ece. gün 29(mu?). kop/gel.

yine bir yerlerdeydim sanga; yogamı aralara sıkıştırdım, bazen yapmadım, buraya nerdeyse hiç bakmadım. en doğru tabirle şöyle bir savruldum, konuyorum.

bu savruluşlar tanıdık ve aslında olumsuz bir tarafı yok benim için, ayda bir kaçamak gibi. genelde regl sonlarıyla başlayıp bir haftaya yakın süren bir paydos bayrağı çekmeye benziyor. rutinlerimi bırakıp dağılıyor ve tıpış tıpış -ama yanlış anlaşılmasın seve seve ve huzurla geri dönüyorum yerime. elemimi kederimi atıyoruuum, bi hafifleyip geliyorum.

burası da benim bir yerim olmuş galiba ki dönmekten kastettiğim yer burası oldu. uzaktayken burayı düşündüm, suçluluk da hissettim özlem de. ama kendi vurdumduymazlığımı da bırakmaya gönlüm el vermedi ne yalan söyleyeyim. dışarıyı, insanları, mekanları, biraları, müzikleri şöyle bi aldım içime, doyurdum kendimi ve sindirip bakmak için geri kondum düzenime. iki gündür yatağımı bile toplamıyordum, bugün yatak toplu, tatlı bir on beş dakika suçi, kurma, iğne delikleri, ardhamalasana, uttanasana ve şimdi kahve ve burası.

bu ay, yani burada deneyimlediğim döngü, çok hareketli bir zamana denk geldi aslında. havalar ısındı, kanım kaynadı, tatile gidildi, içildi, çıkıldı. yine de burada kalabilmek -hem mental hem okumak ve yazmak için- bana çok şey ifade ediyor. kendimden bir şey bulmasam devam edemezdim, dönüp gelemezdim, unuturdum ve sonra tutamadığım sözler için kendime kızardım. bu savruluşu daha büyük bir suçlulukla yaşardım içimde. bu devirde hem sağlığını hem ekonomini düşünmeden hareket etmenin bütün cefasını kendime yaşatır, zehir ederdim iki günlük keyiflerimi. keyfimi hor görmeden, hakkını verebilecek şekilde yaşadıysam bence burda buranın payı var. gizli bir ip gibi, buraya bir yerden bağlı hissetmek ve o ipin bir şekilde pıt diye tutup kaldırabileceğini bilmek. bu ay galiba sadece bir derse girdim, son iki kaydı da izlemedim. yıllardır normalimde olmayan bir alkol ve gece hayatı deneyimledim. burası dengede tuttu beni diye düşünüyorum. yogayı ders dışında rutinime koydu, paylaşmayı okumayı düşünmeyi teşvik etti, o görünmez ipin desteğini hissettirdi.

çok teşekkür ederim varlığına sanga. bavulumu alıp tek başıma bir ailenin işlettiği tatlı bir pansiyona gitmiş, hem saygıyı hem sevgiyi, hem rahatlığı hem düzeni aynı anda hissetmiş gibiyim. tüm gün dışarda dolandıktan sonra dönüp gelip uyuyacağım kerpiç duvarlı temiz bir oda, sabah çatal bıçak sesleriyle uyanılmış mütevazi bir kahvaltı sofrası, teklif var ısrar yok (babaannemin lafıdır, bayılırım) anlayışı ve kabul ve güler yüz. sanga pansiyon.

ece. gün24. matruşka

matruşka’yı yazabilir miyim acaba bugün? deniyorum:

iç içe geçmiş yedi hanımefendi. gayet otantik boyanmış, sürmeli gözler, allı güllü yemenileriyle sanki yedi nesli içinde barındıran hanfendiler. küçüklüğümden hatırlıyorum, açıp kapamayı severdim bizim evdekini. ve neden bazı “oyuncaklar” nerdeyse her evde olur merak ederim. matruşkanın gizemi gün geçtikçe artıyor benim için.

