Serap – Dedektif Turuncu

P_20180311_191103İçimde bir dedektif var, düşündüklerimi, söylediklerimi dikkatle izliyor ve kayda alıyor. Kendisiyle son birkaç yıldır beraber yaşıyoruz. Gözünden hiçbir şey kaçmıyor. Misal bir cümle ettim; cümle doğru olduğuna inandığım sözcüklerden oluşuyor bana göre fakat dedektif bu cümleyle çelişen davranışlarımı getiriyor önüme hemen, uydurdun bunları diyor. Bunu o kadar hızlı yapıyor ki; ne cevap vereceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyorum ve her seferinde kendimden, söylediklerimin doğruluğundan şüphe ediyorum. Bazen uzun süre görünmüyor ortalıkta, o zaman biraz rahatlıyorum. Bazen de günlerce peşimi bırakmıyor.

Kim bu dedektif? Amacı ne? Peki, dedektifin orda olduğunu bilen kim?

Mart ayı boyunca kafamın içinde “Hiç öğrenmiyorsun!” plağı döndü de döndü. Plaktaki bu eserle dedektifin ortaya çıkmasından sonra tanıştık. Ne zaman ki dedektif bir şey hakkında “Bu öyle değil!” diyor, ben bunun üzerine düşünüyorum, aslında öyle olmadığını bildiğimin farkına varıyorum ve şaşırıyorum. Ben bunun böyle olmadığını öğrenmiştim diyorum. İyi de, madem öğrenmiştim, neden öyle davranmadım? Hani yabancı diller için denir ya hep; anlıyorum ama konuşamıyorum, ben de biliyorum ama değiştiremiyorum.

Dün pazara giderken Bruce Lipton’un bir konuşmasını dinliyordum. Günlük hayatımızın ancak %5 ‘inde bilinçli davrandığımızı,  %95 ‘inde ise bilinçaltı kayıtlarımız doğrultusunda hareket ettiğimizi söyledi. Hayatımızın çoğunluğunu idare eden bu otomatik pilotun kullandığı kayıtlar bilinçaltımızda 7 yaşına kadar oluşuyormuş. Buraya kadar pek yeni bir şey yok aslında. Hayatımızı büyük ölçüde şekillendiren şeyin çocukluğumuz, içinde yetiştiğimiz aile olduğunu pek çoğumuz duymuşuzdur bir şekilde. Benim aklımı başımdan alan bu oran ve ardından duyduklarım oldu.

Yoga, meditasyon, farkındalık, bilinç, kişisel gelişim gibi kavramlar hayatıma gireli 6 yıl oldu. Bu 6 yılda pek çok kitap okudum, eğitime katıldım, fiziksel pratikte bulundum. Hayatın ne kadar değişti derseniz, bilemiyorum. Elbette bariz değişiklikler var; fiziksel olarak daha sağlıklı ve bedenimle bağlantıdayım, pek yararıma olmayan “iş”leri bıraktım, bağımlı ilişkiler kurmaktan (nispeten) kurtuldum, insanların davranışlarının benimle alakalı olmadığının farkına vardım filan. Öte yandan bazı şeyler de pek değişmedi sanki. Önceden bunların zaten farkında olmadığımdan ezbere yaşayıp gidiyordum da, öğrendikten sonra bunları neden değiştiremedim?

Hepimiz sağlıklı beslenmenin önemini, sigaranın sağlığa zararlı, her gün yoga yapmanın faydalı olduğunu, her canlıya şefkatle davranmanın sevgiyi arttırdığını bilmiyor muyuz? Ya da kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin ve sevmenin öneminden, teslim olmanın, koy vermenin özgürleştirdiğinden haberimiz yok mu? Var tabi! Madem bu kadar farkındayız, neden acı çekiyoruz?

Meğer bilinçaltımızda oluşan kayıtlar bilinçli olarak öğrendiklerimizle değiştirilemiyormuş! Ben kendime sürekli olarak hayatımın son 6 yılında öğrendiklerimi tekrarlıyorum, sağlıklı beslen, yoga yap, kendini sev ancak seçim yapmam gereken bir durumla karşılaştığımda eğer o an bilinçli değilsem otomatik olarak ilk 7 yılda oluşturduğum kayıtlara gidiyorum ve orda sonradan öğrendiklerim yok. Dolayısıyla her ne kadar doğrusunu öğrendiysem de davranışımı değiştiremiyor, her zaman davrandığım gibi davranıyor ya da tepki veriyorum. Bu kayıtlar ancak hipnozla değişiyormuş ya da (önceden yaptığımız kayıtları) uykuya dalmadan dinleyebilirmişiz.

İşin bilimsel boyutu elbette çok daha derindir ancak bunu böyle basit bir düzeyde duymak beni nasıl rahatlattı anlatamam. Oh be, sorun bende değilmiş! Burda elbette öğrendiklerini düzenli olarak tekrar etmenin önemi ortaya çıkıyor. O bize “iyi” geleceğini bildiğimiz şeyi onun iyi olmadığını söyleyen zihnimizin sesine aldırmaksızın yapmaya devam etmek gerek, ta ki iyi geldiğini hissedene kadar. En düzenli pratiğim yoga olduğundan bunu en çok yoga yaparken deneyimliyorum. Öncesinde ne olmuş, zihnim beni neye inandırmış olursa olsun her sabah matımın başına geçtiğimde fark ediyorum ki hakikat her zaman orada, benim onu görmemi bekliyor.

Geçen sabah üniversiteden sınıf ve ev arkadaşım, 4,5 yaşındaki kızının ağaç pozundaki fotoğrafını gönderdi. Uzun zamandır haberleşmemiştik, görüntülü konuştuk sonrasında. Sohbetin bir yerinde kızının bu hareketi nerden öğrendiğini, etrafında yoga yapan biri olup olmadığını sordum. 3,5 yıl önceki ziyaretimde benim ona gösterdiğim bir kaç hareketi onun da kızına gösterdiğini söyleyince yaşadığım mutluluğu tarif etmem imkânsız. Millet beni yoga bilirkişisi yaptı, kim yogayla ilgili bir şey duysa, merak etse bana geliyor deyince ne güzel işte dedi. O an, bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu daha önce düşünmediğimi fark ettim. Bu gerçekten de harika bir şeydi.  Kafamdaki 6 yılda ne kadar değiştim, değiştim mi soruları başka bir boyuta taşındı bir anda. Değişim benim beklediğim (ya da istediğim) şekilde ve hızda gerçekleşmese de bir şeyler değişiyordu.

Hepimiz değişimin gerekliliğinden bahsediyoruz ama bunun için bir şeyler yapmaktan, değişimin zorluğundan kaynaklanan acıyı yaşamaktan kaçıyoruz. Değişim dışardan sihirli bir değnekle gelsin, bir dokunuşla farkında olalım, hiç hata yapmayalım istiyoruz. O zaman da benim gibi içimizdeki dedektife kızıyoruz. Ben bu dedektifin pek çok öğretide değişik isimlerle adlandırılan “tanık”, “izleyici” olduğunun sonradan farkına vardım. Amacı da bana kötülük etmek değil kesinlikle.

Dün gece katıldığım bir grupta şöyle bir diyalog geçti;

-Merhaba, benim ismim Serap.

– Sen o Serap mısın? Yoga hocası, turuncu olan?

– ??? İsmim Serap ve yoga hocasıyım ama turuncu ne bilmiyorum.

Diyaloğun devamında; ben gruba katılmadan önce yoga hakkında konuşulurken ismimin geçtiğini ve her nasıl olduysa Tütüncü olan soyadımın Turuncu olarak aktarıldığını anladım.

Bu yazıyı yazarken artık barış imzalamaya meylettiğim içimdeki dedektife bu ismi vermeye karar verdim. İçimdeki dedektif içinizdeki dedektifi selamlıyor…

Reklamlar

Serap – Gölgelerin Gücü Adına

Photo editing_Cloud20180310

Selam Sangha. Shadow yoga ailesine ben de katıldım. Haberin yok çünkü bu yazı uzun zamandır yazılmayı bekliyor. Yukardaki fotoğrafı çekildikten sonra Defne Hoca “28 güne koyarsın değil mi?” dediğinde “Elbette, yazdığım yazıyla beraber koyacağım.” demiştim. Bu ay öyle zorlu geçti ki; sözümü ancak 1 ay sonra tutabiliyorum.

Aslında çok güzel başladı Mart. Dolunayın hemen ertesi Defne Hoca’nın İzmir’deki kursuna katıldım. Bu çok uzun zamandır beklediğim bir buluşmaydı. 16 yaşındaki bir genç kızın çok hayran olduğu rock starla tanışması gibi bir şey dersem daha iyi anlayabilirsin belki hissettiklerimi. Yıllardır okuduğum yazıları sebebiyle tanıyormuş kadar yakın hissettiğim biriyle cismen tanışmak, gözlerine bakmak ayrıca pek çoğunuzun pratik ettiği shadow yogaya duyduğum merakı gidermek, anlayacağın fazlaca duygulu, anlamlı ve özel buluşmaydı benim için. Burada bahsedilen pek çok hareketin neler olduğunu öğrendim; suçiye hal hatır sorar sormaz kanka olurken işler birden “sarpa” sardı. Kurs su gibi akıp geçtiğinden hiçbir şey anlamadım, ağzıma bir parmak bal çalınmış gibi kalakaldım, tadı hala damağımda.

