Anıl -1 Her şey darmadağın olduğunda

Aslında 1 Ocak’tan beri regl olduğum için yeni bir döngüye başlayamadım henüz ama yazmazsam çıldıracaktım’a doğru gidiyorum.. Bugün Defne hocanın yazısını da okuyunca “belki yazarak yoga yapabilirim” diye düşündüm… Biliyorum, buraya temelde yogayla ilgili birbirimizi yüreklendirmek için yazıyoruz ama bu seferlik beni affedin diyebiliyorum; belki biraz desteğe ihtiyacım olduğu için oturdum başına.

Okuyanlarınız vardır, başlık Pema Chödrön’ün kitabından. Her şey darmadağın. Kabul olduğum okulu çok isteyerek, İstanbul’dan bıkmış bir şekilde Ankara’ya taşınırken  o her gittiği yerde “tanıdık” olanı arayan Anıl’ın varlığını gözardı etmişim. Defne Hoca “şimdi yeni bir poz göstericem size” dediğinde, stüdyoda kırk yılda bir beni başka bir alana gönderdiğinde bile huzursuz olan Anıl’ı. Yeni’yi zar zor kabul eden ben, çat diye gittim hayatımı değiştirdim. De- yeni bir hayat var mıydı gerçekten?

Arkadaşlarının, tanıdıklarının gözbebeği ben, burada yabancı, dışarlıklı. Zaten oturmuş arkadaşlıkların içinde onların anılarını dinliyorum en fazla. Eski okulumda “parlak, çalışkan öğrenci” ben, burada alana uzak, ortalama. Bir de, bir âşık çıktı yoluma, bütün nevrozlarımı hortlatan. Korktuğumu anladı, kaçmaya çalışsam bile gitmiyor da. Bari orada konfor alanımda kalsaydım? Buraya geldiğimden beri yogada zor pozlarda uzun süre duramıyorum zaten, şimdi bütün bu yabancılığın, bu yeninin içinde de duramıyorum. Koşmak, kaçmak, en rahat en tanıdık en güvenli yere sığınmak istiyorum, ana rahmine kadar yolu var. Ne yapıcam bilmiyorum.

Yogadan ne öğrendiysek şimdi onu sınama zamanı galiba. Ama çok zorlanıyorum.

Reklamlar

Anıl 26. Gün / Değiştim, Aynıyım*

“Sen çok değiştin” “Hayır, asıl sen değiştin!”

sözlerinin “Ben değiştim” “Asıl ben değiştim” e dönmesi de anca iki yoga öğrencisi arkadaş arasında geçerdi herhalde.

Sabahım hakkaten değiştim mi, dönüştüm mü, yoksa aynı mıyım, bunu düşünmekle geçti. Bilicem de ne olacak gerçi. Bilmenin bir yolu var mı, o da ayrı.

Bu sefer de böle bi yazı olsun sangha.

*Leonard Cohen’in bir kitabının arka kapağında yazan cümle.

 

 

Anıl 19. Gün / müjde

Müjdeler olsun sangha! Bugün 6.40’ta kalktım (Alarmy öttü ama fotoğrafı eşleştirmemi beklemeden kapandı nedense. BU SORUNU ÇÖZMEM LAZIM nihehe).

Bir ritüel gibi yoga alanını temizledim; Zeytin sağ olsun ciddi bir tüy SORUNu var evde (biri kafama taş vurabilir mi, taş?). Başlamadan önce yine Farhi’den birkaç sayfa okudum ki kaçmayayım. İyi ki de okumuşum; “çok sıcak, dayanamıyom” diyerek kaçacaktım ki Farhi’nin “The Freedom of Discipline” bölümünde (Defne hocanın “sınırlar içinde özgürlük” tanımıyla paralel giden bir söz bence bu) “It is too cold, too hot, too late, too early” diye devam eden “bahanelerinizi bir yere yazın ama siz devam edin” sözü aklıma geldi. Ben de devam ettim; zaten bir süre sonra koymamaya başladı o sıcak. Güzelce yogamı yaptım. Suçi, malasana ve purva mandala üçlüsünü ihmal etmedim (daha önce de dediğim gibi, o üçlüde bilekteki sıkıntı bişey çalıştırıyor ve ben saliselik bir sinir hastalığına tutuluyorum- bu yüzden çok tekrar etmiyorum şimdilik, 1 veya 2 kere yapıp kalkıyorum). Şu yalpaladığım son dönemden önce, sisli bir geçmişte kalan o güzel disiplinli günlerde sarpada nefes nefese kalmıyordum pek – bugünse “merdivenleri zar zor çıkan yaşlı teyze” gibiydim aynı. Yükselirken merdiven trabzanlarına tutunsam göze batmazdı herhalde. Hatta bir ara senkronizasyonu kaçıracak kadar panikledim, inerken almak çıkarken vermek şeklinde. Durdum, tekrar düzenledim. Neyse, en azından padmasanayı tekrar geliştirmişim; acım dinmeye başlamış.

