Ayça II – Gün 17-18-19

Seni aldatıyorum #28gunyoga! Yok yok, yanlış anlaşılmasın. Yogamı yapıyorum her sabah (gün doğumunda aç karnına bir doz).  Sizin yazdıklarınızı okuyorum. Yazı da yazıyorum ama buraya değil! 

Ben kendimi bir öyküye kaptırdım sangha. Yogadan sonra öykümün başına oturuyorum. Onunla başbaşa bayağı bir vakit geçiriyoruz. Kıskanıyor galiba sizi, onun için gevezelik ettikçe ediyor, sonra buraya yazmaya zaman kalmıyor. Bugün ona seni deniz kenarına gezmeye götüreceğim deyince biraz sakinledi. Ben de fırsat bu fırsat size yazayım dedim.

Sabah kalkışları artık otomatiğe bağlanmaya başladı. #28gunyoga’ya ilk başladığımda akşam yatarken pazarlık yapıyordum, alarmda 5:30-5:40 ve 5:50 seçeneklerim vardı. Ve ben genelde o 10-20 dakikalık uykulara çok ihtiyacım olduğunu düşünerek 5:50’yi seçiyordum. Son birkaç gündür sanki servise yetişmem gerekiyormuş, başka seçeneğim yokmuş düşüncesiyle alarmı 5:30’a kurup yatıyorum, sabah bu kabullenişle kalkmak daha kolay oluyor. 

Bu aralar yine Sarpa’cığımla pek hoşsohbetiz (!). Çok cilveli, beni nefes nefese bırakıyor. Bazen de kızdırıyor. Bu harekette zaman zaman öfke dalgaları boynumdan yüzüme yayılıyor. Dün Ali ve Fatoş’tan ilham aldım, bu sabah her zaman 3 tekrar yaptığım Sarpastana’yı 5 tekrar yapayım dedim. Demez olaymışım! Nasıl bir ateş bastıysa yüzüme, söylendim durdum bu da yapılacak şey mi diye…Sonra barıştık ama, iyi ki yaptın kız deyip makas aldı yanağımdan.

Benim ufaklıklardan biri geldi, kapatmam lazım Sangha. Sevgilerimle…

Ayça II – Gün 16


Dün çocuklar deniz kenarında o kadar eğlendi ki, toparlanıp otele gitmemiz gecikince hadi dedik, yakın bir yerlerde hafif birşeyler yiyip dönelim. 

Sahil kenarına sıralanmış onlarca cafe’den birine oturduk. Masanın öteki tarafına mı otursaydım, manzara daha mı güzel acaba diye bakınırken tam karşımdaki dağların ardında bir turunculuk gördüm. Telaşlandım önce. Eyvah, yine mi yangın var? Biraz bekleyince o turunculuk yükselmeye başladı. Ahh, dolunay! Ne kadar güzel, ne kadar etkileyici…Güneşten aldıklarıyla güneşi kıskandırmak istercesine canlı…

Annem çok etkilenir dolunay zamanları. Uykuları kaçar, neredeyse bütün gece oturur. Ben kendimde fiziksel olarak o kadar yoğun bir etki gözlemlemiyorum. Sizde durumlar nasıl?

Bu sabah 5:30’da alarm çaldığında tam da geriniyordum. Kollarım başımın üstünden uzanırken kulaklarımı örttüğü için yanlış duyuyorum herhalde dedim. Kollarımı indirince de susmadı alarm. Yogacı kişinin kalkıp kapatması gerekiyormuş haliyle.

Bugün tam güzel güzel yogamı yaparken bir parantez geldi aklıma, hadi onu da yapayım dedim. Onu her zamanki yerine koymayınca aklım karıştı, sıralama şaştı. Sonradan toparladım ama biraz çorba oldu gibi hissettim. Neyse, ara sıra olabiliyor böyle. Bir nevi beyin jimnastiği…

Sonra dün başladığım öyküme devam ettim. Sonunu nasıl bağlayacağıma dair en ufak bir fikrim yok!! Yazdıkça açılacağını ümit ediyorum. 

Şimdi de size yazmadan güne başlamak istemedim. Blog yazılarını okumaya bu sabah vakit kalmadı. Gün içinde hepsine bakacağım. Çok merak ediyorum yazılarınızı. Her biri yeni yeni kapılar açıyor. 