Eve döndüğüm ilk gün aklımda kaldığı kadarıyla yapayım seriyi dedim. Karman çorman bir şey oldu, bir sürü şeyi unuttum. Ertesi gün Defne Hoca’nın gönderdiği çizimlerle beraber hatırımda kalanları not aldıktan sonra yaptım, daha eli yüzü düzgün bir şey çıktı ortaya. Birkaç gün böyle devam ettim. Bu arada dizlerim ağrımaya başladı. 6 ay kadar önce dizlerimin şişmesiyle başlayıp günlerce yürüyememe sebep olan bir rahatsızlık geçirdim. Ortopedist arteritten, fiziksel tıp doktoru iltihaplı romatizmadan şüphelendi. Kan tahlilleri, röntgen, MR sonuçlarında hastalığa dair bir bulguya rastlanmadı. O dönem, daha önce neredeyse hiç deneyimlememiş olduğum fiziksel acıyı doruklarda yaşadım. 2 ay boyunca kendi yogamı yapamadım. Sonrasında dönem dönem ağrılar olsa da yoga yapmama engel olmamıştı. Bolca çökmeli seriden ve mat kullanmadan yaptığım pratikten mi acaba diye düşündüm. Dizlerimin tekrar ağrıması müthiş bir korkuya kapılmama sebep oldu. Acı duyma korkumuzun acının kendisinden çok daha güçlü olduğunu düşünüyorum bazen. Acıyı yaşıyorsun ve geçiyor ama korku hiç bitmiyor. Ya tekrar şişerlerse, ya yine yürüyemezsem, ya ders veremezsem! Birkaç gün ara verdim yogaya, ağrılar azaldı.

O dönem müthiş bir kafa karışıklığı peyda oldu, duygusal bir bunalımda buldum kendimi. Sürekli kendini sorgulama, yargılama ve bunun sonucunda meydana çıkanlardan rahatsız olma durumu. Kimim ben, neden buradayım ve ne yapıyorum? Hani regl öncesi duygusal bir dengesizlik baş gösterir ya, benimki bir hafta kadar sürer normalde, bu sefer ki 1 ay sürdü sanki bitmek bilmedi. Kendimi dipsiz bir kuyuya düşüyor gibi hissettim. O kuyudan çıkma arzusuyla da en tanıdık kaçış olan yemeye verdim kendimi sanki midem dolu olursa duygular o kadar da rahatsızlık vermeyecekti. Bunun böyle olmayacağını elbette biliyordum. Ateşi söndürmek gerekiyordu bense birbiri ardına attığım odunlarla ateşi harlamaktan başka bir şey yapmıyordum. İradeyi ara ki bulasın!

Çok fazla yalnız vakit geçirmenin iyi gelmediğine kanaat getirerek insan içine çıkmaya karar verdim. Mazimde, sosyal olma çabasıyla (Çaba diyorum çünkü benim için kendiliğinden gerçekleşmeyen bir durum) katıldığım trekking, fotoğraf, bisiklet, dans grupları var. Bu sefer ne yapsam diye düşündüğüm süreçte uzun zamandır görüşmediğim biriyle iletişime geçtik. Antalya’da yaşayan yabancılardan bir grup oluşturduğunu, bu grupla çeşitli aktiviteler yapmayı planladığını ve yoganın bu aktivitelerden biri olacağını söyleyerek beni gruba katılmaya davet etti. Hızır tam zamanında yetişti diye düşünerek gittim buluşmaya ve Serap’ın grupla imtihanı başladı! Sosyal olmayla ilgili her türlü girişimim grup insanı olmadığımı kavramamla son buluyor ne yazık ki sangha. Kalabalıkta mutlu olamıyorum ben, yerimi, yönümü şaşırıyorum. Yeni insanlar tanımayı seviyorum elbette ama bunu kocaman bir gruptayken yapmak beni zorluyor. Sonra herkese ayrı ayrı kendini anlatmaya çalış filan meşakkatli iş. İyi gelir diye girdiğim “insan içi” nden son hızla çıktım, üstelik kendini sorgulama, yargılama bambaşka bir boyuta taşınmış olarak. Ben neden böyleyim? Sordum, sordum,  cevap yok! Kendimi olduğum halimle kabul etmekten çok uzaklaştım. İdeal Serap’tan çok uzakta olan bu halimi beğendiremedim kendime bir türlü. Üstüne üstlük;  yahu bunları aşmamış mıydık biz, hiç öğrenmiyorsun plağı çalmaya başladı. Odalarda ışıksızım!

Ya medet yoga diyerek kendimi yogaya verdim. Tek disiplinle çalışma mevzusu bir süredir kafamı kurcalıyor. Azaltmaya çalıştıkça da ürüyor mübarek. Bu ay bizim stüdyoda atölyeler vardı. Gökyüzünün pek meşgul olduğu 2 dolu 1 yeni aylı Mart, yoga konusunda da bereketli geçerek Shadow’la başlayıp Kundalini ve Budokonla devam etti. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Her şey tepetaklak giderken bana kaçma isteği geldi. Kendi kendimi ikna etme turları başladı;  bak nerdeyse 1 yıl oluyor bir yere gitmedin daha, çık gez biraz, burdasın da ne yapıyorsun zaten, hem yeni bir yer görmüş olursun. 1 aylığına Nepal’e gitmeye karar verdim, uçak bileti filan baktım. Sür reel kaçış planım annemin ameliyat tarihinin belli olmasıyla son buldu. İleri bir tarihte gerçekleştirmek üzere Nepal planlarını kenara koydum.

Kâbus Mart ayı gölgelerle yüzleş yüzleş bitmedi. Bu kadar yüzleşmeden sonra “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık!” demek istediysem de güç kimde bilemedim. Biri elimi kolumu bağlamış gibi bunalmaktan başka hiç ama hiçbir şey yapamadım. Koca ay yazılmış tek bir yazı bile yok! Sonra Fatoş’un Dolunay Postası’nı okudum ve yalnız olmadığımı anlamamla biraz rahatladım. Hani sosyallik, grup filan diyorum ya, ihtiyacımın herhangi bir grup değil “bir sangha” olduğunu biliyorum aslında. O yazıdan aldığım gazla hemen bu yazıya başladıysam da ancak şimdi bitirebiliyorum. Ne yapalım, geç olsun, güç olmasın. Nisan’ın daha ferah geçmesini umut ediyor, gözlerinden öpüyorum sangha.

Serap – Bir hikayem yok!

P_20180217_182831

Yeni aya, bu sefer gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediğim 28 gün turuna katılmayacağımdan çok emin girdim sanga, Fatma dürtmeden çok önce vermiştim kararımı.  Bu eminlik, ay tutulması akabinde kendimi içinde bulduğum “Hayatımda hiçbir şey olmuyor!” temalı kendine acıma duygusundan kaynaklanıyordu, yazacak bir şeyim yoktu.

İnsanın sosyal bir varlık olup olmadığına kafa yoruyorum bu aralar, neden derseniz; ilişki hanem bomboş. Bu boşlukta ne kadar yol alabileceğimi ölçüp biçiyorum. Olur da ıssız bir adaya düşersek, tek başımıza ne kadar yaşayabiliriz merak ediyorum, yalnızlıktan ölmek diye bir şey var mıdır acaba? Varlığımıza başka insanlar tanıklık etmediğinde, varlığımızın anlamı nedir? İnsanın insana ihtiyacı olduğu sonucuna varıyorum. Öyle olmasaydı Cast away’deki Chuck, voleybol topuna kendi kanından yüz çizip insanmış gibi konuşmazdı onunla yıllarca. Hatta o voleybol topu olmasa adadan ayrılacak cesareti kendinde asla bulamazdı bana kalırsa. Defne Hoca’nın bir yazısında bahsettiği gibi; kendimize inanabilmemiz için önce başkasının bize inanması gerekiyor.

Fatma’nın “Hikâye anlatma sanatı” yazısını okuduğumda içimde şöyle bir cümle yankılandı: “Benim bir hikâyem yok.” Böyle hissetmemin ilk sebebi yetişmek zorunda olduğum bir işimin olmayışıydı. Bu ilk etapta önemli gibi görünmese de; eski işimin kelimenin tam manasıyla günümün yarısını kapladığını düşününce hikâyemi doğrudan yarıya iniyordu. İşe gidip gelmek için artık harcamadığım 2 saati de hikâyeden düşmek gerekiyordu. Bir sevdiceğim olmadığından; bana yeterince zaman ayırmıyor, beni anlamıyor gibi konular hikâyemden otomatikman düşüyordu. Ailem başka şehirde yaşadığından onları ziyaret ve olası yaşanacak problemler de ortadan kalkıyordu. Arkadaşlarımın çoğunluğu yurt dışında yaşadığından, burda yaşayan arkadaşlarımın da işi gücü, çoluğu çocuğu olup zamanı olmadığından ilişki hanesi sıfırlanıyor, ilişki olmayınca hikâye de olmuyordu. Peki, hikâyem olmadığında bana ne oluyordu, ben kim oluyordum?

