Pınar – Gün 12&13: Hep Yuvaya Dönmek

13 Mayıs, Cuma. Hayırlı bir gün olmalı. Döngüdeki günümüzle o günün tarihinin örtüştüğünü bugün fark ettim desem?

Tek başınalık mükemmel bir duygu. Roei’nin dün gece bitmesi gereken iş seyahati Salı’ya kadar uzadı. (Zil takıp oynayan emoji) Tam beş gün daha evde tek başınayım. Tertemiz bir mutfağa uyandım. Roei gittiğinden beri iki öğün yiyorum. Hafiflik hissi hoşuma gidiyor. Korona zamanlarını özlüyorum bazen. Dışarıda yapacak hiçbir iş olmadığından ev rutinine sardığım, her akşam yatmadan evvel ağzımda kokonat yağımı çalkalarken salonu derleyip topladığım, hem çalışma hem de yemek masam haline gelen salon masasını düzenlediğim, birikmiş bulaşık varsa sudan geçirip makineye dizdiğim, mutfak tezgahlarını sirkeli doterralı sularla sildiğim, ve son olarak evi havalandırarak yatağa girdiğim o müthiş günleri. Sabaha sakin bir eve uyanmak kadar insanın iç dünyasını sakinleştiren bir şey yok. Yoga insana neyse evin dirlik düzeni de o sanki. Abartmadan tabi.

Günler verimli geçiyor geçmesine ama günün ortalama 5 saatini dışarıda Guş’la geçiriyorum. Frizbi oynayalım, yere düşen kuru dallarla oynayalım, tenis topuyla oynayalım. Oynayalım ama ben bunların hiçbirini sana vermeyeyim. Sen öyle bana komutlar yağdırdığınla kal. Avucumu yalarsın.

Dün akşam 3 ve ötesi sınıfımla uzun bir aradan sonra tekrar buluştuk. Bir çoğu bu blogun yazarı. Hem onlarla, hem diğer öğrencilerimle tekrar kavuşmanın getirdiği o bildik tatmin hissi, dokularıma hücrelerime yerleşti. Onları sanki daha iyi tanıyormuşum gibi hissettim. Bir çoğunun yaşları bana yakın, bir çoğuyla benzer hayat çemberlerinden geçiyoruz. Aradaki yaş farkından bağımsız, hepimiz birbirimize benziyoruz. Burası net. Dün de aynını konuştuk ders başında. Coğrafyadan mı, eğitim sisteminden mi, yoksa öğrenci kendine benzer hocalara çekildiğinden mi, bilmiyoruz ama hepimiz değişken dozlarda mükemmeliyetçilik hastalığından muzdaribiz. Öğrencinin kendi yogasını bir düzene oturtma macerası, adeta bir mayın tarlası. Tam bunları konuşuyorduk ki, içimde bir idrak belirdi. Hani başkasıyla kurduğumuz ilişkiler kendimizle kurduğumuz ilişkinin birer aynası falan filan diyoruz ya. (Falan filan dediğime bakmayın bu noktayı çoktan kavradığımız için diyorum). Aslında, yogayla (ve yoga hocasıyla) kurduğumuz bağ da anne babamızla kurduğumuz bağın bir aynası. Yogaya ve hocaya bağlanış tarzımız, hayattaki pek çok şeyde olduğu gibi, anne babamıza ne cins bir bağlantı geliştirdiysek tastamam aynısı. Hangimiz yogayla kurduğumuz bağın kaygıdan uzak olduğunu söyleyebilir? Yogasını aksattığında bunu omzunda bir yük, kalbinde bir sızı olarak taşımayan kaç kişiyiz? Hocasıyla kurduğu ilişkide korkudan, güvensizlik hissinden azade kaçımız var? Sizi sevgisinden mahrum etmekle tehdit eden bir ebeveynin yarattığı karın ağrısı.. Bunlar bir yerlerden size tanıdık mı? Hangimiz kendimizi ait hissettiğimiz okula dahi aklımıza yatmayan şeyler varsa bunları dile getirebilecek yürek yemişlikteyiz?

Fakat zaten, ya ne olacağdı? Elbette böyle olmak zorunda. Başka türlü bağlanmayı ne bilelim? Cepte ne varsa onunla bağlanacağız. Güzel haber şu ki, yoga bahanesiyle vücudu soktuğumuz türlü türlü şekiller vücudun içinde yeller estirirken, hasır altı edilen, sus pus olunan, tadımız kaçmasıncı, rahatımız bozulmasıncı ne varsa, birer birer havalanıp etrafa saçılıyor. İdare edemem anne! Bu saçılmanın her biri bir kriz noktası, ya düşeceğiz bu trenden tamamen (pek çok öğrencinin yogayı bıraktığı nokta) ya da daha da güvenli bir yerden tutunacağız ona. Yıllar içinde pekişen bir ilişki gibi. Onun da bizi sevdiğinden emin olduğumuz, güvenli, şefkatli, sağlam bir ilişki gibi. Yer yerinden oynasa, kaş göz birbirimize girsek dahi, hep o yuvaya, o kucağa dönmenin bir yolunu bulmaya söz vermiş gibi. Shandor bu prelüd formları için üç ila yedi sene rakamını ortaya koyarken acaba bunu da mı kast ediyordu? Benim gerçekten de yedi senemi aldı yogayla daha güvenli, daha emin, daha ılıman bir ilişki kurmam.