Sevgiyle…

Ayça II – Gün 13-14-15

Çok uzun cümlelerim yok bugün. Ama hani araya başka işler girer, herkes kendi koşuşturmasına dalar, bir şekilde görüş(e)memeye başlarsın birisiyle…soğukluk da denmez ama uzaklaşırsın ya ondan (İngilizcesini çok seviyorum: to grow apart), baktım birkaç gündür yazamıyorum, iyice kopmayayım blog’umuzdan diye bu sabahı buraya ayırdım. Dolunay günü olmasından sebeple yoga yapmıyor olmamıza rağmen gün doğumuna kurdum saati, bir de sallama çay yaptım, oturdum terasa guguk kuşlarıyla horozların atışmasını dinliyorum; biri sakin, kibar, derinden, öteki hırçın, alabildiğine cazgır, ben buradayım! diye diye kafamıza sokacak neredeyse…

En son yazımdan sonra ben bayağı bir içime döndüm sangha. Defne Hocam’ın yorumunda yazdığı soruları kafamda evirdim, çevirdim, onlara cevaplar aradım. Sonra bu kadar içe dönünce bunaldım, bu sefer diğer uca savrulup sosyalitenin dibine vurdum. Yaz tatili nedeniyle İstanbul’dan Bodrum’a göçmüş bütün tanıdıkların davetlerine icabet ettim, çağırmayanlara da kendimi davet ettirdim. İçimdeki sıkıntıyı havadan sudan muhabbetler ve kahkahalarla geçiştirdim.

Fakat dünkü yogamdan sonraki hafifleme ne düşünürken oldu, ne de kahkaha atarken…Çaba ve teslimiyeti konuşuyoruz ya ara ara blog’da, yogadan sonra matımın üzerinde otururken dedim ki kendi kendime, güzel bir yoldasın Ayça. Herkes gibi düşüyorsun, sonra bak kocaman bir ahali seni elinden tutup kaldırıyor, üstündeki tozları silkeleyip sırtını sıvazlıyor; sen çaba gösterdikçe gerisi geliyor. Yol engebeli, yol uzun, yol hayat…

Sonra bizim çocuklar uyandı. Beni matın üzerinde otururken görünce bize de yoga yaptır dediler, ne mutlu bana! Bir iki asana gösterdim, denediler. Zormuş bu yoga dediler, ama güzelmiş. Evet yavrularım, zordur; ama çok, hem de çok güzeldir…

Ayça II – Gün 11 & 12: Dertleşsek biraz?

Ben normalde kolay ağlarım. Öksüz kedi yavrularına, romantik komedilere, ters bir lafa ağlarım; milli bayramlarda saygı duruşunda gözlerim dolar, emek verilip üretilen herşeyde göz pınarlarım titreşir…Fakat bugün çok ama çok ağladım sangha. Durup durup ağladım. Hala minik hıçkırıklar geliyor içimden. 

Şu sosyal medya detoksuna ben de girseymişim keşke. Silseymişim bütün uygulamaları telefondan. Fazla takılmıyorum zaten diye girişmedim bu detoksa. Ama en çok benim ihtiyacım varmış. Öylesine kafa dağıtmak için baktığım resimlerden biri resmen zehirledi beni. Geçmişi çok uzun. Ama madem buraya sizinle dertleşmeye geldim, dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım.

3-4 yıl önce bizim aileden biri dara düştü, bizden yardım istedi. Tabii, dedik, aile ne için var? Dişimizden tırnağımızdan artırdıklarımızla oluşturduğumuz birikimimizin çok büyük bir kısmını verdik. Nasıl olsa öder, ödemese de canı sağolsun. Zor zamanları birlikte aşarız, hep beraber küçülürüz biraz, ayağımızı yorganımıza göre uzatırız, geçinir gideriz.

Aylar yıllar geçti, biz küçüldük, onlar büyüdü. Olsun, çok şükür herhangi bir yokluk çekmiyoruz. Evet, onlarda olduğu gibi hergün temizlikçi gelmiyor eve ama sarayda mı büyüdük? Zaten sevmem evin içinde birilerini, kendi işimi kendim görürüm. Hem herşey para değil. 

