Pınarlıne – Gün 7 – Seveceksen sev yeter

Gerçekten böyle, Serap’ın isyanında bir nebze kendimi buldum ve yangına körükle dalmaya geldim sanılmasın, niyetim iyi bir yere bağlamak. Sabah yogamı yaptım hem de geç uyanmama rağmen hem de 3. prelüd afedersin (ben de şu sabahlarıma bi çeki düzen versem belki hayatım yoluna girer, alışkın değilim geç uyanmaya, kendi üstüme gelmemek için biraz serbest bırakmıştım bu aralar ama yaramadı bence).

Sanırım Fox’ta yeni bir dizi başlayacak, sürekli teaserında bu şarkı dönüyor ve dilime dolanıyor. Sabah french pressimle hemhal olurken mırıldanıyordum, oximoron bu olsa gerek. Yine de gerçekten yarattıklarını takip ettiğinden sual olunmaz yaratıcı artık hani seveceksen sevsen salacaksan salsan da ama biz de bi bilsek mi mesela senin kadranında nereye sokuşturduğun bir garip kul olduğumuzu? Meşhur Mesnevi hikayesidir ya kuru çamaşırı ıslatıp neden yine kurutuyoruz, tamam ıslatalım da çitileyip duruyorsun, değirmen taşı mıyım? (bu şarkılar birbirine yakın bir janr olmalı di mi?)

Bu üçüncü prelüdün kalbiyle ilgili kafa karışıklığıma tutuldum bu aralar. Dikkatimi harekete verince o eller kollar asla doğru yere dönmüyor. Kafam başka yere gidince de olmuyor, nefese odaklanayım desen, nefese pür dikkat kesilince de olmuyor, bir ayarı var. Asla ben ayarlamıyorum, ayarlamakla olacak gibi değil ama böyle sanırım akışta olmak bırakmak teaserı gibi bir şey yaşanıyor bazı milisaniyelerde. Sadece oluveriyor. Kaynamasına müdahale etmediğimde gibi bir şey yani. Bu baya matematik bişi anlıyorum yani hani şu elimizin birini hızlı hızlı yukarı aşağı hareket ettirirken biriyle göğsümüze vurmaca oyunundaki gibi biraz senkronizasyon biraz yer yön bilmek biraz sağını solunu ayırt etmek meselesi. Fakat bazen asla olmuyor ve bazen cuk oturuyor. Her olduğunda bir euraka moment yaşıyorum ama olduğunda değil olup bittikten sonra oluş anı sanki asla kameraya yakalayamayacağım bir kuş uçuşu gibi… Ya çen bana bırakmayı mı öğretioçun çadov? Kedi canını senin ya… Dengeye gelmek gibi anlatabilirim sanırım bunu, denge asla aranıp bulunan bir şey değil de gelinen bir yer gibi. Dengeye geliş kendiliğinden oluyor ama savrulmalar hep benim çabam ittirmem çekmem vs ile gibi ama ittirmeden çekmeden savrulmadan da dengeye gelinmiyor gibi. (iyi bir yere bağlayacağım demiştim)

Ayşe ve Ali’yi sevmenize sevindim, sevilmeye ihtiyaçları olduğunu ve benim gönlümün o kadar geniş olmadığını hissediyorum zira. Dün akşam içimden bir çırpıda bu çıktı, insan sevmeyi bilmez mi ya? Hepimizin kendimizce bildiği bir biçimi var ama ben onun dengesine henüz varamadım. Çünkü herhangi bir insan için “yerim onu ben”den “senin gözüne kum atmak istiyorum”a gelişim çok kolay oluyor. Bu kadar koşullu sevmeye ben sevmek demem. Koşulsuz sevdiğim insan sayısı iki (yani benimle ilgili davranışlarından bağımsız her hallerine kabul olduğum) ama onlarla da her gün görüşsem belki bu kadar koşulsuz olmazdı sevgim. Sahi ne kadar mesafeden sevmek iyi? Bir de korkuyorum, tamam böyle herkesin yıldız tozundan yapıldığını filan görüp bilip her birimizdeki zerrelere hürmeten sevelim de sonra gelip halının ortasına pislemeyeceği ne malum? Biri pislemese diğeri pisler ve sevmeye devam edince biraz yani enayi miyiz arkadaşlar? Yani herkes böyle sevecekse ben varım ama bir ben böyle olacaksam, neden yani? Öfkemle ilk tanışmaya başladığımda böyleydim, “önce o beni sinirlendirmemeyi öğrensin, ben niye öfke kontrolü öğreniyorum” ya da işte “o öfkelenmesin o zaman” gibi. Tamam burası da dengeye gelecek ve muhtemelen sağlıklı sınırlara filan dokunuyoruz burada. Şimdilik ben “sağlıklı sınırlar” dediğimde önce “Ali bütün düzenin bozulmasına üzülüyorum evladım biraz dikkat etmene ihtiyacım var” ile başlayıp “Oğlum bak git”e çok hızlı koşuyorum. Sanki her an Ali aduket çekebilir o yüzden önce ben! Tabii ki dışsal faktörlerin de rolü çok büyük birilerini “engelleyebildiğimiz” mecralarda hayatımızı yaşıyoruz, en azından ben bir instagram kuşuyum. Engelleme eylemi, whatsapp chatten o sohbeti uçurunca o insanı da hayatımdan uçurabildiğim fikrine çok kolay kapılmamı sağlıyor. 1950lerde yaşasam insanca bi hayatım ve sevebilen bir kalbim olurdu ama buna endişelenmek de bir şey kazandırmıyor.

Yani aslında şair demek istiyor ki sevmeyi birilerinden bir yerlerden öğreniyoruz, belli ki ben öğrenememişim doğrusunu ve debeleniyorum, iki gözümün çiçeyi sen yarattıklarından sorumlu olduğuna göre sen bir sevsen de seveceksen, öyle mi öğrensem. İmkan verilse ben de çok severim inan olsun ki.

sevgi-ler 🙂

Reklam

Pınarlıne – Gün 6 – Bırakamayanlar

– ilk iki paragraf zevzeklik içerir, direkt üçten başlayabilirsiniz-

Tutunamayanlar demek işin biraz kolayına kaçmak Oğuz Atay, bence sen de farkındasın, ayrıca yıllarca özlü bir tweetimde değindiğim gibi Tutunamayanlar’a tutunamayan ne çok insanız, bitmek bilmiyor ve hep yeniden başlanıyordu ben 20lerimdeyken bu kitaba, halbuki adına Bırakamayanlar deseydin hem daha geniş bir yaraya parmak basar hem de tekrar tekrar okunan ellerden düşmeyen bir kitap yaratırdın belki çünkü coğrafya değil ama ismimiz kaderimiz bir şekilde, akamayan Pınarlar da vardırlsdkj. Sinirim bozuldu pardon, sabah sabah yeminle hiç Oğuz Atay’a çemkirmek gibi bi derdim yoktu, “ortaya karışık” diyecektim başlığa, sonra “ya nasip”, sonra içimden Barış Manço tesellileri geçti derken “Bırakmak” olsun dedim, yok “Bırak” dedim vee işte bu kusurumla dalga geçen başa çıkma mekanizmam ile beraber yaldır yaldır girdim…

Bu ara yogam geriden geliyor, sabah değil akşam yogası oldu, yazıları da akşam yazsam tutarlı olabilir ama kim tutarlı ki ben olayım? Sabah kahvemi içerken sizi okumak ve peşinden yazma motivasyonu bulup yazmak ne güzel, hem de aklımda dün akşam yogamı yaparken dolaşanlar hala tazeyken, yani aslında yoganın peşinden yazmış sayılırım ama araya uyku filan girdi yine de kronolojik olarak bir yoganın peşinden oluyor. Bu aynı iki bayram arası evlenilmez gibi bir şey, her zaman iki bayram arası değil mi? Zevzeklik sonu. Yukarı bunun disclaimerını da koyayım

