Pınar – Gün 3: Fışkiye

Hava 27 derece. Günün belli saatlerinde klasik müzik eşliğinde su fışkırttıran Kikar Dizengoff’un fıskiyesine nazır oturuyorum. Pilates’ten çıktım. Derse doğru pedal çevirirken ağlamaklı, bittiğinde dünyaya eyvallahı olmayan bir ruh hâlindeydim.

İlk günden boşladığım sanılmasın, bu 28 gün boyunca buradayım. Dün yoga günümüzdü. Eve gelip yiyecek bir şeyler hazırladım, Rings of Power’ın son bölümünü izledim, sonra 5 numaralı otobüse atlayıp şehrin güneyine, Shapira’daki seramik dersime gittim. Yoga dersimiz gibi konuşulanların yüzde yetmişe yakınını anlamadığım bir ortama daha kendimi soktum diye kendime kızdım en başta. Kursa başlarken bu hususu özellikle sormuştum, İbranicem bu işe yetmez, hoca aralarda biraz İngilizceyle bana destek olabilir mi acaba? A tabi, hocamız Amerikalı zaten, kesin yapar dediler. İlk dersten sonra hoca değişti, yerini çok iyi bilmesine ve defalarca anlamıyorum dememe rağmen İngilizce konuşmayı unutan bir hoca aldı. Al sana bir regresyon daha. İçimdeki öfke, bir bebeğin yapmak isteyip de henüz yetersiz olan motor faaliyetlerinden ötürü beceremediği şeylerin ardından girdiği engellenmişlik krizinin aynısı. Bir süre sonra, burada artık yapmaya alıştığım gibi dil kanalını sessize, kendimi de zoom out’a aldım, yalnızca hocanın ellerine ve onların altında şekil değiştiren çamurun büyüleyici hareketine bıraktım. Üç saat boyunca dönen çömleğin merkezkaçıyla içimde bozuk plak gibi dönen vırvırlar da etrafa savrulmuş ve bir süreliğine beni terk etmişlerdi. Eve gelene kadar saat on buçuk oldu. Geç bir akşam yemeği ve telefonda zombileştikten sonra on ikiye doğru yattım. Yazacak takat yoktu.

Ne diyordum. Salı günkü dersime 8 kişi geldi. Ne heyecan ne heyecan. Sınıfın yarısı tanıdık, yarısı yabancıydı. Öğrencilerden biri 8 haftanın tamamı için ödeme yaparken, bir diğeri ders çıkışında “ipli yoga dersi veriyor musunuz, benim daha esnemeli bir şeylere ihtiyacım var” diye sordu. Deneme dersi konseptine alışabileceğimi hiç sanmıyorum. İnsan bir şeyin kendine iyi gelip gelmeyeceğini tek bir seferden nasıl anlayabilir? Neyse. Başlangıçta her şey mübah. 

Şimdilik benden havadisler böyle. İçinizde başka yazmak isteyip de yazamayan varsa atlasa ya suya, birlikte yüzsek bu 28 gün. Hepinize selamlar, sevgiler.

Kikar Dizengoff
Reklam

Pınar – Gün 1: Tam Ortasından Giriniz

Yeni ay bugün evet, o bakımdan ortasından değil başından girmiş sayılırım ama mevzu o değil. Mevzu, bir yandan başı sonu belli rutinlerle bezeli, bir yandan kaotik damarlarda akan hayatımın içinde, ne anlatacağımı, niye anlattığımı, bununla ne amaçladığımı dahi bilmeden, konuya huzurlarınızda tam ortasından girmek haricinde bir seçenek göremiyor olmam.

Kaybolduğum zamanlarda elime aldığım ve kendi kullanma kılavuzumu okurmuşçasına merakla içine daldığım bir astroloji kitabının, ilk okuyuşumda altını kocaman fosforlu kalemlerle çizdiğim, her okuyuşumda dehşetle içine düştüğüm şu cümlesi yüzünden koyuldum aslında tekrar yazmaya. ‘Kendini, fikirlerini gerçekleştirmek isteyecek kadar sevdiğinde, bu kişi….’ Fikirlerimi gerçekleştirmek isteyecek kadar kendimi sevmek?.. Bu cümle içimde bir bomba, bir fırtına, bir deprem etkisi yaratıyor her düşündüğümde. İçimin bir ölü fikirler mezarlığı olduğunu kabul etmem gerekir. Doğup büyüyen, serpilenler yok mudur, elbette vardır. Belki de bu hiç geçmeyen yas hissi, daha baş verirken elimin tersiyle itelediğim fikirlerin küskün, kederli ağıtlarıdır.

