Nilüfer – Küçük Deniz Balığı Sıçrıyor

Kıymetli sangama sevgiler. Bugün Cuma. Evdeyim. Amy Winehouse Rehab çalıyor. Amy’nin ekrandaki kırmızı protez tırnaklarına bakıyorum. Kırmızı siyah beyaz ekranda da kendini belli ediyormuş, ilk kez fark ediyorum. Amy’nin protezleriyle tırnak kökü arasında 2 milimlik bir boşluk var. Bakımı gelmiş belki. Son yıllarda buna benzer kalıcı oje modelleri trend oldu. Acaba Amy hayattayken de öyle miydi? Yoksa bu yalnızca fotoğraf çekiminin umursamaz bir dönemine denk gelişi mi? Bir an içimden bir imrenme hali geçip gidiyor. Kime imreniyorum?

Sanırım yaratıcı tırnak artistlerine. Hayır, tırnak uzmanı olmak istemiyorum, ellere özel bir ilgim falan da yok. Hayranlığım, malzemesi ne olursa olsun, içindekini dışarıya artistik bir yolla akıtabilenlere. Serbest çağrışımla nereden nereye. Beni kilitleyen kelime yaratıcılık sanıyorum. Doymaya ihtiyaçlı hissettiğim yanım. Fakat ne ile? İnsan aç kalmış yaratıcısını ne ile ve ne kadar süre ile beslemeli ki sakinlesin. Meme açlığındaki bebeğin doyma anı misali mışıl mışıl uykusuna yollansın.

Her birimizin yolu yordamı kendincedir, ilerleme hızı da öyle, dediğinizi duyuyorum. Öyledir, hemfikirim sizlerle. Benimkisi acelecilik. Fırsat bulduğu her boşluktan sızmaya meyyal hemen olsunculuğum bu, nerede görsem tanırım. Onu tanır tanımaz imdadıma keyifçiliğim yetişir. Yolun da bir tadı var Nilüfer, baksana. Keyifçiliğim beni sakinleştirir, aceleciliğimi gölgeler. Bir nefeslik alan açılır içimde. Sonra bir daha, ve bir daha.

Bir yanıyla aceleciliğimin hırsa, keyifçiliğimin tembelliğe doğru bükülmemesi için yaptığım bir ip cambazlığı benim için hayat. Bu ikili arasında bir çaba ağı örme ihtiyacı hissediyorum, deniyorum. Çabalar ağının toplamı benim için bir nevi güvenli zemin. Çalışkan bir örümcek işçiliğiyle sağlam ve bana göre olan zeminim için incelikle dokuma yapıyorum. Benden büyük hava şartlarında yok olmamak için evimi kuytulara kuruyorum. Bir ağaç kovuğunun içine, kuşlar hariç kimsenin pek rahatsız etmeyeceği bir duvar köşesine. Güvende hissetmek için biraz da saklanmak mı gerekiyor? Gerekiyor. Peki güvende hissetmek tek başına beni ne kadar besliyor?

İçimdeki yaratıcılıkla beslenme ve bir nebze var olma arzusundan bahsettim ya, o bu güven ortamında sanki hep aç ve açıkta. Zaman zaman sıçrayıp aciliyetle suyun derinliklerine süzülen yavru bir deniz balığı o. Biraz dünyadan korkuyor, bi parça da güvensizlikle aklını bozmuş.

İçimdeki yaratıcı dürtünün ucunda biraz da hormonel meseleleri görüyorum. Fiziksel olarak çoğalma isteği kurcalıyor aklımı. Üst katmanlarımda ılımlıca direnç gösterdiğim çocuk sahibi olma düşüncesi zaman zaman baskılıyor. Kavimler göçü misali, katman katman ve içten dışa birbirini baskılayan düşünceler; yaşama, varoluşa doğru hareket etmeye çabalayan bir birileri, bir şeyler.

Çoğalmanın binbir türlü yolu olduğunu biliyorum. Yazmak, çizmek, konuşmak, bir şarkı mırıldanmak, dans etmek hatta -ve belki de en iyisi- yalnızca durmak. Ve bir şeyler oluyor. Yaşam genişliyor. Bu an artık bir öncekinden apayrı bir şeye dönüştü. Hareketsizken dahi.

Peki ben nasıl olur da içimdeki deniz balığını bir sıçrayış ve kaçıştan peş peşe sıçrayışlara yürümeye ikna edebilirim? Dışarıda da güvende olacağını düşünmesi için ona nasıl bir elle uzanmalıyım? Kim bilir, belki de cennetini burada bulabileceğine?

Düşünüyorum. Acelesiz. Bazen güvenli zemine “ben bi yarım saat çıkıp dönüyorum” der gibi.

Anne babadan sokakta oyun için izin almak gibi. Ama daha 4-5 yaş gibi.

Yol uzun. Acelesiz.

Nilüfer – Gün:26 – Yalnız Gün

Merhaba sangam, bugün nasılsın?

Ben bugün de iş arası tatil arası iş günümdeyim. Cılızca da olsa beni Mayıs güneşinin gizliden kavuran sıcağından koruyan bir çam ağacının dibinde uzanıyorum. Kucağımda bilgisayarım, biraz seninle konuşuyor ve seni dinliyor, biraz maillerimi kontrol ediyorum. Yalnızım. Arkadaşlarıma “ben bugün yalnız gün yapayım, akşam bulurum sizi” deyip çıktım evden. Alışık olduklarından garipsemediler. Sağ olsunlar.

