Serap- Ayaklarını yere sağlam basmak

21845553_10155785009082188_531028233_oBugün kendimi çok güçlü hissediyorum.

Sabah yoga yapmak üzere platforma doğru giderken dağın etrafını saran bulutları görünce büyülendim adeta. Hani kredi kartı reklamında diyor ya; “Paranın satın alamayacağı şeyler vardır… “, horozun ötüşüyle gözünü açıp uyanmak, dışarı adımını attığında ciğerlerinin çam kokusuyla dolması, doğanın her türlü haline, güneşin doğuşuna, batışına tanık olmak, rüzgârın ağaç yapraklarında oluşturduğu uğultuyu dinlemek, kuşların uçuşundaki zarafeti izlemek paha biçilmez.

Matıma oturup gözlerimi kapadığımda karşımdaki Tahtalı Dağı’nın heybetli görüntüsü asılı kaldı zihnimde bir süre. Pranamayayla başladım. Uzun süredir yapmadığımdan özlemişim, çok ama çok iyi geldi. Nefesin etkisiyle sessizlik yayıldı, her şeyin üzerini kaplayarak tüm ruhuma yerleşti. Yogayı BİRleşmek olarak tanımlıyoruz ya; o anda bu tanım kelimelerin ötesinde, zihinsel bir açıklama olmaktan çıkarak tüm hücrelerimde duyumsadığım bir var oluş haline geldi. Doğa nerede bitiyor, ben nerede başlıyorum belirsizleşti. Hem kuştum, hem ağaç hem de dağ. Evrendeki pek küçük, pek önemsiz olan varlığım hayatiydi aynı zamanda. Genelde bu haller pratiğin sonunda gelir bana ama bu sabah daha başlamadan benimleydi, şükürler olsun.

Ben gökyüzünde olanların yeryüzünü etkilediğini düşünenlerdenim, bu yüzden elimden geldiğince takip ediyorum yukarda neler olduğunu. Bu haftanın teması denge olunca ben de dengeyle ilgili güçlü bir pratik yapmaya karar verdim bu sabah.

Tek bacak üzerindeki denge pozlarında zorlanıyorum. Bugün savaşçı üçte dururken ayağıma takıldı gözüm. Kalçaların paralelliğini bozmadan vücudumun ağırlığını bir taraf üzerinde dengelemeye çalıştıkça ayağım büzülüyordu. Ayak parmaklarımı mümkün olduğunca aralayıp tabanımı tam olarak yere yerleştirmem gerektiğini biliyordum ama bu bilgi hiç mi hiç işime yaramıyordu o sırada işte. Ayağım büzülüp yere temas ettiği alan daraldıkça havalanıyor, o havalandıkça dengemi kaybediyor, dengemi kaybettikçe sinirleniyordum. İnat ettim, o ayağın üzerinde durulacak! Açtım parmaklarımı iyice, tabanımı yere sıkıca bastırdım. Ağırlık tüm bacağımdan geçerek ayak tabanıma doğru yayılmaya başladı. İçim çığlık çığlığa; daha fazla dayanamayacağım diye bas bas bağırıyor. Biraz daha dayan diyorum, sabret. Bir sınıra geldiğimi hissettim, ateş, öfke, yanıyorum! Sordum ne olacak dayanamazsan diye, öleceğim dedi! Kıpırdamadan durdum bir süre. Ayağımı diğerinin yanına koyduğumda cevap verdim; gördün mü bak, hiçbir şey olmadı, üstelik çok daha güçlüsün şimdi.

Yoga yaparken yaşanan aydınlanmalar sayısız. Geçen yıl işimden ayrılmak isteyip bir türlü ayrılamadığım dönemde yeni bir hocanın dersine gitmiştim. O dönem; tüm dikkatimi işimi ne kadar sevmediğime verdiğim ama ayrılmaya da cesaret edemediğim bir dönemdi. Arafta geçirdiğim 6 ayın sonunda tamamen paralize olmuş, hareket edemez hale gelmiştim. O gün derse benden başka giden olmadığı için hoca ne yapmak istediğimi sormuş, ben de güç odaklı bir ders yapmak istediğimi söylemiştim.

Bolca chaturangalı dersin sonunda hoca üç kere el üstü duruş yapacağız dedi. İlk ikisinde hocanın da desteğiyle sorunsuz şekilde durdum ellerimin üzerinde. Üçüncü seferde bugünün konusu “Dayanamayacağım!” çıktı meydana. Baş aşağı bir konuşmadır gidiyor; ne işin var ellerinin üzerinde, onlar vücudunun ağırlığını taşıyamaz ki, bak bak parçalanıyor omuzların işte, şimdi kafa üstü çakılacaksın! Tüm kelimeler beynime doğru hızla akın edip korku tüm vücudumu kaplamışken bir ses duydum; “Yeteeeeeeerrrrrr!”. Hocanın yardımıyla yere indikten sonra fark ettim ki; o ses iç sesim değil dış sesimmiş, bildiğin bağırmışım! Utançla karışık kahkahalara boğuldum. Hoca dedi ki; yoga yeter dediğimiz o noktadan sonra başlıyor işte.

Hayatta da böyle değil mi; buna dayanamam, şöyle olursa yaşayamam deyip duruyoruz. Sonra o şeylerin hepsi oluyor ve biz yaşamaya devam ediyoruz. En korktuklarımız olduğunda bile; sağlımızı kaybettiğimizde, kendimizi onunla tanımladığımız ilişkimiz bittiğinde, tüm birikimimizi yatırdığımız işimiz battığında, en sevdiğimiz aramızdan ayrıldığında… Yaşıyoruz çünkü her şey geçiyor ve hayat devam ediyor.

Bugün ki pratik sırasında kalçadan da bir şeyler çıktı, dayanamayacağımla başladı, ağlamaklı devam etti ve açılarak son buldu. Belirsizlik önümde uzanmış, zihnim Ajda’dan “Sardı korkular” söylemeye meyletmişken, bugün neden yoga yaptığımı çok iyi anladım bir kere daha…

Serap – Gün kaç?

20170914_152706Merhaba Sangha. Uzun süredir sesin soluğun çıkmıyor,  sessizliği ben bozayım bari dedim. Fotoğraftan da anlayacağın üzere hala kendime yeni bir bilgisayar almış değilim. Prize takılı olmadan çalışmayan bilgisayarımın kapağı da tamamen kırılınca bilgisayarda yazma işlemi son bulmuştu benim için. Baktım ki her şeyi şehre döneceğim zamana erteliyorum, o bilgisayar bir süre daha alınmayacak belli oldu. Çareyi saksıya dayamakta buldum! (Burda büyük bir soru işareti gizli aslında, şehre geri dönecek miyim?)

