Anıl 3. Gün / O An

Yogaya başladığımdan beri, pratik esnasında/sonrasında bazı arkadaşların yaşadığı (okuyorsa Işıl’a selam ehehe), nasıl desem, daha spiritüel veya ‘enerjiyle ilgili’ etkiler  bana pek gelmiyor veya oturmalarda hoca ‘şu hissi şuranızda hissedin’ (özellikle yoga mudrada) dediği zaman o hissi oramda hissetmekte zorlanıyorum. Elbette bunu başka konularda da hep yaptığım gibi ‘yeterince x’ olmamama bağlayıp “neden?” sorularıyla kıvranmaya, kendimi dövmeye devam ettim – “maneviyatı yeterince güçlü” değildim ben, fazla maddeciydim vs.

Geçtiğimiz Kasım ayında Pınar ve Günsu’nun verdiği tırmanış/yoga kampında bir akşam yogasıydı. Pınar’ın dersiydi ve zihnim gene tüm ders boyunca susmamıştı – Günsu’nun gündüz verdiği freedom yoga esnasında partnerimize elimizi kolumuzu bırakırken yüzde yüz bırakamadığımı düşünerek gene kendimi dövüyordum. Derken yoga mudraya geçirdi Pınar bizi, iki elimiz arasında enerji akışını hissetmemizi söyledi. O an yine “bende niye olmuyor bu?” dövünmelerine başlamışken öyle bir an geldi ki “Eeeeh! Bu kadarım ben kardeşim! Belki de maneviyatım düşüktür gerçekten; napalım ben de böyleyim” dedim ama içten kabullendim bunu o an. “Bu kadarım ben” kabullenmesi yaşadım. Ve bilin bakalım ne oldu? Pınar’ın ve diğer arkadaşların bahsettiği o rüzgar, ellerimin arasında somut ama akışkan bir şey tutuyormuşum gibi hareket etmeye başladı! Gerçekmiş meğer! Muhteşem bir andı.

Daha önce Defne Hoca’nın da pek çok kez yazdığı gibi, böyle anlardan sonra hayat birdenbire diğer yöne akmaya başlamıyor tabii. Ama yapılabilir, pratik edilebilir olduğunu görmek, yaşamak bir başlangıç(tı). Zihnim bana “yeterince X değilsin” dediğinde “tamam, yeterince x değilim, olsun” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyorum şimdi. Belli ki kendini kabullendiğin an oluyor ne olacaksa.

Anıl 2. gün/ Çaba ve Teslimiyet

Günaydın!

Dün bahsetmedim ama “kıçımı kaldırmamda” yardımcı olan etkenlerden biri, kimseciklerin olmadığı bir Datça bükünün sessiz sakin ortamında bulunmam aslında. Yogamı da pansiyonun boş bir odasında, “less-than-ideal” (bu tabir yazının ilerleyen kısımlarında önem kazanacak hehe) şartlarda yapmıştım (zemin mermer, alan aşırı küçük vs.). Sonra burada yoga platformu olduğunu bildiğim pansiyondan sabahları platformunu kullanmak için izin istemeye karar verdim; onayı da aldım. Bu sabah denize bakan kapalı platformda yoga yapacağım için pek sevinçliydim.

Sabah tuvalete girdiğimde ne göreyim? REGL. Hayal kırıklığına uğradım (bu iyi haber). Tam da kendimi toparladım derken. Neyse. Döngü döngüdür, yapacak bir şey yok. Biraz Donna Farhi’nin bahsettiği ve yanına yıldızlar koyup not aldığım bazı kısımları sizinle paylaşırım diye düşünerek oturdum bilgisayar başına.

Effort and Surrender başlıklı bir bölüm var kitapta. “(…) For such a ‘conditional perfectionist’, happiness rests on certain conditions being met. Even when the mind has given itself completely to the task, when all that can be done has been done, there is such an attachment to an ideal outcome that it becomes impossible to let go. For such a person, the surrender may be in letting go of the attachment to what is perceived as the correct and just outcome. (…) No amount of practice in the morning would guarantee that lifewould be a bowl of cherries that day. (…) If you are a person with conditional perfectionist tendencies, it will be important to make agreements with yourself. (…) Can I develop an accepting relationship to a less-than-ideal outcome? This unconditional acceptance is an important part of any spiritual education, or we will continue to struggle when struggle is futile.”

Çevirisini yapmadan önce BENİ ANLATIYOR diyerek atlamak istiyorum hahaha.