geçen haftalardan bir oyun seansı. daha dört yaşında, hepimizden daha karakterli duruşuyla içimde hem saygı hem merak uyandıran bir erkek çocuk. haftalar ilerledikçe içindeki oyuncuyu bana gösterecek güven sağlandı, son seansta kıpır kıpır odaya girdi ve haftalar sonra matruşkayı ilk kez fark edip incelemeye başladı. oyun terapinin müdahale etmeden keşfe izin verdiği kıymetli bir alanı var. yeni nesil bilinçli aileler için öğretmek, örnek olmak, açıklamak aslında alttan müdahale demek ama niyetler iyi. ilk defa karşılaştığı bir objeyi keşfeden çocuğu o bilinmeyenle tanışırken izlemek ise yepyeni ufuklar açan bir zaman aralığı. oturup hayretle izliyor ve matruşkayı onunla keşfediyorum. iç içe geçmiş hanımlar. en minik parçasına kadar her açılışta yeni bir sürpriz, çocuğun gözleri parlıyor hayranlık ve şaşkınlıkla. objeyle tanışıldı, özellikleri keşfediliyor ve etkileyici bulundu, güzel.

sonra bu hanımları eski haline getirme faslı başlıyor. oyuncaklar toplanır bilinciyle yetişen birey için görev zamanı. ama bir şeyler olmuyor. tam bitirdi sanıyor bir bakmış orda tek başına dışarda kalmış bir hanım daha. onu bütüne geri alabilmek için tekrar açılıyor parçalar. eksikler tamamlansın diye yeniden bölünüyor bütün parçalar.

eksikler tamamlansın diye yeniden bölünüyor bütün parçalar. aha! bir ömürlük ders, bu hanımefendilerden bana doğru akıyor. “tamamlamak istiyorsun ama yaptıklarını bozmadan eksik parça yerini bulmuyor” diyorum. klik oluyoruz sessizce göz göze. biraz hırs, biraz merak, bolca azimle mesai devam ediyor. ta ki kendi kapasitesinin el verdiği kadar uğraşıp, dışarda kalan bir parçayı bugünlük içeri alacak mecali kalmayana kadar. büyük bir işe gönül vererek çalışmanın yorgunluğuyla, bir parça dışarda, aklı da belli ki hala orda ama devreleri daha çok yakmadan “sıkıldım” diyor, “evet baya uğraştın ve yoruldun” diyorum.

bir ömür o parçaları taka çıkara bir bütünü oldurmaya çalışacağız. sıkılacağız, yorulacağız. aklımız eksikte kalacak, geri döneceğiz, yeniden yapmak için bozacağız. bizden önceki nesillerin etkilerini hissedeceğiz. uğraşıyoruz sevgili sangha. bölünüp, çoğalıp, kendi içimizdekilerle tanışıp, içi dolu fıçıcık olana kadar uğraşacağız. tüm bu yolculukta içimizdeki parçacıklar ve dışardaki diğer matruşkalarla birlikte yol alacağız. yolumuz açık olsun.

ece. gün 23.

dünden getirdiklerimi yazıyorum, kendi 23.günüm. sizlerin yavaş yavaş 24’leri dökülmeye başlıyor görüyorum ve hemen yayımlamaya basıyorum.

sadece biraz oturup, burayı okuyunca ısınıyorum. son günlerdeki dağınık düzenimde oturup biraz burayı okumanın bana iyi geleceğini, şimdi burayı okuyunca anlıyorum. oysa ki gün içinde ara ara aklıma şimşek gibi bazı konular ve duygular çakıyor ama hep bir düzene geçip yazmak istiyorum, bir ritüel gibi. sonra da uçup gidiyor, hem aklım hem zaman. ve bu isimlerimizin yanına yazdığımız günlerin 28’e yaklaştığını görmek de biraz canımı sıkıyor. genelde konular aklımdan uçup gitse de, aklıma geldiğinde buraya ekilebileceğini bilmek düşüncelerime yer açıyor.

dün bir şeylere çok sinirlenerek evden çıktım, sahilde komşumla sandalye kitap planımız anında sahilde biraya döndü. benim ipimin ucunun kaçtığı bazı anlar var, fıyynn diye anında uçuyor sinir kat sayım. tersi pis dedikleri tiplerden biriymişim ben, son yıllarda anlıyorum ve galiba biraz da hoşlanıyorum bundan. mesela geçen gün dinlenme tesisindeki garsona uyuz olma sebebim: menüye bakabilir miyim dediğimde bana oturacak mısınız, kaç kişi olacaksınız diye sorması. ve ooo annn gelirrr deee, işte o annn ben fıttırıyorum, “me-nü-is-ti-yo-rum” diyorum. bazen talebi karşıla ve geç canım kardeşim, ekstra hizmet sunma bana. ama bu kim biliyoruz di mi? o gıcık olunan garson benim. tatilde şapka ister misin diye sorduğum arkadaşımı kafasına güneş geçer maazallah diye ikna etmeye çalışan benim, selam ececim.

