Simay – Gün 5

Eylülün ilk gününden Namaste sevgili Şanga,

Bugün yine 6’da uyandım. 45 dakika boyunca da kalkacağıma direndim. Uyandırıp kanımı emen bir sinek de yoktu. ‘Sinek de gelmedi kalkmasam da olur’ diye bile düşündüm. Simay bırak allaşkına kalkacaksın işte uzatma dedim ve kalktım şükür.

Upavistha konasana’da olduğu kadar yanımda birine ihtiyaç duyduğum bir zaman yok sanırım. Birine sarılıp uyumayı düşler gibi of şöyle biri olsa da belimden itse sırtıma binse, üstüme otursa diye insan hayali kuruyorum.

Upavisthalar arasına ayakları kasıklara çekip, dış kenarlarını birleştirip, içlerini de tavana baktırdığın hareket var ya adı neydi Şanga? Onu koydum bugün araya- Kasıklarımdan şıpır şıpır bi açılma sesi geldi birkaç saniyeye. Şıpır diyorum çünkü gerçekten şıpırdı. Atıl kalmış bir binanın çatlak tavanından sızdıran irice damlaların yere çarpma sesi gibi böyle. Bina bile gözümde canlandı o an –yogada bina görmek enter.

İstanbul’da da kasırga fırtına çatılar uçacak diyorlardı da güneşle yağmur düetinden başka bir şey yok. Kreşendosuzca usulca. Bülent ortaçgil gibi mırıl mırıl tıngırdıyor öyle. Yeşilköy’de böyle en azından. Her nerdeysen orlarda da zaiyat yoktur umarım.

Namaste Şanga,
Sevgiler
Simay.

Simay – Gün 4

Selamlar Şanga, her şey yolunda.

İstanbul’a döndüm dün. Akşam 12’ye doğru uyudum. Sabah 6’da uyandım. Uzun süre sonra doğanın içinden İstanbul’a dönünce garip bir his olurdu. Doğasından koparılıp da kafese hapsedilen hayvan siniri gibi. Bu sefer olmadı. Hatta yokladım epey içimi. I ıh. Hiç mi hiç yok. Keza o gittiğimde yakaladığım telaşsız his de devam ediyor. Bu korunsun.

İstanbul’daki ilk Yogamı bu sabah yaptım. Sabah neredeyse kalkmıyordum. Uykum da yoktu halbuki. Sonra bir sinek geldi. Sağ olsun kaldırdı beni. Neredeyse zihnimdeki ‘kalkmasan nolcak ya uyusan uyursun he dön bi yastığı da çevir oh miss’ sineğinin peşinden yatmaya devam ediyordum. Neyse ki 6:45’lerde başladım Yogama. Tahmin ettiğimden daha odaklıydım. Geldi gitti düşünceler de bir şeye tutulmadım, hojdır.

Bittiğinde saat 8’e geliyordu. Eskiden Şanga, Yoga bitince onun dinginliğini ve sessizliğini korumak için garip bir kabuğa bürünüyordum. Yoga sonrası evde karşılaştığım insanlarla konuşmamak, bana bir şey dediklerinde içten içe sinir olmak gibi. Yoga yapmış olma egosu. Kendiyle kanlı bıçaklı çelişen bir şey olmalı -yoga ve egosu yani. Hani vücut geliştirmeciler aynaya bakar ya ben de sessizliğime bakıp övünüyorum gibi. Sus’umun şişmiş kasları. Sanırım içim alışıyor yavaşça -sükutumu benden başkasının zor dağıtacağına.

Kaldı ki dağıldı dağılacak diye korkulan sözde iç-sessizliğin asabi tıkırdanması, asgari seslere okay olmaktan daha tantanalı.

Her şey yolundadır Şanga, günaydınlar. Doğrusu tünaydınlar. İyisi mi tümaydınlar olsun

Sevgiler,
Simay.

Simay – Bilmiyorum ve Bu Beni Heveslendiriyor

Merhabalar Şanga…

Nasılsın? Her neredeysen oralarda nasıl gidiyor? Havası nasıl oraların?
Umarım kıyaktır her şey…

Ben Kuşadası’ndayım. Bugün buradaki 46. günümmüş. Çadır kurulma merasimim, çadırın içinde dolaşmalar ve şu ara toplanmalarla da 10. günümdeyim. Sıkıldım ve Yoga’mı özledim. Çadırdan sıkılmak da günah bir kelimeymiş gibi geliyor yani döngü bu ne yapacaksın ama ayın 1/3’ünü de alma be çadır. Neyse bugünün son olduğunu umuyorum.