Hep böyle bir güne inşallah, amin!

Anıl 15-16-17-18. günler / Alıştım bir tanem alıştım sana

Saat 12 gibi annem arayıp telefonda “uyanmış mıydın” deyince gene hafiften kan beynime sıçrar gibi oldu. Soruyu kim sorsa dişlerimi sıkarak nezaket gösteriyorum gerçi.

Flashback’le birkaç sene öncesine dönelim. Geç kalkmak (erken kalkmak gerekmedikçe tabii) benimle özdeşleşmiş alışkanlıklardan biri oldu hep. Gece yatmaz sabah kalkmaz tür yani. Tam zamanlı çalıştığım dönemlerde de elbette işe geç kalma sorunu yaşadım çoğu zaman. Bir tek, yüksek lisans ders döneminde hiçbir derse geç kalmadım, hatta erken gittim derslere (şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki o sürede çok “yogik” bir haldeymişim; her yol beni “niyet” konusuna çıkarıyor) aslında bir de yoga derslerine diyebilirim (birkaç münferit durum haricinde – en azından alışkanlık haline getirmedim hiç).

Yogaya başladığımdan beri artık en geç kalkma saatim 10.00. İki seneyi bile bulmayan bu zaman dilimi ömrüme vurulduğunda epey kısa. Dolayısıyla artık erken kalktığımı yüz bin defa söylediğim halde annem bile 12’de “uyanmış mıydın” diyebiliyor. Eski arkadaşlarımın çoğu zaten hayatımı yaşama biçiminin değiştiğini kabullenemiyorlar. Kabullenememek derken, o yazılım güncellenemiyor bir türlü 🙂 İnsanların birbirlerini – alışkanlıkları aracılığıyla – sabitleme eğiliminden bahsetmek değil aslında niyetim. Zira o yazılımın bir türlü güncellenmemesinin beni niye bu kadar sinir ettiği de başlı başına bir yazı konusu.

Alışkanlık değiştirmenin veya dönüştürmenin güçlüğüne kafa yoruyorum bir süredir. O kalkma saati 9’lara (bazen 8’lere) kadar indi ama 6’lara 7’lere inemedi bir türlü. Bugün Alarmy diye bir app yükledim artık, alarmın sesinin kesilmesi için daha önce belirlediğiniz bir fotoyla eşleşecek yeni bir foto çekip (mesela klozetin fotosu) yüklemeniz gerekiyor. Bir yandan düşünüyorum: Çok mu savaş halindeyim kendimle? Bir şeyi “çözmek” demek, bir “problemin” ön kabulüyle geliyor ya hani.  Yani o “oldurma çabası” niyetim net olmadığı için boşa tüketilen bir enerji mi?  Dur bi, neden bunu hemen “çözülmesi gereken problem” haline getiriyorsun? E ama çabalamazsam hiç olmayacak gibi geliyor? Öylece kaldım…”Alışmak sevmekten daha zor geliyor” kısacası (Burcu Eren’e selam).

Ve yogayla ilgili metinler (Farhi’ninki gibi) okudukça şu soru belirdi kafamda: yoga yaparken – yani merkezimizi bulmaya, orada kalmaya ve ayrılıktan ziyade “birliğe” doğru gitmeye yönelik tüm eylemlerimizde –  yapmaya çalıştığımız şey bir nevi alışkanlık değiştirmek olabilir mi? Zira epey ayrılıkçı bi dünyada yaşıyor, ‘sabitlemenin’ kaçınılmazlığını vurgulayan bir sistem içinde var olmaya çalışıyoruz.

Blog yazılarımın bitişleri hep ani oluyor; “ben diyeceğimi dedim, haydi eyvallah” şeklinde. “Gelgelelim”, durum bu. Şu bizim yazı atölyesinde özellikle sonuç kısımlarına odaklanayım ben 🙂 Geçen yaz azimli bir ruh haliyle yogasını aksatmayan, yarım bırakmayan o kadını özlüyorum azıcık.

Görüşmek üzere sangha!