Şu an adeta en çok olmak istediğim yerde, olmak istediğim gibiyim. Yüzüm suya dönük, sırtım ve bedenim toprağa emanet. Parçası olduğum ve iyisiyle kötüsüyle zevk duyduğum her bir elementi derinlerimde hissediyorum. Evde olmadan da evde hissetmenin tadını çıkarıyorum.

Dün Defne hocadan gelen akşam postası beni düşündürdü. Düşünmenin ötesinde keyiflendirdi hatta. Shadow Yoga’ya Pınar’la başlayıp sürdürdüğümden Defne hocamızla birebir temasım yok denecek kadar azdır. Yine de kitaplarında ve burada okuduklarımdan sebepli yalnız anlara verdiği kıymeti bilirim. Hatta içimin en derinlerinde bu isteğin sebepleri ve meyvelerini kendimce anladığımı da düşünürüm. Bunun sebebi büyük olasılıkla kendi varoluşumun içinde de benzer bir arzuyu taşıyor olmam.

Dünyalı günlerimin ilk 10 yılı yalnız kalmanın ne demek olduğunu dahi sorgulamadığım bir dönemdi. Benim için varsa yoksa annemdi. Annemin olmadığı bir çatının altında uyumam dahi söz konusu değildi. İlk 6 yılımda annemin okulda olduğu zamanları (bkz. ilkokul öğretmeni çocukları) bana bakıcılık eden apartman komşumuz Muteber anneannemin mutfağında/balkonunda annemin yolunu gözleyerek geçirirdim. Okul çocuğu olduğum zamanlar geldiğindeyse bolca gözyaşı ve özlem sonrası okul hayatının tantanasında anne bağımlılığımdan bir nebze kafayı çıkarmış oldum. Fakat yine de, çoğu ortalama insan evladı, bu yaşlarda yalnızlığa dair pek bir şey öğrenmiyor. Tersine, etrafındaki seslerin arttığı, insan kalabalığının çoğaldığı zamanlarla nasıl başa çıkacağını anlamakla geçiriyor sanki. Yeniye alışmak hep.

Ergenlik ve sonrasında türeyen ilişkilerim yalnızlığı anlamaktan ziyade insanlığın ihtiyaç listesinden kaldırma çabalarımı tetikledi. 18 yaşımda büyük bir yaz tutulması olarak başlayıp, ben bu adamla bir hayat yaşarsam 45’imi görmeden kalpten giderim diyerek bitirdiğim ilk aşkıma kök söktürdüm. Aynı yaşta üniversite sınav sonuçlarını bekleyen iki insandık. ÖSYM sonuçları beni onun memleketine, onu bambaşka bir yere sürükledi. Fiziksel olarak dip dibelik kaderimize yazılmamış olsa da dijital kanallar mevcuttu. Ne ben onu, ne o beni asla yalnız bırakmadı. Daha doğrusu kendi kendine bırakmadı. “kişi kendinden bilir işi” eğilimli büyük kıskançlık kavgaları sonucu oluşan garip güvensiz hava yüzünden devamlı birbirimize naptın nettin rapor verir hale gelmiştik. İkimizin de etrafı görünmez hapishane duvarlarıyla çevrili. Sıkıştırdıkça patlayacağız endişesi tavan. Ama kimse de yapacağından geri dur(a)mıyor. Birbirimizi 300 kilometre uzaklıktan boğuyoruz. Yeni bir şehirde, bambaşka insanların içindeyim ancak kimseyle tanışmıyorum, ondan başkasına ihtiyacım yok diyorum. Her fırsatta birbirimizin şehrinde alıyoruz soluğu. Sonra boğuyoruz birbirimizi bastıra bastıra.

Yaşım 23’e vardığında uzun bir aradan sonra ilk kez birine kanım ısınmıştı. Onunla geleceği görebiliyor, ben bu omuzda yaşlanırım diyordum. O vakitler geleceği görmeye ne takıntılıydım. Özellikle de sevgililik makamında. O zamanın şartlarında kendime biçtiğim hayaller neyse her birine özenle partnerimi de katıp, hikayeler türetip, bundan büyük keyif alırdım. Keyfimi bozan her tartışmalı anda da bir o kadar yıkılır, hem kendimi, hem de karşımdakini parçalardım. 23 yaş aşkıma da kara günler yaşattığımı itiraf etmeliyim. Ben o zaman bir sosyal kelebek, o nerd. Büyük zamanını İzmir’de, birkaç yılını da Londra’da geçirmiş. İstanbul’da çok yeni ve uyum sağlamakta güçlük çekiyor. En yakın arkadaşları hep İzmir’de, üzülüyor. Çok insan, çok mekan, çok yemek.. her şeyi çok çok seçiyor. İş dışında her boş vaktini oyunda, Steam’de, Discord’da geçiriyor. Kendince pek yoğun geçen hayatında bana kalan alan o oyundayken arka koltukta kendi kendime oyalanmam. Yalnızca akşam yemeklerinde bir sohbette buluşabiliyoruz; gerisi uyku, iş ve arada salonun diğer köşesinden atılan öpücükler ve el sallaşmalar. Tüm mesafeli koşullara rağmen ilişkimiz derinleştikçe derinleşti. Ve başlarda pek de umursamadığım bu az vakitler bana yetmez oldu. İlişkinin başları benim için “bir akşam yemeğinde de olsa buluşalım, yeter ki yan yana olalım” iken sonu “haftada 1-2-3-4-5-6 gün buluşsak ne olur, 7. gün neden uzağız?”. Bir gün olsun, bizim olsun değil de, her gün olsun nasıl olursa olsun, diyordu artık içim. Varsın partilemesin benle kabul, yeter ki her gece yanında uyuyayım. Yürümedi tabi.