Ben memleketten dönünce güya evimde bir süre kendi başıma kalacak, bundan sonra ne yapacağıma karar verecektim. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Gelen yoğun istek üzerine kampa geri döndüm. Memlekette çoluk çocuk, kalabalık, kampta bayram sebebiyle daha da fazla bir kalabalık derken kendi başına kalma hayal oldu. Kamp öyle kalabalıktı ki; sabahları matımı serecek yer zor buldum! Yine de bırakmadım pratiğimi elbette, her gün devam ettim.

Bayram süresince Çıralı alışık olmadığı bu kalabalığı kaldıramadı. Elektrik, su, hiç bir şey yeterli gelmedi, sigortalar attı, sular kesildi, daracık sokaklarda müthiş bir trafik oldu. Çıralı’nın bu halini hiç sevmedim! Yine de geçici bu durum deyip sineye çektim bir şekilde. Bayram bitince her şey normale döndü ve biz Çıralı’da sonbaharla baş başa kaldık. Sabah gün doğmadan, akşam gün batınca çorapları, hırkaları çektik, geceleri battaniyelere sevgiliye dolanır gibi dolandık. Nihayet bana kalan platformda sabahları yoga yaparken üzerime kuru yapraklar dökülmeye başladı. Çınar ağacı rüzgârdan daha fazla sallanır, kediler kucaklarımızda daha fazla yer alır oldu. Bir de; cır cır böceklerinin sesi kısılırken zihnimin sesi yükseldi; bundan sonra ne yapacaksın?

Şöyle bir düşündüm; tam 14 aydır sadece bana ait olan bir alanda yalnız başıma kalmamışım hiç! Dile kolay, tam 14 ay. Bazılarınız “Ne olmuş ki!” diyebilir. Benim gibi kendine ait alanı olmadan nefes alamayan, hep köklerine bağlı yaşamış, rahatına düşkün biri için mucize gibi bir şey bu ama yaptım işte. Köklerimi söktüm ve orası, burası demeden diyar diyar gezdirdim. Elbette bunu geri döneceğim düşüncesiyle yaptım, başka topraklarda yeşeremeyeceğimin bilincindeydim. Ne var ki bu süreçte evime, yaşadığım şehre yabancılaşmışım. Köklerim de artık betona değil toprağa, doğaya salınmak istiyor sanki ama nasıl yapacağını bilemiyor.

Ben böyle kara kara dönsem mi dönmesem mi diye düşünürken bir arkadaşım Olympos’ta bir yer yoga eğitmeni arıyormuş dedi. Dolunayın olduğu gün geldim görüşmeye, birkaç gün sonra da taşındım buraya. Madem akışla gidecektim vardı elbette bunda da bir hayır. Şimdi denizden uzaklaştım biraz, çam ormanlarının içindeyim. Sabahları folluktan yumurta topluyorum çocukluğumdaki gibi. Yaratıcı enerjiye alan açmaya niyet etmiş, henüz tam olarak faaliyette olmayan, doğa içinde güzel bir yer. (Burdaki ilk dersimi verdim gerçi.) Ziyadesiyle kendime ait alanım ve zamanım olasına rağmen zihnim rahat bırakmıyor yine şehir diye tutturuyor. Kırmızı çadırda olmam sebebiyle belki duygularım allak bullak, kararsız bir hal üzerimde. Dün telefon geldi, haftaya Antalya’daki bir stüdyoyla görüşmeye gideceğim ders vermek için. Bakalım yollar ne tarafa götürecek…

Son dönemden yeni haber,  instagramlı oldum ben de artık, yıllaaaaaar sonra! Merak ederseniz beklerim 🙂 @seraptutuncuyoga

20170911_085459-1

Serap – Ne yapacağız bu kadar farkındalığı?

PicsArt_07-27-03.37.26Gün ışığı gibi farkındalık

Merhaba Sangha. Son birkaç gündür 15-20 dakikalık öğle sonrası kestirmelerinden sonra inanılmaz bir enerji buluyorum içimde. İstanbul’a dolu yağan o günden beri buralar da esmeye başladı hafif hafif, en azından fazla acı çektirmiyor diyeyim. İşte ben, havanın nispeten tahammül edilebilir olduğu bu günlerde kısa siestam sonrası ne yapacağımı şaşırıyorum. Kitap mı okuyayım, yazı mı yazayım, denize mi gideyim, arkadaşımı mı arayayım, fatura mı ödeyeyim, her yanından parçalanmış virane ojelerimi mi değiştireyim, aklınıza ne gelirse yapmayı düşünüyorum. Sonra bir bakıyorum, ne olmuş? Saatler geçmiş ve ben uzandığım yerden bir milim bile kıpırdamamışım! Hiçbir şey yapmamanın dayanılmaz hafifliği. ( O da zor iş, bilen bilir, az çekmedim durmayı öğrenene kadar.)

Yeni ay sabahı niyet etmek üzere sessizce otururken niyet edeceğimi düşünmediğim bir şeye niyet ederken buldum kendimi. Ben başka bir şeye niyet edeceğimi sanıyordum. O niyet etmeyi düşündüğüm şey de sadece benim yapabileceğim bir şey değildi. Başka kişilerin katılımını gerektiren şeylere de niyet edebilir miyiz? Edemeyiz sanki. Zaten ben biraz bakınca bunun niyet değil bir arzu olduğunu gördüm. Bu arzumun beni yanlış yönlendirdiğine, insanlara değişik bakmama sebep olduğuna şahit oldum birden fazla kez üstelik. (Bunu görmeme rağmen bir şey yapabildim mi peki, hayır.)  Neyse ki içim benden daha bilge, başka bir niyet belirleyiverdi sağ olsun.

24 Temmuz günü bana bir şeyler oldu. Tüm günü başka bir boyuttaymışım gibi geçirdim. 10 Ocak’ta da aynen böyle bir gün geçirmiş, aklımı erdiremediğim bir konunun (sorunun) cevabı gün gibi doğuvermişti içimde. Hâlbuki ne uzun süre debelenmiştim o cevaba ulaşmak için ben.  Ne olasılık hesapları, ne “ya şöyle olursa ne yaparım”lar, ne korkular cirit atıp durmuştu kafamda. Aklım sürekli alarm veriyordu, koş Serap, kaaaaaççççç! Ama 10 Ocak günü içim bambaşka bir şey söylemişti bana.  Hiç şüphe yoktu, olması gereken bu diyordu. Ben, yeter bunca yıl aklımı dinlediğim, bu sefer içimi dinleyeceğim deyip sezgime kulak vermeye karar verdim veeeeee ne yaptım? Kocaman açtım kalbimi. Sonra ne mi oldu; çok kırıldı kalbim, hem de çok. Çok ağladım, hasta oldum. Kalbimin kırıldığı yerden ışık girecek dedim, cilalanmadan nasıl ayna olacağım dedim, avuttum kendimi. Böyle böyle aylar yaramı sarmakla geçmişken yeni ayın ertesi 24 Temmuz günü aynı şey oldu! İçim yine çok emin. 10 Ocak’ta gösterdiği şeyleri gösteriyor tekrar bana, böyle olacak diyor. Kadere inanıyor musunuz sangha? Korksan da, kaçsan da kaderin bu senin diyor. Benim kalbim kırık, canım yanmış cesaret edemiyorum bir kere daha kalbimi açmaya. Sütten iyi yanmış ağzım belli ki, temkinliyim bu sefer. Yine de bir yanım ikinci kez aynı şey oluyorsa var orda bir şey diyor, görmezden gelme! Ruh hastası gibi hissediyorum kendimi; sanki içimde iki kişi yaşıyor!

