Tansel; Gün 28

Bir çember kapanırken;

Daha önce sanki biraz bahsetmiş gibi hatırlıyorum, ama yine yeni kelimelerle yazmış olayım. Ben sonuçlardan çok sürece uyumlu bir karakterim sanırım. Sonuca yaklaşırken, süreçte disiplin içinde akan ne varsa tavsamaya meyl eder bende. Daha önce yazdıklarımda, sonuca bağlı değerlendirmelere karşı olan korku olabilir gibisinden bir düşünceden bahsetmiştim. Tabi bunun burasıyla ne gibi bir alakası var diyeceksin, yok. Sadece süreç/sonuç bağlamında edinilen alışkanlığın yansıması bendeki. Ama bu tabi doğrusal ya da lineer zihnin düşünme yöntemi. Döngüsel, circular olan zihin bu aşamanın bir son değil başlangıç olduğunu da biliyor. O nedenle ne güzel de bitiyor bu 28 günlük döngümüz ve ne güzel de başlayacak yeni bir 28 gün. Hepimiz için hayırlı, sağlıklı, mutlu günler getirsin. Ay ile birlikte yükselmek ve düşmek baki. Bugün Defne hocamın bahsettiği gibi; bir gün çok iyi hissederken, ertesi gün yerlerde olacağımız ihtimali kaçınılmaz. Hayat doğası gereği bu dalgalanmalarla yaşanan bir serüven. O dalgaların içinde, üstünde nasıl kalacağımızı ise biz yoga ile anlamaya çalışıyoruz. Başkaları da başka öğretilerin veya pratiklerin yardımıyla bunu yapabiliyor. Önemli olan dalgayla bir olabilmek sanırım.

Bunu bir de ayrıca Gülçin pratik ediyor literally. Onun bir gün burada anlatmasını ister miyiz?!! İsteriiiiz!.. ; )

Fatma o kadar güzel bitirmiş ki yazısını üstüne daha başka yazasım gelmedi. Alıntıysa alıntı, atıfsa atıf, kopi peystse kopi peyst.. Diyerek sevgiyle aşırıp bir de ben ekliyorum buraya.

Namaste sangacım..

“28 günlük bu çember kapanır, biz yepyeni gözlerle başa dönerken ben de başa döndüm. İlk yazımda içimden dışıma sadece hakikat çıksın bu döngüde dediğimi okudum. Yazarlığın heyecanına kaptırıp da bir gün batımını, bir çiçeği ya da ayı olduğundan daha güzel anlattımsa ya da buna benzer bir gafa düştümse affola sangamu. Seninle dolu dolu geçen bu ay güzeldi. Senin şahitliğinde içime bakmak ve gördüklerimi sana güvenle açabilmek, sana bakmak ve senin bana, benim sana ayna olabildiğimizi keşfetmek. Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz, buraya yazsak da yazmasak da. Yirmi sekzinci günü bu sabahın dersini kapattığım gibi kapatmak isterim. Sizlere ve beni sizlerle buluşturan talihime teşekkür ederim. “

Tansel; Gün (26) 27

yer ile yeksan..

selam sanga,

dün elim klavyeye gitmedi, ekrana bile bir ikinizi okumak dışında bakamadım. günün iş akışı her zamanki gibiydi. odayı paylaştığım iş yeri arkadaşlarımın olmamasının da rahatlığıyla kâh yapılması gereken bir iki iş, kâh bir ofis fantezisi (ups!) olan 10, 15 dakikalık koltuk gevşetmeli öğle üstü şekerlemesi ile vakit geçti. üstüne bir gece önceden netflix’te gördüğüm Ricky Gervais standup’ı ile tam bir türk usulü çalışma günü yaşattım kendime. bu kendime kendime halinin akşam versiyonu da kanepe üstü yatay pozisyonda yine ekranın boş içerikleriyle boşluk yaratmak olarak geçti. 

hanımı köye gönderdim dün. şimdi böyle yazınca sanki bir köyümüz veya köyde bir yerimiz varmış gibi duyuldu ama alakası yok. hanım ekoprint tabir edilen şahane bir uğraşla ilgileniyor. “yaprakların ruhunu kumaşlara aktarıyorsun” diye şiirselleştiriyorum ben bu yaptıklarını. neyse, mevsim itibariyle kullandığı malzemeleri kendi doğal ortamında çalışmak için bir arkadaşımızın köyünde misafirliğe gitti. bir süre orada olacak. ben de evde yalnızlığımın keyfini süreceğim bu sayede. bizde çoluk çocuk yok sangacım, hayvan dostumuzu da kaybedeli 5 yıl kadar oldu. çok acıttı diye bir süre başka bir dostla evi paylaşamadık, sonra da taşındığımız apartmanın “değişik” yöneticisi yüzünden bir dost edinemedik. yönetici kişisi bir darbe sonucu iktidarından edildi, üstüne bir de apartmanı terk etti. apartmanımız nazi kampından, normal apartmana döndü çok şükür. hatta yeni gelen bir kiracının siyah kedisi balkon demirlerinde fink atıyor. bu bir devrim değil de nedir? Defne’nin avuç içi tekirinin gözlerinin etrafındaki beyazlıkları görünce bizimkini hatırladım. acaba yeni bir dost bizi seçer mi diye ümitlendim. hem böyle yalnız zamanlarda ne iyi olmaz mı? kısmet..