Validem aradı. Felekten bir gün çalmaya, bisikletlerimizle önce şehre sonra denize gitmeyi kararlaştırdık. O yüzden yazımı burada noktalıyorum. Sabah yogamı yaptım evet. Pek ‘juicy’ değildim, takılmadım, devam ettim. Sivilceli bir günde sevgiliyle buluşmak gibiydi. Omuz silktim, olsun. O da bana boş değil, o da beni seviyor.

Pınar – Gün 11: Neşeli İskeletler

Güzel şeysin sangam. Yazan herkesin diline hayranım. Kucağıma kocaman bir pazar gazetesi açmışçasına bir bir okuyorum yazıları. Kiminde yüksek sesle gülüyorum, kiminde hüzünleniyorum, bazısına yorum yapmak için kafama notlar alıyorum ama bir başka blog yazısının rüzgarıyla süpürülüyor bunlar etrafa. Affola. Geçmiş olsuna yazan, arayan herkese teşekkür ederim. Dünkü mucizenin üzerine bir yerde bir mum yakmaya, birilerine bir fitre zekat bir şey vermeye, koruyucu güçlere dua etmeye niyet ettim.

Günlerden yine Çarşamba. Dün gece Roei’nin anne babasının evinde kaldım. Burası Roei’nin büyüdüğü ev. Başka ev bilmiyor. Bu ev bu ev olmadan önce yine aynı yerde, eski ve daha küçük bir evde yaşıyorlarmış. Üst kattaki odalar, iki erkek kardeşin odası, artık boş. Birine bizim eski yatağı koyduk, eve dönmeye üşenirsek vurup kafayı uyuyabilelim diye. İyi de yaptık. Gerektiğinde yerimizi yadırgamadan misler gibi uyuyoruz.

Köpeklerden biri (2 Beagle kız kardeş + 1 Jack Russel, Beagle’ların hangisi hangisi hâlâ ayıramıyorum), yine gecenin bir körü yanıma gelmiş. Gözümü açtığımda horultulu nefesi ve devasa kulaklarıyla üzerime eğilmiş vaziyetteydi. Çık çık! diye kışkışladım. Zaten geç uyudum, sabah da erken kalkacağım, çık! Bu sabıkalı Beagle. Gece üst kata çıkıp eskiden Roei’nin odası olan odanın tuvalet kapısının önüne işemeyi çok seviyor. Çıkmışken bizim odaya da uğruyor, bazen kız kardeşini de yanında getiriyor. Öylece felekten bir an çalıyorlar.

Sabah tekrar yola çıkacağım için gergindim. Yoga dersinden sonra birlikte sınıfçak yaptığımız kahvaltımız için yulaf, muz, çilek, yerfıstığı ve akçaağaç şurubundan oluşan bir karışıma sıcak su ilave edip cam bir kapta yanıma aldım. Waze (buranın google mapsi) varışı 8:23 gösteriyordu. Sol aynamdan fazla hızlı geçen her araçta biraz irkile irkile, dünkü filmi kafamda binlerce defa oynatarak, yavaş yavaş geldim. Korkum biraz dağıldı. Ders öncesi bir saate yakın soru cevap ve sohbetle geçti. Hocamız çoğunlukla olduğu gibi yine herkesi kendi yogasıyla baş başa bıraktı. Ben müthiş bir çadır serisi yaşadım. Son yıllarda bize verilmek istenen yoga anlayışında kaba fiziksel çalışmanın gittikçe geri planda kalışını, yerini daha incelikli bir şeye bırakışını burada birebir tecrübe ediyorum. Bir yandan dil engeliyle mücadele ettiğim gibi, anlamamak, aptal gibi görünmek, eskiden bir güç ve konfor alanım olan yogada büsbütün zayıf ve geri hissetmek, adeta bir teleport ile ışınlandığım bu ileri teknolojili medeniyette neyi nasıl hangi sırayla öğreneceğimin içinden çıkamamak gibi dertlerim var. Nasıl öğreteceğimse bir başka muamma. Sanghalar arası geçiş yumuşak olmadı sangam. Derdim artık şu bu poz değil. Yogam artık bütün bu dersler ve kendi yogalarım boyunca içimde cirit adan bu gölge oyunlarının zihnimdeki aksini izleme faaliyetine dönüştü. Yoga defterim yoga defteri olmaktan çıktı, İbranice sözlüğüne benzedi. David Hoca Shandor’un (anlamadığım için satın almadığım) son Pranayama diskurlarından anladığı bir şeyi aktardığı ve benim yine ucunu başını yakalayıp ortalarında kaybolduğum ve tekrar bölmekten çekindiğim için soramadığım bir sırada, dostum dedim, allah uzun ömür verir ve talihin yaver gider de şu dili bir sökersen, on sene, bilemedin beş sene sonra kralsın dedim kral. Sabır, selamet.. Ama on sene sonra Shandor hayatta olacak mı? Hocalarımız hayatta olacak mı? Yoksa neşeli iskeletlere mi dönüşecekler? Bilmiyorum.

Bizim yavruyu gece yürüyüşüne çıkarma vakti. Sağlıcakla kalasın sangam.


Pratik bir mevzuyu aradan çıkararak kapatalım: WordPress’e login olmuş vaziyette blog sayfamıza giderseniz sağ üst köşede bir zil ikonu göreceksiniz. Oradaki turuncu noktacık, yazınıza kondurulan yıldızlar ve varsa yorumların habercisidir. Neye göre işliyor tam bilmemekle birlikte, bazı kişilerin yorumları oraya sizin onayınızı beklemek üzere bir araf bölgeye yönlendiriliyor. Oradan varsa böyle bir durum bulup onaylamalısınız ki yorumunuz herkesçe görülebilsin.

