Pınarlıne – Zor Günler Geride Kaldı

Ve hayır sırada daha zor günler yok Sanga. Şu ara ergenlerin birbirine “kanka” demesi hala moda, nasıl oluyor da bunun modası geçmiyor ona mı şaşırsam, biz ergenken bu kelimenin icat olunmamış olmasına mı hayıflansam bilmiyorum. Sanga da bugün biraz kanka bana. Kanka zor günler geride kaldı. Ve gerçekten seni trollemek değil niyetim. Sırada sadece yine zor günler var, daha zor diye bir şey yok. Neden biliyor musun? Son yaşadığım zor günlerden çok daha zor günler yaşadığım olmuştu ve yine de son yaşadığım zor günler başıma çok kötü bir şeyler gelmiş gibi hissettirdi. Yani bir zorluğun içindeyken “daha iyi günlerim olmuştu” demek insanı ne kadar aşağı itiyorsa, “daha zor günlerim olmuştu” demek insanı yukarı çıkarmalı di mi? Hayır Sanga(kanka). Öyle bişi yok! Daha zor günlerim olmuştu ve ben yine de hala buradan geçerken sürünüyorum. Anlatabildim mi?

Kendini döven, gömen, acıyla baş ederken de yetersiz gören bir parça hep var. O son çıkışı yapmayacaktın, o challenge’ı almayacaktın diyen. Neyse ki bir uzmanla çalışmak çok iyi oluyor böyle anlarda. Bu kez ben de o son challage’ı nasıl da kendimi korumak için aldığımı gördüm seans sırasında. O an istemsizce ve coşkuyla kendime sarıldığımı hatırlıyorum. Rahmimden kalbime bir günebakanın topraktan çıkar gibi çıkıp açıldığını hissettim. İçimdeki bütün kadınların, artık bir şekilde, nihayet, benim hayrıma çalışacak gizli bir bildikleri olduğuna ikna oldum.

Hatırlayamadığım kadar çok uzun zaman sonra kendimi, yalnız, kendi kendimi b*ka batırmış, aptal gibi neşelenmiş, yok yere eğlenmiş, kandırılmış, yeterince uyanık olamamış, aman allahım bu saatten sonra ne kadar gerizekalı olmuş, benim burada ne işim varmış, buradan nasıl kendimi kurtarırımlarla dolu gerçekten çok zorlayıcı bir anın içinde, insan bütün sinir sistemi tepkilerini verebilir. Bir şey diyemeyiz. Ezberden hareket ediyor gibi görünebilir, farkındalığını yitirmiş olabilir, ona da bir şey diyemeyiz. Bütün bu çöküşün içinde kararlı bir tek an hatırlıyorum. Kesilmesi gereken kablonun hangisi olduğundan inanılmaz emin ve seni buradan ancak böyle çıkartabilirim bu elimdeki araçlarla diyen. O kararlılık anı 24 saat kadar benim için bir utanç anıydı. Yanlış karar vermiş, kendimi terk etmiş gibiydim. Seansa böyle oturmuştum ve çıktığımda sanırım David Malka’nın suratına bön bön bakıp iyi tamam da nasıl diyen halime biraz gülümseyebiliyordum.

Yıllarca düşündüm, okudum, sordum, anlamaya çalıştım Sanga. Benim kafa basmadı kanka. Nasıl oluyor da bu hayata güvenme işleri yürüyor? Ben bırakıcam, hayat tutacak mı? Nasıl mesela o teslimiyet dediğimiz, tevekkül tamam da göz göre göre ağzıma s*çtığını hissettiğim bir enerji varken ve birilerine göre sevmeler hep laylaylomken, gerçekten daha hayırlı bir şeyler filan mı olacak? Zerre inanmadım buna. Çok şükür bir şekilde korunuyoruz daha kötüsünden buna eyvallah ama yani daha kötüsünden korumanın sonu var mı? Kolun da kopabilirdi ama dirseğini vurdun gibi bir şey mi tesellimiz? Aç da kalabilirdin en azından ekmeğin var yaslanacağın biri olmasa da olur mu bana layık gördüğün kötüsünden korumak, eksik olma gerçekten. İyi ki de filancayla yürümemiş bak sonra başına neler gelirdi o zaman niye filanca yerine falancayı göndermiyorsun karşıma, what is matrix lan bu cidden?

Sonuç itibariyle biz de kendimize yatırım yapmanın ekmeğini bir miktar yiyecek yaşa gelmişiz onu anladım. Tercih eder miydim hayır ama elimizdekini sevmeyi öğreneli epey oldu.

Teoman’ın dediği gibi tam da bir yaz günü, dibe vurduysan ya da hala

d

ü

ş

ü

y

o

r

s

a

n

tam o anda hangi parçanın ölmesi, hangi parçanın sahneye çıkması gerektiğini bilem bir mekanizma var. Dışarıda değil, göklerden filan gelmiyor, enerji değil, yaratıcı değil. Tam içinde bir yerde, sen kendini daha da batırmak için ne kadar çırpınırsan çırpın, onlar artık senden bağımsız bir ittifak halindeler. Bir tek onlara güvenebileceğimi işte böylece gördüm. İçeride gelişen ittifak, bir türlü bilgelik, teslim olunacak tek yer yine burada, kendi içimde.

Düştüm ve tutuldum.

Zor ve geçici.

Anlar beklenmedik zamanlarda pop-up ediyor, sarsıyor ve buradayım.

Yine düşeceğim, yine tutacaklar beni.

Bu yüzden ümit etmekte korkulacak bir şeyim yok. Sadece bunu daha sık hatırlamaya ihtiyacım var.

İyi haftalar Sanga.

Pınarlıne – Bal Gibi Olur

Selam Sanga,

He yo selamı değil, “Selam size büyük durumlar doruk anlar”dan gelen bir selam. Yazarsam geçer, sence içi boş bir ümit midir Sanga?

Sıkıntının doğuş anında doğduğu yeri bilmiyorum, sadece olaylar gelişip, bir yere varınca, retrospektif anlamlandırma yapabiliyorum. Belki de o kadar bağlantılı değil ama derdim anlamlandırmak da değil. Çok zor denebilecek ve aslında somut bir zorluğu görece az bulunan ve yine de karmaşık iki günden sonra burdayım. Düşüncelerimi ve duygularımı dans ettirdim dün yogamda, başladı ve bitti, bilmiyorum, farkında bile değildim, yoga değildi demek. Kalbim ağzımdan çıkacak gibiydi, bütün gece uyumamıştım ve bittiğinde bir minik nefeslik aralık vardı sanki göğüs kafesimde. Bugün ise anca yere oturduğumda biraz duruldu düşünceler, duygular. Kollarım nefesimle aşağı indikçe, havada uçuşanlar da yere doğru yerleşti. Göğüs kafesimde kocaman atlar koştu, tozu dumana kattı, duman boyumu aştı da anca tekrar yere iniyor gibi oldu. Gözlerimi kapatırken, Pınar’ın sesi içimde yankılandı, gözümüz açık yapıyorduk, iyi ki de hatırladım, yoksa yine içeriye dönüp kaybolabilirdim. Böyle zamanlarda gözün açık olması ruminasyonu ne kadar da azaltıyor, yeni anladım.

