Ayça – Big Sanga is calling!

Sabah demeye dilim varmıyor, o yüzden bugün diye başlayacağım…

Bugün iki küçük el tarafından cebren ve hile ile uyandırıldığımda saate bakmadım ama aklımdan geçen ilk şey “Gitti sabah yogası!”oldu. Yavrucuğun karnı ağrıyormuş. Kurduğum alarmı kapattım (saat 5:12’ymiş bu arada), beraber yatağına gittik. Koala gibi yapıştı boynuma, koyun koyuna kıvrıldık. Biraz masaj yaptım, sakinledi. Baktım özlemişim böyle kucak kucağa yatmayı, kaçan yogaya dertleneceğime tekrarı olmayan şu dakikaların keyfini çıkarmak daha sevap dedim, sıkıca sarıldım. Bir süre sonra tatlı bir düzene girdi yavrunun nefes alış verişleri.

Nedense yoga yapamayacağıma o kadar inandırmışım ki kendimi, bari biraz daha uyuyayım diye kendi yatağıma geçtim. Geçtim de, bir süre sonra Pınar Hocam’dan başlayarak Defne Hoca, D. Hoca, Emma Hoca…tee Zahnder Hoca’ya kadar bütün öğretmenlerim gözümün önünde resmi geçit yapmaya, kulağımda “Invite the guest!”yankılanmaya başlayınca dedim “Big Sanga is calling! Açmazsak ayıp olur.”

Kırmızı çadırın bitişinin şerefine bugün ikinci prelüdle sahnelere geri döndüm. İyi de oldu. Defne Hocam’ın deyişiyle double major yaptığımız iki sınıfta da bu ay üçüncü prelüdü yapınca ikincisi pek bir gariban kaldı gibi gelmişti bana. Kendisinin gönlünü almış oldum bugün, hasret giderdik.

Yoga bitince baktım ki daha “Anneeeaaaa” nidalarının başlamasına vakit var. Akşam da Defne Hocam’ın yazısını okuyup yatmışım zaten, aklımda hangi arada derede 28günyoga’ya bir selam göndersem diye düşünüyorum (alternatiflerim arasında çocukların basket antrenmanını beklerken “Veli Sorumlusu” kızcağızın masasının köşesinde çeviri işlerimi yürütmek üzere kurduğum dükkan en öne çıkan yerdi). Bir anda elimde fazladan vakit bulunca ne yapacağımı şaşırdım, yüreğim pır pır etti. Sonra da işte bu satırlar çıktı Sangacığım.

Sen de umarım iyisindir. Ara sıra senden haber almak güzel oluyor, özletme kendini…

Güzel bir gün olsun hepimize!

Ha unutmadan, Hocaların hepsinin selamı var. Kaytarmayın, hergün çalışın diyorlar…

Ayça – Gün 7: Bir arkadaşa bakıp çıkacağım

Uzun zamandır gece hayatının kıyısından pek geçmediğim için şimdiki durumlar nasıl bilemiyorum ama üniversite yıllarında biz bayağı bir gezip tozardık. Haftasonu için planlar Çarşamba’dan yapılmaya başlanırdı. Geniş bir arkadaş grubumuz vardı, dolayısıyla akşam çıkmaları detaylı planlama gerektiriyordu; kim araba alacak? kimi nereden toplayacak? nereye gidilecek? O zamanlar cep telefonu yeni yeni çıkmış, ancak ağır abilerde vardı. Bizim gibi yeni yetmeler cep telefonunun yanına bile yaklaşamıyordu. Dediğim gibi sayıca kalabalık bir grup olunca gidilecek mekana vardığımızda önce bir bizden gelen olmuş mu kontrolü yapılırdı. Maazallah gelmedilerse boşuna kuş kadar harçlığımızı kapıya verip bir de üstüne içeride sıkılmak istemezdik. İşte, yukarıdaki başlık o zamanlardan kalan, bar kapısındaki suratsız bodyguard’ları aşmak için aramızdan büyükçe gösteren bir arkadaşımızı sırtından ittirerek en sevimli haliyle söylettiğimiz kalıplaşmış bir söz.