Tüm bu yalnız bırakmama girişlerim sonrası yalnız anların lezzetini 30 yaşımda tattım. Yalnız olmamaya o kadar çok yatırım yapmıştım ki, artık o sektöre atacak bir adımım dahi kalmamıştı. Kalmadığı noktada çokça acıya düştüm. Kabuğuma çekildim. Kabuk oldum. 7 isterken 0 olmuştum. Elde ne bulgur kalmıştı, ne pirinç. Zaten iştahım da yoktu pek. Ne olursa olsundu. Sonra yaralarım görünür olmaya başladı. Acıyla ferahlığı paralelde yaşar oldum. Biraz 30 yaş köprüsünde yürümek, biraz pandemi, paralelde kayıplar.

Yalnız günlerim beni çok destekledi bu son yıllarda. Yalnız anlarım. Önceleri korkudan nefesimi kesen bir başına kalma fikri zamanla panzehirim oldu. Konular hep ve illaki bambaşka yollara evriliyor, ihtiyaçlar tuttuğu fikri bir başka rotada fırlatıyor. Birkaç birim zaman sonra, biz bizden en çok ne talep edeceğiz bilemiyoruz. Ancak şimdilerde içimdeki Nilüferlerin benden en güçlü isteklerinden biri, belirli periyodlarla verilen hayat molaları, bunu biliyorum. Üstelik yalnızca istemiyor, bazen bağıra çağıra talep ediyor. Ben de “talep büyük yerden” deyip yapılacaklar listemi küçültüyorum imkanlar dahilinde. Bu boşluklar bazen okumak, yazmak, avare dolaşmak veya bazen temizlik yapmak, çiçeklere bakmak. Ya da bugun oldugu gibi bi deniz kıyısında vakit geçirmek. İçimde veya dışımda o an neyin eksiği varsa. Bu anlarda yaptığım her şey bana yüksek zevk veriyor. Can da anlıyor hallerimi. Biraz ben döndüğünce anlattığımdan, biraz o beni duymak istediğindem. “konu sen değil, benim”, “bu bir bunalım değil, şifalanma çabası”. Anlattığım için kendimle, anladığı için onunla gururlanıyorum. Aferin küçük Canlar ve Nilüferlere. Sizi çok seviyorum.

Nilüfer – Gün 25: Cup-Cup

Yazmadın Nilüfer günlerdir, neden yazmadın? (kendine adıyla hitap edenler)

  • Bilmem, içimde yoktu pek.
  • Vakitsizlikten. Günün telaşesine kapılıp gitmekten.
  • Zihnim havada uçuşan bir balonken neyi nereden çekip alıp yazıya dönüştüreceğimi bilemediğimden.
  • Aksilikler oldu irili ufaklı. Buraya akıtmak istemedim zihnimdeki kirleri.
  • Bilemediğimden, bir şeyleri. Hiçbir şeyi.

Deniz, rüzgar ve güneş insanlığa çalışıyor bugün. Bodrum semalarındayım. Ortam sıcaklığıyla vücut sıcaklığı dans ediyor. Hep bu havalarda yaşamayı hayal ederim. Yakmasın, dondurmasın, ılık ılık üflesin tenime hava efendimiz. Suyun içinde esen serin rüzgar ara ara yokluyor. İyi geliyor. Denizin kıyısında cıpcıplayan bebe “allahuekber” nidalarıyla koşturuyor, 2-3 yaşındaki bir zihin bu nidadan nasıl bir zevk alıyor? Minik bir french bulldog bebeyi kovalıyor. Çocuk çığlık çığlığa ağlıyor. Bulldogun kadın-ebeveyni erkeğe önce sen denize gir diyor, köpeğin ortalığı daha çok karıştıracağından endişeli, anne yüreği ve endişeleri.

Kısa kısa, sık sık denizler. Havanın 30 derecelere varmasına kalmış 2-3 santigrat. Cup-cup. Kremlen, güneşlen, yüz. Hiç sıkılmayacağım bir tekrar. Güneş, hava, su. Kum sıcak. Bu kuma sarılırım ben. Varsın yaksın. tüm elementler birbiriyle böyle uyumluyken ayaklarım yansa ne?

İki deniz arası kontrol edilen mailler, WhatsApp mesajları. Amy Winehouse olmayan biri arkada Back to Black söylüyor. Buzlu bardakta bira içiyorum, bardak 5 dakikada ılığa dönüyor. Olsun. Canı sağolsun. Şimdi tekrar denize; gözler kapalı, sırt üstü gündüz düşlerine. Bakalım bakalım deniz bugün neler anlatıyor. Çıkışında ağıza atılan patates kızartması. Denizden çıkınca ağzına attığın ilk katı/sıvı gıda nasıl bu kadar lezzetli oluyor?

Büyüyemeyenler iki solukta bitti. Sonu buraya kısmetmiş. Kitabın bende kalan en derin izi yıllar geçip de anne-baba evine ayak basılan o an. 2 yaz önce bir süreliğine yaşadığım hikayeler bambaşka bir tezahürle karşımda. Derinlerde boğulmak, 1000 arpa boyu yol alırken aslında toplamda pek de ilerlememek, büyüyememek ve aslında büyüyememeyi seçmiş olmak. Biteviye kelimesini seçip alıyorum kelimelerin içinden kişisel sözlüğüme. Daha önce duymadığım, şimdi çok hoşlandığım. Danişmend’in Bin Doz Öfke şarkısını dinliyorum bir tur size yazarken. Ne çok dinliyordum 10+ sene öncesi bir zamanda. Zaman neydi, derdim neydi, neler düşündüm dinlerken? O zamanlar Spotify yoktu sanki ortalıkta, Youtube’dan mı dinlerdim yoksa mp3’ünü mü indirmiştim. mp3 ne zamandı? Yan şezlongda uzanan arkadaşıma teslim ediyorum kitabı. Artık senindir. Oku ve devret bir başkasına, artık şartlar nasıl el verirse.