Bugün insanlık için küçük, benim içinse dev anlamlı bir gün. Bu akşam, yeni ay ve güneş tutulması olduğunu tamamen unutarak planladığım, İsrail menşeili başlangıç kursumun ilk günü. Akşam 6’da olduğunu, HaGdud HaIvri sokak 5 numarada olacağımızı biliyorum. Kursa dair bildiklerim bunlar. Geri kalan hiçbir şeyi bilmiyorum. Bu kursu duyurmak için attığım adımlar, Türkiye’de geride bırak(mış gibi hissettiğim) 7 yıllık yoga hocalığı kariyerimin yarattığı regresyon hislerini bütün çıplaklığıyla kucağıma bıraktı. İnstagram’a reklam mı vermedim, gelişigüzel Feysbuk gruplarında mı paylaşmadım, kafede sohbet ettiğim insanlara laf arasında buyrun gelin mi demedim. Her şeyi yaptım. Öncesinde, bu işi Türkiye’de yaparken ben napıyordumu hatırlamaya çalıştım. Bilmem ki, Shadow Yoga kursu vermeye başladığım ilk yıl üç başlangıç grubu birden açmıştım ve tamamı dolmuştu. Kayıt paralarının tamamını önden almıştım. Yoklama listem hazırdı. Ben duyurmuştum, Defne Hoca paylaşmıştı, arkadaşlar repost etmişti, duyan gelmişti. Sevenler arkadaşlarını yönlendirmişti. Böyle reklamlara, agresif duyurulara asla gerek kalmamıştı. Şimdi ise, 4 dersin parasını önden alacak şekilde bir tanıtım yazısı yazdığımda Roei sen deli misin, kimse seni tanımıyor, tanımadıkları bir sistemin tanımadıkları hocasına kimse burda önden 4 derslik ödeme yapmaz dedi. Burada stüdyosunu kiraladığım Shadow Yoga hocası arkadaşım Ronen, ilk ders için bir gelsinler, çıkışta o ders için öder, devam edeceklerse kalanını sonra tamamlarlar dedi. Nerdee yoklama listesi, nerde commitment. İşte bunun neticesinde, bu akşam kimlerin geleceğini, gelenlerin devam edip etmeyeceğini, ne gibi hislerle ayrılacağımızı o stüdyodan, pek tabii ki bilmiyorum.

Yoga öncesi prefabrik hayatımdan yaptığım U dönüş ile bir yoga hocası olarak İstanbul’da yaptığım isim arasında geçen zaman, yorulduğum, yıprandığım, fakat tökezlememe rağmen yönümü ve şevkimi yitirmediğim bir dönemdi. Müthiş tatmin doluydum, hayatımın ipleri artık tamamen kendi elimdeydi, bir diğer fabrika olan Cihangir Yoga’yı da bırakıp derslerimi rayına oturttuktan sonraki o birkaç yıl, bir imparatorluğun şanlı yükselme devrini yaşatıyordu iç dünyamda bana. Sky was the limit idi. Dharma’mı yaşadığıma emindim. Evrenden gelen işaretler de bu yöndeydi. Daha ne olsundu.

Şimdi ise burdayım. 7 yılda inşa edip arkamda bıraktıklarımı burada tekrar inşa edebilecek miyim, buna yetecek enerjim var mı, bilmiyorum. Bu postayı, geçen gün karşıma çıkan ve yine içeride zelzele hissi uyandıran bir Joseph Campbell yazısıyla noktalıyorum. Hepinizi çok özledim.

“We must be willing to get rid of
the life we’ve planned, so as to have
the life that is waiting for us.

The old skin has to be shed
before the new one can come.

If we fix on the old, we get stuck.

When we hang onto any form,
we are in danger of putrefaction.

Hell is life drying up.

The Hoarder,
the one in us that wants to keep,
to hold on, must be killed.

If we are hanging onto the form now,
we’re not going to have the form next.

You can’t make an omelet
without breaking eggs.

Destruction before creation.”

– Joseph Campbell

From A Joseph Campbell Companion: Reflections on the Art of Living.

Salondan, anlık

Pınar – Gün 28: Bir Gün Daha Var!

Şabat Şalom Sangitom,

Blogun okuyucusuna postalar düşmeye başladı. Bir elveda havası eser gibi gibi. Yeni ayın tamamen kararmasına iki gün daha var. 30 Mayıs’ta yeni döngüyü sıfırlamadan evvel 28’e göre ayarlanmışlarımız için belki bir artık gün, bir kaza yogası günü olur.. Belki tekrar yeni bir döngüye başlarız ha? İsteyenler devam eder, belki aramıza yeni vagonlar katılır..

Ben günün anlam ve önemine yarışır bir şekilde hiçbir şey yapmadan geçiriyorum şu saatleri. Kadınlar Adası diye bir kitap almıştım buraya gelmeden, onu bitirmek üzereyim. Ekrana bakmamak, lensten kuruyan gözlerimi dinlendirmek iyi geliyor.

Bu kısa yazıyla selamlıyorum hepinizi. Yarın benim 3 ders + 1.5 saat başka bir zoom toplantısı ile tam 6.5 saatimi ekranın dibinde geçireceğim, zorlu bir günüm. Umarım döngü kapanmadan yarın son bir şeyler çiziktirebilirim. Olmadı belki öteki döngüden devam ederim.

