Tansel – Üç Renk

Beni bir kapanış yazısı yazayım da döngümü tamama erdireyim kaygısı sarmıştı bir iki gündür sanga mu. Diğer taraftan da “kaygıya saygı göstermek gerekir mi acaba” diye de sorguluyordum durumu. Yani zorlama yazı yazmaktansa, yazma daha iyi diyordum kendime. Bırakmıştım kendi halime kendimi ki, peşine düşmeyi pek sevdiğim fareli köyün kavalcısı zihinimin melodilerinin peşine takılır gibi takıldım bir iki düşüncenin kuyruğuna. Dedim o zaman yazıya dökeyim bu “nameleri”, mektup olsun sangaya.

Çağrışım yoluyla düşünmek, yaratıcı faaliyet yöntemlerinden biri. Böyle bilmiş bir tespit yerine, yani ben bu şekilde düşünmeyi seviyorum desem daha doğru olacak sanırım. Şeyleri birbirleriyle ilişkilendirmek, alakasız görünen şeyler arasında bağlar kurmak ve buradan (sözde) anlamlı yapılar kurmak, benim en sevdiğim oyunlardan sanga. Bu da zihin dediğimiz mefhumun sevdiğim hasletlerinden biri; hep yaramaz, ayartıcı olacak değil ya afacan.

Tetikleyici düşünce (bu da benim favori tanımım oldu bu aralar nedense); malum içinde bulunduğumuz gökyüzü fenomeni, süper dolunay. Sanga için zaten her döngünün dolunayı, yeni ayı özellikli. Hepsi bizim yavrumuz gibi, hiçbirini diğerinden ayırmayız. (Adapsızlığın da bu kadarı, kim kimin yavrusu “lunatic” diye adı bile var, çarpıl da gör diyorum kendime.) Gelgelelim bu seferki öyle her zaman şahit olunanlardan farklı. Bazı özellikler barındırıyor üzerinde. Bir kere 150 küsur yılda bir denk geliyor kendisi, ya da en son bu biçimiyle o kadar yıl önce gerçekleşmiş. Namıdiğer mavi, kanlı, süper dolunay bu. Amiyane tabirimi maruz görün “boru değil”. Üzerine okudum, okuyorsunuz, astrolojik olarak, astronomik olarak makaleler, haberler vesaire. Bu kadar göz önünde olunca da ister istemez zihin bu olayın kendisi ile meşgul oluyor tabii ki. Benim ki de bundan kaynaklı diye düşünüyorum. Düşünmek eylemi üzerine düşünmek konusunda da kendime bir dur diyemedim o ayrı. Neyse dolunayın enerjisine veriyorum yazının içinde daldan dala atlamayı sanga mu; “Lafı uzatmak, dolandırmak konusunda da pek mahirsin, de diyeceğini“ der gibisin. Haklısın, idare et beni.

Bu dolunay üzerine düşüncem şöyle gelişti: Dedim ki aynı ay içinde ikinci kez oluyor dolunay, “mavi dolunay”. Tutulma dolayısıyla “kanlı dolunay”, yani kırmızı. Ama dolunay bu, onun doğal ışığı beyaz. Mavi-Kırmızı-Beyaz…

Frankofon bir eğitimden gelmiyorum, Fransa’ya ve Fransız kültürüne olan sempatim sanırım herkes kadardır. Yani özel bir bağ, hayranlık kurmuyorum kendileriyle. Ama nedir mavi-kırmızı-beyaz. Tamam bilenler bilir usta yönetmen Kieslowski’nin ünlü üçlemesidir “Trois Couleurs”; Fransız bayrağının renklerinden gelir bu üçlemenin adı. Ama aynı zamanda, bence daha da önemlisi Fransız Devrimi’nin felsefesi, temel kavramlarının sembolleşmiş renkleridir o renkler, ki bayrak olmuştur bu topluma zaten. Peki o kavramlar nedir? Orijinal dilinde “Liberté, égalité, fraternité” yaniÖzgürlük, Eşitlik, Kardeşlik”.

Diyorum ki bu düşüncelerin eşliğinde: Bu dolunay tutulmadan kaynaklı “kanlı” kelimesinin olumsuz anlamından çok bu anlamıyla yansısın yeryüzüne. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik…

Biz sanga olarak, her gün kendi yogamızı yaparken zaten bunu aramıyor muyuz?. Özgürlüğümüzü, tüm alemle olan eşitliğimizi/bütünlüğümüzü ve birbirimizle olan kardeşliğimizi. Dilerim ki hem bizim, hem tüm karanlıkta kalmışların yoluna ışık tutsun kadim bilge annemiz ışığıyla. Yolun aydınlık olsun sanga.

Sevgiyle,

t.

Tansel – Zor

Zor’a uyanmışım bugün belliki. Hüzne, öfkeye, korkuya, karamsarlığa açmışım gözlerimi.

Düşünmeden yazıyorum Beste gibi, ama daha kelimeleri yazmadan düşünmüş oldum bunu.

Sıkıntılı bir rüyanın içinden uyanıp, her detayını düşünüp, yorumlayıp tekrar uykuya daldım bu sabah. Yine bir rüyanın içine vardım doğrudan. Tamamen uyanıp her ikisini de düşündüğümde gündemin, yaşamın  dayatmaları kaynaklı halı altına süpürdüklerimi sembol sembol dökmüştü işte bilinçaltım, onu gördüm. Nelerden kaçırmıştım gözlerimi, neleri düşünmekten, dillendirmekten kaçmışım aha hepsi önüme serilivermişti rüya zamanı içinde.

Onun sıkıntısı ile mi ilgiliydi yoganın içindeki o iç sıkışıklığı, çıkmak, bırakmak, sorgulamak halleri? Bilmiyorum. Fırsatçı zihin “ya şu anda sevdiğin birine bir şey oluyorsa ve sen telefonunu kapalı tuttuğun için sana ulaşamıyorsa” bile çekti bana. O derece kalasım yok serinin içinde sanga, iç sıkıntısına senaryo yazıyorum. Böyle şekerli, ılık çayla ıslatılmış ekmekle dolu göğsüm, içimdeki sıkıntı böyle tarif buluyor zihnimde. Bununla meşgul etmektense zihnimi olanın içinde kalma dirayetini buldum çok şükür, sürdürdüm uygulamayı. Bitti ve ben sarhoş dalgınlığıyla hazırlanıp çıktım evden. 

Her yoga yapıştan sonra kuş tüyü gibi hafif, tam hissetmiyor insan kendini her daim. Bazen büyük bir kızgınlık, kafa karışıklığı, tahammülsüzlükle yürümeye başlıyorsun günün içinde. Bugün öyle bir gün olarak başladı bende. Rüyaların etkisi miydi, yıldızların enerjisi mi, beden halinin zihne yansıması mı? Kim bilir, ayrıca kimin umrunda. Olan buydu, ki peş peşe gelmeye başladı haberler; Ursula büyükanneyi kaybetmişiz bugün de. 2018 yaprak dökümü devam ediyor. Ülke savaşta, hayır diyenleri içeri atıyorlar, sosyal linçe maruz bırakıyorlar. Çember daraldıkça daralıyor etrafımızda…

Neyse ki, sanga var, sanga’nın umut veren içten sözleri var hayata dair. Bilgece sözleri aktarıyorlar bana/bize ozanlardan, ışık olsun diye karanlıklarda.

“Sıkıcı bir günün saniyelerini bir bir sayarak

Harcayarak geçiriyorsun saatlerini düşünmeksizin

Kendi kentindeki bir karış toprağın üzerinde dolanarak

Yol gösterecek birini ya da bir şeyi bekliyorsun” *

Oysa ki,

“Yaşamak görevdir yangın yerinde… “ **

Sevgiyle,

t.