Sevgili Sanga, dün akşam yogamı yaparken aklıma bırakamayışlarım geldi ama öyle böyle değil. Başımı bi türlü rahat bırakamadım yerde kucağıma ki bu çok sık olmaz, bence rahat kapanamadım, o kapanamayışın da biletini 3. prelüde kestim, yeterince açılamıyorum ki uzun uzun kapanabileyim, dar alanda kısa çaprazlar. Neyse bişi demiyorum. Bu bırakamayış anında haftasonu pişirdiğimiz sıcak şarabı pişmeye nasıl bırakamadığımı hatırladım. Tarife göre önce esmer şeker ve suyun biraz kaynaması ve şerbetimsi hale gelmesi gerekiyordu. Ben de evde bu aşamada tencere başında beklemekle görevliydim. Tencereyi arkadaşım komşusundan aldı, emanet tencere, ya yakarsak milletin tenceresini, çelik tencere yanmaz, cifleriz çıkar, olsun yine de hasar görmemeli. Altı üstü 300 ml su ve bir miktar esmer şeker, benim emanet tencere paniğimle orta kısık ateşte kaynamaya bıraktık, biraz karıştırdıktan sonra arkadaşım dedi ki artık karıştırmana gerek yok sadece fokurdayınca haber ver. Ben ne yaptım? 5 saniyede bir karıştırdım, karıştırmasam da şöyle bi kıvamına bakmak için kaşığı daldırıp çıkardım. Şekerli suyun kaynamasına da müdahale edemezsin Pınarline. Oldu mu ne zaman olacak altı çok mu açık yoksa altı çok az mı açık biraz açayım yok tencere yanar biraz kısayım. Suyu bile salmadım ya suyu bile. İşte kafamı bırakamazken bunlar geçti içimden, bi de gülmeye başladım. Sonra jade lady çok şükür, yukarıda aşağı inen ellerim sanki her seferinde zihnin tozuna dumanına çök çök diyor, sakin bişi yooook, sakiiin… Zihnimi silip süpürdü yeşim hanım, güldüğüm andan warm downa kadar sanırım bomboştum, dip köşe pırılll. O gıcırlığın pırıllığın içinde hayata geri karışınca dedim ki neden her şey hakkında hemen bir karar vermek bir aksiyon almak ve müdahale etmek zorundayım ve müdahalelerim gerçekten işe yarıyor mu? (Haber metni okuyanların korkulu rüyası geldi “tüm müdahalelelelelere rağmen tililililii” bu yüzden haber metninde asla böyle yazmazdık, hey gidi 19 yaşım)

Tamamen benim kontrolümde ve benim verdiğim kararlara göre hayatıma yerleştirdiğim kişiler ve durumlar olsun istiyorum. Ayşe ve Ali diyelim misal. Ayşe yakınımda dursun, çünkü Ayşe’yi yıllardır tanıyorum, Ayşe beni bazen zorluyor ama kolay kendimi koruyabiliyorum, Ayşe ile badireler atlattık ve Ayşe’ye puanım 8,5. Ayşe iyi biri çok uzaklaşmasın. Merkezinde durduğum saatin, saat 2 yönüne koydum Ayşe’yi. Ali’ye gelelim. Ali iyi biri gibi ama henüz çok tanımıyoruz, o yüzden Ali’yi biraz zorlayalım Ali’nin bi suyu çıksın, bakalım hala kadranda duracak mı, Ali ısrarla tutunuyor, peki o zaman Ali’yi çok sevebiliriz, Ali biraz merkeze yakın dursun benimle yerine bakarız. Ali bir hayal kırıklığına yol açtı, sistem beklenmeyen bir hata verdi, Ali sen bunu nasıl yaparsın, seni hemen dışarı alıyoruz. Ali derdini anlattı, peki biraz şu sol omzumun arkasında kalan saat 7 yönünde dursun, ne yapacağımıza bakalım Ali’yle. Ali orada durmasa mı acaba ya, Ali’yi en azından 9 yönüne mi alsaydım? Hadi 9’a aldım, yok Ali’yi dışarı alalım yine, alamadık mı peki saat 4 yönünü deneyelim bir de. Ali, bütün düzeni bozuyorsun evladım, olmaz ki böyle. Daha bunun Mr and Mrs Brown’u var, ne bileyim Sevim’i, Cemil’i, Hayriye’si var. Hepinizi yerleştiriyorum işte tek tek, durun durduğunuz yerde rica ederim. Kendime bir yer edinemediğim gibi kimsenin bir yer edinmesine izin vermeyişim ve her an bir karar verme zorunluluğu. Halbuki ben insanların kadranlarına girmeme izin verildiğinde babamın bahçesi gibi geziyorum (bir kısmının yani, büyükçe bir kısmında koydukları yerde on sene kıpırdamadan dururum çünkü ne bileyim kim o insan), onlar beni saat 4 yönüne koyuyorlar mı bilmiyorum ama koydukları yeri beğenmezsem de çıkıp gidiyorum. Sonra canım istiyorsa geri girdiğim bile oluyor. Mesela bu insanların kafası çok mu rahat? Ali ve Ayşe beni nereye nasıl yerleştireceğini hiç düşünmüyor mu? Hadi düşünüyor karar veriyor sonra o yerden beni hiç kıpırdatmıyor mu? Yarın giyeceğime karar vermek gibi bir şey değil mi bu kimin hayatımızın neresinde olduğuna karar vermek? Zorlanıyorum sanga ve sanırım biraz değişiyorum. Biraz, radikal bir şey bekleme benden.

Tencereyi yakmayacak zamanda müdahale edebilecek dikkatim ve kapasitem olduğunu hatırlatıyorum kendime. Buradayım, dikkatim kaynamak üzere olan şerbette, doğru zamanda tencere yanmadan ateşi kısabilirim, yeni malzeme katabilirim ya da ateşi söndürebilirim. Kaynayıp kaynamadığını sürekli kontrol etmek, şerbeti sürekli karıştırmak ve içine sürekli kaşık sokmak bana bir şey kazandırmıyor. Bir anlık dalgınlıkla tencereyi yakarsam, cifle ovabilirim. Başında bekliyorum, gözüm üzerinde, kendi haline bırakıp salona geçmemi bekleme benden, o kadar uzun boylu değil. Ben bu tencereyi sokakta bulmadım ama suyu ve şekeri de sokakta bulmadım. Sadece başında bekleyebilirim, müdahale etmeden. Bu tıpkı ilk araba kullanmaya başladığımda ayağımın sürekli frende olması gibi gerek yok, aniden durmanın kimseye faydası yok, doğru ayarlanmış bir hız doğru ayarlanmış bir takip mesafesi az fren… Doğru ateş, doğru dikkat ve doğru mesafede beklemek. Umarım yapabilirim.

Ya nasip sanga, ya nasip…

Pınarlıne – Gün 5 – İşaretleri takip et

Günaydın sanga, sabah yogamla buluşamadım, şu an daha ziyade iki büklüm, sıcak su torbam, tüylü eşofmanımın içine giyilmiş içlikten bozma yumuş çorabım üzerine battaniyem ile son yazıları okudum. Kahvenin suyunu ayrı demini ayrı bekleyecek takatim olmadığı için nescafe yaptım. Doterralarım ofise gitmiş ama ben bugün ofise gidemedim. Yarınki Kurak Günler’e kadar kendimi iyileştirmem lazım.