Bu aralar aşırı derecede Michelangelo aklıma geliyor. Neden bilmiyorum. Aslında ben Leonardo’cuyumdur. Uniq’teki da Vinci sergisinde (2017) çocuklara sergi rehberliği yapmıştım bak. İlk çok çocuklu öğretmenlik deneyimimdi. Öğrenmeyi öğrenen ve bunu bırakmayan birini anlatmak, hele ki ufacık çocuklara anlatmak ‘vooaav’ demeleri delirtmişti beni. Hani bir lafı var ya Leonardo da Vinci’nin: ‘Realize that everything connects to everything else’ diye. Bu da keza delirtecek gibi yapmıştı beni, ilk duyduğumda. Sanki bildiğim her şey domino taşları gibi süperpoze paralel kesişen böyle 5 boyutlu bir şekilde devrilmeye başladı. Ardında da sadece yine o cümle kaldı: Realize that everything connects to everything else. Sahiden de öyle. Shadow eğitimimiz de bu beni çok heyecanlandıran süperpozisyonu besliyor. Biraz da deneyimin felsefesi, felsefeme daha derin bir deneyim platformu açtığı için Shadow Yoga’dan çok etkileniyorum. Nasıl yani diz kapakları korkular, eller ayaklar zihin abi diye diye kendimi diğer gün asker gibi o kilimin başında buluyorum. Of yarın bulabileceğim kendimi orada yani… Umarım!

Michelangelo diyordum değil mi. Michelangelo geldiği gibi Pınar’ın evvelsi günkü yazısı da çok aklıma geliyor. Pınar yazmadan evvel de geliyordu. Bir mindset olarak yani. Herhalde kendiyle çalışmaya hevesli-bıkkın-bir şekilde vazgeçemeyen herkesin aklına gelebilecek hepimizi öncesi ve sonrası değişse de aynı tonda bir ‘eeee!!?’ ye sürükleyecek bir merak bu. N’apalım yani? Hayat ağzımıza sıçıyor gibi görünse de hamdolsun mu diyelim? Ya da elimizde 3 kuruş olunca ona da hamdolsun diyelim demeyince kıtlık mı bilinci? Hiç küfür etmemeli yoksa küfrü mü çağırırız?

Doğruya doğru Şanga. Kimse insanın hayat amacını bilmiyor. Hani karıncalar bile yönlerini elektromanyetik alana göre buluyor. Bizim -yani ortalama bi insanın- bunun yanından geçtiği söylenemez. Söylenir belki ama ben söyleyemem en azından. Tek bildiğim hepimiz bir şeylere ihtiyaçlıyız işte. Genellikle büyük resmi de göremiyoruz. Hani aslında elinde büyük resimlerimizin hepsini tutan biri dese ‘bu zor zamanlar bunları yaşamayabilirsin istersen şunları yaşa daha düz bir yol ama bak bunları yaşayınca da büyük resim şöyle görünecek hangisini istiyorsun’ diye sorsa… ‘Ay büyük resim güzel olan olsun ya tamam’ diyebiliriz. Keza tüm resimlerin altında da bizim imzamız olacak. İçinde olunca ‘zor’ ‘iyi’ ‘kötü’ ‘ay düşüverdim’ ‘ay çıkıverdim’ tarzı fırça darbeleri geliyor tabii. Herhalde James Joyce’un Bay Duffy’si gibi ‘kendimizin biraz uzağında yaşamak’ mı gerek? Nasıl kitabı burnumuza yapıştırıp okuyamıyorsak, insan kendiyle de arasına bir takip mesafesi koymalı sanırım. Yoksa gözümüz bozulabiliyor. Gönül gözü de sezgi de bozulacak, bozuk algılanabilecek bir şey olmalı. Gönül rahatlığı ne peki? Herhalde şu hayat ağzımıza sıçsa da ‘okay’ deme ve deneye devam etme hevesi. Yani yol sonuçta ya. Lastik patlıyor, yolcular salak çıkıyor, çok bağıran şımarık çocuk oluyor ama napcan yani yol. Her şeye sinir olursak da hayhay. İnecek olsak da biz duruyoruz yol gidiyor. Bizim durduğumuz yerden yeni bir yol dallanıyor. Kaldı ki yol mühimse, ben yolumdur. Yolunu kaybetmek diye bir şey de kalmıyor. Durduğum yer yolumdur. Nedense garip bir şekilde yoluma çıkan her şeyi benim çizdiğim gibi bir bilgi var içimde Şanga. Bundan öflenemiyorum. Yani uzun sürmüyor. Ama bu bilinç açıkçası pek fazla işime geliyor. He ben bunu buraya koyduysam bir bildiğim vardır demek ki göremiyorum şimdi herhalde kitabı mı çok yakın tutuyorum da okuyamıyorum-vari bir şey. Tabii herkesin kendi görüşü. Benimki ancak bu şekilde yollarımı feraha çıkarıyor.