Pınar – Gün 9&10: Standart

Bu blog işini akşama bırakınca olmuyor sangacım. Gün batmadan yazıp halletmek gerek. Bir günü atlamaya okeyim, ama iki gün üst üste yazmazsam önümden vagonlar birer birer geçerken o trene bakakalmaktan korkuyorum.

Dün ne yaptım? Ayakta kısa bir yoga. Yine son dakikaya kalan İbranice ödevleri. Guş’la sabah yürüyüşü. Eve gel ve ödevlere devam. İbranice dersi. Mirror of Yoga’ya gömül, haftalardır elinde geviş getirdiğin bir bölümü nihayet bitir ve yolla. Yemek yap. Guş’la akşam yürüyüşü. Yemek ye. Çalışkan ikilerle derse gir. Game over.

Bu sabah yoga yapmadım. Zaten çadırım diyerek zihnimin içinde bir el hemen meşrulaştırdı durumu, bekleme yapma, devam et. Bulaşıkları yıka, çamaşırları katla, ayrılacakları torbalara koy. Sabah smoothiesi. Guş’la sabah yürüyüşü. Bu sefer ayaklarım beni sahile götürdü. Yanıma tenis topu almamıştım, Guş’la kuru kuru kumlarda oturduk, ben bacaklarımı soktum, o sığlarda çimledi. Eve 2.5 saat sonra girdim. Roei’nin annesiyle bana bisiklet bakmak için randevumuz vardı. Dünkü yemeği ısıt. Bir posta daha çamaşır. Çamaşır askılığında yer kalmadığı için nevresimleri kurutacak çeşitli düzenekler inşa et. Derken bir duş. Yogaya giderken Guş’u zaten babanneye bırakmam gerekeceği için bu gece orada kalınacak yatı için çantayı toparla ve evden çık. Yola koyul. Buraya kadar her şey standart.

Standarttan sapış, yola koyulduktan beş dakika sonra gerçekleşti. Altı arabanın birbirine girdiği çılgın bir kazadan, bir son dakika manevrasıyla neredeyse hiçbir hasar almadan kurtuldum. Otomatik pilot devrede. Çarpılmadık. İyiyiz. İstop et. Radyoyu kapat. Anahtarı al. Kemeri çöz. Guş iyi mi, iyi. Aşağı in. Çamurluğa bak. Bir de öndeki arabalara. İnanama. Şişkin kaslarıyla trafik polisleri. At nifgaat? Sana bir şey oldu mu? Hayır ben iyiyim, ani beseder. Fotoğraf çek. Guş’a tekrar bak, ayağa bile kalkmamış, yatıyor. Bu iyi. Gerçekten iyiyiz. Roei’yi arayıp aramamakta tereddüt et. Sigorta migorta, bir şey yapacak mıyız şimdi? Hayır, gülerler adama. Devam et. Çıkabilir miyim buradan? Çıkarsın. Haydi.

Çıktım ve buradayım. Koruyup kollayan güçlere şükürler olsun. Yarın yüz küsür kilometre uzaklıktaki yoga hocama doğru yine yollardayım, korkuyorum biraz, doğruya doğru. Ama üzerine gitmekten başka çare yok. Üzerine, üzerine, üzerine..

Pınar – Gün 8: Still Got The Blues

Nasıl uykum var anlatamam. Sırf bugünün işi yarına kalmasın diye yazacağım. Ayça’nın tabiriyle bana kabir azabı çektiren erteleme huyumu törpülemeye, hemen-şu an-şimdi kasımı kuvvetlendirmeye çalışıyorum.

Sabah 5:40’ta kendiliğinden uyandım. (Nihayet benden de böyle bir cümle geldi). Aslında fark ettiğim şu ki, sabahları sandığımın aksine gayet de erken uyanıyorum. Çişim gelmiş oluyor çünkü. Sıkıntı tuvaletten dosdoğru vurup kafayı tekrar yatmamda. O arada dikkatimi dağıtacak bir şey olsa neler başaracağım.

Bizim ev çok kompakt. Yatak odasından dışarı adım attığın anda mutfak ve salonun tamamına hakimsin. Eve şöyle bir göz gezdirdim. Yine bulaşık, yine oraya buraya saçılmış minderler. Boşver yürü dedim, yogaya durdum. Enerjim yerinde. Ayakta ısınmalar ve manduka, bugünlük bu kadar. Biter bitmez bulaşığa, oradan Mirror of Yoga’ya daldım. Öğlen birinci sınıflara dersim vardı. Çadırda olduğumdan çadır dersi yaptık. Ne mutlu bana. Reglyken ders vermek bir başka kabir azabı. Tahammül yerlerde. Sesim dışarı dışarı değil, apana vayuyla birlikte aşağı aşağı akıyor gibi. Makbulünden açık bir Kurmastana mı gördüm, binlerce kez göstermeme rağmen daracık bir Virabhadra mı gördüm, kan beynime sıçrıyor. Neyse, bugün bunlar yaşanmadı elbette. Yorulmadan, tükenmeden bitirdim dersi.

Roei 5 günlüğüne Milano’ya gitti iş için. Guş depresif. Kapının önünde yatıyor, melül melül bana bakıyor, dışardan gelen her çıt sesine patinaj çekercesine kalkarak kulak kabartıyor. Gelmeyecek oğlum, gelmeyecek bu akşam. Nasıl bir hayvanla aynı evi paylaştığıma hayret ediyorum bazen. Ne düşünüyor şu an? Korkuyor mu? Terk edilmiş mi hissediyor? Bir daha gelmeyecek diye mi düşünüyor? Bilinmez.