Kronik sistit zannedip dünya ilaca rağmen düzelmeyen ve sistit olmama sebep olacak hiçbir enfeksiyonla muhatap olmadığım bir ayın sonunda dün tesadüfen hiperaktif mesaneden muzdarip olabileceğimi fark ettim. Böyle şeylere de bazen hiç inanasım gelmiyor bazen de çaresizlik anlarında o ismi vermek rahatlatır gibi o ismi veriyorum, inanıveriyorum. İşaretleri takip ettim, fibromiyaljisi olanlarda ve stresli zamanlarda ortaya çıkarmış buradan tutuyor ama menopoz sonrası daha yaygınmış burdan kaybettim. Ne önemi var şu an karnımın içine mangal kömürü koysam anca iyileşirim gibi geliyor ve tabii ki meşhur cranberryli takviyeye başlandı.

Sık gülen, gülerken de ağzımın sol yanına sevecen bir Akdeniz çizgisini özenle yerleştiren biri olduğum kadar sık üşüten, üşütürken de karnımın alt yanına sevimsiz bir rüzgarı özenle yerleştiren biriyim. Nedense hasta olunca sanki o sık gülüşlerimiz anlamsızmış muamelesi görmeye başlamamız sinirimi bozuyor. Bunu yaşayan tek kadın bensem hala dünyanın en hödük insanlarına denk gelişime de aferinler olsun. Hoş benim kendi hastalığıma ne kadar tahammülüm var ki benim yanımdakilerin olsun, sonuçta kendimizi o aynada öyle görmek de mümkün. Fakat erkekler hasta olunca öyle mi? Allahım dünya duruyor, sabahtan akşama kadar mızmızlanmaya hakları var ve ilgilenseniz bir türlü ilgilenmeseniz bir türlü. Annem boşuna demezdi sancıysan sağnak sağnak sıtmaysan gün aşırı diye… Ben hasta oluna geçmiş olsun ve kendime çok dikkat etmeliyim, bir de doktora gidince haber vermeliyim mutlaka ve bu arada biliyor musunuz bugün başına neler gelmiş onları da sabırla dinlemeliyim. Çok sevdiğim bir dostum istisnaydı bu duruma, erkek bireyler arasında. Bir gün bir kız arkadaşımla beraber üçümüz yemek yiyoruz ve hararetli bir konu konuşuyoruz, ters bir cevap verdim gibi bir şey oldu, kız arkadaşım yükselecek gibi oldu, masadaki erkek duruma el koyarak dedi ki; biraz önce Pınar ne dedi fark ettin mi? Midem ağrıyor dedi, midesi ağrıyan birinin tahammül eşiği düşebilir, üstelemesen mi. Ahahah halden mi anladın sen canım benim, hakikaten de öyleydi, canım yoktu kimseye açıklama yapacak. Yani erkekler kapatılsın demiyorum, iyi olanları yaygınlaştıralım.

Bunları da azıcık hafifleyen sızımın içinden yazdığımı düşünerek isyanımı mazur göreceğinizi biliyorum. Hiperaktif mesane için kafeini bırakın diyorlar, kesin hiperaktif mesane yoktur bende. Kafeini bırakmak nedir ya?

Hayatımı bir amaca endekslemeyeli çok oldu. Çözülmesi gereken problemler de giderek azalınca kim olduğumu kaybettim gibi. Küçük meşgalelerim var, hani derler ya “senin bişilerle meşgul olman lazım” diye. Onlardan var, hobicikler, daha ciddiye aldığım rutinler vs. Yine de o peşinden delice koşulan bir şeye karşı özlem duyuyorum, yeterince dinlendim, kendimi tamir ettim ve yeni savaşlara hazırım gibi geliyor ama savaşmaya değer bir şey bulamıyorum. Belki bulmaktan kaçıyorum. Canım yanıyor ve yine de işaretleri takip ederek yolun iyi bir yere çıkmasını umut ediyorum.

Kendimizi yeniden doğurmanın yolu elbet ölümlerden geçiyor, insan kendi eliyle kendinde bir şeyleri öldüremediyse, o zaman o ölümü gerçekleştirmesi için illa hayat birini gönderiyor. Sanırım böyle bir yerdeyim.

Hayırlısı be sanga!

pınarlıne – gün 3 – akmıyor

Şenlik varmış ve hiç haberim olmadı, app kullanmıyorum, burası coştuğunda haberdar olmamın bir yolu yok, içim darlandı, toplantı beklerken eski yazılarınızı okurum diye girdim, bir de ne göreyim. Ooo gömü buldum, bütün gün okuyacağım.

Charlie Brown karikatürlerinden birinde vardı:

+ burada ne yapıyorsun Charlie Brown?

– Hiiiç, burada durup hayatın akışını izlerim diye düşünmüştüm.. Akmadı

Malumunuz 2023 böyle başladı, Retroların etkisi dediler, 19’unda sonra şelale dediler. 19’unda 36 oldum, ki bu sayıyı çok severim ve hayatımda yapmadığım bir sürü doğumgünü yeniliğine bu yaşımda heves ettim yaptım. Çok şükür. ee 24’ü oldu akmıyor arkadaşlar. Hem de Allah sizi inandırsın, iki güne bir 3. prelüdün kalbini öpüyorum, prasarita devamlarını hiçbir iğne deliğine sığmayan kafamla yine de yapıyorum. Spora bile başladım! Yani aslında new year ve new age için bütün resolutionlar in place, ama bakalım kim evde yok?

Bazen böyle zamanlar olur, 2019’da da olmuştu, akmamıştı bir türlü ben yine de günlük yapılması gerekenlerimi sabırla yapmıştım çünkü Rilke’nin askerleriyiz, yine öyle yapıyorum.

Sıkıştığım bir yer var sanga, nasıl anlarız eski alışkanlıklardan ötürü mü bazı otomatik cevapları veriyoruz yoksa güncel durum tam da bu cevabı mı hak ediyor? işte böyle bir yerde sıkıştım, kaçması çok kolay, çıkması çok basit, alıp başını gitmeler benim işimdir, ama bu ezbere en iyi bildiğim şeyi yapmanın yeri ve zamanı şimdi burası mı işte bunu hiç anlamıyorum. Şairin dediği gibi kendime bir yer edinemiyorum.

Buradan hayatı yaşamak zor, hemen karar vermek zorunda değilsin, biraz da böyle gitsin diyorum ama ben net kararlar almanın ve bedellerini tereddütsüzce ödemenin insanı olmayı bu yaşımda da bırakamıyorum sanırım.

Küçük anlar var, samapadanın ne kadar güçlü olduğunu yeni anlıyorum, belki de hala hiç anlamamışımdır ama şimdilik evim samapada bıraksalar 20 dakika durabilirim öyle. Böyle zamanlarda “sükunet”e çok yakın bir şey oluyor. Huzur ve dinginlik yerine dün bu kelimeyi duydum, ilk duyuşum değildi ama çok iyi geldi. Bu eve dönüşler iyi geliyor, hiçbir şey akmasa da ben yolumu seçemesem de ne olacaksa olsa da garip bir sağlamlık, belki seda sayanvari bir özgüven geliyor. Oraya yaslanıyorum.