Ben de bugünün yazısını yazmaya başlarken bir anda bu başlık geldi içimden. Zira size nasıl yazmak için pek vaktim olmadığını, ama bir günaydın demeden geçmek istemediğimi söyleyecektim. Nereden nereye, sabah sabah zihin maymun gibi daldan dala atlıyor maaşallah. 

Zihnimin maymunluklarını bir başka yazıya bırakıp sana selam çakmam lazım sanga çünkü ben bu aralar yeni yeni sorumluluklar aldım üstüme. Uzunca bir süredir hayalini kurduğum bir iş olan çevirmenlik için fırsatlar birer birer önüme gelmeye başladı. Yine sevgili sangam sayesinde. Şaşırdık mı? 

Dün ilk sözleşmemi imzaladım. İngilizce bir kitabı Türkçe’ye çevireceğim. Adım çevirmen olarak bir kitaba basılacak! Heyecanlıyım. O yüzden birazdan mesaiye oturmam gerekiyor. Bana inanan ve güvenen canım arkadaşlarıma buradan bir kez daha sevgilerimi yolluyorum. 

Bar kapılarında olmasa da yazılarımızda görüşmek üzere…

Ayça – Gün 6

Sevgili Sangacığım,

Günlerdir doğumgünü sarhoşuyum. Daha önceleri de bir dolu mesajlar, tebrikler aldığım, ailemle, eşimle, çocuklarımla keyifle kutladığım doğumgünlerim olmuştu. Ama benim için ilk defa bir sürpriz doğumgünü planlandı; sangacığımın güzel insanları toplaştı, beni yedirdi, içirdi, eğlendirdi, ince ince düşünülmüş el emeği göz nuru hediyeleriyle şımarttı, ev yapımı pastamın üstündeki mumları da üfletti ki dileklerim gerçek olsun…Kendimi bu kadar rahat ve ait hissettiğim yer az olmuştur Sanga. Kendim gibi, olduğum gibi olabilme özgürlüğünü doya sıya yaşadım sayenizde. Bu keyifle bulutların üstünde salındığımdan oturamadım bilgisayar başına. İşte şimdi de yaşlar, göz pınarlarımı zorluyor bu satırları yazarken. Kendin olabilmek bu kadar zor olmamalı şu hayatta…

Sonra bir de hayat demişken, birbiri ardına gelen güzelim yazılarınızı sessizce okudum. Bu kadar derinden ifade edilenlerin yanında ne söylesem sığ kalacağını düşündüm. Ben zaten hep kendimi bir derinliksiz gördüm Sanga. (Kendini başkalarıyla karşılaştırıp durmak neye hizmet eder?) Ne uğruna tutkuyla bağlandığım bir merakım oldu, ne de ateşli ateşli savunduğum bir görüşüm. Bir tartışma ortamında sunulan tezlere ‘Sen de haklısın kardeş!’ dedim, demesem de uzatmadım konuşmayı, kabuğuma çekildim. Zaten uzun konuşmayı da beceremem. Karşımdakinin vaktini alıyormuşum gibi gelir. Biraz lafı uzatsam, bütün gözlerin, dikkatlerin üzerimde olduğunu hissetsem yüzüm kızarır. (Kendi değerini bu kadar azımsamak niye? Sen sus bakayım, sana fikrini soran oldu mu, nasıl da kazınmış derinlere!) Halbuki ağzından bal damlayarak, ‘Ondan sonnacıma’ diye diye anlatılanları dinlemeyi ne de çok severim. Bense gerekli olguları verip konuyu toparlayıp susarım. Hikayelerim de gittikçe kısaldı zaten 🙂

Sabrım mı yok sebat etmeye, derinleşmeye, emek vermeye? Sıradaki gelsin diye diye tatmin olmaz bir iştahla tüketiyor muyum hayatı? Yoksa Defne Hocam’ın dediklerinden ilhamla, bu bitsin, asıl hayat başlasın, nasıl olsa bu yaşadığımız hayat değil, uğraşmaya değmez gibi bir güdü mü var alttan alta?