Biz yatalım. İyi geceler sanghamu.

Pınar – Gün 7: Çatan Çadır

Bu sabah regl olacağımı bilerek yattım dün gece. Genç kızlığımdaki gibi, sabahın ilk çişiyle söken bir regl. Başlangıcı ağrılıydı. Ne yogaya duracak hâl var ne ağızdan içeri bir lokma atacak hâl. Isınmaları düşündükçe başım dönüyor, yemek düşündükçe midem bulanıyor. Beni tek paklayacak şey battaniyenin altında ayaklarımı uzatıp kendimi Outlander’ın sezon finaline ve Jamie’nin kaslı kollarına bırakmak.

Dün gece sinemada oynarken kaçırdığımız, TV alınca izleriz diye diye aylardır bir türlü denk düşüremediğimiz Dune’u izledik. Aman allahım. Nasıl görsel, işitsel ve kurgusal bir şölen. Timoti Şalamee’nin güzel ve anlamdan yıkılan yüzüne bakmaktan kendimizi alamadık. Filmi izlerken Paul’un kehanetimsi rüyalarını bölük pörçük hatırlaması gibi, ben de bundan on sekiz sene önce okuduğum kitaplardan parça parça bölümler hatırladım. On sekizz! 2004 yazında halamın yanına gittiğim bir Amerika seyahatinden, altı kitabı birden alıp -streçlere sararak- bavulumda getirmiştim. Kaçıncı kitaba kadar geldiğimi hatırlamıyorum. Yarım yaşamım kadar önceydi. Politik ve felsefi girdapların içinde başım döne döne, her defasında sol gösterip sağ vuran hikaye örgüsünde düşe kalka, soluksuz okumuştum. Bilimkurgu ve fantazi janrının ‘normal’ edebiyat çevrelerince saygın bulunmayışına hiç anlam veremem. Bana edebiyatın doruğu gibi gelir.

Film bittiğinde sarhoş gibiydim. Sabaha uyandığımda zihnim hâlâ filmdeki bazı detaylar ile meşguldü. Tekrar kitapları alıp okusam mı diye düşündüm.

Şalamee aşkımıza akşam Beautiful Boy ile devam ettik. Sert bir film çıktı, beklemiyorduk. Sonrasında bizim tüylüyle akşam yürüyüşüne çıkıp filmi konuştuk. Guş tırnaklarından birini kırmış, o gün o yüzden topallıyormuş meğersem. Yapacak bir şey yok, kendini yalaya yalaya iyileştirecek. Roei bir merhem sürme taraftarı, ben ne sürsek yalayacak bırakalım yalasın taraftarıyım. Önümüzdeki beş gün tüylüyle evde yalnızız. Bu demek oluyor ki ben evde yalnız değilim, çünkü evde değil, günün üç saati onunla dışarıdayım. Roei’nin hayvanla kurduğu kaygılı bağlanma stili, herhangi bir yere gitmeden evvel bana ona, eve, kombiye, buzdolabına, fırına, pencerelere, kapıya, vs. dair türlü talimatlar yağdırmasına sebep oluyor. Benim gözetimim altındayken hayvana bir şey olsa beni kesin boşar diye bu sefer ben tribe giriyorum. Ne olacak bu işin sonu bilmem. Çocuğunu bizden rahat yetiştiren çiftler olabilir.

Dörtte bir deviri devirdik sangha. Kalanı için meraktayım. Çadırdan herkese el sallıyorum.

Pınar – Gün 5&6: Ha gayret

Bu hafta da yine hayallerimin tamamen tersinde ilerliyor. Ramazan bayramı dolayısıyla derslere ara verdiğim, tamamen dilediğim gibi dinlenerek ve süper verimli çalışarak geçireceğim bu hafta, önce eşyalarımın gelmesi, sonra İsrail’in türlü türlü milli günlerinin de aynı haftaya düşmesiyle, gene nehirde bir yaprak misali oradan oraya sürüklendiğim bir hafta oldu. Nasıl sevmiyorum bu hissi. Bir hafta önce Holokost Günü’yle başlayan ve tüm bir hafta damardan devam edip Yom HaZikaron’la tavan yapan depresif modu, normalde standart prosedür olmasına rağmen bu sene kuşlar köpekler ve PTSDli askerler için iptal edilen havai fişek gösterileriyle kutlanan Yom HaAtzmaut takip etti. Yani İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği gün. Milli mangal günü de diyebiliriz. Roei bir haftadır bu gün için tüm sanghayı bir araya toplayacağı bir partinin planlarını yapıyordu. Üstelik parti bizim evde de değil, Haifa’da, Tel Aviv’den normalde 40 dakika, böyle özel günlerde 2 saatte anca vardığın bambaşka bir şehirde, bir arkadaşın evinde. Üstelik hasta bir Roei ile.