Aaa bak Amerika’ya tatile gitmişler. E bize borçları yok muydu? Millerle gitmişler şekerim. Avusturya’da kayak? Oğlan spor yapsın diyedir. Davranışlardaki soğuklukları, terslikleri söylemiyorum bile…Ona kulp, buna kapak uydura uydura bugünlere geldik…

Bir süredir önemsemiyordum. Herkes kendi yoluna, para gelir gider, önemli olan huzur diyerek bir düzen tutturmuştum. Ama bugün bir Yunan adasından koyulmuş mutlu tatil fotoğrafı çok dokundu bana. E ben de tatildeyim. Keyfim yerinde. Hani herkes kendi yolunaydı? Neden bu kadar dert ettim ki kendime? Onlar sıkıntı çekse iyi mi hissedeceğim kendimi? 

Haksızlığa uğramış gibi hissediyorum kendimi. Yok, hafif oldu bu. Aslında enayi gibi hissediyorum. Gerçekten borçlarını ödemeleri o kadar da önemli değil. Ama biz kendimizce bir takım fedakarlıklar yaparken onların hayatlarına tam gaz devam etmeleri adil gelmiyor bana. 

Bir gün konuyu açtım, hissettiklerimi yukarıdaki kelimelerle söyledim. Bana onların da zamanında bilmediğimiz ne fedakarlıklar yaptıklarından bahsettiler. Samimi gelmedi bana. Ama belki de öyledir. Ben yine çok ağladığım için dibine kadar bir yüzleşme olmadı. Kim bilir daha diyecek neleri vardır…Ben olayları kendi tarafımdan görüp yorumluyorum. Dinlesem biter mi bu enayilik hissi? Yoksa fazla hoşgörülü bir yaklaşım mı bu? Resmen kandırıldım da haberim mi yok?

Yazınca rahatladım biraz. Hatta saçma buldum bütün kelimelerimi. Tabii ki konuşmak en iyisi. Hissettiklerimi ben tekrar aktarayım, bu sefer zırıldamadan dinleyebilirsem ne ala. Bir aylık (buraya dişlerini sıkmış emoji cuk oturur) tatillerinden döndükten sonra konuşuruz, buraya da yazarım gelişmeleri. 

Siz ne dersiniz bütün bunlara? Merak ederim, paylaşırsanız ne güzel olur…

Ayça II – Gün 10: Bir #28gunyoga buluşması


Akşam yatmam 23:30’u bulunca bu sabah kendime biraz izin vereyim dedim ve 5:50’ye kurdum saati. Zil çalar çalmaz da fırladım yataktan. Aniden kalkınca kalp atışlarım hızlandı, derin uyuyormuşum demek ki. Şu yeni teknolojik aletlerden mi almalı acaba? Koluna taktığın sürece senin nabzını ölçüyor, uyurken hangi evredesin anlayabiliyormuş. Buna göre de kurduğun saate göre uykunun hafif olduğu bir dilimde titreşerek seni uyandırıyormuş. Asıl niyetim kendi kendime uyanabilmek olduğu için bu tip dış uyaranlara karşı “Bu da hiç doğal değil!” diyen kibirli bir bakışım var. Sanki alarm bir iç uyaran!

Hazırlanmak için tuvalete gittiğimde adetimin başladığını gördüm. Hoşgeldin, iyilikler getirdin de bari akşam geleydin, ben de boşu boşuna (!) kalkmazdım bu saatte. Ya da yogamı yaptıktan sonra uğrasaydın?

Bir an, çok ama çok kısa bir an, hazır kalkmışken matıma oturup biraz sessiz kalsam, şükretsem, sizlere hal hatır sorsam, sonra da blog yazılarını ve kitabımı okusam diye geçti aklımdan. İşte, dediğim gibi bu düşünce geldiği gibi geçti ve ben tekrar yatağa döndüm. 

Kendimi bu geçen 39 yılda az çok tanımışım. En azından uykuyla olan münasebetimi gayet iyi biliyorum. Alarm bu sefer çocukları yelken kursuna hazırlamak için kalkmam gereken 7:45’te çaldığında ben, ben değildim. Küfür, pazarlık, dengesizlik (hem fiziksel, hem duygusal anlamda)…Adeta içimdeki yabani ortaya çıkmış. Sabah kaçta uyanırsam uyanayım, tekrar uykuya dalmamak benim için en hayırlısı. Bunu bilmem kaçıncı kez teyit ettiğime göre buraya da yazarsam bir daha bu hataya düşmem diye umuyorum. 