Aklında cevaptan çok soru olan bir ben var benden içeri. Anlamaya ve anlatmaya iletişim kanallarımın el vermediği, yol arkadaşım, en büyük sorum ise; benden ne olur?

Nilüfer – Gün 20: Günün Yogası

Dolunay çadır arasında çekiştirilen birkaç günün ardından bugün pırıl pırıl geldi. Akşam 10:30 gibi kapanan gözlerimi sabah 9:00’da tam tam açarak uzun süredir yaşadığım en deliksiz uyku deneyimine kavuşmuş oldum. Beklenen reset sonunda gelmişçesine.

Sabah bir kahve ve hafif kahvaltı ertesi Can muay thai antrenmanına, biz Shiva’yla dolaşmaya. Yakınlaşan yaz günlerinin etkisiyle sıcaktan bunalmaya başlayan tüylü yavrumla gölgeleri kovalayarak sokak sokak dolaştık. Parkta kozalak avına çıktık. Gittiğimiz parkın diz boyu uzamış otları arasında yine gölge bir yer bulup biraz dinlendik. İstanbul’un vahşi otlarını çok seviyorum. Bakımsız kalmış bir parkta, kaldırım diplerinde veya duvar çatlaklarında onlarla karşılaşmak havamı değiştiriyor. O havayı bolca içime çekiyorum. Distopik bir İstanbul hayal ediyorum. Vahşi otların çatlaklardan sızarak tüm yüzeye yayıldığı. Hayalimdeki manzarayı seviyorum. Bu senaryoda hayatta olup olamayacağımı düşünmeden.

Günün ilk yogası buydu.

Eve döndüğümüzde Can antrenmandan dönmüş, yorgunluktan yatağa serilmişti. Omzunu incitmiş, biraz nazlı. Bu his bana tanıdık. Ben de yogada çok sefer tutulmalar, incinmeler, sızlamaların içinden geçtim. Her bir incinme beni incinen yerimde öncesinden daha güçlü kıldı. Kremliyorum, masaj yapıyorum ağrıyan yerine. Kendimce mini motivasyon konuşması yapıyorum nasıl da güçleneceğine dair. No pain, no gain Rockycim! Hadi ben sana yemek yapayım. Yoga 2.

Mutfakla ilişkim son zamanlarda gelişiyor. Düzen ve rutinlerle dağınık ilişkilerimin uzantısı olarak evde yemek yapmak ve yemek yakın zamana kadar alışkanlıklarım arasında değildi. Ne yediğimi araştırmaya başladıkça buradaki alışkanlıklarımda da bazı kırılmalar oldu. Eve gidip gelen kuryenin haddi hesabı drastik bir azalışa geçti. Pazar alışverişi haftalık rutinimde yer etmeye başladı. Baharın bereketinin mutfakta geçen vaktime etkisini inkar edemem. Bahar yaz dönemi sanki her şey daha bol, daha lezzetli. Hazırlaması da yemesi de keyifli.

Dolapta ne var ne yoksa birbirine katıp karıştırıyorum. Birini zeytinyağında kavurup birini suda haşlıyorum. Semizotu, yoğurtla gider. Adını bilmeden aldığım otun tadını nasıl oldururuz, biraz sarımsak katayım. Karabiber. Tuz. Zeytinyağı. “bizi bozmak için almadın dimi” diye gözümün içine bakan chili biberler. Karıştıralım. Tarifsiz, plansız. Yoga 3.

Tüm bunların paralelinde, henüz yalnızca içeride bir his kadar tanıdık olan madhya naulimle biraz bakıştık. Sanki hareketsiz dev bir katmanın içinden bana “buradayım” diyor. Kozasında güvende olduğunu anlıyorum. Yine de kozanın günden güne inceleceğini ve her geçen gün çekingenliği bırakıp görünür hale geleceğini düşünüyorum. En azından umuyorum. Birlikteyiz naulicim diyorum. Yoga 4.

Kırmızı çadırın yogasını okudunuz. Yazı bitince yoga kendini karnı ağrımayan çocuk pozuna bırakacak. Bıraktı.

Nilüfer – Gün 19: Bzzzz

Bugün burda aşırı tüketime çokça salladım, tabi arada kendimi de payladım.

Büyük büyük konuşan büyüklere ve büyük büyük konuşan büyüklerin sözünü dinleme eğilimlerime kızdım. Büyük büyük konuşmadan büyümenin yollarını aradım.

Yoktum birkaç gündür dedim; günler geçiyor, bir şekilde iyi de gidiyor ama nedendir bilmem bloga elim varmıyor dedim.

Sonra hepsini sildim. Çünkü kendimden sıkıldım, sizi de sıkmaktan korktum.

Birkaç gündür uykuya dalmam çok uzuyor, sabahları enerjik uyanıp birkaç saat sonra ağırlaşıyorum. Sizi okuyunca da heh yalnız değilim diyorum. Kafamda bir bzzlama var ince ince. Yormuyor da mayıştırıyor gibi.

Bu ara böyle.

PS. çadır 2. günden selamlar 🙂

Nilüfer – Gün 15: Dans

Mutlu pazarlar sangadaşlarım. Kedibey yanımda mayış mayış uykuda, Shiva ve Can salonun diğer köşesinde sarılıp öpüşüyor, kapı pencere açık, hava güzel, sokak sessiz. Oh!