neyse dünki sinirlenmemin aile içi adaletsizlikle ilgisi vardı ve yaptığım çıkışta haklıydım. ailelerde herkesin gönüllü hizmet ettiği bir seçilmişi varsa, benimki annem. oflarım poflarım ama bi yandan ona çok da çaktırmadan istediği şeyi yaparım. vicdani bir alışveriş olarak görüyorum, o iyilikleri kendim için de yaptığımı biliyorum. dün de annemin kardeşime fedakarlığı ve benim anneme vicdanım bir yerlerde çıkar çatışmasına girdi, niye benim annem için yaptığım şeylerden kardeşim hiç kılını kıpırdatmadan nemalanıyor ulan! diye patladım ve şimşekler çaktı ve sanırım benden başka da takan olmadı bu patlamayı.

reglimin sonlarına yaklaşırken tatlı ısınmalar ve eğilmelerle günlerime devam ediyorum. dün benim cumartesimdi, bugün de pazarım. çamaşır, banyo, yarın için çocuklara hazırlık yapma günüm. umuyorum güzel bir gün olsun hepimize.

ece. gün22. deniz ve yoga

istanbul’a sağ salim ayak basıldı sevgili sanga.

dört gündür on iki kişilik bir grupla, iki ev ve üç arabaya bölüne toplana geçirdiğimiz tatil nihayete erdi ve en mühimi yılın ilk denizine girildi. ayvalık’a yola çıkmadan önce ve perşembe sabah kendime yoga yapacak zaman ve mekanı ayarlayabildim. perşembe akşamı bir rakı ve kopma gecesiydi. eve dönüp herkesi yatırdıktan sonra londra’dan gelmiş canım bir arkadaşımla sabaha kadar konuştuk. uzun zamandır kimsenin yanında boncuk boncuk yaşlar dökerek ağlamamıştım. normalde alkol sonrası fiziksel pişmanlıklar yaşayan ben, hiç içim bu kadar rahat bir hangover günü yaşamamış olabilirim. öğlen uyandığımda herkes bir yerlere dağılmıştı ama ben yataktan kalkmayı hiç istemedim ve yogamı erteledim. sonra kapıyı çalan reglim artık uyanma zamanı geldiğini bildirdi. tüm mendeburluğumla insan içine karışmaya hazırlanmışken bir başka londra gurbetçisi canım arkadaşımın bana sürpriz için geldiğini öğrendim. belli ki şanslı hayatım bu regl ve hangover kombosunu bir çiçek bahçesine dönüştürüyordu. iki buçuk yıldır görmediğim arkadaşımın karşısında ayvalık tostumu ve kolamı gömerken, sanki dün berabermişiz gibi sohbetler ediyorduk. ben böyle hangoverı, kaderi, arkadaşları öper başımın üstüne koyarım.

cumartesi tekne günüydü. tamponlarım ve ben, yılın ilk denizine girme fırsatını değerlendirdik. o gün de yogasız geçti. demirlediğimiz yerlerde sahillere çıkıp taş topladım, özel bir sahilde killere bulanıp masaj yaptım kendime. akşam minik bir ayvalık turu ve erkenden güzel bir uyku. pazar sabahı yola çıkacağız derken, hava mis gibi olduğunu görünce iki tur daha deniz yaptık. bu sefer sahilde biraz çök kalk yapıp padmaasana’da oturarak kendimce buraya selam çaktım.

bugünün ikinci denizine girmeden önce sahilden suya uzun uzun baktım ve benim için yogayla denizin benzerliğini düşündüm. soğuk bir deniz, hop diye girmesi zor. ama biliyorum ki girince de çıkasım gelmeyecek. aynı benim yogam. başlaması da bitirmesi de kolay değil, içine girince her saniyesindeki keyif ve faydayı almak için uğraşıyorum.

neticede burdayım. telefonumdan ve dünyadan kopuk kalabalık bir dört günün sonunda yatağıma kavuştum. umuyorum ki yarın düzenime de kavuşacak ve deniz kenarında hissettiğim duygularla ısınmalarımı yapacağım.

herkese sevgiler.

ece. gün18.