Kendi “olmaz”larımı görüyorum, ne kadar olmaz dediğin varsa içinde, ama kırılmaktan korktuğun ama ayıplanmaktan korktuğun için al onların hepsini Sanga, hep bir anda başından aşağı boca etmişsin gibi düşün. Bir tarafım ihtimallere açık, dizimi yerden altından kağıt geçebilecek kadar canlı bir şekilde kaldırıp tutabildiğimde bu genellikle milisaniyeler olup yere düşerdi ilk zamanlar, sonra daha uzun süre durmaya başladı. Buraya kadar kendimi getirdim, geliştirdim, çalıştım, didindim evet. Bir de eşi var ama sağ dizim. Sağ o kadar iyi duramıyordu, hatta hiç kalkmıyordu, sol ayağın ve sol ayak bileğinin yerle ilişkisi pek çalışarak olacak gibi değildi, orası hep zayıf halka gibi. Olsun dedim kalan sollar benimdir, solla pekiştik, sağ ayak yere sağlam basıyor, sağ bilek ve diz hizasını Da Vinci görse aşık olur. Sol ayak, boşver. Bu sabah bir an geldi, sol ayak da denemek istiyor, biraz yük verirsen bükülmeden, dizin yana açılmadan bulurum o hizayı diyor.

Bulamazsan peki sol ayağım? Ya burkulursan, ya sağ ayağımdaki dengeyi de bozacak kadar sarsarsan, ya düşersem? Ya seni yanlış anladıysam sol ayağım? Ya bu sadece benim ittirmemse, belki de sen hiç güçlü kuvvetli bir şekilde o yere basmak istemiyorsan? Ya ben sağ dizimin altından da kağıt fırlatsalar geçer gazına geliyorsam ama sağ dizimin bundan haberi bile yoksa? Hem insanın sağı ile solunda esneklik, güç filan hep birebir olur mu, ya boşa heves ediyorsam? Bu yaştan sonra bu bacak burada böyle ya gerçekten hayatta durmazsa? Bi de ben salak gibi çabaladığımla kalırsam? Ya karkottakadan dönerken seni yarım ayak boyu geriye koyar da yanlışlıkla dizimi sakatlarsam? Durduk yere yamulursam naparım?

Bir tarafta en kötü ne olabilirler, bir tarafta hayatta olmazlar. Bunun ortasını bulmak ne zor Sanga. Kötüyü düşünüp çağırma derler, iyiyi düşününce ya çağıramazsam Sanga? İçimin kasetçalarını son ses açıp sarı tarlaların içinden geçmek istiyorum, olmazlarımı duymamak için olur olur bal gibi olurları çalmak istiyorum. Olmazları alıp biraz sarılsam belki daha kolay olur, şu işlerim bi bitsin, önce oradan başlayacağım, söz Sanga.

“Selam size büyük durumlar, doruk anlar
Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi
Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar”

Pınarlıne – Çok şükürlerden bir demet

Başlığın içimden geçenlerle ilgisi yok, “yazılar yazın” butonuna tıklayana kadar bir başlığım yoktu ve benim için başlık her şeydir. Sayfa açılınca ilk aklıma geleni yazarım deyip, kendi zihnimde başlık ruleti oynadım, sayfanın yüklenme çemberi yandı söndü yandı söndü hoop durunca bu çıktı. Hikmetinden sual olunmaz maymun zihnimiz… Yazacak kadar sıkılmamışsam diye gardını alan bir başlık.

Magnezyumla stres arasında bir yumurta tavuk ilişkisi varmış, stresli olunca magnezyum düşüyor, magnezyum düşünce stres artıyor. Modern tıbbın bütün cihazlarına girdikten sonra çok şükür bunu doktor raporlu teyit etmiştim ki bende eksik olan magnezyum, kabak çekirdeklerinden bahsetmiştim. İşte o magnezyumu da kaç çeşit ilaçlara bölmüşüz her magnezyum her şeye iyi gelmiyormuş, bana iyi gelen magnezyum malatmış. Size yemin ederim ki ilaç bir mucize, hayır plasebo filan değil, daha önce magnezyum eksikliğinde verilen ilaçlar kulağını zonklatmış bir insan olarak söylüyorum. Gerçek bir bilim mucizesi. Evrenin gizemlerinde sadece magnezyumu, çeşitlerini ve insan denen canlının bunu nasıl da eşşek kadar diyebileceğimiz ama aslında yutulabilecek boyutta minik parçacıklarda somut hale getirip, iyileştirici etkisini ortaya çıkarttığını incelesek bile imana geliriz. Bugünkü mettalar bilime ve bu elementi (magnezyum element mi sayısalcılar yeşillendirsin) bedenimize katabileceğim ekstra yöntemleri bulan bütün akıl küpü insanlara ve bunları bize ulaştıran emekçilere gelsin. İki gündür ilacı içmeyi unuttum, gözüm seğiriyor o yüzden bu kadar şükran doluyum, çok şükür ki insanın bedeni kendisine bir şeyleri hatırlatmada hiç üşengeç değil yoksa kesin açlıktan ölürdük.

Halbuki gözüm seğirmezden önce aklımda ısınmalar vardı, sanıyorum ki 3 yıldır aşkla yaptığım ısınmaların girişine daha yeni aşık olmaya başladım. Hani öyledir ya gerçekten aşık olana kadar hep çok aşık oldum zannederiz, şıpsevdilik değil bu, dünyanın en güzel kabak mücverini yiyene kadar kabak mücveri çok seviyorum zannedersiniz sonra bir gün öyle bir mücver yersiniz ki dostum siz bugüne kadar mücver yememişsiniz. Öyle bir şey yani, işin güzel yanı bizim mücverler aramakla bulunmuyor, “just do it”. Ama yapma gayesi de olmayacak filan, baya karışık, çabasız çaba mı diyor budistler buna? Neyse, demem o ki hani bu en başta ayak parmaklarımızı sabitleyip bir güzel döndürüyoruz ya, ben ilk günden beri bu olayı çok sevdim. Hiçbir yogada yoktu bi kere (hiçbir yoga da ne ise anladınız işte), sonra hissi çok tatlıydı böyle risksiz ama yine de ciks bir katur kuturdamalı bir şey. Sonra getir bir de ez onu filan, ağzının içinde patlayan şeker gibili. Fakat son bir haftadır başka bir şey oluyor, (bırakmayı filan mı öğreniyorum yoksa gölgelerin gücü adına) ama vallahi oluyor. Sanki zemin, aşilin topuğunu dereye daldıran abla gibiymiş de beni bir tek ayak parmak ucumdan tutup nazenin bir şekilde havada daireler çiziyormuş gibi. Beden gerçekten serbest kaldığında, titreşimler neredeyse böbreğimden yayılacak. Çakride belime gelen o şenlenme hissi bütün bedene yayılıyor. Sanki toprak beni gerçekten parmak uçlarımdan tutabilir ve kendi etrafımda bir hava dalgası yaratabilirim. (Ateş hala yok fark ettiyseniz hikayade, şaka şaka var onu da anlatıcam). Simay’ın sarpası gibi olsa gerek ben de bunu sonsuzlarca tekrarlayabilirim ama ben sarpada hala kütük gibiyim. Herkes nasibine düşenle aşk yaşıyor…