Dün akşam Haliç Tersane’de bir etkinlikteydim. Son 2 yılın içinde hayatımızda azalan şeylerden sanıyorum ki en çok konser ve festivalleri özlüyordum. Kalabalıklara olan tahammülümün sınanmadığı tek alan bu organizasyonlar. Tanıdık/tanımadık insanlarla aynı şarkıyı hep bir ağızdan söylemenin, müzikle senkronize olup dans etmenin bütünlüğümüzü daha yoğun hissettirdiğini düşünüyorum. Sesler farklı da çıksa, herkesin dansı farklı da olsa günün sonunda tek bir ses, tek bir büyük hareket ortaya çıkıyor. Bu anların kendine has bir büyüsü var ve bana hep iyicil enerji veriyor.

Dans ve müzik paketimin içinde hep vardı. Profesyonel veya biçimlendirilmiş bir formdan değil de, baya ham halden bahsediyorum. Müziğe kapılmak, vücudu serbest bırakmak, hareketin yarattığı titreşimi takip ederek yeni bir harekete ulaşmak..

Daha konuşmazken ağzımda gevelediğim anlamsız kelimelerle 90 yazının hitlerinden “Nah Neh Nah” söylemeye çalışırmışım. Ezkaza TV’de, radyoda denk gelirsek dans etmeye başlarmışım. Konuşmaya başladıktan sonra önce reklam cingılları, takibinde de popüler kültür şarkılar hep ezberimde oldu. Kendi kendime gözlerimi kapatır, şarkı söyler sıfır maliyetli klipler çekerdim. Böyle söyleyince über dışa dönük olduğum sanılmasın, bu prodüksiyonların büyük çoğunluğu kapalı kapıların ardında, gölgelerde gerçekleşti.

Dans ve müzik profesyonel hayatıma uğramadı ancak hayatımdan da hiç çıkmadı. Hayatın kendisi oldu, kendince bir rutini oldu. Gölgelerdeki danslarım çocuk odamdan bugün yaşadığım eve kadar hep benimleydi. Zaman zaman sevgilimle, arkadaşlarımla paylaştığım bir “etkinlik” olsa da çoğunlukla yalnız anlarıma aitti. Hani karışık bir liste dinlerken bir anda sevdiğin frekansta bir şarkı denk düşer, yükseltir; işte ben böyle anlarda işi gücü bırakır şarkı söyler dans ederim. Tabi yıllar içinde çocuk odası birkaç metrekare daha genişledi, bir eve yayıldı. Bir odadan diğerine. Şarkının rüzgarının götürdüğü yere.

Birkaç sene önce katıldığım bir eğitimde eğitmen birey her güne dans ederek başladığından bahsetmişti. Kızıyla ikisinin rutini olduğunu söyledi. 15-16 yıl boyunca (şimdiye 20 olmuştur) her sabah, anne kız 5-10 dakika dans edip öyle başlıyorlar hayatlarına. Çok enerjik, canlı, akıllı bir kadındı. İnceden hiperaktif bireylerdendi. Bu yöntemin ona iyi geldiği belliydi. Anlattıklarından günü iyi karşılamak için kendine böyle bir yöntem seçtiğini düşünmüştüm. Ben yavaşça ayılıp yavaşça bayılmayı daha çok severim. Özellikle günün erken saatlerinde çan eğrimde drastik yükselişler olmasından pek haz etmem. Demem odur ki takdir etmiştim eğitmen hanımı. Dansı ve daha da önemlisi kendi şifasını keşfedip uyguladığı için.

Shadow Yoga pratiğinde öğreneceğim dans benim için bu yüzden bir gizem. Merak ediyorum, içimde ona minik minik yer açıyorum. İçimdeki dansın müzik olmadan da rahatça hareket edebildiğini biliyorum. Bakalım bedenim de ona uyum sağlayabilecek mi?

Dans eden bir çocuğun dizginsizliğinden birer porsiyon diliyorum hepimize

Nilüfer – Gün 14: Plaj kafası

Yaz gibi bahar günü. 14 Mayıs. Bu sabah 7 gibi uyandım. Gün doğumunun öncesindeki hikmeti çok konuştuk ama gün aydınlandıktan hemen sonraki saatlere pek değinmedik burda. Ben bu saatleri çok seviyorum. Özellikle baharda, yazda. Özellikle şehirdeysem. Yansımaların rengi, sokakların sessizliği. Eğer hava da üşütmüyorsa bayılıyorum bu saatleri solumaya. Egzozsuz sokaklar. Uyku mahmuru 3-5 insan. Fırından gelen sıcak ekmek kokusu. Kuşların derin muhabbetleri. Biraz daha dinlesem anlayacak gibiyim söylediklerini. Çocukken uydurup uydurup söylediğim İngilizce şarkılar gibi kuşlara da uydurma bir hikaye geçiriyorum içimden. Farklı kuş türleri acaba birbirini ne kadar anlayabiliyor, düşünüyorum.

Gece 4’e kadar uyanıktım halbuki. Yakın arkadaşlarla battaniye altı dizi maratonu. Ortalığa dağılmış bitik cips paketleri. Peki junk food zaafı çocukluğun hangi aşamasına dahil? Sevmemek için daha ne kadar büyümem gerek? Erşan Kuneri. Yeni Türkçe Netflix işi. Ben sevdim. Beklentisiz başladım, bitirmeden uyuyamadım. Cem Yılmaz fanı değilim ama sevdim. Ortalamada 12 gibi fişi çekilen ben, yediğim bilimum çikolata cipsin verdiği enerjiyle midir, uykuya bir türlü geçmek istemedim. İzlerken düşünüyorum, mizah işi giderek zorlaşıyor. Memlekette de her yerde de. Her yerimiz yara, her yerimiz duyar. Dokunmaktan çekinmeyeceğin alanlardan mizaha pek malzeme çıkmıyor. Hak hukuk ve mizah el ele yürümüyor. Sarkazmdan, akıllı şaka üretmekten anlayan insanlardan sanırım inceden hoşlanıyorum. Erşan Kuneri de bu hoşlantımı besliyor; zaman zaman bel altına düşse de dengeleme çabasını gördükçe rahatlıyorum. İnce düşünülmüş, çok elekten geçmiş, gözümüze layık bir renk paletiyle sunulmuş. Önyargı katmanlarının altında oldukça lokal ve keyif veren bir baz oluşturulmuş.