Pınar – Gün 25-27: Bir Anıt ve Bir İsim

Eveet, koskoca üç günü devirdik. Geldik 27’ye. Şunun şurası 3 gün sonra tekrar yeni ay. Yine bir ayın 30’u, ve yine 29 günlük bir döngünün başı.

Şimdi şu anki hislerimle bir yazıya otursam bambaşka bir şey çıkardı ama 25. günü anlatmadan geçmek istemiyorum. O yüzden mevcut hisleri şuraya ‘park ediyorum’ ve bir flaşbekle Çarşamba gününe geri dönüyorum.

Bu Çarşamba tatildik. Yani yoga yok. 4-5 haftada bir hoca mola veriyor. Hafta arası bu günü boş bulmuşken uzun süredir istediğimiz Jerusalem turunu gerçekleştirelim dedik. Şu bizim yemek programında görüp aklımıza yazdığımız birkaç yer vardı. Öncesinde de Yad Vashem’e gitmek istiyordum. Fakat tüm bunların öncesinde, bana banka hesabı açmak üzere Dizengoff’taki Leumi şubesine yollandık. Vergilerimi bu ülkede vereceğime dair kağıtlar imzalandı, kimlikler pasaportlar alındı, hesaplar açıldı, hüviyet malum Türkiye’den olunca son bir onaya ihtiyacımız var, standart prosedür.. Neyse birkaç saat sonra bu onay da geldi.. vee. Artık bir banka hesabım var.

Bankadan gelip evde üst baş değiştirdik. Guş’u ananeye bırakıp trene yollandık. Trenle Kudüs 45 dakika. Şu şehre neden bilmiyorum Kudüs demeye dilim varmıyor. Aşırı islami bir tat bıraktığından heralde ağzımda. Jerusalem dediğimde şu anki otantik hâlini daha iyi yansıtıyormuş gibi hissediyorum. Kuruluşundan bu yana elden ele geçmiş olan bu kadim şehrin dokusunu, biraz da içinde ‘alem’ sözcüğü geçtiği için beni bambaşka bir aleme götüren bu dağlık yeri, daha güzel betimliyor sanki.

Trenden iner inmez Yad Vashem’e doğru bir otobüse bindik. Meğer tramvayla da gidebilirmişiz. Jeruuz dağlık olmasına rağmen birçok tramvay hattının olduğu bir şehir, bu özelliğini seviyorum. Yine dağlarından sebep çok daha kuru bir havası var ve alabildiğine havadar. (Old City hariç. Old City bildiğiniz Kapalıçarşı). Evler yine Kudüs taşı denilen beyaz taştan, her şey aşağı yukarı aynı renk. Tel Aviv’den buraya gelmek, Münih’ten Kazablanka’ya gitmek kadar büyük bir değişim. Sosyal topografi tamamen farklı. Fakat halka karışmadan evvel seyahatimizin asıl sebebine, bizi bu günden alıp geri Nazi Almanyasına, ghettolara ve toplama kamplarına götürecek olan Holokost müzesine vardık. Yad Vashem, dosdoğru Türkçe’ye çevirince ‘bir anıt ve bir isim’ demek.

Yad Vashem büyük bir alana yayılıyor ve birtakım açık hava anıtları da var ama yukarıda gördüğünüz üçgen prizmanın içinde gerçekleşiyor esas olay. Mimarı tebrik etmek lazım. Girer girmez insan klostrofobiye teslim.

Keşke taze taze yazabilseydim. Üstünden yalnızca iki gün geçmesine rağmen bazı görüntüleri beynim travmatik olaylar çekmecesine koyup silmeye başlamış bile. Holokost üstüne yüzlerce belgesel, binlerce film çekildi belki ama bu müzenin içinde her şey daha bir gerçek, daha da bi akılalmaz sanki. Milyonlarca vatandaş nasıl böyle bir deliliği hayata geçirecek denli akıl tutulması yaşayabilir, propagandanın gücüne hayret ediyor insan. Prizmanın içine peşi sıra dizilmiş odalarda zigzag yaparken maruz kalınan bilgi ve dehşet bombardımanı altında kaç saatimizi orada geçirdiğimizi unuttuk. İki saat miydi? İki buçuk muydu? İlk yarım saatten sonra zaten başım ağrımaya başladı. Yazıların tamamını okuyup görsellerin tamamını incelemek için heralde insanın beş saatini vermesi gerek buraya. Fırsat bulup nefes alabildiğim anlarda Roei’nin nasıl hissettiğini gözlemlemeye çalışıyorum. Buraya ilk gelişi değil biliyorum. (Bir önceki gelişi, Alman kız arkadaşıyla, artık siz hesap edin). Fakat hayal gücümü ne kadar zorlasam da, içine doğduğu ve içinde büyüdüğü bu psikolojiyi anlamama imkan yok.