Ben kim olduğumu, hayatımda bir kırılma yaşadığım 6 yıl önce sordum kendime ilk kez, o zamandan beri de çalışıyorum bu konu üzerinde. İlişkimin olmadığı ve bol zamanımın olduğu bugünse sorunun değiştiğini görüyorum; “Kimim ben?” den “Ben ne istiyorum, yaşam amacım ne?” ye geçmişim.

İlk duyduğumda kulağıma klişe gelip sonradan bana aydınlanma yaşatan bazı cümleler var. Duyduklarımızı anlamak için hazır olmuyoruz her zaman sanırım, taşların yerine oturması için deneyimlemeye, zamana ihtiyaç var. Tamı tamına cümleyi hatırlamasam da; karanlığımızdan değil aydınlığımızdan korktuğumuzla ilgili bir şeyler dönüyor kafamın içinde. Yapamadıklarımızdan ziyade yapabileceklerimizin enginliği korkutuyor gözümüzü. İnsan her zaman yoklukla değil varlıkla da sınanırmış, yeni fark ediyorum.

Yemek yapmayı ne kadar sevdiğimden sürekli bahsediyorum. Kurumsal işimi bırakmadan önce bununla ilgili bazı girişimlerim olmuş, profesyonel aşçılık eğitimim olmadığı için kabul edilmemiştim başvurduğum yerlere. Geçen gün bir arkadaşım bana kendisi ve ailesi için yemek yapmamı önerdi. Benden beklediği fazla bir şey yoktu; haftanın 3-4 günü gidip evinde birkaç çeşit yemek pişirecektim. Bolca zamanımın olduğu ve biraz paranın oldukça işime yarayacağı bu dönemde çok sevdiğim bir şeyi yapma olanağı sunan bu teklifin beni mutlu edeceğini düşünürken çok acayip hisler içinde buldum kendimi ancak hissetmediğim tek duygu mutluluktu diyebilirim. Hani artık yürümediği için yol ayrımına geldiğin erkek arkadaşından ayrılmadan hemen önceki o an vardır ya; yaşanan tüm kötü olaylar unutulur, adam sanki bir melekmiş, ilişkiniz dünyanın en harika ilişkisiymiş gibi hissedersin, tabiri caizse adam kıymete biner bir anda, aynısı oldu. İşin güzelliğinden çok bir feryat duyuldu ilk “Ama ne kadar zamanını alacak bu iş? “Nispeten uzak bir yerde oturuyordu arkadaşım, otobüse mi binecektim şimdi? Ben daha çok zamanım olması için ayrılmamış mıydım işimden? Hem arkadaşımla para ilişkisine girmek iyi bir fikir miydi? Sorular ardı ardına sıralandı. Arkadaşım kararsızlığımı sezince rahatsız olur gibi oldu. Olabilir dedim ama kesin karar vermeden önce bir hafta deneyelim diye ekledim.

Bunun üzerine çok düşündüm sonra, istediğimi söylediğim şeyleri ne kadar istediğimden şüpheye düştüm. İstediğimi söylediğim şeylerin ardı ardına gerçekleştiği bir dönem yaşıyordum aslında. İşimden ayrılmıştım, istediğim seyahate çıkmıştım, daha fazla zamanım vardı, yoga dersi veriyordum ve şimdi de yemek pişirmekle ilgili hayalim gerçek oluyordu ama ben nedense mutlu hissetmiyordum.

Ertesi hafta gittim arkadaşımın evine. Arkadaşımın 1,5 yaşında ikizleri var. Çocuklar, temizlikçi, dadı, arkadaşım derken mutfak benim tek başıma yemek yaptığım mutfak ortamından oldukça uzaktı, alışmak biraz zaman aldı. Yeni bir ortama alışmak, gidip gelmek derken ilk gün çok yoruldum. Eve geldiğimde o kadar bitkindim ki; kendime yemek yapacak takatim kalmamıştı. Dışardan mı söylesem diye düşünürken kendime gülmeye başladım. Ama, ama, yemek yapmayı çok seviyorum ki ben 🙂

O hafta boyunca gittim arkadaşımın evine, sonraki günler daha kolay ve keyifli geçti. Bu teklif sadece yemek pişirmekle ilgili değil, çocukla ilgili düşüncelerimi detaylandırmama sebep oldu. Çocuklu evde bir günün nasıl geçtiğiyle ilgili pek çok gözlemim oldu. Anladım ki hayat beni istediğimi söylediğim şeyleri göstererek sınıyordu. Haftanın sonunda arkadaşıma eğer tam zamanlı çalışacak birine ihtiyacı varsa alması gerektiğini, birkaç saatlik çalışma yeterli geliyorsa gelmeye devam edebileceğimi söyleyerek ayrıldım.

Sonrasında kendi başıma olduğum sessiz dönem devam etti, ben çokça düşündüm. İnsan zamanı bol olunca yapabileceği şeylerin çokluğundan bunalıp hiçbir şey yapamayabiliyormuş meğer. Zamanımın olmasını mı olmamasını mı istiyorum karar veremedim. Rüyalarım derinleşti. Vakti zamanında hayatımda yer etmiş ancak 15 yıldır görmediğim ve dahi haber almadığım kişileri gördüm rüyamda, nedenini merak ettim. Yine rüyalarımda; oyalandığım için otobüslere yetişemedim, vakit kısıtlıydı ben bir türlü yetişemiyor, kaçırıyordum. Yoga pratiğimde kalp açıcılara yoğunlaştım bir süre. Ardından toksinlerden arınma sevdasıyla burgulara sardım, eğildim, büküldüm, çamaşır sıkar gibi sıktım bedenimi derken bugüne geldim. Kayda değer bir şey yazıyor muyum, burayı ağlama duvarına mı çeviriyorum endişelerini bırak, kafanda yazmaktansa otur yaz şu yazıyı Serap dedim. Hikâyemin olmayışından bu hikâye çıktı sanga.

Son olarak not düşüyorum buraya; istediğimiz daha doğrusu düşündüğümüz her şey gerçek oluyor ona göre.

Benim gibi ne istediğini bilmeyenler varsa ses edebilir mi? Sanki dünyada bir benmişim gibi geliyor.

En son olarak da; yakında sanganın shadow bacağına da dahil olacağımı bildirmek istiyorum, heyecanlıyım.

Şu suçi neymiş öğreneceğim sonunda, oh be!

Serap – Bahara doğru ağır çekim

P_20180127_184539_vHDR_Auto

Hava nihayet normal seyrine döndü sanga. Bu sabah gözlerimi açtığımda duyduğum kuş sesleri öncekilerden farklıydı sanki. Evet, kuşlar sanki bahardaymışız gibi ötürüyordu. Nasıl anladığımı sormayın. Sırf duyduğum sesler sebebiyle bugünün bol güneşli bir gün olacağından yüzde bin emindim yattığım yerde, keyfim yerinde uyandım anlayacağın.

Hemen oturup nefes çalışmalarına başladım. Çok güzel bir dinginlik vardı üzerimde, meditasyonla devam ettim.  Pek çok farklı yerde okudum, yaratıcı olmanın en büyük sırlarından biri meditasyon diye, çok doğru olduğuna inanıyorum. Oturunca, dinleyince geliyor. Bu geliş “Ah, işte bu!” şeklinde olmadı bu sabah ama fikirler uçuştu havada, ilhamla dolmuş hissettim kendimi. Bir şeyler toparlanıyor, bir araya geliyormuş gibi bir his var içimde. Ne olduğunu bilmiyorum henüz ama her şeyi de bilmeyivereyim dimi?

Biraz güneşe selam yaptım sonrasında. Devamı gelmeyecek gibi göründü yoganın, öğleden sonra devam ederim deyip kahvaltı faslına geçtim. Kahvaltı ne güzel şey. Aceleye getirilmiş kahvaltıyı hiç sevmem, ya hep ya hiç. Düzenli çalıştığım zamanlar vakit sınırlı olduğundan evde kahvaltı etmez işyerinde tost, simitle geçiştirirdim. Yeni hayatımın en güzel ayrıntılarından biri acele etmeden, özenle hazırlayarak yaptığım, uzun kahve keyifleriyle devam ettirdiğim kahvaltılar. Dersimin olmadığı her sabah hiç aksatmadan sürdürüyorum bu rutini. Her ne kadar bana her gün Pazar olsa da artık, çalışılan yılların alışkanlığından mı yoksa dünyanın kalanına uyumlanma ihtiyacından mı bilmiyorum Pazar kahvaltıları bir başka yine de. Bu sabah hava da pırıl pırıl olunca balkona hazırladım masayı. Dün yaptığım börekler, annemin hazırladığı kahvaltılık domates sosları, Edirne peyniri, zeytin, yeşillik, değmeyin keyfime. Son zamanlarda tat duyumda bir değişiklik var, yediğim her şey çok daha lezzetli geliyor.

