Şenay-Gün 29 : Veda

Sevgili sanga,

Çok az bir zamanım olsa da, kapanış yazısını yazmadan evden çıkmak istemedim. Veda etmeden, bir söz söylemeden gitmek, 35 yıllık kişisel tarihimde, olmuştur. Yaparken çok normal gelse de, sonra sonra (yıllar yıllar sonra diyelim) ne kadar ayıp ettiğimi, çocukça davrandığımı fark etmişimdir. Nitekim tüm bu davranışlarımı bir şekilde anlayan terapistimin de bana “ayrılık kaygısı” yaşadığımı söylemesi kaçınılmaz olmuştur.

Geçici veya kalıcı bir ayrılık da olsa, bir ilişki bittiğini kabul etmem, yas tutmaktan kaçınmam, ayrılığı kabullenmem zaman almıştır. Giden veya benim gitmek istediğim herhangi bir ilişki için ağlamaktan kaçınmış, kendimi tutmuş, değmez motivasyonuyla kendime dahi güçlü olduğumu ispatlamıştım. İyi halt etmişim! Terapistim bana duygularını yaşayamadığımı, üzüldüğümü kabullenemediğimi söylediğinde, en son ne zaman ağladığımı düşündüm ve hatırlayamadım. Bu gerçekle yüzleştikten sonra da, ağlamak kolaylaştı. İçimden geldikçe kendimi tutmadan, vapurda, orda burda, milletin yanında ağladım, içim pası gitti, ağladıktan sonra da yüzümün o halini beğendim, güzelleştiğimi hissettim. Terapiden sonra, eskisi gibi olmadığını fark ettiğim bir ilişki için ağladım, yasını tutup kendi içinde vedalaştım. O ilişkiden çıktıktan sonra da, bana kattıkları ve öğrettiklerini hatırlamışımdır hep.

Bu çemberde, ilk kez kendimden bahsettiğim yazılarımı paylaştım, bu güven ve cesareti bana verdiğiniz için teşekkürler. Bu döngüyü ve bloğu hep hep iyi hatırlayacağım.

Yazan ve okuyan, bu döngüyü inşa eden herkese çok teşekkürler.

Yine bir gün bir yerlerde karşılaşmak dileğiyle, sağlıkla ve sevgiyle kalın.

Not : Ben her birinizi ve çemberden oluşan bizi gerçekten çok sevdim.

Şenay-Gün 27 : Paylaşmak Öğrenilir mi?

Bugün yeni bilgisayarımı kullanmaya başladım, ilk yazım/mektubum size. Bana şans ve bereket getirirsiniz inşallah. Hayatımın herhangi bir alanında zorlandığımda, sanganın dayanışma ruhunu hatırlamak ve bu sarıp sarmalanmayı hissetmek isterim. Deniz Dülgeroğlu, Merdiven Altı Terapi’nin bir bölümünde; hatırlamak istediği hissi çağrıştıran şekilleri, sözleri dövme olarak yaptırdığını söylemişti. Benim hiç dövmem yok, ama yaptıracak olsam anlaşıldığım ve yargılanmadığım hissine dair bir şeyler çizdirirdim. Neyse, şimdilik dövme yaptırmayı düşünmüyorum, laf buraya nasıl geldi ben de anlamadım 🙂

Kendime bir masa-sandalyesi olan oda buldum, ısınma turlarına haziran itibariyle başlıyorum. Bir arkadaşımın ofisini kullanacağım, ben de ona bazı işlerde destek vereceğim. Bu formül ile, şimdilik ekstra maliyet yaratmamayı başardım. Ancak yine de içim rahat değil. Bu paylaşım, benim aleyhime işler mi? Ben sınırımı koruyabilir miyim? gibi kafamda bir sürü soru dönüyor. Birkaç arkadaşımın, “kendi işini sana yaptırır, sen işini gücünü yapamazsın” şeklindeki olumsuz yorumları, beni ufaktan kaygılandırdı.