“Böyle bir ‘koşullu mükemmelliyetçi’ biri için mutluluk, belli koşulların yerine getirilmesine bağlıdır. Zihin kendini etkinliğe/pratiğe tamamen verse de, yapılacak her şey yapıldıktan sonra ideal sonuca öyle bir bağlanma vardır ki koyvermek imkansız hale gelir. Böyle bir insan için teslimiyet, doğru ve ideal sonuç olarak algılanan duruma bağlılığı bırakmakta olabilir. (…) İsterseniz sabahları 4-5 saat pratik yapın, o gün her şeyin yolunda gideceğinin garantisi yoktur. (…) Eğer koşullu mükemmeliyetçi eğilimleri olan biriyseniz, kendinizle anlaşmalar yapmanız önemlidir. (…) İdeal olmayan sonuçlarla kabullenici bir ilişki geliştirebilir miyim? Bu koşulsuz kabullenme, bütün spiritüel eğitimlerin önemli bir parçasıdır; aksi takdirde, çaba göstermek beyhudeyken bile çabalamaya devam ederiz.”

Farhi yıllarca, sırt ağrısının azalmasını yaptığı yoganın ideal sonucu olarak görmüş – o gün sırtı ağrımadıysa yogasını başarılı saymış. “Kendimizle anlaşma yapmak” kısmını açarken de kendisinden örnek vererek “haftada x gün sırtımı güçlendirecek şu şu hareketleri yapacağım ama sırtım yine de ağrırsa ben elimden geleni yaptım diyerek sonucu kabulleneceğim” şeklinde bir anlaşmadan bahsetmiş. Şimdi yazıyı sonuca nasıl bağlasam bilemediğim ve bir an önce post etmek istediğim için sizlere soruyorum: BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ YA? :))

Şaka bir yana, teslimiyetin neden önemli olduğunu açıklarken diyor ki Farhi, sorun yaratan zihin kendini ayrı bir “ben” olarak görmeyi bırakamaz- parmaklarınızın mürekkepli olması gibidir bu. Değdiğiniz her şeye bulaşır.

Bunu hiç yapamadığımı iddia ederek kendime haksızlık etmek istemiyorum aslında; gerçekten (iyi anlamda) sahiplendiğim eylemlerde (misal yüksek lisansın özellikle ders dönemi benim için öyle bir süreçti) sürece kendimi o kadar kaptırıyorum ki sonuç umrumda olmuyor. Bu da konuyu yine “niyetin net olmasına” götürüyor sanırım. (Buraya düşünme emojisini yerleştirebiliriz heh). Bugünlük bu kadar. Görüşürüz!

FullSizeRender-2

Anıl 1.gün

Defne Hoca’nın beni 28günyoga’ya davet eden mailini aldığımda bir durup düşündüm. (O an ne hissettiğimin tam adını koymak için şu an düşündüğüm gibi). “Bunun ne önemi var?” Şöyle, pek mutlu olmadım aslında o maili aldığımda. Şirince’den döndüğümden beri yoga disiplini konusunda diğer uca savruldum. Çoğu günler üst üste yoga yapmıyor; yaptığım zaman da kurmastanadan sonra bırakıyordum. En ilginci de bu durum beni rahatsız etmiyordu. (Aslında yalan, ediyordu ama önceden edeceği kadar değil, diyelim). Ne olmuştu ki Şirince’de? Çok yorulmuş ve zorlanmış olmam mı yani sorun? (Ve hepinizin de bildiği üzere kabız olmuş hehe) Bu soruların cevabını hâlâ net olarak veremiyorum; belki Şirince de değildi sırf sebebi. Aylardır tez yazma disipliniyle birlikte götürmüştüm yogayı, tez biter bitmez Şirince’ye geldim, sonrası malum. Bu süre içinde, tez gibi bitecek ve sonu gelecek bir süreç olarak kodlamıştım belki de yogayı. Sonuç olarak, döndükten sonra yoga yapmak gözümde gözümde büyümeye başladı.

Mailin zamanlaması epey harika oldu bu açıdan (burada hem ironi yapıyorum hem içtenim aslında). Yine “öffff, ne gerek vardı buna şimdi??” söylenmeleri yükseldi içimden (Defne Hoca artık biliyor beni diye rahat rahat yazıyorum bunları :)). Hem yoga yapacak, hem de onun hakkında yazacaktım ha? 1 hafta daha oyalandıktan – direndikten – sonra Donna Farhi’nin kitabına döndüm ufak ufak; ardından en sonunda kıçımı kaldırdım ve en azından tam bir seriyi tamamlamayı başardım. 2. prelüdü yaptım. Zaten zar zor oldurduğum, yapa yapa kolaylaştırdığım padmasananın eskiye dönmeye başladığını gördüm; canım acıya acıya oturdum birkaç nefes.

“Resistance to pratice occurs when we have not yet formed a clear intention” (Niyetimiz net olmadığında pratiğe direniriz) demiş Donna Farhi. Biraz buraya mı bakmam gerekiyor ne?