Yemek yemeyi neden bu kadar sevdiğimi düşündüm. Çocukluğum geldi aklıma. Benim annem yemek yapmayı çok sever. Mutfakla ilgili hiçbir şeye üşenmez, yeni öğrendiği bir tarifi hemen dener. Bir yemeği yapmak ne kadar meşakkatliyse ve uzun sürüyorsa o kadar iyidir onun için, misafirliğe gittiğinde bile mutfaktan çıkmaz hiç. Bu sebeple benim okul ve mahalle arkadaşlarım, babamın iş arkadaşları hep can atmıştır bizim evde yemek yemeye.  Annemi evde en çok mutfakta gördüğümden mi bilmiyorum anne imajı doğrudan mutfakla bağlantılı benim için. Buna rağmen çocukken çok yemek seçerdim ben. Yemek yemek, onu çiğnemek eziyet gelirdi. Hatta keşke yemek yerine haplar olsa, içip doysak diye düşündüğüm zamanları hatırlıyorum.(Üniversiteye gidince her şeyi yemeye başladım :)) Ne zaman yemek yemeyi reddetsem “Can boğazdan gelir.” derdi babam. Sadece bana verilen bir tavsiye olarak değil, genel konuşmaların içinde de çok fazla geçerdi bu cümle. Bu sabaha kadar hiç düşünmemiştim bunun üzerine. Can boğazdan gelir, güzel cümleymiş. Belki de bedenime can verdiği için seviyorumdur yemeyi.

Kahvaltı bitince daha da bir yerleştim sandalyeme, güneş bedenimi sıcacık sarmaladı. Üniversite FM de Lemon Tree çalmaya başladı, çok severim bu şarkıyı. Bir cümle diğerleri arasında parladı şarkıyı dinlerken “I’d like to change my point of view”, zihnimin bir köşesine not ettim. Kahvemi içerken okurum diye düşünerek birkaç kitap getirmiştim içerden ama gözüm güvercinlere takıldı, uçuşlarını izlemeye başladım. Sonra French press te demlenen kahve taneciklerinin salınımı dikkatimi çekti, onu izledim bir süre. Ordan yaprakları tamamen dökülmüş kayısı ağacına kaydı gözüm. Tüm bunları izlerken etrafımdaki her şey birden ağır çekime geçmişti sanki. Ben oturmuş hiçbir şey yapmazken evren etrafımda akıp gidiyordu ve ben bunları ayrı ayrı değil de aynı anda izliyordum. Birliği tüm varoluşumda duyumsadığım muhteşem bir andı. Bu evrende bulunmam gereken yer bu balkondu işte. Hayatın tamamını bu hisle yaşayabilmek ne muhteşem olurdu.

Güneşte oturduğum süre arttıkça vücudumdaki ısıda arttı. Striptize başladım, önce yelek, sonra sweatshirt, en son çorapları da çıkarıp işlemi tamamladım. Kış günü balkonda güneşlenme keyfi paha biçilmez. Biraz kitap okudum, matımı yıkadım. Sonra içeri geçip Dümeni Yaratıcılığa Kırmak kitabından birkaç alıştırma yaptım.

Akşam yürüyüşe çıktım. Parkta klasik Pazar kalabalığı vardı, çocuğunu kapan gelmiş; uçurtma uçuranlar, bisiklete binenler. Köpek parkında köpekler buluşturulmuş, koşturup duruyorlar ordan oraya. Ben hemen her akşam deniz boyunca uzanan, nefis Beydağları manzaralı, evimin yakınındaki bu parka geliyorum yürümeye. Hafta içi in cin top oynuyor. Her Pazar aynı şeyi hissediyorum; bizi ancak haftanın bir (şanslıysak iki diyelim) günü yaşayan varlıklara dönüştürüyorlar hızla, hafta içi yaşamın bir parçası değil artık.

Tam güneş batarken çocuğun biri elindeki balon köpüğünü üfledi. Bir sürü baloncuk ağır çekimde karşıdaki dağlara doğru uçmaya başladı, muhteşem bir manzaraydı. Yaşadığımız yeri sevmek için bir çok neden bulabiliriz. Antalya bu konuda hiç zorluk çıkarmayan bir yer olsa da açık ara favorim deniz ve devamında Beydağları’nın ardındaki bu gün batımları, milyon kere izlesem sıkılmayacakmışım gibi geliyor.

Ben sabahın gazıyla giysi olarak biraz tedbirsiz çıkmışım dışarıya, kulaklarım, burnum ve güneşin batmasının akabinde beynim donduğundan yürüyüşü biraz kısa kesip bir saatte bitirdim. Eve gelip biraz dinlendikten sonra matımın başına geçtim. Yavaş hareketlerle yumuşak yumuşak salındım. Gözlerimi açmak gelmedi içimden hiç, kapalı yaptım pratiği ben de. Bunu çok sık olmasa da yapıyorum arada, çok daha değişik hisler uyanıyor içimde.

 Akşam yemeğinden sonra işte karşındayım sanga, tam ve bütün hissettiğim tatmin dolu bir günden sesleniyorum sana. Kendimi kötü hissettiğim zamanlar hatırlamak üzere zihnimin bir köşesine not ediyorum böyle günleri çünkü çok iyi biliyorum ki her şey GE Çİ YOR… İyi dediğinde, kötü dediğinde. Çok uygun düştüğünü düşündüğümden Ali’den ödünç aldığım sözcüklerle bitiriyorum bugün; “Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…”

Serap – Aman ay, canım ay

P_20180126_175209_020

Hava çok soğuk  Sangha. Ben Edirneliyim ve Moskova’da yaşamışlığım var. Demem o ki; soğuğun ne olduğunu iyi bilirim. Bu kadarcık soğuğa laf etmemi uzun yıllardır Antalya’da yaşıyor olmanın getirdiği şımarıklığa veriyorum. İnsan Aralık ayının yarısını sabahları balkonunda tişörtüyle kahvaltı edip güneşlenerek geçirince böyle oluyor. Dün sabahki dersten sonra eve doğru yürürken resmen ayaz vardı. Hava 5 derece filandı herhalde. Montumun kapüşonunu geçirdim başıma. Yine de 10 dakikadan az süren yürüyüşümde yüzümün donmasına engel olamadım. Hava kurşun gibiydi; hem renk olarak hem de ağırlığıyla. Saklıkent’e kesin kar yağdı diye düşündüm, biraz da sevindim. Malum global ısınma filan derken mevsim ayrımları nerdeyse yok oldu. 17 sene önce Antalya’ya taşındığımda kış bolca yağmur demekti, artık yağmur yağmıyor eskisi gibi. İşte o kısa yürüyüş süresinde bir yandan donarken bir yandan da mutlu oldum, al işte dedim, kış gibi kış.

Günlerdir hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, ne okumak, ne yazmak. Havaya bağlamak istiyor her şeyi anlamlandırmaya, olmazsa her şeye bir bahane bulmaya çalışan yanım. Fırtına sebebiyle sağa sola dağılmış saksılardan dökülen toprakların balkonumu simsiyah kapladığını gördüğüm günden -yani hafta başından- beri derslere gitmek dışında evden hiç çıkmadım. Sömestr tatili olduğundan anne olan yoga hocaları tatile çıkınca verdiğim ders saatleri biraz arttı. Hayatımdaki tek aksiyon ev ve stüdyo arasındaki yolda ve verdiğim derslerde vuku buluyor anlayacağın.  Peki, ne yapıyorum? Elimde kahve, bitmek bilmeyen mutfak ziyaretlerimin ganimetleriyle nasiplenerek izliyorum sangha; film, dizi ne varsa. İçerden bir ses diyor ki; dikkat et Serap, izlediğin film değil sadece, hayat gelip geçiyor ve sen seyirci kalıyorsun! Bir sıkıntı basıyor; hava kurşun gibi ağır, bağır, bağır, bağıramıyorum…

Hayatı ıskalıyormuşum gibi bir his var içimde. Hayat geçip giderken ne yapmalı? Ömür dediğin bu kadarcık işte, elimizde başka hiçbir şey de yok. Hani diyor ya şarkıda; “ Ne sahibim bu yerde, ne kiracı, sadece bir ömürlük misafirim ben”, tastamam öyle. Bugün Erkan Oğur’la ilgili bir röportaj okuyordum. (http://www.rootsworld.com/interview/ogur.html) Orda okuduğum bir bölüm içimi cız ettirdi. Ayşe Tütüncü’nün anlattığına göre; Erkan Oğur bir gün araba kullanırken kırmızı ışık yanınca çıkarmış gitarını ve çalmaya başlamış. Yeşil yanınca sürmeye devam etmiş ve “Bu benim trafik ışığı müziğim” demiş. Benim hayatımda kendimi böylesine adadığım, birkaç dakika için bile olsa ayrılamadığım hiçbir şey olmadı. Bazen düşünmeden edemiyorum ondan mı bu darlanmalar diye. (Yine de; hayatımda  bu hisse en yaklaşan şeyin yoga olduğunu söyleyebilirim. )

Sıkıntıya verdiğim ilk tepki kaçma isteği oluyor sanırım. Geçen yıl bu zamanlar Hindistan’ın güneyinde, vücudumun her bir hücresinden ter fışkırırken sosyal medyada arkadaşlarımın paylaştığı son zamanların en soğuk ve karlı kışının fotoğraflarına bakıyordum. Bugünlerdeyse Hindistan’daki arkadaşlarımın fotoğraflarında gözüm. Hintli arkadaşımızın otelinde fıkra gibi olacak ama bir Avusturyalı, bir İtalyan, bir Kanadalı ve bir Türk’ten oluşan grubumuzla güya çalışarak -aslında sohbet etme, yeme içme, gezme tozma dışında pek bir şey yapmayarak- geçirdiğimiz haftaları özlüyorum. Bu grupla (İtalyan eksik) bir önceki yıl da beraberdim. Bu yılki fotoğraflarda bir tek ben eksiğim. Bugün Hindistan özlemimi paylaştığım bir fotoğrafa Amerikalı bir arkadaşım Türkiye’yi çok özledim yorumu yapmış. Velhasıl bulunduğumuz yerden başka yerde olma isteğinin bana has olmadığını ve bir yanılsamadan ibaret olduğunu çok iyi biliyorum. Şu an Hindistan’da olsaydım muhakkak başka yerde başka şeyler yapıyor olmayı arzulayacaktım. Bunu bilmek işime yarıyor mu, hayır.