Düşündüm durdum ben de Şanga. Ne yapacağımı da bilmiyorum genelde. Bilmiyorum. Önceleri çok takılıyordum ama şimdi fark ettim ki bu beni heveslendirebilir e -dirsin o zaman. Kaldı ki hediye paketleri, yani bilinmezlik ve ihtimal, hediyeden daha güzel geliyor. İçinden çıkmasın hediye. Paketin içinde yeni bi paket olsun. Sonsuza kadar paket açayım. İçimdeki sır, kendiyle sırlansın. Bilmiyorum yani. Biliyorum diyen de bir hediye paketi gibi bir ışıktan bahsediyor zaten. İçimde bir paket olması bana yetiyor sanırım. Sonsuz açılan bir lotus çiçeği gibi. Bir günbaşı ağacının altında hediye paketi açıp duruyorum. Hep güzel bir şey olacak hissini doğuran hep güzel bir şey olacak hissi ama hayattan başka bir şey olduğu yok yani. Çok okay zaten life happens ve biz isimler koyarız, di mi? Michelangelo’nun buradaki yeri ne peki? Bir kere daha ondan bahsetmiştim buradaki yazılarımda. Onunla da çok bağlantılı. Biraz da derinleşmişi. Hepimiz kendimizin heykelleriysek ve heykel oymak, fazlalıklardan kurtulmak ve bırakmakla alakalıysa, diğer yandan Michelangelo gibi bir dehadan da feyz almak, yalınlaşmanın tüm yargılardan ve yetiştirilme tarzından ve kendin olduğunu sandıklarından ve tüm iyi bile olsa tam olarak sen olmayan niyetlerden kendini ayırmaksa, ancak bırakarak kendimize yakınlaşırız sanki. Ben çok fazla bunu gördüm ve deneyimledim. Etrafımda ‘o neden öyle’ dediğim her davranışın arkasında bir ‘bırakamayış’ kalp krizlerinin ardında gönül koyma, zihinsel problemlerde çok kafaya takma gördüm (Yani kişisel gözlemlerim tamamen. Bir öz-bilim gibi. Link atamam. Tek link benim ilgim.)

Sonra yine Michelangelo -klişe ama ‘Genius is eternal patience’ diyor. Bir Michelangelo kolajından gittiğim için ve ondan çıktığından bu laf, zihinsel haritalamalarımda evveliyatıyla birlikte anlamlanınca klişe olsa da daha doyurucu geliyor. Sonuçta ‘taşı sıkarım suyu çıkar al sana Davut ne var ki heykel yapmakta’ diyor da 14 yaşında eline keskiyi almış gözünü açtıktan biraz sonra resim yapmaya başlamış 29 yaşında Davut’u yaptıktan sonra varıyor anca bu taşın altından tavşan çıkarma sihrine. Zaten kendi de diyor ‘If people knew how hard I worked to get my mastery, it wouldn’t seem so wonderful at all’ diye. Bir bal arısının bal yaptığı kadar kendini sanata veren birinden bahsediyoruz sonuçta. Direkt olarak kişisel gelişimle uğraşmayan, ama kendini adadığı ve dünyaca kabul gören insanların yorumlarını kişisel gelişime yorabiliriz. Hatta daha isabetli ve kolay anlatımlı da oluyor. Göz ne görmek isterse onu görüyor zaten, iş de kolaylaşıyor.

