Pınar – Bir Şeyi De Bilmeyiver

Sevgili Sangacığım,

Buraya yazmak kolay. Kendi bloguma yazmak zor. Üstelik o kadar çok şey var ki anlatmak istediğim. Yazı dizileri bile tasarladım kafamda. Başına oturduğumda ise bir türlü toparlayamadım söylemek istediklerimi. Bırakınız dağınık kalsınlar dedim.

Okulu kapanan çocuk gibi hissediyorum. Cihangir Yoga’yı bırakalı 15 gün oldu. Özgürlüğün tadı bir başka. Yaptığın işi sevmenin, öğrencilerinle aranda herhangi bir merci olmayışının, izin planlarını kimseye sormak zorunda olmayışının tadı bambaşka.  Heyhat. Ben ki nasıl gencecik ve naif, ensesine vur lokmasını al bir insandım. Maaşımı alayım sigortam yatsın yeter derdim. Serbest mesleğin S’si bile ailemin kromozomlarında tanımlı değildir, düşüncesi bile çarpıntıya neden olabilir. Lakin yaşadığım iki kurumsal hayat tecrübesi -ki Cihangir Yoga’yı da yoga dünyasının Procter & Gamble’ı olarak düşünebiliriz- benim gibi birini bile bırak sevdiğim işi yapmayı, o işi yaparken emeğimin üzerinden para kazanıp beni göz göre göre sömüren düzene karşı GRAM tahammülü olmayan bir insana dönüştürdü. Bu iki tecrübeye ne kadar teşekkür etsem azdır.

Yeni yoga hocalarına tavsiyeler ise bir başka yazı dizimin konusu. Bu meslekte on yıllarımı devirip bir tecrübe abidesi olduğumdan değil. Tam da öyle ‘yeni’ bir hoca olduğumdan. Vaktiyle tam da bu yukarıda bahsettiğim düzen tarafından mütemadiyen ‘yeni’ hoca statüsüyle teyakkuzda bırakılıp sürekli bir şeylere ve birilerine muhtaçmışız hissiyle bir dersten diğerine koşturan ve koşturulan hocalardan olduğumdan. İlk elden yani. Madalyonun öte yüzünden bildiriyorum.

Ne diyordum, evet yaz tatili. Çok az kaldı! Şirince, Hızır, Budapeşte.. Neler çıkacak içimizden şimdiden meraktayım. Sonrasını ise bilmiyorum. Sevgili Sanga, hayatımda ilk defa hayatımın bir bölümünü nasıl geçireceğim konusunda en ufak fikrim yok. Bil-mi-yo-rum. Bu bilmeyiş beni acayip heyecanlandırıyor. Doların euronun alıp başını uçtuğu şu günlerde, seçimdi krizdi iflastı derken volatilitenin dibine vurmuş ülkemdeki hayatıma bir volatilite de benden olsun. Velev ki bu yaz hiç çalışmadım. Velev ki bu yaz hep tatil yaptım. Bu benim hakkımda ne der? Bir şey der mi? Öz-değer krizleri yaşar mıyım? Cebime para girmiyorsa sen hiçsindir diyen suspicion-of-self çanlarını bağrıma basabilir miyim? Belki hayata katılmanın başka yollarını keşfederim? Kendimi, vücudumu, zihnimi beslerim? Nihai hedefim iyi bir yoga hocası olmak ise bunun yolu kendimi, yaratıcılığımı, kendi yogamı beslemekten geçmez mi? Pozitifim Sanga. Gökay’ın deyimiyle: Boziti.

Bugün sabah dersinden sonra Sıtkı’ya gittim. Sihirli eller canımdan can aldı, canıma can kattı. Sıtkı’nın parmakları derimin altına işledikçe beynimde şimşekler çaktı, marma haritası gözlerimin önünde uçuştu. Geçen yıldan beri masaj seansları benim ‘acı’ kavramıyla ilgili fikirlerimi yeniden kodlamama çok yardımcı oldu. Sıtkı bazen tuttuğu kas/doku/et kütlesine konuşuyor, ben de içimden konuşuyorum, bırak çocuğum bırak, tutma kendini. Bırak. Gerçekten de bırakıyor. Bak açıldı diyor Sıtkı hissettin mi? Onun yönlendirmesiyle dikkati yeniden oraya getiriyorum, aa evet. Gerçekten de açıldı. Derken bir başka kütle. Yoga’da olan da tam olarak bu. Bu açılmanın, çözülmenin, sökülmenin getirdiği ağrı/acı/yanma. O kadar aynı ki benim kafamda bu ikisi. Sıtkı ilk dokunduğunda ay ay ay diyip durdursam, hiçbir şey değişmeyecek. Gözümde yıldızlar başımda kuşlar uçuşana kadar dayanabilirsem eğer, işte o zaman, bambaşka bir şey oluyor. Masaj da tıpkı Yoga gibi hali hazırda zaten açık ve akıcı olan yerlerinle ilgilenmiyor. En pis, en zorlandığın, yere gidiyor, tam ortasından giriyor.

Bugünlük tutti frutti.

Hoşçakal Sangamu!

 

 

Pınar – Hızlı İleri Sar

Bu Sanghanın yakinen bildiği bir olay var: “nokta nokta nokta bitsin işte o zaman esas hayatım başlayacak” fenomeni. Şimdilerde bitirmeye çalıştığım tercümem epeydir yaşamadığım bir boyutta bana tattırıyor bunu.