Fatma bir yazısında bahsetmişti; farkındayım ama değiştiremiyorum minvalinde şeyler. İşte son birkaç yıldır ben bu evrede takılı yaşıyorum sangha. Önceleri farkında olmadığım için durum nispeten daha kolaydı, kafamın içinde suçu başkalarına ya da durumlara attığımdan bir şekilde rahatlatıyordum kendimi. Şimdi böyle bir şansım yok, göz göre göre oluyor her ne oluyorsa. Durumlar değişse de ana tema aynı.

Kurumsal işimde çalışırken bulduğum her fırsatta gezi ve yogayla ilgili blogları okurdum. Bir gün ben de dünyayı dolaşan bu hatunlardan biri olacaktım. Yogaya daha fazla vakit ayırabileceğim bir hayatım olacaktı. Sonra işimden ayrıldım, seyahate çıktım. İstediklerimin istediğimi söylediğim şeyler olmadığını o seyahatte anladım. Seyahat etmeyi sevmiyor muydum? Seviyordum, hem de çok ama evimi ve rutinimi de seviyordum. Çok uzun süreler seyahat etmek bana göre değildi, bir yere köklenmeye ihtiyaç duyuyordum. Köklerinden kopmadan uçmak isteyen bir kuştum ben. Evden ayrılalı 9 ay olmuştu sanırım, nasıl beslenmem gerektiğini öğrenmek üzere ayurvedik doktora gitmiştim Hindistan’da. Benim halimden mi yoksa doktorun yaklaşımından mı bilmem birden psikolog seansına dönüşen görüşmede doktor, vata çok fazla yükselmiş, yiyeceği filan boş ver, seyahat etmeyi bırak ve bir an önce evine dön deyince gözyaşlarına boğulmuştum.

Şu an çok şükür ki yogaya çok daha fazla zaman ayırabildiğim bir hayatım var, bunun için minnettarım. Gel gör ki arzu dediğin hiç bitmiyor, yerine hemen yenileri geliyor. Kanım pirelenmeye başladı çoktan, biraz çıkıp gezmeye ihtiyaç duyuyorum şu ara. Hayatımı yogadan kazanmaya karar verdiğim yeni hayatımda böyle bir geziyi ne zaman gerçekleştirebileceğime dairse hiçbir fikrim yok.

O zaman ne yapmalı? Pişmanlık duymadan, başka yerde olmayı arzulanmadan anı yaşamalı. Neden sürekli bir şeyler yapmak zorunda olayım ki? Madem yapabiliyorum neden bütün gün film izlemeyeyim? Düzenli çalıştığım zamanlar kaç kere  “Ah şu havada evde olsam, elimde kahvem film izlesem.” diye hayal kurmuşumdur. Hayalimi yaşıyorken hayıflanmak niye? Günde iki kere yoga yapmanın nesi kötü? Varsın bugün de kitap okumamış olayım. (Böyle söyleyerek  zihnim kendini haklı çıkarmaya mı çalışıyor diye düşünüyorum şu an bir yandan da 🙂  ) Öyle ya da böyle, tüm mutluluk günlük rutinimizde saklı. Bugün eşek donduran olsa da güneş vardı en azından. Ben de pazara gidip balık aldım. Dönüş yolunda ay göz kırptı, yemekten sonra da bu yazı çıktı. Daha ne olsun?

Serap – 12 & 13 IGNORANCE IS BLISS

26909728_10156128397927188_1040335610_o

İyi haftalar sanga. Son dönem yeni bir huy geliştirdim. Sabahları eskisi kadar erken uyanmıyorum artık, 7-8 i buluyor kalkmam. Geç kalkıyorum diye mi bilmem sabah yogasını pek nazlı, ağır yapıyorum. Böyle günlerde sabah katılığındaki katır kutur yogam beni pek kesmediğinden olsa gerek öğleden sonra ya da akşam bir kere daha yoga yapıyorum. Sabah ki yogam daha çok yerdeki asanalardan oluşan yin bir seyirde giderken akşam yogası ayakta ve bol vinyasalı yang bir seyirde ilerliyor. Bugün de çift yogalı günlerden.

Yeni ayda her sabah ve gece yatmadan önce en az on dakika meditasyon yapmaya ve her gün en az yarım saat yogayla ilgili okumaya niyet etmiştim. Süreleri özellikle kısa tuttum ki gerçekleştirmesi kolay olsun,  çabuk pes etmeyeyim. Niyetimi gerçekleştirdiğimde süreyi uzatırım diye düşündüm. Yatmadan önce meditasyonu ancak ilk birkaç gün gerçekleştirebildim. Sabah meditasyonunu nefes çalışmasının ardına eklediğimden o düzenli şekilde ilerliyor. Bu sabah yogadan sonra yoga sutraları okudum biraz. Yoga sutraların iki Türkçe çevirisi bir de İngilizcesi var, hepsi de birbirinden farklı yorumlarla. Şu sıra Türkçe olanını okuyorum. Diğer Türkçe olanı hiç hoşuma gitmemişti, bu ona kıyasla daha iyiymiş.

Bu ara yemek yemeye doyamıyorum, karbonhidratın dibine vurmuş durumdayım. Doymayanın karnım olmadığının farkındayım. Peki, bu farkındalıkla ne yapıyorum? A) Serap, kendine gel deyip daha zihnimde bir düşünceyken yemekten vazgeçiyorum B) Mutfağa gidiyorum, bir güzel hamur yoğurup poğaçalar, zeytinli, cevizli, fesleğenli ekmekler yapıyorum. Doğru şıkkı biliyorsunuz elbette 🙂 Bu sadece yemekle alakalı değil pişirmekle de alakalı aslında. Aklıma yemek pişirmek düşmeyegörsün, başka hiçbir şeye odaklanamıyorum. Misal dün film izliyorum, aklımdaki dürtüyor hamur yoğur, hamur yoğur diye. Direnmenin faydasız olduğunu biliyorum. Filmi durdurup mutfağa gidiyorum, hamuru yoğuruyorum. O mayalanırken gelip filmi izlemeye devam ediyorum. Aklım durmuyor yine, kalk iç malzemesini hazırla diyor. Gidip, hazırlayıp geliyorum devam ediyorum izlemeye kaldığım yerden. Hadi yap şimdi poğaçaları diyor bu sefer. Yahu diyorum, daha hamur mayalanmadı bile. Yok, yapılacak illa ki! Git gel film yalan oluyor tabi. Sonra ne oluyor bu pişirilenler, afiyetle mideye indiriliyor.

Tarih tekerrürden ibaret sanga, hepimiz biliyoruz. Ancak bazı zamanlar yaşadıklarım daha önce yaşadıklarımla bire bir aynı seyirde ilerleyince paniğe kapılıyorum ben. Dün tamı tamına bir yıl önce yaşadıklarımı başka biriyle yaşayınca korktum. Dersimi almamışım ondan oluyor belli de, biraz insaf, daha geçen yılın etkisini üzerimden atamamışken!  Olay birine söylesem  “Deli misin ne güzel işte.” diyeceği bir şey ama geçen yıl aynen böyle başlayan olay pek tatsız bitip canım çok yandığından bu sefer durumu kontrol etme gayretindeyim. Karşımdaki insanın niyeti çok doğru yerde, bundan hiçbir şüphem yok ama benim yaram var işte orda, normal davranamıyorum. Bazen bu farkındalık olaylarına bulaşmadığım zamanları özlüyorum, ignorance is bliss! Yaram yüzünden öylesine kötü hissettiğimin farkında olmasam esip, gürleyecek, karşımdakini haksız çıkarıp rahatlayacağım. Benim ne suçum var, arıza tipler beni buluyor hep deyip mağduru oynayacağım. Olmuyor. Olay, eski yaranın kapanmadığını hatırlatınca daha da canım yanıyor. İsyan edesim geliyor neden, neden niye? İlk sefer ki neden öyle olmuştu, şimdi neden böyle oluyor? Başka türlüsü çok daha kolay olmaz mıydı, hani şöyle benim istediğim gibi olanı? Acı çekmeden öğrenme diye bir şey var mı? Sonra soruyorum kendime, benim yogam işe yarıyor mu? Biraz yaradığını görüyorum. Yaramın farkındayım en azından. Azıcık üzerine gitsem de karşımdaki insanın kalbini kıracak bir şey söylemiyorum mesela kendi yaram yüzünden. Gel gör ki kendi içimdeki isyana karşı koyamıyorum o anda.