Dün gündüz vakitleri Caddebostan Plajı’na gittim. Caddebostan-Dalyan sahil hattı sıkça vakit geçirdiğim yerlerden biri. Ne zaman ki evde daha çok vakit geçirir, kafelerden barlardan zevk alamaz oldum, parklar bahçeler yükseldi hayatımda. Karton bardaklar mataraya, uzun oturuşlar yürüyüşlere, müzik sesi kuş ve rüzgar sesine döndü. Bu hafta bir gün Özgürlük Parkında iken içimden keşke iş yerim burası olsaydıyı geçirdim. Yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı düşündüm. Biraz daha düşüneceğim çünkü neden olmasın 🙂

Heh, plaja gittim ve bu kez güneşlendim. Doğma büyüme Marmaralı olmanın avantajı; denizin kokusu, taşı, yosunu beni hiç rahatsız etmiyor. Hepsi tanıdık. Yazlığımız zaten karşı kıyının hemen arkası. Biraz gözü karartsam girerim de denize ama artık pek yemiyor. 23 derecenin öğle güneşine bırakıyoruz kendimizi. İlk kez yapıyorum bunu İstanbul’da. Yani evime yürüme mesafesinde plaj günü yaşamak. Ada gibi, Kilyos gibi zihnimin kabullenebildiği bir yer değil burası. Ama ihtiyacım var. Plaj günü lazım bana. Havalar ısınınca hep böyle oluyorum. Denize ayağımı soktuğum ana kadar zihnimdeki küçük Nilüferler minik minik kemiriyor beni. Son yıllarda fırsat bulursam kış denizine de giriyorum bu yüzden. Sarkastik insanlar gibi sıcak soğuk şoklamasından da hoşlanıyorum. Küçük Nilüferler de soğuktan paralize olup sessizleşiyorlar. Bu yıl da Bodrum’da Ocak denizine girmiştim. Kullanım süresi yavaştan doluyor olmalı ki Nilüferler dürtmeye başladılar yine. Bir 10 gün sonra yine Bodrum’dayım. Olsun. Denize çıkan bir muhitte yaşayıp içinde tatil ruhunun bulamamak beni üzüyor. İyisiyle kötüsüyle var olan bir fırsatı geri çevirmek gibi. Kalıplarımız var, eski yeni hassasiyetlerimiz. Niyet zaten kalıptan çıkmak değil miydi, ya da kalıbın içinde akışkan hale gelmek?

Dün, günün bir vakti, üzerimde bikinim, başımda serinlemek için ara ara denize batırıp çıkardığım şapkam. Önümü denize, arkamı şehre vermişim. Etrafta sadece birkaç insan. Kulağında kulaklığı gökyüzüne dalmış bir şeyler dinleyeni, üstü sporcu sütyeni altı şortlu güneşleneni, mayolusu, bikinilisi, denize gireni, girmeyeni.. Bu az ve öz kalabalıkla her günümü geçirebilirim. Plaj kafasını hayatımın içine taşıyabilirim. Haftanın her günü ya da günün her saati olmasa da muhitte kendimle mini tatillere çıkabilirim. Hep yürüdüğüm yolların aklımdaki hikayesini küçücük değişikliklerle yeniden inşa edebilirim. Kalıplarımı kırabilirim. Minik minik. Şehir arkamda, yüzüm denize dönük. Arkadan geçen meraklı gözleri görmemeyi seçebilirim. Yalnızca denize bakarak tüm günümü burada geçirebilirim. Burada mutlu olabilirim.

Nilüfer Gün 13: Rüyasız

Rüyalı bir geceden uyandım. Tek bildiğim çok rüya gördüğüm. Görüntü hiç yok. Yalnız Can’a seninle eğlenceli ve maceralı bir şeyler yaşıyorduk diyebildim. Onu da uydurmuş olabilirim. Rüya konusu bende hep böyle işliyor.

Rüyalara büyük bir ilgim yok (ondan mı uçuyorlar ki) ama yine de rüyalı insanlara imrenirim. Oralarda gezdik, bunlar şunlar vardı, şöyle oldu diye tane tane, sanki bir önceki gün yaşananları anlatır gibi detaylı rüyalara ve bunu tutan zihinlere saygım sonsuz. Ablamın rüyaları hep biraz yüksektir mesela, neon yeşil bir ormanda kurbağayım, yerin 7 kat altına inip rengarenk derelerde yüzüyorum.. gibi. Yakın arkadaşlarımdan Gizem bir karabasan uzmanıdır. Defalarca kıyamet senaryosu gördü/görüyor. Hayır olsun.