Demek istediğim şu ki; bilmem, ne kadarımız ne kadar kafayı yakıyordur ama, ben şüphe etmemekten başka bir yol göremiyorum. Yani sonuçta hiçbir şey belli değil ya. İnsan biraz kaypak olmalı. İşine geldiği gibi olunca kolaylaşıyor -bana göre böyle yani. Şu öyle olmalı pos bıyıkları, bu böyle asla olmaz takım elbiselerinin altında yırtık pırtık atletler ve donlar oluyor. O yüzden çıkar yollarımı pragmatist olarak buluyorum. Hayat ağzıma sıçtı şimdi hamdolsun mu diyim. Evet hamdolsun. Çünkü ‘nereden biliyorum altının üstünden daha iyi olmadığını’ (evet bunu da yazdı işte) aa sahiden olabilir mi? (Gözün yine görmek istediğini görmesi geçerliliği devam) Evet, sahiden de altında, beni tutup da öncekinden daha yukarı, daha yana işte nereye olursa olsun keyifli bir yere çıkardığı oluyor. Daha mı keyifli? Bilemem. 2. yeni, keyifli eskiden daha keyifli gelir ya, ondan belki. Bilmem ki işte. Görmek istediğimi görüyorum. Bu insanı duyarsız ve unrealistik kılıyor mu peki? Açıkçası -yine kendi deneylerimden görüdüğüm kadarıyla- görmek istediğimi görmek beni realiteme daha çok yaklaştırıp, daha duyarlı yapıyor. Sonuçta bi sürü uyaran ve ihtimal var ben neden bana iyi gelmeyeni o da bir ihtimal diye seçeyim ki? Eziyet değil mi bu? Ha aynı eziyet tekrarlıyorsa da yanlış bir şey vardır, o da tekrarlandıkça zaten bir dahaki devrinde yakalar, o zaman hallederim. Hani havalalanında bant hızlı gidiyorsa bavulun peşinden koşmak yerine durduğun yerde durmak daha mantıklı ya. Onun gibi. Bu dünyada da kimsenin bavulu da kimseye kalmaz zaten… Bi tane daha Michelangelo yapıştırıp gidiyorum Şanga, söz.

‘Trifles make perfection, and perfection is no trifle’. Bence ne olursa olsun kendimize yönelmemiz -yani bazen yüzümüze gözümüze bulaştırsak bile, dönüp de ‘ne oluyor yahu içimde’ diye kendimize bakmak için içe bir delik aramamız bile çok güzel. Kendimiz olabilmek için ‘başkalarına saçma gelen’ kaygılarımıza kulak vermemiz… Bizi yer yer yerimizde döndürse bile çok kıymetli. Kendinin ne demek istediğini duyumsamaya çalışan ve kendine bir dönüp bakmayan o kadar çok insan var ki -sade bunun için kıymetli değil tabii-. Körlerin diyarında gözü biraz kısıklar hayal mayal bir şey görenlerden olarak kendimle gurur duyuyorum. Belki bir gün gözüm tam açılır ve cümlelerim de Michelangelo gibi kısalır böylelikle Şanga da hepimiz rahatlarız 🙂

Tabii umarım ki her şey kıyaktır oralarda Şanga

Ama üzerinde durduğun bir kayık da olabilir. Arada sarsıyor, su tutuyordur. Yol suysa da böyle… O zamanlarda küreği de kayığa mı çekmek lazım acaba? Lazım olur…

Sevgiler, ferahlıklar, sıhhatler dilerim,
Simay.