Anıl 12-13-14. Günler / Bayram şenliği

Merhabalar… Aylar sonra bayram vesilesiyle anne-babamın yanına; o da yetmedi, Ankara’ya dayım, kuzenlerim ve onların çocuklarının yanına geldim. Birden bol çocuklu bol insanlı, şenlikli ve gürültülü bir ortamda buldum kendimi.

Bu seyahate, annemle olan ilişkimin geldiği aşamayı merak ederek çıktım aslında. İlişkilerimiz dönüşmüyorsa yaptığımız yoga yoga değildi ya hani… Yoga, annemle ilişkimi vurmuştu ilk – sınırlarının nerde başlayıp nerde bittiğini bilemediğim; hep bir iç içe geçme, suçlama, kavga ve suçluluk hissi barındıran en büyük ilişkiyi yani. Camların çerçevelerin titrediği büyük bir krizin ardından yavaş yavaş dönüşüme uğrayan ilişkimizin geldiği şekil beni epey şaşırtır olmuştu son dönemde – meğer sorun sadece annemde değilmiş; ben ona karşı çocukluğu bıraktığımda o da anneliği bırakıp rahatlayacakmış biraz. Elbette bu, her moralim bozulduğumda anneme ağlanmamayı, hayatımda her olan biteni ona anlatmamayı ve maddi bişi talep etmemeyi, yani biraz yalnızlık, hafif öksüzlük ve uzaklık hissini beraberinde getirdi, ama olsun. Belki de benim yakınlıktan ne anladığım problemliydi.

İki gündür farkına vardım ki artık anneme “anne” değil, “Türkan” olarak bakıyorum. En azından bu iki gündür.  Onunla özdeşleşmiyorum; gözlemliyorum. Sadece onu değil, kendi içimde olup biteni de gözlemliyorum aslında. Anlık rahatsız olmalarım var tabii ama şiddeti eskisi kadar değil;  o öfkeyi yansıtmadan duyguya mesafe alabilme yetim epey genişlemiş. Coşkusunu, sinirini, sevincini, pek çok duygusunu yüksek frekansta ve olduğu gibi dışarı yansıtarak yaşar annem. Şimdi yıllar boyu bir küs bir barışık olduğu abisi ve onun aile fertleriyle bir arada olmaktan çok mutlu ve bunu yüksek yüksek dozlarda ifade ediyor iki gündür. Bu bile batardı bana, şimdi ise nasıl desem – arkadaşımı gözlemler gibi bir haldeyim. Ben o değilim, o da ben değil; evet belki benzeyen yönlerimiz var ama birbirimizi temsil etmiyoruz. İçimde ondan parçalar var sadece. Bu dönüşümün ismi tam olarak nedir bilmiyorum ama epey memnunum, kendi selametim açısından 🙂

Buradan bir başka konuya ve Donna Farhi’ye bağlamak istiyorum. Fixed Identities- yani sabit kimlikler – başlıklı bir bölümü var kitabın. Olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz, siz düşünceleriniz veya duygularınız değilsiniz, onlar geçer diyor (burada yazan arkadaşlar da bahsetmiş hatta). Etrafımdaki insanlar beni (tabii hem feminist hem hafif sert mizaçlı olunca – ki bunlar da sabit kimlikler aslında, birkaç kişiden duyduğum bu “sert mizaç” meselesi beni epey üzüyor hatta) çocuk sevmeyen biri olarak kodladılar hep. Ben açık açık “çocuk sevmem” demememe rağmen genel olarak gürültü patırtılarından rahatsız olduğumu arada sırada dile getirince böyle bir sabitlenme yaşandı sanırım. Burada, kuzenlerimin çocukları arasında anladım ki böyle bir şey yok! Bilmiyorum bütün çocuklarla aynı derecede anlaşır mıyım ama buradaki 5-10 yaş arasındaki çocuklarla vakit geçirmekten, onlarla yarı geyik muhabbetler edip kendi tabirimle “kudurmaktan” epey keyif alıyorum. Gene bir şaşkınlık! Olduğumu sandığım kişi değilmişim ben.

Yoganın bana en büyük katkısının tüm bunları görme, gözlemleme ve bir nebze de olsa kendimi duygularımla özdeşleştirmemeyi başarma olduğunu fark ettim artık. Ne mutlu bana.

İyi bayramlar!

