yağmur – gün 4-5: yalnızlık ve birliktelik

Bol sessizlik ve bol yeşillikli zamanlar. Kendime dönmek ve dışarıya ufak ufak açılmak hali. Sabah erken saatlerde biraz kuşları, biraz da rüzgarı dinleyip evde takılma halinden yavaş yavaş sokaklara çıkmaya ufak ufak sosyalleşmelere giriyorum.

Dün (pazartesi) malum ay günü ertesinin ağırlığı hala üzerimdeydi, mat serildi, gerekli malzemeler alındı ve gün pratikle başladı. Yalnız başıma, her bir an yeniden keşfettiğim bedenle çalışmayı da özlemişim. Yumuşak ve sakin bir akış olduğu kadar oluyordu, zorlamdan, geldiği haliyle. Bir de yeni bir hal daha eklendi buna. Oldukça görmeyen miyop+ astigmat gözlerimi çıplak, gözlüksüz, olduğu haliyle kullanmaya başladım. Dışarı çıkarken henüz cesaret edemiyorum ancak evde ve yoga yaparken çok hoşuma gitti bu gözlerin özgür hali. Her şeyi berraklaştıran o merceklerden 6-7 saat kurtulmak içerden görme ve hissetme halini, duyumları gözlemlemeyi sanki daha bir keskinleştiriyordu. Tabi dışarı çıkmam gerektiğinde uzun bir süre gözlüğü nereye bıraktığımı arıyordum ve biraz da gülüyordum kendi kendime.

Bu sabah yeniden Mysore severler kulübü olarak toplandık. 3 kişiydik kocaman alanda ama 2 nefesin ve bedenin varlığı ısıyı, enerjiyi bir şekilde değiştiriyor, güzel bir etkileşime sebep oluyordu. O birliktelik halinin de bağımlısı olmadan, o an olduğu haliyle sevdim. Dünden bugüne değişen şeyler çoktu belki bir açıdan bakınca bir yandan da dün zaten düne ait geçip gitmiş bir buluttu. Ne yalnızlığın cazibesi ne de birlikteliğin ateşi değil de her türlü o an’daki özgünlük halini buldum. Bu da böyle bir günler dizgisi olsun.

yağmur – gün 3: yatay hayat

Öncesinden sonrasından Dolunay vurdu deyip kurtulmak yok kardeşim. Evet son 4 günümü evde yatarak geçirdiğim saatler aktif olduğum saatlerden kesinlikle fazlaydı. Durmayan “ben” için fazla bir yatış halindeydim. Ayak bileğim “dur artık kadın” mesajını çok yerinde verdi, meğer bünye dinlenmeye hasretmiş. Dolunay da geldi üstüne, tam oldu.

Bu sabah yine her zamanki biyolojik saatimde 7’ye doğru bi vakitlerde uyandım. Kadıköy’de olmanın verdiği güzellik, bir takım tanımadığım kuşların sesleri oluyor hep bu saatlerde. Gün doğmadan öncesi martı ve kargaların, ama 6-7 suları senfoni orkestrası gibi. Uyandım fekat, her yutkunuşum geceden beri sol boğazımda ve kulağımda yankılanan bir ağrıya dönüşmüştü. Uyanınca daha da bir farkına vardım. “Neyse önce şu dizi film gibi olan rüyalarımı yazayım”. Yine bir süre sapşal bir şekilde evin içinde defterimi aradım, bir süredir yarı-göçebe olduğumdan yerleşemediğim odada bir köşede buldum kendisini. Sabahın ilk ritüeli eğer rüya hatırlıyorsam yazmak idi, bu sabah dolunayın da etkisiyle(!) oldukça derin mevzulara parmak basan konuları yine film gibi izlemiştim rüya aleminde. Baktım boğazım ve kulağım bir sinyaller vermekte hala, hemen mutfakta iksirler, karışım çaylar, çorbalar başladım kendime çalışmaya.