Dizlerimi öpmemle dizime zeval getirmem arası 8 saat arkadaşlar, ben de öle bi kenafir gözlüyüm demek… Bu sıcakta nedense ipimi koparmışçasına gelen bir enerji var, dünyaca ünlü mikropla tanıştıktan sonra böyle oldu, onun devasa yorgunluğu sanki beni hımbıllığın dibine iten son vurucu darbeydi ve onun gidişiyle beraber ben öfkelenmeksizin koşabilmeye başladım, henüz at gibi koşmuyorum çünkü kalbim kulaklarımdan çıkar o zaman ama hızlı yürümeler, zıplamalar, yokuşlar aşmalar, her gün danalar gibi okulun içinde bebeklere inmeler ve geri çıkmalar, eve gelince üstüne şekil şükül aerobikler. Dün de işte danalar gibi yokuş aşağı yardırırken bir alışkanlık olarak dizimi kilitlediğim için pek hoş olmadı. Geçer ama çünkü bundan hep oluyor bana hem yogamı da yaptım, anlatabiliyor muyum şimdi niye çok şükürlerden bir demet.

Hayatta gerçekten başıma gelebilecek hiçbir şey üzerinde zerre tasarrufum ve fikrim yokken, bakın kontrol demiyorum bile, yine de planlar ve kontroller ve tedbirlerle yaşayıp yine de bugüne sadece bir diz sızısı, bir göz seğirmesi bir de sıcak basması ile uyanmış olmak… Matematik bilenler başımıza anbean gelebilecek ihtimalleri hesaplasaydı eminim o sayıyı okumaya benim matematik bilgim yetmezdi. Bunca ihtimallerin içinde bu sabah ihtimalimi sevmek çıktı kutudan. Pazar günü ile bugün arasında, içinde bulunduğum şartlar, başıma gelebilecek kötülükler, alabileceğim bravolar, yapabileceğim gıybetler, sevebileceğim insanlar, zarar verebileceğim insanlar bakımından, benim bilgim dahilinde ve görünen tek bir fark yok. Sadece bu sabah ihtimalleri sevmeye gönüllü bir zihin var. Bu bile bir ihtimaldi, çok şükürlerden bir demetle yazıya oturmak ya da alın beni burdanla oturmak… At koşar, baht kazanırsa, zihin koşar, can mı kazanır mı acaba? Koştuğu yeri sevdiğimin maymunu! Öpmüyorum ki nazar değmesin.

Bu saçmalıkları paylaşabildiğim için çok teşekkürlerimle,

Pınarline

Pinarline – Günlerden Bir Gün

Gerçekten öyle Sanga, günlerden bir gün… Sebebini henüz bulamadığım bir şekilde boğucu bir Pazartesi.

Sana yazarken, bulutlar gökyüzünde bir Cumartesi öğle saatlerinde Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin önünden Mısır Çarşısı’na doğru sürüklenen kalabalıklar gibi rüzgarda sürükleniyor ama hava yine de boğucu, yogamın sonunda, geçen yaz Pınar’dan öğrendiğim gibi kollarımın bacaklarımın suyunu sıktım, yine de boğucu.

Haftasonlarını sevmiyorum, haftabaşını severim, çünkü tercihli zihin bunu gerektirir. Haftasonu, weekend, bildiğim bütün dillerde sonlu bir şey (bildiğim bütün diller; Türkçe ve İngilizce, 8 senedir ders yüzü açmayınca artık CV’den beginner Greek’i çıkardım, ne kadar beginner olabilirsin, haftasonu ne demekti hatırlamıyorum bile, böyle yazınca da beş yaşında bir çocuğun ‘hayatımda böyle bir şey görmedim’ isyanı kadar komik duruma düştüm ama biliyorsunuz ben komiklikler ve şakalarla hayatta kalmış bir kadınım) Ben sonları uzatmayı sevmem arkadaşlar, haftasonu ise hafta bitsin yenisi gelsin, çünkü bereket nexttedir çünkü öyle bir çağdayız. Mesela Cumartesi şahane bir gündür, Oğlak burcu olmam ve Satürn ile ilgisi elbette vardır ama bir kere haftasonunun başıdır. Pazar böyle ayrılmak üzere buluştuğunuzu bildiğiniz sevgili gibidir, 5 saat ayrılık konuşması yapmaya gerek yoktur, bitti deyip gidebilecekken uzar da uzar. Hele ki dün nasıl uzadı sana anlatamam Sanga. Yürüyüş yaptım, kitap okudum, kahve içtim, bulutlara baktım, sonsuz scroll down yaptım, yine kitap okudum, biraz yattım, kalktım yine scroll down yaptım, keşfetten reels videoları bile izledim. Bitmedi. Dakikalar geçmedi.

Burada mı yazmıştım hatırlamıyorum, kendimi tekrar ediyorsam kusura bakma ama ben yazları evde geçirmeye alışkın bir tek çocuğum. Öyle tatile gidilmezdi bizde max long weekend dedikleri, long weekend ama bizim zamanımızda Cuma’dan başlamazdı, babam Cumartesileri işe gittiği o yarım günü gitmezdi, işte o long weekend olurdu. Bir keresinde ama 4 gün filan tatile gitmiş olabiliriz, fotoğraflar var. Her neyse, zaten yazın okul arkadaşları memlekete veya yazlığa filan gider, pek sevimli olmayan ama hiç yoktan iyidir akraba çocukları da marsık gibi yanıp boş boş konuştukları tatillerinden anca Ağustos’ta döner. Görüşünce, onlar tatile gitmeden önceki tadı bulamazsın. Ne anlatayım da ne olsun işte öyle bir araya gelmek gerektiği için bir araya gelinir. Dün de bu tipten bir yalnızlığın içinde rehberi kurcaladım, kimi arasam, yok zaten totomu kaldırıp bu sıcakta buluşmaya gitmem ama vakit geçsin diye kimle ne konuşsam. Arkadaşlar, eskilerin deyimiyle kafa dengi denebilecek herkes çoluğa çocuğa karıştı ve BLW & uyku saati dışında kafada denklik kuracak bir konu kalmadı, bekar olanlar hala 20 yaşında gibi yaşıyor yani denklik olsa da kafa gitti. Yaşça büyük olanlarda verecek akıl çok ama keşke kendi kafalarında tutsalar, işte ne bileyim bir kısmı dış görünüşüne aşırı takmış durumda bir kısmı ekmek arası pizza yiyebilir, ortası yok yani. Çekemem gibi geldi. Çekemediğimin onlar değil kendim olduğunu elbette biliyorum, gerizekalı olmadığımı anladınız bunca zamanda sadece gerçekten çekilecek tarafım olmayan bir günümde olduğumu ve kendimi kendi başıma çekmek zorunda olduğumun bir de rehberim üzerinden sağlamasını almış oldum. Bakın nasıl uzun ve grift cümleler; yani aşırı mutsuz ve dağınık bir zihin…

Sonuç olarak çadırdandır dedim, nemdendir dedim, uyuyunca geçer dedim. Sahi sabah bir yağmur yağdı, tam sevindim, arkasından dev bir nem daha bıraktı. Ne diyeyim, yılın bu vakitleri böyle işte ahla vahla geçmelik. Birazdan gidip toplantılarıma gireyim de kendimi işe yarar biri gibi hissedeyim.