Bundan başka hayat var mı yok mu bilinmez. Hazır elimizde bir hayat varken, rüyadan uyanmayı beklemeden yaşamalı. Biraz daha uzatırsam bütün yazdıklarımı silip tekrardan sessizliğime gömüleceğimden korkuyorum Sanga. Bu haliyle ‘Publish’e basıyorum.

Ayça – Gün 2 & 3

Dün, Defne Hoca’nın bu döngünün ilk yazısında da bahsettiği gibi dünyanın bana yazmak için en mükemmel koşulları sağlamasını beklemekten yaz(a)madım Sanga. Ya vaktim yoktu, ya kafam dağınıktı, aklıma güzel, komik, beni daha da sevilesi yapacak kelimeler gelmiyordu, oydu buydu.

Bunun alışkanlığa dönüşmemesi için akşam yatarken her gün ne olursa olsun yazmaya karar verdim (iç dünya kontrolü: check), sabahın sessizliğinde ahaliyi uyandırmayayım diye sabah için tüm hazırlıklarımı akşamdan tamamladım (ortam kontrolü: check). Gel gör ki kontrollerin üçüncü bacağında yine bana hüsran vardı. Gece boyunca evin içinde süregelen öksürük ve tuvalet ziyaretlerini nasıl olur da hesaba katmazdım? (Dış dünya kontrolü: sistem hatası). Uykum her bölündüğünde “Hah bak sabah kesin uyanamayacağım!” diye kendini şartlamak, koşullar istediğin gibi gitmedi diye moralini bozmak niye? İnsan kendine neden bu işkenceyi yapar?

Dön dolaş uykuya isyan edip saate baktığımda alarmı altı dakika öncesinden yakaladığımı görünce keyfim yerine geldi (Yine bir yarışma hali. Alarmın da çok umrundaydı sanki!). Isınmalarda bedenimin dengesizliği kendini belli ediyordu. Aslında genelde buna çok bozulur(d)um (nasıl ama nasıl olamaz yani bu mümkün müdür, olmadı bu böyle, dengeli beni istiyorum…) Bugün de böyle, ya da kriterlerimize göre değişmesini istediğimiz biri için bu insan da böyle ve ben bugünü/bu insanı başka başka sebeplerden seviyorum/kabul ediyorum diyebilmek son derece özgürleştirici bir bakış açısıymış. Kendisiyle flört aşamasındayız, ciddi düşünüyoruz.

Isınmaların devamındaki uddiyanalarda kalbim kulaklarımda atıyordu Sanga. Korktum bayağı. İlk defa böyle bir şey başıma geldi. Sonra hareketler kendi kendine yerini buldu. Bayağı bir sonra yeni bir system check yapınca korkumun çekildiğini, kalbimin kendi yuvasında atmaya devam ettiğini gördüm. (Herşey olması gerektiği gibiydi, ohh.)

Bugün bir de sizlere günlerdir gerek tam sayfa ilanlarla, gerek sübliminal mesajlarımla duyurduğum gibi doğumgünüm. Bunu benim eşimin evden çıkarken almak istediği hediyeyi tarif etmesiyle hatırlamam da ayrı bir konu. Halbuki şöyle güzel bir doğumgünü yogası yapsaydım. (Nasıl olurdu ki doğumgünü yogası? At pozunda beş dakika? Yepyeni bacaklarla girerdim kırkıma!)

Ben kaçtım Sanga, telefonlara, mesajlara yetişemiyorum 🙂

Ayça – Gün 1: Erken Baskı

Merhaba Sangacım,

Yogaya başladım, karanlıktı. Yoga bitti, hala karanlıktı. Oturdum bu yazıyı yazıyorum, dışarısı inadına karanlık. Neden diyecek olursan saat sabahın beşi de ondan. Bu saatte niye ayaktasın diye sormaya devam edersen, cevabı daha uzun. Onun için olayları dün akşama sarmam lazım.