evde yalnızlığın keyfini sürmek, ne zamandır yaşamadığım bir şey. eskiden daha rutindi bizim için. hanım o zamanki mesleki iştigalinden dolayı bir kaç ay yazlık yerleşimlere göç eder, ben de arada gider gelirdim yanına. bu tür boşluklar, uzun ilişkilerde reçaka kumbaka tadında şifalandırıcı olabiliyor. yine uzun ilişkilerde zamanla aynı evin içindeki sessiz anlaşmalarla birbirine yer ve zaman yaratmak da becerilebildiğinde çok kıymetli şeyler. arkasında anlayış, güven, samimiyet ve sevgi var. ama ilişkide bu öğrenilene kadar insan resmen şamar arsızı gibi hırpalanıyor. neyse bu da pandemi ile pekişen bir durum oldu. bu pandemi hep kötü şeyleri getirmedi ya bize. aksine bir çok iyi şeyi de öğretti. itirazı olan? …. teşekkürler.

dünkü hâl biraz da o yalnız anların rahatlığına izin verme olarak tezahür etti diye düşündüm. o zaman da birlikteyken rutin hale gelen şeylerin “onlar birer küçük kaçış mıydı?” düşüncesi geldi oturdu. “bir ilişkide ne kadar kendin gibi yaşamana izin veriyorsun?” ya da “nerelerde kendinden verip, sonra onun üzerinde yarattığı duyguyu yaşamamak adına kendine küçük kaçış planları, alanları yaratıyorsun?”lar takip etti.. “ama ilişki adı üstünde iki kişilik yalnızlık” değil mi diyecekken okumadığım kitabın tanıtım yazısına göz attım. yok o kadar hüzünlü bir şey olmamalı ilişkiler dedim hemen. birbirini sevdiği için bir arada yürümeye karar veren iki insan, birbirine anlayış geliştirdiği için bir arada olabiliyordur zaten. aksi türlüsü terapist nokta kom ile başka bir noktaya evrilmeli.

yahu, nereden nereye aktı kelimeler. oysa başlığı önceden gelen yazıya hiç bu şekilde ön kurgu yapmamıştım. ama güzel olan da bu bence, her defasında gelene izin ver, nasıl akarsa öyle aksın.

bugün öğle sıcağında, maket için kağıt seçimi, dijital baskı için görüş alış verişi, muhtemel yayıncı ile ön görüşme vesilesi ile eski adı punta olan alsancak’ta sokak sokak gezinmek durumundaydım. üniversite hocalığı öncesi gençliğimin geçtiği sokakları yeni yüzleri ile gezmiş oldum, bir yerleri ararken. öncesinde kısa bir “hedefli” kemeraltı dolaşması da var tabi. cuma şovu (çarşının sokaklarında seccade şov.. seküler izmirlinin hoşgörü ile sınandığı zamanlar) başlamadan işlerimi halledip alsancağa geçtim. öğle saatleri diyorum, izmir diyorum.. kliması çalışan her mekan çölde bir vaha, apartman merdivenlerinin serinliği “artık evdesin, güvendesin” diyen şefkatli bir el.. maalesef aylık olağan bir çevrimiçi üniversite toplantısı ile tam ohh diyemeden ekran başına yerleştim eve varır varmaz. şükür 35 dakikada paketledik konuları. şimdi gelsin sanga mektupları..

yerle yeksanım sangacım. şimdi birazdan yazacaklarım amaan bu izmirlilerin de başka muhabbeti yok mu havadan başka duygusu yaratacak. haklısın pek var diyemem, daha doğrusu kar yağar sosyal medyada izle sen izmirlileri, yağmur yağar, şimşek çakar şair olurlar : ) e zaten sıcak muhabbeti default. yerle yeksanım.. çünkü her gün “üstüne koyuyor” şehrimizin sıcaklığı. böyle zamanlarda benim hassas bünye vantilatör cihazının önünde durmaya gelemez. klimayı da “ay yangın vaar!” noktasında devreye soktuğum için, çözümü doğal serinleme yöntemlerinde ararım evde. nedir? yerle yeksan olmak.. kediler gibi mikro serin hava akımlarını yakalamak için ben kendimi yere indiririm sangacm. parkeler benim dostum, evin bu alçak perspektiften görüntüsü de bir kaç ay doğal bakış açım oluverir. hem böylesi çok daha “yogik” oluyor. : ) temmuz, ağustos biraz paspas modunda geçiyor ama yine de son çare olan klimaya kadar beni idare ediyor. o nedenle bugün yerle yeksanım. parkeden sevgilerle.

hem yarın artık bizim de nihayet Defne hoca ile aylık buluşmamız olacak. sabah 7’de mevsimden dolayı kan ter gözyaşı ile geçeceğini tahmin ediyorum. ya da sabahın şefkatli serinliği belki yüzümüze bakar. benim meskenim parkeler nasıl olsa.

döngü sonuna doğru yazılar tadından okunmuyor. bu su burada da hiç durmaz gibi geliyor bana, kısmet yeni döngüye..

sevgiler parkecim.. : )

Tansel; Gün 25

Selam sanga,

Bugünün yogası “olmayınca olmuyor” yogasıydı. Zihin gerçekten hiç susmadı, ama hiç. Olmayınca olmuyor dedim. Ama olmamasının ardında, “neyi görmek istemiyorsun, hiç kıyısına bile uğramak istemediğin nedir, nedir bu gayret azim be kardeşim?” sorusunu da sordum. Cevap yok. Daha doğrusu cevap sıkıntı, arkasından öfke ve her şeyi olumsuz algılama hali. 