İlk paylaşım ekonomisi kavramını bir TEDX konuşmasında duymuştum. Bir düğün için, bir arkadaşımın abiye kıyafetini ödünç almıştım, teşekkür için de beraber gideceğimiz konserin biletlerini ben almıştım. Hem benim hem onun çok hoşuna gitmişti. Kavramdan haberim olmadan uygulamaya ufaktan bir giriş yapmışım. Hala daha paylaşım ekonomisi bende ve çevremde yaygınlaşmadı, çekingen adımlarla ve nadiren oluyor. Bundan olsa gerek; ofis-oda paylaşımı beni korkutuyor. Halbuki, adil bir paylaşım, alan kadar vereni de mutlu eder, bunu teoride biliyorum.

Ayfer Tunç’un bir konuşmasında, 1986’dan sonra tüketim toplumuna dönüştüğümüzü söylemişti. Ben de tüketim toplumunun içine doğmuş biri olarak, “paylaşmak yerine bende de bulunsun, satın alayım” anlayışındaydım. Maliyetler belimi büktü, dünyanın kaynakları azaldı da, bu paylaşım ekonomisini uygular oldum. Bu sorunlar olmasa, herhalde aynı tas aynı hamam giderdim. Paylaşma konusunda kaslarım çok gelişmemiş bunu fark ediyorum, vermek kadar almayı bilmeyi de kapsıyor. Yoksa, insanlarla geçinmek için orta yol bulma meselesini, özümü kaybeder miyim, kendimden verir miyim, sınırım ihlal edilir mi? gibi bir varoluş sorunu haline neden getireyim ki? Peki o zaman, paylaşmaktan korkmamak, hayat bilgisi ödevi olsun bana.

Bu konuyu yogaya bağlayacak olursam; hani bazı asanalarda sağ tarafı yaparsınız da sol tarafını yapamazsınız ya. İşte o asanalar için; sağ tarafta, neyi nasıl yaptığımı gözlemleyip, sol tarafa uygulamayı, önermişti Defne hoca. Bu paralelde; verirken duyduğum mutluluğu, alırken de hissetmeyi, bunu bir zaafiyet olarak görmemeyi öğrenmeyi niyet ettim, niyetlerdeyim.

Sevgilerle.

Şenay- Gün 25 : Rehavet

İzmir aşırı sıcak!!! Sıcağa göre plan yapma, yapılan planları değiştirme dönemi başladı. Bu dönem aynı zamanda, tanıdık tanımadık herkesin birbirine ‘şimdi böyleyse Temmuz ağustosta biz napıcaz’ diye başlayan, ‘Allah yardımcımız olsun’ ile biten sohbet sezonunun da açılışıdır. En az 7 yıldır bu muhabbetin içinde buluyorum kendimi. Bir adım öteye de gidememiştir bu muhabbet.

Sıcağa bağlı hastalıklar, kuraklık, yangınlar beni hep çok korkutmuştur. Olabildiğince klima açmamaya, vantilatör, tavan pervanesi ile serinlemeye çalışsam da, inadı bırakıp tam yatağımın tepesindeki tarihi klimayı açıp onun gürültüsüyle uyuduğum çok olmuştur. ‘Klimanın bakımı en son ne zaman yapılmıştı? Ya patlarsa, Üzerime düşerse’ gibi kafamdan sorular geçmesine rağmen klimayı açmam çaresizlik değilde nedir? Yaşadığımız topraklarda soğuğun çaresi var da sıcağın çaresi zor sanki…

Yogamı da erken saate çeksem daha iyi olacak. Artık erken kalkamaz oldum, 8:30 u görmeden yataktan kalkmak istemiyor canım. Hatta bugünkü yogamda hep kolaya kaçtığını farkettim. Ya nefesleri kısa tuttum ya zor gelen asanaları atladım.