Mesela yazılarınızı okuyacak olmak müthiş heyecan veriyor, Perşembe Kurak Günler’i nihayet izleyeceğim, deliriyorum, ve sonra gözüm yine telefona takılıyor, sonra Ayak İşleri’ni de ilk fırsatta izlemeye başlama kararı alıyorum. Çember Apartmanı’nı artık bitirmeliyim, bir de yeni romana başladım, ikisini kardeş kardeş götüreceğim, tavşan mıydı neydi o koşuda koşucuları gaza getiren figüran koşucular? Çember Apartmanı’nın tavşanı Uzak Bir Masal şu aralar. İçimde birikenleri adeta Bihter’in “Tabi siz anneleri tarafından size emanet edilen çocuklara her bakımdan yetersiz gördüğünüz bir kadının annelik etmesine şiddetle karşısınız ama” sakinliği ve bir çırpılığında salmak istediğim yerler var, zamanını bekliyorum.

Yazarım bence yine sanga! Buralarda akalım..

pınarlıne – gün 0.1 – şifremi unuttum

Yazmak her yılın 1 Ocak – 19 Ocak tarihleri arasında bu sefer kesin düzenli yapıyorum deyip, sonra fıydığım favori eylemim. Ne güzel defterler ne güzel kalemler alırdım, ne güzel defterler ve ne güzel kalemler hediye edilirdi bana. Aynı hevesle her yıl başlar, sonra bırakırdım, aklıma estikçe yazmaya geri dönerdim. Yazmak dediysem, iyi bir metinden bahsetmiyorum, sadece kağıt kalemle buluşmaktan bahsediyorum, bazen sevdiğim cümleyi not almak, bazen bir fikri, bazen gerçekten iyi bir metin yazmak, bazen sadece sabah sayfası yazmak. Bu istikrarsızlık o kadar sinirimi bozdu ki pandemi ile beraber bu sürdüremediğim alışkanlığı bıraktım, defter almayı ve kalem almayı da. Gerçekten yazmak isteyen peçeteye bile mavi tükenmezle yazar. -Bu sabah bir arkadaşımı uyandığı uykusuna geri daldı diye içimden miskinlikle suçluyordum, bu kafayla giderse hiçbir düzen oturtamaz. Pardon kimi suçluyor musun? Oturtamadığım düzenler ve oturması gereken düzenler.

Beni beni bihterini ilişkim var yogamla bu ara. Yoga Behlül çıktı iyi mi? Belki de ben Behlül’üm, bilmiyorum. İlk defa yeni yılı zoraki kutladım. Bütün astrolojik kehanetler burcum ve yükselenim için güzel şeyler söylese de okuduklarım beni anksiyete sahibi yaptı. Bilmek istemiyorum. Oysa ne çok garanti peşinde koştum şu üç aydır bi bilsen sanga. Yoruldum belki, belki de Serdar Ortaç adam olamadı ama ben oldum farkında değilim. Hayal kırıklığına uğramamak için bir şey beklememek gibi Sylvia Plath tipi beklentisizlik değil bu benimki. Gerçekten bilmek istemiyorum. Gerçekten bir şey beklemiyorum. Sanırım yine korkuyorum. Yeniyi yaşamaya hazırım manifestleri cortlamış senin anlayacağın. Bir gıdım hayatım var, kenardan kenardan yaşayıp gideyim işte zaten hiçbir şeye de benzemiyor. Kariyerse kariyer, hobiyse hobi, sporsa spor, ilişkiyse ilişki, sağlıksa sağlık, alıp başını gitmelerse alıp başını gitmeler, al hepsini naparsan yap dedi 2022. Naptım biliyor musun, galiba anladım. Benden yeni bir ben yaratmayan, beni tatlı tatlı zorlamayan, beni yeni çözümler üretmeye sevk etmeyen şeylerin beni sıktığını anladım. Dersen ki yoga bunların hepsini yapıyor, oradan niye kaçtın, çok fazla belirsizlik annecim. Bu ilişki nereye gidecek? Yoga benimle ne kadar ciddi düşünüyor? Bu yarım yamalıkla ve asla takip edemediğim yeni öğrenme tarzımızla çok belirsizlik annecim. Hani elimden tutacaktın? Hani ellerime bakınca geçecekti? Hüf yani hüf anladın mı? Biriniz de sabit olun, bir yere de güvenle yerleşeyim. Yok. 2022 böyle bitti, evlere odalara sığamadım, insanları sevemedim, zihnimi durduramadım, işte nereye gidersem geldi benimle. Halbuki Riyad ne güzeldi, orada ben ne güzeldim, neden? Sahici ve tedirgin etmeyen bağlar vardı, keşifler ve maceralar vardı, hiç kimse değildim ama yeni biriydim. Hani birini aldatınca aslında kendimizin başka bir versiyonunu özlediğimizden yaparmışız ya, kendimin İstanbul beyaz yakası versiyonunu daha lüks bir versiyonumla aldattım. Krallara layık ihanetler! Mutluluk ve özgürlük Fizan’da olsa peşine düşünüz ya da gözünün önündekini göremeyenler. Neyse ne. Beni beni Bihterini soktuğun şu halleri gör isterim.

Mevzu bu da değil, şu meşhurumsu şarkıyı hep “bazen bana gelir gider seni terk etmeler, seni terk etmeler” diye söylüyorum, ısrarla. Terk etmek, dert etmekten daha kolay geliyor, oysa dert etmişim, fark etmeden, Fikret Kızılok, kıps. Year compassa yazacak 3 achivement bulamamış insanım nihayetinde, çok da şey etmemek lazım. 3 derken sanma ki 1 ya da 2 buldum, sıfır! 2022 bir kitap ya da film olsa adını ne koyardım vallahi bilemedim. 2023 için illa göreyim dediğim şehir yok. Pınarline otmuş, kimsenin haberi yok.

Dün önce bu olanı gördüm vapurda, dedim ki bu, madem gelecek korkunç, madem geçmişte dönüp dönüp saygı duruşunda bulunulacak travma kalmadı, yeterince “onurlandırdın”, let’s come here and now! Thanks! Böyle bir hedefsizlik ve beklentisizlik içinde kapadım dünü, açtım bugünü. Ofiste yeni ve daha tatlı insanların olduğu bir kata taşınmak zorunda kaldım, daha tatlı means yılanlardan uzak bir dünya ahaha. Hırsızın hiç mi suçu yok derseniz, işte biliyorsunuz bazı insanların enerjisi size sokar, döner döner sokar, oralardan uzak. Bir önceki oturduğum yere de oralardan uzak olmak için yerleşmiştim ama orada emaneten duruyordum artık adresim belli öyle düşünebiliriz. Bunun sevincinden ve emniyetinden mi olsa gerek bilemedim, sabah bi gevşeklik çöktü üstüme. Yabancılar hala tatildeyken biraz günümün tadını çıkarmaktı niyetim. Ofise de hiç gelesim yok ve gelmeme gerek yokken sırf evde durmamak için kendimi buraya attığımı da belirtmek isterim. Sabah Yeşil Stüdyo’da ilk öğrendiğimiz kadarıyla pre-prelüd yaptım, küçücük odamın yatağı yorganı dağılmış, her yerine yastıklar dizilmiş minicik alanında. Çünkü yeni yıl yeni yıldır, pazartesi pazartesidir, inanmasak da enerjimiz olmasa da bir adım bir adımdır dedim.

Sonra geldim, canım youtube ve podcast çekmeyince açıp yazdıklarınızı okudum. Derya neler yazmış öyle. Pınar’ın daha önce okuyup unuttuğum son iki yazısı ve en son bilinçli bi şekilde okuduğumu hatırladığım Doğa’nın yazısıyla bitirdim. Halbuki ben mailleri bile en önce gelenden en son gelene doğru okurum ama ister misiniz size new year new me! hahaha! Yazasım geldi iyi mi, şifremi unutmuşum, otomatik girişim laptop format yiyince silinmiş, bu vesileyle şifreyi de yeniledik.