Burayı ağlama duvarına çevirmeyeyim, günahımı günlüğüme çıkarttım zaten öğleden sonraki yogadan sonra. Hem önceki hem dünkü olayla ilgili duygularımı anlamaya çalıştım yazarak. İnsanın başka birine yargılarından bağımsız yaklaşabilmesi ne zor. Başkasının olduklarını bilsem yüzeysel olarak adlandırabileceğim bakış açıları vardı yazdıklarımda mesela, yakıştıramadım kendime ama o da ben değil miyim işte, bazen de sığ bir insanım demek.  Sadece başkalarına değil, kendimize de yargılardan bağımsız yaklaşmak zor.

Akşam yürüyüşe gittim, kafamda yine düşünceler. Dönüş yolunda arkadaşıma doğum günü hediyesi aldım. Velhasıl bolca yogalı, düşünmeli-yargılamalı, yazmalı- çizmeli bir gün oldu.

Serap – Bugün günlerden ayrılık

 

20180110_155240

Bugünün kaçıncı gün olduğunu hatırlamaya çalışırken bu şarkı geldi aklıma. Pek severim Zuhal Olcay’ın Ayrılık şarkısını; bugün günlerden ayrılık, yıllardan hüzün…  Baya depresif olsa da günün temasına oldukça uygun bence, tüm gün gıpgriydi, bol yağmurlu, gök gürültülü, zamansız yağmurlarla ıslandı gözüm de ayrıca.

Her gün yazma işi gerçekleşmiyor ne yazık ki. Kırmızı çadıra girince nasılsa yoga yapmıyorum diye yazıyı da atlamak fazla rahatsız etmiyordu. Sonrasında da söyleyecek sözüm var mı ki deyip deyip kaytardım galiba. Kelimeler yürekten akmıyor her zaman, o zaman da yazmış olmak için yazmayayım gibi bir duyguya kapılıyorum. Hem söylenmemiş ne söyleyeceğim ki?  Yine de niyet buysa,  yazmak lazım diye düşünüyorum. Her gün yazmasam da yogamı yapıyorum aksatmadan kırmızı çadırdan çıktığımdan beri.

Dediğim gibi; hava yağmurlu birkaç gündür. Seviyorum böyle günleri çok. Kitap okumak, film izlemek, kahve içmek ve yoga yapmak ayrı bir keyif veriyor böyle günlerde; hele de camları yere kadar uzanan ve bahçeye bakan stüdyoda yağmurun sesiyle yoga yapmak.  Yoga yaptığım o stüdyoda ders veriyorum şimdi. Perşembe sabah öyle bir yağmur yağıyordu ki; ders bitimi dışarı çıkamadık. Evle stüdyo arası yürüyerek on dakikadan az sürüyor. Ayaklarım spor ayakkabılarım içinde yüzen iki balık, eve ulaşana kadar sırılsıklam oldum şemsiyem olmasına rağmen. Antalya’yı sel aldı.

Yeni yılda herkes kendi için iyi bir şey yapmaya karar vermiş olacak ki yeni başlayan öğrencilerle doldu hafta içi dersler. Ne kadarı devam edecek çok merak ediyorum. Yeni yılda bir heves başladığımız şeyler pek uzun soluklu olmuyor malum. Aslına bakacak olursak sadece yeni yılda değil, misal burada bile, bir heves başlayıp azalan bir istekle devam ediyoruz nedense.  Yeninin heyecanını sürdürmek için sebat gerekiyor çokça, yoksa ipin ucu çabuk kaçıyor.

Bu sabah ki derse kimse gelmeyince eve dönmeyip kendi yogamı stüdyoda yaptım. İyice terlediğim bol vinyasalı pratiğin sonunda kalça açıcı hareketler yapıyordum. Gomukhasanada otururken sağ kalçamdan bir şeyler çıkıverdi, gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Yogaya yeni başladığım zamanlar yoga yapmaktan çok yoga hakkında okuyordum sanırım. Hep bahsedilir ya; duygusal tıkanıklıkların çoğunluğu kalçalarda birikir bu sebeple kalça açıcı asanalarda kırılgan ya da rahatsız hissetmek normaldir diye, ben de çok merak ediyordum o ilk zamanlar benim tıkanıklıklarım neler, neler çıkacak ordan diye. Kafamdaki senaryoda benim farkına varamadığım bir takım problemlerim var, onların hepsi kalçama sıkışmış, yoga yapınca onlar ayna gibi karşıma çıkacak, ben ne olduklarını görünce bütün sorunlar çözülecek ve hayatıma sorunsuz, mutlu bir şekilde devam edeceğim. Lakin yoga yapıyorum yapıyorum  hiçbir şey çıkmıyor. İlk iki yıl öyle geçti sanırım. Sonra bir gün evde bolca kalça açıcı bir serinin ardından yine gomukhasanada otururken sol kalçamdan öyle bir şey çıktı ki inanamadım. Tabi benim beklediğim gibi gözümün önünde bir olay, bir anı ya da ne olduğuna aymama yarayacak hiçbir şey yok, sadece bir katılma hissi,  gözümden akan birkaç damla yaş ve sonrasında hissettiğim rahatlama. Şimdi burda itiraf edeyim, beklentisiz yoga yapma mertebesine ulaşamadım hala, bir his, rahatlama, aydınlığa kavuşturma arzusu var içimde. O zaman da bunu yakalayınca bir daha bir daha olsun isteyerek devam ettim aynı hareketleri yapmaya ama yok.  Sonra bıraktım peşini bu mevzunun.

Amerika’ya gittiğimde Santa Fe’deki  bütün yoga stüdyolarını denedikten sonra bir  vinyasa hocasında karar kılıp sadece onun  derslerine gitmeye başladım.  Durmaksızın yaptığımız vinyasalardan vücut ısımın bin beş yüze çıkıp, üzerimdeki kıyafetlerde terden ıslanmamış tek bir noktanın kalmadığı o derslerde benim sol kalçadan bir şeyler çıkmaya başladı yine. Duygusal tıkanıklığım yüksek ısıya dayanamayıp eridiğinden dışarı sızdırmaya başladı sanırım. Sonrasında uzun bir sessizlik yine.

Bugün ilk kez sağ kalçamda böyle bir şey olunca anladım ki hayal ettiğim aydınlanma olmayacak. Ben ne olduğunu bilmesem, anlasam da ordaki irin yavaş yavaş akıtacak kendini ben her yoga yaptığımda. Şükürler olsun.

Bugün de böyle bir yazı çıktı, konusuz filan. Çok kararsız olsam da gönderdim gitti, kalın sağlıcakla…

 

 

Serap – Gün 6 & 7 Neden Yoga Yapıyoruz?

Yoga yapmadığım günlerin ardından neden yoga yapı yapıyoruz gibi bir konu başlığı çıkması ironik görünebilir (renkli günler devam ediyor). Belki de görünmez. Belki de yapamamanın boşluğunu yazarak doldurmak istiyorumdur ya da şu an içinde bulunduğum dönem neden yoga yaptığımı düşünmeye sevk ediyordur beni, bilmiyorum.

Derslerime gelen öğrencilerin çoğunluğu yogaya yeni başlayan kişiler. Bu da bana yogaya yeni başladığım dönemi hatırlatıyor sık sık. Yoganın hayatlarımıza girişi zamanlama olarak tesadüfi değil bana kalırsa. “Kul sıkışmadan Hızır yetişmez” diye bir deyiş var ya, tastamam öyle. Ben yogayla hayatımın en buhranlı döneminde tanıştım. Kim olduğumla ilgili tüm algımın yerle bir olduğu bir zamandı ve bir yoga dersinde buluvermiştim kendimi. “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diye başlıyor ya yazar romanına, ben de  “Bir gün bir yoga dersine gittim ve bütün hayatım değişti.”  diye yazmayı çok isterdim. Elbette hayatım değişti o dersten sonra ama değişim cümlenin kulakta tınladığı romantiklikte ve hızda olmadı.  Önümde yogaya başladığım o zamandan daha bunalımlı günler beni bekliyordu ve cevaplar altın tepside önüme sunulmayacak, onlara ulaşmak için çooook çabalamam, oldu sanmam, hata yapmam, vazgeçmem, tekrar denemem gerekecekti. Yine de;  Kitay Gorod’ta zemin kattaki o yoga stüdyosunda, tek kelimesini anlamadığım Rusça yapılan derste, ne yapıyor bu insanlar diye merakla etrafımı izlemekten afallamış bir haldeyken yattığımız savasana da yüreğimde birkaç alt yazı belirecek ve şifre ucundan çözülmeye başlayacaktı.  İyi bir şeydi bu yoga.