Simay – Şöyle Uzandı Zerdüşt

Şanga, ne garip bir dünya bu be. Bütün anlamlar birbirine karışmış birbirine bulanmış, birbirini bunaltmış, bunamış öyle ne dediğini bilmeden körgöz aynı şeyi söylüyor. Şöyle sankince duranı vazgeçmiş sanıyor insan. Oysa oturduğu yerden koca dünyayı en tepesinden görecek kadar bütün belki o? Bağıranı edeni, hak arıyor aktive ediyor kendini sanıyorsun, yürü be aktivist diyorsun. Karşısına oturuyorsun merak ediyorsun hani güçlü(?) ya. Sen hiçbir şey demeden dikenine değiyorsun. Tek kişilik bir kavganın karşısında kalakalıyorsun öyle. Bunun bilimsel bir dayanağı yok yalnız biloloppop bilipop da bilipip diyorlar, görüyorsun ki aslında kendine ‘bilim insanı’ dese de o insanı anlamak istemiyor ki, o ezberlemek istiyor her şeyi. Kitabın içinden konuşmak istiyor. Kitabı kapatsa bir hiç. Teorisyenler arasına onu alsın ‘en büyük bilim insanı bizim bilim insanı’ diye zıplatırken her havaya atıldığında o da havaya bir şeyler sallasın. İnanılmayacak olana inanmaya çalışmasa bilim hangi icad olurdu ki? İlim kapsamaya çalışmasa her şeyi, ayırıcı bir şey olsaydı, ilimin ne anlamı olurdu ya da? Ne anlamı var ayıran vaazların?

Ateistlerin gözleri bilinmez bir aşkla parlıyor, bilim kitapları rahlenin üzerinde hatmediliyor, allah aşkı adı altında dolandırıcılık, dolandırıcı denilen ‘insana’ gönül vermiş bir dolu alim…

Dağın tepesinden iniyor Zerdüşt, münzeviye kıçıyla gülüyor. O da yoruluyor Şanga. Artık anlatmanın zamanı geldi de dinlenmenin (2 anlamda da) zamanı mı, zaman ne zaman gelir? Zamanı biz yaratmadık mı? İşte şurada bir aydınlıkla karanlığın arasını biz çizmedik mi? Zamanı his yaratmadı mı? Ya da değişmiyor mu her şey güzel bir gün 5 dakikayken, boğucu bir gün 5 yıl. 100 sene önceki izafiyeti yeni kanıtlıyoruz, bir evren önceki birleşmeyi de dünyanın sonunda ispatlarız herhalde. İspat ispat ispat. Kime neyi ispatlıyoruz? Bilimsel dayanak ne allah aşkına. Sen problemlerini türevle mi çözüyorsun içinde? Aşık olunca tanjant mı alıyorsun? İnsanlar inanmak istiyor işte, inanamamak istiyor, ispat istemiyor belki bazısı, hissetmek istiyor. Bilimsiz ilim akılsız, ilimsiz bilim kalpsiz geliyor. Yani beynin tek lobunu kullanmaya kasmak gibi. İçinden gelse de diğer lobu susturmak gibi. Hastalıklı. Her şeyin birbirine el uzatacağı bir yer mümkün değil mi yahu? Herkes kendine özgü sokağından çıkıp, bir meydana, anlaşamaz mı?

Barışın savaştan daha kuvvetli olduğunu hissediyordum hep. Fakat, o da öyle gelmiyor aslında di mi? Çiçek ve silah yani… Hahaha Guns n’ Roses hoş geldiniz. Yani where do we go now Şanga? Her şey ters gidiyor gibi, bu Dünya’nın dönüşü beni tutuyor. Ya da benim yol tutuşum tutukluk yapıyor. Ya da ters oturmuşum ondan. Yaşlıların yerini kaptım ben de muhtemelen. İçimde barış için savaşa kaç puan? Barış kesinlikle daha güçlü olmalı Şanga. Baksana şurada etten kemikten suskun görünen bir kavgayım. Barışçıl da olsam kavgasını çıkartıyorum. Bu da zahiri aslında ya. Tartışıyoruz. Tartışmalıyız. Tartışmak, saygıyla tartışmak çok önemli. En önemli şey. Bilimle ilim tartışmaz da kavga ederken annemle babam bağırışıyor gibi hissediyorum sanki. Hiç öyle şeyler olmadı bizde genelde ikisi bir olup benle tartışır ama. Anladın işte. Odama kaçıp şarkı yazmaktan başka bir şey gelmiyor içimden.

thus spoke zarathustra versus thus danced nataraja hadi bakalım

hadi bakalım

kavga edecek kuvvetlere, elektrik kaçaklarına kafa kaçıklarına barışacak farkındalık diliyorum

knockin’ on heaven’s door da tabii içten çalıyorum

sweet child o’ mine

Simay.