Aslında sebebi biliyorum ya da tahmin ediyorum diyeyim. Ataklar halinde beni ziyaret eden kaygı bulutu. Bazen sevdiğimin, bazen de benim başıma kötü bir şey geleceği korkusu bu. Pandemide teşrif ettiler kendileri. Bir çok insanın da bundan muzdarip olduğunu tahmin ettiğim, (daha önce de size bahsettim sanki) kollektif bir ruh halinin bendeki kısmı. Giderek daha baş edebildiğim bir durum. Ancak bu konuda o kadar haber, belirti, ima kovalayan bir zihin ki, gerekli doneyi bulduğunda hemen tetiklenen bir duyguyu yaratıyor. Onu bütün gün minik bir öküz olarak göğsümde gezdiriyorum. Günün içinde yaşanan keyifli anları bile ifadesiz, duygusuz geçiriyorum. İçimdeki o korku duygusunu baskılamak için neşeyi ve keyfi de yaşamamayı seçiyorum bilinçsiz olarak.

Bugün bir ara artık sesli konuştum kendimle, dedim ki; bu gerçek değil, bu bir düşünce ve sen onun gerçek olması korkusu ile ona kehanet muamelesi yapıyorsun. Vazgeç bundan.. Olmayınca olmuyor.. Şu saatlerde biraz hafifler gibi oldu da yazmaya başladım, yazarak sağaltmaya çalışıyorum bu hali. İşe de yarıyor sanki.

Her an benim veya yakınlarımın başına bir şey gelebilir,, gelmeyebilir de. Bununla anlaşma sağlamam, bunu bir hakikat olarak kabul etmem en iyisi. Geldiği zaman ne olacaksa o olacak, gelmiyorsa da gelmemiş olacak. Öncesinde bunu düşünmemin olacak olana her hangi bir etkisi yok. Bir şekilde kontrol edebileceğim düşüncesi bir yanılsama. Ama korkuyor muyum, evet korkuyorum. O zaman korkuma bakma zamanı, bakabildiğimce. Bunları yazmak bile, bakmaktan kaçmak gibi. O zaman korkuma bakma zamanı..

Nerede dünkü ben, nerede bugünkü ben? Hepsi zihnimin içinde muhtemelen. Hepsi geçiyor, sıkıntı da, neşe de.. Umarım kabul ve ona bağlı mutluluk daim olur hepimiz için.

Sevgiyle sangacım,

Tansel; Gün 24

Kazı Alanı

Sangacım merhaba,

Valla yorgunum bugün. Erkenden başlayan, koşturmacası bol, üstüne bir etkinlik sıkıştırmalı, yaza “Ce ee!” diyen sıcağı ile, gerek trafikte gerek toplu taşımada geçen sürelerin ardından eve varış. Hanımın da koşturmacalı günü nedeniyle akşam yemeğine bizzat el atış, (bu durum bir ekstra değil, olması gereken zaten) haberler ve kapanış tadında kepengi indirecektim. Ama baktım okunacak nice yazı var sangamdan, onları bugün okuyamazsam yarın iyice okuyamam dedim. Ama şimdi okumaya başlarsam da hiç yazacak halim kalmaz. O nedenle önce kısa da olsa (olamadı) seni germeyen derdimi dile getireyim selam edip geçeyim dedim okur moduma. Kim bilir ne güzel inciler dökülmüştür. Zenginim şu anda ben, elimde okunmamış bir yığın yazı var.

Sabahın 6’larında bahar alerjisinden kaynaklı hapşırmak isteyen ağzım burnum başladı hapşırmaya. Gel de içine uyandığım rüyanın yataktayken analizini yap. (Bahane.. onu düşünüyor gibi yaparken, yenisine yelken açmak isteyen zihnin oyunları bunlar) Seri hapşırıkların üstüne “eh tamam kalktım” dedim, “e kalktıysam o zaman yapılacak tek şey var yoga” da dedim. Halen uyuyan zihnimin sersemliğinden faydalanarak, kendimi yoga yerime atıverdim. Biraz karnı ağrıyan çocukla ona izin verdim, baktım uyanıyor duruma hop  suçi. Sonrası artık çorap söküğü.. Geniş geniş yaptım yogamı. Sonra hazırlan çık, işe git, işteki işleri işle, öğlen diğer işler için iş yerinden ayrıl, o işleri hallet, iş yerine dön, kısa sürede bir iki iş daha çöz, sonra açılacak öğrenci projeleri sergisi için müze haline getirilen bir höyüğe arkadaşlarla yolculuk. Gitmişken höyüğü ve müzeyi de gezelim diyerek hocalarımızdan biri bir arkeolog eşliğinde tur ayarlamış ona katıl…

Ohh, bir anda zaman değişti sanga. Sen de M.Ö. 5200, ben diyim 6.500. Camlı vitrinlerin içinde kazı yerinden, tarih öncesi dönemden buluntular. Buluntulara bağlı modellenmiş replika araçlar, taşlar, seramikler.. en sevdiğim.

Arkeoloji oldum olası sevdiğim bir alan, müzelerde gezinmek, antik kentlerde dolaşmak çocukken ve gençken de hep bir şekilde mutlu hissettiğim mekanlar, yerler oldu benim için. O taş yapılara dokunmak, o nesnelerin üzerinden onların kullanıldıkları zamanları ve yaşamları hissetmek, hayal etmek çok doğal bir şeymiş gibi gelir bana. Zamanın yıpratıcı gücüne dayanan bu şeylere yönelik bir saygı duruşu mu, yoksa o zamandan bu zamana bir şekilde ulaşmış “mektupları” okuyabiliyor olmanın cazibesi mi? Bilemiyorum.. şu an uyduruyorum bu hisleri tarif etmek için kelimeleri.