Tembelliği, rehaveti üzerimden atayım artık. Okunmamış 93 blog yazısı var günün bu saatinde. Bir serdim ki sormayın. Bu hallerim beni çok rahatsız eder, keyfini çıkaramam. Ödevlerimi yapmamış gibi hissederim. Aforoz edilirim korkusu mu Yoksa obsesiflik hali mi? Ben bir düşüneyim.

Ilık ve tatlı bir hava dilerim.

Şenay – Gün 23 : Tedirgin serseri :)

Selam sanga,

Birkaç gündür yogam da yazım da aksadı. Tatil girdi araya. Çok güzel yerler keşfettim, çok güzel günler geçirdim. Tatilin her bir dakikası ayrı güzeldi.

Dünyanın hala iyi bir yere dönüşeceğini düşünmüyorum. Ama iyi insanlarla ve yerlerle çevrelenince, dünya katlanılır ve yaşanılır bir yer haline geliyor. Umudum artıyor, kaygım azalıyor.

Yoga yapmasam çok kaygılı biri olurdum herhalde. Kaygılı olduğum zamanlarda; zorlandığım asanaları düşünüyorum. ‘Şimdi bitecek’ telkiniyle kendimi motive edişimi, Defne hoca’nın ‘dram yapmayın’ uyarısını, zamanı dolunca yaşayacağım ferahlığı, elbet biteceğini…

Hayat da bu ara böyle akıyor ben de. Bir yanım kaygılı bir yanım ferah ve huzurlu…

Sevgiyle kalın.

Şenay- Gün 18 : İnsan insanın dostudur

Selam sanga,

Bu hafta beni çarptı! 4 duvarı olan, içinde masa sandalye olan bir yer ne kadar pahalıymış veya pahalanmış! Neyse bu ayki bütçem laptop almama yetti; masa sandalyeye de sonraki ay bakacağım.

Bu ülkede var olmak, hayatını sürdürmek ne kadar zor. Bir ev, arabanın olması çalışan birisi için erişilebilir bir şey olması gerekirken, şu an destek olmadan imkansız. Çocuğu olanlar düşünüyordur herhalde; eğitimine harcayacağına, 2 ev alıp, onun kira geliriyle, çalışmaya başlayıp alacağı maaştan daha yüksek bir hayat standardı olur. Denklemimden utandım.

Bu mudur yani? Okuduğum okullar, sadece bina değil ki; tanıdığım insanlar, kurduğum dostluklar, edindiğim bilgi ile açılan kapılar, ekosistemiyle birbütün aslında. Hepsi de insan olmaya katkı sunan ortamlar. (Tıpkı yoganın paha biçilemez sangası gibi…)

Aldığım eğitim sonucunda bir hayat tasarlayayım diyorum. Sermayederin yarattığı düzene mahkum oluyorum. O yüzden olsa gerek; kendi işini yapanlar bana hep zengin gözükmüştür. Neyse; ben de bir düzen ve kaynak tasarımı yolundayım. Bana şans dileyin.

Düzen değişikliğim irademle de olsa; kendimi hem korkak hem cesur hissediyorum. Bazen her şeyi birilerine sorar, bazen de kimseye sormadan kendi başıma yaparım. Karmaşık hale gelirim.

İşte böyle zamanlarda, yoga bana hep iyi gelir, güç verir. Yoganın bir parçası olan sangadaki insan çeşitliliği de beni çok besler. Terapide bir seansta, pandemi sebebiyle yoga kurslarının online olması sebebiyle, o ortamdan uzak kalmanın da beni körelttiğini, insan çeşitliliğinden mahrum kaldığımı, söylemiştim. Şimdi bu yazılarla, bu kaynağa döndüğümü ve beslendiğini hissediyorum.

Hepiniz iyi ki varsınız ve yazıyorsunuz…

Sevgilerle.