Çeviri bittikten sonraki hayatımın hayaline dalıyorum bazen mutfak penceresinin kenarına ilişip. İronik bir şekilde, çeviri bittikten sonraki hayatımın devamının hayalinde yine çeviri yapmak var. Ama o hayalde ben, evimin en yumuşak ışıklı köşesine yerleşmiş, laptop, göz hizası ve dirsek yüksekliğinden oluşan ergonomik şeytan üçgenini çözümlemiş, çevirdiğim her bir sözcüğün tadına vara vara yaşıyorum. Şimdiki gibi tırnaklarımı kemirerek ve sandalyenin üstünde kargacık burgacık şekillerde oturarak değil.

Ne garip değil mi? Hayalindeki hayatı yaşadığını bile bile o hayata bir türlü yerleşememek, bir türlü sahiplenememek onu, bir türlü ona varamamak.

Geçtiğimiz yeniaydan dolunaya kadar olan süreç, zaman-mekan bükülmesi yaşanmışçasına hızlı gelişti benim için. Yeni bir hayatın, veya yaşayış biçiminin kapıları aralanıyor, aradan ışık ve güneş sızıyor. O kapıdan geçilecek, artık hiç şüphe yok. Lakin, sonrasında beni ne bekliyor? Düşünerek zaten bulamayacağım kadar zengin bir olasılık denizi. Direnmek nafile.

Tüm bunlar olurken, bünye et istedi Sanga. En sonunda dayanamadım, Cuma akşamı Cadde’de vereceğim üvey ders öncesi Bostancı Günaydın’a gidip kendime bir porsyon lokum söyledim. Yazarken bile ağzımın suları akıyor. Ağız sulanması hadisesinin bir şeyi yemeden önce onun vücuda iyi gelip gelmeyeceğine dair bir ipucu olduğunu okumuştum bir yerlerde. Hâlâ sulandığına göre sanırım beden bir şeylerin açlığını çekiyor.

Birkaç güne kavuşuyoruz Sangamu. İple çekiyorum.

Esen kal.

Pınar – yüklüyor

Dün akşam sinirimi bozan bir haber aldım. Bu habere hiç şaşırmayan bir yanım ile, siniri bozulduğuna siniri bozulan yanım bir süre boş boş telefon ekranına baktı.

Canımı sıkan başka şeyler de oldu. Bey ile takıştık. En çok böyle anlarda yoga’nın kulaklarını çınlatıyorum sanırım. Ey yoga, şimdi işe yaramayacaktıysan, ne zaman?

Dün sabah, hayatımda ilk defa sabah 7’de bir ders verdim. Çıktığımda “normal” bir gün daha yeni başlıyordu. Deniz patlamış, hava mis, kalbim bir ipe kulaklarından mandallanmış, dünkü lodostaki bayraklar gibi pırpır sallanıyor.

Bu aralar, yeni ay mı, ekinoks mu, yaşlanma mı nedir bilmem, bana yeni bir ben versiyonu yükleniyormuş gibi hissediyorum. Bir önceki versiyonun bazı bugları giderilmiş hali. Performance improvements. Hiç alışık olmadığım bir güven evrene, o da olur, bu da biter, gelen gelir, vardır hayır, gibi. İşin garibi pozitif düşünce şeysi de yapmıyorum, büsbütün inanıyorum buna, gerçekliğim gerçekten değişmiş. Yoga’nın hakkını yemiyim şimdi. Epey bir debugging yaptık sayesinde, ve bu yeni versiyonumu büyük ölçüde ona borçluyum.

O halde, parmağım kopsun da şunu yapmayayım dercesine sevmediğim bir imojiyi kullanarak, tam da buna bu kadar büyük bir tepki duyduğum için değişime davranışımdan başlayarak bitiriyorum.

Namaste 🙏🏻

Pınar – Hep Yuvaya Dönmek

Sevgili Sanga,

Bu yazının hayalini kuruyorum döndüğümden beri. Belki de salondaki kanepemden, kendi klavyemden, sevdiğim, bildiğim insanlara biraz içimi açarsam tam olarak döndüğümü anlarım, idrak ederim, yerleşirim, olduğum yere varırım diye.

Üç hafta bir kültürü tanımak, bir halkın arasına karışıp turist gözlere gizli dinamiklerini anlamak, orada oralı gibi yaşamaya başlamak için elbette çok kısa bir zaman. Ancak evden uzak kalmak içinse oldukça hatırı sayılır bir süre.

Döndüğümden beri bir çeşit boşluktayım. Cuma günü ilk, bugünse ikinci dersimi verdim. Aile, arkadaşlar, öğrenciler, herkes merakta. Anlat bakalım neler yaptın, nasıldı oralar? Tam anlatamıyorum, sözcükler ağzımda büyüyor, veya çok küçük kalıyor gördüklerimin yanında. Diyelim kavramları bir kenara bıraktım, hangi hislerle döndüm? Bu sorunun cevabı da net değil. Bu belirsizliğin içinde kendi hislerimden kopuk oluşuma getirip dem vuruyorum. Travma mı dersiniz, Türkçesi’ni aramaya üşendiğim dissociation mı dersiniz, bilmiyorum ama ben çoğunlukla duygularımın olduğu yer katmanının çok daha üstünde bir yerlerde, herhangi bir an ne hissettiğimi, neden öyle hissettiğimi anlayamayacak kadar kopuk oluyorum. Hislerden kopukluk otomatikman zihnimi devreye sokuyor. Veya çok çalışmaya alışkın bir zihin hislerin sesini bastırıyor. Belki de hisler katmanında aranan boşluğu unutturmak için bu kadar ön planda zihin. Bilmiyorum. Galiba d, hepsi.