Önceki akşam, Çarşamba akşamı yani, Roei’nin anne babasıyla birlikte şehrin güneyinde sevdiğimiz bir pizzacıya gittik. Uzun bir süre dışarıda bir masa boşalmasını bekledik, tatlılarını bitirip laklaka devam eden genç masalara psikolojik baskı kurduk. Yemeklerimiz geldi, bizimkinin beti benzi atık. İştahı yok, birası bardağında duruyor. Biz bir yürüyelim diye kalktı, Guş’u da alıp gözlerden uzaklaştı. Meğersem bizden beş adım uzakta bayılacak gibi olmuş. Geldiğinde üzerinden buz gibi bir ter boşanmış ve soluk benzi daha da atmış vaziyetteydi. Eve döndük. Ayaklarını susam yağıyla ovdum, karnına Digest Zen boca ettim. Rahatlasın diye lavantalı bir şeyler koklattım. Tüm geceyi uyur uyanık geçirdik. Bazı insanlar için kusmak korkunç bir şey. Roei de o kavimden. Ben bir parmak attım mı rahatlıkla kusarım, boşuna içimde gezinip sistemi zehirleyeceğine dışarı çıksın isterim o her neyse. Roei bir türlü kusamadı, ama azıcık çıkardığı şey bile biraz rahatlayıp uykuya dalmasını sağladı. İşte böyle bir geceden sonra sabah uyandığımızda, o geceyi geçiren ben olsaydım yüzde yüz iptal edeceğim Yom HaAtzmaut mangalımıza gidip gitmeyeceğimiz onun nezdinde hâlâ net değildi. Hava Türkiye’deki gibi soğuk, sıcak su var mı, var, küveti doldurduk, sevgili kolilerimden çıkan Epsom tuzunu boca ettim. Banyo ikimize de iyi geldi ve sonrasında hap atmışçasına bir uykuya daha yuvarlandık. Bu uykudan aldığı güce dayanan Roei dedi ki gidiyoruz. Peki madem dedim, ben süreyim, sen dinlen. Uzun saatler evde olmayacağımız için tüylü yavruyu babannesine bıraktık. Mangal görevimizi icra edip E-5’i aratmayacak derecede kıç kıça geldiğimiz dönüş yolu sonrasında ikimizin de pili tekrar bitmişti. Kum fırtınası gözlerimi, trafik sinirlerimi mahvetmişti. Roei televizyonun başına geçti, ben kendimi yoga odasına kapattım. Bir vata harabesiydim. Ne yoga ne yazı, hiçbir şey yapılmamıştı bugün. Haifa’ya gitmek ne büyük bir saçmalıktı. Üzerime bir de Hıdrellez stresi binmesin mi. Ne bir kurdele, ne bir dilek, ne bir sunak, her şeyden çok uzaktaydım. Üç tane mum yakıp yoga mudrasana’da birleştirdiğim avuçlarımın içine kapandım. Oturmalı ısınmaları dahi yapacak hâlim yoktu. Badakonasana’da ayaklarımın önüne yerleştirdiğim bloğun üzerinde uykuya dalmışım, seyirerek uyandım. Ne bir dilek tuttum, ne bir dua ettim. Telefonu uçuş moduna koyduğum gibi saat 10’da yatağa serildim.

Benim alarmım da Brahma Muhurta’ya ayarlı değil sangha. Kendiliğinden uyanmadıkça neyleyim o yarin saç telini diyen Doğa gibi, sıktıkça geri tepiyor diyen Tansel gibi, önce ahimsa diyen Fatma gibi, ben de bu konuda kendimi gevşettim koronadan beri. Zorla kendimi yataktan kazıyıp yogaya oturttuğum bir evren bana ters gelmeye başladı. Sabahları bazen önce Guş’u gezdirip, öyle yogaya oturuyorum. Vücudumda kan dönmeye başlamış, dokularıma canlılık gelmiş oluyor. Uykuda suyunu çekmiş fasyalarımla oturmuyorum yogaya. Bu Brahma Muhurta’nın bir de gece yarısı olanı var. Günün yalnızca tan saati değil, dört dilimini oluşturan her saatte yapılması salık verilen farklı yogik faaliyetlerden biri de gece yarısına denk düşüyor. Fakat o saatte kendiliğinden uyanıp yoganızın başına geçmiyorsanız, alarm kurarak başına oturmaya kalkışmayın demişti Shandor bir gün. Ahimsa. Vücudun uyku ihtiyacının azalması, uzun yıllara yayılan doğru bir yoga faaliyetinin doğal getirirlerinden. Belki uzun yıllar sonra hayat ve beden ritmi öyle bir yere evrilecek ki, gece yarısı kendinden uyanacak hâle gelecek bünye. O zamana kadar nasıl gecenin bir körü alarm kurup zorla yoga yapmam bana anlamsız geliyorsa, sabah için de aynını yapmam bana o derece anlamsız geliyor. Üstelik Tansel’in atından bir tane de bende var. Dizginleri gerdikçe huysuzlanıp çifte vuruyor, şaha kalkıp beni üstünden atmaya çalışıyor. Türlü sabotajlarla topyekün yogamdan oluyorum. Onun yerine atımın başını okşayıp manzaranın tadını çıkarmasını sağlarsam, o da altımda hoşnutça kişniyor ve birlikte yol alabiliyoruz.

Bu sabah da öyle oldu. Önce Guş’u çıkardım. Topallıyordu. Fazla uzağa gitmek istemedi. Gerisin geri evin yolunu tuttu. Yoga odasındaki masanın altındaki köşesine kıvrıldı, ben de törensizce dünden susadığım yogama daldım. Zaten çadıra var bir iki. Uzun bir malasana, bir suçi, üstüne direk mayura. Ay zaten nabhyadhara’da, neden olmasın? Yer yer ne yazacağımı, birkaç saat sonra başlayacak olan seansımda bugün terapiste hangi malzemeyle gideceğimi, yavrunun neden topalladığını düşündüm. Yogamı bitirirken, dışarıdan gelen tangır tungur seslerle günlerdir yolunu gözlediğim tüplerimizin geldiğini anladım. Dum, dum, tüpler apartmanın bahçesindeki zemine yerleşti. (Evet burada tüpler apartman bahçesinde, habire roket atılan bir yerde evin dibine dinamit göm daha mantıklı bence ama ne yaparsın, öyle alışmışlar).