Tansel – Tekrar

Selam Sanga mu,

Ayın evreleri gibi, dolunayın coşkusu, ivmesi yerini yeni ayın sakinliğine bıraktı. Yazılar seyreldi, yazılar derinlerden ses veriyor sanki. Bu halin de pek güzel be sanga.

Tekrar konu başlığında dökülüyorum bugün ortaya.

“Bir tekrar içinde geçen günler” diye düşününce olumsuz bir şeymiş gibi algılanabiliyor. Tekrara düşmek de öyle. Yani bir şeyi aynı şekilde yinelemek. Tekrar sanki ilerleyememek, gelişememek, güdük kalmak gibi alt anlamları barındırıyor. Aslında kelimenin böyle bir potansiyeli yok, ona hangi anlayışla, algı ile yaklaştığımıza bağlı gelişiyor bu durum.

Günümüz dünyası tekrardan pek hoşlanmıyor diye düşünüyorum. “Tekrara düşmek”teki “düşmek” istenmeyen bir durumun tarifi gibi. Bir şeyi yapıp ardından hemen yeni bir şeye sıçramak, ya da yaptığın şeyi anladığını, kavradığını düşünerek bir daha yaptığında sıkılmaya başlamak.

Gündelik hayatta hep yaptığımız şeyler, tekrar eden edimler yok mu peki? Var, çokça hem de. Bunların genellikle bize keyif, haz veren şeyler olduğunu veya içinde bulunmaktan hoşnut olmadığım anlardan/yerlerden kaçmak için başvurduğum şeyler olduğunu görebiliyorum. Onları tekrar etmekten pek de şikayetçi olmuyor, aksine bu tekrarın farkına bile varmıyorum. Hazza yakın, acıdan uzak kalmaya programlı zihin bunu doğal olarak görüyor çünkü. Tekrar etmek ile ilişkimi belirleyen şey neleri tekrar ettiğim, ne için tekrar ettiğime göre gelişiyor. Hayatımızda bir şeyi sürekli hale getirmek istiyorsak veya bir şey öğrenmeye niyetliysek; hatta bir şey üzerine “iyi, sıra dışı, mükemmel” olmak gibi bir hedefimiz varsa, bunun yolu tekrardan geçiyor emin ol. Beyin plastik bir yapı, şekillenebiliyor. Yani nöronlar arasındaki bağlar, bir şeyi tekrar etmek ile oluşuyor, güçleniyor ve kalıcı hale geliyor. Bunu biz öğrenmek olarak biliyoruz. Bunun yanısıra beden de öğreniyor, kaslar öğreniyor ve kendi hafızalarını oluşturuyorlar. Bu bağlamda tekrar etmek uygarlığın yapı taşlarından biridir desek, kimse çıkıp yok canım abartıyorsunuz demez herhalde. Zaten tarih tekerrürden ibarettir deyimi de buna benzer bir şey söylemiyor mu? (Tamam söylemiyor, münazara cinliği yapıyorum; ama siz ne demek istediğimi anladınız varsayıyorum sanga). Aynı zamanda tekrar, bir bedende/organizmada gen yoluyla gelmemiş, sonradan edinilmiş bir bilgiyi diğerine aktarırken kullanılan önemli bir yöntem. O zaman niye tekrar etmekten kaçınıyoruzki? Bize niye olumsuz olarak geliyor tekrar etmek? Sonuca odaklı, tüketip yeniye atlama meraklı zihin yüzünden olmasın sakın.

Hataları, yıpratıcı sonuçları olan şeyleri tekrar etmekten kaçınılmalı elbet. Ama bir öğrenme sürecinin içindeyken sana sıkıntı veriyor olsa da, seni zorlasa da, kendini yetersizsin, beceriksizsin, zayıfsın gibi yargılarının içinde buluyor olsan da, tekrar etmeyi bıraktığında, öğrenmekten de vazgeçmiş oluyorsun.

Evvelki gün yolum üniversitenin spor salonuna düştü, arkadaşlarım bir maç için ısınırlarken ben de bana uzaktan göz kırpan basketbol topuna bir merhaba diyeyim dedim. Uzunca bir süredir görüşmüyorduk. Şöyle bir iki kısa hoş beş sonrasında çembere doğru gönderdim kendisini ama o çembere değmeden geçti gitti öbür tarafa. Sonra koştum peşinden aldım elime tekrar gönderdim, bu kez öbür taraftan. I ıh, olmuyor, attıklarım potaya yetişmiyor bir türlü. Bu durum eğer daha önceden sıkça yapmış olduğum bir şeye ara verdiysem hep olur. O an şöyle düşünebilirdim; “kenarda beni izleyenler kesin bi taraflarıyla gülüyorlardır, en iyisi mi eh heh olmadı, yaşlanmışız yahu diyerek otur yerine…” Ne münasebet! Adım gibi biliyorum; birazdan nasıl atılacağını, ne kadar ivme ve açı gerektiğini teorik olarak bilen zihnim gibi, kaslarım da hatırlayacak ve o toplar o fileyi yalayarak geçecek çemberden. O şahane sesi duymadan hayatta vazgeçmem denemekten. Dene, tekrar dene… Basket oynamayı seviyorsanız veya oynamışsanız o sesi bilirsiniz. “Çuphff!” İzlediğin bir maçta duyduğunda bile sanki sen atmışsın gibi keyif verir insana. O sesi duymak uğruna denedim, kaslarım biraz daha ısındı, açıldı, elim, bileğim, kollarım hatırladı. Atmaya devam ettim. Ardından o sesi en az beş, altı kere duyduğum “isabetler kaydettim”. Maç başlıyacaktı da kenara gitmem gerektiğini farkettim. Gidip keyifle maçı izledim, eğlencesine yapılan bir aktivitenin kenardan bağırarak ben de parçası haline geliverdim.

Tekrar’ı aklıma düşüren bu olay değildi sanga, ama size yazarken bu da aklıma geldi. Tetikleyici düşünceye dönecek olursam, sabah uygulaması sırasında aklıma düştü bu kelime bir anda. Malum kelle koltukta yoga halleri yazınca bitmiyor, Fatmanın içtenlikle yazdığı gibi; hayatında yer etmiş bir şeyleri farkedince, hayatından çıkıp gitmiyor. Benim yoga esnasındaki zihinsel faaliyet de öyle işte. Tekrar, tekerrür, tekerlek ardı arkasına dizildi kelimeler. Dönmek, bir şeyin üzerinden yeniden geçmek, dharma çarkı dönüyor.. diye de devam etti. Dedim ki bu konu üzerine düşünmek lazım, ama şimdi yogaya geri dön. Bu yazış o üzerine düşünmenin bir başka formu ve şu anda oluyor.

“Her gün tekrar ettiğin bu hareketler, yeniden yeniden. Seni nereye ulaştırıyor, bir yere mi varmaya çalışıyorsun?” diye sorulmuş bir soruydu bu, zihnim tarafından “iç kulağıma”. Muhtemelen itiraz ediyordu; “niye bu zorlayıcı durumun içinde kalıyorsun inatla, her sabah her sabah, ağrıyor işte kasların, keyif bunun neresinde?” Oysa keyif için yoga yapmayı bırakalı, ya da yolumun oralara vardığı bayadır olmuyor benim için. Yogaya ilk başladığım zamanlardaki stüdyo dersleri sonrası o iyi kafayla eve dönüşler çoktan bitmişti. Haz yoksa sonunda niçin bu gayret o zaman? Öyle değil mi, hep sonunda bir ödül varsa cefa çekmeyi öğrenmişiz. “Şimdi sıkılıyorsun ama sonra sefasını süreceksin bak” demişler. Gençliğinin baharında için kıpır kıpır uyanmış doğayla birlikte; ama sen üniversite sınavına hazırlanıyorsun mesela. Şimdi sıkı çalış, hep çalış ödülünü alacaksın. Emeklilikte acısını çıkarırsın. Yok canım öyle olmuyor o işler bence. İçinde olmak senin için anlamlıysa ol, yoksa topukla oradan. Hayat dediğin şey öyle senin inisiyatifinde bir süreden oluşmuyor çünkü. Kendi kendime “yükseldim” sanga mu durduk yere. Konuya döneyim.