Gelir gelmez hasta oldum. Aksırmalı tıksırmalı. Yapmam gereken şeylerin, bir türlü tüm detaylarıyla planlayamadığım kursumun, beni bekleyen çevirinin ağırlığı gelip göğsümün üzerine oturdu. Neden her zaman aynı koşullar altında benzer tepkiyi vermek zorunda olduğumu düşündüm. Belirli koşullar bir araya geldiğinde illa turnusol kağıdı gibi renk mi değiştirmem lazım? Farklı bir varoluş bulamaz mıyım? Bu koşulların ürünü illa bünyemde stres veya hastalık olarak mı vuku bulmalı? Aslında hayalimdeki hayata çok yakın yaşıyorum. Hayalimdeki hayat ile aramdaki tek fark bu his çemberi.

Çalışma ve üretme şevkiyle dönüyordum oysaki Nepal’den. Oradayken içimden bunlar geçiyordu. Haziran’a kadar canla başla çalışacaktım. Gökay’ın gelir gelmez şantiyeye gitmesini fırsat bilip hayatımı hemen eski düzenine koyacak, erken uyanıp erken yatacak, süper verimli bir şekilde çalışarak hem daha çok ders verip hem de çeviriyi bitirmenin yollarını bulacaktım. Her şeye yetecek enerjim vardı. Şimdi? Şimdi şu kanepeye kıvrılıp uyuyacağım bu yazıyı bastıktan sonra.

Tüm sangayı, derslerimizi, İstanbul’u, evimi, her şeyi çok özledim. Bak işte bu net bir his.

 

 

Pınar – Uzun ince bir yoldayım

4 gün önce yazıp yayınlayamadığım yazı.

—-

Sevgili sanga,

Senden dikey ve yatay olarak kilometrelerce uzaktayım. Ama aklımdan hiç çıkmadın. Köpek yılın, geçmiş yeni ayın ve güneş tutulman kutlu olsun.

Nepal’de 11. günümdeyim. Artık dağlardayız. Mis gibi temiz ve giderek incelen hava etrafımızda, yardımsever ve güler yüzlü insanlar çevremizde.

En çok bugün seni düşündüm sanırım Sanga. Dağcılar buna kendi aralarında Art of Suffering diyorlar sanırım. En azından Gökay öyle söylüyor. Hayatında herhangi bir yerde trekking yapmamış bir insan olarak sırtımda yaklaşık 10 kilo çantayla iki gündür 6şar saat yol yürüdüm. Bu benim için epey bir şey demek. Sırt çantası leğen kemiklerimin, köprücük kemiklerimin üstünü çürüttü. Ayakkabı topuğumu vurdu. Popo kaslarım taşlaştı. Uyku tulumunda eciş bücüş uyumaktan boynum tutuldu. Burada yaptığım yoga mola yerlerinde veya soba başlarında sandalye üstünde girdiğim birkaç hareketten ibaret kaldı. Diyeceğim ama aslında hayatımda hiç bu kadar yoga yapmamıştım. Daha devam edemeyeceğimi düşündüğüm, leğen kemiklerimdeki acıdan ağlamayı düşündüğüm her an Mayurasana’da olduğumu düşündüm. Veya sinirimi bozan bir başka poz. Bir nefes. Bir nefes daha kalsam. Bir adım daha atsam ne olur? Sadece bir adım, sonra bir adım daha..

Burada her şeyimi bir başka insana emanet etmeyi öğreniyorum. Bu kişi sevgilim olunca yer yer zor oluyor. (Egolar çarpıştı lafı geldi aklıma Defne Hocanın bir yazısından, aslında egolar değil özgüvensizlikler çarpışıyor diye devam ediyordu.) Ama şehirde yaşadığımız kargaşadan sonra burada daha rahatız. Burası onun hinterlandı. Ona bıraktım. İç derse içiyorum, ye derse yiyorum. Hızlan derse hızlanıyorum, yavaşla derse hız kesiyorum. Bir süre sonra nabzımı ve adımlarımı, yokuş veya inişin açısına göre ayarlamayı öğrendim. Nabzı sabit tutmak en mühim işmiş. Ağızdan nefes al diyor, ay bu soğukta bademciğim mi şişer ay ağız nefes alma organı mıdır diye bık bık etmeden boyun eğiyorum.

Gökay benim burada asla görmediğim şeyleri görüyor. Dün başka bir yerde olan Amerikalı anne kız var ya onlarla tekrar karşılaştım diyor. Ne Amerikalısı ne anne kızı diyorum. Aa bak bu çocuğu dün yolda gördük işiyordu hatırladı mı diyor, en ufak fikrim yok. Ben ki kendimi cin bilirim. Ama yok, burası gerçekten onun hinterlandı. Biz nasıl yoga öğretmenleri olarak insan bedenlerini ve zihin kalıplarını okumayı öğreniyoruz, onun işi de coğrafyayı, ve oraya yayılmış insanları okumak.

İrtifa olarak 3500lerdeyiz. Burada Annapurna Himalayalarının etrafında saat yönünün tersine bir tur çizerek 5416 metrede bulunan Thorung La geçidine doğru ilerliyoruz. Yarın aklimatizasyon günü, yani yüksek irtifaya alışmak için bulunduğumuz yerden daha yükseğe çıkıp tekrar aynı yerde uyuyacağız (ben yürüyebilirsem). Altitude sickness denen hadise buradaki en kritik şey. Hazırlanmak için elinden gelen her şeyi yapsan da tolere edip etmeyeceğin tamamen şansa kalmış bir şey. İncelen havada sıvı kaybı ve zorlanan kalple beraber mide bulantısı, kafa karışıklığı, baş dönmesi gibi semptomları var. Ölüme kadar götürüyor. Bol bol su içmek ve yavaş yavaş yükselmek gerekiyor. Şimdilik iyiyiz. Ama her şey giderek zorlaşacak. Bense zaman zaman suçluluk duyuyorum, evet. Ayakkabım vurduğu, çantanın kemerini sonuna kadar sıkmama rağmen oturması gereken yere oturamayacak kadar küçük bir belim olduğu, kemiklerimi yastıklayacak hiç etim olmadığı için suçluluk duygusuna benzer bir şeyler hissediyorum evet. Yeterince iyi değilim hissi. Çok tanıdık bir his. Gökay’ınsa zaten umrunda değil, geçidi geçmişiz, geçmemişiz. Turu tamamlamışız, tamamlamamışız. Bense ayakkabı vuruğumu düşünüyorum.