Önce yogamı yaptım, yoga asana sonrası bacakları üçgen üst üste koyup sonra kolları arkadan birleştirip öne katlanında anca dizimi öpecek seviyeye geliyorum, öptüm ben de.. Biliyorsunuz bütün sevimsizlikler dizlerde toplanıyor. Sahnede çok öfkelendiğim bir an, kendini sihirbaz sanan bir kolaylaştırıcı sormuştu bedeninde nereyi hissediyorsun diye dizlerim kocaman demiştim. Ağırlığı orantısızca taşımaya gönüllü, sakatlanmaya çok meyilli canım dizlerim. Bu çekemediğim her bir parçanın üzerine yürümeye hazır, içime attıklarımı top yapıp tutan dizlerim. Ev sahibi çıkarır mı, işler kötü gider mi, bu yalnızlık ömür boyu sürer mi korkusunu aşağı ittikçe kemikleştirip, iyice içime kök saldıran dizlerim.

Bu haftabaşı böyle oldu, sevmeye en zor yerden başladık… Pek pazartesi gibi değil ama kimsenin umrunda da değil.

Dizlerine iyi bak Sanga.

Pinarline – Yakalandım

Helloo Sangha! Tatilden okula/ofise dönüp neler oldu neler diye anlatanlara hep bayılırım, benimki pek öyle olmadı, zaten benim neler oldu neler diye anlatacağım tatillerde de hep sorunlu ve tatsız şeyler olurdu, sahi nerede bu tatilde başına süper şeyler gelen insanlar, sadece romanlarda mı? Belki bu yüzden Defne Hoca’nın Yitik Ülkesi’nde Noel hevesiyle kiliseye giden kızın öyküsünü çok sevdim. Hedefe vardıramadığımız şaşaalı yola çıkışlarımız ziyan olup gitmeyebilir böylece değil mi? Ben sonunda yakalandım, sobe dedi malum pandemi bey, iki yıldan fazla süredir kaçıp saklandığım halde nihayet beni yakaladı. Yakaladı da bitti gerçi korkusu… Yakaladığı andan itibaren içimde bir hastalığı iyi ağırlamak menkıbesi akıp gidiyor. Şikayet etmedim, ben şikayet etmedikçe belki de şanslıyım diye epey iyi geçindik. Zaten bu yeni varyant çok hırpalamıyor dediler belki beni şimdi yakalaması da bana hayatın geçtiği bir torpildir, kim bilir… Memnunum be sangha, bu son derece sıkıcı olaylar silsilesinden bile memnuniyetle geçmekteyim sanırım. Tabii ilk zamanlardaki gibi süründürse, herkese yaptıklarını yapsa bu kadar tuzu kuru bir memnuniyetim olamazdı ama aslında söylenecek sebeplerim de çok inan, insanın bir dünya maddi manevi koşulu bir araya getirip tatile çıkabildiği yurdum ekonomik koşullarında kim 4 günlük tatilinin 2 gününü hasta geçirmek ister? Ve yine de çok şükür çünkü en büyük korkum eve dönememek olmuştu. İşte bunlar hep Allah’ın garip kulunu sevindirme yöntemleridir, kulun unutulmadığını anladığı anlardır.

Biraz zihnimdeki düşünceleri takip edebilir hale gelince, instagram yerine buraya bu notu düşmek istedim ben de, geriye dönüp bakınca, başımda bu da geçti’nin izi burada dursun istedim. Bir nevi teşekkür olarak… Beni 10 saatlik (uzun molalardan ötürü) yola hazırlayan otel odasındaki yogamdı. Test sonucum çıktıktan sonraki sabah, öksürükten yatamayıp da koltukta sabahladığım o gecenin sabahı, ahlayıp vahlamadan kendiliğinden gelip bedenime yerleşen yine yoga oldu. Ağrıyan sırtım ve tutuk kuyruk sokumumu aldım resmen kısalmış ve tombik bacaklarımla biraz samapada biraz vaişaka hediye ettim, sonrası kendiliğinden geldi. Kısa ama kopuk olmayan bir akış. Nefes alabilmenin güzelliği, bir kilo olmuş başımla öne eğildiğimde, kurmastanada az ateşte bırakılmış kemikler. Ateşim çıkar mı korkusunu bahane edip daha bir sığındığım ikinci prelüd. Yoga ile başlayan sabah, benim için “her şey yolunda” sinyali. Bunu bir kez daha anladım. Tüm ev ahalisinin hasta olmasından ötürü, bayram sabahından başka her şeye benzeyen bayram sabahında, bedenime ve zihnime bayram yaptıran yoga. “Yogamı bile yapamadım” söylenmesi diye bir şey var mesela evden aceleyle çıkılmış sabahlarda, gün içinde zorlandığımda içimden geçiveren. Yogamı bile yaptırmayan koşullara yönelik bir hınç, “bile” çünkü iki elim kanda olsa rutinlerim rutinlerimdir. Kendiliğinden başlayan yavaş sabahların, yavaş akan günlerin içinde işte zihnimi sakinleştiren bir bayramdı tekrar tekrar buluşmak. Kemiklerimdeki tanıdık tıkırtılar, vajradaki bildik gerilim, işte evindesin dedi. Her şey yolunda, merak etme. Hatta bütün bedenimi davula şişiren ödem ayak parmaklarımda da olunca, çok sağlam bir suçi bonusu bile oldu.

Kendimi ittirerek girdiğim her ders, söylenerek yaptığım her balakrama, kendimi sakatlayacağım işte şimdi korkusu ile söylenip durduğum her asana… Hepsi şimdi anlamlı bir bütün gibi durdu karşımda sanki. O günlerde bunca zorlanıp devam ettiğim her şey şimdi kendiliğinden gelip “canım hastasın, iyi de uyuyamamışsın gel biraz rahatla” dedi ya da benim artık böyle bir şey duymaya çok ihtiyacım vardı ve böyle deniverdiğini varsaymak bana çok iyi geldi. Gerçekten dayanacak bir kaynak, bir omuz, biraz bırakabilecek bir yer somut ve canlı olarak karşımda durmadığında, o dayanağın içeriden bir kararlılıkla ve kendiliğinden çıkabilmesi sadece kocaman bir minnet uyandırdı içimde.

