yağmur – geri dönüşler

Günleri saymayı bırakalı epey oldu, buraya yazmayalı da. Ormana giderken “bilinmez”liğe dokunmaya başlamıştım. Şimdi aradan geçen 15 küsür günden sonra satırlar da yer değiştirdi. İçimdeki yolculuk kağıtlarla buluştu.

Bugün toparlanma günüm. Bilinmezin yolculuğu ormandan bu yana sürmekte. Ashtanga pratiği beraberinde aldığım “karar”lar ve “kararsızlık”larla dolu süreçteki acemi çocuksuluğun yıprattıkları hep birarada. Her gün yürüdüğüm yolu değiştirmek, stüdyonun en sevdiğim köşesi yerine başka yerinde pratiğimi yapmak, günümü dakikasıyla planlamayıp bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmek bu süreçte çokça oluyor. Rutinler bir denge kurmama yardımcıyken bazen bunların da birer sahiplenme, vazgeçemeyecek kadar saplantılı hale gelmesi söz konusu olabiliyormuş.

Acemi çocuksuluk dedim ya hani; onu biraz açayım. Hayatımda pek sabitlik bulamadığım doğrudur. Belki de o yüzden yoga ile bir bağ kurdum. İş, ev, ilişkiler, sosyal ortam geniş ve değişken bir çerçevede salınımlı. Bütün bu salınımlar güzel denge araştırmaları olurken hem çocuksu naiflik hem de beceriksizlik ve özensizlik söz konusu. İşte o özensizlik ve beceriksizlik haliyle kendi salınımlarım çevremde büyük sarsıntılara sebebiyet verebiliyormuş meğer. Bunu görmek iyi oldu. Kendimi görmenin türlü türlü yolları var. Bazen yoga pratiğimde sınırlarıma aldırmamam, bazen bir söz ile karşımdaki yüreği kırdığımı fark etmemem, bazen de savunduğumu sandığım şeyi o kadar eyleme geçirmeyip de “mış” gibi yapmam. Bunların herbiri bende var ve gördükçe öğreniyorum, her adımda. Düşmek de, zıplamak da sürece dahil. İçerdeki çocuğun saflığıyla birlikte o beceriksiz yanları da pakete dahil.

İçerde olan neyse dışarda da onla temas etmekten kaçınır haldeyim. Kırılabileceğim, sıkılabileceğim, daralabileceğim şeylerden kaçınırken kırıp dökmek. İşte tam bu noktada dönüşüm başlıyor.

Bu geçen günlerde bunlarla birlikte biriktirdiğim, sakladığım yanları da biraz daha içimde görecek zamanlar ve alanlar oldu. Kaçındığım ve kaçtığım alanlarda durmak ve hali gözlemlemek. Rahatsız olup kaçmak değil de bir durup bakmak hakkaten.

Sağolsun retro telefonumu vurdu ve bütün iletişim biçimlerimdeki halleri de sorgulamama sebep oldu. Büyük bir hafiflikmiş. Kaplumbağa hızındaki istikrarı, derinleşebilen muhabbetleri, kendimle kalırken bir yandan da çevreyi gözlemleyip gözetebilmenin gerçekliğini gördüm. Göremediğim, kendimden sakladığım o beceriksiz çocuğu, sorumsuzlukları sevdim ve değişmesine de izin veriyorum.

Bir de şu güzel şarkıyı eşlikçi olarak bırakıyorum.

yağmur – bilinmeze yol

Günler günleri kovaladı, sırtımdaki çanta bir köşede beklerken yeni yolculukları yeni kapılar açıldı.

İçimden gelen seslerin zamansız çıkışları, ifade edilemeyişleri, yarattığı kırgınlıklar ve gördüğüm “ben”le çırpınıp uçmaya çalışan bir kuş yavrusu misaliyim.

Gündelik rutinler ve ritüeller akarken bir türlü içinden çıkamadığım sıkışık döngüleri kabullendim. Yer edinmek, köklenmek derken daha da uçarı bir halde olan bedenim her mata çıkışımda biraz daha toprağı arzuluyordu ve araştırıyordu.