Bugün ay günü tamam, “Ashtanga yapmıyorum ama komşu evde Vipassana grup meditasyonu var ona gideyim” demiştim kendime. Ancak günün koşulları beni hafif şişmiş bademcikler ile “eeeh be çocuk, bi dur da bedenin kendini onarsın” demesiyle kanepeye uzandım. Gün boyu uzunlu kısalı uyuklamalar, yatay düzlemde somatik meditasyonlar der iken gün yarılandı.

Bir toparlayıp kendimi dışarı çıktım meyve almak bahanesiyle. Daha sokağa adım atmadan iyi geldi güneşi görmek. Evde de kendimi yoruyordum sanki. “Ah be dedim çık sokağa, boş boş yürü”. Sonra fark ettim ki artık şehirde uzun süreli kalamıyorum, toprağa yakın ve izole bir yerde olma niyetim için gerçekten adım atma zamanım gelmiş. Daha önce alıp başımı gitmelerimden farklı, daha kararlı bir süreç içine girdim bu yattığım 3-4 günde. Hakkaten o yarı-göçebe hali biraz daha göçer hale getirmek niyetim.

Bütün günü evde gebeşerek geçirmenin de zihnen bir durulaşma etkisi oldu. Akşama kadar bu bilgisayar açılmadı, tek bir müzik-ki ben bağımlıyım-dinlenmedi, sadece durup gözlendi her şey yataydan.

19850533_10159352836200221_1833851676_o

ve işte bugünki halimin özeti sevgili Gavroş. Ev gibi takıldığım kafenin biricik kedisi, geldi oturduğum masaya öyle uzandı, “ah be dedim güzel varlık, senden ilham almak lazım, bu kadar hız, koşturma nereye kadar”.

Bugünki pratiğim güneşe ya da aya selamdan öte “kendime selam ve saygı” ritüeliydi. Yatayda hayattan şimdilik bu kadar, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

yağmur – gün 2

Bugün günlerden neydi onu bilemediğim kadar zamanı kaybettim. Bütün ay günleri, ekinokslar, yağmurlu nemli günlerin bilgisi var ama günün ismi yok genelde. Nemli günlerin kutlaması bütün eklemlerin coşkuyla bağırdığı , e tabi ay günleri de bir ağırlık hissiyle dolu zamanlar.

Bu sabah da bir zor kalktım yataktan. Halbuki son günlerde ayakları havaya dikip yatmaktan hatta oracıkta uyuyakalmaktan başka çok da büyük bir aktivitem olmadı. Artık ne yormuşsam kendimi “yatarak devam et biraz da hayatına” diyordu içimdeki parçalar.

Baktım bugün o matın üzerinde debelenmektense hakkaten yatayda olmak istiyordum. Ayağımı havada tutmaktan kalçalar filan bir gerilmiş, baktım kanepede öyle biraz esnetmek, biraz bırakmak, ne geliyorsa öyle salındım biraz. Ayak bileğim rahatlasın derken geri kalan her şeyi germişim meğer. Öğlen vaktine doğru fasulyeleri özenle ayıklamak suretiyle gündelik meditasyon halini yakaladım uzun zamandır yapmadığım. Fasulyeler pişerken ne de güzel kokuyormuş, doldurdum içime aldığım her nefeste, ohh.

Yine kanepede uyuklamak üzereyken attım kendimi dışarı. 15 dakikalık yürüme yolu oldu bana 25 dakika, telefon çalsa da bakmıyor sadece o anki her adımı, etrafımda görüp duyduğum şeyleri fark ederek ilerliyordum stüdyoya doğru. Bedenimdeki ağırlık her adımda biraz daha azalıyor, adımlar da sanki bir hafifliyordu.