Bu yazıya başlarken aslında yakalanmadan önceki maceralarım ve karantinada fırsat bu fırsat deyip başladığım ödevimiz Avatar vardı gündemimde ama bir kez başlayınca, böyle uzun bir teşekkür çıktı.

Sadece buradaki yankısının anlamlı olacağını bildiğim bir yere bıraktım ben de bu teşekkürü.

Sevgilerimle,

Pinarline

pınarlıne – gün 29: Hüzünlü şarkılar gibi güzel

Cemal Süreya diye bir şairin varlığını öğrendiğimde 15 yaşımdaymışım, tam 20 senedir, şiirlerini ezbere bildiğim başka bir şair olmadı. Dizeleri hayatıma her seferinde cuk diye oturan başka şair de olmadı. Belki bir gün kendisinden uzun uzun mısralar düşüreceğimiz bir masada buluşuruz Sanga.

Bugün de yazıyı oturduğumda “daha karpuz kesecektik” mi yazsam başlığa derken, bu başlık geliverdi.

İnzivadan fiziksel olarak döndüm, fiziksel ve ruhsal olarak çok yorgun hissediyorum. Bir de galiba kendimi sakatladım, yine sağ küreğimde yer yapan noktadan, huzursuzum. Bunu bir hareketle mi yoksa inziva çalışmalarının etkisiyle mi sakatladım inan şu an bilmiyorum. Burası komple karışık, belki bir sonraki istasyonda anlatırım.

Bugün hariç her sabah yogamı yaptım, biraz kısa ve kompakt oldu ama özellikle böyle yabancı yerlerde uyandığımda ağrılarımı azaltan etkisine aşığım. Ve seni bolca andım içimden Sanga, yer yer yogamızı sesli de andım. Kulakların çınladı mı?

İlk yazımda, Buradayım yazmışım başlığa, bir mevsim gibi gelen bu bir ayın sonunda diyebilirim ki Buralıyım… Beni hem Buralı yapan hem de kendim gibi yapan bir şeyler oldu burada, çoğunuzun şahit olduğunu hissedebiliyorum. Yogamın disiplininden çok şükür emindim ama yazı disiplinim için öyle diyemem. Uzun zaman İngilizce konuşmayınca gelen bir zorlanma hissi olur tekrar başladığında ve iki gün konuşunca yine aksan yerine oturur, kelimeler doğallıkla çıkar ya, varlığınız işte yazıyla ilişkimi böyle düzenledi yeniden, her birinize pek çok teşekkür ederim.

Cemal Süreya’nın ilkokulda tavşanla kaplumbağa hikayesi sayesinde bir ödül kazanmış. Üçüncü sınıftaymış, öğretmen bu hikayeyi onlara anlatmış ve demiş ki yarın siz de yazacaksınız, en güzel yazana ödül vereceğim. Şaire, ödülü kazandıran “Bir tavşanla bir kaplumbağa canciğer arkadaş olmuşlardı.” cümlesiymiş. Bu canciğer kelimesi ona bir Yavru Türk dergisi kazandırmış. İşte 28günyoga benim için beni kendi “canciğer”ime yaklaştıran bir serüven oldu.

Henüz ben uzaklardayken yazılmış yazıları okuyamadım, bu birkaç gün okuyup yorumlara sarabilirim 🙂 Sanırım yorumlarda devam etmek serbest 🙂

Gözlerinden öperim Sanga ❤

pınarlıne – gün 25: Well deserved

Pandemi öncesi hayatımızda, cuma akşamlarının, long-weekendlerin ve cumartesi gecelerinin instagram stroylerindeki tek ibare “well deserved”. Dinlenmeyi, içmeyi, yemeyi, cozutmayı, tatili, gezmeyi hak etmen gerekir. Bunu hak etmen için çok çalışman gerekir. Bunun için tüm suçu sisteme atamayacağım, aynı sistemin içinde böyle düşünmeden de yaşayabildiğime göre benim varoluşumda da bu hak etme sistemine güçlü bir eğilim var. Öyle olmasaydı zaten herhalde hayatta kimlerin hak ettiği yerlerde olup olmadığına da çok kafa yormazdım. Yine de öyle olmasaydı, haksızlıklar karşısında konuşacak cesareti bulamazdım. Buyurun hakkaniyet arayışının kendisi ve gölgesi nasıl çalışıyor. Huzurlarınızda pınarlayn… Çok güzel çalıştırırım böyle şeylerin gölgelerini. Dark side, geçmesi hep çok kolay ve sonra ellerimi yıkayıp çıkması da çok kolay bir yerdir, akreplikten mi oluyor bunlar bilen yeşillendirsin. (Ben kimim diyen birinin, davranışlarının sorumluluğunu zodyaka atması da ayrı şamata)

Perşembe – Pazar arası inzivaya gidiyorum, bu girizgahı o yüzden yaptım. Son güne yazımı buraya bırakabilmeyi umuyorum (I will be on leave with no mobile access, dünyanın en güzel auto-reply’ı, please expect delays in my return. kıpsss) Bu well deserved kısmı içimde dünden beri geyikle karışık devam ediyor. İnzivayı hak etmek için ne yaptın diyor içimde bir ses, vallahi hiçbir şey yapmadım. Bu ara kötü bir öğrenciyim, pratiklerim de biraz sallantıda, an be an kendimle bağlantıda olma çabamın güzel meyvelerini görüyorum ama sabah erken kalkıp, yürüyüşümü yapıp, gelip sonra yogamı yapıp, akşam da uzun uzun meditasyon yaptığım rutinimdeki gibi de akmıyor hayat. Hem fiziksel koşullarım müsait değildi hem enerjim hem biraz gönülsüzdüm. Bence gönülsüzlük bu ikisinin sonucunda artıyor. Özellikle enerjim yokken… Yani inzivaya çalışkan bir öğrenci olarak gitmeyeceğim. Bu well-deserved hikayesine gıcık oluşum buradan… Çalışan bir öğrenci olarak gitmesem de orada olmayı vaat edebiliyorum. Gittiğimde, gittiğim yere varabilmiş olacak kadar temiz bir zihinle gitmeyi vaat edebiliyorum. Geçen sefer bunu yapamamıştım, inziva kafası döndükten üç gün sonra filan gelmişti. Şimdi en azından bir sürü şeyi temizleyip gidebildim, bunda tabii ki iş ve ev gündeminin de etkisi büyük… Bir kez daha dersimi aldım Nisan-Mayıs bünyeyi zorluyor, ömrümüz olursa seneye bu kadar yüklenmeyeceğim takvime.