Ashtanga çok güçlü ve çok hafif olabilmeyi hissettiriyor. Kırılabilir ve bir o kadar da kırabilir olmak. Güven ve güvensizlik arasında hep bir bozulabilecek denge arayışı. Hayatım bu dengesizliklerin içinde kurulup bozulan düzenlerde giderken genişlemeye ve genleşmeye başladı.

Olduğum, var olduğum alanlar kadar gizli kalmış yanları da keşfediyorum sanki.

Şimdi yeniden güzel niyetlerle ormana doğru bir yolculuğun öncesinde oturmuş buraya yazıyorum. Biraz yalnız biraz da birlikte olmak yolu. Kendimle yüzleşmek, yeniden bakmak sıradanlaşmış hallere ve gülümseyebilmek olanla.

Bir cümle, bir temas, bir düşüş ve bir sıçrayış arası bir hal. O yüzden de hem gündelik pratiklerim, ilişki kurma biçimlerim, hareket ve hareketsizliğim arasında keşfetmeye açık bir yolda adım atmayı, biraz daha geride bırakmayı öğreniyorum. Arkamdan gelen, beni itekleyen ve durduran şeylerle hemhal olmak için.

Trisha Brown’un İspanyol dansı işini Doğaçlama Atölyesinden sonra başka bir gözle okuyorum ve sizle de paylaşmak istiyorum. Bir ses bir adımı, bir adım diğerinin adımını tetikliyor, birlikte ve yalnız hareket. Yolun sonunu bilmeden sadece yürümek ve keşfetmeye açılsın bu orman inzivası.

IMG_1813

29-30 Temmuz- Melih Kıraç ile Doğaçlama Atölyesinden / Çıplak Ayaklar Kumpanyası

yağmur – kucaklama

Kucaklanmış bir hisle kalktım Savasanadan. Uzun bir doğaçlama atölyesi sonrasında bugün pratik yapmanın, etrafımdaki insanların varlığı, karşıma çıkan şeylere direnç göstermedeni uyumla yolumda adım atmanın ve bütün bunların kucaklamasıydı.

Kendime dair örüntülerin farkına vararak kendimi de kucaklamak hissi bu.

Birkaç gün önce yapmak istediklerim, giderek değişen hayatım, bağlı olduğum rutinler ve rituellerin yanında bütün bunların da geçiciliğinde çokça şey olmakta.

Kendimi sürekli bir yere gitme arzusunda bulup da bağlanma ve gidememe halinde bulmak, sahiplenmek ve yerleşmek konusunda hep tereddütlerde kalmak sebebiyle yorgun hissettiğim anlar var. Bir süredir çözemediğim sıkışma halini adım adım çözmekteyim. Bundan yaklaşık 2 sene önce yeniden yer değiştirme ihtiyacıyla, bana kucak açan 3 dostun yanında yaşamaya başladım. Şimdi ise biraz daha göçebe hal geldi ve artık başka bir çatı ve formatta daha da küçülmek vakti.

Bırakmak ve hafiflemekle ilgili ufak tefek adımlar atıverirken, kendi yolumu çizmek halinde konfor alanından biraz daha çıkmaya başlıyorum.

Haftasonu boyunca Çıplak Ayaklar‘da katıldığım bir atölye de bu sürecin bir parçası oldu ve şimdi o kucaklanma hissiyle geçen zamana bir kez daha bakıp gülümsüyorum.

Bundan 3 sene önce Marmariç’ten çıkıp yeniden İstanbul’a geldiğimde kayıp hissediyordum. İçimde bulduğum ve karşıma çıkanlar ile bedenle çalışmaya dair bir yol uzanmaya başladı. Onu takip ederken rastlaşmalar, yeni hayatlarla kesişmeler beni şu an olduğum ve rahat hissettiğim alanlara getirdi. Beni burda tutan ne var ki diye baktığımda bulduğum cevaplar mekanlar değil hep insanlar. Evim saydığım Nefess Yoga belki de en uzun süredir bağlı ve güvende hissettiğim yer.

Bir yerde 2 seneden uzun süre sabit olamıyorum, bunun farkındayım ve belki de şimdilik yerleşme hayalleri daha çok sırt çantasında kalabilir. Her yer değiştirişimde biraz daha az biriktirmişlikle devam ediyorum, bu hali seviyorum. Gidip gelip dolaşıp biriktirmek ve o yol üzerinde dağıtmak istiyorum.  Hasadı paylaşmadan edemiyorken ancak yolda olmak paklar beni.