Her gün tekrar ediyorum çünkü; öğreniyorum. Neyi öğreniyorum, o günkü beni öğreniyorum. O günkü bana nasıl baktığımı öğreniyorum; o günkü bedenimle nasıl halleştiğimi de öğreniyorum. Yeniden yeniden, tekrar tekrar görmek. Ne zamana kadar sürecek? Cevap: LLL (burada da tekrar eden üç harf var iyi mi, tesadüfe bak) yani; İngilizce’deki karşılığı “life long learning” hayat boyu öğrenme hep sürecek. Yeter ki sen talebe ol.

Yukarıda dharma çarkı’na yürümüştü kelimeler. Çark, tekerlek, dönmek. Evrenin hep yaptığı şey, her gün güneş bizim için tekrar doğuyor (antroposantrik zihin), 28 günde ay tekrardan aynı evrelerini yaşamak üzere başlangıcına dönüyor da, sen niye ileniyorsun her sabah yeniden samapada’ya durduğunda ey zihnim. Bir tekerleğin mili gibi, bir dervişin çark ayağı gibi ol dönüşün içinde. Bırak bedenim doğasını yaşasın, dönsün kendi etrafında.

Hallere sevgiyle,

t.

p.s: Tam yazıyı bloğa yüklüyordum ki aklıma “again” kelimesi geldi. Böldüm kelimeyi “a-gain” olarak. Dedim tekrar içinde gizli bir kazanımı barındırıyor, hep faydacı zihnin oyunları bunlar, dikkatli olmak lazım. 🙂

Tansel – Ebrî

Bir şeyi yapmak ile onu yapmak zorunda hissetmek arasında olan şey sanırım sadece kendimiziz.

Bir şeyi yapmaya başlamadan önce onunla ilgili düşünen, yaptıktan veya yapmadıktan sonra da onunla ilgili düşünen sen. Onu yapan, eden sen ile yapması gerektiğini düşünen ve/veya yapmış olanı düşünen sen. Birincisi eylem sırasında orada, onun dışında yok. O sen, yapılacak olanla veya yapılmış, ifa edilmiş olanla hiç ilgilenmiyor, olay gerçekleşirken ortaya çıkıyor sonra gidiyor. Diğeri yapılacak olanın öncesinde onunla ilgili bir dizi düşünce üretiyor, sonrasında da durmuyor yine üretiyor. İkisi de eylemle ilgili. Birisi eyliyor, diğeri eğleniyor sanki. Eğlence deyince olaydan keyif alıyor, tadını çıkarıyor gibi düşünmemek lazım, eğlendiği şey muhtemelen düşünceler içinde kıvranan sen. Sufilerin söylediği çok güzel bir deyiş vardır: “Sen çıkarsan aradan, kalır sana yaradan” diye. Durumu çok güzel özetliyor bana kalırsa, yani Defne hocanın tanımıyla yog hallerinin içine düştüğün anlar, sen’den kurtulduğun, bütüne ait hissettiğin anlar.

Çok kafa karıştırıcı düşünceler bunlar. Ama düşüncenin, daha doğrusu zihnin doğası bu. Bir ebru gibi aslında, birbirinin içinde yer alan, birbirine akan, geçişen, renkler, şekiller, desenler gibi. Bir rengin içine bırakılan bir damla, sonra onun içine bir damla daha. Ustanın elinde harika kompozisyonlara dönüşen, acemisinin elinde ise karmaşık, soyut, ne dediği pek anlaşılmayan, kurcalandıkça sonuna doğru çamurlaşan renkleri ile anlamsız bir “şey”. Her şeyin anlamı vardır da yine de anlanamayanı anlaşılır hale getirmek ustanın işidir.

Tek bir at kılından üretilmiş fırçaları vardır ebruzenlerin, boyayı kitreli suya damlattıkları fırçalardan ve yüzeyi tarayarak şekil ürettikleri taraklardan ayrı kullandıkları. O tek kıldan oluşan fırça ile iç içe kondurulmuş boyalara öyle noktalardan müdahale eder ki, bir anda bir çiçek doğar suyun yüzeyinde. Bir nilüferin açışını izler gibi izlersin şaşkınlıkla. Ya da renk renk noktalarla doldurulmuş bir yüzeydir gördüğün, belki “bunu ben bile yaparım” diye içinden geçirirsin, sonra ustanın eli gelir, bir oyana bir öte yana gezinir teknede, dirlik düzenlik, uyum içinde bir yapı çıkıverir ortaya. İdeal görüntü oluşunca usta için, bir kağıt serilir suyun üzerine ve fotoğrafın anı dondurması gibi dondurur geçici olanı, ebedi zamanın içinde yine geçici olarak.

Bu benzetmeden yola çıkarak ustanın elini yoga yolculuğunda/uygulamanda savrulan seni yolda/ hizada tutan hocanın eli ile bir tutabilirim; ya da tek başına yaptığın uygulama esnasında vızıldayan zihnini sakinleştiren, düzensizleşen nefesini düzenlediğin o uzun ve eşit “yogik nefes”e de benzetebilirim. İkisi de seni asıl sana davet eder, sen seni görürsün ve çekilirsin aradan. ; )

Ebrû aslında Farsça’da kaş anlamına gelen bir kelimeye kontaminasyon yoluyla dönüşmüş aslı “ebri” olan kelimeden geliyor günümüze. Kök olarak “ebr” ve “abr” kelimelerinin anlamı bulut, bulutsu, hareli  demek. Ebru/ebri şeklinde kullanımı, mermer taklidi desen, motif olarak da geçiyor.* Bu noktadaki (Pınar’ın deyimiyle) köstebeklik beni Budist öğretide meditasyon sırasında oluşan düşünceleri ve zihni tarif etmek için kullanılan bulutlarla kaplı gökyüzüne, gelip geçen düşüncelerin gelip geçen bulutlara benzetildiği eğretilemeye getirdi. Bu çakışmalar, hakikati arayışta farklı öğretilerin varoluşa dair düşüncelerindeki bu denk gelişler, beni ayrıca mest ediyor sevgili sanga mu. Muhtemelen tek bir hakikat var, ama ona giden bir çok yol da var. Bu, insan varoluşu olarak sahip olduğumuz ortak bilinçten veya kimyadan kaynaklanıyor olabillir. Biz eğer bir fili tuttuğu noktadan tarif etmeye çalışan körler misali, “fil sadece yılana benzer”, “hayır yanılıyorsun aslında o bir ağaç gibidir” diye diretmez, herkes temas ettiği noktadan anlatırsa ve bunları dinler, birleştirirsek belki bütününe dair fikrimiz oluşur diye düşünüyorum.

Farkediyor musun benim dönüp dolaşıp vardığım nokta hep zihin oluyor sanga mu. Niye böyle oluyor, hep böyle mi olacak bilemiyorum haliyle. Oysa uygulamam sırasında, kalçamı, bacağımın arkasını, omzumu, sırtımı, belimi çokça hissediyorum. Gücümü, güçsüzlüğümü, katılığımı, esnekliğimi, sakinliğimi, paniğimi, midemin bulantısını, başımın dönmesini, kulaklarımda atan kalbimi ve nicelerini. Zihnim bütün bu hissettiklerimi bir kenara koyarak hep bir neden sonuç, hep bir hikaye yaratma eğiliminde. Bu noktada yine bu yazının başına dönecek olursam onu yapan eden sen ve olanı, olanın önünü ardını didikleyen sen ile ilgili bu durumum. Sanırım zihnimizde kendimize dair çok net şablonlarımız var. Bunları öğrenme yoluyla edindik. Dışarının tepkilerine kulak vererek, ebeveynlerimizden, yaşça büyük otorite kabul ettiğimiz kişilerden, yapılardan, çaresiz öğrenme olarak ve benzeri. Bu şablonları kırmak, esnetmek, farklı şekillere dönüştürmek yetişkin yaşımızda niyet ettiğimiz bir edim oldu. Bunu biz “sanga” olarak ha-tha yoga yoluyla yapmaya karar verdik, başkaları da bu kişisel kararlarını başka şekilde pratik ediyor. Herkesin yolu açık, zihni ferah olsun.