Yad Vashem, insanların savaşta ve Holokost sırasında kaybettikleri yakınlarının ve ailelerinin izini sürmek için kurulmuş bir vakıf aynı zamanda. Almanların kayıt tutma titizliğine şapka çıkartmak lazım. Kim nereden nereye götürülmüş, hangi kampta öldürülmüş, pek çok bilgiye ulaşmak mümkün. Roei’nin hem anne hem baba tarafı Polonyalı. Baba tarafı henüz buralar Filistin’ken, savaştan evvel evlerini terk edip buraya yerleşenlerden. Roei belki bir dosya oluşturup EU-pasaportu başvurusunda bulunurum umuduyla bundan bir sene önce anne tarafından dedesinin izine düştü. Bu dede 1950 senesinde İsrail’e geliyor. Fakat buraya gelişinden önce neler yaşadığına, neler yaptığına dair HİÇBİR şey bilmiyorlar. Asla konuşulmamış ailede. Roei’nin annesi hayal meyal çocukluğundan bir şeyler hatırlıyor ama parçalar bir türlü birleşmiyor. Biz de Yad Vashem’in kayıtlarında Chelm, Polonya doğumlu Yaakov’un peşine düştük geçen yaz. Anne ve babasını, ve katledilen on bir kardeşin tamamını kayıtlarda bulduk. Fakat bu dede yok. Roei Facebook’tan Polonyalı bir avukat buldu. Bu kadın elimizdeki kısıtlı bilgilerle Polonya kayıtlarını didik didik ederek, savaştan önce dedesinin tüm ailesiyle birlikte yaşadığı evin adresine, evlenme cüzdanına kadar her şeyi buldu! Google maps’ten açtık, ev olduğu gibi duruyor. Acaba içinde şimdi kimler yaşıyor? Roei’nin annesi, Yaakov’la ilgili hayal meyal bir Sibirya hikayesi hatırlıyor. Fakat Sibirya bu denklemin içine tam oturmuyor. Hangi ghettolara, hangi kamplara götürüldüğünü hâlen bilmiyoruz, ama ta Sibirya’ya gittiyse belki de savaş sırasında Rusların eline düştü ve oradaki kamplardan birine gönderildi diye tahmin yürütüyoruz. Düşünsenize.. neler neler geçiyor insanın başından ve ailede tek bir kelime bile konuşulmuyor. Neyse dosyayı tamamlayıp Polonyalı yetkililere teslim ettik. Acaba dedemi mezarında ters mi döndürüyorum diye düşünse de belki bir gün bize, olmadı çocuklara bi faydası dokunur diye yılmadan koştu belgelerin peşinde aylarca. Şimdi haber bekliyoruz.

Of nereden nereye gelmişim. Neyse üçgen prizma nihayetinde düzlüğe, ve ışığa erdi. Bu terastan hemen önce bir binlerce ismin yer aldığı yuvarlak ve insanın başını döndüren devlikte bir arşiv odası vardı. Odadaki tur rehberlerinden biri grubuna şöyle diyordu: “This room is basically the essence of Yad Vashem..” İsteyenler odanın fotoğraflarına şuradan bakabilir: https://www.yadvashem.org/museum/holocaust-history-museum/hall-of-names.html

Bir önceki resmi çektikten hemen sonra önüme üşüşen genç ordu kafilesi

Soluğu Jerusalem’in meşhur Machane Yehuda çarşısında aldık. Televizyonda izlediğimiz kendi birasını üreten birahaneye, ve aynı adamın sonradan açtığı Schmaltz isimli American-Jewish Deli’ye. Her iki mekânı işleten adam, heralde bizim yaşlarda, ultra Orthodox bir Amerikan Yahudisi. Brooklyn’de doğmuş, birkaç sene evvel buraya aliyah yapmış. Programı izlerken vay anasını demiştik, bu çocukla arkadaş olabiliriz sanki! O kadar güzel, o kadar tatlı konuşuyor ki. Kafası rahat, kendi hayatını yaşıyor.. Fakat restoranın kendisi aşırı Ortodoks bir mahallenin merkezine konuşlanmış. Adam da zaten heralde yakınlarda yaşıyor. Ben Shtisel’de gibiyim. Restoranda piercingli bir kız gelip siparişimi, yayvan bir Amerikan aksanıyla aldı. Etrafta tavuk kanatlarına, bira patatese gömülen, tam bir Amerikan vibe’ı yayan genç ergenlerle dolu. Arkamızda 20 kişilik bir masaya cümbür cemaat bir ailenin yavaş yavaş doluşması.. Ben kendimi belgeseldeymişim gibi hissettiğimden bana çok koymadı ama bir süre sonra Roei’ye ortamdan daral geldi, liberal kentimize geri dönelim dedik.