Yeni ay, sonrası kırmızı çadır derken bayağı özlemişim yoga yapmayı. Her gün yoga pratiğim devam ediyor. Son birkaç gündür öğrenci de var, ders veriyorum sabahları. Bu dönem her anım yeni farkındalıklarla geçiyor.  Dün sabah ders verirken fark ettim ki sosyalleşmeyle ilgili sıkıntım derslere de yansıyor. ( Büyük bir aydınlanma değil elbette; bir şeyle ilişkimiz her şeyle ilişkimizi belirliyor. Yoga da buna istisna değil.) Grup küçükken çok daha iyi iletişim kurabilirken sayı arttığında bir sıkıntı basıyor beni. Kalabalıklarda kendimi iyi ifade edemediğimi düşünüyorum. İçimde bir çalkantı. Bu sıkıntının ifadeden öte boyutları da var. Sanki sayı arttıkça öğrenciyi memnun edebilirliğim düşüyor. Sonra düşünüyorum; öğrenciyi memnun etmek zorunda mıyım? Neden bu memnun etme çabası? Hepsini yazmayayım, liste böyle uzayıp gidiyor.

Başka bir farkındalığım şu oldu; insanların ricalarını emir gibi algılıyorum! Bu sebeple biri benden bir şey yapmamı istediğinde hemen bir direnç oluşuyor. Sanki o kişi otorite ve benim buna karşı çıkmam lazım. Temelleri çocukluktadır muhakkak ama net olarak şundan kaynaklanıyor diyemiyorum.

Son durum şu; içerde biri var, her şeyi izliyor, gözlüyor. Bu böyle diyor, gösteriyor sorunu ama ben bu sorun karşısında ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum. Çok çaresiz hissediyorum, nasıl değişecek bu kadar şey! Farkındalık güzel şey de, bu farkındalıkla ne yapacağımızı bilmeyince ne yapacağız???

Blogtaki yazıları okuyorum. Burda yazan pek çok kişi ders te veriyor dolayısıyla yogayla ilgili sorulara aşinasınızdır. (Duygu’nun yazısı, sonrasında Pınar’ınki  duygularıma tercüman oldu.) Ben yeni yeni ne iş yapıyorsun sorusuna (henüz yetkin olmadığımı düşündüğümden utanarak) yoga eğitmeniyim diye cevap vermeye başladım. O kadar garip şeyler duyuyorum ki! (Sadece bununla ilgili bir yazı yazmayı bile düşündüm.) Hardcore yoga yapabilmek için kaç seans yoga yapmam lazım? Ne tarz yoga öğretiyorsun, nine yogası değil, değil mi? (Konuşunca anlıyorum ki yin yogayı kastediyor.) Pilates gibi yoga yapıyorsunuz değil mi? ( Meali; meditasyon yaptırmayacaksın değil mi, beden hareketleri yapacağız.) Geçen gün biri dedi ki; eee iyi yoga yapıyorsun , mutlu musun bari?  Bazen mutluyum, bazen değilim deyince haaa dedi, hep mutlu değilsin yani! (Yok, ben robotum, yoga yaptığım için duygularım yok diyesim geldi.)

Dün ataletimden kurtulup annemin ve abimin sürekli sorduğu düğüne gelecek misin sorusunu kendi içimde yanıtlayarak bir bilet aldım memlekete gitmek üzere. (En büyük sebep yeğenlerimi görmek). Sonrasında bir telefon geldi; yoga dersi aldığım stüdyoda ders vermek üzere görüşmeye çağrıldım. Memlekete gitmeden yapacağım görüşmeyi.

Şükürler olsun ki yogayla olan ilişkim beni bugünlere getirdi. Öyle güzel insanlarla karşılaşıyorum ki. Dün akşam benden daha genç bir arkadaşla konuşurken dedim ki; bu yaşıma geldim hala ne istediğimi bilmiyorum sanki. Ne olmuş yani dedi, her şeyi de bilmeyiver! Bir rahatlama geldi ki sorma. Hayat işte, çok ta şey yapmamak lazım kafasına giriverdim o anda. Didikle didikle nereye kadar, yaşa git işte dimi! Yine bu sabah tadına doyulmaz bir sohbet ettik başka biriyle.

Şu andan başkası yok işte be sangha. Ben de farkındalıktı, şuydu, buydu derken boşuna karmaşıklaştırıyorum sanki işleri. Halbuki hayat basit olduğunca güzel, değil mi?

Serap Gün 28 – Son (Başlangıç)

PicsArt_07-22-01.09.34Kasabadaki yeni oğlan

Sonuncu günden herkese merhaba sangha. Bir döngünün sonuna geldik hep beraber. Ne güzel oldu sizlerle tanışmak. Hiçbirinizin yüzünü görmesem de pek çok insana nasip olmayacak şekilde,  doğrudan iç dünyalarınıza girerek tanıştım sizinle. Yazı insanın en çıplak olduğu yerlerden biri bana kalırsa. Kırılganlığınıza, insanlığınıza şahit olmak ne güzeldi, kendime daha fazla yaklaştım sayenizde. Her halinizde kendi hallerimi gördüm, minnettarım. Bu blog sayesinde gerçekleşen karşılaşmaların tesadüf olmadığını, bir gün cismen de tanışacağımızı hissediyorum.

Geçtiğimiz 28 gündeki hedefim her gün yoga yapmak ve yazmaktı. 1 gün hariç her gün yogamı yaptım ve yazmayı atladığım birkaç gün olduysa da ertesi gün hemen telafi ederek niyetimi gerçekleştirdim şükürler olsun. Yan niyetim de iyi bir yoga eğitmeni olmak için elimden geleni yapmaktı 28 günde. Bu niyetim bana öncelikle niyetlerimi daha ayrıntılı olarak dile getirmem gerektiğini öğretti 🙂 Çok genel bir niyet etmişim, dolayısıyla içini fazla dolduramadım sanırım. Bu niyet ” İyi bir eğitmen olmak için şu kitapları okumaya, bu egzersizleri yapmaya niyet ediyorum.” gibi daha belirgin olmalıymış. Bu da bir deneyim, bir sonraki döngüye inşallah.