Simay – Huzurlarınızda Huzur

Geçen (dün) huzur hakkında düşünüyordum. Hazırdan geliyor. Ne güzel değil mi insanın hep hazır ve de nazır olması durumu. Neyse o yani bam bam. Puf puf ya da. Herkesinki kendine fakat belli bir 0 noktası zannedersem. Mutluluğa daha yakın olduğunu düşünürdüm; ama, huzurun hepsinin birbiri içinde eridiği bir yerde olduğunu düşünmek lafının özüne daha çok yaklaştığımı hissettiriyor. Şöyle bi durum gelişti sonra;

mutsuzluk paçama yapışmış bir çocuk zırlar

mutluluk diğer yanda oyun ister çekiştirip

huzura bakıyorum biraz ötede
bu çocuklardan onda da yok mu?
var

ne sahibi gibi duruyor
ne bıkmış onların
şahidi sadece

ne kulağı orada tam
ne aklı başka bir yerde

ve nasıl yaptıysa tüm çocukları
tutuşturmuş el ele.

Bas bas bağıran huzur olur mu Şanga? Acaba huzur mu çocukları birbirine arkadaş etti, çocuklar mı kendi içlerinde ötekini buldu, yoksa şiir mi? Aklımın sakızlarından


selamlar Şanga,
Simay.


Simay – Ey 5 Adımlık Kırmızı Çadır Ben Senin Tüm Arka Bahçelerini Gördüm

Bir öyle bir böyle hissetmek, istasyonuyla oynayıp durulan bir radyoyu dinlemek gibi değil mi Şanga? Eline vurası geliyor şoförün ‘bi dur başım şişti’. Sana yazdığım için mi fark ediyorum daha çok, kendimle kaldığım için mi? Anneanneme ara ara gelen yaşamama isteği yüzünden mi? Ah’layıp uf’lanmalarından mı günde 30 kere, belki her adımında? Belki de kurcalanıp durmaktandır. Belki de sessizlik öncesi fırtına.

12. günümden sonraki gün Dolunay diye Yoga’ya kalkmadım. Uyandım. Anneanneme dedim ki bugün ben evden çıkmayacağım. Neden? Ezberden. Yogiler çünkü Dolunay’da mağaralarına çekilirlermiş. Pınar Hoca öyle demişti. Ben de kaşlarım çatık, Cuma günü ilk kelimelerim olarak bunu sarf ettim. Anneannem darmadağın oldu tabii yüzünden anladım allak bullak. Ama ben 12 gündür aralıksız Yoga yapan biri olarak öhö öhöm yani, bi üst kattaki(?) mağarama çekilmeyi uygun gördüm. Çekildim sonra ilk düşündüm düşündüm. Sonra çekildiklerimle şarkı yaptım. Öhöm suda çözünmeye başladı. Sonra aşağıya indim. Baktım anneannem her zamanki koltuğunda her zamanki nefestenbozma horultusuyla uyuyor. Kafamda demin çaldığım şarkı çalıyor. Bu radyoyu değiştiren yok. Sonra uyandı galiba. Büyük bi mutsuzlukla bana bakmıyor ama biliyorum ki gözleri hariç her şeyi bende. Anneanne akşam yemeği yemeyecek misin saat 5 olmuş. Yok dedi. İştahı yokmuş. Onun da çatılmış kaşları çoğu yaşlının favorisi olan tv8 ekranıyla çözünmeye başladı. Fark ettim ki o an, benim Dolunay’ım anneannemin çatık kaşları. O nebalet hali. Benim mağaraya çekeceğim şey bu olmalı. En azından biraz daha bu. Verandaya gittim sonra. Yarım saat sonra yanıma geldi. Bazısını 7 bazısını 5 bazısını 3 kez dinlediğim hikayelerini anlattı. Israrla sordukça bazı ilk kez dinlediğim hikayelerin hakkını kazandım. Dolunay’ım gülümsemeye başladı. Sonra içeri gitti.

Yanımdaki plastik sandalye boşaldı. -Ay boşlukta esprisi.

Dolunay olunca insanın üzerine güneş gibi doğuyor. Gitmedim verandadan. 1’e kadar falan. Baya şey geçti aklımdan izledim. Tek bi şey geçip gitmedi aklımdan. Kalbimi kırmışım çok kendimin. İnsan kendi gönlünü nasıl alır Şanga?