Kahvaltıdan sonra çocukları kursa bırakıp Pınarlar’ın siteye doğru yola koyuldum. Dünden sabah kahvesi için sözleşmiştik. İçim kıpır kıpır. Canım Pınarcığım içi gülen gözleriyle karşıladı beni. Nefis bir denize karşı, püfür püfür rüzgar eserken hasret giderdik. Kulaklarınız çınladı mı sangha? Bol bol blogdan, yazıların nasıl birbirine ilham verdiğinden konuştuk. Bu arada konuşmamız sırasında Dr. Kemal’i ben de ziyaret etmeye karar verdim (ve bu satırları yazarken yarın sabah için randevumu aldım). Gittiğimde yabancılık çekeceğimi sanmıyorum.

Pınar’la laf lafı açarken adet günlerindeki bedensel yogasızlığımıza geldi konu. Bana David Hoca’nın bu günlerde izin kağıdı almışcasına kaytarmamamızı söylediğinden ve aynı saatlerde kalkıp sakince oturmamızı önerdiğinden bahsetti. Pınarcık daha detaylıca anlatır belki bir yazısında. Ama sabahki o kısacık anda aklımdan geçenler ilahi güçler tarafından özenle tekrar önüme servis edilince etkisi arttı sanki. İç sesimi dinlemediğime hayıflandım. Doğru yoldaymışım da yine nefse yenilmişim, kolaya kaçmışım gibi hissettim. Bir parça da gurur vardı, hani yapılması gerekeni bildim ya…Noluyorsam!

E bu durumda, yarın sabah siz yoga yapar, ben oturup sessizliği dinlerken görüşmek üzere…