Hani dünkü yazımda demiştim ya artık olaylara ve hislerime o kadar takılmamaya çalışıyorum, geçip gitmelerini izlemeye çalışıyorum diye. Hayat işte, yandan çarklı bir gülüşle “O işler öyle kolay değil Ayça Hanım. Gel bakalım, kırktan önce son bir sınavımız var” diyerekten akşam akşam beni sözlüye kaldırdı.

Çıktığımız evin sahibi, depozitonun üstüne kondu, evde olmadık eksik gedik çıkarıp duruyor. En son akşam yaptığımız konuşma, anlayamadığım bir şekilde ters bir hal aldı. Biz yapıcı öneriler sunmaya çalışırken aniden “Yarın anahtarımı istiyorum” şeklinde keskin, soğuk ve tepeden gelen bir cümle, benim bütün dengemi alt üst etti. Sinirimden mi, kırılmışlığımdan mı, bu kadar kesin bir cümle karşısında edilecek laf bulamayıp donup kaldığım halden çıkabilmek için mi bilemiyorum, bir posta ağladım. Galiba en çok insanın ters yüzü bu kadar sert ve hazırlıksız yüzüme çarptığı için yaşadığım hayal kırıklığından ağladım. Sonra sakinleştim. Ertesi gün mücadeleye devam etmeye, haksızlık sürerse de elimden gelenleri yaptıktan sonra hayata havale etmeye karar verip yattım.

Yattım yatmasına da, uykumun arasında gözümü açtığımda kafamın içinde birileri konuşmaya devam ediyordu: “Onbeş yıllık evin süpürgeliklerini biz onbir ayda nasıl çürütelim? Biz öyle bırakmadık diyor. Nasıl ispatlayacağız? Oranın öyle çürümesi için iki gün su içinde kalmış olması lazım. Parkelerde kabarıklık yok. Gel de anlat bunu! Pufffff.” Saate baktım: “Sıfır üç sıfır bilmem kaç. Kalkmaya daha var. Ama şimdi tekrar dalarsam kalkma saati çok daha acıklı olacak. Hem uykumu da almış gibiyim. Haydi bir gayret…”

İyi ki de kalkmışım. Doya doya bir kavuşma yogası yaptım. Vakit de bol, istersen üç saat yoga yap, karışan bulaşan yok. Yılın son günlerinde başlayan kırmızı çadırın sonuna eklenen dolunay sebebiyle verdiğim zorunlu aranın ardından bol parantezli sindire sindire bir yoga oldu. Gerçi akşam kafa dağıtmak için birbiri ardına o kabuklu fıstıkları yemeseydim iyiydi. Her bir kabuğu elimle ezerken sanki eski ev sahibinin kafasını eziyormuş gibi mi hissettim nedir, avuç avuç gitmiş fıstıklar mideye. Tabii bu kadar erken uyanacağımı da tahmin edemedim. Sindirim için yeterince zaman kalmadığından yoga sırasında fıstıklar bolca varlıklarını hatırlattılar bana sağolsunlar. Sonrasında da fırsat bu fırsat, erken baskıya yazımı yetiştireyim dedim. Kafanı şişirdiysem kusura bakma Sangamu. Suskunluğun daha iyiydi demezsin umarım 🙂

Bugün resmi olarak Gün 1. Gün 0’da keyifli bir başlangıç yaptık döngüye. Tansel nasıl güzel bir sıfır yazısı yazmış! Ve canım Ali’nin karışık kafası, Fatma’nın ergen bunalımı, Aylinciğim’in ay ile sohbetleri, Alper’in her zamanki içtenliği…kelimelerinizin ucundan sesinizi duymak çok iyi geldi, iyi ki varsınız! İyi ki varsın Sanga!