Öğrencileri evde günlük pratik yapmaları konusunda yüreklendirmeye çalışıyorum her fırsatta. Cumartesi günkü derste birkaç cümleyle  yoganın hayatımıza etkisinden bahsederken bir yandan da dinliyordum kendimi. İnsanın kendine ait olmayan bir deneyimi başkalarına anlatması çok zor. Hani bir şeylerden kavramsal bazda;  efenim komünizm şudur, materyalizm budur diye saatlerce konuşabilen kendinden pek emin insanlar var ya ben çok şaşırıyorum onlara. Sen hiç komünist bir rejimde yaşamadıysan nerden biliyorsun komünizmin nasıl bir şey olduğunu? Ben kavramsal olarak yogayı anlatmayı pek güç buluyorum. Zaten okyanus gibi bir şey, tüm ömrümü bu uğurda harcasam bile bu bilginin ne kadarına vakıf olabilirim hiçbir fikrim yok. Ama yoga yapmak nasıl bir şey derseniz bir şeyler söyleyebilirim belki ya da yoga yaparken nasıl hissettiğimden bahsedebilirim. Konuşmak için elimdeki en değerli kaynak kendi yoga pratiğim. Bu oldukça sübjektif bir bilgi olsa da kitaplarda okuduğum tanımlardan daha gerçek, en azından benim için.

Kendimden ne kadar kopuk yaşadığımın farkına ancak yogaya başladıktan sonra varabildim ben. Yoga dediğimiz şey (en azından batıda) çoğunlukla asanalardan oluştuğundan ilk farkındalığın bedensel düzlemde gelmesi şaşırtıcı değil. Bedenimi tanımanın, ona dokunmanın, çalışan çalışmayan kasların farkına varmanın güzelliği tartışılmaz ama bedenimle ilgili beni en şaşırtan şeylerden biri buzdolabına yaptığım sık ziyaretlerin karnımın acıkmasıyla alakalı olmadığını anlamak olmuştu mesela.  Normalde yemek yemeden duramayan, açlığa hiç dayanamayan ben sabah yoga dersim olduğunda hiçbir şey yemeden derse gidiyor, bir buçuk saat yoga yapıp nerdeyse öğleni bulan bir saat eve geldiğimde bile pek fazla açlık hissetmiyordum. Demek vücudum o kadar fazla yemeden de varlığını sürdürebiliyordu. Hani para getirmeyen şeyler için” karın doyurmaz” derler ya; anne babana ben oyuncu olacağım dediğinde “Tiyatro karın doyurmuyor .”diye itiraz ederler; yogayla ilgili ilk keşiflerimden biri karın doyurduğu olmuştu. Elbette doyurduğu karnım değildi, ruhumdaki doygunluk başka bir eksikliği hissetmeme olanak tanımıyordu o anlarda ama ben bunun bu şekilde olduğunun farkında değildim o zamanlar.

Kendimizle ne kadar vakit geçiriyoruz? Kendinle olmaktan kastım başka insanların uzağında, yalnız olmak değil; kafanda (çoğunun farkında olmadığın) binlerce düşünce, yargı olmadan,  bir yere yetişme kaygısı duymadan, plan yapmadan, sıkıntıdan durmaksızın saate bakmadan, gelecek için hayallere dalmadan, gerçekten ilişki kurarak kendinle olma hali bahsettiğim. Yogayı bu kadar büyülü kılan kendimizle olmak için daha doğrusu kendimiz olmak için bize açtığı alan bence. O küçücük matın üzerinde,  birilerinin eşi, kızı, annesi, çalışanı, patronu, arkadaşı, mutlu, üzgün, endişeli, fakir, zengin, şişman, zayıf,  kısa, uzun, Amerikalı, Türk, Hintli kısacası bizi tanımladığını düşündüğümüz tüm sıfatlarımızdan azade, sadece olduğumuz kişi olabilme hali bizi bu kadar etkileyen. Hayat koşturmacası dediğimiz şeyin içinde tadını unuttuğumuz o özgürlük hissi. Hangi duyguyla başlarsam başlayayım, nefesimle, bedenimle bir oldukça tüm varlığıma yayılan,  geri kalan her şeyin önemini yitirdiği, her şeyin tastamam olduğu, ne kim olduğum ne de âlemdeki yerimin neresi olduğuyla ilgili tek şüphenin kalmadığı o hal. Kim neden yoga yapar bilmiyorum ama ben “o hal “ için yapıyorum yogayı.

Yoga yaparken o hale ulaşmak kolay, zor olan o hali yoga bittikten sonra hayatın içinde sürdürebilmekte. Biri sana senin “iyi” tanımının dışında kalan bir şekilde davranıp canını çok acıttığında, sen de onun canını deli gibi acıtmak isterken susabilmekte mesela. Ya da bir asanayı harika yaptığını düşünürken bir fotoğrafta, ya da camdan bir yansımada vücudunun şeklini görüp  asananın yanından bile geçmediğini fark ettiğinde hayal kırıklığına uğramamakta.  Düzgün çizilmiş yüz portrelerinin  yanı sıra Picasso’nun çizdiği yamuk yumuk yüz portrelerinin güzelliğini takdir edebilmekte.

Yoga yaparken kolay dedim de;  o hale de her yoga yaptığında ulaşıyor musun diye sorarsanız, hayır.  Bazı günler olmuyor, zihnime yenik düşüyorum, o BİRliği hissedemiyorum. O günlerde yaptığımız şey yoga olmuyor mu peki? Bence oluyor. Bence yoga o halin bile gelip geçici olduğunu anlayıp kabul ettiğimizde oluyor. Bize düşen; o hale varıp varmayacağımızı bilmesek bile her gün çabalamaya devam etmek. Sonunda eve ulaşacaksak yolu yürümekten gocunmak niye?

Serap – Gün 4 & 5 Hayat, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan…

Kaç saattir yattığım yerden ikna etmeye çalışıyordum kendimi dünün ve bugünün özetini yapmayı planladığım bir yazı yazmaya ama olmadı bir türlü. Sabah başlayan renkli günümün (Allah’ım, ne kadar da çok eğleniyorum manasında renkli değil!) sebep olduğu bel ve karın ağrısı beni kanepeye çekti de çekti. Defne Hoca’nın yazısını okumamla sabahtan beri içimde halay çeken duygu çorbası sulu bir şekilde kendini dışarıya bıraktı nihayet. Özetten ziyade hayat hakkında bir şeyler yazmak istiyorum şimdi.

Şu sıralar benim için hayat, üst komşumun yaşadığı şey. Fazla bir tanışıklığımız yok kendileriyle. Banyolarından sızan su nedeniyle banyomun tavanı mahvolduğunda konuşmuştuk bir kez. Arada merdivenlerde karşılaştığımızda da merhabalaşırız sadece. Yaşça benden biraz büyük olduğunu tahmin ettiğim bir çiftti üst kat komşularım. Yurtdışında bulunduğum yıl boyunca aileye yeni bir birey katılmış anlaşılan, şimdi bir bebek var evde.

Evde benden başka nefes olmadığından, televizyon filan da izlemediğimden sesler gayet net ulaşıyor aşağıya. Bir süredir onlarla beraber yaşıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Sabah agucuk sesleriyle uyanıyorum. Bebek ağlıyor, bebek seviliyor, çamaşır makinesi gece gündüz durmaksızın çalışıyor. Bebek sebebiyle olsa gerek gelen giden sayısında da büyük bir artış var. Babaanneler- dedeler (olsa gerek), arkadaşlar, sürekli bir kalabalık.Bunları şikayetçi olduğumdan ya da yakınmak için yazmıyorum, zira sıkıntı gürültü filan değil. Olay tamamen BEBEK!le alakalı.

Ben çocukları her zaman çok sevmişimdir.  Çocukluğum küçük bir kasabada geçti. Kasabalarda doğarsın, büyürsün, evlenirsin ve çocukların olur, aksi bir durum çok nadirdir. Bu demektir ki; evliysen çocuğun vardır ya da olacaktır. Yani çocukluktan itibaren böyle bir kod var benim kafamda; bir gün mutlaka benim de çocuklarım olacak!

Eski eşimle kendi seçimimle ve severek evlendim. Ne var ki; evli olduğum süre boyunca çocuk istemediğimden çok emindim. Yani bir gün çocuğumuz olacaktı elbet ama o zaman gelmemişti işte. Daha önümüzde yaşanacak koca bir HAYAT vardı. Gidilecek yurt dışı seyahatleri, festivaller, konserler… Çocuk bunlara ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramazdı. Hem çocuk yapmak için paraya ihtiyaç vardı, henüz o kadar paramız yoktu, hazır değildik. Sonra hayat planlandığı gibi gitmedi (Zaten ne zaman gider ki!) ve boşandık.