Ayça II – Gün 9

Bugün size zor koşullar altından sesleniyorum. Yani evet, önümün deniz olması, hafif bir esintinin başlaması, bir yanımda kahvem, öbür yanımda suyum harika tabii, tam hayallerimdeki gibi. 
Orta yaşlarında, gizemli, sarışın kadın, güzide bir tatil beldesinde herkes denize girip eğlenirken tabletine gömülmüş, ciddiyetle yazmaktadır….
Evet, tablete gömüldüğüm doğru, çünkü bu güneşin altında ekranın bu kadar parlayacağını, benim yazarken sürekli orta yaşlarında, gizemli, sarışın kadının kısık bakışlarına ve eğik kafasına maruz kalacağımı hiç hesaba katmamıştım. Geçen seneden hatırladığım o sevimli çocuk manzaralarına onların çığlıklarının eşlik edeceğini, anneler kendi aralarında bebeklerini doğar doğmaz yazdırdıkları okulun ne kadar şahane olduğunu hararetle tartışırken uzak memleketlerden çalışmaya gelen bakıcıların kan ter içinde “Don’t run sweetie, you’ll fall!”* diye bağıracağını unutmuşum…İçimden okkalı bir “Düşeceksin dersen, düşer tabii. Çocuk bu, koşmayıp nasıl büyüyecek? Hem senin koşma demen de pek bir işe yaramadı, ha?” geçti ama ne yapsın kadıncağız? Ona da öyle davranması tembihlenmiş. Olur da çocuk düşer, maazallah dizi falan çizilirse hesap ondan sorulacak. Bu da böyle bir düzen…
Çareyi telefondan yazmaya geçip, kulaklıkları takmakta buldum. Eski yazılarımdan birinde müzikle çalışamadığımı yazmıştım (konforlu ortamımda yazıyor olsaydım linkini koyardım ama şu an ancak yazmaya enerjim kaldı). Pınar’ın önceki yazısına eşlik eden Camel – Ice’ı açtım. Daha önce hiç dinlememiş olduğuma çok şaşırdım. Giriş kısmındaki hafif melodi etraftaki gürültüyü bastırmaya yetmedi. Sonrasında gelen gitar solosuyla dışarısıyla bağlantım hafifledi, ve huzur…
Aha, şimdi de yazacak birşey kalmadı. Ne güzel içimdeki eleştiren bayan çevredekilerin söz ve davranışlarına cık cık yaparken bana da yazacak malzeme çıkıyordu…Şimdi kulaklarımda müthiş bir gitar solosuyla etraf pek güzel gözüküyor. Çevrede şikayet edecek birşey kalmayınca içerideki zuladan bir şikayet seçeyim ben size.
Günün konusu, değişik koşullarda yazamamam olsun. (Günün yemeği: Karnıyarık, pilav, cacık; nohut, pilav, cacık; birşey, pilav, cacık,…çok tatil sitesi etkisi altındayım!) 
O link’ini telefondan bulmaya üşendiğim yazımı okuduysanız, benim okul yıllarında ancak gerçekten steril bir ortamda ders çalışabildiğimi hatırlarsınız. (Bu manevrayla eski yazılarımı okumadıysanız o mu, bu mu diye mecburi her yazıma tıklatıp okuyucu kazanmaya çalıştığım bir söylentidir, itibar etmeyiniz!) Bugün bırak sterilizasyonu, gürültü kirliliği, aktivite çokluğu, sıcak, benim konsantrasyonumu bozacak ne ararsanız var. Kulaklıkla dinlediğim müzik gerçekten nefisti ama bir süre sonra yazmak yerine boş boş denize baktığımı fark edince onu da kapattım. Evimi, hadi evim olmasa bile dört duvar kapalı bir mekanı, sessizliği ve hareketin az olduğu bir ortamı arıyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki, e yazmışsın işte iyi kötü birşeyler. Yazdım ama buraya kadarki eveleyip gevelemem normalin iki katı sürdü. Hem bu verimsizlik, hem de diyeceklerimi istediğim gibi ifade edememiş olmak içime bir taş gibi oturdu, kalkmıyor.
Buna da yoga’daki nefs ile mücadelemiz gibi bakabilir miyiz acaba? Koşullara uyum sağlama, şikayet etmeme, dışarıdan gelen uyarılara kendini kapatma…Hani yoga yaparken zorlandığımız yerlerde bir nefes daha kalıyoruz ya, yazarken de bir cümle daha gürültü altında yazabilmeyi tecrübe etmek aynı şekilde bir nefsi terbiye unsuru olur mu? Ne dersiniz? Fazla zorlama bir bağlantı mı oldu? Herkes farklıdır kardeşim, kimi orada burada başyapıt yazar, kimi sırça köşkünde oturup ciklet manisi bile yazamaz, mıdır? 
Vakit öğlene bu kadar yaklaşmış ve beynim sıcaktan zonklamaya başlamışken şansımı daha fazla zorlamayacağım. Sabahki yogamı da anlatıp yazımı bitireceğimin müjdesini vereyim. 
5:30’da çok derin bir uykudan alarmla uyandım. Yine söylendim kendi kendime, yani hiç, ama hiç uykumu almış bir şekilde uyanamayacak mıyım? Hep asosyal mi olacağız? Ben açıkçası seviyorum erken yatıp erken kalkmayı, hafif yemeyi ama insan arada bir eşi dostuyla geç saatlere kadar oturmak, yiyip içmek istiyor. Ertesi günün uddiyana bandha’larını düşünerek nasıl geçecek bu hayat? (Bu konuda ayrıca yazmayı planlıyorum, ama evime döndüğümde (!))Sabah sabah iç isyanın ayak sesleri! 
Telefona uzanmadım diyemeyeceğim çünkü bir kol saatim olmadığı için telefonu saat/alarm olarak kullanıyorum. Ama uçak modunu kapatmadım, mesajlara, internete bakmadım. Gururluyum! Bu arada analog dünyaya geri dönmeyi gündemime alayım, böylece hiç elime telefon değmeden yogama başlayabilirim. 
Vakit bol olunca sakin, uzun bir çalışma yaptım. Nefes sayısını arttırdım. Ama Sarpa’da hala nefes nefese kaldığım için durma ihtiyacı hissediyorum. Bu sefer farklı olarak, durduğum için kendime kızmadım. Mayurasana’da yukarıya doğru ufak kıpırtılar var ama heyecanlanmak için henüz erken. 
Yarın nerede yazacağımı henüz planlamadım. Hazır Bodrum’dayken Pınarcığım’ı ziyaret etme niyetim var. Bakarsınız yarının yazısına fotoğrafımızı koyarım…

*”Koşma tatlım, düşeceksin!”

Ayça II – Gün 8: Horozları alt ettim

Şılıp şılolop…şılıp şılolop…

Kendi uyanışımı bir film seyreder gibi gördüm. Önce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sonra beynim kulaklarımın ilettiği sesin nereden geldiğini ve ne sesi olduğunu anlamlandırmaya çalıştı.