Neyse günün sürprizi bu oldu, sergi bahane oldu, pek güzel oldu. Arkeolog anlattı; yüzeyin hemen altında yüzyıllarca tarım alanı olarak kullanılan bu yerde bu kadar eski tarihlere dayalı bir yerleşim alanın günümüze kadar ulaşabilmesi neredeyse mucize. O arazi yüzyıllarca tarım alanı olmasının yanısıra sonraları hemen yakınındaki bir çimento fabrikasının toprak tedarik alanı da aynı zamanda. Oradaki toprağın başka sebeplerle kentin bir yerlerine taşınması sırasında, emekli bir resim öğretmeninin toprak içinde dikkatini çeken kırık seramik parçalarını ayıklayıp müze müdürlüğüne ulaştırması sonucu, bu alan ortaya çıkartılmış. Bugün halen hemen 100 metre ötesinde çimento fabrikası duruyor, yine yakın sayılır kentin sevimsiz şehirler arası büyük otobüs terminali, çevre yolu ve niye orada olduklarına halen hayret ettiğim yeni yapılan rezidanslarla kuşatılmış bir ilk yerleşim yeri. Gördüklerimin beni şaşkına uğrattığı yetmemiş gibi sadece bu hikayesi bile anlatılmaya değer diye paylaştım sangacım.

Yogaya bağlayalım o zaman; yüzeyin hemen altı katman katman insanoğlunun bugüne ulaşan mirasları ile dolup taşıyor. Indiana Jones gibi paldır küldür değil, elde bir spatula, bir fırça ile nazikçe kazıp çıkartmak zaman istiyor, özen istiyor, dikkat istiyor. Ortak mirasın mirasçısı olarak bu göreve talip olduysak da, her gün kazı yerine uğramak gerekiyor. Anladınız siz onu.. ; )

Sevgiler sangacım

Tansel; Gün 23

Edit: Başlığı baya gün 24 diye atmışım ya ben, düzelttim. Bir gün öteye sıçramışım. Aşağıyı okuyunca anlayacaksın sangamu. Yazmanın enerjisi olsa gerek.

Yazmak (veya yazı) kası diye bir şeyden söz edildiğini duymuştum. Defne’den duymuş olma olasılığım çok yüksek. İşi yazmak olan veya yazı ile dünyalar kuran, yazı ile kendini var eden kişiler için her gün yazmanın önemini vurgulamak için kullanılan bir metafor diyelim biz bu tarife.

Bir şeyleri her gün yapmayı sürdürmenin, yaptığın şeyde derinleşmeye yol açması kaçınılmaz.. Diyeceğim ama onu nasıl yaptığınla da doğrudan ilişkili bu. Yani kas hafızası denilen şey bir süre sonra vücudun motor işlevleri gibi eylemi kendiliğinden yürütür hale geldiğinde ne kadar derinleşebilir ki insan o halin içinde?

Benim zihin böyle çalışıyor sangamu. Tam bir şey söyleyecekken karşıt veya alternatif durum da kendini gösteriyor. Böylece kesin bir söylem yerine hem o hem bu durumu çıkıyor ortaya. Kırçıl (fuzzy) mantık diye bir şey okumuştum bir kurgunun içinde. Tabi kurgu kendini bilimsel dayanaklardan besleyerek bunu kullanıyordu. “Hem o, hem diğeri ikisi de aynı anda geçerli olabilir” diye özetlenebilir en kaba haliyle. Ben de sıklıkla o duruma düşüyorum sanırım. Tabi bu söylediklerim bilimsel yöntemlerle kanıtlanmış, evrensel fizik yasaları için geçerli değil. Bu biraz da fizik ötesi veya günümüz fizik kuramlarının henüz açıklayamadığı “bir durum var ama..” gibi şeyler için çalışıyor. Şimdiye kadar kuantum fiziği ile ilgili bir çok şey okudum, dinledim, anladığım şey, hiç bir şey anlayamadığım. Yani tam anlar gibi olacakken, anlayamadığımı anlıyorum. : ) Fuzzy mantık bu bağlamda kuantum evrenindeki olan biteni açıklamakta (?), tarif etmekte biraz yardımcı oluyor sanki.

Baya araya korsan paragraf girdi, hem de hiç anlamadığım konularda. Konuya hakim, bu alanda dirsek çürütmüş arkadaşlarımdan özür dilerim, kusura bakmayın. Niyetim hiç buraya sıçramak değildi. Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar kitabını anmış olalım bu vesile ile. : )

Diyecektim ki; buraya her gün yazmak, tıpkı her gün yoga yapmak gibi bazen kendiliğinden, bazen ittire kaktıra o yoga yerine gelerek, kendini ikna etmeye benziyor. Burada yoga ile ilgili analoji, biri zihindeki diğeri bedendeki kaslar üzerinden anlaşılacağı üzere.

Her ikisinin de yakıtı kendinle olan samimi bağ üzerinden. Ne zaman ki, o bağ zayıf veya çeşitli sebeplerle devre dışı, işler çok zorlaşıyor. Ama o bağı güçlendiren bir şey var, her gün oraya bir şekilde uğramak. Ben de bugün yine onu yapıyorum. Okumak için uğramak da o bağı güçlendiriyor tabi. Sangadan gelen her yazı kendimle olan samimiyeti de besliyor. Ama bunu uzun süre bu şekilde sürdürmek, tıpkı “yoga yapan birini izleyerek ne kadar yogadan şifalanırsın ki?” kadar cevabı açık bir soru. Hadi buyur! Şimdi de bir şekilde bloğa yazamayanlara laf “çakmış” gibi oldum. Valla hiç öyle bir amacım yok sangacım, lütfen üstünüze alınmayın. Geveze zihin lafı oradan oraya taşırken ucunu hesap etmeden takılıyor şu anda.

