz, üfleyiverir bir nefes onun için büyük iş değil ne de olsa.

Öyle işte sanghamu, yazdıklarınızı iştah ve heyecanla okuyorum. Bazen sanki evvelden sözleşmiş gibi aynı şeylerden bahsettiğimizi görüp seviniyorum. Bazı yazdıklarınız kafamı, bazıları da kalbimi açıyor. Bunu birlikte yaparak sadece ilahi olana değil birbirimize de daha sıkı bağlarla bağlandığımızı geçen yıllardan edindiğim tecrübelerden biliyorum. Mutluyum.

fatma- gün 3: dünya, beden ve merdiven

Neredeyse 9 saat uyudum dün gece. Akşam on birden sabah sekize kadar. Ben Pınar’ın seçilmiş kavimden dediği kavime mensubum sanırım. Gece kaçta uyumuş olursam olayım sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açarım. Ve pek tabii ki Murphy kanunları gereği benim hayalim sabahları uyumaya devam edebilmek, bir sonraki hayatta edinmek için dualar ettiğim süper güç ise istediğim saatte istediğim yerde başımı koyup da uykuya dalabilmektir. Uyanıp da gözümü açtığımda perdenin ardından ışık sızıyor diye sevindim bu sabah yine. Oyalanmadan yogaya durdum. Dünkü hafiflikten eser yok bedenimde, bu sabah ağır, yapışkan ve ağrılı. Bugün de böyle.

Yazılarınızı okudukça içimde bayrama dair hisler yokladım. İyi hisler hanesinde anneannemlerin evinde leziz zeytinyağlı dolmalı sofralar ve oruç tutan anneanneme hürmeten ramazan boyunca akşamcılığına ara veren dedemin rakısına kavuşma sevinci yalnız başlarına durmaktaydılar. Kötü hisler hanesi kalabalık. Bayramları pek sevmiyorum. Benim gibi erkenci horoz olan babamın kahvaltı hazırlansın diye uykucu annemi darlaması ile başlayan tatsızlıklar serisi benim için bayramlar, zorla öptürülen eller, zorla açtırılan telefonlar, zorla bir arada olmak zorunda olduğum amcalar, yengeler, bayramdan bayrama gördüğüm kuzenler… Aile benim için (hâlâ) zor bir yer. Kendimi bildim bileli kaçtığım fakat yine Murphy kanunlarına istinaden ben elimden attıkça kucağımda bulduğum kor alev ailem. Geçen yaz uzak kuzenime yıllardır ailemin maddi ve manevi reisi olmaktan nasıl da yorgun olduğumu ve bırakın annemi ve babamı, kardeşlerimle bile hissettiğim bağı sorguladığımı, yıllarca içten içe tek çocuk olmayı istediğimi anlatırken ”e olmuşsun işte tek çocuk” deyişiyle bir aydınlanma yaşadım. Doğru ya tek çocuk olsam bu işler sadece bana kalacaktı, tıpkı şimdi olduğu gibi 🙂

Dün yüklerden bahsedince Defne hoca ”Allah insan taşıyabileceği kadar yük verir, sen taşıyabiliyorsun ki veriyor.” demiş yorum olarak. Bunu anlıyorum ve ekliyorum: Bu yükler galiba beni topraklamak, olduğum bu yere çapalamak için konuldular omuzlarıma. Ya da iflah olmaz minnoşluğumla ben onların biraz da bu işe yaradıklarını düşünmek istiyorum. Bilmiyorum yaptığım işten anladınız mı ama benim meylim havalanmak sanghacım. Bu dünyadan uçup gidesim var. Beatrix doğum haritamı okuduğu seferlerden birinde hostes olduğuma ve bu zor mesleği yirmi küsür senedir severek yaptığıma şaşmadığını çünkü ruhumun gökyüzünde olmayı burada, dünyada olmaya yeğlediğini söylemişti.

Dünya bana zor geliyor desem hangimize kolay ki diyeceksiniz. Öyleyse şöyle söyleyeyim: Bu dünyada ve hatta bu bedende olmak benim için ürkütücü ve huzursuz bir deneyim. Ben çok korkuyorum. Daha doğrusu korkuyordum. Doğadan korkuyordum; ormanlardan, geceden, denizden, hayvanlardan herşeyden. Gece ya da gündüz ormanda yalnız kalabilmem söz konusu bile değildi, hatta geceleri odamda bir çiçek olmasından dahi korkardım (çünkü fotosentez belası). Ayaklarımın yere değmediği berrak sulara ya da ayaklarım yere değse bile karanlık sulara girmek dehşet vericiydi. Kedilerden bile köpeklerden korktuğum kadar korkardım, kurbağalar, hele de böcekler falan… Şimdi oralara hiç girmeyeyim. Doğa ile olduğu gibi bedenimle de bağ kurmakta zorlanıyordum; sporun her türlüsü, dans etmek, enstrüman çalmak gibi faaliyetlerde beceriksizdim. Gereksiz bir araç gibi geliyordu bana hiç sevemediğim bedenim, bir ağırlık, bir kakafoni. Bir de kendimi hiç beğenmiyordum.