Güzel cumalar herkese. Tutunalım gayrı.

Pınar – Gün 4: Hiç de Yogik Diil

Bugün Çarşamba. Telefonun önceki gece alındığı uçuş modundan öğleden sonra bir bir buçuğa kadar açılmadığı, yoga günümüz. 6’ya doğru yataktan zıplayıp harala gürele dün akşamdan, ve açılan kolilerden bekleyen bulaşıkları yıkamaya giriştim. Bulaşık makinemiz olmayışını sevmiyorum. Hayatımın en verimli çağında bulaşık yıkıyormuşum gibi geliyor. Bir tabak, üç beş çatal bıçak okey.. Ama biz iki kişi olmamıza rağmen bir fabrika kadar bulaşık üreten bir haneyiz. Üç öğün evde yiyoruz. Roei’nin hafta aşırı en az bir bir kek pasta girişimi oluyor. Sürekli bir makinetta temizliği. Üstelik içen de ben değilim. Neyse, bu ‘mundane’ iş de tantradan.

Sabah derse girmeden evvel Roei’yle arabada kapıştık. O arabada ne oluyor bilmiyorum, sanki dört yanı kapalı bu metal kutuda ters bir Faraday kafesi oluşuyor ve içerideki bütün elektrik karşılıklı atlayıp sıkışarak korkunç bir cereyanla tüm sigortalarımızı attırıyor. Sayısını hatırlamıyorum bile Çarşamba sabahı kavgalarının. Bu sabahki ‘sağdaki arabaya çok yakın geçmedik mi?’den alevlendi. Roei’nin “Yoga sabahlarımı zehir ediyorsun!” serzenişine “Sen de benim hayatımı!” diye karşılık verdim. Çok sevgili hocalarıyla buluşmaya giden iki yoga öğrencisi olarak seviyemiz buydu.

Kilometrelerce sustuk. Yom HaZikaron devam ettiği için radyoda ellilerden, yetmişlerden, en acıklı, en damar, en kederli şarkılar. Ağladım ağlıycam. Onca sinir hınç ve kalp kırıklığının içinde, yine hayallerimde bavullarımı toplamış geri dönerken (siktir, eşyalar da yeni geldi), yan koltuktan bir el uzandı ve ben ters köşe oldum. Kavgamızın kreşendolarından birinde birkaç defa gerçekten bel altı vurduğum için en son beklediğim şeydi zeytin dalını onun uzatması. Ama uzattı. Ben de tuttum. Sonrasında aklımın hiç almadığı bir şekilde atmosfer değişti ve kuruluşundan bu yana İsrail’in yer aldığı savaşları bir bir konuşarak çok daha ferah bir konuya atlamış olduk.

Dönüş yolunda blog yazılarını okudum biraz arabada. Acaba bazı öğrencileriminkini kaçırmış mıydım? Hasbelkader okumadıysam, likelamadıysam acaba alınmışlar mıydı, başka yazılara kondurulmuş yıldızlara bakıp üzülmüşler miydi? Bir süredir derslerde ben konuşurken kayıttan izleyenlere bi rehber olsun diye ekrana kimi öğrencileri raptiyeleyişim, alttan alta başka bir dinamiğe yol açıyor muydu? O samakonasana’dan, talasam’dan neden ben yok, dedirtiyor muydu? Hiçbir şey veremesem öğrencilere şu dinamikten özgürleşme gücünü vermek isterdim. Bu beden içinde artısıyla eksisiyle bize verilmişlere razı olmak.. Ebru’nun fesleğenleri gibi. Kendi başını okşayan bir fesleğen gibi.. Güzel olmaz mıydı, şöyle saksıda bir fesleğene bakıyorsun ve bir anda tomurcuklar titreşiyor, kıpraşıyor, birbirlerini gıdıklıyorlar ve muhteşem bir koku yayılıyor etrafa. İşte öyle bir mertebe.. Kendi başını okşayan fesleğen pozu.

Hepinizi tek tek selamlıyorum Sangha. İyi ki varsınız. Traşlı olmasa da hemen öncesinde çekilmiş bir Guş fotosu ile veda edeyim.

Pınar – Gün 3: Taşikardi

Sana bu satırları yazarken içimden yükselen taşikardi dalgalarını düzenli nefeslerle sakinleştirmeye çalışıyorum sangha. 2.5 ay önce İstanbul’dayken günler boyunca özenle paketlediğim, streçlere sardığım, birden ona kadar hangisinin üstünde ne var ne yok en ince detayına kadar yazdığım, şu yaşıma kadar hayatımda biriktirdiğim tüm eşyalarımı taşıyan koliler, bir barda tartaklanıp kapı dışarı edilen masum adamlar gibi yaka paça, darmadağın, yorgun, ve nihayet geldiler. Kolileri eve taşıyan Rus adam (acaba Ukraynalı mı?) onları getirip yoga odasına dizdikçe göz ucumla sayıyorum, beş, altı.. Acaba on edecek mi? Peki ya halılarım? İsrail gümrüğü içinde ellişer gram nane ve top kekik olan minik poşetlerime, şık tahta kutusu içindeki tütsülerime ve Hindistan’dan getirdiğim bir masaj yağına el koydu. Büyük bir milli güvenlik meselesini bertaraf ettiler böylelikle heralde. Kim bilir daha neler eksildi kutulardan. Peki ya kitaplarım, onlar ne haldeler? Katı meyve suyu sıkacağım çalışacak mı? Çok gerginim.