Okurken resmen hayatıma dair ilhamlar geldi, mesela ben ofise gelmesi zorunlu olmayan ve sabahları son derece kıymetli olan biri olarak neden kendime güzel cafeler bulup oralardan çalışmıyorum, pekala zorunlu toplantılar dışında kalan toplantılarımı öğleden sonralara alıp, sabahlarımı kendime ait çalışma zamanı gibi kullanmıyorum? Niye ben bana çizilen ev ve ofis sınırlarına bu kadar riayet ediyorum? Bi cafe deyince aklıma niye Kanyon geliyor? Hani şu zincirli filleri çözünce yine aynı alanda yürürlermiş ya, e fil miyim ben? Derya’nın yazdıklarına özenirken, kalk kıpırdan dedim kendime.

Kariyerse kariyer, hobiyse hobi, sporsa spor, ilişkiyse ilişki, sağlıksa sağlık, alıp başını gitmelerse alıp başını gitmeler, al hepsini bunların zekatını ver dedi. Bir yerlerde okumuştum mesela çocuğun zekatı yetimin başını okşamakmış, gözün zekatı güzel şeylere bakmak, sahi niye gece en son gördüğüm yine yanan mumun ateşi olmasın dedim. New year resolution demeyelim de gözüm kalbim bir şeylere durduk yere açıldı hem de hiçbir şeye niyetim yokken diyelim. Bu aydınlanmalarıma sadık kalır mıyım bu defa bilemem. Sadık kalma beklentim olmadığı için miskinlikle suçlayacak biri de yok içimde. Neden olmasın var biraz da olduğu kadar var. Kafam güzelmiş, güle güle kullanayım.

Mutlu yıllar sanga. Bazen bana gelir gider seni terk etmeler, seni terk etmeler…

Pınarlıne – Zor Günler Geride Kaldı

Ve hayır sırada daha zor günler yok Sanga. Şu ara ergenlerin birbirine “kanka” demesi hala moda, nasıl oluyor da bunun modası geçmiyor ona mı şaşırsam, biz ergenken bu kelimenin icat olunmamış olmasına mı hayıflansam bilmiyorum. Sanga da bugün biraz kanka bana. Kanka zor günler geride kaldı. Ve gerçekten seni trollemek değil niyetim. Sırada sadece yine zor günler var, daha zor diye bir şey yok. Neden biliyor musun? Son yaşadığım zor günlerden çok daha zor günler yaşadığım olmuştu ve yine de son yaşadığım zor günler başıma çok kötü bir şeyler gelmiş gibi hissettirdi. Yani bir zorluğun içindeyken “daha iyi günlerim olmuştu” demek insanı ne kadar aşağı itiyorsa, “daha zor günlerim olmuştu” demek insanı yukarı çıkarmalı di mi? Hayır Sanga(kanka). Öyle bişi yok! Daha zor günlerim olmuştu ve ben yine de hala buradan geçerken sürünüyorum. Anlatabildim mi?

Kendini döven, gömen, acıyla baş ederken de yetersiz gören bir parça hep var. O son çıkışı yapmayacaktın, o challenge’ı almayacaktın diyen. Neyse ki bir uzmanla çalışmak çok iyi oluyor böyle anlarda. Bu kez ben de o son challage’ı nasıl da kendimi korumak için aldığımı gördüm seans sırasında. O an istemsizce ve coşkuyla kendime sarıldığımı hatırlıyorum. Rahmimden kalbime bir günebakanın topraktan çıkar gibi çıkıp açıldığını hissettim. İçimdeki bütün kadınların, artık bir şekilde, nihayet, benim hayrıma çalışacak gizli bir bildikleri olduğuna ikna oldum.

Hatırlayamadığım kadar çok uzun zaman sonra kendimi, yalnız, kendi kendimi b*ka batırmış, aptal gibi neşelenmiş, yok yere eğlenmiş, kandırılmış, yeterince uyanık olamamış, aman allahım bu saatten sonra ne kadar gerizekalı olmuş, benim burada ne işim varmış, buradan nasıl kendimi kurtarırımlarla dolu gerçekten çok zorlayıcı bir anın içinde, insan bütün sinir sistemi tepkilerini verebilir. Bir şey diyemeyiz. Ezberden hareket ediyor gibi görünebilir, farkındalığını yitirmiş olabilir, ona da bir şey diyemeyiz. Bütün bu çöküşün içinde kararlı bir tek an hatırlıyorum. Kesilmesi gereken kablonun hangisi olduğundan inanılmaz emin ve seni buradan ancak böyle çıkartabilirim bu elimdeki araçlarla diyen. O kararlılık anı 24 saat kadar benim için bir utanç anıydı. Yanlış karar vermiş, kendimi terk etmiş gibiydim. Seansa böyle oturmuştum ve çıktığımda sanırım David Malka’nın suratına bön bön bakıp iyi tamam da nasıl diyen halime biraz gülümseyebiliyordum.

Yıllarca düşündüm, okudum, sordum, anlamaya çalıştım Sanga. Benim kafa basmadı kanka. Nasıl oluyor da bu hayata güvenme işleri yürüyor? Ben bırakıcam, hayat tutacak mı? Nasıl mesela o teslimiyet dediğimiz, tevekkül tamam da göz göre göre ağzıma s*çtığını hissettiğim bir enerji varken ve birilerine göre sevmeler hep laylaylomken, gerçekten daha hayırlı bir şeyler filan mı olacak? Zerre inanmadım buna. Çok şükür bir şekilde korunuyoruz daha kötüsünden buna eyvallah ama yani daha kötüsünden korumanın sonu var mı? Kolun da kopabilirdi ama dirseğini vurdun gibi bir şey mi tesellimiz? Aç da kalabilirdin en azından ekmeğin var yaslanacağın biri olmasa da olur mu bana layık gördüğün kötüsünden korumak, eksik olma gerçekten. İyi ki de filancayla yürümemiş bak sonra başına neler gelirdi o zaman niye filanca yerine falancayı göndermiyorsun karşıma, what is matrix lan bu cidden?

Sonuç itibariyle biz de kendimize yatırım yapmanın ekmeğini bir miktar yiyecek yaşa gelmişiz onu anladım. Tercih eder miydim hayır ama elimizdekini sevmeyi öğreneli epey oldu.

Teoman’ın dediği gibi tam da bir yaz günü, dibe vurduysan ya da hala

d

ü

ş

ü

y

o

r

s

a

n

tam o anda hangi parçanın ölmesi, hangi parçanın sahneye çıkması gerektiğini bilem bir mekanizma var. Dışarıda değil, göklerden filan gelmiyor, enerji değil, yaratıcı değil. Tam içinde bir yerde, sen kendini daha da batırmak için ne kadar çırpınırsan çırpın, onlar artık senden bağımsız bir ittifak halindeler. Bir tek onlara güvenebileceğimi işte böylece gördüm. İçeride gelişen ittifak, bir türlü bilgelik, teslim olunacak tek yer yine burada, kendi içimde.

Düştüm ve tutuldum.

Zor ve geçici.

Anlar beklenmedik zamanlarda pop-up ediyor, sarsıyor ve buradayım.

Yine düşeceğim, yine tutacaklar beni.

Bu yüzden ümit etmekte korkulacak bir şeyim yok. Sadece bunu daha sık hatırlamaya ihtiyacım var.

İyi haftalar Sanga.