Şimdilik böyle.

“Sometimes doing something leads to nothing.”

Francis Alÿs-

yağmur – ben nerdeyim

Kazdağlarının eteklerinden yeniden İstanbul’a giriş yaptım. Artık her gelişimde daha bir zor oluyor. Bir yandan da “burda yaşamak istemiyorum”ların sebep olacağı kaçışlardan ziyade, “buradan gitmeye hazır mıyım?” sorusuyla yeni kapılar aralamaya başlıyorum.

Şehre geldiğimden beri 1 haftalık aylaklıktan eser kalmadı 2 gün içinde. Kaç gündür yazmayışımdan da belli. Bu sabah niyetlerimi kendime hatırlatarak önce klavye başına geçtim, buraya ötelediğim satırları yazabilmek için.

Şehirden uzun kaçışlarım, hatta 2 senelik bir yerleşme sürecim bile oldu dağ köyüne. Şimdi gördüğüm ise yerleşmeye dair ihtiyaçlarımın belirmesi ve bu sebeple hep “misafir” olduğum odalarda-evlerde kalamam. En uzun süreli ilişkim bile 2 sene, bağlanmaktan korktuğum anlar ve motivasyonu kaybettiğim hallerle birlikte büyük bir özgürlük düşkünlüğü esas bu aralar kendimde bulduğum.

Bu baharda zihnimden geçen niyet; İstanbul’da yuvam gibi olan Nefess Yoga’da derslere-seanslara devam etmekti. Süreç içinde çokça gezmeye, yollara çıkmaya başladım ve baktım ki aslında ben geçici ve göçebe hali seviyorum. Beni bağlayan şeylere kendi özgür irademle müdahele edebilmek beni rahatlatıyor.

İşte şimdi de tam bu noktada ev-oda-eşyalar-aidiyet derken kendimi yine sırt çantasıyla yaşar buldum. Çantayı doldur boşalt, her şehre geldiğimde dersleri, öğrencileri özlemiş olmanın verdiği heyecanlı bir hal ile günler birbirini kovalayan günlerin ardından hoop yine çanta sırta.

Ben nerdeyim, nereye yürümek istiyorum ve hazır mıyım biraz daha bırakmaya ona bakıyorum 3 gündür. Bir önceki yazıda da bahsettiğim kendimde bulduğum kabuklardan birini daha açmaya başladım bugünlerde. Niyet koyduğunda çaba göstermek ve gönlünü koymak kadar teslim olmak ve gelen davetleri, mesajları kabul etmek kapıların açılmasını, olayların akıvermesini sağlıyormuş. O zaman bilinmezlikler ülkesinde masalsı bir yürüyüşe doğru adımlar atıladursun.

yağmur – gün 19

Sıcak ve sessiz bir gün. Matımı aldım, ağaçların arasına serdim ve başladım pratiğe. 2 haftadır miyop yogası hatta tanıdığım mekanlarda miyop hayatı çok keyif veriyor. Ayaktaki pozlar biterken karşımda beyazlı bir kedi fark ettim. Oturmuş beni izliyordu. İzlenmekten, gözlenmekten ve kimi zaman gözetilmekten hiç hoşlanmadığımı hatırladım. Şimdi ise bu his başka bir şeye dönüşüyordu. Merak ve ilgiyle izleyen kedi ne kadar orada kaldı bilmiyorum. Bir süre sonra olduğu yerde yoktu ve bu da normaldi.

İşte bugün pratiğimi tamamlayıp kendimi denize attım. Su berrak, etraf boş ve sakindi. Sakinliğin özlemiyle denize atladım ve sonra biraz güneşle yıkanıp tekrar atladım. Tam ne olduğunu bilemesem de üzerimdeki ağırlıkları denizde yüzerken bırakmış gibiydim.

Gözlenmek, izlenmek ve gözetilmeye dair o hassasiyetimi biraz deşiyorum şimdi. Yaptığım işlerde, bazen şuraya bıraktığım satırlarda ya da sadece gündelik hallerde “yargılanma”, “kabul edilmeme”, “hata yapma” gibi korkular çıkıyor.