Burada elektrikler kesik genel olarak. Hidroelektrik santralde bir arıza varmış. Manang’da jeneratörü olan bir otele geceliği 200 rupi veriyoruz. Yani 2 dolar. Karşılığında telefon şarjı ve internet. Şimdiye kadar orada yeme içme karşılığında bedava kalmıştık diğer guest houselarda. Burası da böyle bir yer işte.

Kendine iyi bakasın Sangam. Yogaya devam.

Pınar – Ben Anneme Gidiyorum!

Dedim telefonda şakacıktan. Gökay zaten Giresun’da, ailesinin yanındaydı. Ben de bir türlü toparlanamıyordum. O yüzden Cumartesi’den beri annemlerde kalıyorum. Dün gece ilk defa güzel bir uyku uyudum. Karnım gurul gurul olmadan, midem ağzıma gelmeden, bol aksiyonlu rüyalar gördüğüm tatlı bir uyku. Bugün bitti! diye kalktım yataktan.

Haberin var değil mi Sanga, üç gün sonra destansı bir dolunay bizi bekliyormuş. Hem dolunay, hem süper ay, hem mavi ay, hem kanlı ay. Süper ay çünkü ay dünyaya en yakın olduğu konumdaymış, mavi çünkü aynı aydaki ikinci dolunaymış, kanlı çünkü bir de ay tutulması var, tutulma sırasında etrafında oluşan kırmızı hareden ötürü. Artık gerisini sen düşün.

Beni seyahat heyecanı sardı Sanga. İnstagram’da Nepal’le ilgili takip ettiğim ne kadar hesap varsa hepsini bırakmayı düşünüyorum. Gün yaklaştıkça stresim artıyor. Evet, Nepal’e gideceğim diye stresliyim. Ben her şeyi kendime stres yapabilecek bir yapıya sahibim. Yeterince gezip görebilecek miyim? İstediğim her şeyi yapabilecek miyim? Ayın 13’üne ve seyahatin tam ortasına denk gelen Maha Şivaratri’de Katmandu’da mı olsak yoksa dağlarda mı olsak? Peki ya yüksek irtifa? Acaba tolere edebilecek miyim? Çok üşüyecek miyim? Yürüyebilecek miyim? Turu tamamlayabilecek miyiz? Çektiğim fotoğraflar iyi çıkacak mı? Yeni aldığım fotoğraf makinesinin hakkını verebilecek miyim? Şimdi bir de, gidene kadar iyileşip gücümü toparlayabilecek miyim? stresi eklendi. Ha bir de hala Katmandu’da bir rezervasyonumuz yok. Normalde evden Gayrettepe’ye gidecek olsam daha çok hazırlık yaparım. Benim için şahsi bir hac meselesine dönüşmüş olan bu Nepal seyahati için henüz herhangi bir hazırlık yapmamış olmak da içimi kıtır kıtır kemiren bir husus. Çekirdeğimi oluşturduğunu sandığım risksevmez yapımın içine sızmış küçük bir gerilla kuvvetinin maceraperestliği mi yoksa yönetimi devralan? Bundan öncekiler hep sıkıcıydı bir de böylesini deneyelim diyen muzip bir ihtilal mi? Yoksa olası bir krize alttan alttan yol yaparak attığım her adımla tırmandığım irtifa gibi beni bir nevi katarsise götürecek bilinçdışı bir öz sabotaj eylemi mi?

Yaşanıp görüle!

 

 

Pınar – Başlık Bulamadım

Sevgili Sanga,

Apana vayu’mun çılgın attığı günlerdeyim. Salı günü yediğim çiğ köfte beni mahvetti. Akşam evde ders verdiğim minik grubumu serinin ortasında Suçi’ye sokup tuvalete koştum. Tık yok. Dönüp derse devam ettim. Ettim ama bir yandan esniyorum, bir yandan gözlerim kararıyor, bir yandan karnım ağrıyor, bir yandan pozları gösteriyorum, ama hayır yok. Vajra döngüsünde nefesler karıştı, dizlerle dirsekler birbirine girdi. Dersin son on dakikasını hatırlamıyorum. Öğrencileri gönderdikten sonra kendimi tekrar tuvalette buldum. Sonrası hepinizin tahmin edebileceği gibi. Little little into the middle.

Bu sebeple dün bütün gün yatar vaziyette geçti. Bizim L koltuğun yatılabilecek ne kadar kombinasyonu varsa hepsinde yattım. Yatmaktan sırtım belim ağrıdı. Hiçbir şey yapamadığım için suçluluk duygusu da beraberinde geldi. Hiçbir şey’den kastım çeviri heralde. Yoksa pek başka işim de yoktu doğrusu. Ama kafa bu ya, iki dakika rahat vermeyecek. Yatıyorsun da keyfinden mi yatıyorsun Pınar? diye söylendi Gökay. Doğru. Kafamı bile dik tutamıyorum çünkü.