Olanın hakkında düşünmek, yorumlar yapmak, yargılara varmak zihnin doğası gereği. Ama bunu gün içinde sürekli yapıyor olmak vritti’yi artırıyor, vata’yı coşturuyor (veya tersi). O nedenle buraya yazmaya oturmadan önceki ben ile, şimdiki ben arasındaki olan; yoga yapmaya başlamadan önceki ben ile sonraki ben arasında olan gibi. Bu çok güzel, gerçek, tam hissettiriyor insanı. Yazmak, rastgele serpiştirilmiş boya damlalarını derleyip toplayan bir ebru tarağı gibi. Kağıtta kaldığı için sonra dönüp bakmak, okumak şansın var. Geçicilik içinde geçici olarak donmuş sen ve sen sandığına dair bir desen. Eşit ve uzun nefesler sonrası oturmak da, tüm o devinimin açtığı kanallarda esen bir meltem gibi hissettiriyor insana. Anlayacağın bizden güzeli yok sangamu, yogaya ve yazmaya devam. 🙂

t.

Tansel – Yol, yazı

Sevgili sanga,

Şimdi düşündüm de sana “sevgili sanga” diye hitap ederken aslında alttan şöyle tınlıyor yazdığım/söylediğim: Sevgili ben. Buraya yazdıklarım gelinim sana, kızım sen değildir midir aslında? Yani her yazı kendime mektuplar bir taraftan. Yazmaya her oturuş bir asana gibi. Otur ve içindeki boşluğu/doluluğu, dinginliği/devinimi dinle, farket, dile getir. İyi ki bunu sağlıyor bu blog, iyi ki bu konuda da yetiştiriyor bizi hocamız. Bu aslında ne cömert bir davranış. Seni mutlu eden, doğru olduğunu bildiğin bir şeyi diğer insanlarla paylaşmak. Pekalâ bunu yapmayabilir insan, kendine saklar veya zaten o kadar tamdır ki yaşadıklarının içinde bu aklına bile gelmez. Hoca’lık bence kendine benzer kendi dediklerini harfiyen yerine getiren şablonlar üretmekten çok ötede; bildiğini, gördüğünü, hissettiğini cömertçe talebeleriyle (talep edenler) paylaşan kişilerin vasfı. Hoca kendi yolunu gösterirken sana, aslında senin de kendi yolunu nasıl bulacağını gösteriyor. Hoca aslında kendinde olanı değil de alanı aktarıyor kendi üzerinden, deneyiminden. O yüzden bu hayatta çok kıymetli şeylerden biri, hakiki bir hocaya denk gelmek. Hoca hakiki ise “ben hocamı buldum artık onun dizinin dibinden ayrılmam, o nereye ben oraya” diyeni de, gün gelir sırtını sıvazlayarak kendi yolundan öteye pışpışlar. Herkes kendi yolunu yürür bu hayatta, öğrendiği budur, öğreteceği de bu olacaktır sana. Ben hayattaki bütün hocalarımın dizlerinin dibinde, kavrayabildiğimde de sözlerinin izinde kalmaktan mutlu oldum. Forever pupil. 🙂

Hep böyle olur bana, beyazlığın içine ne zaman bir şey üretecek olsam, çizsem, yazsam önceden bir şey planlamamaya gayret ederim. Tamam aklımda kabaca bir iki küçük şey olur ama ortaya çıkan bundan çok farklıdır. Bu, o anda kendiliğinden ortaya çıkanın büyüsüne, hazzına kapılmama sebeptir. Yanlış anlama sanga, kendimden çıkana değil kendilinden çıkana yönelik bir haz bu. Benim ben sandığımdan çok öte, benden müteşekkil ama benden de bağımsız aynı zamanda. Yukarıdaki satırlar da öyle oluşuverdi, hiç hesapta yokken hocalık kavramı üzerine düşünceler.

Oysa bugün sabah işe varırken yolda yine bir içime, bir dışıma kaçan düşüncelerimin arasında “write time / right time” veya “right time to write time” gibi cümleler pırtladı. Çok büyük olasılıkla sadece benim aklıma gelen, benim farkettiğim bir şey değil (muhtemelen bir yerlerde görmüş, okumuş bile olabilirim) ama ne çağrışım yaptı, ne hatırlattı bilemedim. İhtimal dün sizi okumakla geçen günün üzerine bugün yazmak zamanı diye düşünürken oldu bu.

Kelimelerin sesleri, harflerin şekilleri üzerinden oyunlar oynamak yetişkin yaşımda en sevdiğim şeylerden biri oldu. Kelimeler aslında içinde insanlığın, içinden geldiği kültürün, inancın, hayat algısının, felsefesinin bütün kodlarını barındıran cevherler gibi gelir bana. Bir kelimenin arkeolojisini yaptığın zaman (ki buna etimoloji deniyor) karşılaştıklarım beni hep hayrete düşürmüştür. Çok şükür bunu kısmen de olsa yapabildiğimiz bir el altı kaynağı da mevcut şu internet aleminde, tavsiye ederim.

Kelimeler, yoga ile içine düştüğümüz hallerin çoğu duygusunu aktarmada yetersiz olsa da, bizi birbirimize anlatmanın, aktarmanın da en iyi enstrumanı aynı zamanda. Düşünmeye başlamakla, yani bilişsel devrim ile ‘insan’lık kendine yeni bir dünya ve evren yarattı. Düşünmek, şeylere isim vermeyi ve kelimeleri yarattı. Cennetten kovulma miti belki de bu durumu anlatıyor olabilir. Fizyolojik olarak beynimizde neo korteksin oluşmasının bunda büyük rolü olduğu savlanır, bildiğim kadarı ile kanıtlanmıştır da. Yani zihnimizi bizden öteye, öyle bir kenara kaldırıp koymak pek olanaklı değil, olmayacak da tahminim sanga.

Her sabah yoga uygulamamda yaşadığım şey bu. Onsuz yoga mümkün değil, ama onunla yoga mümkün. Zaman zaman beni işgal eden, çoğu zaman kendi haline bıraktığım patronum o benim. Gün gelir o sendika kurulur, işçi haklarımız için örgütlü bir mücadele sonucunda eşit haklara sahip olduğumuz bir masada karşılıklı pazarlık edilir, haklar alınır. “Chitta vritti nirodaha” Yoga-Sen. Gel de oynama şimdi bunla yoga, sen.

Görüşmek üzere sangamu. Ne anlama geliyor bilmiyorum ama Pınar’ın veda nidası da pek güzelmiş bugünlük ondan olsun 🙂

Nannikosu manniko

t.

Tansel – Baksana

Selam sanga mu,

Bugün nasılsın? Umarım sağlıktasındır, iyisindir. Sabah yogamı yaparken zihnime üşüşenleri, gelip geçenleri, durup kısa bir süre hımm, buna bir bak bakalım dediklerimi şöyle bir derleyip toplamak adına kelimelere dökeyim istedim.