Şimdi saat oldu gece 10. Yarın sabah 8.30’daki yoga dersimiz için 6 gibi uyanıp, yollara düşeceğiz. Bugün burada Yom HaZikaron, (zikir), yani İsrail’in kuruluşundan bu yana tüm savaş ve terör saldırılarında hayatını kaybetmiş kişileri anma günü. İstatistiksel olarak İsrail’de herkes ya savaşta ya da terör saldırılarında ölen en az bir kişiyi tanıyor. Linkedin’deki birinci circle gibi. Hazin. Anma töreni için evin yakınındaki devasa Yarkon Parkı’nda bir o kadar devasa bir sahne kurulmaktaydı günlerdir. Biz de gittik. Saygı duruşu sırasında çalan sirenler yine beni benden aldı. Başımıza yine roketler mi yağıyor diye tekrar taşikardi olmak üzereydim. Geldiğimin ikinci haftasında burada yaşadığım mini savaştan PTSD kalıntılar.. Sanırım asla geçmeyecek bir panik response içimde takılı kaldı. Buralı pek çok kişi gibi.


Adam kolileri güç bela yoga odasına attıktan sonra bir koşu evden çıkıp Guş’u berbere götürdüm. Yazlık traşını oldu. Üzerinden bir hayvan kadar daha tüy çıktı. Border Collie’ler bildiğimiz anlamda traş edilmiyorlar, ama saatlerce süren bir tarama işleminden sonra yarım beden küçülmüş ve fönlü hâliyle karşımdaydı. Eve dönünce ancak giriştim kolilere. Evet.. Eşyalarım.. İstanbul’da onlara kavuştuğum zaman içimde yarattıkları nostalji ve aidiyet hissi yerini kocaman bir ağırlığa bıraktı. Karnım ekşidi. Nereye sokacağım bunca eşyayı bu evde? Onlarsız gayet güzel yaşıyordum. Yeni bir bendi onlarsız yaşayan. Şimdi eski benlerimi de peşimde sürükleye sürükleye, oradan oraya atılmaktan, bir o gümrük bir bu gümrükte açılıp içine bakılmaktan perişan ve leş hâle gelmiş kolilerde arkamdan sürüklemiştim. En çok kitaplarıma kavuştuğuma sevindim elbette. Sekizer onarlı gruplar halinde hepsini ayrı ayrı poşet torbalara koyan ocd’min alnından öptüm. Onu yapmasaymışım bin beter çıkacaklardı eminim.

Bu eşya vakası daha devam eder sangha. Şimdilik izninle çekileyim. Bugünkü yogamıza da bir çek atalım.

Pınar – Gün 2: Bayan Bayram

Hiç keyfim yok. Sabah normal uyanmıştım oysaki. Guş önceki geceye göre daha az kıpırdandı. Alarmsız uyandım galiba. Şehri toz bulutu basmadan evvelki canlı rengindeydi gök. Tuvaletteki ritüellerimi icra ettiğim sırada son ses bir müzik doldu evin açık camlarından içeri. Sabahın altı buçuğu. İçimden söylendim. Tuvaletten çıktığımda sesin tahmin ettiğim gibi komşu apartmanlardan birinden gelmediğini fark ettim. Salon camlarına yaklaştığımda, tam bizim evin altında park etmiş, sesi sonuna dek köklemiş, parmaklarında takma ojeleriyle ayfonunda gezinen, spor kıyafetleriyle bir kadın vardı küçük ve vuruk arabasında. Roei’yle karşılıklı söylendik, sabahın altı buçuğu, bu da neyin kafası dedik. Gidip bir şey söylesem mi? dedi. Git dedim. Türkiye’de olsak içimiz şişe şişe söylenir dururuz da aşağı inip tek laf etmeyiz. Burada işler öyle yürümüyor. Ben iki ülke insanı arasındaki farklara dalmışken Roei aşağıdan göründü bile. Arabaya el salladı, cam indi. Ay çok pardon dedi kadın vücut dilinde, hemen kapattı müziği. Roei eve geri geldi. Kahramanımsın temalı bir raks eşliğinde onu karşılamaya hazırlanıyordum ki, kadının dış görünüşüne dair bir fikir beyanında bulundu ve işte benim Jenga’mın taşları da o esna altımdan kaydı sevgili sangha. Bu kayış dün gece ettiğimiz, görünüşte tatlıya bağladığımız ama benim içimde tamamına ermemiş olman atışmanın artçılarını da beraberinde getirdi. Öylece oturdum yogaya kös kös. Şu adamın tüm sevdiğim yönlerine rağmen dilinin kemiğinin olmayışına, en ufak bir duygusal filtreden yoksun oluşuna, onca aşınma ve törpülenmeye rağmen hâlâ bu duruma alışamamış olmama sinirlenerek, incinerek, küserek oturdum.

Yogam iyi gitti. (İyi de ne demekse). Bittiğinde içimi yokladım, biraz unutmuştum olanları, biraz değişmişti iç manzara. Yine de komple değil. Yeterince değil. Regliye beş var, belki biraz da ondan. (Hayır, değil). Yoga biter bitmez yazıya oturmak istemedim. Kitapta istediğim hızda mesafe kaydedemediğim için huzursuzlanan bir tarafım vardı, sabahın verimli saatlerini blog vrittisinden korumak istedim. Ben yogamı yaparken Roei’nin vitamix canavarında bazır bazır hazırladığı yulaflı, muzlu ve yer fıstığı ezmeli smoothiemi alıngan alıngan yudumlayıp saat 9’da kitabın başına oturdum. Roei çoktan çıkmıştı. İki buçuk saat aralıksız çalıştım. Sarı ve gri kalemlerle üstü çizilmiş cümleler yavaş yavaş açılınca, benim de içimde kaşlarını çatıp oturmuş ve kaskatı olmuş şey biraz yumuşadı. (Tam değil).