Şılıp şılolop…şılıp şılolop

Boynumun ıslaklığını hissedince odanın boğucu sıcaklığını fark ettim. Saate bakmak için telefona uzandığımda uykum iyicene açılmıştı. Nolur saat 5 falan olmuş olsun da kalkmak için mantıklı bir saat olsun.

Şaka mı bu? Saat daha 3:46!

Banyodan gelen su sesi uykumu iyicene açtı. Zorlasam uyurum belki ama 2 saat sonra kalkması çok ama çok daha acılı olacak. 

Vay be, hayat ne garip! Çok değil, sekiz-dokuz ay önce biri bana “Kızım, sen Bodrum’a tatile gideceksin, akşamları bırak rakı-balık muhabbetini, az biraz yiyip emeklilerle beraber 10’da yatacaksın, sonra da sabahın 4’ünde yaşıtların ve üstü kesim uyur, daha genç olanlar da partilerken kalkıp yoga yapacaksın.” deseydi git beeaa diye başımdan savardım.

Hadi bakalım, uyandım madem bir işe yarasın (Pınar’ın annesinin “Yap, kurtul”una benzedi biraz ama bu saatte gerçekten böyle).

Bu sefer dünkü acemiliğimi atmışım üzerimden, nerede duracağımı biliyorum. Emin adımlarla geçtim yoga köşeme. Mat sermedim, bahçe lambasının aydınlatması ile loş bir havada başladım yogama. Ben bekliyorum ki bu kadar erken saatte yoga yapıyorum, başım göğe erecek. Merakta bırakmadan söyleyeyim. Hiç öyle birşeyler olmadı. Hatta bir iki sineğin beslenmesine göz yumdum, huysuzlanmadım, ısırdıkları yerleri kaşımadım bile (oraya nefes gönderdim, kaşıntım geçti diyebilmek isterdim fakat henüz o noktaya gelemedim). Ama bir tanesi gözüme girince dayanamayıp elimle iteledim sineği. Hah, gitti sabahın dördü yogası, boşuna kalkmışsın diye de kendimi azarladım. 

Nefes al, ver, sakinleştim tekrar. Hazır vakit varken bol parantezli, bol tekrarlı bir çalışma yaptım. Ben bitirirken ezan okunuyordu, horozlar da koroya yeni başlamıştı. (Beni kıskandıklarını düşünüyorum.) Güzel bir zamanlama oldu aslında. 

Kalkarken, yogamı bitirip yazımı da yazdıktan sonra uyurum tekrar nasıl olsa diye düşünüyordum ama şu anda pek uyuyasım yok. Bugün nasıl geçecek, geçebilecek mi merak ediyorum. Onu da yarın anlatırım.

Ayça II – Gün 6 & 7

Bodrum’dan merhaba!

Dün malum yolculukla geçti. Sabah 4:30’da kalkar kalkmaz pijamalarımla (!) ısınma-8 nefes vahni (x2)-ılınma yapıp hazırlanmaya koyuldum. Arabada gözlerimi 1 saat kadar açık tutabildim, o da birşeyler yiyip içtiğim için. Çıkınımızın dibini daha ilk saatte gördükten sonra eşim kendini şoför gibi hissetmesin diye ona yolculukta eşlik etmek  için DJ’lik işine giriştim. Telefondan şarkılar seçerken ekrana bakmaktan midem bulandı, dur bir dinleneyim diye gözlerimi kapattım. Açtığımda Akhisar’daydık.

Kötü haberi, hava ve yol durumu vermek üzere annemleri aradığımda aldım. Annemlerin evine hırsız girmiş. Hem de gündüz vakti babam salonda uyuklarken. Neyse ki canlarına birşey olmamış, maddi biraz kayıp var, bolca da sinir bozukluğu. Dünden beri ara ara bunu düşünüyorum. Hayatta iyi olduğu kadar kötü de var, hem de ne iyilikler ve ne kötülükler…

Dün yolda saatlerce sızmış olmama rağmen akşam 10’da bayılmadan az önce kendimi yatağa attım. Yatarken de saati 5:50’ye kurdum. 8 saatlik uykuyla toparlarım iyicene.