Benim tek rüyalı dönemim 2020 yazı. O dönem kendimle ve içimdeki ailemle büyük boğuşmaların yaşandığı dönemdi. 3 ay boyunca ailemle yaşadım, bir miktar overdose olma durumu oldu yani karşılıklı. Şehir mesafelerimiz yakın olduğu için sık sık görüşürüz biz ailecek. Ablam ve ailesi, anne babam ve ben. Ama 2-3 günden uzun tutmayız görüşmeleri. O yaz öyle olmadı. Pandemi geldi ve 65 yaş üstü ailelerimizle kısa kısa sık sık rutinlerimiz sekteye uğradı. E uzaktan da çalışıyoruz. Aile ziyaretini uzatma fikri bir daha elime geçmeyecek bir fırsatmış gibi geldi ilk etapta. Keşke yapmasaydım ya da iyi ki yaptım diyemem fakat o günlerde çokça kırılma yaşadığımı söylemeliyim. Kırılmaların büyüğü 30 yaş kapısından geçişti, pandemiydi, anneannemin kaybıydı. Bunların etrafında aklımdaki tüm fikirler parçalandı. Altın değerinde bir öğretmendi o dönem. Ama şiddetli bir karakterdi.

Rüyalarım diyordum, hayatımın bir tek o döneminde capcanlıydı. Zihin güne sığmayınca geceleri de domine ediyor olabilir mi? Bendeki öyle bir şeydi. Günden biriktirdiğim her şey rüya olup karşıma çıktı. Bazen içimdeki ateşi söndürmek, bazen de harlamak için. Sayfalarca yazıyorum, notlar alıyorum, çok okuyorum. Alkolden, sigaradan ve bilimum rahatlatıcı çözümden uzak bir dönemimdeyim. Zihnime can geliyor ama kırgınlıkları pek çok. Kendime yüklenmelerimin paralelinde aileye yükleniyorum. Öfkeyle değil ama var bir agresyon dozu. İncitmeden uyandırmak istiyorum onları bazı konulara. Kendimi daha çok ifade edebilmek istiyorum. Sürekli kim haklı kim haksız oyunları oynayıp kendimce kuralları tekrar yazıyorum. Sonra tüm bu plan ve teorilerim rüya olarak karşıma çıkıyor. Bana çıkılmaz yollardan çıkmak için el uzatıyor.

2 yıl geçti üzerinden. Hayatımın farklı ve unutmayacağım dönemlerindendi. Sabah güneşle uyandığım, bol yürüyüp yüzdüğüm, küçücük bir evde kalabalık bir hayat yaşamamıza rağmen kendime çokça yalnız alan yaratabildiğim bir dönemdi. İyi ki ağaçlarla, denizle, toprakla olabilmek var. Bir çeşit deliliğin içindeydim o dönem. İçimde bağ olmuş, keçeleşmiş her bir konu önüme düşmüştü. Şimdi al bunu çöz, şimdi bunu. Burayı atlamayalım. Çözüldüler şükür. Çözülmeyenlerle de çeşitli kontratlar imzalayıp geçecek dönemlere bırakma kararı aldık. 2 yıl bazı konulara yetmez. Belki bir ömür de yetmez. Yetmesin. Yettiğiyle yaşamaya devam.

Dün akşam birkaç haftanın sonrasında ilk grup dersimizi yaptık. Bedenim kesin özlemiş Pınar akışını, hiç arıza çıkarmadan salına salına girdi çıktı her yere. Uzun vrikşanın zevki, uttanasanada avuçların yerle tam teması. Nefisti ❤ Tabi dersin vücudumda estirdiği fırtınalar yerini tatlı ağrılara bırakmış gece. Sabah uyandığımda her yerimde iyicil sızlamalar. Hop çocuk pozuna. Karnı ağrısın ağrımasın. Çocuk pozu güvenlidir. Başını annenin göğsüne bastırmak gibi, nefesten yoksun olsan da güvende hissettiğin yerdir (benim için). Mandukaya geçmeye yeltendim ama popom yerleşmedi yere. Baldırlardan bir çek iki çek, cık inmek istemiyor. Madem öyle hopp kurmastanaya. Defne Hoca geçenlerde her gün kurmastana kapısından geçiyorum demişti. O günden beri ben de mutlaka uğruyorum kendisine. Gerekirse kafa göz. Sabah, akşam, evde, parkta. Bulduğum ve olduğum gibi.

Günaydın herkese.

Nilüfer – Gün 11: İçim çamaşır makinesi

Bu hafta ayarlarım kaçık sangam. Bir türlü kendimi iyi hissedemiyorum. Hafta sonu köpüren dünyevi kaygılarım dinmiyor. Bir ileri, iki geri. Belli ki terazinin aşağı eğilimli tarafındayım. Biraz daha eğilecek yerim de var üstelik. Korksam mı, farkında olduğuma sevinsem mi? İçimdeki ağırlık dışarı çıkmak istiyor. Ağlamak, öfkelenmek istiyor içim. Tutunuyorum, ayarlarımı sık sık kontrol ediyorum. Zamanı geldiğinde ufalanıp gidecek bu duygular, biliyorum. Yerini daha tatlılara, sonra mayhoşlara, sonra yine iyiye bırakacak. Hayat böyle geçecek. İyi ki umut etmek var. Olmasa bu sistem hata verirdi. Umutsuzluk da iyi ki var gerçi. Olmasa olmazdık.

Kim istemez mutlu olmayı ama mutsuzluğa da var mısın?

Varım.

Yeter ki bir çıkışı olduğunu bileyim. Tünelin ucu görünmese dahi tünelin varlığını hissedebileyim. Ve ilerlemeyi. İlerledikçe aydınlık vuruyor insanın yüzüne. Rüzgar bir başka esiyor, çiçeklerin kokusu başka oluyor sanki. Tünel elbet sonuna varıyor. Sonra yenisi ve yenisi.. Tüneller bitmiyor ama onlara bakış açımız her seferinde farklı.