Yaşım 35 i geçtikten sonra çocukla ilgili düşüncelerim değişmeye başladı. Ayak bağı olmaktan ziyade büyük bir zenginlik olmaz mıydı çocuk sahibi olmak? İçinde bir yaşam büyütmek, dünyaya yeni bir can getirmek, onunla birlikte hayatı yeniden keşfetmek. Aslında olayın kendisi oldukça muhteşemdi de benim onu görüş şeklim biraz falsoluydu mu ne? Etrafımda gördüğüm çocuğu olduktan sonra kendi olmayı unutmuş, yorgun, bitkin, kendini gerçekleştiremedikçe “Saçımı süpürge ettim senin için!” diyerek çocuğunu ezen, suçlayan anne prototipi miydi beni soğutan? Hep duyduğum; “Aslında katlanılacak çile değil de çocuklar için sabrediyorum “ sözleri miydi gözümü korkutan. Yani çocuğum olursa artık onu sevmesem bile yaşamak zorunda mı kalacaktım bir adamla? Bilmiyorum. Tek bildiğim yaşım ilerledikçe çocuk sahibi olmaya dair duyduğum isteğin artmış olması. Belki de biyolojik saat diye bir şey var gerçekten de.

Kulağımdaki tik tak sesleri hayatı ve hayatı algılayışımı değiştiriyor ve bu durum beni rahatsız ediyor. Mesela erkekleri sadece erkek olarak göremiyorum artık. Etrafımdaki tüm erkekler potansiyel bir baba adayı benim için. Kiminle tanışsam şöyle bir alıcı gözle bakıyorum, bu adamdan iyi baba olur mu? Bunu fark ettiğim zamanlar dehşete kapılıyorum.

İlk Hindistan seyahatime giderken en yakın arkadaşımın oğlu oldu. İkinci ve uzun yurt dışı seyahatimde diğer yakın arkadaşımın ikizleri oldu.  Ben yollardayken çocuklar dünyaya gelmeye karar vermişti sanki. Geçen gün 50 yaşındaki halamın ikizlere hamile olduğunu öğrenince pes artık dedim.  Evren benimle dalga geçiyor olabilir mi? Yine de sen bilirsin ama her sabah bebek ağlamasıyla uyanmak ve tüm günü onunla yaşa(ma)mak  biraz fazla olmuyor mu evrencim!

İşte böyle sanga, üst komşumun ki hayat, benim ki hayat değil sanki bu sıralar…

Serap – Gün 3 : İşte geldim burdayım

20180105_175025Selam Sangha,

Ben de geldim. Bugün Fatma  instagramdan hadi 28 güne gel yazınca şaşırdım. Hâlbuki uzun süre kontrol etmiştim blogu yeni bir şey var mı diye ama son dönem umudumu hepten kesmişim demek. Yazıların çokluğunu görünce inanılmaz mutlu oldum. Tekrar burda olmak çok güzel.

Geçen zamanda hastalandığım bir dönem oldu, nerdeyse 2 ay yoga yapamadım, zor bir dönemdi. Çok şükür ki daha iyiyim şimdi, günlük pratiğime geri döndüm.

Yeni yıl için ani bir kararla ailemin yanına gittim. Memlekete gidişleri pek fazla sevmiyorum ben; belki artık arkadaşlarımın orda yaşamıyor oluşundan, belki yapacak bir şey bulamamamdan, belki de çocukluğum ve ergenliğim boyunca oraya ait olduğumu hissedememiş olmamdan, bilmiyorum. Ancak bu sefer diğerlerinden farklıydı nedense, isteyerek gittim ve hiç de sıkılmadım orda olmaktan. 5 gün su gibi akıp gitti. Ailem çocukluğumun geçtiği Lalapaşa’dan fazla uzak olmayan Uzunköprü’de yaşıyor ben üniversiteye gittiğimden beri.

1200 nüfuslu bu küçük kasabaya en son ne zaman gittiğimi hatırlamadığımdan annem Lalapaşa’ya gitmeyi önerdiğinde pek heyecanlanıp hemen kabul ettim. Eski komşumuzu ziyarete gittik. Çocukluğumun geçtiği ev uzun zamandır boş olduğundan yıkılmak üzereydi. Çamurlu pencerelerden içeri baktığımda odaları tastamam eşyalı haliyle görüverdim, kanlı canlı anılarla beraber. Kömürlük ve hemen bitişiğindeki sağır dedenin evi tamamen yıkılmış. Bana o zamanlar kocaman gelen evin bahçesi pek bir küçük göründü gözüme. Biraz uzakta akan dereyi izledim bir süre. Evin yanındaki sağlık ocağı hastane olmuş, 25 yıldaki en büyük değişiklik bu sanırım.

Evden fazla uzak olmayan okuluma gittim sonra. Anaokulum Halk Evi, ilkokulum Anadolu lisesi olmuş ancak bina ve bahçede bir gıdım değişiklik yok. Ben anı dolu bu yerin dışardan fotoğrafını çekmeye çalışırken okulun hemen karşısında bulunan Jandarma binasındaki asker bağırdı: “Fotoğraf çekmek yasak!”

Geri döndüğümde komşu annem çiğ börek hazırlıklarına başlamıştı. Çocukluğumda hafta sonları komşular ve komşuların çocukları Kamile Teyze’nin evinde toplanır çiğ börek yapar, yerdik. Biri hamuru açar, diğeri malzemeyi koyar ve kapatır, bir diğeri pişirir, çocuklar da ayranı yapardı. Kalabalık mı kalabalık bir ortam, tam bir imece usulü çalışma. Ah nerde o eski komşuluklar klişesini gerçek kılan bir yakınlık vardı mahalle sakinleri arasında. Kapı hiç kilitlenmezdi mesela. Çiğ börekleri yaparken Kamile Teyze, ona misafir gelen ve yemeğinin olmadığı bir gün bizim eve gelip annemin pişirdiği yemeği alıp götürdüğünü ve misafirlerini doyurduğunu anlattı, hem de annem evde yokken! Normaldi yani bu tarz şeyler.

İşte yeni yılın ilk günü Coşkun Sabah’ın “Anılaaaaarrr” temasıyla geçti benim için. Biri Yengeç’te dolunay mı demişti, ev, anne filan!

Evde anne, baba yaşlı ve maalesef sağlıklı değil artık. Nerdeyse 40 yaşına gelmiş olsam da hala onların çocuğu olduğumdan mı bilmem zor geliyor onları böyle görmek. Sanki artık onlar çocuk, biz büyüdükte onlarla ilgilenme sırası bize gelmiş gibi. Zihnimdeyse hep çocukluğumdaki gibi genç ve sağlıklılar. Zihnimdeki ve gerçek hayattaki resim uyuşmuyor bir türlü.

Döndüğüm gibi derslere başladım. Son günlerin vazgeçilmez konusu yoga dersi vererek geçinme gailesi. Kolay iş değilmiş! Daha başka neler yapabilirim diye düşünemeye başlasam da yeterli değil, harekete geçmem gerek bir an önce. Yeni yıl, yeni umutlar…

Bugünkü pratiğe gelecek olursak; her zamanki gibi nefes çalışmalarıyla başladı. Yoga yapamadığım dönemde nefes çalışmalarını bırakmadım neyse ki. Artık eskisi kadar erken kalkmasam da, kalktığımda ve bazen pratiği bitirdiğimde bile hava karanlık oluyor. Her sabah yogaya başladığımda şu sabah hamlığının çaresi bulunsa diye geçiriyorum içimden. Hele şimdi havalar da soğuk, durum daha berbat. Güneşe selamlardan sonra yere geçtim. Ayak tabanlarımı birleştirdiğimde yogaya ilk başladığım zamanlardaki bir an geldi aklıma, sağ ayağımın soldan biraz küçük olduğunu fark ettiğim an. O an ki; bir dehşet anı olarak kazılı zihnimde, bunca yıldır bu bedenin içinde yaşayan ben bunu daha önce nasıl fark edemedim! Bedenimden ne kadar kopuk yaşadığımın farkına vardığım o an, duyduğum acı ve pişmanlık keskin bir şekilde geldi hatırıma. Ardından da şükran duygusuna boğuldum, iyi ki hayatımda yoga var diye.

Bugün iki pratikli şanslı günlerimden.  Artık yoga yapabildiğim için yapamadığım günlerin acısını çıkarırcasına günde iki pratik yapıyorum sık sık. Öğleden sonra sabaha nazaran daha açık bedenimle daha güçlü bir pratik yaptım, ilaç gibi geldi.

Akşamüzeri pazara gittim. Pazarlar en sevdiğim açık mekânlardan biri. Taze meyve sebzenin, yeşilliğin kokusu ve bolluğu, -kendi memleketimde asla mümkün olmayan bir şekilde- meyve ve sebzelere dokunarak, birer birer özenle seçmek, satıcıların müşteri çekmek için bağırarak söylediği esprili sözler. Büyülü bir mekân benim için pazar. Marketten aldığım sebzelerle yaptığım yemeğin tadı pazardan alıp yaptığımla bir değil mesela. Şalvarıyla yerde oturmuş, tatlı şivesiyle konuşan köylü teyzenin uzattığı maydanoz başka illaki.

Pazardan çıkmış Yivli Minare’nin ordan geçerken öyle bir gün batımı vardı ki sormayın gitsin. Pembiş pembiş bulutları görünce dayanamadım, elimdekileri yere bırakıp fotoğraf çektim üşenmeden. Öyle güzel bir akşamdı.

Antalya’dan selam olsun, iyi ki döndüm…