Gece oda çok sıcaktı, alt kattaki bebek de ne bizi, ne anasını uyuttu. Tam sabaha karşı dalmıştım ki horozlar uyanma saati olduğuna karar verip koroya başladı. Alarm çalıncaya kadar uyumaya hakkım olduğuna, hatta alarmı kapatıp uyumaya devam etsem de yol yorgunu (sanki bütün yol uyuyan ben değilim!) olduğum için bunun mübah olacağına kendimi inandırdım. Alarmı kapatmak için telefona uzandım. Saate baktım 5:48! Vay be, biraz horoz destekli de olsa iç saat çalışmaya başladı galiba! Bu bir işaret olsa gerek, kalkmazsam ilahi güçlere ayıp olacak.

Yeni bir mekanda ilk yoga…heyecanlandım azıcık. Nerede dursam? Ne tarafa baksam? Akşam yatarken kıyafetlerimi hazırlamıştım. Bodrum sıcağına, Lolasana yapabilmek için Şirince’de kesmek suretiyle tozluk haline getirdiğim çoraplarımı bile getirmiştim. Onlar da duruyor kenarda. Sonunda terasta yapmaya karar verdim. İyi de yapmışım. Yeşilliklerle çevrili, kimsenin göremeyeceği geniş bir alan. Hafif de bir meltem var. 

Dünkü yoldan sonra bedenim tutuk olur diye bir önyargım vardı ama herşey yolundaydı. Horoz sesleri, cırcır böcekleri, matın üstüne çıkıp inen karıncalar eşliğinde sakin bir çalışma oldu. 

Blog yazıları dün iyicene birikmiş. Bizim ev halkı hala uyuduğu için okumaya vaktim var. Birkaç tanesini okuduktan sonra ellerim kaşındı, dilim kamaştı, benim de yazasım geldi…

Ayça II – Gün 5

Arkadaş, bu nasıl bir sıcak! Akıllı telefon kafadan atmıyorsa, ki bu aralar isabetli atıyor, hissedilen sıcaklık 37 dereceymiş. Yarın daha da sıcak olacakmış ama ben yarın seferiyim.

İki hafta evden uzak kalacağım. Bu zaman içerisinde yogamı ve yazılarımı aksatmamak için Cevat Kelle misali tüm techizatım hazır: ultra ince mat, ultrabook, ultra hafif tightlar…Seyahat kapsamındaki herşeye ultra etiketini yapıştırmışlar.
Bugün sıcaktan iyicene mayışmışken bavuldan tableti çıkarmaya, laptopun açılmasını beklemeye üşendim. Yazı yazsam da mı saklasam, yazmasam da mı saklasam diye amaçsızca dolanırken kendimi yine evin en serin yeri olan giriş holüne attım (bkz. Ayça – Gün 9: Seramikte yoga almaz mıydınız?). Hadi dedim, en azından telefondan iki selam göndereyim ahaliye. Yollarda vereceğimiz ihtiyaç molalarında “Annneeaaa, napıyorsun kaç saattir tuvaletteee?” nidalarına maruz kalmamak için “Bunu acil sangha ile paylaşmam lazım!” diyeceğim bir durum olmadığı sürece yarın benden pek ses çıkamayacak. Hani olur da merak ederseniz diye şeyettim.

Havanın daha serin olduğu, benim de yol derdine düşmediğim ve güzel güzel bilgisayar başında yazımı yazdığım bir gün olsaydı size bu sabahki yogamı uzun uzun anlatabilmek isterdim. Çünkü galiba şimdiye kadar evde yaptığım yoga pratiklerinden en kendi kendine, en çabasız, sessiz çalışmaydı. Öyle ki ısınmaları takiben çalışmaya başladıktan sonra nerede olduğumu, ne yaptığımı fark ettiğimde Mayurasana için Mandukasana’da oturuyordum; arasını hatırlamıyorum. Çalışmam bittikten sonra acaba birşeyleri atladım mı, az tekrar mı yaptım diye şüpheyle saate baktım (Fatmacığım, kulakların çınlasın!). Aşağı yukarı her zamanki kadar sürmüş. Ne yaptım da bugün böyle oldu, bilemiyorum. Fazla da düşünmedim, iyiyi de kötüyü de olduğu gibi kabul etmekte hayır var, darısı nice çalışmalara diyelim.

Yarın sabah 5:00’te yola çıkmayı düşünüyoruz. Evdeki 3 erkeği çekip çeviren dişi kuş olarak 4:30’da kalkmam gerekiyor. Kalkar kalkmaz ısınma-8 nefes vahni-ılınma iyi bir fikir gibi geldi (Bir selam da Alper’e!). 

