Mehpare – benim Gün 1-im (26 haziran)

Bu sabah uyandığımda 2 gündür kaldığımız taş evin bahçesine çıktım. Ayağım buz gibi taşlara değer değmez vücudumu saran soğuk gözlerimin arkasına kadar işledi. Haydi yoga dedi içimden bir ses. Balakramaya başladım. Çok uzun zamandır değişik bahanelerle ertelediğim (ve bundan dolayı kendime ah-vahlarla acımayı da ihmal etmediğim) sabah yogamı artık nereye kadar yaparsan kardır deyip ısınmaya konuldum. Taşlarda çizilen ojeler, acıyan dizler ve eller, çaturangada yere yaklaştıkca soğuğun hissettirdiği heyecan derken seriyi eksiksiz tamamlayıp 3 asanayı da gururla bağlayınca, “bugün çok güzel birgün olacak” dedim içimdeki bana.

Bugün Kazaviti’de ve adada son günümüz, birazdan ev sahibi anahtarları teslim almaya gelecek. Bu kıvrak hareketli adamın gülen gözlerinin arkasında nasıl bir yaşam hikayesi var çok merak ediyorum.

Duştayken İstanbul’a varır varmaz nasıl bir çay demleyeceğimi, karanfil mi bergamot mu koyacağımı kafamda tartışıp hayal kurdum. Türkiye’den uzaktayken bir numaralı özlem nesnemdir çay, sabahlarımız çaysız olmasın hiç 🙂

Çay niyetine kendimi neyle kandırsam diye mutfağı karıştırırken dışardan birilerinin konuşmasını duydum. Adamcağaz gelmişti, onu selamlamak için verandaya çıktım, yine kır sakal ve saça karışmış o gülen gözlerle karşı karşıyaydım (arka planda George Moustaki’nin Solitaire’nin çaldığı hayal şeridi geçti bu sırada 🙂 ). Benimle hoşbeş yaptıktan sonra hemen mutfağa dalıp kahve makinesini açtı. (Nasıl bir çalışkanlıktır bu ya rabbim. Herkes arı gibi vızır vızır, herşey önceden planlanmış programlanmış gibi…) Kahvelerimizi karşılıklı yudumlarken benim burada bir gayrimenkul edinme hayalim eşliğinde bana avukat olduğunu, evle, köyle ilgili bir sürü keyifli, çoğu da komik hikayeler anlattı bana. Ahh bugün ne güzel bir gün diyordum gene kendi kendime.

Birazdan bu evden ebediyen ayrılacağımı düşünüp yukarıya odaya, nesnelerle vedalaşmaya çıktım. Merdivenleri adım adım çıkarkan tek tek görüntü alanıma girdiler hepsi, yün kokan – ev sahibinin dediğine bakılırsa hiçbir zaman suya değmemiş – antik halı, şömine, eskipüskü dikiş makinesi, sehpada yan yatan karaf ve kadehler ve sonunda odanın karşı köşesinde asılı duran, iyi bir FB cover-i olur diye belirlediğim çerçevelenmiş bir yazı. Teker teker baktım hepsine, yarın içimde onlara karşı oluşacak özlemi şimdiden hissederek. Telefonu ayarlayıp fotoğrafı çekmek için çerçevenin önündeki dolaba iyice sokulmaya başlamıştım ki ayağımın altında sinir sistemimi sarsan bir sancı hissettim. Çığlığımla sinkronize olmuş acıyla telefonu bırakmak üzereyken annemin herzamanki edasıyla “başladığın işi bitirmeden bırakma” söylediğini duyar gibi oldum. Ahh karşı konulamazdı o sese, bir saniyelik hızla duğmeye dokunup telefonu dolabın üstüne biraktım ve hemen ayağımı kaldırdım. Yavrucak iğnesini sançmış tam baş parmağımın altında can çekişiyordu. Eşek arısı olduğunu düşündüğüm bu varlığı odanın enginliğine fırlatıp zıpladığım sırada içimdeki ses “ödül beklemen hataydı” diyerek sırıtıyordu bana.

Artık yarın sabah yoga yapmamak için gerçek bir mazeretim vardı, davul gibi şişmiş ayak ve parmaklar…

IMG_6651

Reklamlar