İçimde tuttuğum kelimeler yine benim içimde sindirilmemiş duygulara ve katılıklara mı dönüşüyor? Kedi gibi biri izlese ve bakıp geçse halime ne olabilir ki en kötü? Bugün bir kısım gözyaşı, bir kısım kahkaha birikmeden akabilse. Durgun denizin, berrak suların da çalkantılı olması ne kadar doğalsa, benim de coşmam ve düşmem o kadar normal.

Dün rüya defterime iki niyet yazdım, onu da paylaşayım sizlerle;

*Her gün kendime hiçbir şey yapmama zamanı ayırmak. Meditasyon gibi bir şey aslen. Sabah Vipassana oturumlarına başlamak gibi, biraz daha serbest bir zaman. 20 dakika ile başlayıp sonrasını akışa bırakmak. Ve bu 20 dakikaların arkasından serbest ifadeye (yazı, dans, resim, ses) izin vermek.

*Yeni bir defter, yeni sayfalarla zihnimin karanlık köşelerine çürütmeye bıraktığım masalsı öyküleri kağıda dökmeye başlamak.

Belki bundan sonraki günlerde bir de bunlar çıkar ve dökülür buralara. Şimdi deniz zamanı yeniden, güneş batırma ritüeli ve suda arınmaca.

 

yağmur – gün 18: toprak

Güneş yükseldiğinde uyku akan gözlerimde hala rüyaların izleri vardı. O izlerle birlikte kalktım yataktan. Bazen hemen yazmam bazen de demlemem gerekiyor bu rüyaları. Rüyalar, şamanik yolculuklarla dolu defterin son sayfaları belli ki bu tatilde bitecek. Bu sefer matımı alıp bahçeye indim. Erkenci komşulara selam verdim geçtim arka bahçeye. Evde henüz ses yok, uyanmamış henüz kimseler. Gözlüğümü bir kenara koydum, ayaklarımın altındaki girintili çıkıntılı toprağı hissettim. Dümdüz olmayan zeminlerde bambaşka bir köklenme ve denge arayışı buluyorum.

3 haftalık bir aradan sonra yeniden arkaya eğilmelerin tadını çıkardım. Göğsümü açmaya, kucaklamaya, kapsamaya ihtiyacım var. Ayaklarımla da toprakla ve var olduğum zeminle bağlantı kurmaya. Köprüye düşmek çok değişik bir his. Zeminle-mekanla kurduğum bağlantıyla birlikte dışarıya açılmayı ve içeriye dönüşü birlikte yaşıyorum.

Bugün kurmaya çalıştığım zemini, içinde dengeyi aradığım mekansızlığın yarattığı mekanı gördüm. Hayalperestlikle doğada kalmaya duyduğum özleme ve derin arzuya dair “adım” atmayı bağlantı kurdukça kendiliğinden akışta bulacağımı gördüm. Kimbilir bundan sonra yol nereye, kimlere, benim içimde sakladığım hangi hallere değecek. Bugün toprak, zemini araştırırken huoppp cumburlop denize koşuyorum.

yağmur – gün 16: ay haline 1 kala

Düzeni boz, aylaklık yap, kalıpları ve yargıları sorgula. Özet yapmak istesem bu kadar yazar bırakırdım amma yazasım var.

Yazlıkçılık modunda takılıyorum. Kendime şaşırıyorum. Ayşegül ve güzel yavrusu Mete ile günlerim geçmekte Ege kıyılarında. Komşuculuk, çay partileri, makarna buluşmaları derken kendimi yıllardan sonra bir dizi filmi izler hatta direk setin içinde buldum. Ailelerle birlikte yapılan tatiller çok geçmişimde, hatta tatil kavramı çocukluğumda filan kalmıştı. Şimdi ise gerçekten ayak uzatıp aradı koltukta sızıp, yat-kalk komşuya git gibi rutinsiz spontan bir akışta keyifteyim.