yoga aşeriyorum tam şimdi, şu an. okulda öğle molasındayım, telefondan yazmak zorundayım, eve gider gitmez hazırlıkları tamamlayıp yola çıkacağız. ve benim birrrtek dileğimvarrr, yoga yapayım yeterrr. şu belimi bir açayım, şu iç hatları bir yakayım da yola öyle çıkayım.

yazmaya zaman kalmayabilir diye şimdiden yazıyorum bugünün yazısını. yogayı kessssin araya koyacağım o ayrı. dümdüz kütük gibi bir yazı oldu aynı esnememiş bedenim gibi. tamamen görev bilinciyle yazılmış bir yoklama yazısı aslında. ama bir soruyla bitirmek istiyorum günlerdir yazmayı düşünüp unuttuğum:

ayaklarınızın üstünde yumrular oluşuyor mu viraasana pratiğiniz sonrası? iki ayağımda da topçuklar var artık, resmen ayaklarım evrim geçiriyor ve ben bunun normal mi olup olmadığını bilmiyorum.

cevapları çok merak ediyorum. herkese sevgiler

ece. gün17. komşu teyze.

kardeşimle aynı evde çok farklı iki hayat yaşıyoruz. annem kendi evine taşındığından beri, uzun yıllardır yaşadığımız kiralık evi kardeşimle paylaşmaya başladık. hala her şey annemin üstüne ama ev bambaşka iki dünyaya şahitlik ediyor. dili olsa neler konuşur kim bilir… ama ben kendi gıybetimi yapayım.

bizim bu apartmandaki ikinci evimiz burası. enteresan bi şekilde bazı apartmanlara bi kaç kere yolum düşmüş bu hayatta. biri skore. bir dairesine arkadaş ziyareti, yıllar sonra başka bir dairesine manitam taşınmıştı, ve aynı daireye ben yıllar sonra alakasız bi şekilde kendi yarım merdiven altı ofisimi açmıştım -o zamanki sevgilime hiç çaktırmadan. bir de bu apartman, naiboğlu. üniversite yıllarımda 3 kadın -anne, kardeş, ben- bahçelievler’den buraya göçtük, burada resmen hayatın başka dinamiklerini keşfedip yaşadık. sonra bir süre bostancı’nın müzmin hayatını gördükten sonra hayat bize hareketi layık görmüş olmalı ki aynı apartmanın eni üst katına geri döndük. dokuzuncu yılımızda kardeşimle ben başbaşayız. kardeşlik ve ev arkadaşlığı kendi içlerinde zaten ayrı roman konuları.

yıllar önce karşı apartmanın en üst katına bir aile taşınmıştı. annemin de gözü o güzel teraslı dairede olduğu için haberlere hakimiz. evi avukat bir çocuk tutmuş, annesi ve babası da orada, terasa çiçekler bitkiler doldu. öncesinde çılgın partiler olan bir terastı burası, biz o halinden memnunduk, annem de bu teyzeli halinden. velhasıl yıllardır karşılıklı selamsız sabahsız ama meraklı bakışlarla yaşadık gitti.

annem evden gittikten sonra, ilişkimizi ve ruh sağlığımızı korumak adına kardeşimle evde yeni bir düzene geçtik. evin sokağa bakan kısmı kardeşimin, bahçeye bakan kısmı benim. metrekare olarak adil, hayat tarzlarımıza uygun bölünmüş, kimsenin birbirine karışmadığı, ortak alanların minimuma indiği bir düzen.

bugün eve gelip kardeşimin arkadaşlarını görünce karşı apartmandaki teyzeyi düşündüm. evimizdeki bu değişimi nasıl yorumluyor acaba? kardeşimin çılgın arkadaşlarına benden daha çok tanık oluyor ve kim bilir neler düşünüyor. bi gün yolda karşılaşsak, ben orda oturuyorum desem hakkımda ne düşünür? en üst katta onun gördüğü hayatı ben yaşamıyorum ama onun gördüğü evde ben oturuyorum. bana kalsa onun terasındaki bitkilerden çoğaltıp kendi balkonuma dizerim ama gördüklerine dayanarak bence o bana pek de güvenmez. oysa ki aslında beni hiç görmüyor.

galiba kardeşime imajımı zedelediği için içerlemişim. zaten arkadaşlarını da genelde pek sevmiyorum. ben teyzeyle bana kalsa çoktan camdan cama muhabbeti kurmuş çay kek börek yapmıştım yani. şimdi o beni bu kızın ablası diye önyargıyla bile değerlendirebilir. gitti çaylar börekler.

