Seda – Gün 16: Yükselen Sesler

‘Annelik, kültürümüzde, tamamen insan olmanın ne anlama geldiğine dair, kendi çatışmalarımızın gerçekliğini yerleştirdiğimiz, daha doğrusu gömdüğümüz yerdir.

Kişisel ve politik başarısızlıklarımızı onarmak için dünyada yanlış olan her şey için nihai günah keçisi -ki bu, elbette, gerçekleştirilemez -annelerin görevi haline gelir.

Asıl soru; toplumumuz ve kendimiz hakkında düşünülmesi en zor olan her şeyin yükünü onların taşımasını beklediğimiz annelere ne yapıyoruz?

Anneler yardım edemezler.

Ancak tam anlamıyla yaşanmış herhangi bir hayatın en zor yönleriyle temas halinde olurlar.

Her şeyi parlak, masum ve güvenli bir şekle sokmak neden onlara düşsün ki.’

*Mothers: An Essay on Love and Cruelty

Book by Jacqueline Rose/ 2018

Bir dönem öfke günlüğüm vardı; her sayfasını anneme atfettiğim.

Annem öleli 23 sene olmasına rağmen her terapi seansında düzenli olarak birlikteydik. 

Kim bilir belki bu yolla anneme olan özlemimi gideriyordum. 

Yanlış anlaşılmasın annem hayatını çocuklarına adayan fedakar biriydi. (bkz. evladın suni bir vicdan rahatlaması yaşaması) Toplumun ve kültürün ona dayattığı iyi annelik rolünü üzerine kimlik gibi su geçirmez bir zamkla yapıştırdı. Kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine toplumun onu yargılamayacağı bir hayatı isteksizce tercih etti. Hep etraftan kendi söz ve davranışlarına uygun doğrular ve onaylar arardı. İşin kısası ben ona en çok kendi gibi olamadığı bir hayata uyumlandığı için öfkeliydim.

Çocuk gözlerimde onu, hep liste başı olmak için çırpındığı ‘saçımı süpürge ediyorum’ performansıyla hatırlıyorum. Mükemmel bir anne olma hayali onu sonunda tüketmişti.

Mutfak camının kenarında uyumadan önce tüm ışıkları kapatır, sessizce bir sigara içer öyle uyurdu.

Elinden gelenin en iyisi buydu.

Biliyordum. 

Onu seviyordum.

Ama elinde olmadan hayatımı bir terapi odasına çevirdiği için ona çok öfkeliydim.

Babamın daha çok para kazanmak adına yurt dışında çalıştığı yıllarda abim ölümcül hastalıklar geçirince annem beni ihmal etmek zorunda kalmıştı. O da bana mükemmel bir anne olamadığı için öfkeliydi. Biliyorsunuz öfke, hayal kırıklığına uğramış sevgidir. Benimle konuşurken gözümün içine hiç bakmazdı. 

Benim öfkem ise sessizdi. Sol gözümden alevlenir, sonra göz yaşı olarak süzülürdü. Omuzlarım donuk, sesim hep çatallı. Ayak parmaklarımın ucumda kalmıştım sanki. Aldığım nefeslerin çoğunu veremezdim. Veremediğim her nefes ise bedenimde kalp ağrısı olarak kalırdı. Televizyonda dönen Bruce Lee filmlerini izler, bir gün annemin de benim gözümün içine bakacağı günü beklerdim. Elimde ise yalnız olmadığımı simgeleyen nişane gibi taşıdığım sevgili oyuncak ayım.

Annemin aniden öleceğini hiç kestiremedim.

Bölüm sonu finali beni de epey şaşırtmıştı. 

Uzun bir süre kabullenmek istemedim.

İlerleyen yıllarda hayatımı bir narsist magneti gibi geçirdiğimi anladığımda çok zorlandığım bir döneme girdim. İstismara açık, ihtiyaçlarımı asla dile getiremediğim günlerimle yüzleşmeye başladığımda tahmin edersiniz ki adeta gerilim müziği eşliğinde her hikayeden annem çıkmaya başladı. Annemin dünyaya beni getirirken var olduğu iddia edilen ‘annelik iç güdüsü’ yalanıyla dolandırılmış olduğunu düşünür, biraz rahatlardım. Zaten Jacqueline Rose’un dediği gibi her şeyi parlak, masum ve güvenli bir şekle sokmak neden anneme düşsün ki.

Yetişkin olmanın yaşla doğru orantılı olmasına çok inanmak isterdim. Doğruyu söylemek gerekirse ben duygusal sorumluluklarımı elime almak istediğim gün büyüdüm. Cümlem keskin ama elbet hiç bitmeyecek bu büyümeler biliyorum. Zihnime tırnaklanan “anne” etiketini havalandırıp, tüm hoş ve nahoş duygularla annemin hatırasını kucaklayabildiğim gün yetişkin oldum. Yani en azından öyle umuyorum. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bu yazıları daha ziyade tekrar kaybolduğumda hatırlamak için yazdığımı hissediyorum.

Zamanla derine bakabildiğimde bugün beni kendimle ve çevremle sadece sevgi temelli ilişkiler kurmama neden olan her şeyin bu öfke ile bağlantılı olduğunu görüyorum. İhtiyaçlarım karşılanmadığımda, denge veya samimiyet bulamadığımda artık nazikçe ilişkilerimi bitirebiliyorum. Benim için ne büyük mucize!İçimde bir yerde maruz kalmak istemediğim şeylere çıkarabilecek yüksek bir ses bulabiliyorum. Ben ben dediğim sahiplendiğim bu hayatın belki hepsi benim ve kesinlikle hiçbiri tamamen bana ait değil. Sadece yeni yeni bulduğum bu ses tüm neslimin kadınlarının sessizliğini dindirecek kadar yüksek.

Sangha’ya ❤

Seda

Seda – Gün 1: Yere Dokunmak

Yataktan kanepeye, okuma koltuğundan mata doğru ama hep gözlerim yerde. Hep yatay…

Sırt üstü, yüz üstü. Yanlamasına arada ama çok az. 

Ufak tefek hareketler edip tekrar sabitlik bulup tüm varlığımla yere dokunurken buluyorum kendimi. 

Bugün yere dokunma günü. 

Nefesim rahat.

Yenileniyorum.

Yattığım yerde arada kedilerle göz göze geliyorum. İçten dışa hep uyanık hallerine tekrar hayran oluyorum. Odaklanıp baktıkları yerlerde hiçbir şey görmeyişime yine gülüyorum.

Uyurken kendilerini bırakışlarını izliyorum. Uyandıklarında yeniden yaşama öylece dahil oluşlarını seviyorum.

Uyurken kendimi bırakışımı izliyorum. Uyandığımda yeniden yaşama öylece dahil oluşumu seviyorum.

Sangha’ya ❤