Bu sabah 5.45 te uyandım ve hemen platforma geçtim. Biraz sessizce oturduktan sonra kısa bir nadi sodhana yaptım, sonrasında da güneşe selam.  Önceki iki günün ağırlığı üzerimden gitmiş bu sabah şükür. Her bir hareketin hakkını vererek Sivananda serisini yaptım. Son güne yaraşır bir pratik oldu. Hani derler ya; bir şeye nasıl başlarsanız başlayın ama sonunu iyi getirin. Sonuçta hatırlananlar hep sonlardır.

Ben karşıma çıkan işaretleri takip eden bir insanım sangha, okuduğum bir cümle, tanıştığım insanlar, gördüğüm bir resim, aklınıza ne gelirse. Bilin bakalım dün karşıma hangi kitap çıktı? Kendine ait bir oda – Virginia Woolf. Kendisi demiş ki; “Bir kadın kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.” Oda tamam da para kısmına bakacağız artık 🙂 Bu 28 günde gerek kitap, gerek film, gerekse tanıştığım insanlar bakımından karşıma belirgin olarak çıkan iki tema oldu; kadın olmak ve kurmaca yazmak. Bu ikisi üzerine düşüneceğim ben biraz.

Kasabada yeni bir erkek var sangha, fotoğrafta gördüğünüz sürmeli gözlü yakışıklı. Kendisiyle sevişmek pek keyifli. Şu anda da ilgi beklemekte benden bu sebeple ayrılıyorum aranızdan.

“Seni seviyorum” cümlesini pek fazla kullanan biri değilim normalde ama seni seviyorum sangha. Bir yerde tekrar karşılaşma dileğiyle hoşça kal. Her son bir başlangıçtır…

Serap Gün 27 – Aya benzer

20170721_051851Gece dokuz buçukta yatmak işe yaramış, uyandığımda saat beşi biraz geçiyordu. Gözümü açtığımda gördüğüm manzara muhteşemdi! İncecik ay sırtını dağa yaslamış yıldıza kur yapmakta. Sanki kollarını açmış ta kucaklamak istiyor yıldızı. Yıldız da nazlanıp uzağa kaçıyor ondan. Öyle büyülü bir andı ki; yüreğim açıldı, büyüdü onları izlerken. Dakikalarca gözlerimi ayıramadım, ikisi birden gökyüzüne yükselene kadar bekledim. Güne böyle uyanmak gibisi var mı?

Ah sabahın bu karanlık saatleri; herkesin mışıl mışıl uykuda olduğu, etrafın büyülü bir sessizliğe gömüldüğü, içimin tarifsiz duygularla dolup taştığı o muhteşem zaman dilimi. Özlemişim çok bu saatlerde uyanmayı.

El, yüz yıkama işlerini bitirip hemen matın üstüne geçtim. Yine platformdayım, ormanın içinde. Cır cır böcekleri o kadar yüksek tondan ötüyorlar ki, kulaklarım sağır olacak!

Cır cır böceği bana hep yaz tatillerini ve denizi hatırlatır. Ben çocukken Vakıflar’a denize gider, ormanda çadır kurardık. Çadırlar bu kadar küçük değildi o zaman; üç odalı kocaman çadırda, üç hane kalırdık. Dayımın iki oğlu, teyzemin iki kızı, abim ve ben. Üç hane, 12 kişi bir arada!  (Bazen dedemle anneannem de gelir 14 kişi olurduk.) Vardığımız ilk gün, erkekler çadırın biraz uzağında toprağı kazar etrafına dört kazık çakar sonra da kazıkları çarşafla çevrelerlerdi tuvalet için.  Biz çocuklar her sabah bidonları doldurup ısınmaları için güneşe koyardık ki denizden çıktıktan sonra sıcak suyla yıkanabilelim. (Vakıflar denizi Akdeniz gibi sıcak değildi tabi)  Akşam vakti etrafa yayılan buram buram blendax kokusu hala burnumda. (Ele tam oturan ince belli, yivli gövdesi mavi , kapağı beyaz  blendax şişesi gözümün önünde.) Annemlerin yaptığı kızartmalar, yemelere doyamadığımız karpuz.  Çam ağaçlarına tırmandığım bir gün göğsümün altına kene yapışmış, (Ben tabi onun kene olduğunu bilmiyorum.) müthiş bir acıyla koşarak annemin yanına gittim. Anne, burda bir şey var, çok acıyor! Kim bilir ne kadar zamandır kanımı emmekten kocaman, mosmor bir top haline dönüşmüş keneyi, annem koparmaya çalıştıkça sanki etime daha fazla tutunmaya çalışan bacaklarını, kenenin patlayıp her yerin kan olmasıyla ağlamaya başlamamı çok net olarak hatırlıyorum. İzi hala durur sol mememin altında.

Bir ses insanı ta nerelere götürüyor! Cır cırlar biraz sakinleyince ben de güneşe selama başladım. Bazen yoga yaparken içimden gelen şunu yap bunu yapma sesleri bedenime mi yoksa zihnime mi ait kestiremiyorum. O ses güneşe selamda diyor ki; bu kadar hareket yeter, daha fazla yorma bedenini.  Baş üstü, omuz üstü duruş, yay, öne eğilme, tüm hareketler bir bir geliyor gözümün önüne, nasıl da büyüyorlar gözümde. Sivananda serisini yapmaktan vazgeçip yin yapmaya karar veriyorum bugün de. (Günahı iç sesimin üstüne!) Hem de yastık desteklisinden.(Bedenim çok nazlı bugün.) İyi geliyor, şükür.

Yogadan sonra uzanıp Iyengar’ın Light on pranayama kitabını okumaya başladım. Hava buz gibiydi. Kalkıp battaniye aldım. Onun sıcaklığı altında uyuyup kalmışım. Dedim ya, enerjim düşük bu sıralar. Kahvaltı için, üzerlerine domates, fesleğen, sarımsak ve zeytinyağı koyduğum ekmekler hazırlayıp fırına attım, pek güzel oldular.

Sonrası kahve faslı, film, taze fasulye ayıklama meditasyonu, yemek pişirme, kitap okuma (Kurtlarla koşan kadınlar), arkadaşımla telefon konuşması (bayağı uzun) Aylak’la yürüyüş, akşam yemeği, yatak. Fena rutine bağlamışım bu sıralar ama şikâyetim yok. Nerde izlemiştim hatırlamıyorum ama bir psikolog demişti ki; rutin olmasaydı insan evladı yaşamını sürdüremezdi. Ondan iyi mi bileceğim?