ece. gün16. yalancı anlayış

son zamanlarda sevdiklerime kızgınlık duyabilmekten dolayı mutluyum. pat diye bu cümle geldi içimden ekranı açar açmaz.

kızgınlığın alt katmanlarına inebilmek ve anlamlandırabilmek biz küçükken öğretilmiyordu. ve zaman, biraz durabilmek, o duyguyla kalabilmek, geçip gidiyor mu bakabilmek.

bugün sevdiğim bir arkadaşıma yine ufaktan bi uyuz oldum. ona ara ara uyuz olurum, bu ilişkiler için sıradan bir durum zaten. sadece onun bu uyuz olma halimi kaldıramayacağına dair bir inancım var deneyimlerim sonucu. savunmaları, şikayetleri ve kırılganlığı bende şefkat yerine daha da gıcık bir duygu uyandırıyor son zamanlarda. hani böyle vücudunuzu ıyyyh diye bi sallamak istersiniz ya rahatsız eden bir şey değdiğinde, onun gibi. yürü git bee diye bi titreme. neyse bugünki telefon konuşmamızda ben yapsam olay çıkacak bir tavrına uyuz oldum ve sanki o da içten içe ne bok yediğini biliyordu. yüz yüze görüşmemizden önce ona nasıl bir açıklama yapmalıyım diye düşünerek yürüyordum. sonra bir an bu yorgunluğu hissettiğim için kızgınlığımın artıyor olduğunu fark ettim. dilimden çıkacakla kalbimden geçen çok başka şeyler olacaktı, resmen kendi duygularıma ihanet etmeye hazırlanıyordum. çünkü alttan alacaktım, yalancı bir anlayış gösterecektim.

ideal şartlarda ona “canım arkadaşım, sen böyle böyle yapıyorsun ya, ağzına iki tane çakasım geliyor” demek en dürüst iletişim olabilirdi. keşke olsaydı ama onunla mümkün olmadığını biliyorum. kıvırmak da kendi ağzıma çakmak istememe neden olurdu. buluştuğumuz vakte kadar bende yarattığı duygu zincirini düşündüm. onun kırılganlığının benim doğallığımın önüne geçmesine kızgınım. kendi hayatının kaosunun bitmeyen şikayetleri ve ortak zamanımızın bazen onun terapisine dönüşüyor olmasına kızgınım. kendi kaygılarıyla benim ses tonumu sorguladığında kendimi açıklayıp yorulmaktan kızgınım. evet pek çok yakın arkadaşlık bunları içinde barındırabilir ama bugün hiç o pamuk anlayışlı halimde değilim. ve onun da abartmaya meyilli halini biliyorum ve bugün bunları hiç konuşasım yok.

sonra dedim ececim bi dur. ben kendime hep ececim diyorum. duyguları senden ve her şeyden bu kadar etkilenen bir arkadaşın olmasının sorumluluğu ağır ve seni biraz bıktırmış. belki bugün, ilk defa, bir şeyi derinlemesine düşünüp tartmak yerine görmezden gelmeyi deneyebilirsin. benim gibi fazla analiz eden biri için görmezden gelmek, üstünde durmamak gelişmesi gereken bir kas bence, ve bu fırsatı değerlendirmek istedim. bugün sevdiğim birine kızdım ve nedenlerini bildiğim için görmezden gelerek ikimize boş bir sayfa açıp gittim. bu kızgınlığı hissetmek hoşuma gitti çünkü öfkemi duyup kendime bakınca ikimize alan açabildim. sanırım eskiden birini kızdırmışım gibi hissederdim ve suçluluk duygum ağır basardı, telafi etmek için yorulurdum. tam zihnim o oyuna giriyordu ki durdum ve kimsenin duygusundan – o kadar da- sorumlu olmadığıma karar verdim.

valla bazen herkes kırılabilir, yanlış anlayabilir. ben bugün hissettiğim bi sorunu “bi sorun mu var?” diye açmak yerine, “bi sorun varsa söyler” penceresinden baktım. kim bilir belki de zaten ben yanlış anladım. bi gün gerekirse konuşuruz.

ece. gün15. uyum/uyumlanma

cıvıl cıvıl bir hafta sonu bitiyor. ama benim pilim de bitiyor ve cıvıldayacak takatim kalmadı, sonunda tek başıma evimde oturabildiğim için şükürler çekiyorum. şükür çekmek her neyse, sabır çekmek gibi bir şey herhalde.