Şenay-Gün 15 : Ah bu benim çekingen hallerim

Selam sanga,

Eğitim nihayet sona erdi, yarın sadece 3 saatlik bir tanıtım semineri var. Eğitime katılanların çoğunluğunun yaşı benden 10 ve daha fazla yaş küçüktü. Biri bana “Şenay abla” bile dedi de, abla demene gerek yok diyerek, usulca uzaklaştım sohbetten. Neyse, 10 yaş önceki halimi gördüm mü derseniz pek görmedim. İş hayatında, “abi, abla” hitaplarını geçtim, “üstadı” bile kullanmışlığım yoktur. Pek de hoşlanmam aslında.

Avukatlık stajımı bitirdiğim zaman, aklımda kendi ofisimi açmak hiç yoktu. Tecrübe kazanmak için mutlaka bir başka avukatın yanında çalışmam gerektiğine inanmıştım. Helal olsun bu piyasada bu cesarete sahip kişilere! Benim ofis açmamam korkaklıktan, cesaretsizlikten mi kaynaklanıyordu? Cevabını bilmiyorum. Ofisini açıp iş tutturanlara özenmiyorum veya keşke ofis açsaydım şeklinde bir pişmanlığım yok. Halimden ve kazandığım tecrübeden memnunum.

Önceden, özgüveni bir karakter olarak düşünürdüm. Ama artık parçalara bölüyorum. Bazı konularda kendime güvenirken, bazı hallerde tereddüt yaşayabilirim. Hayatın bazı alanlarda veya bazı kişilerin yanında çekingen durma hakkı tanıyorum kendime, bu duruşum sebebiyle kendimi komple özgüvensiz biri olarak ilan etmiyorum artık.

Yoga yaparken de öyle değil mi? Bazı asanalar için doğuştan yaratıldığımı hissederken, bazısının tam versiyonunun yapabilmenin imkansızlığını kabul ettim. Purna mandala, varahi asanada, ayak tabanlarımın tamamının yere bastığı yükseklerde bir yerde durarak, kendimi leylek gibi hissettiğim, sınıfta benim gibi kaç kişi olduğunu tahmin etmeye çalıştığım çok zaman olmuştur. Halbuki, yapabildiğim kadarki hali de yogama dahil.

Yazarken fark ettim ki; bu iki asanadan bir süredir uzak kalmışım. Yoga ve hayat paralelliğini kurduğumda; acaba, bu çekindiğim alanlara da yavaş yavaş daha az uğruyor olabilir miyim? Ben bu konuyu biraz düşüneyim.

Sevgiyle ve tam donanımlı özgüvenle kalın.

Şenay- Gün 13-14 : Dürüst müyüm?

Merhaba sanga,

3 günlük yoğun bir eğitime katıldım. Feleğim şaştı; 2 aydır hukukla böyle yoğun bir ilişki yaşamamıştım.

Cuma sabahı eğitim öncesi bir arkadaşımla kahvaltı yaptık. Akşam için arkadaşıyla plan yaptığını ama gitmek istemediğini söyledi, boğazının ağrıdığı yalanını uydurmuş. Doğruyu söylesenize dedim; ayıp olur dedi. Gerçekten ayıp mı olur doğruyu söylemesi?

Bir başka arkadaşım da; bir akşam ablasını arayıp oturmaya geleceklerini söylediğinde; “hiç gelmeyin, pijamalarımı giydim, tv izleyeceğim.” demesine bozulduğunu anlatmıştı. “Ne kadar dürüst ablan, doğrusunu yapmış ama ben yapar mıydım, bilemiyorum.” Dedim.

Bugün ise eğitim arasında yeni tanıştığım 5 kişiyle öğlen yemeğine çıktık. Birisinin istediği kafeye gittik. Bir ara daha kafeye oturmadan gruptan ayrılmayı düşündüm, söyleyemedim. Whatsapp grubu kuralım dediler, beni dahil etmeyin diyemedim. Ama Gruba henüz katılmadım. İnstagramda takip isteği gönderdiler, “boşverin bana göndermeyin” diyemedim. Ama takibe onay vermedim.