Dün kırmızı çadıra girecek olduğumdan şüphelendim, çeşitli çadır emareleri, çeşitli pembe fısıltılar belli belirsiz.

Bu sabah Kuşadası merkezli deprem oldu. Yatakta düşünüyordum öyle. 6:30’da yatak büküldü geri geldi bi garip. Sarsılma değil de buruşma gibi. Evet çadıra da girmişim bu arada. Nedense Nilgün Marmara kolajı yapmak istedi aklım şöyle dedi: Ey 5 adımlık kırmızı çadır, ben senin tüm arka bahçelerini gördüm.

Geçen sefer 9 günlük bir kamptı. Bakalım bu kez ne kadar sürecek.

Şimdi de karşınızda; karşımda yeni batmış bi güneş, ayağımda ılık kumlar, kulağımda da bi şarkı duruyorum. Sana da yapıştırayım hatta. Bulunduğu albümün adı ‘Visions of Selam’mış şarkının. Tatlı.

https://open.spotify.com/track/5ofN2feIdOF6D7bMb9fP07?si=QzgEDCX-RO2KdxvmHG4GEw

Aynen, Selam Şanga ya, Selam denmemiş

Görüşürüz de,

Simay.

Simay – Gün 12:

Şanga Selam,

Dolunay Kova’daymış. Kafamın tepesinse böyle kaşıntı gibi garip bir şey var, bir de durma isteği. Kuzey Ay Düğümüm Kova ondan mı bu ekstra somatik etki? Keza 2-3 gündür pek yazasım yok ama sana susasım da olmadığımdan yazmak istedim. Şimdi yazmayacağım ama. Copy paste yapacağım. En içime çokça el daldıran nadide İlhan Berk’in şiirlerinden birini. Çok iyi bir arkadaşım benim. Arkadaş kelimesinin arka-taş’tan gelmesi çok güzel değil mi?

Dolunay niyetimi de şimdi edeyim, İlhan Berk’in üstüne laf etmeyeyim. Hoş şu an üzerinde duruyorum ama. Gerçi üstünde durulası bir şiir zaten. Neyse anladın, lafın altını kısıyorum ki niyetim tatlansın.

Ne bize hizmet etmiyorsa, bu Dolunay’ın kraterlerinde boğulsun diliyorum, kolaylıkla kuantum falan sıçrasın gitsin velfecir kurbağalar. Sevgiler Şanga

Namaste

Simay.

Suydum Ben Geçiyordum

bir yaprak sadece bir yaprak değildir
her şeyin kendine gidilsin

diyordun kuşları, en çok onları anlat
geceyi sonra da, en çok da onu

yaşam ki deli saraylıdır
insanı kendine bırakmalı
zamanı kıyıya çek bak görünen bilinene sığmaz

yolu soruyordum rüzgâra
ben durdum, yol yürüyordu

suydum ben geçiyordum
geniş zamanlı tümceler kuruyordum

İlhan.

Simay – Gün 11

İyi geceler Şanga,

Uzun bir gün oldu. Anneannemle biraz tatsızlık çıksa sonra daha tatlı oluyoruz. Dans bu herhalde partnerlerin yakınlaşıp birbirine uzaklaştığı. Nataraja’nın bir ayağını basarken diğerini kaldırdığı, evi bir yandan temizlerken diğer yandan kirlettiğimiz, her gün yaşarken biraz daha bedenen öldüğümüz. Oyunu unutmamak mesele olsa gerek.

Sabah Suchi’ye indim ve ayaklarım bu kim lan üzerimize çöken dedi. Boynumu çevirirken açılmamış bir hediye açar gibi hışır çıtır. Ne yapayım yani tanıyacak beni o ayaklar, o pakedin içinde ne olduğunu göreceğim. Ya da her gün biraz daha küçük bir matruşkamla karşılaşacağım. Neyse ki hediye paketi açmayı hediyelerden daha çok severim. Hamd mı olsun şükür mü şimdi bu bak. Anneanneme bu nüansı sorup canını sıkmam lazım ivedilikle.

Küçükken uyumadan evdekilere dediğim gibi:

İyi geceler, renkli rüyalar Şanga,

Simay.