Baştan alıyorum, diyecektim ki; Her gün yazmak benim günlük yaşam pratiğimde olmayan bir şey. Günlük tutmam. Arada zihnimde dön dolaş düğümlenen konular olursa bunalıp kağıt (ekrankağıt oluyor bu) üstünde çözmeye çalışırım içimi. Genellikle de işe yarar. Sonra dönüp baktığımda da işe yarar. Yani yazmak her halükarda terapötik bir eylem. Aha! Dur psikolojiye sıçrayacak bak şimdi de, tövbe tövbe.. Tamam döndüm yine kendime, buraya her gün yazmak, yazmaya çalışmak o kası baya bir dirileştirdi sangacım. Yazmak için yazmak değil ama okunacağını bilip yazmak da arkadaki sahne şahsını besliyor bi taraftan. Allah affetsin, içerdeki benlerden birinin de buna ihtiyacı var çok belli. Hepimiz görülmek istiyoruz, şahit arıyoruz kendimiz üzeriden yarattığımız gerçeklik kavramının (sevgili Doğa) hakikatle bir bağı olduğuna inanmak için buna ve başkalarına ihtiyacımız var sanırım. Yok bugün olmayacak benden şimdi de varoluş felsefesine döndü rüzgar gülü..

Ez cümle; her gün yazmak çok iyi geldi, her gün yoga yapmanın hep iyi geldiği gibi. Ben Human Design denilen insan tanımlama (?) sisteminde generator vasıflı çıkmıştım. Bununla bir ara ilgilenen bir arkadaşım çıkartmıştı HD profilimi. O nedir diye sorduğumda, jeneratörler kendi başlarına, kendiliğinden bir şeyler üretmezler, onların üretmesi için bir başlatıcıya, bir amaca ihtiyaçları vardır. Ama çalışmaya başlayınca da durmak bilmeden çalışırlar. Ben de “hmm, bu bilgiyi motivasyon için kullanırım” diye alıp kabul etmiştim. Sanırım öyle bir özelliğim var benim. Durduk yere kendim için bir şey yapmaya çok üşenirim, ama bir hedef, görev verilirse de alıp başımı giderim onun içinde. Enerjisi düşük olanlara gayret, motivasyonu düşenlere sadece devam ederek gaz veririm.

Sona yaklaşırken, (ki niye devam etmeyelim ara ara) ivmesi düşenler varsa diye bağlamış olayım. Valla hiç böyle bir niyetim yoktu, böyle gelişti sangacım. Enerjine sağlık.. ; )

Tansel; Gün 22

Doğrudan, bodoslama, selamsız sabahsız..

Gün uyanışla kalkış arasında zihnin türlü oyalamasıyla yatakta uzadıkça uzadı. İpler elinde istediği yere çekiştiriyor düşünceleri. Oradan oraya sıçrayarak sürekli bir göz bağcılığı ile dikkati kendi üzerimden uzağa yöneltiyor. Ne zamanki tavsayan bu bu sürece uyanıyorum, o zaman da iç ses bir otorite olarak azara başlıyor. Ne oldu yine istediği yöne döndürdü beni, o anki benden uzağa.

Kalktım, bedeni uyandırmak için banyo rutinleri.. Odaya geçtim, elde ustura kesiyorum kendimi bir ordan bir burdan, bir dünden, bir evvelki günden. Anlaşıldı suçi gelecek hakkımdan, ama nasıl bir koro içerde. Aynı anda hem müzik dönüyor (M.J. Off the Wall), hem iç ses, hem o an üzerinden söylenen otoriter ses.. Hayranım bu performansa, demek ki hiç istemiyor o gölgedekilere bakılmasını. Hiç görmek istemiyor, görmek istemediklerini.

Anlaşmaya varalım.. Ben suçiye sen bildiğin gibi takılmaya.. Nasıl olsa birazdan orta noktada buluşuruz. Hele bir nefeslerin temposu yükselsin, kalp ritmi artsın, sen o zaman hayati olan bir durum var diyerek sesini kısacaksın.

Tokatçı zihin dedim bugün adına. Sürekli dikkatimi bir yana çekip, tak enseye bir tokatla eşek şakası yapan. Tepe sersemine çevirerek dikkati kendisinden uzaklaştıran. Aynı zamanda duygularımı ve hislerimi benden tokatlayan tokatçı..

Çoklu evren kuramından bahsediliyor, denk gelmişsindir sanga. Günümüzün moda malzemesi, sinema sektörünün kıymetli Hint kumaşı, paralel evrenler, eş zamanlılık, kuantum gerçeklik falan filan. Hepsi sanki içinde yaşadığımız dünyanın var ettiğimiz gerçekliğine katlanmak zorunda değilsin, aslında bu bir simülasyon, başka gerçekliklere kaçabilirsin pompalaması gibi geliyor bana. Zihin gibi hop buraya bak.. şimdi şuraya bak..