Çok dağınığım bugün, enerjim geri geliyor gibi ama sanki arada çeken anten gibi, cızırtılı, heh şimdi geldi oynama sakın, gene gitti gibi bir hal. Klavyeden çıkan sesten bile anlıyorum bunu, eminim siz de yazıdan anlıyorsunuzdur. Mars Balık bitmiş di mi artık? Dünkü yazım benim içimde çok yorucu bir etki yaptı. Sanki başımdan geçeni terapiden anlatınca iyileşti sanıp sonra terapiden çıkınca gelen deve çökmesi hissi gibi oldu. Halbuki paylaşıverdim ve gitti sanıyordum. Bunun etkisini rüyalarımda anladım. Zaten şu Mars Balık seyrinde ve ona tekabül eden zaman dilimindeki bütün göksel etkileşimler boyunca aşk resm-i geçidi yaşandı rüyalarımda. Adını bile zor hatırladığım flörtler dahil, nasıl bir çekmece temizliği yapıyorsa bilinçdışım, hepsiyle türlü helalleşmelerden geçtiğimizi düşünüyorum. Dün gece ise ne yaptıysam aşık olamadığım ama çok alıştığım, ayrılamadığım ve yazıda bahsettiğim insanı insanlıktan çıkaracak bütün testler ile sınadığım kişiler arasında yer alan çok eski bir sevgiliyi getirdi rüyama. Uzun zaman sonra tanıdık bir yerde karşılaşıp, birbirimize ettiklerimizi bilircesine sarıldık. Konuşulmamış bir huzur vardı, hiç kavga edilmemiş, hiç büyük yeminler verilmemiş, sanki sonradan karşılaştığımızda birbirimize ölü taklidi yapan o iki insan olmamışız hiç gibi ama hepsi gerçekten olmuş ve hayat bugünden devam ediyor gibi… Bedenimdeki o gerilimden kurtulma hissini rüyamda değil gerçekte yaşadığıma eminim. Nasıl ki rüyada kavga ediyor ya da kaçıyorsak uyanınca bedeni gergin bulursak, bu rüyadan uyandığımda da sanki çok çok çok ağlamış ve o ağlamanın sonunda gelen peltelik kıvamına ulaşmış gibiydim. Bir şeyler daha çözüldü içeride, indexte yeni yerinin adı yazıldı, damgası vuruldu, yeni çekmecesine yerleşti çok şükür.

Bugün hala çadırın etkisiyle minik minik döndüm yogama… Restoratif seri ile… Sabah uyandığımda geceki gevşemeden eser kalmamıştı, yine pınarca yatıp mumya gibi omuzlarıma halat asmışım. O da geçer elbet, ben bilmediğim yerlere giderken çok geriliyorum, yine de gideceğim yerden geri kalmıyorum. İşte böyle bulutlu hafif dumanlı bi yerlerden ne kadar hak edildiği ve hak edilmesi gerektiği tartışılır bir yola çıkıyorum.

Pazar akşam görüşebilmek dileğiyle sanga. Gözlerinden öperim.

Pınar G.

pınarlıne – gün 24: Biraz da gerçekler diyelim mi tatlı kız?

Öncelikle, itiraflarıma başlarken, Ayça’nın yazdığı gibi miladi takvimle bir gitmemiz çok hoşuma gidiyor, bunu diyeyim. Birincisi, aşırı kolay 24 Mayıs ise Gün 24, pratik! İkincisi sanki uğurlu gibi geliyor bana, şöyle ki ben mesela işe gidiyorum ve o gün çok kritik bir olay var ofiste benim için (olay da neyse kelimelerim bitmiş) ve diyelim otobüs ben durağa varır varmaz geldi ve tam önümde durdu ya da metroya koşmadan yetiştim, o gün var ya üf çiçek gibi geçer. Geçeceğine olan inancımı severim ben. İşte miladi takvimle paralel gidince uğurlu blog oldu burası bence, yıldız kayarken dilek tutmak isteyenler kaleye mum diksin (bu da Doğaca oldu biraz sanki)

Gelelim maydonozun faydalarına, ben küçükken böyle laflar vardı, büyüyünce ne oldu onlara sahi?

Konuya, yine küçükken öğrendiğim, bir şiirle başlamak isterim, bu şiir aklıma dün gece geldi, az önce de Pınar’ın şiirini görünce eşzamanlılıklara güldüm. Fakat şiir benim değil, babamdan öğrendim, o nereden bilemem… Anonim diyelim, şiir de değil hatta tekerleme diyelim dilerseniz.

Menemen

Menemen menemen,

Ben bu işe gelemem

Ayaklarım çok küçük

Naylon çorap giyemem

***

Bu şiir benim bağlanmakla ilgili bütün hakikatimi ortaya koyuyor. Şiirin aklıma geldiği dün geceye flash back yapıyoruz. Çadır çadır ofise giderek helak olmuş pinarline pijamaları çekmiş yatağa girecek, telefonun mor lambası yanıp sönüyor, çalışkan ikilerin grubuna bir mesaj düşmüş. Mesaj Doğa’dan, dersten çıktılar, ben giremedim, mealen diyor ki mangalanamaskarın yeni bir versiyonunu öğrenmişler ve biraz kazık çıkmış (Doğacım bunu süper edebi ve kibar ve aynı zamanda benzetmeler açısından zengin bir biçimde ifade ediyor ama ben grubun mahremiyetine daha fazla havuç suyu sıkmamak için ss filan alıp eklemiyorum). İçimden ilk geçen şey “bitti, buraya kadar”. Pre-prelüdü bir şekil yaptık, ilk prelüd zaten ilk prelüd, kemiklerimizin yapısının izin verdiği ölçüde katlanıp bükülüyoruz, alevlerden alev beğeniyoruz, ikinci prelüd zaten bana evladiyelik yeter öyle böyle aşk yaşamıyorum kendisiyle, e tamam. Ben zaten süper aerobik, fit, akrobatik filan biri değilim, hımbılım bi kere, eğilip kalkmayı sevmem, ev işlerinde bir tek ütü severim, tertemiz iş, dümdüz dur, müzik aç ya da dizi aç tertemiz çamaşırları dümdüz et salına salına. Sana kim 3. prelüdü vaad etti ki güzelim diyorum içimden. Senin buraya gelebilmen mucize ama zaten 2. prelüd bir ilerleme prelüdü değilmiş, çerezmiş heh sen bu çerezi al yoluna devam et çünkü bu defa nakka! İçim içimi yiyor, Pınar dediydi ocak dışı olmak yok diye ama ne olacak öğrenciliğimiz boyunca hep sınıfta bu da bu hareketleri yapamıyor ama olsun devamsızlık yapmıyor çabalıyor diye kenarda hacıyatmaz gibi debelenen öğrenci mi olacağım, hayatta olmaz! Bitti, buraya kadar. Ben tabii tepkimi hemen ortaya koydum can havliyle, mangalanamaskarı yaptık da bu kaldı hemen bakayım ne menem bişimiş. O arada kaydı yüklememiş, kaydı yükledi, ben battaniyenin ucu elimde kalakaldım. Baktım yüklendi, atlaya zıplaya dakika 44 filan oraya geldim. Virastana sağa in, yukarı nefes al, nefes ver sola virasta ve in aşağı kahveleri hazırla, sağa geç, birileri sağa geçmemiş sağ taraf diyor Pınar ısrarla, geçin arkadaşım geçin, geçin de başlasın şu meret, telefondan öyle 10 saniye atlanmıyor, bir dokunuyorsun dakka 90 oluyor. Neyse sakinim, sakinim, uyuyacaktım ben. Sonra öğreniyoruz, elleri yere koymadan mangalanamaskar, hemen vaziyet al, olduğun yere çök kahvelere, geç sağa, yel yepelek yerleş mangalanamaskara, bırak bakalım elleri, oha bıraktım, hem de ne biçim bıraktım, HAVADA DURDUM ŞAHİTLERİM VAR ARKADAŞLAR. O derece bırakmak, ulan dur kesin yanlış anladık, bir daha bak bir daha yap, sonra çalışkan ikilere şarla, oha bu çok kolay. Densiz! Neye göre kime göre, onlar sana dönüp karkottaka çok kolay diyor mu? Eee? Ama böyle o gerilim gidince bi elim ayağım titredi, ona ver canım sınıfım. Neyse iki güldük eğlendik, yattım ben. B*k uyursun afedersin.