Alınganlık yalnız bir meslek sangha. İçeride olup bitenlerin haddi hesabı olmaz, ama kimse de bilmez tam olarak ne iş yaptığını. Reklamı kötü, reklamı. Derler ya. Bir konuşabilse neler anlatacak. Halbuki o yıkım anında kendinden bile habersiz bir hızla üstüste üstüne kapanan direnç ve defans kapılarından, o kurşun geçirmez zırh kalkanından kendi de kafayı uzatıp imdat diyemiyor. Ne kadar da yersiz bir psikolojik mekanizma. Sürüne sürüne ayaklarıma gelip özür dileyecek! senaryolarının dolaşım ve sinir sisteminde yarattığı tanıdık yükseliş ve pseudo-tatminden gayri bir şey de kazandırmaz adama. İlacını alır hayatına devam edersin. Oh be, ne güzel de alındım bugün.

Böyle atışmalı günlerde bu gurbet ellerde bir başka yalnız hissediyorum. Hâlâ o kadar çok şey var ki burada tek başıma yapamadığım. Ocağın gazı bitmiş mesela. Roei söyledi. Hangi numara bana da ver dedim, internetten söylüyorsun dedi. Her bir şeyleri de internetten, kişiye özel hesaptan. Ara Aygaz’ı getir abi bir tüp diyemiyorsun. Üstelik gün bitti, hâlâ getirecekler. Arabayı mı park edeceksin, mavi beyaz kaldırım arıyorsun, ama adım başı çakılı direklerde Hammurabi kanunları gibi döşenmiş direktifleri, hangi günler hangi saatler hangi dini bayramlar ve hangi vaka-i hayriyelerde oraya park etme iznin olduğunu anlayana kadar zaten arkandaki şöför seni öldürmeye yemin etmiş gibi kornaya basıyor. Yanlış park ettiysen de şrak 2500 lira ceza, anında kapında. İşte böyle anlarda ekonomisi bitmiş ve fikir özgürlüğünden mahrum memleketinde, bir şeye ihtiyacın olduğunda kendin giderebileceğini, en azından gidertebileceğin birilerini bilmenin getirdiği tatmini, kendine yeterliği, kimseye eyvallahı olmayışını özlüyor insan.

Hayret amma bayramsever bir sanghaymışız. Düşündüm, düşündüm, küçüklüğüme dair en ufak bir bayram sahnesi çağıramadım zihnime. Yok. Nasıl bir ultra-sekülerlik. Nasıl bir çekirdeklik. Biraz da ondan galiba bugünkü mayhoşluğum.

Kitaba dönüyorum. Esen kal, alınmadan kal sangha.

Pınar – Gün 1: Tatil Havası

Dün gece, yeni aydan mı güneş tutulmasından mı bilmem, bizim köpek doğru dürüst uyumadı. Oradan oraya sürekli evin içinde dolandı durdu. Bir geldi yanımdaki köşeye yattı, kalktı karşı köşedeki yatağına yattı, oradan yoga odasına gitti, oradan salon masasının altına girdi. Tırnaklarının parkede çıkardığı tıkırtılardan ötürü ben de yarı uyur yarı uyanır vaziyette geçirdim geceyi. Sabaha karşı, rüya metrajında bile uzun sayılabilecek, bilimkurgu edebiyatının usta yazarlarına taş çıkartacak ölçüde karanlık, distopik, karmaşık bir kabustan yeter artık diyerek zorla kendimi kaldırdım. Göğsüm sıkışmıştı. Bir süre gözlerim açık yattım yatakta, kaldığım yerden devam etmeyeyim diye. Sonra başka bir rüyaya yuvarlandım.

5’te Roei alarmla uyandı, gitti yogasına oturdu. O yeni aymış, tutulmaymış, böyle şeyleri takmaz. Ay yörüngesinden filan fırlamış olsa yogasına aynen devam edeceğine eminim. Bir süredir o da erken kalkmaya çalışıyor. Halbuki saat 5’te alarmsız kendiliğinden uyanıp, zart diye yataktan çıkıp yogasının başına oturan o seçilmiş kavimdendi o da. Sanırım burada birlikte yaşadığımız bir sene içinde onu da kendime benzettim, o da yataktan çıkamaz oldu.

Ben yogamın başına geçtiğimde saat 7’ydi. Hesabıma göre yeni ay ve tutulmanın markajından henüz çıkmış değildik, ama kalbinde de değildik, o yüzden ayın mevkisi gereği ayak parmakları etrafında tasarlanmış oturmalı bir seri kanımca yapılabilirdi. İyi de oldu. Ben yogamın ortalarındayken Roei koşudan döndü. Allahım bu ne enerji. Duş aldı, üstünü değişti, Guş’u da alıp işe gitti. Ev tamamen benim.

Bu hafta hiç dersim yok! Çocuklar gibi şenim. Dinlenmeye çok ihtiyacım var. Kalkıp kendime bir çay koyayım, İbranice ödevlerine ve Mirror of Yoga’nın Türkçesine koyulayım.

Hepinize iyi bayramlar güzel Sangham. Gelsin yazılar!