Serap Gün 26 – Desert Flower

Wuestenblume_filmAnnesi Waris’i sünnet olmaya götürürken

Merhaba Sangha. Sona iyice yaklaştık artık. Ayın halinden midir bilmiyorum enerjimde ciddi bir düşüş var. Normalde on buçuk olan uyku saatim kampa geldiğimden beri on ikiye sarkıyor çoğu zaman. Dolayısıyla normalde uyandığım beşli saatler altılı saatlere dönüşmeye başladı. Dün gece zar zor bitirdiğim diziden sonra hemen yatağa gitmeme rağmen sabah gözümü açtığımda saat yediydi Normalde yedi uyanmak için geç bir saat değil ama yoga ve sıcak iyi bir ikili değil benim için. Sabah altı gibi doğan güneş saat yedi buçuğa yaklaşınca karşıki dağı aşıp bizim kampa ulaşıyor. Bu sebeple güneşin vurmadığı o yarım saatlik dilim çok kıymetli o an. Hani daha önce dedim ya size ben uyanınca zınk diye kalkarım yataktan diye, bu sabah kendimi yalancı çıkaracak gibiyim. Bir yanım hadi hemen kalk yoga yapalım sıcak olmadan diyor, diğeri boş ver yayalım biraz. Yoga yapalım diyen kazanıyor elbette. Platforma yollanıyorum hemen ama yoga yaptığım yerde biri uyuyor. Bahçede kendime uygun bir yer bulup matımı seriyorum çaresiz. Oturuyorum biraz. İçim pek bir mızmız, bu sabah da yapmayalım yoga diyor. Olmaz diyorum, hele bir başlayalım. Karnımın altında bir yerde bir rahatsızlık hissi güneşe selam bile yapamayacağım diyor. Böylece yapacağım yoga yine evriliyor. Güneşin tepeme dikilmesiyle çok uzun olmayan bir yin pratiği yapıyorum.

Kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa girmek neşemi biraz yerine getiriyor. Benim için peynir, zeytin, domates üçlüsü kahvaltı için yeterli değil. Yumurtalı bir şeyler, ekşimikli biber (Trakya’da ekşimik diyoruz biz burda çökelek deniyor) belki menemen, belki fırına verilmiş üzeri bol malzemeli ekmekler illa ekstra bir şeyler olacak. Gül de benim kafada olduğu için her sabah misafirlere ne çıkaralım diye uzun uzun düşünüyoruz. Tıkandığımız yerde internete filan bakıyoruz. Bu sabah patatesli yumurta yapalım dedi Gül. Seve seve kabul ettim zira hem yapmayı hem yemeyi en sevdiklerimden. Ben aslında bunu soğanlı yapıyorum deyince istediğin gibi yap dedi. Mutfakta bir şeyler doğramak kadar meditatif bir şey yok benim için. Keyifle yaptım patatesli yumurtayı, çıkardık kahvaltıyı.

Kahvaltı sonrası klasik uzun bir kahve seansı. Karnımın altındaki yerde bir ağrı olduğundan yatasım geliyor hep. Film izleyeyim bari diyorum. İki film beğeniyorum, ilkini açamadığımdan ikinciyi izlemeye başlıyorum. Filmin adı Desert Flower. Sonradan öğreniyorum ki film Somali’de doğan Waris Dirie’nin gerçek hayat hikâyesiymiş. Konu kadın sünneti! Waris 3 yaşındayken sünnet ediliyor, 13 yaşında babası yaşında bir adamla evlendirilmeye çalışılıyor, evden kaçıyor, sonra İngiltere’ye gidiyor. Mc Donald’s ta çalışırken ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfediliyor ve sonrasında hayatı değişiyor. Değişiyor da hiç kolay olmuyor bu değişim. Tam ay halim yaklaşmışken bir de böyle bir film izleyince gözyaşım dinmiyor tabi. Sonra öfkeleniyorum çok, neden tüm dünyada kadınlar bu kadar zulme uğruyor? Filmi izlerken utanıyorum aynı zamanda; Türkiyeli bir kadın olmanın zorluklarından yakınıp durduğum için. 3 yaşında sünnet edilen ve tüm hayatını bu yarayla yaşamak zorunda kalan Somalili bir kadın olmak nasıl bir şeydir tahayyül edemiyorum. Filmde en çok etkilendiğim yer  Waris’in İngiliz kızla konuştuğu sahne. Çünkü o sahneye kadar Waris  kendine yapılanın normal olduğunu, ancak bu şekilde namuslu bir kadın olabileceğini düşünüyor. ( Ve elbette bunun dünyanın her yerindeki kadınlara yapıldığını! ) Sonra İngiliz kız diyor ki; kadın olmak öyle bir şey değil, burda hiçbir kadına bu yapılmıyor ve vajinasını gösteriyor. İşte orda Waris’in tüm dünyası yıkılıyor. Bu bedenindeki geri dönülmez tahribattan ziyade iç dünyasındaki tahribatla ilgili bana göre. Tüm hayatı boyunca bir yalana inandırılmış olmasının ve dünyanın ne kadar adil olmadığını o dakika kavramış olmasının getirdiği büyük hayal kırıklığı. Offff, offff.

Film bitince kızlarla biraz sohbet ediyoruz.  Sonra akşam yemeği hazırlıkları için mutfağa geçiyoruz. Moralim düzeliyor yine biraz. Baya erken girmişiz yemek saatine daha çok varken bitiyor tüm işimiz. Sonra Aylak’la kısa bir yürüyüş, yemek ve saat 9.30 u gösterdiğinde tüm pilim bitmiş vaziyette herkese iyi geceler dileyerek yatağa gidiyorum.

Serap Gün 25 – Sonra bir ev boyadım sana, kapısı mavi zili deniz

PicsArt_07-20-06.03.27.jpgAkşam yürüyüşünden

Çal, çalsana kapımı sangha. İhtiyacım var bu aralar zira tırlatmalı hallerdeyim son birkaç gündür. Normalde sinirlenmeyeceğim şeylere sinirlenir oldum. (Biri şampuanımı almış, başka bir banyoya götürmüş, sonra geri getirmemiş. Deli dana gibi şampuan ararken çıldırıyorum mesela!) Ya da biri bana haber etmeden başka bir kıtadan eşyalarımı yollamış, 3 kuruşluk şey için yazmış 500 kuruş, haliyle gümrüğe takılmış. On beşer dakikadan iki kez hatta bekliyorum telefona bakan yok. Konuştuğum müşteri temsilcine açıklıyorum durumu, umursamaz şekilde kırk beş dakika bekleyenler de var diyor, delleniyorum! Lanet olsun, alın gümrüğün olsun her şey diyesim geliyor, diyemiyorum. Gereksiz yere bir sürü para ödüyorum. Kırmızı çadırın yaklaşan ayak sesleri bunlar, biliyorum. Bilmek çare oluyor mu, ıhhhhh.