Malumumuz her sabah (veya öğlen, akşam) yogaya vardığımızda, zihin çoktan uyanmış bir adım önden gidip seni bekler oluyor o bölgede. Nerden mi biliyorum, sen daha niyet etmeden o niyet hakkında yorumlarda bulunuyor çünkü. Bugün şu seriyi yap/yapma, şimdi o hareketi tam yapamıyorsun ya, aslında daha çok fırın ekmek yemen lazım senin, en iyisi bugün yapma onu sen, zorlama, hem ne diyor üstatlar ahimsa, şiddet uygulama kendine. Ya bu kolundaki ağrı nedir acaba? Bence bugün hiç yapma o hareketi… Bıraksan baya sayfalar doldurur, mantıklı bahaneler, akılcı yorumlar, olaylar gelişir, kişiler birer birer geçit yaparlar, kurmacanın ustası harıl harıl yazıyor da yazıyor sen de okuyor olursun. Çok afedersiniz müsadenizle diyerek vardın, vardın; yoksa kendini yatağa dönmüş, kahvaltı ederken veya telefonda bulursun. Aferin bak kendine ne iyi davrandın, bence kendini dinlemeyi, dikkat etmeyi başaran birisin diyerek seni onore edeceğine  ne yapar? Senden bir b.k olmaz, hiç bir şeyi sürdüremiyorsun, tembelsin, korkaksın diye söylenmeye başlar. Haydaa, e sen değil miydin az evvel beni caydıran? Maymun zihin deriz ya aslında maymun edilen biz oluruz bir anda. O yüzden ciddiye almadan ciddiyetle yaklaşmak lazım bence kendisine, tufaya getirmek onun uzmanlık alanı. Şu da var; böyle benden farklı, bana karşı, bana düşman bir olgudan bahseder gibi dile getiriyorum kendisini ama öyle hissettiğim filan yok sanga. Neysek oyuz, olanla oyun oynuyorum, hikaye yaratıyorum sana yazmak için. Asıl dün ve bugün sabah hissettiklerimi aktarayım niyetindeyim, öyle de yapayım.

Reklam dünyasını bilirsiniz (belki), reklam piyasası son derece zeki, insanı çok iyi gözleyen, tanıyan, bu konuda uzmanlık gerektiren alanlardan gelenlerle doludur. Yani psikoloji okumuştur, sosyoloji okumuştur, uzay bilimleri okumuştur hatta ama reklam sektöründe çalışır. Çalışsın da problem yoktur, iş iştir para kazanılır, hayat idame ettirilir vesaire. Bilirsin ya da farketmişsindir reklamcıların bir ürün, hizmet  satmak uğruna insana dair her konuda ama her konuda ahkâm kestiği, felsefe ürettiği, hakikati önüne serdiği laflar etmeleri de meşhurdur. Yaradan onları mutluluğun formüllerini bize dağıtan mesihler gibi yaratmıştır, onları dinlesek, söylediklerini yapsak, satın alsak bizden mutlusu olmaz. Bu nedenle de arada şöyle afili laflar duyarız onlardan; “açken sen, sen değilsin”, “be yourself”, “free your mind”, “özgürlük seninle başlar”, “hayatın tadı”… Bak bak. Bunları toplayıp arka arkaya yazsam yeni bir kutsal kitap yazdın sanırlar da ulen son peygamber geldi sana ne oluyor zındık diye linç ederler aleme ibret olsun diye. Neyse lafı daha da uzatmayayım reklam dünyasına giydireceğim diye. Şimdi Sezar’ın hakkı Sezar’a sanga mu. Bu nevi sloganların içinde hep aklımda yer etmiş, gerçekten bu alemin hakikatine yönelik bir slogan vardır benim için, ne talihsizliktir ki bir ürünün satılması için harcanmıştır. Oysa deseydi ya “eyy insanlar biliniz ki bu alemdeki en temel ilkelerden biridir söyleyeceklerim, bunu bilin ki acınız ıstıraba, mutluluklarınız hayal kırıklıklarına dönüşmesin. Değişmeyen tek şey değişimdir! Her şey geçicidir, acı da zevk de. Bunlara tutunmak ıstırabı yaratır. Eğer mutluluğu arıyorsan bil ki, hakikat budur.” E bunu zaten Buda da söylemiş zamanında diyeceksin, haklısın söylemiş de sen şimdi git hakikati Buda’dan öğren bak ne güzel anlatmış de yoldan geçen birine. Oysa x ürünü satar gibi değil de bir sosyal sorumluluk projesi gibi ince ince işlesen zihinlere bunu fena mı olur. Neyse (bak ikinci ‘neyse’mi çektim aynı paragrafta lafı uzattın da uzattın diyor bana dilim) sadede geleyim sangacım. Her sabah farklı bir bedene uyanırız. Bunu hocalarımız, üstatlar, uzmanlar defaatle hatırlatırlar bize. Ama “hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” yani biz yine de unuturuz bunu. Unuturuz, unuturuz da “yahu dün ne güzel inmiştim virastanaya bugün ne oldu? Benim bir mulam vardı, gören oldu mu acaba?” diye gözü yaşlı aranırız etrafta.

Bende böyle oluyor vallahi. Misal, mula günlerce orada, hatta zihin hemen başlıyor; “bak bu hareketi iyice çözdün ha, ne kadar rahat girip çıkıyorsun, eferin!” diye. Sonra bir sabah “a a, mula nerede şimdi?” Hemen başlıyor kulak arkası kalemle, gözlük burun üstüne kaymış  muhasebeci, “efendim evraklara bakıyorum, dün fazla hamur işi tüketilmiş, bakın burada üst üste kırmızı et tükettiğiniz de görünüyor, ne o? ama siz bir de alkol almışsınız, bakın şimdi bunları toplayalım, evet 2 buradan, elde var 3,… buyrun faturanız, üç gün mulanız işlev göstermeyecek maalesef. Vezneye ‘ama sen hiç adam olmayacaksın, artık bir karar ver, bunları bırakman lazım’ şeklinde ödeme yapabilirsiniz. Geçmiş olsun”.

Dur güzelim dur, sakin. Her sabah farklı bir bedene uyanırız. Tamam o bedeni bir gün, bir gece öncesi de belirliyor ama bil ki, biz her sabah yeniden organize olmuş bir manzumeyiz. Hemen yaftalama kendini. Canın çektiği bedene şifadır der bir dostum, Ayurveda ilminden haberdar isen benzer benzeri çeker, artırır’ı da kulakta küpe edip kontrollü tüketimi elden bırakmadan sürdür devingen yaşamını. “Bu sabah nasıl bir yeni ben ile kavuşucam acaba” diye gözlerini açmak da var, bak bak, cık cık ebeveyn senle yoganı yapmak da. Seçimi sen yapıyorsun. 

Gevezevzeklik butonum basılı kalmış kusura bakma sanga, oysa yazmaya otururken “mayurasana sana ne söylüyor baksana” diye konu başlığı kurgulamıştım. Zaten o başlıktan belliymiş perşembenin gelişi. Bugünler bu enerjide artık ne yapayım. Biraz güldürüklü oldu tahminim, ama çok da ciddiye almamak lazım hayatı.

Sevgiler,

t.

Tansel – çaresizim, küçüğüm

Yoga üzerinden bir analoji ile başlayayım sanga; buraya yazmak, nefes alıp nefes vermekse, okumak ikisinin arasındaki boş ve dolu sessiz anlar olsa gerek. İki gündür çok güçlü yazılar okudum, okuduk. Her biri ayrı duygu durumları yarattı. Derinlerden ifade edilen, derinlerimize dokunan yazılardı bunlar demek, çok da bilgiçlik olmasa gerek. Bazen okurken samimi bir sohbetin içinde heyecanla “evet evet ben de” diyerek karşındakinin konuşmasını böldüğünü düşünmeden atlarsın ya öyle, yazıyı bitireyim yoruma hemen yazayım ben de hissettiklerimi diye hararetlendiğim oldu. Bazen de çaresizliğinin, oturduğun yerden bir şey yapamıyor olmanın sessizliğinde kalakaldım.