Ayça – Gün 0: Taze Çıktı

Merhaba canım Sangamu,

2018’e yazarak girmek, hesapta olmasa da kısmette varmış…

Hesapta yoktu çünkü yavrularla iç içe oldukça yoğun geçen bir yazın ertesinde tam okullar açıldı ben rahata ereceğim, biraz aylaklık yaparım derken Ekim ve Kasım ayları yazı aratacak bir tempoda yaşandı. Üstüne, yine hiç hesapta yokken, Aralık ayında bir ev taşıma işi çıktı başımıza. 2017’nin ilk günlerinde taşındığımız evimizden 12 ayı dolduramadan ani bir kararla ve rekor sürede taşındık. İyi de oldu.

Yine de yazmadığım zamanlarda seni unuttum sanma Sangamu. Halini hatırını sorasım vardı açıkçası. Ya da içimin kabardığı bir gün seninle dertleşmek iyi gelirdi. Çoğunuzu kurslarda, derslerde görsem de burası ayrı bir dünya (yerin ayrı yani). Gel gör ki böylesine koşuşturmalı bir dönemde, 28gunyoga’ya en son kim bilir ne zaman yazmış olan ben, zaten sesi soluğu çıkmayan bloga yazmama hakkını kendi kendime çoktan tanımıştım. Ben bu hakkın içine gamsız, kedersiz bir güzel yerleşmiştim ki yine (yeniden) sevgili Defne Hocam’ın ufacık, tek cümlelik bir dokunuşu ile kendimi klavyenin önünde buldum. O ufacık destekler, sırtında hissettiğin hafif bir el değil mi zaten bütün farkı yaratan?

Bu uzun girişten sonra gelelim 28gunyoga’yı yeniden canlandıran günün anlam ve önemine…Malum bugün dolunay. Okuduklarımdan anladığıma göre, bu seferki derinliklerimizdeki kirli çıkıyı ortaya çıkaracak, onu derleyip toparlamak için bize fırsatlar sunacak bir “süper” dolunay…Yeni yıla girerken böylesi bir dolunay, müthiş ikili! Tabii bu haftanın bu kadar muhteşem olmasında benim doğum günümün yer almasının da etkisi var 🙂

Adettendir, her ne kadar bir gecede olağanüstü değişikliklerin olmayacağını bilsek de yeni yıla girerken geçen senenin kısa bir değerlendirmesi yapılır, ardından yeni yıla dair temenniler iletilir. Durup kendine, içine bakmak için bir fırsat aslında. Ben de bu adeti bozmayayım.

2017, benim yaşadıklarımdan büyüme fırsatları çıkarabileceğimi fark ettiğim bir yıl oldu. Her zaman bu dediğimi yapamasam da değişik hallerimi görüp üzüntümü, sevincimi, gururumu, kederimi fazla bir şeye bağlamamaya, onlara çok tutunmamaya, onların da benim üzerime yapışmasına izin vermemeye başladım en azından. Haller geldi, geçti, izleyici koltuğuna alışmaya çalıştım. Bunu da tek başıma yapmadım Sangamu. Ailem vardı, sen vardın, sınıfım vardı, en başında da Hocam ve onun Hocaları. Hayalini bile kurmadığım bir kapı açıldı geçen sene. Ben de fazla nazlanmadım kapıdan girmek için. Girdiğimde karşılaştıklarım her geçen gün kalbimin merkezine biraz daha yerleşti, yerleşiyor.

2018’den fazla bir beklentim yok aslına bakarsan. Çaba ve teslimiyete devam. Somut bir örnek istersen de daha fazla yazı yazma hedefim olduğunu söyleyebilirim. Daha az kolaya kaçtığım, kendimin en iyi versiyonunu çıkardığım (buradan Orta 1 sınıf arkadaşlarıma selamlar!) bir sene diliyorum. Ve tabii ki sağlık.