Dün sabah gözümü açar açmaz instagramda Ursula K. Le Guin’in ölüm haberi düştü. Ne hissedeceğimi bilemedim. Kuşkusuz zaten yaşamının son evresindeydi, ve kendisinden birkaç gün önce buraları terk eden Dolores O’Riordan gibi genç de değildi. Bir insan hayatına sığdırılabilecek pek çok şey sığdırmıştı. Hem gençliğinin kalemini, hem de ancak yaşla beraber gelen o ince zekayı, o erdemi bizimle paylaşabilmişti bizlerle. Gökay kanepeye doğru dönüp kitap okumak ister misin? diye sordu. İsterdim. Evde hatırı sayılır bir Le Guin kitaplığı var. Bana onlardan bir tane getirir misin dedim. Her Yerden Çok Uzakta’yı getirdi. Yakın zamanda okumuştum bunu. Derken bir kahvaltı sabahı Aziz’in ‘Çocuk ve Gölge’ isimli yazısından nasıl da ateşli ateşli bahsettiğini hatırladım. Gökay’dan ‘Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar’ı isteyip bu kısa ama vurucu makaleyi okumaya başladım. Bütün bunlar, Ali’nin gönderdiği mezuniyet konuşmasını okuduktan sonra oldu. O zaman da içim titredi, gözlerim doldu. Kısmen biraz da o anlattığı vahşetin içinden çıkmış biri olarak. Ataerkil düzende başa çıkabilmek için erkekleşmiş hemcinslerimle beraber sağlığımdan verdiğim ödünler. Ne yaparsan yap onların oyununu oynuyorsun. Kim bilir, belki de hiç nine/dede arketipinin erdeminden nasiplenemediğim için bu kadının yazıları bana hep bu kadar dokunuyor.

Akşama doğru ateşim çıktı. Gökay tam bir die hard adamı olarak enseme, ayak bileklerime, dizlerime, buz kompresler, ıslak havlular koydu. Sonra nerden aklına geldiyse havluyu ıslatıp buzluğa atmış. Onu da getirip başıma koydu. Kasıklarıma da bir tane koyacaktı ki yapma etme birkaç gün sonra regl olacağım diyerek kaytarmayı başardım. Bütün bunlar sonuç vermedi. Tıpış tıpış banyoya yollandık. Beni buz gibi suyun altına atacak sandım ama suyun çok soğuk olmaması lazımmış, çok soğuk olursa vücut kendini ısıtmak için iyice kan pompalarmış, o yüzden vücut ısısına yakın bir sıcaklıkta olmalıymış su. Tahmin ettiğim kadar korkunç olmadı o yüzden duş faslı. Sonra yatağa serildim. Gökay camı açtı, sırtıma yine soğuk, ıslak bir havlu koydu. Dedim ki eğer hasta değilsem bile şimdi olacağım. Açık pencere, sırtımda ıslak bir havlu, cıbıl cıbıl yatıyorum yatakta. O vaziyette uykuya dalmışım.

Gece ve sabah apana vayu şenlikleri devam etti. Sabah uyandığımda belim kopacak gibi ağrıyordu. Tuvaletten çıkınca taytımı giyip yoga odasına geçtim. Hani bir deyiş vardır ya, meditasyona oturacaksanız kana kana su içermiş gibi oturun diye. İşte benimkisi de öyle oldu. ‘Yapmasaydım çıldıracaktım’ gibi oldu. Biraz da görmek istedim, mide boş, bağırsaklar boş, aslında ideal yoga koşulları.

Hocalarımız sık sık söylerler. Boyunla sakrumun kardeş olduğunu. Bu bilgi bende oldukça entegre bir bilgi. Bu sabahki deneysel yogamda da bu bilgi iyice pekişti. Isınmalarda boynumu çevirirken boynumdan çok sakrumda hissediyordum çünkü. Hangi seriyi yapacağımı bilmeden, bir seriyi tamamen yapıp yapamayacağımı bile bilmeden, koyuldum hareketlere. Her karkottaka’da bir çıt, bir çıt daha, allahım ne güzel şey şu karkottaka. İtiraf edeyim lineer bir seri yaparken bile bazen güneşe selamları karkottakalı yapıyorum. Böyle bir şey yok. Almayın karkottakamı benden. Inherent danger of attachment.

Bende durum vaziyet böyle sanga. Sıklıkla şükran duyuyorum varlığına. Tarifsiz şanslı hissediyorum kendimi. İyi ki varsın.