Simay – Gün 10

Merhaba Şanga,

Güneş tamamen battı. Günün ışıkları kısılmaya başladı. Bugün yetiştim güneşin batışına. Hala deniz kenarındayım.

Yogam zorladı, terletti. Sıçrayarak uyandım, 7’de. Vücudum 7’ye kuruldu sanırım.

Kahvaltıda annaneme fransız tostu yaptım. Benim için V for Vendetta tostu. V’den öğrenmiştim.

Bir uğramak istedim sadece sana… zinciri kırmamak adına.

Sevgiler, saygılar, afiyetler

Simay.

Simay – Gün 9: Güneş aleykümselamlama ve michelangelo traşı

Merhaba Şanga,

7:20 – Suchi

Belli ki ilk selamı güneşe ben çakıp da ondan önce uyanmıyorum, o zaman güneş aleykümselamlıyorum esprisiyle uyandım bugün. Rüyamda saçlarının tepesi dökülmüş bir adam gördüm ‘Hatha yani’ diyordu. Ben de ‘evet Hatha’ diyordum. Rüyam bu kadar. Bayılıyorum rüya görmeye. Yorumlamaya, not almaya. Arkadaşlarıma da rüyalarını anlattırıyorum yorumluyorum. Bana yorum olsun zaten bir şeyleri birleştirmeye, kahve falı bakmak falan of of. Neyse uyanıp aşağı inerken Shadow kitabını aldım yanıma refleks olarak. Kapaktaki Hathayı görünce hatırladım. Hatha yani? -Aynen Hatha tabii, ne olacaktı başka.

Gün 9, 9 olmasına da vücudumda ağrılarla uyanıyorum böyle hep hamım hala ısrarla hamım. Hayırlısı diyor ve kendimi kilime alıyoruz. Yine sarpada delicesine takıldım. Gün ortasında bi sarpa yapayım dediğimde -sarpanın sarpa olduğunu shadow diye bir yoga oldugunu bilmezken de kıvırmayı severdim öyle içimden geliyor- oluyor yani baya dalga dalga böyle. Bu, gün ortasında da denedim. Yine kesilmedim. Danstayken her şey birbirine giriyor fakat. Nedeni nasılı içime gelsin bakalım. Bunu da susuyoruz.

Bende bir duruş bozukluğu var Şanga. Vardı daha doğrusu. Sol boynumun altında bi sıkışma her doktor ayrı bi şey söyleyip hareket vermişti. 3-5 gün yapıp bıraktığım hareketleri tabii. Fibromiyaljidir yok sinir sıkışması, kas asimetrisi bilmem ne dönmesi. Yürürken duruşumu kontrol ederdim. Dışarıdan bir etkiyle insan dik durmaya çalışınca olmuyor tabi. Kendini kasıyorsun. Defne Hoca bırak bırak diyor ya. O refleksif nasıl yürüyorum sorusu yine geliyor. Süper yürüyosum Simay bi tur daha at dedim bugün. Minik bi tutmuşluğum vardı onu da kollarımdan aşağı bıraktım. Bir de kaş çatmam var. Ayça Hoca’dan ilk duyduğum için aklıma onu getiriyor hep ‘yüzünüzü serbest bırakın bu doğal bir gülümseme getirecek’ onu da bırakıyorum. Oh. Komşuyla da göz göze geldim doğal gülümsememle. Hafif kafa eğmeli yaşlı selamı yaptım. Herkes yaşlı burada. El sallıyor ama genelde. Benim yaşlı selamım hafif kafa eğip göz kaparken gülümsemeli.

Neyse işte, bırak diyorduk. Böyle bırak bırak onu da bırak, kendini tutma onu da bırak derken Michelangelo geldi aklıma. Ne alaka? Buna sormuşlar ya hani nası yapıyorsun bu heykelleri diye, o da ‘taşın içinde bu var zaten ben fazlalıkları atıyorum’ demiş. Gerçekten yapıyor bu traşı yani. Haklı da. Bizim taşlar da kabuk. Kırılıyor kırılıyor, Bırakıyoruz düşüyor. Zaten içinde var bi güzellik. Bu alakaymış.

Traşa devam, gölgeye selam Şangam.

Buraya da batışının yarısına yetişilebilinmiş bir güneş bırakıyorum. Aleykümselamı olduğu kadar eyvallahı da olsun.