Bedenle çalıştıkça hep keşfedilmemiş bir kıtaya ayak basmış hissinin merakıyla doluyorum son zamanlarda. Hep aynı şeyi yaparmış gibi görünse de dışardan içerde bambaşka şeyler oluyordu. İşte bugün de yıllar önce tanışıp “dinleme”yi öğrendiğim o güzel oyun alanlarından biri  “Kontak Doğaçlama” paylaşımına kattım kendimi. Kendi bedenimdeki her sese can kulağı verme halini başka bedenlerle de paylaşabilmek için çıkmıştım evden. Koltukla iletişim bir noktada sıkıcı oluyordu ve zaten uyuyakalıyordum. Bütün hassasiyetlerim ve çocuksu merakımla stüdyoya girdim, çembere oturmadan biraz ısındım istediğim gibi, bedenimin açtığı yolları izleyerek. Kontak Doğaçlama ne diyenleri şuraya alayım, benim için kısaca şöyle;

bedenler arası sözsüz iletişim biçimi, dinlemek, cevap vermek, kimi zaman davet etmek, kimi zaman ayrılmak, aslında hayatın ta kendisi. Dinlemek kadar bazen de konuşmak, susmak kadar bazen coşmak ve çocuksulaşmak.

Bugün yepyeni bedenlerle, en baştan en temelden başlamak ve hep yeniden başlamak ve bedenin sonsuz ihtimaller coğrafyasında başka coğrafyalarla karışmak, etkileşime girmek uzun bir sohbetten daha büyük bir keyif verdi. Kapanış çemberinde dilimden düşen kelimeler şu oldu; keyifli uyum. Sanki hayatımda aradığım en temel şey buydu ve sadece başla, adım at, gerisi gelir halini bulmuştum. Senler, benlerden bizlere, dev bir organizmanın keyfili uyumla dansı, işte bu kadar.

“Biz örümcekler gibiyiz.

Hayatımızı örüp sonra da içinde birlikte hareket ederiz”

Upanişadlar

yağmur – gün 1

Nerden başlasam ki bilemediğim bir yolculuğun içindeyim. Baktım ki “yaz” diyor içimdeki ses, o zaman durmasın eller.

Durmadıkça durmadıkça kendimi özlediğimi fark ettim ve kendimle ilgilenmeyi bile unuttuğum zamanlarda olduğumu gördüm. Görmem için biraz “düşmek” gerekliymiş bu kez.

2 gün önce Ashtanga kampından gelmişim, Şenol Topuz ve Bilge Sürmeli ile derin ve yoğun bir yolculukta bol boşluklu alanlar bulmuşum. Şehir gelir gelmez “durmalısın” dedi ve yolda yürürken dalgınlığımın sonucu olsa gerek çat ayak bileğimi burktum. İlk saatler kendime kızdım, her seferinde olduğu gibi, sonra biraz daha sakinleştiğimde “destek” isteyebildim ama bu kez de biraz “borçlu” hissiyatıyla. Binlerce teşekkürler, durup durup ağlama hallerim geçtikten sonra durdum, hakikaten durdum.

Gün boyu yine yalnız kalmadım, dostlar geldi kahvaltılar edildi, sohbetler sürdü. Artık  kendime gülmeyi hatırlayıp halime şükreder hale gelmiştim ve yine en güzel öğretmen bedenle bolca baş başa kalmaya başladım.

Derken derken bu sabah matımı serdim, uzun süredir içinde olduğum gündelik rutinlerimi biraz daha yavaş gerçekleştirip çıktım üstüne. Sessiz bir ormanda kaldıkça en büyük seslerden giderek en ince seslere kadar her şeyi duymaya başlar gibi ben de bedenden gelen her sese, söyleme apaçık olmaya niyet ettim ve sadece onu dinledim. 2 gün önceki pratiğimden bambaşka bir yerdeydi bedenim, bütün hassas yerler daha da görünürdü sanki. Ben onları gördükçe bambaşka ihtimalleri araştırmanın verdiği çocuksu merak duygusunu, zorlamadan bedenle bir olabilmeyi, uyumlanabilmeyi hissettim.

Her bir adım atışımı fark etmek, tereddütlerimi görmek ve adım atmadığım pek çok şey yüzeye çıkmaya başladı.

Girdiğim onca şekil, form sadece bir geçiş sanki. Bedenle başlayan yolculuk şimdi derin bir araştırmaya evrilmeye başladı ve ne büyük şans ki beni bedenen ve zihnen duraksamaya davet eden bu küçücük olay geldi geçti. Fırsatını bulmuşken buraya da yazmaya başlamış oldum. Oh mis!