Çaresizlik aslında çok sağlam bir öğretmen. Defne Hoca’nın yazdığı o küçük varlıklar olduğumuz gerçeğini, her şeye yetemeyeceğimiz, her şeyin de bizim kontrolümüzde olmadığını, olamayacağını bize öğreten öğretmen. Çaresizlik duygusu, başımıza gelen şeylerin, tanık olduklarımızın “büyük planın” içinde, planın doğası gereği olduğu düşüncesi doğrultusunda, olanın benimle, özümle ilgili kısmı nedir diye bakmamıza yardımcı oluyor. Bu nedenle çok kıymetli dersler hep o çaresizlik anlarında ortaya çıkıveriyor. Zihin, mini ben artık gardını düşürmüş, olanı olduğu haliyle kabul etmekten başka bir seçenek kalmadığı için, parazit düşüncelerden uzaklaşmış, olmuş olana bakma şansını kazanıyor. Bu olurken acının ıstırapa dönüşmesini engelleyen bence iki şey kalıyor elimizde, onlar da sevgi ve şefkat. Sevgiyi ve şefkati koltuk değneği yapabilirsen o acı vadisinin içinden yürümek daha mümkün oluyor zannımca. Diğer türlü her şey o yolu, daha taşlı, daha yaralayıcı, öfke, nefret ve karanlıklar içinden yürümene hizmet ediyor.

Kendi yaşam hikayemde iki kez çok güçlü hissettim bu duyguyu, kayıplarla sonuçlanan süreçler. İkisinden de yaralanarak çıktım. Birisinde yaradan öte çevirdim yüzümü kabuk bağlasın diye, diğerinde yalayıp durdum iyileştirmek istedim sürekli ama bu da kapanmasına izin vermedi bu kez. İkisinde de şöyle durup bakmadım yarama sakin sakin, zamanla iyileşmesini gözlemek yerine çaresizliğin etkisinde çaresizce takıldım. Öğretmeni dinlemek varken, dersin kazık olduğu düşüncesi ile sızlanıp durdum.

Bazen öyle güçlü duygularla tepki veriyoruz ki yaşadıklarımıza, (ki bu da insana dair) o duyguları tekrar yaşamaktan kaçındığımız için kendimizi o duyguya kapatıyoruz diye düşünüyorum. En azından benim tecrübe ettiğim bu oldu. Duygunun benliği esir almasına tahammül edemeyip, kontrolu kaybettiğini düşünüp “bir daha asla!” rozetini yakana iğneliyorsun. Giderek katılaşan bir iç alan. Duygular en değerlim, en koruma altında tuttuğum, göstermekten en çok imtina ettiğim. Sisyphos kayası gibi benim de sırtımda taşıdığım hayat yüküm belki de. Diğer taraftan hiç bir şeyi de çok ciddiye almadan hayatın önüne getirdiklerinin tadına varmak, acısını, ekşisini, tatlılığını ve diğer tüm tatlarını dilinin üzerinden hissederek başlamak sindirmeye. -Dil temizliği önemli tabii :)- Bunlar hep zamanla anlaşılabilen dersler, anladım mı? Nerdee. Daha dersin içinde sıkılmadan dinlemeyi belki anladım desem abartmış olmam.

Şimdi geleyim Pınar’ın okumadıysanız şu şahane yazısından hararetle aktaracaklarıma sangamu. Benim de çocukluğum sınıfta hep en ön sıralarda, bahçede dizildiğimizde de hep en arkalarda geçti. Erkenden okula gideceğim diye tutturunca yaşıtlarımdan iki yaş erken takılmaya başladım okul müessesesine. Sınıf arkadaşlarının arasında küçük bir vücut ile sözde akranlarımla beden eğitimi dersinde koşmak, tam gelişmemiş ciğerler nedeniyle hep işkence oldu bana ilk zamanlarda. Sonra da pek sevemedim bu kötü anılar yüzünden koşmayı zaten, topla oynanan oyunlar favorim oldu daha çok. Bir de (yaşça hatırlayanlarınız için yazayım) TRT televizyonunda “Beyaz Gölge” diye, bizi basketbol manyağı yapan bir dizi sayesinde sabahtan akşama potalara top atar olduyduk o yıllarda. Sonuçta basketbol daha artistikti, boyu da uzatırdı hem. Annem de, denemediği gıda katkısını bırakmamıştı üzerimde sağolsun. Sonuç, baba sülalesinin yanında forvet, pivot, diğer insanlar arasında point guard, guard. Beni çok da bozmadı bu fiziksel kabuk, küçük olmak benim için “normaldi”, doğaldı ya da ben o hale getirmiştim durumu.

Bilirsiniz çocukken bir yaş bile ne büyük bir fark yaratır diğeriyle aranda. Abilik/ablalık, kardeşlik kurumunun kuralları çok nettir. İşte ben zaten ailenin en küçüğü olmam hasebiyle kardeşlik rütbesini almış, sindirmiştim. Benim için sorun yok yani. Korunmak, kollanmak benim için okey. Lakin şöyle bir duruma da hep maruz kalıyorum, “aa çok akıllıdır en küçüğü, olgundur, yaşından büyük davranır, usludur, filozoftur maşallah” Ya bi gidin kardeşim, bırakın beni küçüğüm ben, büyük olmak istemiyorum, abilerime abilik yapmayı hele hiç istemiyorum. Kardeşim de olmasın benim, herkes kendi başının çaresine baksın, ben öyle yapıyorum. Ha arada kollarsanız sevinirim, ama zahmet de etmeyin yani, yük olmayayım ben size, iyiyim ben böyle. Ayrıca fırlamayım ben de, aklımdan türlü zirzopluklar geçiririm, uslu değilim ben, yaramaz bile sayılırım hatta. Rahat bırakın beni, küçük olmaktan memnunum ben… İşte buydu benim ruh halim çocukken. Abilerimle olan yaş farkım yalnız, tek çocuk gibi takılmama sebep oldu, çok da konforluydu benim için. Çok abilik cenderesi yaşamadan, hiç kimseye de abi olmak zorunda kalmadan. Kendi hayal alemimde annemin kanatları altında, babamın uzaktan gözetiminde büyüyüp gittim. Kendi arkadaşlarım oldu yaramazlık yaptığım, kurallara karşı çıktığım ama hep efendiyi, akıllıyı, sorumluyu yaşadığım bir çocukluk, gençlik. Halâ bunun izlerini taşırım. Yaşıtım arkadaşım çok azdır mesela, genelde kendimden üç beş yaş büyüklerle takılırım. Lakin son on yıl içinde kendimden on küsur yaş küçüklerle de dost olmaya başladım. Şimdi düşününce ikisi de küçük olmaktan hoşlanan ben’e hizmet eden tercihler. Biri zaten yaşça küçük olduğun, diğeri kendimden on yaş küçüklerle kendimi akran hissettiğim için. Yalnız “küçük akranlarım” bazen laflarının arasında abi filan diyorlar, içerden çok bozuluyorum sana itiraf edeyim sangacım. Hatta meslek yüzünden hocam’a da alıştırdılar beni sorma. İlk zamanlar ağzımdan yok estafurullah filan kaçıyordu, ama şimdi alıştım artık, inceden hoşuma bile gidiyor desem yeridir, kendimi bir şey sanmama yarıyor galiba. Ben herkes için Tansel olmaktan memnunum. Küçüğü de büyüğü de öyle desin bana. Artık nasıl net bir hâl ise bu etrafa karşı (ki ben ve netlik çok bir arada düşünülebilecek bir şey değildir) herkes de bana öyle hitap ediyor genellikle, sıfatsız, titrsiz. İyidir bu benim için, etiket şeysi koleksiyon olarak merakımı oluşturuyor, o yetiyor bana.

Neyse sangamu, lafı uzattım. İki günlük yazı say bunu, dün ve bugün. Kendimiz hakkında oldumu, çene düşüyor, ne çok ben kaynaklı hikaye barındırıyor bu zihin. Tek tesellim tekli kişilik bozulmasından mustarip oluşumuz zaten, ona sığınıyorum.