Pınarlıne – Bal Gibi Olur

Selam Sanga,

He yo selamı değil, “Selam size büyük durumlar doruk anlar”dan gelen bir selam. Yazarsam geçer, sence içi boş bir ümit midir Sanga?

Sıkıntının doğuş anında doğduğu yeri bilmiyorum, sadece olaylar gelişip, bir yere varınca, retrospektif anlamlandırma yapabiliyorum. Belki de o kadar bağlantılı değil ama derdim anlamlandırmak da değil. Çok zor denebilecek ve aslında somut bir zorluğu görece az bulunan ve yine de karmaşık iki günden sonra burdayım. Düşüncelerimi ve duygularımı dans ettirdim dün yogamda, başladı ve bitti, bilmiyorum, farkında bile değildim, yoga değildi demek. Kalbim ağzımdan çıkacak gibiydi, bütün gece uyumamıştım ve bittiğinde bir minik nefeslik aralık vardı sanki göğüs kafesimde. Bugün ise anca yere oturduğumda biraz duruldu düşünceler, duygular. Kollarım nefesimle aşağı indikçe, havada uçuşanlar da yere doğru yerleşti. Göğüs kafesimde kocaman atlar koştu, tozu dumana kattı, duman boyumu aştı da anca tekrar yere iniyor gibi oldu. Gözlerimi kapatırken, Pınar’ın sesi içimde yankılandı, gözümüz açık yapıyorduk, iyi ki de hatırladım, yoksa yine içeriye dönüp kaybolabilirdim. Böyle zamanlarda gözün açık olması ruminasyonu ne kadar da azaltıyor, yeni anladım.

Kendi “olmaz”larımı görüyorum, ne kadar olmaz dediğin varsa içinde, ama kırılmaktan korktuğun ama ayıplanmaktan korktuğun için al onların hepsini Sanga, hep bir anda başından aşağı boca etmişsin gibi düşün. Bir tarafım ihtimallere açık, dizimi yerden altından kağıt geçebilecek kadar canlı bir şekilde kaldırıp tutabildiğimde bu genellikle milisaniyeler olup yere düşerdi ilk zamanlar, sonra daha uzun süre durmaya başladı. Buraya kadar kendimi getirdim, geliştirdim, çalıştım, didindim evet. Bir de eşi var ama sağ dizim. Sağ o kadar iyi duramıyordu, hatta hiç kalkmıyordu, sol ayağın ve sol ayak bileğinin yerle ilişkisi pek çalışarak olacak gibi değildi, orası hep zayıf halka gibi. Olsun dedim kalan sollar benimdir, solla pekiştik, sağ ayak yere sağlam basıyor, sağ bilek ve diz hizasını Da Vinci görse aşık olur. Sol ayak, boşver. Bu sabah bir an geldi, sol ayak da denemek istiyor, biraz yük verirsen bükülmeden, dizin yana açılmadan bulurum o hizayı diyor.

Bulamazsan peki sol ayağım? Ya burkulursan, ya sağ ayağımdaki dengeyi de bozacak kadar sarsarsan, ya düşersem? Ya seni yanlış anladıysam sol ayağım? Ya bu sadece benim ittirmemse, belki de sen hiç güçlü kuvvetli bir şekilde o yere basmak istemiyorsan? Ya ben sağ dizimin altından da kağıt fırlatsalar geçer gazına geliyorsam ama sağ dizimin bundan haberi bile yoksa? Hem insanın sağı ile solunda esneklik, güç filan hep birebir olur mu, ya boşa heves ediyorsam? Bu yaştan sonra bu bacak burada böyle ya gerçekten hayatta durmazsa? Bi de ben salak gibi çabaladığımla kalırsam? Ya karkottakadan dönerken seni yarım ayak boyu geriye koyar da yanlışlıkla dizimi sakatlarsam? Durduk yere yamulursam naparım?

Bir tarafta en kötü ne olabilirler, bir tarafta hayatta olmazlar. Bunun ortasını bulmak ne zor Sanga. Kötüyü düşünüp çağırma derler, iyiyi düşününce ya çağıramazsam Sanga? İçimin kasetçalarını son ses açıp sarı tarlaların içinden geçmek istiyorum, olmazlarımı duymamak için olur olur bal gibi olurları çalmak istiyorum. Olmazları alıp biraz sarılsam belki daha kolay olur, şu işlerim bi bitsin, önce oradan başlayacağım, söz Sanga.

“Selam size büyük durumlar, doruk anlar
Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi
Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar”

Pınarlıne – Çok şükürlerden bir demet

Başlığın içimden geçenlerle ilgisi yok, “yazılar yazın” butonuna tıklayana kadar bir başlığım yoktu ve benim için başlık her şeydir. Sayfa açılınca ilk aklıma geleni yazarım deyip, kendi zihnimde başlık ruleti oynadım, sayfanın yüklenme çemberi yandı söndü yandı söndü hoop durunca bu çıktı. Hikmetinden sual olunmaz maymun zihnimiz… Yazacak kadar sıkılmamışsam diye gardını alan bir başlık.

Magnezyumla stres arasında bir yumurta tavuk ilişkisi varmış, stresli olunca magnezyum düşüyor, magnezyum düşünce stres artıyor. Modern tıbbın bütün cihazlarına girdikten sonra çok şükür bunu doktor raporlu teyit etmiştim ki bende eksik olan magnezyum, kabak çekirdeklerinden bahsetmiştim. İşte o magnezyumu da kaç çeşit ilaçlara bölmüşüz her magnezyum her şeye iyi gelmiyormuş, bana iyi gelen magnezyum malatmış. Size yemin ederim ki ilaç bir mucize, hayır plasebo filan değil, daha önce magnezyum eksikliğinde verilen ilaçlar kulağını zonklatmış bir insan olarak söylüyorum. Gerçek bir bilim mucizesi. Evrenin gizemlerinde sadece magnezyumu, çeşitlerini ve insan denen canlının bunu nasıl da eşşek kadar diyebileceğimiz ama aslında yutulabilecek boyutta minik parçacıklarda somut hale getirip, iyileştirici etkisini ortaya çıkarttığını incelesek bile imana geliriz. Bugünkü mettalar bilime ve bu elementi (magnezyum element mi sayısalcılar yeşillendirsin) bedenimize katabileceğim ekstra yöntemleri bulan bütün akıl küpü insanlara ve bunları bize ulaştıran emekçilere gelsin. İki gündür ilacı içmeyi unuttum, gözüm seğiriyor o yüzden bu kadar şükran doluyum, çok şükür ki insanın bedeni kendisine bir şeyleri hatırlatmada hiç üşengeç değil yoksa kesin açlıktan ölürdük.