Bu his çok tanıdık be sanga. Akşam buluşalım mı bir şey konuşmamız lazım’lardan tanıdık. Ben önden gideyim dedikten sonra duyulmayan telefondan tanıdık. Mesajıma iki gün geç gelen cevaptan tanıdık. Bu akşam işim var ertelesek sana uyar mı’dan tanıdık.

Bu hissin otomatik tepkisi ne? Sen bu ilişkide beni yarı yolda bırakacak gibisin o zaman dur öyle bırakılmaz böyle bırakılır. Anında topuk, yemiyorsa test üstüne test, ne yaparsam bırakıp gider onu anlayayım testi, insanlıktan bezdirene kadar hem de…

Bu sefer kesin bitti korkusu o kadar kemiklerimde yer etmiş ki sırf o korkuyu yaşamamak için yarıda bıraktığım öyle çok ilişki var ki. Çünkü kesin bitti, bitiyor korkusu ile yaşamaktansa, ayrılırken bir defada acıması daha iyi.

Ben başlangıçlarda çok iyiyim dedim dün içimden eve dönerken ama devamını getiremiyorum. İşte bu yüzdenmiş… Pınar bir keresinde yoga da sevgili gibi demişti, bir dersin başında, anladığımı sanmıştım.

Dün akşam bana ayna oldu, bu defa bitti deyişim, kaçmak isteyişim, hee ben yanlış anlamışım oh diye arkama yaslandıktan iki dakika sonra peki ama 3. prelüd nasıl olacak kaygısına girişim… Ayaklarım çok küçük naylon çorap giyemem deyişim…

Ya işte böyle, biraz da gerçekler tatlı kız, o hatmettiğin bağlanma teorileri çok güzel de sen daha yogana bile ne zaman terk edecek beni ya da ben onu ne zaman terk edeceğim diye bakıyorsun… İnsan, ilişkilerde iyileşiyor evet ve belki yoga ısrarla, güvenle, bu gördüğüm pinarline’ı iyileştirmek için orada duruyor, hadi bakalım, çok romantikti ilişkide beraber büyümek, iyileşmek, iyileşmeye gönlün var mı tatlı kız?

pınarlıne – gün 23: Ben kimim?

Sanırım bu başlıkta ilk yazım değil ama insan işte dönüp dolaşıp aynı yere daha derinden dalıyor, değil mi sanga? Bugün benim için önemli bir gündü, dünkü varoluşsal pms krizlerimin ardından, 2019 model pinarline’ı geri çağırdım saklandığı yerden. 2019 model pınarline biraz havalı biri, bir sürü şeye yeni başlamış, yaşam enerjisi çok yüksek, ciddi bitişler ve başlangıçlardan geçmiş, olduğu yerde çiçek açmış açtırmış, kimseye eyvallah etmemiş biri. Bir zamanlar fırtınalar estirirdim var ya Mazhar Alanson’un işte o 2019 pınarline. “Breh breh” derler bizim oralarda (Doğa’nın dediği gibi ağızların yazıya dökülmesinin zorluğu). Pandemide sadeleşirken onun ateşini de biraz kıstım galiba, içe çekildikçe çekildim, uzun zamandır hasretim olan saç uzatma işine girdim. Gölgelerden ışıltılardan uzaklaşıp, içimin gölgelerinin derdine düştüm. Ojeler pastel renklere sonra ojesizliğe döndü… Saçlar bihter ziyagil moduna geçiş yaptı. Biraz kilo da alınca saklanma, soluklaşma bu içe dönüş adını verdiğimiz perdenin arkasına bir güzel yerleşti. Ne kadar hasret olsam da uzun saç bu başta durmuyor sanga, Allah herkesi çeşit çeşit yaratmış beni de bu çeşit yaratmış. Dün bunu kabul ettim ve yeter dedim, kendimi olmadığım biri gibi yapmaya ya da bedenimi bir yana çekiştirmeyi bırakıyorum. Fırtınalar estirmeyen birilerinin uzun saçlı ve sade olması gerektiğine dair fikrimi de bırakıyorum. Fırtına yoksa rüzgardan komple mi geçiyoruz, yemişim böyle spirütüel zımbırtıları dedim, sabah 7:30’da kuafördeydim. Çatır çatır 2019 model pınarline re-loaded, yüzüm gözüm açıldı, kendime geldim. Belki de içimde “öyle de bir kadınım” diyen seda sayan, “şıkır şıkır” bir gülben ergen vardır, benim prensesliliğim de belki buraya kadardır. Ve prensesliğimin nerede başladığı ve bittiğinden kime nedir? Hatta banane’dir. Şu videoyu ilk izlediğimde, adamcağız Benana köyünden sandım, nereyi derlerse desinler o Benana dışında bir yeri sevemiyor sandım. İşte benim prensesliğim bu emminin bana ne’sini böyle yoracak kadar. Ben ölümden konuşacağım bugün de 2019 model pınarline beni esir aldı. Daha girişteyiz, sıkıldıysanız n’olur kapatın. Yazılarınızı okudum, hemen hemen herkesin yazısına salça oldum. Sanki kocaman ofisteyiz de çalışasım yok da herkese laf atıyorum, mars koç, öptüm.

Ölüm diyordum, bugün işte bir 15 dk vaktim oldu, kahvemi yaptım, Zincirlikuyu manzarasına oturdum, bu fotoğrafı sizin için çektim. Ölümü düşündüm. Ölüm tefekkürü günlük pratiğimin yaklaşık bir yıldır parçası, genelde sabahları ya da geceleri olsa da bazı bazı böyle aralar veriyorum gün içinde. Geyikbayırı inzivasında bedenimi hala ben sandığımı öğrenmiştim. Mezarlığı izlerken, bunu hatırladım. Topraktan gelmek ve toprağa gidecek olmanın rahatlatıcı geldiğini filan söylüyordum cahil cahil, öğretmenim “300 yıl sonra sen ve ben neredeyiz” dediğinde, kah servilerin dibinde karınca, kah arının totosunda polen oluyordum. Skandhaları hiç anlamamış, anlamadığını zaten anlamamış. Dedi ki öğretmenim, iyi de sen bedenin değilsin, bedenin karışacak toprağa ve bedenin dönüşecek organik bir takım varoluşlara. Peki o zaman ben kimim? Ben bedenim değilsem, yogayı yapan kim? Yapan kim? Benim içinde varolduğum bir beden var, bana verilmiş, benim için bir beden.. Bu beden bazı hareketler için elverişli, bazıları için değil. Bazen esniyor ve daha önce gidemediği bir yere gidebiliyor. Bazen de olmuyor. Benim ona nasıl baktığımla çok alakalı bu ama yapan ben değilim. Başıma ağrıma, mideme acıkma diyemediğimi yogada yapabildiğim sanrısına sahipmişim.