Sabah 6.00 da uyandım bu sabah. (Soldan kalkmış olacağım ki pek bir hezeyanlı geçti bugün!) Kapalbhatiyi yüzlük ikinci tur bitimi bıraktım. Nadi sodhana birkaç turdan ileri gidemedi. Hadi o zaman güneşe selam, eğil, kalk. Yine Sivananda serisi, yine sabah katılığı. Ben 3 yıldır nerdeyse her sabah (İstisnalar hariç elbette) yoga yapıyorum, bu sabah katılığı yeni yeni peyda oldu. (Bir süredir dışarda uyuyorum, ondan mı acaba?) Şikâyetsiz, pazarlıksız yoga yaptığım sabahları özlüyorum. Bu sabah da Allah kabul etsin yogası  😦

Kahvaltı sonrası kendime soruyorum, yazı yazalım mı? Zaten yoganda anlatacak bir şey olmadı diyor, Ihhhhh. Peki. İtiraf edeyim kampta huysuz olan sadece ben değilim. Kırmızı çadıra girmesi yakın birden fazla kadın bir arada olunca durum vahimleşiyor. Herkesin hey heyleri üzerinde. Ortam yüksek gerilim hattı gibi. Ben kimseye bulaşmadan sakin sakin köşemde takılıyorum. Sonra ilk paragraftaki durumlar vuku buluyor, sinir katsayım yükseliyor. Hani barometrenin yükselen kırmızıçizgisi var ya, aynen öyle.

Tebdili mekânda ferahlık var deyip bisikletle turlamaya karar veriyorum. Sadece iki bisiklet kalmış, birinin tekerliği patlak diğerinin zinciri atık! Olsun, yürürüm diyorum. Çıkıyorum yola. İçerdeki dürtüyor, Abida dinleyelim, nolur. Depresife bağlama diyorum, yürü, bak her taraf ne kadar güzel. Yüzyıllardır telefonumdan silemediğim- gerçekten oldukça- karışık listemi açıyorum. Sus duymasın diyor. İyi, duymasın. Dolunayda hortlayan uzak geçmişten sonra gün içinde yaşananlar sebebiyle yakın geçmiş de hortlamış durumda. Hortlasın bakalım. Doğanın güzelliğinden büyüleniyorum. Bak işte diyorum, ne var darlanacak? Her şey o kadar güzel ki. Güzellikleri belgelemek lazım elbette. (Fıstık benim olacak, nıha ha ha haaa !) Yürüyorum, yürüyorum, fotoğraf çekiyorum, yürüyorum. Sonra o masalsı yere geliyorum. Doyamıyorum gün batımını izlemeye. Çalan şarkı ne kadar “kırılgan” olduğumuzdan bahsediyor. Tam yeri diyorum, çok seviyorum Sting’i. Şezlongta uzanmış şükranla doluyorum gün batımı renkleri karşısında. Atıyorum kendimi suya sonra, ohhhhh. Negatif ne varsa alıp götürüyor su.

Kampa geldiğimde herkes akşam yemeğini bitirmişti. Birkaç bir şey alıp sessizce yedim yemeğimi. Bugün kamptan ayrılacaklar vardı. Otobüs saatleri gelene kadar onlarla sohbet ettik. Gidenleri uğurladık. Gül Game of thrones izleyelim, projektör çalışıyor mu bakalım, çekirdekte alırız dedi. ÇEKİRDEK lafını duyduğum an olay koptu zaten benim için. Perdeyi gerdik, oturacak yerleri hazırladık. Gidecekleri otobüse bırakıldıktan sonra diziyi izlemeye başladık. Kampta kalan Rus çocuk Türklerin çekirdek sevdasıyla dalga geçti. Uyku saatimin yaklaşmasıyla bölümü sonunu güç bela getirdim. Bu gece homini gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak bitti.

PicsArt_07-20-06.01.47.jpg

Serap Gün 24 – Öylesine

20170704_192815.jpgİyi geceler sangha. Bugün bol rüzgârlı hava, her yer toz toprak. Serinletiyor mu dersen ıhhh. İstanbul’u sel almış. Yağmur buralara da uğrasın diye dua eder oldum.

Dışardaki gürültüler sebebiyle saat 4 gibi uyandım bu sabah. Hani şu uyurken top atsalar uyanmam diyen insanlar var ya, çok özeniyorum onlara. Benimki tilki uykusu, en ufak seste uyanıp sonrasında uyuyamayanlardanım. Uykum var uyumak istiyorum ama sesten uyuyamıyorum. Kalkıp yogamı yapıp öyle uyumayı deneyeyim dedim, kolumu kaldıracak takatim yok. Tuvalete gidip geldim, pamuk tıkadım kulaklarıma, olacak gibi değil. Yastık battaniye toplayıp sessiz yer arayışına başladım. Bir yer bulup kıvrıldım. Orda da başkaları varmış. Böyle böyle kim bilir kaçta daldıysam uykuya, saat 7 gibi uyandım. Dün akşamdan iki kişi sabah 7.30 da derse gelebiliriz demişti. Başlasam yogaya onlar gelirse yarım kalacak diye başlamadım. Onları beklerken rüyamı yazayım dedim. Saat sekiz gibi geldiler ama yoga yapmayacaklarmış! Kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Ben uykusuzluktan huysuz.

Kahvaltı sonrası yaydım da yaydım. Kitap okuyayım dedim, odaklanamıyorum bir türlü. Öğle vakti kestirdim biraz, bir şeyler izledim netten. Artık tamamen bayılma moduna gelince bir denize gideyim bari dedim. Yolda bir arkadaşa uğradım, o da bana katıldı, beraber gittik. Deniz dalgalıydı. Biraz yüzme, biraz sohbetten sonra kampa döndüm. Duşumu aldıktan sonra yemek vakti gelmeden yapayım bari yogamı dedim.

Ormana platforma geçtim. Dün Fatma pranayamla ilgili bir şeyler yazmış. Yapayım mı yapmayayım mı derken yapmamaya karar verdim. (Sonraki günler nasıl devam edeceğimden emin değilim hala) Akşam yogası olunca vücut pek bir esnek, tadını çıkardım. Güneşe selamdan sonra Sivananda serisine başladım. Vücudun esnekliğini de kullanarak hareketlerde daha uzun süreler kaldım. Sarvagasanayı ellerimi havada birleştirerek yaptım. Halasanadan sonra köprü yaptım iki tane. Öne katlanmada başım dizlerimi öptü çok rahat. Mayurasanada ayaklarımı platform dışına çıkarınca başımı yerden kaldırabildim. (Mayurasanadan sonra ciddi bir aktivite oluştu karnımda.) Kakasanada normalden uzun durdum. Trikosanada tüm yan bedenin uzadığını hissettim. Velhasıl güzel bir pratik oldu. Savasanasadan sonra oturup moola mantrayı söyledim.