Mutlu pazarlar, mutlu haftalar. Sevgimle,

t.   

Tansel – OCD

Takıntılıyım Sanga. Eni konu takıntılıyım. Bir şey benim istediğim gibi yürümüyorsa onu değiştirmekten vazgeçmem, pes etmem çok uzun zaman alıyor. Nasıl inatla üzerine gidiyorum, nasıl diretiyorum hayrete düşersin. Her seferinde duvardan seken lastik top gibi çarp gel, çarp gel. Bu beğen butonu konusu böyle oldu mesela, oradan dene, buradan dene olmuyor. Her WP açışımda blogdaki yazılarınızı okurken, dur bir daha dene. Değişecek o durum, daha önceki gibi olacak, alıştığım gibi. Motivasyonumu nereden mi sağlıyorum, korkularımdan tabiiki. 🙂 İllaki benim istediğim gibi olacak o, başka türlüsü beni sürekli şeytan tırnağının kazağa takılması gibi bir hisle gıcık ediyor. Korku bunun neresinde diye soracak olursan söyleyeyim, kazı hemen altında.

Bu tam olarak ben miyim? Değilim bir de şöyle bir kişi var mesela; uyum insanı, sen bilirsinci, sen nasıl istersenci, farketmezci. Öyle de olur canım ne önemi varcı. Ortak bir karar verilecekse, şöyle yapalım mı sorusuna sürekli olur diyen, örneğin kahve içer misin diye sorulduğunda, bilmem sen de içeceksen içerim diyen, sen ne yapmak istersin diye sorulduğunda farketmez diyen… Ne sıkıcı değil mi? Çok sevdiğim bir dostum bu hallerimden yılmış ki bir gün, ben bir şeye de itiraz eden, hayır ben böyle istiyorum diyen bir Tansel görmek istiyorum diye beni cesaretlendirmeye çalışmıştı. Şimdi düşündüğümde, sevdiklerime olan sevgimi onları kaybetme korkusunun üzerine inşa ediyorum, o nedenle de hep onların istediği gibi davranıyorum diye şıp diye teşhisi koyuveriyorum. Ne yorucu bir hayat tarzı.

Diğer taraftan Fatma’nın bahsettiği gibi bir de gerçekten bizi sevdiklerine olan sarsılmaz inancımıza güvenip “evil” yüzümüze maruz bıraktığımız insanlarımız var. O anlayışlı, uyumlu tavırlar maalesef onlara yönelmiyor. Bir de üstüne onları yine onların sözde iyilikleri için değiştirmeye çalışıyoruz. Bak şunu şöyle değil de böyle yapmalısın, niçin şöyle yapmıyorsun, sen bunu ne zaman bu şekilde yapacaksın, hayatında acaba hiç şöyle biri olacak mısın çok merak ediyorum? Ya insan kendi kendine şöyle söylenir mi; “insanın hiç mi bir obsesyonu olmaz, bu dağınıklığa nasıl katlanır insan.” Bunu söyler söylemez acıklı zihinsel durumuma baktım da şefkatle gülümsedim kendime, dedim e bravo. Bir obsesifin patetik durumu, yoksa dramı mı? Başkasına sen nasıl obsesif olamazsın diye takıntılı bir biçimde söyleniyorum. Çünkü obsesyon hayatın normalidir, başka türlüsü düşünülemez. Yavaşça elimdeki takıntımı yere bıraktım ve ellerimi duvara dayadım, bacaklarımı araladım haklarımı kendime okudum. Dedim usta vazgeç artık insanlarını değiştirme takıntından, seni rahatsız eden bir şey varsa kendinde düzelt. Diyorum ki; iyi ki hayatımda varsınız, bana başka türlüsünün de mümkün olduğunun, ve bunların çok doğal ve insana dair olduğunun kanıtısınız.

Alışkanlıklar icad edip, onlara sıkı sıkıya tutunup, sonra da o katı değişmez konforlu hapishanenin içinde mutluluğu kovalıyoruz. Yeri geldi mi özgürlükten dem vuruyoruz, hayatı bütün halleriyle kucaklamaktan bahsediyoruz filan. Evet güzelim, tabi güzelim, ayyynen öyle.

Şimdi bu kendini çivili zincirlerle döven insan modundan kurtarıp nasıl yogaya bağlayacağım konusu ciddi bir beceri gerektiriyor esasen. Deniyeyim; kendimizi dövme becerimizi, kendimizi görme becerisine çevirebildiğimiz noktada sanırım. Yoga uygulamanda ne zaman ki kendini döverken gördün, orada inat (doğru) çabaya, kaygı teslimiyete evriliyorsa şanslısın. Defne hoca şu yazısında güzelce tarif ediyor zaten olanı biteni. Yok gördün ama görmezden geldin durum lastik top, bundan başka oyun yok.

Yukarda çoğul sıfatlarla ahkam kestim kusura bakma, lakin ahkamım kendi çoğul kişiliğimedir sangacım. Ama sen istiyorsan yine de üstüne alınabilirsin sorun değil. 😉

Sevgimle

Tansel – Bismillah Dün Bir Bugün İki

Sevgili Sanga,

Seni okumak çok güzel, çok öğretici, çok ilham verici. Her yazılanda kendini tekrar tekrar görmek pek kıymetli. Hepsini beğeniyorum, kimisine kısa yorumlar ekliyorum. Lakin küçük bir dertten sıkıntı içindeyim. Ha niye sıkıntı içindeyim onun üzerine de düşündüm haliyle, altından ne çıktı dersin; şu meşhur sevilmeme korkusu. Kartezyen düşünce akışımı buraya serip seni kendi derdimle meşgul etmeyeceğim sangacığım, ama özetle “acaba beni kendini beğenmiş, kimseye değer vermeyen olarak görürler mi” ile başlayan küçük ben vesveseleri bunlar, bilirsin.

Olay wordpress ve ben arasında cereyan ediyor. Tahminimce sebep şu: Bir süre önce gün içinde sıkça maruz kaldığım web sayfası reklamlarından bunalmış olarak, bir dizi adblock tabir edilen reklam engelleyici eklenti ile internet tarayıcımı kişiselleştirip güncelledim. Gelgelelim bu düzenleme wordpress ile aramı açtı, beni tanımazlıktan geliyor. Yani tanıyor ama yüz vermiyor diyeyim. Ben blogdaki ve diğer takip ettiğim bloglardaki şahane yazıları okuyorum, beğeniyorum; ama beğeniyi ifade etmek istediğimde bunu bir türlü yapamıyorum. Butona basıyorum ama beni kale almıyor kendisi. Öyle ediyorum, böyle ediyorum ı ıh, nuh diyor peygamber demiyor. Beni aldı mı bir tasa, ama şimdi ben beğendiğimi gösteremezsem nasıl olur, insanlar ne düşünür, bak bak, bık bık (sevdim ben bık bık’ı) ederler mi, ya beni sevmezlerse. Ah ne yapsam acaba, her yoruma beğendim mi yazsam, yok yok olmadı ben bu eklentileri devre dışı bırakayım. Sevilmemektense reklamsızlık konforumdan feragat edeyim, mazallah sonra yalnız kalırım da, allah muhafaza, şeytan kulağına kurşun. Merhaba babane, evet haklısın anane alla kimseyi yalnızlıkla terbiye etmesin, haklısın halacığım evlerden ırak töbe töbe.