Pınar – Gece Baskısı

Başlıksız başladım yazıya. Üst katın yavru köpeği inleyerek oyun oynuyor, zıplıyor. Minik patilerinin seslerini duyuyorum. Köpeği olmayan ve şu ahir dünyaya gözünü açtığından beri tek tutturukluğu köpek olan bir insan evladı olarak yaşadığım evlerin neredeyse tamamına yakınında önüm altım sağım solum hep köpekli evlerden oluştu. Bizim apartmanda mesela alt çapraz komşuda bir Beagle var. Bu komşular aynı zamanda gece saat 1’den sonra tam ses opera dinlemekle meşhurlar. Gökay’ın bir gece yarısı yataktan fırlayıp pijamalarıyla kapılarına dayanmışlığı vardır. Bense şimdi hır gür olacak olay çıkacak diye yatakta taşikardi geçiriyordum o esna tabii. Bazı insanlar için hayat idare edilen, bazıları içinse isyan edilen bir şeydir. Ben ilk takımdanım Sanga. Yoksa Gökay haklı. Böyle bir şey olamaz. O kadar yüksek sesle dinliyorlar ki kapılarına dayandığımızda kapıyı bile duymuyorlar. Ve her ne hikmetse bu da her akşam, gece daha doğrusu, 1’den sonra filan başlıyor. Neyse. Karşı komşumun da barınaktan sahiplendiği bir köpeği var. Epey şirin bir şey çıktı. Büyüyünce de büyümüş de küçülmüş kılıklı tam bir ideal ev köpeği boyutlarına ulaştı. Günün büyük çoğunluğunda yalnız. Bizim mahallenin çetesi sokakta devriye turlarını atarken o da camdan havlayarak onlara katılıyor. Bazen ben sabahın köründe Shadow derslerine gitmek için evden çıktığımda bana havlıyor. Şu an yaşadığım eve ilk taşındığımdaki üst komşumun da bir köpeği vardı. İsmini hatırlayamadım bak. Hostesti kız. Tıkır tıkır topuklularıyla sabahın erken saatlerinde aşağı inerken sesi duyulurdu. Boşandılar sonra, ve taşındılar tabii. Daha sonra üst katıma taşınan, aşağı yukarı biz yaşlarda olan çift, çok sessiz, çok mülayimdi. Üst katın kalorifer borularından benim eve damlayan paslı sular sebebiyle muhattap olduk. Kiracı versus kiracı. Lakin o vakit yeni doğurmuştu, evde tamirat filan istemiyordu. Tam bir vahşi anne kedi edasıyla tıslamıştı bana. Ben de kışın bu borular patlarsa asıl o zaman görürsün diye alevlenmiştim. Bebeğe Lavinya ismini koydular. Lavinya* ismini bebeklerine koyduklarına göre bu çift efsane kafa bir çiftti aslında ama biz değerini bilememiştik herhalde. Sonra anneanne ve dede geldi yukarı desteğe. İşte o vakitler çıldıracaktım Sanga. Bence bizim Lavinia da çok cool olabilecekken gencecik zekasının bir kısmı anneannesinin kollarında küçük kurbağayı dinlerken törpülendi gitti. Non stop küçük kurbağa non stop!

Ben sonunda tatilden çıktım Sanga. Dün Yeşil’de, bugün de evde dersim vardı. Öğrenciler çalışmayınca çok bozuluyorum. Yeterince şevk aşılayamıyor muyum diye düşünüp üzülüyorum. Veya öğretemiyor muyum acaba? Ne yapmam lazım? Dersin sıklığı mı az? Ders sırasında, öncesinde, sonrasında, kafamın içinde Defne Hoca ile yaşıyorum. Bu soruya Defne Hoca ne cevap verirdi? Bu pozu Defne Hoca olsa nasıl anlatırdı? Bazen Defne Hoca’nın verebileceği cevaplar kulağımda çınlıyor, ama o sözcükler benim dudaklarımdan dökülmüyor. Bazen de sözcükler tam da onun tonlamasıyla çıkıyor ağzımdan. Her hocanın içinde onun içine kaçmış bir hocası vardır diyip geçiyorum.

Geçen derslerden birinde Defne Hoca’nın söylediği bir şey vardı. Ben size yoga yaptırtmıyorum, sizi yetiştiriyorum diye. Ben de aynı gelenekten geldiğim ve hayata öyle baktığım için öğrencinin elini kolunu sallaya sallaya derse gelip lay lay lom takıldığını gördüğüm zaman gözüm seğiriyor Sanga. Genç hoca olmanın alevleri olsa gerek. Tamam ben abartıyorum, o kadar da lay lay lom değiller. Ama dikkatler dağınık. Gözler fıldır fıldır. Üzerime alıyorum sorumluluğu, ben bu öğrenciyi ne yapsam da yogaya aşık etsem? Sonra kendime geliyorum. Öğrenciye yoga yaptırtmak için orada bulunmadığım gibi onlara yogayı sevdirmek gibi bir misyonum da yok. Onların dikkatini de onların yerine ben toplayamam. Herkes kendi ağırlığını taşımakla yükümlü.

İki gündür yogamı akşam derslerimden önce yapıyorum. Bugün akşamki ders öncesinde erken damlayan öğrencilerden sebep yarım kalan yogama ders bittikten sonra devam ettim, çok da iyi oldu. Yarın bir ara yayıncımı arayıp çeviriyi yetiştiremeyeceğimi söylemem gerekecek. Umarım bu yazıyı okumuyordur.

İyi geceler Sanga.

Nannikosu manniko

* Ursula K.Le Guin’in kitaba ismini veren olağanüstü kahramanı. 

Pınar – İtiraf

Sevgili Sanga,

Bugün sana içimi dökeceğim. Defne Hocanın son birkaç yazısı hepimizi derinden sarsıyor, hepimize başka bir tarafından dokunuyor, görüyorum. Özellikle şu cümle, okuduğum anda gırtlağımdan aşağı bir boşluğa yuvarlandı: “Bir şey yapmama gerek olmadığını, küçük bir varlık olarak ve tüm küçük varlıklar gibi korkmaya, üzülmeye, ağlamaya hakkım olduğunu ve en çok, en çok, en çok da yalnız olmadığımı hatırlıyorum.” Ve özellikle ilk başı. Çünkü benim küçük hissetmeye karşı alerjim var Sanga.

Ben oldum olası ufak tefek bir çocuktum. İlkokulda neden bilmem sürekli bir boy sırasına dizme halleri vardı bizi öğretmenlerin. Orada sondan ikinci, üçüncü filan olurdum genelde. Ufak tefek ve gözlüklü tipim genellikle sevimli bulunduğu için öğretmenlerin çoğu beni severdi. Ben ufak tefek olmayı hiç sevmezdim.