Ayağım yeniden yere basıp da kendime biraz gelince görüşmek üzere! Siz bu arada yazın. Yollarda yazı yazamasam da sizlerin günlüklerinizi okumak keyifli olacak…

Ayça II – Gün 4: Dikkat! Domestik bir yazıdır

Yeni bir “Akşam olsa da yatsak” temalı günden merhaba!

Bugün aslında yazı yazmama hakkımı kullanacaktım ama sonra düşündüm, bugünü kendim için kaydetmem gerek. Zira 05:30’da uyanan bir insanın poposunun ancak saat 15:35’te yer görmesi bence ileride hatırlanası bir durum. Yaşanılan zorluklar unutuluyor bir şekilde. Bugün Elif’in yazısında okudum, ondan aldığım ilhamla yazıyorum. Normalde “Aman biz bir tanesine bakamıyoruz, sen ikizlere nasıl bakıyorsun?” sorularına gözlerimi yere indirerek “Eh işte iki taneler ya, oynuyorlar birbirleriyle.” diye cevap verirdim. Nah oynuyorlar! Hadi haksızlık etmeyeyim, 5 dakika oyun, 10 dakika kavga, 10 dakika anneye şikayet, benim saçlarımın diken diken olmasından sonra rahatlayıp barışma faslı…

Bugün ne güzel kendiliğimden uyanmış, hemen vırvırsız bir yoga yapmıştım. Kahvaltıdan sonra ben bulaşıkları yıkarken (bozulan bulaşık makinamız için servis hala gelemedi) Emre, benim gibi yazı yazmak istediğini söyledi. İyi dedim, açtık yeni ikisi bir arada tableti. Tatildeyken yazabilmek için kendime basit birşey aldım. Biliyorum, asıl derdi aleti kurcalamak. Bir süre sonra gittim, baktım, hakikaten günlük gibi yazmış:

“Benim adım Emre. 8 yaşındayım. En sevdiğim yemek yoğurtlu mantı…”

böyle devam ediyor. Bizim #28gunyoga’nın etkileri dalga dalga yayılıyormuş da haberim yokmuş.

Can geri kalır mı? Bugünlük yeter dedim, tableti Can’a verdim. O da yazdı sevdiği yemekleri, neler yapmaktan zevk aldığını. Ha bir de ikisinin de en sevdiği arkadaşı Kerem’miş.

Buraya kadar normal bir gün olarak seyretti. Ben yemek yapmaya girişirken ortam hafiften kızışmaya başladı. Yapılan haksızlıklar şikayet edildi, ufak çaplı itiş kakış yaşandı, kapılar çarpıldı. Emre bir arkadaşına gidince ortalık geçici bir süre duruldu. Ben de fırsat bu fırsat, 4 kişi için 15 günlük bavul yapmaya koyuldum. Ana kalemleri koymayı bitirdiğimde pencereden, püskürttüğüm 8 yaş kafilesinin kalabalıklaşarak geri taarruza geldiğini gördüm. Bir an aklımdan kapıları pencereleri kilitleyip evde yok numarası yapmak geçmedi değil. Neyse, dedim, çok çocuk hiç çocuk.

Oyun oyun nereye kadar? Sesler yükselmeye başlayınca zulada tuttuğum karpuz-börek ikilisini sürdüm masaya. Tam isabet. Çocukları midelerinden fethettim. Resmen taktik savaşı veriyorum. Doğru zamanda doğru adımı atmam gerek. Karınlar doyup biraz mayışınca kart oyunu oynamaya başladılar, ben de yine bulaşıklara gömüldüm. Yeni evlendiğimde bir yardımcımız vardı. “Ayça Hanım, ev işi nankördür.” demişti de o zaman pek birşey ifade etmemişti. Şimdi çok bilgece geldi bu laf bana.

Biraz sonra baktım bende derman kalmadı, haydi yavrucuklarım, biraz da başka annelere diyerek bir sonraki şanslı kapıya yolladım çeteyi. Gün içinde oradan oraya savrulurken boğazıma dizilen bir latte ve bir duble Türk kahvesi ile günü tamamlayamayacağımı hissedince hemen çay demledim. Onu da içersem belki 9’u görürüm akşam.

Bu da bugünün anısı olarak yer alsın blogda. Diğer anne smacıma manşetle karşılık vermeden birkaç sayfa da kitap okuyabilirsem ne mutlu!