Anıl 10. ve 11. Gün / Çalışmanın selameti

Kendisinden resmi olarak ders almamış olsam da yazılarından ve üslubundan çok şey öğrendiğim için “hocam” diyebileceğim Aksu Bora’nın, geçenlerde vefat eden Şirin Tekeli’nin ardından yazdığı yazıda (http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8368/sirin-tekeli#.WUvDrFeDCFK) ettiği bir söz beni yine “niyet” konusuna getirdi: “çalışmanın selametiyle ilgili olmak.”

Bir eylemi (şu durumda yogayı) başka bir şeyin aracı değil de, kendi gerçeğimiz kıldığımız müddetçe direnç azalıyor veya kayboluyor- veya zaten hiç olmuyor bile.

bugünlük – THE END – 🙂

Anıl 8. ve 9. Gün / Düşüş

Başlık – neyse ki – ruh halimin düşüşü filan değil; tam bilgisayar başına otururken sandalyeye oturamadım ve yere düşüyordum 🙂 Sandalyenin iteklenmesi ve benim sendelememle gürültü patırtı koptu, Zeytin de oturduğu yerden dehşet içinde bana bakmaya başladı. Şenlikli bir giriş oldu anlayacağınız.

Hani bazen yaptığınız yoganın yoga -vrittilerin durulması anlamında- olduğunu hissedersiniz ya; bugün öyle oldu. Öncesinde Defne hocanın tavsiyesine uyup uyandıktan sonra yoga alanımda biraz vakit geçirdiğim, biraz Donna Farhi okuduğum (yatmadan da okumuştum) için bahanelerimi mümkün olduğunca bir kenara koydum, sanırım ondan. Bu kapsamda Şirince’de canıma okuyan, döndüğümden beri yüzlerine bakmadığım suçi-malasana ikilisine geri döndüm.

Yogada zorlandığım, fiziksel olarak canımı acıtan pek çok poz var (örn. padmasana) – hepimizde olduğu gibi, bu cepte, tamam. Ama nedense benim için bazıları üzerlerine gidilebilir, merak ve azim duygusuyla genişletilebilir pozlarken bazıları değil. İkisi de aynı derecede acılı ama birinin sıkıntısıyla yüzleşmek dahi istemiyorum. Dolayısıyla orada güçlenemiyorum. Acaba ne oluyor orada?

Gene bir düşünme emojisiyle kapatalım o vakit. Esen kalın!IMG_7893.JPG

 

 

 

Anıl 6 ve 7.Gün / Kütüp

Nihayet bugün kendi evimde, niyet ettiğim bir saatte, başını sonunu getirebildiğim (beyaz don faktöründen dolayı udhiyanasız) bir yoga yapabildim. Ardından da – tez bitmemişçesine – kütüphaneye geldim yazı çizi çeviri işlerimi halletmek için. Okullar kapandığı için kütüphane bomboş, o kadar güzel ki! Bu hallerinde kütüphanede günlerce kalabilirim hissi geliyor.

Aslında girmek istediğim pek çok spesifik konu olsa da yığınla birikmiş işlere başlamak için yazıyı kısa kesiyor; sizlere aşağıdaki fotoyla veda ediyorum. Adiyos amigos.

FullSizeRender-3.jpg

Anıl 5. Gün / Kahverengi

İstanbul, Haziran 2017… (nihehe seyahat günlüğü formatı veresim geldi) Kahverengi kan günü olduğu için hafif bir balakrama yaptım. Hafif balakrama nasıl oluyor derseniz, ben de bilmiyorum ahahaha. Udhiyana bandhasız olduğu kesin. Zihnimi hafif tutmaya çalıştım sanırım bir de. Zeytin (kedim) rahat durmadı, aldırmadım. Etrafımda dolanıp durduğu için yoga öncesi temizlediğim zemine tüyler bıraktı, gene aldırmadım/aldırmamaya çalıştım. Ardha bujangasanadan sonra direkt asanalara geçtim. Padmasanada gene acı çektim. Ve son.

Doğaya yakınlık, sessizlik ve sanırım en önemlisi (materyal zihnim konuşuyor ama bu sefer haklı olduğunu düşünüyorum) de “ne yesem, yemeği nasıl yapsam, ev gene temizlenecek, çamaşır bulaşık” diye düşünmemek hem yoga açısından hem de yaratıcı işlerime bi üretkenlik ve ivme kazandırdı. En basit haliyle, zaman ve enerjiden tasarruf ettim kısacası; önceden listeye attığım işleri tık tık tık hallediverdim. Şimdi İstanbul’da, kendi evimde ve düzenimde üzerime yine bi yılgınlık  çökmeye başladı. Neyse düşe kalka halledeceğim artık.