Çocukken hayatta kıskandığım iki şey vardı. Biri uzun boy, diğeriyse kızıl saçtı. Gece yatmadan daldığım sayısız hayalde çok kez içi kimyasal dolu bir kazana düşüp içinden cayır cayır yanan kızıl saçlarımla çıkmışlığım vardır. Boyumu ise hayallerimde uzatmaya hiç çabalamamışım anlaşılan, çünkü kızıl saçsızlığımın aksine, boysuzluğumun sonsuza kadar sürmeyeceğini uman, ve etrafımda Ankara’nın kavakları gibi fütursuzca boy atarak serpilen kız arkadaşlarımın varlığıyla bir gün belki onlar gibi olabileceğimi düşünen bir parçam varmış. Varmış heralde ki, o sıralar, 10-11 yaşlarım yani, Allah Baba ile tek bağlantımı bu boy mevzusu üzerinden kuruyordum. Allahım lütfen biraz daha boyum uzasın. Allahım lütfen regl olmayayım. Yoksa boyum hiç uzamaz. Allahım lütfen geç regl olayım. 

İşte bir gece, neredeyse yatağının dibinde diz çöküp istavroz çıkartan rahipler kadar yoğun yaşadığım bir dua seansından sonra uyuyakalmış, sabaha gözlerimi bambaşka bir güne açmıştım. Günlerden 30 Ağustos’tu, 1998 yılıydı. Bir önceki gece gözyaşlarımla noktalayıp havale ettiğim duanın karşılığını, oldukça net ve geri dönülemez bir şekilde almıştım. Çünkü o gün regl oldum. Allah Babanın bu espiri anlayışına çok bozuldum. Bir daha da dua etmedim.

Küçük olmaya alerjim var dedim ya Sanga, hayatımın da büyük bir kısmı bu küçüklük mevzusu üzerinden döndü dolaştı hep. Ben bu kadar illet oluyorum ya, illa bir yerden bulacak beni. Buluyor da. Yaşım oldu 32, geliyor buluyor beni. Kısa boylu olmak benim için bir ölüm kalım mücadelesiydi derken, o kadar da abartmıyorum. Benim gittiğim gibi kalabalık okullarda okuyan ve ufak tefek olan, üstüne üstlük bir de cinsiyeti kız olan çocuklar çünkü aç kalıyordu kantinde. Çok kez hatırlarım öğlen tenefüsünde yemekhanede üstüme üstüme gelen insan kalabalığının içinde kantinci amcaya botlarımın burnuna kadar yükselip para uzatmaya çalıştığımı, benden büyük sınıf öğrencilerin dirsek, kol, omuz darbelerine maruz kaldığımı, ve hatta çoğu kez aç kaldığımı. Bu yüzden hıncımdan, sinirimden ağladığımı. Ben çok sinirli de bir çocuktum Sanga.

Bu nedenle kendimce geliştirdiğim strateji şuydu. Öğlen tenefüsü zili çaldığı an yerimden bir şimşek gibi fırlayıp merdivenleri çifter çifter inerek kantine ilk önce varmak. Uzunca da bir süre yaradı. Bir gün beş basamak yukardan yere uçup çakıldım. Gözlerimde yıldızlar, başımın etrafında kuşlar uçmuştu. Onlar da hâlâ her padmasana’ya sol ayağımla girişimde bana göz kırpar.

Tüm bunlar bir yana, hiç de kendimi küçük ve güçsüz hissederek büyümedim Sanga. Böyle de bir oksimorondu benimkisi. Küçük köpek sendromu belki de? Her ne olursa olsun, sokakta oynayan son nesil olarak oldukça aktif bir çocukluğum oldu, ağaç tırmanmaktan futbol oynamaya kadar ne var ne yoksa yaptım. Yakartopta en çok canı ben tuttum. 25 kilo filandım bisikletimin arkasında 40 kiloluk arkadaşımı taşırdım. Eski model neredeyse dökme demirden bir bisikletim vardı, onu her gün 3 kat yukarı kendim çıkartırdım. O yüzden de şu gün bir arkadaşım bana sarılıp da ‘ay ne kadar miniksin’ dediği zaman hâlâ kısa da olsa bir şaşırma anı yaşıyorum. Ben çünkü çoğunlukla kendimi öküz gibi güçlü, ve evrende ciddi miktarda yer kaplayan bir canlı olarak duyumsuyorum. İnsanların beni bu kadar ‘küçük’ bulmaları aklımı karıştırıyor. Aynaya baktığımda ben kendimi öyle görmüyorum. Hiç öyle hissetmiyorum. İçimde bazen öyle şeyler kopuyor ki, bu ufak bedene hapsolduğum için, hüzün gibi bir duygu kaplıyor içimi sadece. Başka bir bedende olsam Hulk gibi bir şey olacağım, içimdeki hisler ona tekabül. Bir kız çocuğu olarak uzun boylu ve kızıl saçlı olmanın yanısıra, belki de en özendiğim hadise bir erkek çocuğu olmaktı, bu önemli detayı vermeyi unuttum Sanga. Şu yaşıma gelip de içimdeki vahşi dişinin hâlâ külkedisi misali uyumakta olmasının en büyük etkeni budur sanırım. Kız olmaktan nefret ederek büyüdüm. Kız olmak benim gözümde güçsüzlükle eş değerdi. Kızlar çok mırın kırındı, hiç zora gelemiyorlardı. Bense en zoruna gelecektim. İleride babam gibi araba kullanacak, suyuna yağına kendim bakacak, lastiklerini ben değiştirecektim. Ortalığın amına koyacaktım. Ama koyamadım, kızdım çünkü. Üstüne üstlük ufak tefek de bir kız. Eğer içimde aynı öfke ve tutkuyla dünyaya iri kıyım bir erkek olarak gelseydim, bu yaşıma gelemeden bir şekilde öleceğime dair inancım bugün hâlâ tam. Ya bir sokak kavgasında, ya bir maç çıkışında, ya bi kız meselesinde, kesin birilerine efelenip böbreğime bıçağı yemiştim. Kesin.