dün son dakikada çok istediğim bir konsere davetiye bulmanın gazıyla koştururken, marmaray’da yazmıştım günlüğümü. sıkışık ama resmen görev bilinci ve bir gün önce yazmamışlığın suçluluğuyla. bu suçluluk hissini düşünüyorum ara ara. baştan savma olmasını istemiyorum yaptığım şeylerin ama içime sine sine yapamadığımda da suçluluk duyuyorum. plan programa uymakta gayet iyiyim ama boş zaman yönetimim evlere şenlik, günün bazı anları yetişmeye çalışırken kafam günün geçmiş anlarını nasıl değerlendiremediğime dönüp geri alamayacağım zamanın hesap kitabını yapıyor nafile yere.

bütün bu yetişme telaşı içinde konsere iki saat erken gitmişim! kapı açılış saati yazıyormuş davetiyede. ben de diyorum ulan 8’de konser mi başlar istanbul’da hem de cumartesi cumartesi. ama tabi görev bilincimle olması gerekeni yaptım. erken varınca da bi tadım kaçtı. ben evde bir saat yogamı yapar öyle çıkardım dedim, şişhane’nin kalabalığı huzursuz etti, eve geri dönmeyi bile düşündüm. sonra dedim ececim bu sıkıntıyla kalsana biraz, nasılsa geçecek.

avrupa yakasının hareketini özlüyorum ama bir süre uyumlanamadım. ben uyumlu biriyim ama uyumlanmam kolay olmaz. arıza çıkarmam, içimde dengemi bulmaya çalışırken yanımdakilere huzursuzluk çıkarmam. ama bu uyumlu olmakla uyumlanma arasındaki farkımı yeni yeni fark ediyorum. dışardan onayla karakteristik özellikler geliştiren pek çoğumuz için de böyle mi? herkes uyumlu olduğunuzu söyleyince içinizdeki uyumlanma sürecini hissedip gözlemlemeden o kalıba girmek gibi bir durum sanki bu. neyse velhasıl kendime kırmızı kedi’nin kitap kafesini buldum bütün o kaotik şişhane ortamında, vaha gibi geldi. raftan merak ettiğim bir kitabı aldım, kafe kapanana kadar okudum ve sonra kitabı satın alıp çıktım. kendime uyumlanabildim sonunda. zaten alkol sonrası erken kalktığım için yorgundum, evde misafir var diye kendime zaman ayıramamıştım ve o kitapçıdaki bir saat beni kendimle yeniden buluşturdu.

konser harikaydı. tek başımaydım, müzikle birlikteydim daha doğrusu, alkolsüz, kendimde ve kendimle dolu dolu bir akşam geçirdim. çıkışta uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştık ve taksiyle evimin önüne kadar bırakıldım. yine ballar damladı her bi yanımdan adeta. ve tatlı bir uyku.

sabah dersimiz vardı, saatimi kurdum 7.15’e. dur bi snooze yapayım dedim tek göz ve iki gözümü tekrar açtığımda saat 9.36’ydı. ders bitmiş ve ben kendimi kaldırmakta hala zorlanıyordum. işin daha da sıkıştıran tarafı, saat 12’de evden çıkıp yoğun sosyallik gerektiren bir toplantıya gitmem gerektiğiydi. ama önce yoga, dünü ve sabahı telafi etmek için dişimi fırçalayıp taytımı giyip suçiye geçtim.

bu hissi düşünüyorum işte. yapmasam gün boyu sıkışacağım kafamda onunla. ama bu yap kurtul gibi bir şey de değil. çünkü yapınca kurtulduğum şey günün bir görevine tik atmaktan ziyade kendime ayırdığım zamanın takdiri olmaya başladı. mesela cuma akşam 9’da işten gelip gece dışarı çıkmadan önce bunu yapmak araya sıkıştırmak değil de dengelenmek olmaya başladı. ve mümkün olduğu her gördüğümde -egosal bir mesele belki, kendimle gurur duyuyorum. galiba bu yüzden, ilk defa bugün dersi kaçırdığımda büyük bir suçluluk hissetmedim de, telafi etme ihtiyacı duydum, vicdan azabı hissetmedim. derse uyamadım ama yine de kendimle uyumlanarak güne başlayabildim.