Bu sabah kalktığımda “normal” saatlerimden çok geç bir vakitti. 7:30 / 7:43 / 8:20 olmak üzere 3 kere uyanıp uyuyup en sonunda 9:27’de uyandım. Kalkar kalkmaz harekete, bedenimle biraz başbaşa kalmaya ihtiyacım olduğunun neşeli seslerine kulak verdim. Rüyalarımda yine sevgili hocam Şenol Topuz ve Bilge Sürmeli ile bir Ashtanga sevdasındaydık. Pratiğimi özledim, susuz kalmış gibi geçtim mata. Hava bugün sıcaktı, balkonun kapısını açık bıraktım ve başladığım anda bedenin yeniay öncesi o hafifliğini gördüm. Bedenin sıcaklığına, ashtanga sevdasına ve bedenin ekstra açıklığına kapılıp gitmeden her an yeniden bakarak kısa bir pratik yaptım. Bütün o bozulan rutinin getirdiği başka bir keşif hali oluyor. Nasıl ki o çay partilerinde otururken insanları, muhabbetleri ve her şeyden önce samimiyeti gözlemeye başladıysam her sabah kendimce sürdürdüğüm pratiğin de bu sadece gözlemleme haliyle parallelliği çıktı ortaya.

Kendime kızmayı, yüklenmeyi bıraktıkça alışık olmadığım, hatta belki genç halimle bulunmayı reddettiğim her türlü ilişki, ortam vs her şeyle yüzleşip gülümsedim. Sıkışmadan, içimde sinir yaratmadan gerçekten biraz “turist” gibi bakarak gözlemlemeyi becermeye başladım.

Ay küçüldü küçüldü yok oluyor, yeniay kutlaması ve gökyüzünde bir yıldız cümbüşüne hazırlanırken kendi içimdeki küçük ışıltıları da selamlamaya niyet ediyorum sevgili sangha. Biricikliğe ve birliğe.

yağmur – gün 12-13-14-15

Günler günleri kovaladı, ben şehirden çıktım arkamda sular ve seller. Doğanın kendini ifadesi çok güçlü ve sesini kısmak mümkün değil.

Velhasıl Ayşegülümün yanına vardım. Uzun zamandır “tatil” yapacağım diye bir yola çıkmamıştım. Biraz burada bana bir tembellik işlerdi belki. Ayşegül ve biricik oğlu Mete şehri yaşanabilir kılan güzel komşularım ve dostlarım. Baya yazlık hali, hiç alışık olmadığım, hatta reddettiğim ve sıkıldığım zaman zaman.

Uzun bir süredir “gözlem” hali burada iyicene kendini ortaya koydu, her an anne-çocuk ilişkisi, insan varlığının durmayan hali, sosyalleşme halleri derken oh cennete düşmüşüm.

Yoldan gelir gelmez hoop kucak, kahvaltı, yemek hazırlığı derken ben kendi hızımda burada baya birkaç gün geriden geliyordum. Velhasıl yazılar da geriden geliyor.

Sabahları erken kalkma halini, o standart rutini biraz bozdum. Zaten beden de dinlenme evresinde, sabah kalkışlarım gibi gece yatışlarımı da zorlamadım.

Çarşamba sabahı bahçede Ayşegül ile başladık pratiğe. Ben kırmızı çadırda ara verdiğim Mysore Ashtanga pratiğine döndüm elbet. Tabi ortam farklı, bahçedeyiz, Mete etrafta. Derken akışın getirdiği şekilde Mete de bize katıldı. Yerdeki pozlar oldu mu sana alfabe yogası. Başka olasılıkları keşfetmek haliyle gerçekten farklı bir yorum geldi Mete’den beden araştırmalarıma.

Hala yorgunum, buraya yazmaya başladığımdan beri kendimle çokça kalmak, kendimi dinlemek ve ihtiyaç duyduğu o dinlenme halini sunmak durumu sürüyor. Gün içindeki uykular en büyük şifa. Bir de şimdi buna dışarı ile sosyalleşmek yerine olanı gözlemek ve kendimdeki yansımalarıyla yüzleşmek eklendi. Bu hem bir içe dönüş hem de fazlaca bir açılma getirdi.

Perşembe gününü sabah pratiğimden itibaren daha yalnız geçirdim. Sabah kapımı kapayıp yattığım odada, matımdan az daha geniş bir alanda pratiğimi yaptım. Mekan ve bedenin sınırlarıyla birlikte yine bir sürü yenilikler sundu bu sabahki pratiğim. Ayak bileğimdeki hassasiyet sürmekte, ve bana çok yeni ama bir  o kadar da bilindik kapılar açmakta.