Buraya da o günden kalan birkaç foto daha serpiştireyim ve artık çekileyim. 26. Gün’de ne mi oldu? Günler öncesinden kararlaştırdığımız yurtdışından gelen arkadaşlarımıza evde vereceğimiz yemeğin günüyle 3 ve ötesi sınıfımın ders gününü karıştırdığım için gerçekleşen çakışmadan ötürü dersimi söylene söylene iptal ettim ve sonrasında… Sonrasında bu large, bu plansız programsız, bu hiçbir şeye körü körüne commit etmeyen İsraillilik döndü dolaştı, ay biz yeni yedik çok tokuza, duruma göre bakarıza döndü, adamın karısıyla çocuğu bizim yanımıza dahi gelmediler. Plana dahil gibi görünen bir başka aileden ise tamamen haber alınamadı. Roei çocuklar için çikolatalı fudge yapma hayalleri kuruyordu, iyi ki yapmamışız. Ben de dersimi iptal ettiğimle kaldım. Yapacak bir şey yok.

Yogalar devam..

Bu da çarşıdan Ayşıl için gelsin:

Pınar – Gün 24: Tavşan

Arkadaşlar bu bloga günde 3-4 saatimi vakfedebilirim, tehlikenin farkında mısınız? Yazıları, yazılan yazılara yorumları, yorumlara yazılmış yanıtları okurken Alice’in içine düştüğü tavşan deliği boyunca süzülerek bir boyut değiştiriyorum adeta.

Yazarlardan ilham aldığım çok şey oldu bu 24 gün boyunca. Mesela ben de Meltem gibi her gün sirkeli sularla sildiğim kalp köşemdeki sunağa pirinçler, çiçekler ve şükürler bırakabilmeyi, Ece gibi kafam attığında otuz beş senedir ay sana iltimas geçtik, ay kardeşine hak geçti, ay daha nereye kadar diye eşitlik takıntısıyla büyük resmi kaçırmakta olan anneme hölölö yapabilmeyi, Berrin gibi ustalar kavmini korkutacak çeneye sahip olmayı, Melek gibi enerjimi heba saçımı süpürge ettiğimi fark ettiğimde bana kadar var cnm diyebilmeyi, Umut gibi bir nefesle hamamböceğinin şefkatini içime çekip diğer nefesimle ona sevgi üfürebilmeyi, efendime söyleyeyim Derya gibi dedeli nineli bol kuzen ve teyzeli cümbür cemaat şen şakrak bir köy evinde büyümüş olmayı, Felek gibi her gün içten yanmalı bir disiplinle Mirror of Yoga’nın başına oturabilmeyi, Defne’nin çelik sinirlerine, Tansel’in çizim Fatma’nın ifade kabiliyetine sahip olmayı çok isterdim. Bu da arşa kadar uzatabileceğim listelerden bir diğeri.

Lakin buradan bir Ezop masalına bağlamamız an meselesi. Sonuçta herkesin marifeti başka, öyle değil mi? Marifet tavşanken kuş olmaya özenmeden, tavşanlığından yüksünmeden, hasetinden çatlamadan, mutlu ve tastamam bir tavşan olarak kalabilmekte. O zaman inner tavşanlarımıza kaldırıyorum 24. günün kadehini dostlar.

Pınar – Gün 23: Binlerce Dansöz Var

Siyah arka planda yanıp sönen sarı imleçe bakıp duruyorum. Sabahtan beri yaptığım işleri dizerek başlayabilirim yazıya. Ama son yazılar gösteriyor ki zaten böylesi benim için konfor merkezi, demek oluyor ki bir derinleşme, veya kendini ifşa etme korkusu peyda olmuş. Salt günceye dönüşmüş ortam. Gerçi biraz da zaman kısıtı ve ağrıyan gözlerin telaşı da etkili bunda.

Bana birden fazla okazyonda “içine bakmıyorsun” diyen hocalarım oldu. Şimdi bakınız bu büyük bir itham. Emma’nın Paşçimottanasana’da sırtıma oturup alnımı kavallarıma mimlediği, benim ha koptum ha kopucam dehşetiyle zangır zangır titrediğim ve o sıkışıklığa tahammül edemeyip sonunda onu sırtımdan attığım bir individual asana kursu sonrasında da söylenmişti. Pozdan çıkar çıkmaz bağıra bağıra ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. Öyle bir ortamda ağlamak çok anti-yogaydı, büyük zayıflık olacaktı. Çıkışta merdivenlerde Defne Hoca’nın omzunda ağladığımı hatırlıyorum. Belki de Emma’nın eli ensemi zapturapta almışken ağlayabilseydim, içime biraz olsun bakmış, oradakileri görmüş ve kabul etmiş olacaktım.

Üstünden yıllar geçti. Artık ulu orta daha çok ağlıyorum. Korkmaktan daha az korkuyorum. Gıcık olduğum her şeyin içimde bir paydaşı, bir kalıntısı olduğunu biliyorum. Bazı insanlar için çekilmez olabileceğimi kabul ediyorum (vs halbuki ben iyi bir insanım neden bunlar hep benim başıma geliyor?) Limitli bir kapasitem olduğunu, herkesi memnun etme zorunluluğumun olmadığını, kimsenin de beni mutlu etme göreviyle bu dünyaya gelmediğini kabul ettim. 