Üç gün sonra yeryüzündeki kırkıncı yılımı tamamlıyorum Sangamu. Kırklı yaşlar bir kadının en güzel zamanlarıymış. Önümüzdeki günlerde beni daha bir aydınlanmış görürsen şaşırma. Kırkın kerametindendir…

Ayça – Çifte kavrulmuş lokum

Başlığı salt ticari kaygılarla, böyle ağız sulandırıcı bir nesne kullanarak okuyucu çekme amacıyla attığımı peşinen itiraf ediyorum. Gerçi okuyucu kitlesi biraz kıl, yok glutensiz, yok şekersiz, onlar şimdi lokum da yemez…

Vallahi böyle başlık olmasa okunacak yazı değil, zira sizlere son birkaç günün depresyon kılıklı öfke dalgasını anlatacağım. Gelişi yeni aydan belli olan bu öfke dalgasından çocuklar da yeterince nasiplerini aldılar. Neredeyse neden gözünü kırpıyorsun diye dalacağım çocuklara, o derece. Hal böyle olunca yavrucuklar da günlerdir sabahın erken saatlerinde evden sıvışıyorlar. Saatler sonra temel ihtiyaçlarını karşılamak için biri ön kapıdan girerken ötekisi şaşırtmaca yapıp arka kapıdan kaçıyor, ağız tadıyla bir hönküremiyorum. Elimin altında çocuk da olmayınca size onların maceralarını da anlatamayacağım. Kaldınız yine benim depresyonuma.

Evet, ne diyorduk. Yeni ay dönemi siz sevgili 28gunyoga’cıların genelinde çökük bir ruh hali görüp yalnız olmadığımı hissetmek iyi gelmişti. Gelin görün ki benim bu ruh hali bir türlü yükselemedi. Üstüne günler öncesinden başlayan PMS (Premenstrual Syndrome – Regl Öncesi Sendromu) eklenince ohhh, tadından yenmedi. Böyle bir herşeye kızgınlık, küskünlük hali, bir terslemeler, durduk yere içlenmeler…

 

Geçmezse yandık, 4 gün sonraki dolunayla birleşirse bu halimle kimseler çekmez beni diyordum ki bugün yogama kavuşunca rahatladım. Akşam yatarken kırmızı çadır devam edecek gibiydi, o yüzden saati kurmadım. Sabah baktım tık yok, ama sabah yogasına vakit de yok. Çocukları yedirip içirip paketleyip basket kursuna ışınlamam lazım. Kursun kapısında durmadım bile, arabayı yavaşlatıp ‘Atlayın!’ komutuyla minik komandoları eğitime gönderdikten sonra tam gaz eve geri döndüm. 

Samapada’da uzuuun nefeslerle durdum, durdum. Sonrasında öğle sıcağından mütevellit belki de şimdiye kadar yaptığım en sulu, ama en benim yogam oldu. Yogadan beni illa rahatlatması gibi bir beklentim yok. Hatta başlamadan önce kim bilir ne ağlarım, derinlerden neler çıkar, öfkeme öfke eklenir şimdi diyordum ama öyle olmadı. 

Aslında günün devamı başlığı yalancı çıkarmadı, çifte kavrulmuş lokum tadında geçti. Öyle ki, tekrar çocukları almaya giderken benzincide başıma geleni size anlatayım.

Ben genelde sakinimdir. Öyle orta yerde pek fazla kızdığım, tartıştığım görülmez (çocuklara sorsan dünyanın en hayır diyen annesiymişim!). Bu kadar içine atınca söylenecek sözleri, patlama anlarım da fena olur. Kıpkırmızı bir surat, titreyen eller…Ayarı bir türlü tutturamam. Benzincide tam ödeme yaparken kartın şifresini girdim bekliyorum. Bir amca, yengeç yengeç önüme geçip parasını uzattı. Benden çıkan laf:

‘Amca, ne geçiyon önüme?’

Geçiyon ne ya, geçiyon? Aklıma geldikçe gülüyorum. Ege’li sevgili arkadaşlarım ne var şimdi bunda diyecekler ama doğma büyüme İstanbul’lu benim için geçiyon biraz enteresan oldu. Canım amca da ‘Pardon yani ben bitti sandıydım.’ diye çekildi kenara. Ne sustum, ne de öfke kustum, amcayla birbirimize gülümseyerek ayrıldık.

Ha bir de öykümün bir türlü içime sinmeyen son kısmını sevgili arkadaşlarımın yorumları ile biraz daha geliştirdim. Hala üzerinde çalışılabilir ama öncesinden daha iyi oldu. Üstüne günler sonra oturdum blog yazısı yazdım, daha ne olsun? Özlemişim sizi Sangha!