Halbuki gözüm seğirmezden önce aklımda ısınmalar vardı, sanıyorum ki 3 yıldır aşkla yaptığım ısınmaların girişine daha yeni aşık olmaya başladım. Hani öyledir ya gerçekten aşık olana kadar hep çok aşık oldum zannederiz, şıpsevdilik değil bu, dünyanın en güzel kabak mücverini yiyene kadar kabak mücveri çok seviyorum zannedersiniz sonra bir gün öyle bir mücver yersiniz ki dostum siz bugüne kadar mücver yememişsiniz. Öyle bir şey yani, işin güzel yanı bizim mücverler aramakla bulunmuyor, “just do it”. Ama yapma gayesi de olmayacak filan, baya karışık, çabasız çaba mı diyor budistler buna? Neyse, demem o ki hani bu en başta ayak parmaklarımızı sabitleyip bir güzel döndürüyoruz ya, ben ilk günden beri bu olayı çok sevdim. Hiçbir yogada yoktu bi kere (hiçbir yoga da ne ise anladınız işte), sonra hissi çok tatlıydı böyle risksiz ama yine de ciks bir katur kuturdamalı bir şey. Sonra getir bir de ez onu filan, ağzının içinde patlayan şeker gibili. Fakat son bir haftadır başka bir şey oluyor, (bırakmayı filan mı öğreniyorum yoksa gölgelerin gücü adına) ama vallahi oluyor. Sanki zemin, aşilin topuğunu dereye daldıran abla gibiymiş de beni bir tek ayak parmak ucumdan tutup nazenin bir şekilde havada daireler çiziyormuş gibi. Beden gerçekten serbest kaldığında, titreşimler neredeyse böbreğimden yayılacak. Çakride belime gelen o şenlenme hissi bütün bedene yayılıyor. Sanki toprak beni gerçekten parmak uçlarımdan tutabilir ve kendi etrafımda bir hava dalgası yaratabilirim. (Ateş hala yok fark ettiyseniz hikayade, şaka şaka var onu da anlatıcam). Simay’ın sarpası gibi olsa gerek ben de bunu sonsuzlarca tekrarlayabilirim ama ben sarpada hala kütük gibiyim. Herkes nasibine düşenle aşk yaşıyor…

Dizlerimi öpmemle dizime zeval getirmem arası 8 saat arkadaşlar, ben de öle bi kenafir gözlüyüm demek… Bu sıcakta nedense ipimi koparmışçasına gelen bir enerji var, dünyaca ünlü mikropla tanıştıktan sonra böyle oldu, onun devasa yorgunluğu sanki beni hımbıllığın dibine iten son vurucu darbeydi ve onun gidişiyle beraber ben öfkelenmeksizin koşabilmeye başladım, henüz at gibi koşmuyorum çünkü kalbim kulaklarımdan çıkar o zaman ama hızlı yürümeler, zıplamalar, yokuşlar aşmalar, her gün danalar gibi okulun içinde bebeklere inmeler ve geri çıkmalar, eve gelince üstüne şekil şükül aerobikler. Dün de işte danalar gibi yokuş aşağı yardırırken bir alışkanlık olarak dizimi kilitlediğim için pek hoş olmadı. Geçer ama çünkü bundan hep oluyor bana hem yogamı da yaptım, anlatabiliyor muyum şimdi niye çok şükürlerden bir demet.

Hayatta gerçekten başıma gelebilecek hiçbir şey üzerinde zerre tasarrufum ve fikrim yokken, bakın kontrol demiyorum bile, yine de planlar ve kontroller ve tedbirlerle yaşayıp yine de bugüne sadece bir diz sızısı, bir göz seğirmesi bir de sıcak basması ile uyanmış olmak… Matematik bilenler başımıza anbean gelebilecek ihtimalleri hesaplasaydı eminim o sayıyı okumaya benim matematik bilgim yetmezdi. Bunca ihtimallerin içinde bu sabah ihtimalimi sevmek çıktı kutudan. Pazar günü ile bugün arasında, içinde bulunduğum şartlar, başıma gelebilecek kötülükler, alabileceğim bravolar, yapabileceğim gıybetler, sevebileceğim insanlar, zarar verebileceğim insanlar bakımından, benim bilgim dahilinde ve görünen tek bir fark yok. Sadece bu sabah ihtimalleri sevmeye gönüllü bir zihin var. Bu bile bir ihtimaldi, çok şükürlerden bir demetle yazıya oturmak ya da alın beni burdanla oturmak… At koşar, baht kazanırsa, zihin koşar, can mı kazanır mı acaba? Koştuğu yeri sevdiğimin maymunu! Öpmüyorum ki nazar değmesin.

Bu saçmalıkları paylaşabildiğim için çok teşekkürlerimle,

Pınarline

Pinarline – Günlerden Bir Gün

Gerçekten öyle Sanga, günlerden bir gün… Sebebini henüz bulamadığım bir şekilde boğucu bir Pazartesi.

Sana yazarken, bulutlar gökyüzünde bir Cumartesi öğle saatlerinde Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin önünden Mısır Çarşısı’na doğru sürüklenen kalabalıklar gibi rüzgarda sürükleniyor ama hava yine de boğucu, yogamın sonunda, geçen yaz Pınar’dan öğrendiğim gibi kollarımın bacaklarımın suyunu sıktım, yine de boğucu.

Haftasonlarını sevmiyorum, haftabaşını severim, çünkü tercihli zihin bunu gerektirir. Haftasonu, weekend, bildiğim bütün dillerde sonlu bir şey (bildiğim bütün diller; Türkçe ve İngilizce, 8 senedir ders yüzü açmayınca artık CV’den beginner Greek’i çıkardım, ne kadar beginner olabilirsin, haftasonu ne demekti hatırlamıyorum bile, böyle yazınca da beş yaşında bir çocuğun ‘hayatımda böyle bir şey görmedim’ isyanı kadar komik duruma düştüm ama biliyorsunuz ben komiklikler ve şakalarla hayatta kalmış bir kadınım) Ben sonları uzatmayı sevmem arkadaşlar, haftasonu ise hafta bitsin yenisi gelsin, çünkü bereket nexttedir çünkü öyle bir çağdayız. Mesela Cumartesi şahane bir gündür, Oğlak burcu olmam ve Satürn ile ilgisi elbette vardır ama bir kere haftasonunun başıdır. Pazar böyle ayrılmak üzere buluştuğunuzu bildiğiniz sevgili gibidir, 5 saat ayrılık konuşması yapmaya gerek yoktur, bitti deyip gidebilecekken uzar da uzar. Hele ki dün nasıl uzadı sana anlatamam Sanga. Yürüyüş yaptım, kitap okudum, kahve içtim, bulutlara baktım, sonsuz scroll down yaptım, yine kitap okudum, biraz yattım, kalktım yine scroll down yaptım, keşfetten reels videoları bile izledim. Bitmedi. Dakikalar geçmedi.

Burada mı yazmıştım hatırlamıyorum, kendimi tekrar ediyorsam kusura bakma ama ben yazları evde geçirmeye alışkın bir tek çocuğum. Öyle tatile gidilmezdi bizde max long weekend dedikleri, long weekend ama bizim zamanımızda Cuma’dan başlamazdı, babam Cumartesileri işe gittiği o yarım günü gitmezdi, işte o long weekend olurdu. Bir keresinde ama 4 gün filan tatile gitmiş olabiliriz, fotoğraflar var. Her neyse, zaten yazın okul arkadaşları memlekete veya yazlığa filan gider, pek sevimli olmayan ama hiç yoktan iyidir akraba çocukları da marsık gibi yanıp boş boş konuştukları tatillerinden anca Ağustos’ta döner. Görüşünce, onlar tatile gitmeden önceki tadı bulamazsın. Ne anlatayım da ne olsun işte öyle bir araya gelmek gerektiği için bir araya gelinir. Dün de bu tipten bir yalnızlığın içinde rehberi kurcaladım, kimi arasam, yok zaten totomu kaldırıp bu sıcakta buluşmaya gitmem ama vakit geçsin diye kimle ne konuşsam. Arkadaşlar, eskilerin deyimiyle kafa dengi denebilecek herkes çoluğa çocuğa karıştı ve BLW & uyku saati dışında kafada denklik kuracak bir konu kalmadı, bekar olanlar hala 20 yaşında gibi yaşıyor yani denklik olsa da kafa gitti. Yaşça büyük olanlarda verecek akıl çok ama keşke kendi kafalarında tutsalar, işte ne bileyim bir kısmı dış görünüşüne aşırı takmış durumda bir kısmı ekmek arası pizza yiyebilir, ortası yok yani. Çekemem gibi geldi. Çekemediğimin onlar değil kendim olduğunu elbette biliyorum, gerizekalı olmadığımı anladınız bunca zamanda sadece gerçekten çekilecek tarafım olmayan bir günümde olduğumu ve kendimi kendi başıma çekmek zorunda olduğumun bir de rehberim üzerinden sağlamasını almış oldum. Bakın nasıl uzun ve grift cümleler; yani aşırı mutsuz ve dağınık bir zihin…

Sonuç olarak çadırdandır dedim, nemdendir dedim, uyuyunca geçer dedim. Sahi sabah bir yağmur yağdı, tam sevindim, arkasından dev bir nem daha bıraktı. Ne diyeyim, yılın bu vakitleri böyle işte ahla vahla geçmelik. Birazdan gidip toplantılarıma gireyim de kendimi işe yarar biri gibi hissedeyim.