Diğer yandan evet her birimizin algısında her an yeniden yaratılan bir gerçeklik var. Ve bu geçeklik tek gerçeklikmiş gibi yaşıyoruz hayatı. Bendeki sizler, sizdeki benler, her biri bambaşka bir evren. Çoklu evrenler (sabun köpükleri gibi bizim evrenimizin de içinde bulunduğu bir birine dokunan milyarlarca evren var) kuramı sadece bundan çok daha büyük bir kozmos tahayyülü için mi geçerli? Biz kendi varoluş algımızı böyle düşünemez miyiz? Her birimiz fiziki mikro kozmosumuzun yanısıra zihinsel kozmosumuzla da bir evrenin modelini oluşturuyor gibiyiz.

Buradan nereye varılabilir, bir yere varılır mı ya da varılmalı mı sangacım? Bilmiyorum, sabahki zihin mesaisini anlamlı kılmaya çalışıyorum sadece, kendimce.

“Özgür irade var mıdır?” Konulu bir podcast serisi dinlemiştim geçen aylarda. Fularsız Entellik diye bir kanalın serilerinden biri. Bilenler tanıyordur, bilmeyenler tanışabilir dilerse. Bu seride özgür irade kavramını bilimsel ve felsefi açılardan didik didik araştırıyordu podcast’i hazırlayan. Bir çok fizik kuramı, determinizm, kuantum, Aristo’dan Kant’a ve diğerlerine uğraya uğraya sanırım 10 bölümlük bir seri. Bazı noktalarda bobin yakmalı, çok da eğlenceli bir iş. Dinleyecek olanlara spoiler vermiş olacağım ama sonuç “yoktur”a ağır basıyor.

Neden mi? Bizi bizim dışımızda üstelik atomaltı düzeylerde ve nano saniyelerde etkileyen o kadar çok etken ve genel görelilik kuramı üstü kuantum kuramı bağlamında o kadar çok değişken var ki; ben kalkmış bir de kendi gerçekliğimizden bahis ediyorum. Yani gerçeklikle ilişki durumu: Karışık, sangamu.

Oralardan kendi sularıma dönünce de gerçeklik ve samimiyet dosyasını açasım geliyor. Bizim dışarıya gösterdiğimiz “şey” dışarıdan nasıl göründüğümüz veya nasıl görüneceğimiz yanılgısıyla mı oluşuyor? Dün Pınarline’ın yazısındaki etkili birinci paragrafı gibi biraz da. Buradayken ne kadar sizdeki ben, bendeki benle örtüşüyor acaba. Bunu kontrol etmek, birebir oturtmak immmmmkansız biliyorum. Olması da gerekmiyor. Ama ya başarabilirsem diye ben ne kadar sizdeki benlere oynuyorum. Yani buraya yazacaklarım o an kendiliğinden akanlar mı, yoksa akıyormuş zannettiklerim mi? (Bu da dahil)

Her birimiz birbirine temas eden baloncuklarız; ya da görünmez iplerle birbirimize bağlandığımız büyük bir ağın parçasıyız. Bu da sanırım hakikat. Ama gerçeklik başka, gerçeklik bizim yarattığımız bir yanılsama. Sonra kalkıp her şeyi onun üzerinden yorumluyor, onun üzerinden yargılıyoruz. Üstelik bunu kendimiz için yaptığımız gibi başkaları için de yapıyoruz. İşimiz zor. Bu kaotik, oynak yapının içinde tutunduğumuz ne varsa hepsi de çözünmeye mahkum. Geriye elimizde ne kalıyor? Birbirimize benzememiz, bir bütünün parçası olduğumuz ve isimsiz olana teslimiyet.

Bunu bana/bize ne sağlıyor? Yoga. O zaman tutun sanga. Bir saniye bile olsa beni hakiki olana bağlayacak ne varsa ona tutunuyorum. Biraz kendimde, biraz da benden ötede olanlarda.

Mutlu pazarlar sangacım..

Tansel; Gün 21

21 günün şerefine satırlar satırları kovalamış. Ne güzel. Şimdi hepsini sıradan okumaya kalksam (ki bir kısmını gün içinde okumuştum) benim yazı 22’ye sarkacak. Bir görev bilinci mi bu diyeceksin sangamu, değil. Daha çok gün içinde aklımdan geçenleri paylaşmanın telaşı.

Günün sabah yogası cumartesiye özgü yumuşak ve dinlendiriciydi. Demiştim ya cumartesileri Ay’ın hallerine denk gelmeyen haftalarda böyle şekilleniyor bende. Bunun sebebi, sürekli ve yoğun yoga asana çalıştığım zamanlarda, vücudumun daha da açılacağı, kasların yumuşayacağı yerde giderek gerginleşmesi, sertleşmesi gibi etkileri gözlememden kaynaklı oldu. Muhtemelen bedensel değil ama zihinsel bir gerginliğin etkisi bu. Yani lineer zihnin demek daha doğru. Lineer olan hep ileri, hep daha da, hep şimdi bırakırsam.. diye düşünüyor. Bu da ister istemez gerginliğe sebep oluyor. Gerginlik de sonunda ya kırılmaya ya da kopmaya sebep. O nedenle her gün yapılan yoga uygulamalarında en azından bir gün dinlenme veya hafif çalışma ustalarca da uygulanan, hocalar tarafından da önerilen bir yöntem. Ben de onu yapıyorum. Ayrıca böyle bir boşluk yaratacağım haftalarda diğer günleri atlamadan yapmak adına daha disipline oluyorum diyeyim.

Neyse gereksiz bir açıklama gibi hissettim şimdi, bilmiş bilmiş konuşmuşum gibi.