 

Ayça II – Gün 28

Canım arkadaşlarım Pınar, Alper ve Fatma ne güzel bu 28’lik için kapanış yazılarını yazmışlar (Bu ay ne çok konuştuk 35’likler, 70’likler! Gönderme yapmadan edemedim…).
Ben de bu ay boyunca niyetlerime yönelik çalıştığımı düşünüyorum. Sabah yogası iyicene kanıma girdi. Hatta aileye de yayılmaya başladı. Şöyle ki normalde sabahları çok zor kalkabilen eşim son bir haftadır benden 10-15 dakika sonra kalkıp yürüyüşe ya da bisiklet binmeye gidiyor. Bugün bir de güzellik yaptık. Eşim spordan döndüğünde ben terasta öykümü yazıyordum. O da bir kitap aldı, kendi köşelerimizde, ellerimizde birer fincan çay ile sabahın sessizliğinin keyfini çıkardık. 

Bu arada gün içinde sık sık kafamın içinde sizinle konuşuyorum. Artık bayağı cümle cümle anlatıcı sesimle düşünüyorum 🙂 Size de oluyor mu?

Fazla söze gerek yok sangha, sizi seviyorum. Pes etmek çok kolayken farkında olmadan elimden tuttunuz, destek oldunuz. Ali gibi bir kapanış manisi edineceğim bir sonraki döngüde. Hepinizi kucaklıyorum. Yepyeni aylarda görüşmek üzere!

Ayça II – Gün 23: I’ve got the power!

Başlığa bakıp da ‘Vay be! Demek Ayça, Shadow Yoga’nın Stepping Into Strength – Güce Adım olayını kıvırmış, Balakrama’yı hatmetmiş, güç onun olmuş. Hemen okuyalım da ne yaptıysa biz de nasiplenelim.’ dediğinizi duyar gibiyim. Ne yazık ki başlığın bırakın Shadow yoga’yı, yogasal herhangi bir felsefe ile uzaktan yakından alakası yok. Durum sadece benim zevzekliğimden ibaret.

Sabah 5:30’da kalkıp Samapada’da bakışlarımı sabitleyinceye kadar kanepeyle bayağı bir flörtleştik. Neyse ki Hocam yine haklı çıktı. İnsanı boşuna hoca yapmıyorlar tabii. Başladıktan sonra, ‘Şu hareket de bitsin, vallahi koynuna geliyorum kanepeciğim!’ diye diye (ancak!) Kurmastana’da gözlerim açıldı. Parkelerime kavuşmanın verdiği mutlulukla son iki haftadır seramikte kayıp geriye kaçan topuklarımı paytak paytak ileri yürüttüm. Serinin devamında da Samakonasana’da canım parkelerimle vıcık vıcık bir kucaklaşma gerçekleştirdik. İşte tam o sırada, başından itibaren büyük bir ciddiyetle sürdürdüğüm çalışmam sekteye uğradı. Boynumdan göğüs çatalıma süzülen bir damla ter, aklıma Ali’nin dünkü yazısını getirdi. Kendimi yerde, kendi terim içinde tepinirken hayal edince bizim Mona Lisa gülümsemesi ebleh bir sırıtışa dönüştü. Neyse, devamını edebimle tamamladım. Hemen öyküme oturdum, orada da yarattığım sarmalın içinde iyicene bir debelendikten sonra kahvaltı hazırlamaya koyuldum.