2019 model pinarline vuhuuu da ben kimim?

Gözlerinden öperim sanga…

sdr

pınarlıne – gün 22: Hayaller Hayatlar ve Ötesi

Dünkü niyetim mandıra filozofluğu yapmaktı ama coşkum gündemi yönetmişti. Bugün de gündemi bu pazara bir türlü yerleşemeyişimin huysuzluğu ele geçirdi. Biraz dile getirsin kendini, sonra ben aşırı önemli fikirlerimi paylaşacağım. Izdırap neydi? Şeylerin nasıl olması gerektiğine dair fikirlerimiz ve gerçekte olan şey arasındaki farkın canımızı yakması. Bunu küçük görünen günlük olaylarda fark ettiğimde hem gülüyorum hem gıcık oluyorum. Çadırın kapısındayım, her şeye heyheylenmem mübah nasılsa. Halbuki heyheylerim tepeme çıkana kadar karnımdaki sancıyı fark etmemiştim. Bedenimden ne zaman koptum böyle? Mobilyacıdan sehpayı alıp gelip yine başka bir modele göre gönderilmesine ses etmediğim brandayı arabaya oldurmaya çalışırken… Kuşlara aşkımın bedeli branda. Bu da ayrı ızdırap. Ne diyordum, evet ne ara koptum bedenimden biliyor musunuz? Bugünün günlerden Pazar olduğunu ve dolayısıyla pek sevgili Cumartesi günü kahvaltım üzerine kahvemle gazete keyfi yapamadığımı fark ettiğim an. O an içime bir kemirgen girdi, hıtır hıtır yedi beni… Kaç haftadır ağız tadıyla bir gazete okuyamadın, kendini bir sabitleyemedin, yine üç ayın çarşambasını bir güne sığdırdın… Bu küçük ritüeli aksatmanın suçlayıcı okları kendime döndü bir kere… Sonra gerisi geldi, bunun yerine gelen her iş ya da özel hayat gereksinimi birer angaryaya dönüştü, eskiden her şeye ve her yere dur durak bilmeden yetişebilen pınarın artık o eski enerjisinin olmayışı da deve gibi üstüme çöktü. Yetersizliği filan geçtim de güçsüz olmak, aciz olmak, dönüp de “ben yoruldum” cümlesini gözünün içine bakarak kurabileceğin hiçkimsenin olmayışı çünkü bunu dediğin insanların aslında kendilerinin hele bir bilsen ne kadar yorgun olduklarını anlatmaya başlayacak olmaları, hep sessizliğe iter insanı… Çocuğun yoksa onlar kadar yorgun değilsindir, o ara hastanelere çok koşturmadıysan onlar kadar yorgun değilsindir, ofise gidip gelmiyorsan her gün onlar kadar yorgun olamazsın, gece uyuyabiliyorsan yorgun olamazsın. Bu arada siz buradaki yorgun kelimesini alın istediğiniz bir hal ile değiştirin… Ne zaman halini diyecek olsan, karşındakinin halinin nice olduğunu dinlemekle yükümlüsündür. Karşındaki halinin nice olduğunu anlatmasın, sen halini rahatça diyebil diye ücreti mukabilinde terapistle görüşebilirsin. Dün güvenli bağlardan bahseden sevgi pıtırcığı burada mı ya? Çadıra ve hayatın gerçeklerine mi yenik düştü acaba. İşte sanga, cumartesi gazetesini okuyamamak ızdıraptır. Bu heyheylerin içinde karnımdaki sızı kendini hatırlatıncaya kadar bir süre bedenimde değildim.

Huysuzluğumu, mandıra filozofluğu da besliyor. İşte, derdini seninle yarıştırmadan dinleyen biri olsun diye terapiye gitmek (terapiyi küçümsemiyorum, biraz genellemiş olabilirim, sen anlarsın zaten Sanga ama ben bu notu internetin dehlizlerinde bir yabancının bir gün önüne düşerse diye bırakıyorum). Düzenli bir gelir için çalışıp, o geliri bizim için hayatı idame ettirecek kişilere eşit şekilde paylaştırmamız, outsource ettiğimiz ev işleri, bakıcılık.. (iki noktayı ben de pek severim) Çıraklar yerine getir-götür şirketleri, bedenimizi daha büyük ve daha büyük koltuklara sermek için verdiğimiz onca çaba ve sonunda kafesteki hamster gibi koşu bandında sona eren mesailer. Geçtiğimiz günlerde okul öncesi eğitimin özel okullar için fiyatını öğrendim. Benim yüksek lisans dahil öyle bir eğitim masrafım olmadı. Ben çok akıllı olduğum için değil 90’lar 2020’ler gibi olmadığı için… Bunların hepsi ızdırap benim için çünkü nasıl olması gerektiğine dair fikirlerim çok fazla ve aynı zamanda bu gerçekten çok acı. Izdırap kısmını epey eleyip, bu 2020ler insanının acısıyla çıplak gözle her temas edişimde canım yanıyor.

Bir de hayaller var işte, yeri belirsiz ama görünce tanıyacağımdan emin olduğum bir kasaba meydanı, bir çınaraltı, 3310 ile cep telefonunun nimetlerinden faydalandığım, fotoğrafı, fotoğraf makinesiyle çektiğim ve günde bir kaç saat kullandığım bir bilgisayar. Sadece sabahları açık olan bir fırın…

Her özellik bir cihaza toplandıkça, her birimiz de bir özelliğin içine sıkışıp kalıyoruz gibi geliyor. Fotoğraf çekmek ve paylaşmak bu kadar kolay olmasın istiyorum. Birine ulaşmak bu kadar kolay olmasın ki özlediğimizi anlayalım, kendi kendimize kalamayışımızı avutmak ya da “ben de ben de” demenin ötesinde muhabbet edebilmek için elimiz telefona gitsin. Bugün kulaklarım, kendi ızdırabımı duymaya çok açılmış… Şahane bir günbatımına denk geldim içli içli ağlarken, fotoğrafını çekmedim, bazı şeylerin fotoğrafı olmuyor. Dünya tüm güzelliği ile dönmeye devam ediyor, bazı hallerimiz çok can yakıyor. Daha çok dinlemeye niyet ediyorum…

Bana dinlemeyi öğreten, dinleyişi ile ilham olan öğretmenim Sema Demirkan’dan ilk kez duyduğumda çok etkilendiğim bu şiiri de sizinle paylaşmak istedim.