Hadi 158 ile barıştık diyelim. Peki ya yaşça küçük bulunma hadisesi? Bu da mı olmak zorundaydı? Bir sürü arkadaşım var benden kısa olup da benden daha büyük gösteren. Neden yine ben? Bu işte daha ciddi bir mesele.. Ya beni çocuk sanarlarsa? Şimdi kış ayları da geldi, kafamda kukuletam ayağımda öğrenci botlarımla adeta hermafrodit bir çocuk gibi dolanıyorum sokaklarda. En çok korktuğum şeydi bu, olduğumdan küçük algılanmak. Çünkü ciddiye alınmak istiyorum. Ciddiye alınmamak şu hayattaki en büyük korkularımdan biri olabilir. Lütfen beni adam yerine koyun ve beni ciddiye alın diye haykırmak istiyorum ‘ay çok minnoşsun ne kadar da küçük gösteriyorsun’ diyen herkese. Bir de sağ kroşemle dalmak. Benim satır aralarından cımbızladığım şey çok başka. Kendimi değersiz bir hiç gibi hissediyorum biri bana böyle dediğinde. Bir keresinde, daha yeni ders vermeye başladığım bir dönemdi, kendimden yaşça büyük bir kadına ders vermek için evine gidiyordum. İkinci dersimizin sonunda dersi kapatırken karşılıklı namasteleştik, “namaste benim küçük hocam” dedi öğrencim. Beynimden vurulmuşa döndüğümü hatırlıyorum. 30 yaşındayım ulan ben nerem küçük diye bağırmak istiyorum. Koskoca otuuuz! Ağız dolusu. Neden insanlar beni ciddiye almıyor? Ya bendeki bu bilgi birikimini sırf küçük gösteriyorum diye aktaramazsam? Bu minvalde bir şeyler geveleyerek ağlaya ağlaya olayı Defne Hoca’ya anlattığımı hatırlıyorum. Ne dediğini hatırlamıyorum ama muhtemelen yine çok yerinde bir şey söylemişti.

Psychemin derinliklerinden sana bir kesit Sanga.. Küçük, savunmasız, korkmaya hakkı olan bir varlık olduğuna inanmak işte bu yüzden ‘not my thing.’ Öte yandan, öğrenmeye geldiğim ders de bu. Kendi değerimi boyumdan, gösterdiğim yaştan muaf bir şeylerle ölçebilir miyim? Sürekli kılıcımı kalkanımı kuşanıp defansa geçmeden zayıflıklarımla kabul görebilir miyim? Küçük ve savunmasız hisseden o küçük kız çocuğunu bağrıma basabilir miyim? Benim sınavım da bu. Sertleşmek değil, yumuşamak. Güneşte olgunlaşan bir armut gibi.

Namaste benim küçük hocam.

Pınar – Gün 2: Tik Tak

On dakkam var çok hızlı olmam lazım sanga kısıtlar karşısında beynin yaratıcılığı tavan yapar derler ama şu an bir blog yazısı gibi keyfi bir aktivite içinde dahi neden kendi kendimi telaşa sürüklediğimi ne sen sor ne ben sana söyliyim.

Viiyk viiiyk diye ses çıkaran meyve suyu sıkacağımın içine dilimlediğim elmaları atarken bir yandan da telefondan biriken blog yazılarını okuyordum. Kiminkini okuyordum hatırlamıyorum sanırım Fatma’nınkiydi, gene çok güzel yazmış şuraya bir yıldız konduruvereyim derken wordpress kondurtmadı, git hadi şimdi log in ol da gel dedi. Ufff dedim. Tıpış tıpış gelip laptopu açtım. Neden? Tüm sevdiğim yazılara ki hepsi oluyor teker teker bir yıldız kondurabileyim diye. Sonra baktım herkes herkese yorum da yazmış. Benim dünkü yazıma yazılan yorumlar da vardı. Onları cevapsız bırakırsam bencil bir pislik olarak algılanır mıyım diye çok korktum sanga. Anlıyor musun? Sonra Tansel’in yazısını okudum. Epey güldüm takdir edersin. Epeyce güldüm. Neymiş bu sevdiğini belli etme ve sevilmeme korkusu arkadaş? Bir layk kondurmak şuracıkta neden bize bu kadar enerji harcatan bir olaya dönüşmüş? Bilmiyorum. Ama herkes aynı hissettiği için rahatladım bir miktar. Sanganın damarları kabarmış yine dedim. Sanga yine yükselmiş sangaya.

Bugün dersten eve gelince yapabildim yogamı. Üç dakikam kalmış. Bey ne yemek isterim diye sordu, düşündüğüm hiçbir şeyin ağzımı sulandırmadığını söyledim. Artık yemek yerken bu kıstasa göre hareket etmeye çalışıyorum. Yemeği düşündüğümde ağzım sulanıyor mu, sulanmıyor mu? Sulanmıyorsa geçiniz pliiz, next. Onca seçenek saydı, patates dedim. Bana patates yapar mısın? Yaparım dedi. Tamam dedim, ben bu sırada biraz yoga yapmak istiyorum, olur mu? Olur. Harika. İşte öyle akşam yogası.

Zamanım dolmuş. Hoşçakal sanga. Lav yu.