Yaptığım yogayı iyi-kötü diye nitelendirmeden, hissettiklerime bağlanmadan, hissedeceklerimle ilgili beklentiye girmeden yapmam gerektiğini biliyorum ama bunu yapmak öyle zor ki! Kendimi hep bir şeyler hissetme arzusuyla yakaladığımı itiraf etmeliyim. Hissetmezsem o yoga iyi olmamış gibi nitelendiriyorum. Bir hareketi yapabildiğimde ego ister istemez cilalanıp parlıyor.  Yapamadığımda konuşuyor, kazık gibisin yine! Yolum uzun yani anlayacağın sangha.

Akşam yogasında vücudun esnek olması güzel de, o vakitte yoga yapıp sonra sosyal dünyaya dönmek çok zor oluyor. (Hele de benim için!) Tam yemek vakti. Yogam bitmiş, kafam dumanlı, ağzımı açasım kimseyle konuşasım yok. Servise yardım edeyim bari dedim, elim ayağım tutmuyor. Bir başka âlemlerdeyim. Servis bitince tek başıma oturup sessizce yemeğimi yedim.

Şu an bunları yazarken elbette uykum çoktan gelmiş durumda. Ben çocukken yaşlı bir komşumuz vardı, gece oturmalarından ”Uyku geldi bedene, ne muylu kalkıp gidene.” diyerek ayrılırdı. Ben de aynı şekilde sahneyi terk ediyorum sangha. Ve perde….

 

Serap Gün 23 – Eş zamanlılık

20170704_192225Çıralı’da gün batımı

Merhaba Sangha. Bu sabah ta 5.50 de uyandım.  Matımın başına geçtim. Pranayama yapıp güneşe selama başladım. Dünkü esneklikten eser yok, kaskatıydım yine. Bedenin bu durumu neye göre değişiyor merak ettim. Dün gece yediklerimi düşündüm, öyle fazla bir şey de yememiştim hâlbuki. Bilemedim neden olduğunu. Eğilip kalkıyorum ama zordan.  Vücut esnemeyince külçe gibi sürüklüyorum onu sanki, pratiğin tadı olmuyor. Bugün de yogamızı yaptık Allah kabul etsin modunda bir pratikti, memnun kalmadım pek performansımdan.

Bahçedeki yabani otları temizlediğimi söylemiştim. Onlar temizlenince otların altında kalan maydanoz, semizotu, bostan ve kabaklar meydana çıktı. Diğer tarafta da biber varmış ama bayağı kartlaşmışlar artık. Biberlerin olduğu tarafı çapaladım ve ekime hazır hale getirdim bu sabah yogadan sonra. Yaz günü ne ekilir bilmiyorum ama bulacağım bakalım bir şeyler.

Kahvaltıdan sonra gelen bir arkadaşla çok güzel sohbet ettik. Fark ettim ki o kadar da asosyal değilim aslında, ben de konuşabiliyorum ancak ilgimi çeken konularda. Her konuda fikir beyan etmeye enerji harcamaktansa susmayı tercih eder olmuşum sadece.

Dün yazı yazmadığım için 22. günün yazısını bu sabah yazdım.  Asıl bahsetmek istediğim konuyu atlamışım nasılsa. Üzerimizden bir 15 Temmuz geçti malum. Olayın politik boyutu bir yana benim kişisel tarihimdeki öneminden bahsedeceğim biraz.

2016 yılı başında işten ayrılmaya kesin olarak karar vermiştim ancak bunu nasıl yapacağıma karar veremiyordum.  Değişik seçenekleri evirip çeviriyordum kafamda ancak bir yere varamıyordum.  Benim istediğim şekilde gelişmiyordu olaylar. Bugün, yarın derken 6 ay geçti! Ben her gün ayağımı sürüyerek işe gidiyor ancak ayrılacak cesareti bulamıyordum bir türlü kendimde. Sonra hayat bu tarz durumlarda yaptığını yaptı ve bir dizi olay sonucu o zamana kadar vazgeçemediğim her şeyden vazgeçerek Haziran sonunda istifa ettim. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

15 Temmuz 2016 günü –  birkaç saat sonra ülkemde olacaklardan habersiz -New York’a giden bir uçağın koltuğunda oturuyordum. İndiğim JFK havaalanının gümrüğünden geçerken iki polisin konuşmasında geçen “Turkey” kelimesi dikkatimi çekti. Türkçe dublajı şöyle bir konuşmaydı : “ Adamım, Türkiye’de olanları duydun mu? “ Evet, adamım, tam bir çılgınlık!” O an kötü bir şeyler olduğunu anladım. Ne olduğunu sormak istedimse de soramadım. Dışarda taksi kuyruğunda beklerken ilerdeki iki gencin video izlediklerini gördüm ve belli belirsiz duyduğum konuşmalarından Türk olduklarını anladım. Hemen yanlarına koşup ne olduğunu sordum. Bizim uçak kalktıktan sonra Türkiye’de darbe! olmuş dediler. Ben aptallaştım. Duyduğum haberi anlamlandırmaya çalıştım bir süre. Buluştuğum arkadaşım benim için çok endişelendiğini, tüm arkadaşlarının gün boyu onu arayarak beni sorduklarını söyledi. Orda bulunduğum sürede Türkiyeli olduğumu öğrenen herkes ülkenin durumunu sordu.