“Hepi topu bir eğitimde denk geldik. Bu samimiyete ne gerek var, adliyede görüşürsek selam veririz, konuşuruz.” desem nolur? Böyle pasif kalarak ( whatsapp grubuna dahil olmamak, instagramdan eklememek) dürüst olmuş sayıldım mı ? yoksa sınırlarımı mı korudum?

Daha dün tanıştığım insanlara ayıp olmasın diye kendime mi ayıp ettim?

İhtiyaçlarımı ve isteklerimi, zarifçe ve dürüstçe söylemeyi öğrenebilecek miyim?

Sevgiyle ve dürüst kalın.

Şenay-Gün 11-12 : Ellerden nereye

Selam sanga,

Yazım aksamış olsa da, 28 gün yoga niyetimde istikrarımı koruyorum. Kah uzun kah kısa sadhanamı yapıyorum.

Dün köydeydik. Köydeki eve gidişimle, 1990 ların teknolojisine dönüyorum. İnternet çekmez, telefon çalmaz, elektrik bile güneş enerjisi sayesinde daha 1 ay önce geldi. Neyse ki su var. Böyle bir ortamda, gün çok farklı ilerliyor. Sokak köpeklerine ekmek/mama vermekle başlayıp toza toprağa bulanarak bitiyor. Hızımı alamayıp çömelip yerleri de silerek günü zirvede bitirdim. Ayıptır söylemesi; tırnaklarımın içi siyah siyah oldu.

Psikologların danışanlarının ellerine bakarak, hayata ne kadar karıştıklarını anladıklarını, hatta şizofrenlerin ellerinin bebek eli gibi olduğunu okumuştum bir yerlerde.

Tanıştığım kişilerin ellere ben de çok bakarım, ellerini beğendiğim kişiye de hemen söylerim. Parmak uzunluğu, inceliğinin yanı sıra konuşurkenki el hareketleri de incelememe dahildir. Gerçi yorum yapacak pek de bilgim olmadığından, bir çıkarımda bulunamam. Sadece hoşuma giderse söylerim.

Bir sefer Defne hoca derste, ellerimizin zihnimizin kıvraklığını, esnekliğini yansıttığını söylemişti. Ben de, zekamı arttırma gayesiyle, ellerimi kullanacağım bir hobi arayışına girmiş ve seramiğe başlamıştım. 2,5 senedir yaptığım seramikler zekamı arttırdı mı bilmem ama yaratıcı ve üretken hissettirdiği kesin. Pandemi ile kısıtlanan gerçek hayatta, bana nefes oldu. Çamura batmış ellerim de gözüme ayrı bir hoş göründü.

Derste söylenenler, burada yazılanlar o kadar kıymetli ki… Yepyeni kapılar açıyor. Kelebek etkisi kadar yaygınlaşmayı hak eden bir kavram bence “yoga etkisi”…:)

Yoga etkisi her daim bizimle olsun. Sevgiyle kalın.

Şenay- Gün 10 : Zaman Zengini

Merhaba sanga,

Bugün artan maliyetler ve daralan gelirimle yüzleştim. 2 ay önce baktığım fiyatların uçsuz bucaksız artışı canımı sıktı. Neyse, Defne hocanın yazdığı gibi, kaybettiklerime değil kazandıklarıma odaklanmayı seçiyorum.

Ara ara Mehmet Sindel’in film okuma etkinliklerine katılıyorum. Pandemi ve doğal uzantısı zoom sayesinde haberdar olduğum, katılabildiğim bir etkinlik. Sadece film analizi yapıp bilgilendirmiyor, vizyon katıyor, bakış açısını müthiş zenginleştiriyor. Hangi film olduğunu hatırlamıyorum. Bir okumada; “şu hayatta zenginlik kazandığın parayla ölçülmüyor. Zamanı kendin yönetebiliyorsan zengin sayılırsın.” minvalinde bir söz söylemişti. Ve o laftan sonra, mesaili işim bana kendimi açık cezaevinde hissettirmişti.