Ha oldum mu? Olmadım. Hâlâ Roei gardırobun çekmecelerini ve kapılarını açık bıraktığında delirecek gibi oluyorum. (Biri daha vardı bu konuda dertli kimdi?) Islak havluların yüzey alanlarını maksimize edecek şekilde değil de üstünkörü asılarak kurumaya terk edilmesine gıcığım. Diş macunu başından ortasından sıkılmış umrumda değil, ama o diş fırçasını tezgahta değil bardağın içinde görmek istiyorum. Ailemizde para mal mülk vb gibi işlerin bir tuhaf (bkz yazar oto sansür uygulayarak aşırı genel bir sıfatla mevzuyu geçiştiriyor) idare edilmesini kabullenemiyorum. Anne olmaya dair inanılmaz büyük korkularım var, çocuğuyla bağ kuramayan bir anne olma potansiyeli boğazımdaki nefesi boğuyor. Bürokrasi gereken işlerde daima haksız ve üstüne üstlük suçlu bulunmak gibi bir fobim de var. Bugün bile adres beyanı için Türk konsolosluğuna gittiğimde yüzde yüz işler ters gidecek diye taşikardiye teslim olmuş bir fizyoloji mevcuttu içimde. Ne ters gidebilir allah aşkına? Deli miyim ben? Napalım, ben de bu cins bir deliyim. Listemi arşa kadar uzatabilirim.

Geçen derste hoca şöyle bir cümle kurdu. Yoga hayatım boyunca en en en çok duymak istediğim cümle olabilir. “Aydınlanmış kişiler öfkelenmiyor mu sanıyorsunuz?” Allahım, bir daha söyle. Aydınlanmış kişiler öfkelenmiyor mu sanıyorsunuz? O ana uygun düşen spontan tepki öfke ise, ne altını kısarak ne üstüne katarak, o tepkiyi yaşamak ve sonra önümüze bakmak.. İşte bu öfkeye övgüler dizerim. Masalara çıkar oynarım Pınarline gibi. Ve hatta dün derste konuştuğumuz dağlı nehirli koan’a bağlarım buradan.

Ben aydınlanma peşine düşmeden önce dağlar dağ, nehirler nehir idi.
Ben aydınlanma peşindeyken ne dağlar dağdı, ne nehirler nehir.
Ben aydınlığa erdikten sonra dağlar tekrar dağ oldu, ve nehirler tekrar nehir.

Bir Zen Koan’ı, tercümesini biraz değiştirdim.

23. günün gündemi işte bu minval sevgili sanghamu. Ha bu arada, inanilmaz iyi yazıyorsun sangha, senin kadar orijinal ve derinlikli yazamayacağım diye korkup tutuluyorum bazen inanır mısın? 💃🏻

Pınar – Gün 21&22: İçtima

İyi geceler sangha. Haftanın ilk gününü biz devirdik burada. Bir yandan yazmak istediğim şeyler var, bir yandan yine yorgunum. Bugün şu an ilk defa oturdum desem yeridir. Sabah 7’yi geçe bir saatte uyandık. Roei hazırlanıp çıktı, Guş’u da yanına aldı. Ben kütür kütür bir vücutla yogaya durdum. Önceki gün biz de Tansel’in verdiği Cumartesi molasından vermiş ve sabah bisikletlerle maaile (Guş’u da tüm acıklı isyanlarına rağmen Roei’nin çektiği küçük arabasına koyup) denize gitmiştik. Orada Zehava ve Boaz’la (Roei’nin anne babası) buluştuk. Guş ağzında frizbiyle sağdan sola koştururken biz de tenis topuyla oynadık, karşılıklı birbirimize atıştık. Sonra onlar döndü, biz Roei’yle uzaktan uzağa top savurmaya devam ettik. Sen sağ elinle at ben sol elimle tutayım. O gün gene fön rüzgarları esiyordu, gökyüzü bembeyaz. Yine kum fırtınası. Neredeyse öğlendi döndüğümüzde. Tıpkı İstanbul’un lodosu gibi insanın içini geçiren, koltuk kanepe serilip ağır bir uykuya yuvarlayan bir hava.. Neyse bu sabahki kütürdememi o topa bağladım. Sonrası dur durak bilmeden, şişten kurtulan ilmiklerin birer birer çözülmesi gibi geçti..

Channel Alican: Yogayı bitirip dosdoğru evi süpür, bulaşıkları yıka, kanepenin yastıklarını kabart yerleştir, çamaşırları askılıktan al katla, Guş’un yatağını silkele makineye at, ufak kahvaltı, yoga stüdyosu için tanıtım fotosu seç, alışveriş listesi yap, bisiklete atla güneye Levinski’ye git, badem, kaju, kinoa, yulaf, leblebi, kuru üzüm, tahin, yer fıstığı ezmesi al, peynirciye geç, marmarabirlik ve gemlik zeytinlerden tat beğenme, yunan kalamatası, yunan fetası ve trüflü mançego peyniri al, bisiklete atla geri eve pedalla, yemişler kavanozlara, diğerleri buzdolabına, tekrar ufak bişeyler atıştır, saat 3’te ikilerle derse gir, dersi bitir kaydı öğrencilere yolla, tekrar sokağa bu sefer market alışverişine, geri dön onları yerleştir, fırında patates, karamelize soğan ve cacık yap, akşam 7’de başlayan sense writing asistanlığı için ekran karşısına kurul, 8:30’da yemeğe otur, bulaşıkları yıka, çay yap, aç blogu gelsin..