Domatesleri keserken dışarıdan izleyen birine sakin, huzurlu bir izlenim veriyor olabilirdim ama içimde tutamadığım birşey vardı Sangha! Dııt–dıt-dıt-dııt–dıdı dıt dıt dııt–dıdı dıt dıt dııııt…Noluyoruz, nerden çıktı demeye kalmadan durduğum yerde bacaklarımı karnıma doğru çekmeye ve ‘I’ve got the powaaa!’ diye bağırmaya başladım. Sonra hızımı alamadım, youtube’u açtım, bir taraftan da içeride sabah mahmurluğuyla sakin sakin oynayan oğlanları çağırdım ‘Gelin gelin, bunu görmeniz lazım!’ Onlara 90’lardan güzel bir seçki hazırladım. Snap’i Vanilla Ice’ın Ice Ice Baby’si ve Mc Hammer’ın U Can’t Touch This’i takip ederken kendimi durduramayıp Kris Kross’un Jump’ıyla bu enerjik sabahı taçlandırdım.

‘Sizin zamanınız da hiç fena değilmiş anne!’yi duyunca gururlandım. Daha ne Pump up the jam’ler ve Dr. Alban’lar vardı repertuarımda…Onları da bir başka sabaha sakladım. İlk gün için çocuklara bu kadar şok yeterliydi. Ne de olsa daha dün yolda Metallica, Iron Maiden ve Dire Straits ile tanıştırmıştık kendilerini. Yarın da U2, Depeche Mode ve Cure’a geçersek tam bir kafa karışıklığı yaratabileceğime eminim.

Yazımı sonlandırırken sizleri daha entellektüel bir şarkı ile baş başa bırakmak isterdim ama bugünün yazısına ilham kaynağı olan Snap’e ihanet edemeyeceğim. O zaman buyrun, çikolata renkli Alman şarkıcıdan (*) gelsin:

 (*) Snap aslında grubun adıymış ama Sezen Cumhur Önal özentisi cümlemi pek beğendiğim için kimsenin takılmayacağını umarak bu şekilde bırakıyorum.

Ayça II – Gün 20-21-22

Alışkanlık edinmek istemezdim ama en son ne zaman yazmışım diye baktığımda yine bir üçleme yaptığımı fark ettim. Uzak da değilim aslında buralardan. Gün içinde bütün blog yazılarını okuyorum. Önce sınıf arkadaşlarımdan başlıyorum malum. Sonra   sırasıyla büyük sınıflardan tanıdıklarımı, büyük sınıflardan tanımadıklarımı, sonunda da hiç tanımadıklarımı okuyorum. 

Tatildeyken blog yazılarımı güncel tutmak zor oldu. Ama bugün evime döndüm sangha! Hatta 2 saat önce kapıdan girdik, ben yoldan aldığımız sebze-meyveyi dolaba yerleştirdim, bir posta çamaşır attım makinaya, hızlısından poşet çay koydum kendime ve hemen size haber vereyim dedim.

Eve girince düzenimi özlediğimi fark ettim. Göçebelik pek bana göre değil galiba. Aslında çoğu yere kolay uyum sağlarım. Eşyalar hemen yerini bulur, anahtarlarımı, gözlüğümü koyacağım noktalar bile yeni bir odaya girdiğimde bellidir kafamda (düzenli bir oğlak kadını var karşınızda!). Belki tek başıma olsam daha farklı hissederdim ama çekirdek ailenin her bir şeyini düşünmek, bavullara koyup gittiğin yerde yeni bir düzen kurmak, sonra onu tekrar bozup geri getirmek biraz yordu beni. Galiba bir tatile ihtiyacım var 🙂

Yogama gelirsek, yazmadığım son iki günün birincisi uzunca, ikincisi ise parantezsiz ve kestirmeydi. Neden derseniz, tatilin sondan bir önceki gecesi diye yeme içmeyi abartmışız, sabah her yediğim hala boğazımdaydı. Hele Kurmastana’da Chardonnay’ler burnumdan fışkıracak diye korktum. Bir daha kendime böyle eziyet etmeyeyim diye ne tövbeler ettim, duymanız lazımdı.

Bu sabah da 5’te yola çıkmadan Alper’in kaytarma yogasını yaptım. Yarın tekrar parke üzerinde yoga yapmak için heyecanlanıyorum desem yalan olmaz. Bodrum’un seramiklerine şu geçen 16 günkü katkılarından dolayı teşekkür ederim ama lafı fazla uzatmayayım, parkede yoga gibisi yok!