Vücudumda karıncalar geziniyor. En çok da omuzlarımda. Noktasal hisler ve binlercesi. Sinir sistemimin hassasiyeti başıma vuruyor. Kim kimi tetikliyor bilmiyorum. Aklımdakiler mi sinirlerime hücum ediyor, yoksa içimdeki çamaşır makinesi bulantısı mı aklımla oynuyor?

Bugün ofiste çalışma günüm. Burayla 10 yıllık bir ilişkimiz var. Burada olmak evde olmak-tı. Şimdi eski evimdeymişim hissi çok güçlü. Yeni kiracılar yerleşmiş, ben olur olmaz insanların evlerine gidiyormuşum hissi. Kendine yeni bir ev bulamamanın karın ağrısı. Bu kez trene değil de trenden atlamak isteği. Güçlü bir aradalık hali. Limbo.

Güne derin dil temizliğiyle başladım (bu ara kaçakların frekansını azaltmaya gayret ediyorum). Duşsuz, yüz yıkamasız direkt yogaya. Samapada – ayakta ısınmalar – uddiyana. Dinamik uddiyanalarda 10-12 tekrar yerine 5-6 tekrarlara düşüyorum. Bugüne böylesi daha çok yakışıyor. Serin bir ateş topu içimdeki sinirli yerleri yalayıp geçiyor. Vrikşasana – sama suçisuçi. Dengelenmeye ihtiyacım var. Ve dengede olabildiğimi görmeye. Kendimi takdir edebilmeye. Vrikşadaki dengede, vücudumu ikiye bölen o ince uzun ipin sağladığı hizalanma halinde rahatlıyorum. Sabit olmakla ilgili bir sorun belki içimdeki. Ve bir ip lazım bana belki. Hiza lazım. İçime tam ortadan bir hat çizmem lazım. Çakra mandala – kurmastana – uttanasana. Uttanasanada ellerim yere ortalamanın azında kavuşuyor. Olduğu kadar. Kurmastanam ters yüz haline aklımı da davet ediyor. Biraz da tersten bak durumlarına hadi. Hep öne bakacak değiliz ya, belki de çözüm arkaya bakmakta, baş aşağı yaşamayı da sevmeye başlamakta.

Nilüfer – Gün 10: Bernese Biri

Sevgili Sangam bugün biraz görselli konuşacağım.

Sizi Shiva dostumla tanıştırmak isterim. Shiva bir buçuk sene önce, erkek arkadaşım Can’la tanışmamla beraber hayatıma girdi. Bu ay itibariyle de ikinci yaşına bastı, yani hayatının dörtte üçünü beraber geçirmişiz. Benim için bir göz kırpış mesafesi gibi ama onun için ne uzun zaman.

Yogayla ilişkimin beklenebilecek uzantısı olarak ilk etapta isminin ağırlığını biraz yadırgamış olabilirim. Müslüman coğrafyanın Muhammed çocukları gibi, benim coğrafyamda da bir ağırlık oluşmuştu kısa bir anlığına. Sonra isimlerin ağırlarına çok da takılmama fikri iyi geldi, oraya doğru yürüdüm. Ki zaten zaman içinde getirdiği neşe ve sevgiyle, eğer bir tortu kaldıysa da yok olup gitti.

Shiva oyuncu biri. Parkta veya yol üzerinde karşılaştığı bütün köpeklerle tanışmak istiyor. Sevdikleriyle oyun oynayıp kaldırım, yol, iz dinlemeden koşturuyor. Sevmediklerinden yan yan kaçarak uzaklaşıyor.

Paylaşmayı seviyor. Kırmızı topu hariç her şey paylaşılabilir. En çok da sevgi ve ilgisi. Şefkati. Sevildikçe daha çok sevgi gösteriyor. Tıpkı bir ayna gibi kırıp geri sektiriyor hisleri. Tiz seslere, neşeli seslere bayılıyor. Yaylılar ödünü koparıyor.

Eski dostum Kedibey’le orta yol arayan taraf neredeyse hep Shiva. Kedibey savunmacı ve vahşi tarafı ikili ilişkilerinin. Şimdilerde çokça körelse de bir hırpalama arzusu var zaman zaman. Bazen burnuna patlattığı bir patiyle, bazen burun burunalarken kulakları geriye alıp uzun tıslamalarla (kıhhhhhhhhhs gibi bir ses, derinden ve gergin tonda) ortama korku salıyor. Biz o esnada genelde çaktırmadan gülüyor oluyoruz. İlk ayların paniği artık çoktan atılmış, her birey kendi kavgasından sorumludur denmiş.

Yakın arkadaşı Pinot ile Göztepe parklarında esiyorlar. Pinot hız sever bir avcı. Kuşlar ve yarasalar özel ilgi alanı. Yalnızca istediği zaman yer ve içer. Komut almaktan haz etmez, duymaz da zaten. Soy ailesinin genetik mirasını yavaştan kabul edip daha az oyuncu, daha çok koruyucuya dönüşen Shiva, Pinot’lu günlerde hep enerjik ve hareketli oluyor. Böyle günlerin ertesinde bazen 10’a kadar deliksiz uyuduğu oluyor.

Demek istediğim şuydu ki keyifçilik, arkadaşlıklar, zevkler, dertler insana has değil. Çeşit çeşit hisler belki farklı frekanslarda ama aynı kubbenin altında yaşanıyor. Bazen biz onlara ihtiyaçlıyız, bazen onlar bize. Hep denge.

Nice 2’lere Shiva. Seni seviyorum.

Bu yazı bugün karşılaştığımız öfkeli kadına ithaf edilmiştir. Biraz sevgi lütfen.