İçtimamı arz ederim sayın sangha. Buradan dosdoğru yatağa.

Pınar – Gün 20: Tüm Birlikler, İleri

Üç gündür sıkışmış yay gibi olan sinirlerim bugün en sonunda boşaldı. Roei geldi geleli üstümde bir gerginlik. Eski bir arkadaşla yapılan telefon konuşmasının ruhta yarattığı çalkantılar. Bu çalkantılardan karakterin tamamına pay çıkarmalar. Bana doğru sallanan çok fazla parmak vardı içimde. Bak, ince ruhlu değilsin. Eğlenceli değilsin. Easy-going değilsin. Spontan değilsin. Çekingensin. Yabanisin. Şöyle değilsin, böyle değilsin.. Olduğum ve olmadığım, olamadığım, zorlandığım her şey için bir kırbaç daha. Tek çare, uyumaya devam etmek. İyi gelen tek şey uyku.

Sabah uyandığımda yine 10 saati devirmiştim. Roei’ye önceki geceden kızgınlığım doğan güneş gibi baki. Guş’u alsın o çıkartsın diye uyanmış olmama rağmen uyuyor numarası yaptım. Onlar gider gitmez kalkındım, önce dil temizliğine, sonra de kafa dağıtmak için bulaşık temizliğine giriştim. Kafamın içindeki sesler susmuyordu. Evde olsa oturup bir ince saracağım, öyle bir darlanma hâli.

Yogaya oturdum. Neye ihtiyacım var? Neye ihtiyacım var? Bir şeye ihtiyacım var ama ne? Bulamıyorum. Temas edemiyorum. Bağlantı kopuk. Bir yerlerde bu kız çocuğuna iyi gelecek bir şeyler olmalı. Ama hayır. Bir kırbaç daha. Daha neye ihtiyacın olduğundan bihabersin! Anca gidersin! Hareket etmediğim her an bir işkenceye dönüşüyor, okul çıkışında kavgaya üşüşen liseli gençler gibi düşünceler doluşuyor zihnime. Sataşmadık mevzu bırakmıyorlar. Kadın, hoca, öğrenci, eş, arkadaş, evlat, benliğin bütün toprakları taarruz altında. Yürü Pınar dedim, oturarak olmayacak bu iş. Hareket icabına bakar belki.

Hareket başlar başlamaz eşzamanlı başka cepheler daha açıldı savaşta. Vücudumda tanıdık ağrılar, hâlâ olduğu gibi duruyorlar. Neden?! Değişik bölgelerdeki bu alışıldık tutulmalar, bu defa savaşa yürüyen piyade birlikleri gibiler. Daha organizeler. Sakin ve emin adımlarla, belirli bir duygunun komutası altında, o duygunun sponsorluğunda üzerime üzerime yürüyorlar adeta. Sağ yanımdaki birlik, yetersizlik bayrakları asmış, geliyor. Sakrum bölgesindeki atlılar toprağı arşınladıkça, kendine acıma duygusu fışkırıyor arzın merkezinden. Henüz radara yakalanmayan, serseri mayın gibi bir orada bir burada görünen suçluluk duygusu mevcut. Kale içten çökertilmeye müsait.

Bitti. Leş gibiydi. Roei ve Guş geldiler. Nasılsın? Neye ihtiyacın var? Senin için ne yapabilirim? Sorular beni çileden çıkardı. Bilmiyorum, bilmiyorum. Niye böyleyim, neye ihtiyacım var, bilmiyorum! Roei’nin hadi mutlu ol, hayat kısa, uzatma, bırak artık, gibilerinden mutsuzluğumu gidermeye yönelik başarısız teşebbüsleri aradığım yakıtı bana sonunda verdi ve ona “şu an ihtiyacım bu değil!!!” diye patlayarak kendimi yatak odasına attım ve kafamı yastığa gömüp hıçkıra hıçkıra ağladım. Çoktan seçmeli sınavda şık eleyen şuursuz öğrenci gibiyim. O değil, bu değil, şu da olamaz… ama doğru yanıt ne? Mavi ekran.
Bir süre kendi hâlime bırakıldım. Sonra Roei yanıma yanaştı. İçerde yaralı bir hayvan gibi ağlayan bir kadının olduğu odaya girmek cesaret isteyen bir eylem. Sarıldı, okşadı, öptü, kemiklerimi sıktı. Evet bu iyi geliyor. Daha çok yap. Daha çok yaptı. Yumuşadım, gevşedim. Başka şeyler de oldu. O da iyi geldi. Biraz daha ağladım. O vaziyette saat 11’de başlayan terapi seansıma girdim. Küçük kız çocuğuna seslendim, gelip dizime oturdu, göğsüme kafasını koydu.