  1. günde yaratıcı yazmakla ilgili yazımı yayınladıktan sonra Burçe’nin Yaratıcı süreçler ve direnç yazısı dikkatimi çekti, okudum hemen. Yazısında bahsettiği kitabın konusu çok tanıdık geldi. Amerika’dayken buna benzer bir kitap okumuştum ben de dedim. Hatta bu kitapla ilgili günlüğüme yazmış ya da mektubumda bahsetmiştim bundan. (Ben mektup yazmayı çok seven biriyim. Bol bol elektronik mektuplar yazdığım gibi kâğıda yazıp postaladığım mektuplar da çoktur. -Evet, bu gelenek ölmedi benim için, hala yapıyorum bunu.- Yurt dışına çıkmadan önce Nil birbirimize bol bol mektup yazalım dediğinde de seve seve kabul etmiştim. Tüm seyahatim boyunca mektuplaştık.) Hemen koşup günlüğümü aldım ve okumaya başladım 1 yıl önce yazdıklarımı. Kendime dair şöyle gözlemler yapmışım: “Kendime ayıracak daha fazla zamanım olduğunda daha çok yazarım zannetmiştim ama öyle olmadı. Hayatlarımızın çoğunu iş kapladığı için kendimizi bunun üzerinden tanımlar olmuşuz. Hayatına birden- normalde iş için harcadığın- 12 saat eklenince insan ne yapacağını bilemiyor!” Sonra şöyle yazmışım “ Yazmak da belli bir disiplin gerektirir mi? Ben hep bir gün vahiy gelecek, ben de oturup yazmaya başlayacağım gibi düşünmüştüm! Sanırım işler böyle yürümüyor.” O yazarın değil ama David Lynch’in Catching the Big Fish: Meditation, Consciousness, and Creativity kitabından notlar almışım. Kişinin yaratması için derin meditasyonda olması gerektiğini ve içindeki öze ulaşması gerektiğini yazmış.(Bir ben var benden içeri). Hazır açmışken okudum biraz günlüğü. Rüyalarım, Amerika’ya dair gözlemlerim.

Günlükte kitapla ilgili bir şey bulamayınca Nil’e gönderdiğim mektupları okuma başladım. (Nedense çok önemli bir amaç haline geldi bu kitabı bulmak, illa bulunacak!) 6. Mektupta aradığımı buldum. Kitabı 2. El eşyalar satan bir dükkândan almışım. The War of Art: Break Through the Blocks and Win Your Inner Creative (Başka iki kitap daha almışım). Sonra o günü, bir adamın peşinde ta Montana’dan kalkıp New Mexico’ya gelen ve adamla ayrılmalarına rağmen 16 yıldır orda yaşadığını söyleyen dükkân sahibesiyle yaptığımız muhabbeti hatırladım çok net bir şekilde. 6. Mektuba gelinceye kadar okuduklarımla da Santa Fe’nin insanı ressam olmaya zorlayan muhteşem gökyüzü, doğası, Kapadokya’ya benzer kaya oluşumları, yoga stüdyoları, sanat galerileri doldurdu zihnimi. Amerika’ya gidişimin 1. Yıl dönümünde kısa bir zamanda yolculuk yapıverdim.

İnsan zihni garip şey, tek bir kitaptan nerelere geldim sevgili sangha. Kampın barında çalan caz müziği eşliğinde yazdığım satırlarıma burda son verirken iyi geceler diliyorum hepinize…

Serap Gün 22 – İstersen hiç başlamasın

Selam sangha. Sabah 5.50 de uyandım. Yine doğrudan matın üzerine gittim. Kapalbhatiye nadi sodhana da ekledim bu sabah, pek bir güzel oldu. Şunu fark ettim ki; pranayama ile başlayan pratiklerim başlamadıklarımdan daha farklı oluyor. Pranayama ile başlarsam hareketler daha kolay akıyor sanki. Bugün de Sivananda serisini yaptım, bir süre buradan yürüyeceğim sanırım. Bedenim açıktı öyle olunca daha keyifli geçiyor süreç. Her hareketin hakkını vererek yaptığım bir pratik oldu. Sonlara doğru Zorba geldi yine, beni bir iki koklayıp gitti.

Yogam bitince blogu açtım hemen Defne Hoca’nın yazısını görünce çok sevindim. Uzanıp rahat bir pozisyon alarak okumaya başladım. 3 yıl önce bloğu keşfettiğim zaman tadına doyamayarak okuduğum yazılardan biriydi yine. Uzun olması ayrıca mutlu etti.  Yazıyı okurken, küçücük bir kasabada büyümüş, evinde ve çevresinde hiç politika konuşulmamış, Türkiye’nin yakın geçmişine oldukça uzak biri olarak apolitik buldum kendimi. Üniversiteye gidene kadar nasıl bir ülkede yaşadığıma dair en ufak bir fikrim yoktu benim. Tüm hayatı yaşadığım küçücük çevreden ibaret sanırdım. 2000 yılında yaptığımız 21 günlük Anadolu turunda ilk kez ülkenin batısından çıkıp kuzeyini, doğusunu, güneyini görünce buraların da Türkiye olduğuna inanamamıştım. Ahval ve şerait ne kadar kötü olursa olsun her zaman umudun olduğuna inananlardanım ben.

Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa geçtiğimde “İstersen hiç başlamasın” şarkısını çalmak geldi içimden, açtım hemen. Ne çok özlemişim dinlemeyi. Tadına doyamadığım için Günebakan-Dünyanın Kapıları albümünün tamamını açıp dinledim. Yeni Türkü ne önemli yere sahip hayatlarımızda dedi Gül.

Kahvaltı sonrası güneşle köşe kapmaca başladı yine. Öğle saatleri orman görece serin oluyor, oraya geçtim. Uzandığım yerde uyuyakalmışım. Öğle yemeğinden sonra öndeki çardağa geçip uzandım, orda da uyuyakalmışım! Böyle miskin miskin kah uyur kah kitap  okurken  Nil çıkageldi. Büyük sürpriz oldu, inanılmaz sevindim. Denize gittik beraber. Uzayla kumda oynadık. Uzay nerdeyse 2 yaşında, sürekli bir şeyler konuşuyor ama anlamlı kelimeler söylemiyor henüz. Dillere meraklayım, onun dilinden konuştum ben de uzun uzun, laga luga ettik. Yalnız yemekte benimle konuşurken ayran içiyordu ve ayran dedi. Anlamlı bir kelime söyledi diye hepimizde bir bayram havası J Sanki onun konuştukları anlamsızmış gibi! Biz yetişkinler böyle sınırlı bakıyoruz işte her şeye, çocuk kim bilir neler anlatıyor. Nil yazdığı öyküleri bastırmak için dört yayın evine yollamış. O arada bir tane kısa film yazmış. Hayatını anlatıyor, yoğunluğu dinlerken bile beni yoruyor! İşte böyle de süper kahraman benim arkadaşım, iş, aile, arkadaşlar, çocuk arasında yazmaya vakit yaratabiliyor hala.

Nil’i,  Antalya’ya uğurlayıp kampa geldim ben de ama o da ne! Her yer karanlık, in cin top oynuyor. Üç kişiyi aradım kimse cevap vermedi. Sonradan geri döndüler, akşam yemeği için sahile pikniğe gitmişler kampçak. Önce ben de gelirim dedim ama duş alıp biraz uzanınca ta Çıralı’nın öbür ucuna gitmeyi gözüm yemedi, gelmiyorum diye mesaj attım. Yatmaya hazırlanırken arkadaş geldi, onunla lafladık. Sonra başka bir arkadaş geldi derken bizimkiler de döndü. Benim yine gözümden uyku akıyordu, yatağa zor attım kendimi.