Kahvaltı sonrasında Danişmend’e devam. Alican’dan aldığım duygusal spoiler’dan ötürü sonunu merak ediyorum şimdiden. Danişmend’i daha önce dinlememiştim ve suretini görmemiştim. Okurken kapaktaki küçük kız fotoğrafından tahmini bir yüz hayal ediyordum. Sonra gün içinde hem şarkılarını duymak hem kendisini görmek hem de bir iki klibini izlemek için YouTube’a girdim. Hayal ettiğim yüze, saça göre tamamen ters köşe oldum. Sesini duymadığım, yüzünü görmediğim kişileri okurken bambaşka bir imge ve ses oluşuyor zihnimizde. Seni okurken de öyle aslında, sesini duymadıklarımın bir sesi oluyor şimdiden. Ya da belki o kendi iç sesimizin bir yansıması. Yazının ritmiyle ortaya çıkıyor biraz da. Tamamen bize ait bir duyu. Klibi izlemeyi bırakıp spotify’a geçtim. O kadar yabancılaştım nedense, çok acayip. Okurun yazarı ile ilgili sanırım çok mahrem bir dünyası var. Başkasına açılmayacak, başkası tarafından bilinemeyecek bir dünya bu. Okura ait bir deniz. Adını çok sevdiğim yayın evine ithafen okuyan us… Danişmend’i okurken acaba şimdi hangi yüz gelecek zihnime merak içindeyim. Yarın görücem. : )

Sonrasında artık final aşamasına geldiğim işime odaklandım, onu tamamladım. Bundan sonrası artık onu bir kitap olarak hayata geçirmek için yapılacaklar. Ortak bir çalışmanın ürünü olduğu için arkadaşlara müjdeyi verdim, bir iki görüşme için program yaptık. Bakalım bu ekonomik kriz döneminde şansımız yaver gidecek mi?

Bugün 21. günümüz sangacım. Bir alışkanlığı, bağımlılığı oluşturmak veya kırmak için önemli bir süre olduğu söylenir. Hayırlara yol açsın. Defne hocanın da söylediği gibi baya baya bağlandık sanki bu 21 günde. Bakalım nasıl ilerleyecek bu çember. (Lineer sen misin?) : )

Sözü sizi bir an önce okumak adına daha da uzatmıyor, sevgilerimi gönderiyorum cümlenize.

Tansel; Gün 20

Gece Mesaisi

Selam sanga,

Günün kendine ait bir planı vardı, çok net olmasa da belli bir çerçevede. Rutinde olması gerekenler, programlı olanlar, niyetlenilmiş olanlar ve spontane olacaklar gibisinden.

Rutin ile başladım, bugün dairesel hareketler ve dansın günüydü ona sadık kaldım. Böyle günlerin enerjisi daha içe dönük, sonrasının frekansları daha az dalgalı oluyor. En azından ilk bir saati..

Plana göre evden yalnız çıkıp, kentin eski pazar yeri Kemeraltı’nda biraz vakit geçirip, yemek yiyip sonra terapiste gidilecekti.

Odadan çıktım, bir baktım hanım da Kemeraltı’na niyet koymuş ve hazır. Benim gideceğimden de haberdar değil. E dedim o zaman birlikte gidelim, bir şeyler yeriz, sonra herkes kendi işlerine koşar. Öyle yaptık, spontane olana uyum.

Bir şey itiraf edeyim sangamu; benim terapist mevzusu evde daha dillendirilmemiş bir şey. Arkadaşlarımın çoğu ve siz biliyorsunuz ama hanım bilmiyor. Niye söylemiyorum? Sanırım bu bir seansın konusu olacak. Niye söyleyemiyorum? Sanki kendim için yaptığım büyük kıyağın eşler arası bir haksızlık olduğunu, eşitsiz davrandığımı, bu eşitsizliğin bir şekilde telafi edileceği anları bekliyorum düşüncesi (bahane). Beni bazı konularda güçsüz görmesin, bu konu ben artık kendimi güçlü hissettiğim, yüklerimi attığım zaman açık yüreklilikle dile gelsin (asıl olan).

Vapurla karşıya geçtik. Biz İzmir’de bir körfezin etrafında yaşasak bile iki ayrı yakada olduğumuzu düşünürüz. Bağa değil kopukluğa odaklanmış kentli nedense. Daha önce benim gittiğim iyi bir esnaf lokantasına götürdüm. Güzel yemekler yedik. O mutlu, sanki kente yeni gelmiş, kenti yeni keşfeden birinin mutluluğu üzerinde. Ben çoğu kez olduğum gibi, nötr. (Duyguların açıkça ifade edilmesi benim için şuursuzluk halleri gibi kodlanmış zihnimde. Üzerinde çalışıyorum sangacım. En azından duygularım ifade bulduğunda paniğe kapılmıyorum, içerden konuşana da kulak asmıyorum artık.) “Sanki kente yeni gelmiş turist gibisin, yılların İzmirlisisin oysa, yüzlerce kez geldin bu çarşıya” dedim. “İyi ya kenti kendimde tekrar tekrar yaratıyorum, yeniden, ne güzel işte” dedi. Yoga hali herkeste asana uygulaması gerektirmiyor dedim içimden, ne şanslı. Sonrasında onun işlerine yardımcı olacak oryantasyon konusunda bir süre yanında oldum, birlikte dolaştık. Bilenler bilir Kemeraltı kaybolmak için şahane bir organik yapıya sahiptir. Sonra uzadım iş yerine gidiyor kisvesiyle terapiste doğru.