Önce yogamı yaptım, yoga asana sonrası bacakları üçgen üst üste koyup sonra kolları arkadan birleştirip öne katlanında anca dizimi öpecek seviyeye geliyorum, öptüm ben de.. Biliyorsunuz bütün sevimsizlikler dizlerde toplanıyor. Sahnede çok öfkelendiğim bir an, kendini sihirbaz sanan bir kolaylaştırıcı sormuştu bedeninde nereyi hissediyorsun diye dizlerim kocaman demiştim. Ağırlığı orantısızca taşımaya gönüllü, sakatlanmaya çok meyilli canım dizlerim. Bu çekemediğim her bir parçanın üzerine yürümeye hazır, içime attıklarımı top yapıp tutan dizlerim. Ev sahibi çıkarır mı, işler kötü gider mi, bu yalnızlık ömür boyu sürer mi korkusunu aşağı ittikçe kemikleştirip, iyice içime kök saldıran dizlerim.

Bu haftabaşı böyle oldu, sevmeye en zor yerden başladık… Pek pazartesi gibi değil ama kimsenin umrunda da değil.

Dizlerine iyi bak Sanga.

Pinarline – Yakalandım

Helloo Sangha! Tatilden okula/ofise dönüp neler oldu neler diye anlatanlara hep bayılırım, benimki pek öyle olmadı, zaten benim neler oldu neler diye anlatacağım tatillerde de hep sorunlu ve tatsız şeyler olurdu, sahi nerede bu tatilde başına süper şeyler gelen insanlar, sadece romanlarda mı? Belki bu yüzden Defne Hoca’nın Yitik Ülkesi’nde Noel hevesiyle kiliseye giden kızın öyküsünü çok sevdim. Hedefe vardıramadığımız şaşaalı yola çıkışlarımız ziyan olup gitmeyebilir böylece değil mi? Ben sonunda yakalandım, sobe dedi malum pandemi bey, iki yıldan fazla süredir kaçıp saklandığım halde nihayet beni yakaladı. Yakaladı da bitti gerçi korkusu… Yakaladığı andan itibaren içimde bir hastalığı iyi ağırlamak menkıbesi akıp gidiyor. Şikayet etmedim, ben şikayet etmedikçe belki de şanslıyım diye epey iyi geçindik. Zaten bu yeni varyant çok hırpalamıyor dediler belki beni şimdi yakalaması da bana hayatın geçtiği bir torpildir, kim bilir… Memnunum be sangha, bu son derece sıkıcı olaylar silsilesinden bile memnuniyetle geçmekteyim sanırım. Tabii ilk zamanlardaki gibi süründürse, herkese yaptıklarını yapsa bu kadar tuzu kuru bir memnuniyetim olamazdı ama aslında söylenecek sebeplerim de çok inan, insanın bir dünya maddi manevi koşulu bir araya getirip tatile çıkabildiği yurdum ekonomik koşullarında kim 4 günlük tatilinin 2 gününü hasta geçirmek ister? Ve yine de çok şükür çünkü en büyük korkum eve dönememek olmuştu. İşte bunlar hep Allah’ın garip kulunu sevindirme yöntemleridir, kulun unutulmadığını anladığı anlardır.

Biraz zihnimdeki düşünceleri takip edebilir hale gelince, instagram yerine buraya bu notu düşmek istedim ben de, geriye dönüp bakınca, başımda bu da geçti’nin izi burada dursun istedim. Bir nevi teşekkür olarak… Beni 10 saatlik (uzun molalardan ötürü) yola hazırlayan otel odasındaki yogamdı. Test sonucum çıktıktan sonraki sabah, öksürükten yatamayıp da koltukta sabahladığım o gecenin sabahı, ahlayıp vahlamadan kendiliğinden gelip bedenime yerleşen yine yoga oldu. Ağrıyan sırtım ve tutuk kuyruk sokumumu aldım resmen kısalmış ve tombik bacaklarımla biraz samapada biraz vaişaka hediye ettim, sonrası kendiliğinden geldi. Kısa ama kopuk olmayan bir akış. Nefes alabilmenin güzelliği, bir kilo olmuş başımla öne eğildiğimde, kurmastanada az ateşte bırakılmış kemikler. Ateşim çıkar mı korkusunu bahane edip daha bir sığındığım ikinci prelüd. Yoga ile başlayan sabah, benim için “her şey yolunda” sinyali. Bunu bir kez daha anladım. Tüm ev ahalisinin hasta olmasından ötürü, bayram sabahından başka her şeye benzeyen bayram sabahında, bedenime ve zihnime bayram yaptıran yoga. “Yogamı bile yapamadım” söylenmesi diye bir şey var mesela evden aceleyle çıkılmış sabahlarda, gün içinde zorlandığımda içimden geçiveren. Yogamı bile yaptırmayan koşullara yönelik bir hınç, “bile” çünkü iki elim kanda olsa rutinlerim rutinlerimdir. Kendiliğinden başlayan yavaş sabahların, yavaş akan günlerin içinde işte zihnimi sakinleştiren bir bayramdı tekrar tekrar buluşmak. Kemiklerimdeki tanıdık tıkırtılar, vajradaki bildik gerilim, işte evindesin dedi. Her şey yolunda, merak etme. Hatta bütün bedenimi davula şişiren ödem ayak parmaklarımda da olunca, çok sağlam bir suçi bonusu bile oldu.

Kendimi ittirerek girdiğim her ders, söylenerek yaptığım her balakrama, kendimi sakatlayacağım işte şimdi korkusu ile söylenip durduğum her asana… Hepsi şimdi anlamlı bir bütün gibi durdu karşımda sanki. O günlerde bunca zorlanıp devam ettiğim her şey şimdi kendiliğinden gelip “canım hastasın, iyi de uyuyamamışsın gel biraz rahatla” dedi ya da benim artık böyle bir şey duymaya çok ihtiyacım vardı ve böyle deniverdiğini varsaymak bana çok iyi geldi. Gerçekten dayanacak bir kaynak, bir omuz, biraz bırakabilecek bir yer somut ve canlı olarak karşımda durmadığında, o dayanağın içeriden bir kararlılıkla ve kendiliğinden çıkabilmesi sadece kocaman bir minnet uyandırdı içimde.

Bu yazıya başlarken aslında yakalanmadan önceki maceralarım ve karantinada fırsat bu fırsat deyip başladığım ödevimiz Avatar vardı gündemimde ama bir kez başlayınca, böyle uzun bir teşekkür çıktı.

Sadece buradaki yankısının anlamlı olacağını bildiğim bir yere bıraktım ben de bu teşekkürü.

Sevgilerimle,

Pinarline