fazla insanlı ve hareketli bir hafta sonu bitiyor. çarşamba akşamı 12 kişilik bir arkadaş grubuyla ayvalık’a gideceğiz ve ben kendimi ara ara o kalabalıktaki yalnız kalma ihtiyacımı düşünürken buluyorum. uyumlu olma özelliğim ve uyumlanma ihtiyacıma dair ne keşifler çıkacak 4 günlük bu hareketten merak ediyorum ve her gün yarım saatlik izole bir alan bulabilmek için şimdiden dualar ediyorum.

sevgiler sanga. kendimizle ve kalbimizle uyumlu olabildiğimiz bir hafta dilerim şimdiden.

ece. gün 13/14.

yine telefondan yazmak, ıyk hiç sevmiyorum.

bir yazıyı hiç odaklanma imkanım olmadığında yazınca içime sıkıntı basıyor. içime aceleden dolayı böyle sıkıntı basınca boğazımda bi topçuk hissediyorum. ğhaaaa diye bağırmak geliyor içimden. sirf yazmak için yazıyorum işte, oldu mu! diye çaresizce isyankarlık yapan ergenin öfkesi.

çünkü aslında içten içe yazmak istediğim bir matruşka metaforu oluştu dün oyun seansımdaki çocuğun oyununu izlerken. onu zihnimde toparlamak ve derin derin anlamlar çıkararak yazmak istiyorum ama henüz mümkün olmadı. aslında yine kendime dönmüş bir isyan. tabi ki ben ve kendimler bu duruma hiç şaşırmadık.

aylaaar önce bir arkadaşım vasıtasıyla bir çocukla tanışmış ama şansımı iyi değerlendirememiştim. çok içimde kalmıştı, bi gözüm dışarı çıkınca onu arıyordu. tatlı bir heyecan, yine ergenlikteki gibi. dün akşam sonunda oldu! karşılaştık ve ben çocuğa dev yürüdüm, açık açık. kendimi ne kadar rahatlamış hissettim, resmen yüzümde güller açtı. hiç bir karşılık beklemeden tüm takdir ve beğenilerimi dile getirmek bi hoşuma gitti ki anlatamam.

şimdi de koştur koştur konsere gidiyorum. bu haftaki ikinci arkadaş kıyağım. hem de bu konsere çok gitmek isteyip her ay bilet almayı erteliyordum, bir anda beleşe gider oldum. resmen ballıyım, çok şanslıyım.

bugünün yogası konser sonrasına kaldı, muhtemelen hafif bir uyku öncesi yogası olacak. yarın ders sonrası kendi yalnızlığıma ayırmayı hayal ettiğim bi zaman aralığı var, onu bekliyorum.

sevgiler sanga. keyifli cumartesiler.

ece. gün12. iç hatlar, gidecek yolcu.

gidecek olan ben değilim maalesef ama sanki şu sağ iç bacak hattımda gitse iyi olacak bir düğüm var gibi hissediyorum.

yeşil stüdyoda bir derste, skandasana çalışırken de aynı yerde o düğümü hissediyordum, Pınar bi hafif eğdirmişti beni “tık” diye oranın açıldığını hatırlıyorum. sesiyle beraber! yine resmen kütürdetmeli masaja ihtiyaç duyan teyzeler gibi o açılışa ihtiyacım var. sanki belimle birlikte tıkır tıkır hizalanacak sonra. öyle bir his ve arzu içindeyim. bir niyetim de o olsun kalan günlerden.

dünkü film bir ayin gibiydi. benim pek düşkünlüğüm yoktur nick cave’e, saygı duyarım, otantik gelir. büyük bir ekranda güzel ses sistemiyle izlenebilir meraklısı için.

bugün isyankar ergenlerimle yüksek katılımlı bir ders yaptık. vallahi hiç birimizin bi günü bi gününü tutmuyor. dün ne kadar daralmıştım öyle oysa ki. herkes sağ tarafından kalkmış gibiydi, su gibi aktı dersler.

sabah da evden çıkmadan kütüphanemden 7 yıl önce okuduğum bir kitabı seçip attım çantama. engin geçtan – kimbilir? rastgele bir bölüm açtım okudum fırsat buldukça. şahsen şiddetle tavsiye edebilirim. herkese keyifli günler dilerken, okuduğum bölümden beni etkileyen bir alıntıyla bitirmek isterim:

insanlara kendi acısından daha değerli gelen bir şey yoktur – onu kaybetmekten korkarlar. Ugo Betti.

acılarımızı kaybetmeye korkmadan gönüllü olduğumuz günlere sevgili sanga.