Gün ilerledi, sahile indik Ayşegül ve Mete ile. Deniz, güneş, kum derken biraz okumaya verdim kendimi. David Le Breton- Yürümeye Övgü, şu an tam da içeri iteklediğim ve uyanmakta olan hislerimi ve iç seslerimi açığa çıkarıyor.

Akşamları sahil yürümesi, dondurma keyfi, kahve falı derken artık bu Cuma sabahında telefonu açmadan, matımı da sermeden oturup bu yazıları döktüm ekrana. Bugün yazmak günüm. Bedenimi her sabah alıştırdığım hal ve rutinin bozulmasına karşı kendime kızmıyorum. Arada kaçamak yapabilmek ve biraz da dinlenmek hali, bozulan düzenin içindekileri de olduğum yerden görebilmek hali.

Geç bir kahvaltı sofrası, üstüne deniz ve belki bir yürüme meditasyonu. Kimbilir gün neler getirir.

yağmur – gün 9-10-11

Bu ara “neden böyle aksatıyorum yazmayı” diye sorsam da, olduğu ve geldiği haliyle olmasını da kabul ederek başlıyorum.

Ritüelleri ve rutinleri seviyorum, beni motive eden şeyler. Bir yandan arada o “düzen”i bozmak ve yeniden başlamak da yeni bir kapı açıyor. Sabah Ceren’in yazısını okuduğumda tam da bu “oyunbozan” yanımı hatırladım. Dün akşam dostlarla çemberde otururken fark etmiştim. Rutinler güzel bir döngü yarattı hayatımda, odak getirdi. Buraya yazmadan önce başladığım gündelik ritüeller üzerine rutin pratikler ve alışkanlıklar bedensel ve içsel olarak bir dönüşüm getirdi.

Akşamları saat 10 gibi gözlerim kapanmaya başladığında hiç zorlamadan yatağa giriyorum, sabahları da hiç zorlanmadan 5:30 gibi uyanıp güne başlayabiliyorum. Perşembe akşamı bu rutini bozarak başladı her şey. Akşam bir arkadaşımla buluştum, hiç yemek yemediğim bir saatte yemek yedim. Sonra sahile gidip biraz oturduk. Saat ilerliyordu ve gözlerim yarı açık bir şekilde toprakta olmak halinde mayışıyordum direnmeden. Sonra bir anda karşıdan turuncu renkli bir şey yükselmeye başladı. Elbette ay idi, dolunaydan yenmiş haliyle kocaman yükseliyordu. İşte bir rutin akışı bozmak turuncu ayla bakışmaya fırsat vermişti.

Cuma günü yine erken uyandım, biraz yorgundum. Sabahki pratiğime an be an şaşırarak tamamladım ve eve geldim, gecenin eksik uykusunu öğlen dersine kadar biraz daha kanepede uzanarak tamamladım. Dersten sonra bir şekilde kafamda “düzende” olan işler puff bulutlara karıştı, stüdyoda vakit geçirdim, ötelediğim Restoratif Yoga ödevimi yaptım. Sonra derken derken telefona bakacak oldum ve tınn, bir arkadaşımla buluşacaktım, gün içindeki diğer işleri boşvermiştim ama arkadaşımı boşvermedim. Çay bahçesine indik, 1 haftadır çay içmiyordum, onla çay da içtim. Aynı akşam ise uzundur alkol almayan bünyem bir minik kutlamada buldu kendini. Gece uzun, yavaş ve keyifle geçti. Sohbetler, kahkahalar, lezzetli mezeler derken arkadaşımın elinden çıkan hayvansal şeylerin de tadına baktım. Al sana bir rutin daha bozuldu mu…

Alkol, çay, kahve, hayvansal ürün tüketmej, geç yatmak-geç kalkmak, programlı işleri unutmak derken bütün o bozduğum rutinlerin ertesinde 9. günüm Cumartesi sabahı regl olmuştum. Halihazırda dinlenme moduna geçmiştim, şimdi artık daha da bir geniş dinlenme alanını beden açmıştı. Ashtanga pratiğinin tatil günlerinde daha bedenin ihtiyaç duyduğu besinleri gözleyerek ve onları sunarak geçiyordu. Ailemle vakit geçirdim, 10. gün akşamı biraz tanıdık, biraz tanımadık dostlarla çemberde buluştum, 11. günüm bugün de evde kendimi yola çıkmaya hazırlamak ve yine dinlenerek geçiyor.