Çıktığımda kurt gibi açtım. Ben seanstayken Roei sevdiğimiz şu kültür-yemek programından bir bölüm daha izlemiş. Oradan ilhamla rotayı Jaffa’da bir Ürdün restoranına çevirdik. Bisikletlerimize atlayıp güneye sürdük. Bulutlar dağıldı, güneş açtı sonunda sanghacım. Tel Aviv’in dört bir yanını mora boyayan Jacaranda ağaçlarının gölgesinde eve geri geldik.

Temsili bir foto bırakayım Rothschild Boulevard’dan. 28 günde bata çıka devam sanghamu.

Pınar – Gün 18&19: Pil Zayıf

Bilgisayar oyunu olsa bir kasma var diyecektim sangha. Kasıyor. Son günlerdeki hissim bu. Gözlerden kaybolan başka yazarların da olduğunu görüntülüyorum. Kollektif bir kasış, dönence.


Dün 10 saatten fazla uyudum. Evet. Yine tampon tampona bütün İsrail’i kaplayan trafikte 1.5 saat git 1.5 saat gelli bir yoga günü. Bir duş alıp akşam 7’ye doğru şöyle bi gözümü kapatayım dedim, gece 10’a kadar uyumuşum. Yuh. Roei’yle sevdiğimiz bir kültür-yemek programı izleyip 12’de geri yattık. Küt diye tekrar bir uyku sabah 7’ye kadar. Ve uyandığımda enerjik miyim? Dinlenmiş miyim? Eser yok. Her yerim, özellikle de alamet-i farikam, tam şu marma haritasındaki kadının parşva sandhi’sine gelen sağ yanlarım ağrıyor. Yılların ağrısı. Geçmiyor, geçmiyor.. Biri leğen kemiğimden biri de göğüs kafesimden tutup tam ters yöne beni bi kütürdetse, ordaki o şey neyse zincirlerinden kurtulsa artık diyorum. Olmuyor.


Yazılarınızı okuyorum sangha. Ben izninizle biraz vites küçülteyim, güç tasarrufu moduna alayım kendimi..

Pınar – Gün 17: Üçüncü Tekerlek

Yazıyı yazıp sonradan başlık atanlardanım.

Sultanlık günlerim sonra ermek üzere. Bey kısmetse bu gece yarısı çok sevdiği vatan toprağına konacak, dört ayaklı yavrusuna ve yavuklusuna kavuşacak. (Önem sırası malum). Alandan onu almayı planladım. Başarabilirsem bir kavuşma videolarını çekmek istiyorum ikisinin. Çok dramatik oluyorlar böyle aralardan sonra.

Bundan bir sene bir ay öncesini düşünüyorum. Yalanım yok, bana sevgilini dört ayaklı bir canlıdan kıskanacaksın deseler hadi ordan derdim. Lakin hayat bunu da yaşattı. Sanki bu evde çift olan sizsiniz ve ben de köpeğim! diye ağlamış mıdır daha önce yeryüzünde başka bir kadın? Varsa buluşup gülüşsek keşke. Roei’nin benden önce (ve benden sonra da olacağının altını defalarca çizdiği gibi) 6 yılını geçirdiği bu hayvan ve pek çok açıdan abartı bulduğum ilişkileri, yarın çift terapisine gidecek olsak herhalde top 3 derdimizin arasına girer. Yakın bir zamana kadar böyle düşünüyordum en azından. Zamanla bazı şeyleri, evdeki hiyerarşide bir numara olmayışımı mesela, kabullendim. Romantik hayatımızına iflah olmaz surette maydonoz oluşunu, tam değil. Bundan yıllar önce kısa süreliğine bir erkek arkadaşım olmuştu, sokak köpeklerine gösterdiğim şefkati kendisine göstermiyor oluşumdan yakınır dururdu. Onun mu ahı tuttu bilmem.

Bugün yogamı yapmadım sangha. Şartlar müsaitti, tutulma bitmişti. Fakat çok yorgun uyandım. Şandor’un son videoda dediği gibi ‘sadece tek bir şey yapacağım’ diye zihnimi yemleyip yere otursaydım, eminim devamı gelirdi. Yapmadım. Akşama bıraktım. Akşam da müsait bir boşluk oluştu, o boşlukta da Roei’nin dönüşüne evi süpürmeye, lavabo küvet tuvalet temizliğine giriştim. Biz kadınlar ve sevgi gösterimiz olarak temizlik yapma dürtümüz.

Dün başladığım minik romanım bu sabah bitti. 2016 İzlanda Edebiyat Ödülü’nü alan ‘Sessizlik Oteli’. Kendini öldürmeye karar veren bir adamın hikayesi. Hiçbir şey yapmadan saatlerce okudum. İskandinav kafasını seviyorum. Her defasında ufkumu açacak bir şeyler çıkıyor.

Gözlerim kapanıyor sanghamu. Müsaadenizle kanepeye şöyle bir kıvrılayım..