Yani aslında sen beni, ben seni biliyoruz sangacım. Birbirimize kendimizi döküyoruz her daim, ama içerdeki çocuk ölesiye korkuyor sevilmemekten, yalnız kalmaktan. Kendine dışardaki gözlerden bakmayı huy edinmiş, can çıkıyor huy kene mübarek. Sevilmemek çok derinlerde bir kod, ölüme eş biliyorum. Diğer yandan bu hayatın da tek bir hedefi var, ölüm. Bütün gayretlerimiz, üretimimiz bu hedefi saptırabilmek adına muhtemelen. Hocanın büyük hocadan aktardığı gibi (mealen); gerçekten ölümün ne olduğunu kavrayamadıktan sonra, savasanaya yatmışsın kaç yazar. Biliyorsun da bilemiyorsun işte. Bir beğen butonu bile, seni silkeleyip atıveriyor korkunun kucağına.

Bu vesile ile saygılarımı sunar arz ederim sangacığım. Bu döngümüzde yine her gün yazmaya niyet ile yola çıkmasam da ikinci gün yazısını yazıvermiş oldum bak, neye niyet… Dile gelmesi gerekiyordu demek ki.

Ben sizi çok beğeniyorum sangamu bunu bilesiniz. (Bak hala beni sevin mesajı veriyor ya)

Öptüm bye 🙂

Tansel; Gün Sıfır

Gün “0”, sıfır.. Boş, başlangıç, dairesel. Tıpkı ayın dolun hali gibi yusyuvarlak. Simge olarak ortası boş daire ile tanımlanmış bir şekil. Arap matematikçilerin icat edip sayılar alemine hediye ettikleri bir kavram. Bu konuda hatrı sayılır araştırmalar yapılmış, kitaplar yazılmış; şu anda özet olarak bile hafızamda yer almıyor, o yüzden bu konuya daha fazla girmeyeceğim. Matematik ve felsefi olarak çok bir şey diyecek vasıfta değilim zaten. Ama kendimi de üzerine biraz düşünce üretmekten alıkoyacak değilim.

Sıfır; yokluğun, olmayanın, başlangıcın hemen öncesinin, kendisi ile muhatap olunduğunda muhatapını kendine dönüştüren müthiş bir güce sahip. Boşluğun, olmayanın, bilinmeyenin gücü belki de. Şimdi gel de buna eksi-artı bir değeri yok, içi boş deyiver bakalım. Kara delikler gibi, kavramsal olarak da kara bir delik aslında sıfır. İçine düşüyorsun, seni içine alıyor ama bir çıkışı var mı, ya da orada ne var içine düşmeden bilemiyorsun. İçindeyken anlayabiliyorsun ama dışında yer aldığında onu ve orayı sanki tam tarif edemiyorsun. “Sıfır noktasındaydım” diyorsun, “sıfırdan geldim bu noktaya” diyorsun ama sıfırdayken ne olduğunu tam bilemiyorsun. Orada kalmak çok zor, sıfır sıkıcı bir yer muhtemelen gözünde, zihninde. Sıfırdayken sen kendini değersiz hissediyorsun. Öyle mi?

Mistik, spiritüel ve benzeri düşünce sistemlerinin, öğretilerin varmaya çalıştığı yer aslında sıfır noktası, yani bir başka deyişle hiçlik. Hiçlik; bu dünyaya ait olmayan, bu dünyanın ötesinde bir yer, bir hâl. Şimdi bir sürü kelime ile içini doldurmaya çalıştığım, ama bir türlü tam ifade edemediğim.

Bu kez yazmaya başlama kararımızı dolunayda verdik. Daha doğrusu Defne hocamız yeni yılda tekrardan yazalım mı diye tetikleyince, olasılıkla benim gibi diğer öğrencilerin uyuşuk parmakları harekete geçti, geçecek. Yine tahmin ediyorum (ve Ayça’nın da ifade ettiği gibi) sessizliğin tembelliğine sırtımızı yaslayıp bir hareket bekler olduk yazmak için, niyeyse. Genelde yeni ayla başlardık. Yeni ay -bilimsel ve/veya astrolojik olarak- ayın hilal hali değil de güneş tarafından aydınlatılan yüzünü hiç göremediğimiz hali. Aslında varken olmayan, görünmeyen, hiçliğe daha yakın bir tanım. Dolunay ise tabiri caizse tabak gibi karşımızda duruyor. Yusyuvarlak, şeklen sıfır gibi ama içi dolu, adı da dolu. Fatma Defne Hoca’ya sormuş blog’da yazılara başlarken “şimdi 14-15 mi sayalım, yoksa 0’mı” diye, Defne hoca sıfır diye yanıtlamış. Benim benzeştirmem de o noktadan hareket ediyor aslında.

Dolunayı sıfır olarak kabul etmek. Dolunay (ve yeni ay) günleri yoga yapmadığımız günler. O gün yogasız, sıfır. Yoganın olmadığı gün sıfır gün olarak çeteleye işaretleniyor. Peki sen o günler dışında yoganı yapmadığında sıfır değerde misin? Kendine her gün bir değer biçiyor ve bunu yaptıklarınla ve yapamadıklarınla mı belirliyorsun. Seni değerlendiren sen, kimlerden oluşuyor, jüri önünde havalı konuşmalarını yapan iddia makamını kim temsil ediyor. Tokmağı vurup karar! diye ünleyen kim?

İtiraz ediyorum sayın yargıç, müvekkilim o günün gecesinde kendine yöneltilen ağır ithamları hiç de haketmeyecek biçimde motive olarak yastığa başını koymuştu. Ancak sabah, içindeki anlamsız boşluk duygusu nedeniyle kalkmak ve kalkmamak arasındaki düşünceler eşliğinde uyuyakaldı. Burada saygıdeğer jüri üyelerine özellikle belirtmek isterim ki; müvekkilimin asla kötü bir niyeti yoktu ve bilinçli hareket etmiyordu. Uyku sersemliği kendisinden faydalanarak, akşamki hurmaları da kullanmak suretiyle müvekkilimi tekrar uykuya çekmiş ve o günkü yogasını yapamamasına sebep olmuştur. Bu durumda müvekkilimin beraatine yönelik kararın alınmasında sizin değerli görüşlerinizin ne kadar etkileyici olacağını tekrar hatırlatır, müvekkilimle empati kurmanızı rica ederim.

Sıfır günü böyle eğlenceli diyaloglar eşliğinde yüzleşilebilen bir gün olamıyor maalesef. Suçluluk duygusu, seni ya ondan koşturarak kaçtığın, ilgini, algını başka şeylere yönelttiğin bir ‘sen’e dönüştürüyor, ya da bütün gün beynini didikliyor bık bık. Bu hallerden sıyrılmak gerek sangamu. Yetişkin zihin ve çocuk zihin arasındaki fark bu. Sorumluluğu üstlenip, bu koşulların oluşmasına katkı sağlayan durumların farkında olup ona göre hareket etmek gerek diyorum kendime. Ve ne zaman ki kaçış söz konusu, hemen uyan bu duruma. Demek o sıralar yüzleşmen gereken bir şeyle karşı karşıyasın, niye ıskalayasın ki, bak hazır yüz yüze gelmişken ona, o gölgeye. Bulacağın, göreceğin şey yine sensin, senin daha azın, daha değersiz bir versiyonun değil o, tastamam kendin. Bakmazsan, göremezsen eksik kalırsın aslında. O yüzden, o yüze bakmalısın. Kaçıyorsan kaçana da bakmalısın, arkasından söylenerek yırtamazsın, söylendiğin de kaçan da sensin aslında. Ne müthiş bir oyuncudur zihinimiz, küçük benimiz, bizi her daim çırak çıkaran bir üç kağıt ustası. Ustalığı öğretmenliğinden kaynaklı, saygıda kusur etmemek gerek.

Sıfır hiçlikle dolu, hiçlik ise içinde her şeyi barındırıyor. Yaşasın paradoks!

Serbest çağrışımlar eşliğinde, oradan oraya savrulan zihinimin derdi şu aslında; sana yazmayı da, seni okumayı da çok özlemişim sangha! Şükür kavuşturana.

Sıfır geçti, yarın bir. Sevgiyle.