Gel gelelim bir şeyi düzenli yapmak ve sürdürmek bir şeyleri fark etmeyi, değiştirmeyi ve kendiliğinden dönüştürmeyi getirirken o aradaki “es” ler ve “oyunbozan”lıklar da renk ve farklı bir bakış getiriyor. Yazmayı bırakmadan biraz geriden toparlayıp yuvarlanıp bugüne geldim. Yarın deniz kenarında, toprağa yakın ve Kazdağlarının yamacında uyanacağım.

Hadi biraz oyunbozmaya.

yağmur – gün 6-7-8: iç ses

Günlerdir pratiğimi yapıyorken ve fazlasıyla da kendime zaman ayırıyorken velakin “yazma pratiğini” aksatmışım. Bunun da bir anlamı yeri vardır elbet.

Salı günüydü, uzun zamandır en boş günüm. Sabah bir toplu kahvaltı, sonra hep kendimle geçti. Bilmiyorum neden içim sıkıştı, daraldı, kapandım. İşte o günün ardından bu yazmadığım üç gün biraz daha açılmak ve kendimi ifade etmek haline ancak ancak geri geldim.

Çarşamba sabahı yine sabah 5 suları idi uyandığımda, sabah rutinlerimi yapıp yavaş adımlarla stüdyoya yollandım. 2 kişiydik bu sefer. Dolunayın etkisinin üstümden kalkışının etkisini o sabah hissettim. Güneşi selamlarken baya bir açılıyordum, yeni bedenimin bana öğrettiği vinyasalar daha bir akış hissini getirdi. Eksik, buruk, sıkışmış hisseden ben artık biraz daha genişleyebiliyordu.

Bakın neler değişti onları biraz anlatayım. Kahveyi azaltarak bıraktım. Bi kenarda dursun o ben koklasam da olur o dedim. Baktım ki beden içerden bir sürü sesle konuşuyor, hatta bazen sessizce tavrını koyuyor, o zaman “fazla” gelen ya da farkındalıkla bedenime almadığım her neyse onları bir fark edeyim dedim önce.

Sabah kahvaltılarım çok güzeldir evet, biraz boşlamıştım yeşillik meselesini, bahçede yetişen de yetmemeye başlamıştı ve şimdi iyice otcul oldum.

Şifa niyetine her ne tüketiyorsam, onun üretiminden elime ulaştığı sürecine de akışı biliyorsam o zaman pek çok şeyi gülümseyerek ve keyifle yiyebiliyorum ve gerçek şifalanma tam orada başlıyor.

Minik değişiklikler ile geçen günlerin 2. günü perşembe idi. Sabah pratiği yerine bu kez  Şenol ile son bir kez çalışmak üzere akşam gittim pratiğe. Bu sefer öyle bizim sabahki tayfa gibi 2-3 kişi değil içerisi baya kalabalık, stüdyo nefesle ısıtmalı, buharlı hafiften. Çok güçlü işte bu nefes dediğimiz şey, bir nefesle bile çok şey değişiyor biliyorum şimdi ise bambaşka bir ortam, seviyorum valla. Akşam pratik yapmanın daha açık bir bedenle gerçekleştiğini unutmuşum, yine bambaşka yerler buldum. Ancak bünye alışık olmadığı için acıktım, bu da bugünlük böyle olsun dedim. Bir rutin tutturmak güzel, arada onu bozup bünyeyi şaşırtmak da rutini ve rituelleri besliyor bende.

Ve işte bu sabah, perşembe akşam pratiği üzerine yemek yemiş ve biraz da geç yatmış olsam da 6 gibi stüdyoda bekliyordum Ashtangileri. Bugün gitmeli gelmeli 5 kişi olduk. Birlikteliğin getirdiği güzelliği tarif edemiyorum. Herkes ne kadar kendi yolunda da olsa destek gibi geliyor bu küçük topluluklar. Derin bir sevgi ve şefkat çıkıyor işte bu hallerden.

ve işte bütün bu günler o kadar çok rüya ve ses vardı ki, çok konuştular kafamda, hangi birinden başlasam bilemezken, müzik geldi. içerdeki ve dışardaki ses bir oldu bu kez.

“Better go back, rhythm inside
Better go back here inside”