Şu an ise napıyorsun deseler; çalışmıyorum demem de, zaman yöneticisi oldum derim 🙂 Beyaz yakalıların o janjanlı pozisyonlarına bir ekleme de benden olsun 🙂

Yogamı yaparken, seriyi ve süresini belirleme imkanım olduğundandır belki de kendimi zengin hissedişim.

Herkese sevgi ve gerçek zenginlik dilerim.

Şenay – Gün 8-9 : Bakım Üzerine

Selam sanga,

Dün yazamadım; erken çıkıp geç döndüm. Cumartesi günü fullediğim enerji ile neredeyse 15 saat dışardaydım. Çoook güzel bir gündü benim için. Sabah yogamı yapmıştım, o açıdan bir kaçamağım olmadı.

Bugün ise bakım günümdü. Güzellik salonlarından randevularım vardı. (Bu zamana kadar, tüm işlemler için tek bir salona gittiğimi hatırlamıyorum. Kaş için ayrı, manikür vs. ayrı, saç, lazer ayrı… Saç bile boya ve kesim olarak ayrılmışlığı vardır 🙂 Neyse ki bu ara, 2 salona indirebildim. ) Süslü kokona değilimdir ama belli başlı bakımlarımı da ihmal etmem. Vakti gelir de gidememişsem canım sıkılmaya başlar, elim fazlalıkları koparmaya yeltenir. Bu bakım olayına girince, devir daim oluyor, sürekli bir işim varmış, yoğun biriymişim gibi hissediyorum.

Bakıma zaman ayırmayı önceden vakit kaybı olarak görürdüm. Çok önem vermezdim görünüşüme. ”Vitrinime değil, iklimime gelenlere..” sözlü Ajda Pekkan’ın şarkısını tutturmuştum. Ne zamanki; bence beş para etmez birisi bana daha güzel giyinmemi, yüzüme hafif dokunuşlar yapmamı önerdi, o zaman karar aldım. Öncelikle, bir daha o kişiyi görmedim. Bazı kişilerle ilişkiyi sonlandırmak, kendi değerime sahip çıkmak anlamı taşır benim için. İkincisi ise; görünüşün katkısını ihmal etmeyecektim.

Mevlana’nın “İnsan kıyafeti ile karşılanır, ilmiyle ağırlanır, ahlakıyla uğurlanır.” lafını düstur edindim. Gösteriş değil, sadece itibarın ilk adımı olarak görmeye başladım. Süslü kokonalara da tepeden bakışım vardı, o da geçti. Hatta kalıcı oje, botoks gibi koyu muhabbetlerin içinde buluyorum kendimi zaman zaman. Başta soğuktu ama girince alıştım 🙂

Bugün bir kuaförden diğerine geçiş yaparken, çocukluk arkadaşımı gördüm. Selamlaşmadık. Oysa instagramda birbirimizin sıkı takipçisiyiz! O da ayrı bir çelişki. Fazla pespaye gördüm, hemen kafada sorular yandı : ”sevgilisinden yeni ayrıldı, unutamadı mı acaba” ? Bana neyse!!

Bahsettiğim eski arkadaş, beni kızdıran yorumu yapmasa, ben de umursamaz bir halde dışarı çıkar, işe giderdim. Bazen bu kişinin hayatıma giriş amacının bende bu farkındalığı yaratmak olduğunu düşünürüm.

Yine de herkes kendi görünüşü hakkında karar vermekte özgür olsun. İçinden geldiği gibi, sokaklarda dolaşsın, bazı dönemler bakımlı bazı dönemler dağınık olsun. Sevgili çocukluk arkadaşım, aklımdan geçenler için kusura bakma, sen istediğin gibi gez dolaş, ruh halini serbestçe yaşa! Hatta bir dal bana da ver.

Sevgilerle…