Doğa korkumu yenmek için bilinçli olarak yanlarında güvende hissettiğim insanlarla doğa yürüyüşlerine, kamplara gitmeye, dalmayı öğrenmeye başladım yirmilerimde. Bedenimle bağ kurmak için ise bilinçsizce yogaya doğru çekildim.

Şimdi, bu dünyanın kırk beş senelik bir sakini olarak onunla ilişkimde çok yol katettiğimi söyleyeyim. Beden, aile, dünya…. içten dışa açılan dalgalar gibiler elbette ve tıpkı koşalarda olduğu gibi biriyle çalışmak hepsiyle çalışmak demek. Aile mevhumuna mesafemi korusam da kendi çekirdek ailemi yaş aldıkça daha da çok seviyorum. Kardeşlerim de gittikçe daha çok destek oluyorlar bana.

İşte bu ahval ve şerait içinde sabah yogadan ve kahvaltıdan sonra annemlere doğru sürdüm arabayı. Kardeşlerimin ikisi de şehir dışında oldukları için annemler yalnız kalsınlar istemedim. Biraz evde oturduk, anası gibi dolma sarmıştı annem, ondan yedim.. Sonra babamın Ümraniye’den alması gereken biber fidelerini almaya gitmesi gerekti. Hadi ben süreyim, annem de gelsin sonra da bir yerlere gideriz dedim. Babam yol boyunca gelen bayram telefonlarının istisnasız her birinde kızım da bizi aldı gezdiriyor dedi mutlu sesiyle. Onların evine çok yakın olan Kulindağ’a gittik sonra. Babamla bir birayı paylaştık. Ben dışarıda sigara içerken babam az evvel sipariş ettiğim patates tabağını sosisli, sigara börekli, peynir ve tavuk kızartmalı bir bira tabağı ile değiştirmiş. Annem de kahvesinin yanına bir san sebastian söylemiş. Arkadaşlar bu insanların her biri yüz kilonun üzerinde, plus babam haftada üç kere diyalize giriyor. Biraz kızar gibi oldum ama bir şey diyemedim hayattan yiyerek keyif alan bu tombişlere…

Bugün de böyle geçti gitti.

Yukarıya, yazının başına bir fotoğraf koymak, aşağıya da iki yıl evvel yarın (3 mayıs) bu fotoğrafın altına yazdığım metni yapıştırmak geliyor şimdi içimden, annem ve babamdan bu denli bahsetmişken hazır. Buyrun sanghacım. Yarın görüşürüz ❤

”İki ayaklı bir merdiven hakkında: Bana verilen merdivenin çok çok daha uzun olmasını isterdim. Sadece duvarın üzerine değil, ağaçlara yetişmesini isterdim. Sadece ağaçların tepesini değil daha da yukarıları da merak ediyordum. Merdivenimi çok da sevemedim. Sevemediğim için çok da kullanmadım. Çok da kullanmadığım için merdivenler hakkında çok da bir şey öğrenemedim. Merdivenler hakkında çok da bir şey öğrenemediğim için tek başıma bir duvara yaslandım. Bak böyle de oluyormuş dedim, illa iki ayaklı olmak gerekmiyormuş merdiven olmak için. Keşke bana verilen merdiven de tek ayaklı olsaydı bile dedim bazen. Benim gibi merdivenimin kendisinin de kendinden memnun olmadığını düşündüğüm zamanlar da oldu. Daha yukarılara uzansın diye merdivenimi sırtlandığım zamanlar… Merdivenimin boyuyla ilgili problemi olan bir benmişim. Merdivenim halinden memnunmuş, ben boşuna yorulmuşum. Yaşlandıkça merdivenimi sevmeyi öğreniyorum. Birbirine yaslanan iki ayağının birbirine destek olduğunu anlıyorum. Aralarındaki çatışmadan kuvvet doğduğunu, çok farklı iki ayak olsalar da birbirlerini taşıma gücüne sahip olduklarını. Zaten hiç bir merdivenin de göğe kadar çıkmadığını… Naritasan köyünde yürürken karşılaştığım bu merdiveni görünce bunları düşündüm.”