Terapide bir arkadaşla pişti olduk. : ) İkimizde birbirimizin aynı terapiste gittiğinden haberdarız zaten, sorun yok. Terapist enerjimin bu kez iyi göründüğünden söz açtı. Ben de senden bahsettim. Açıklıkla kendimi ifade edebildiğim bir “çemberimin” olmasının etkisi her halde dedim. Biraz yükler ile ilgili çalıştık, etkilerini sonra hissedeceğimi umduğum bir çalışma. Çıktım, dünden planladığım bir kitapçı/kafede bir kahve eşliğinde Danişmend’i okumaya başladım. Biraz tek başına olmak, etrafta olan bitene takılmadan kitabın sayfalarındaki dünya iyi geldi. Aynılığımızın bir başka hâli.

Bir saatlik kendi başınalıktan sonra, hanımı aradım. Tahminim eli kolu dolmuştur bir şekilde. Üretim aşamasındayken şahane konsantre olur, tüm dünyası yaptığı işe dönüşür, kendini unutur. Daha doğrusu kendini yaptığı işin içinde eritir. Bildiğimden yardım edeyim dedim. “Nerelerdesin?” “Kapılarda eski kazanların peşine düştüm, Fuar’a (Kültürpark) geçiyorum.” “Tamam o tarafa geliyorum, buluşalım.”

Bilmeyenler için Fuar yani Kültürpark, türlü çeşit ağaçların olduğu, İzmir Yangını’nda yok olan Ermeni ve Rum mahallelerinin üstüne kurulmuş kentin yeşil boşluğu. O acının külleri üzerine bu hali bize biraz da olsa teselli oluyor, ama keşke hiç yanmasaydı. Neyse bu bambaşka bir konu. Merakınızı cezbettiyse Defne Emanet Zaman’da gezdirsin sizi İzmiri’in o sokaklarında.

Oradaki her ağaç bizimkinin ahbabı sayılır. Niyeti hazır çıkmışken bir iki ağaçtan yapraklar toplamak hanımın. Buluştuk, akçağaçlara uğradık, yapraklarından topladık. Sonra Japonların hediyesi tek Sakura ağacının altında kahve ve çörekli küçük piknik. Çiçek zamanı çoktan geçti ama Sakura’nın yeşil yapraklarının gölgesi şefkatle güneşten korudu bizi. Bir iki meraklı kedi ziyaret etti, az ötede insanlar kafenin masa sandalyelerinde oturmuşlar, bir biz yonca çimenlerin üstünde ayakkabılar fora terapideyiz…

Sonra dönüş yolunda akşamın yemeğini aradan çıkartmak için daha önce bahsini duyduğum Kore mutfağı çalışan bir mekâna uğrayalım mı iknası. “Şu an yeni lezzetlere hiç açık değilim” dese de yumuşakça onun rızasını alarak oturduk. İyi ki de oturduk, mönü tercihleri üzmedi bizi. Artı puanı kaptım. Öğlen yemeğinin üzerine ikinci çinko oldu bu. : ) Dedim bana güven, ben bu işten anlarım. Arada çuvallayabilirim tabi, ama genel ortalamam iyidir.

Eve dönüş yolunda Yakın kitabevine uğradık, bir çay molası. Kitabevi sahibiyle bir iki ayak üstü sohbet, bitmekte olan proje ile ilgili konuşalım sözleşmesi. Bostanlı vapuru ile deniz üstü yolculuğu terapisi, eve varış. Biraz günün tortularının çökmesi için bir (belki) iki gati yalnız geçirilen zaman. Bu günün yoğunluğunun etkisi halâ üzerimde, “acaba bloğa yazabilir miyim?” “İçimde olan biteni nasıl tarif edebilirim, edemem…” “O zaman geldiği gibi yazayım, açıklıkla.” Sizin açık yürekli cesaretinizden cesaret alarak. Bugün Pınar(line)’ın yazdığı gibi “sanganın ruh halinin, sangayı oluşturan her bir bireyin ruh halinin toplamından daha fazla bir şey içerdiğini/ifade ettiğini düşündüm” sözlerine yasladım sırtımı. Sanganın elinin omzumda hissettiğim güven duygusuyla paylaştım. Tıpkı sizin de aynen öyle yaptığınızı düşündüğüm gibi.

Günün şarkısı haliyle Lou Reed’den Perfect Day. Ama yazarken fonda telefonla çekilmiş Mart 2022 Genesis Londra konseri. Phil Collins parkinson olmuş, iki saati aşkın süren konserde bütün şarkılarını bir sandalye üstünde söylüyor. Onun hayatına gelen bu şeye olan kabülüne saygı için dinliyorum bu kötü çekimli konser kaydını. Şifa dileklerimle.

Ve bu uzun günün yazısı 20’yi 21’e bağlayan dakikalarda ancak bitti. Okuyamadıklarımı okur, uykuya kaçarım.

Sevgiler sangacım.

Tansel; Gün 18-19

İkileyenler kervanına ben de katıldım. Dünün temposu içinde sana yazmak biraz zorlama olacaktı, bir iki niyetlenip oturdum ama ı.. ıh olmadı sangamu. Olmayınca olmuyor madem dedim, içimdeki zincir kırana izin verdim gitti. Ama seni okudum tabi, o baki.

Dün yogalı başlangıcın arkasından biten dönemin son dersleri için okula gittim. Finaller öncesi son uyarılar, kritikler, kapanış kabilinden konuşmalarla benim için geçen haftadan kafamda bitmiş olan dönemi dersler bazında kazasız bitirdim. Şimdi artık değerlendirmeler, final haftası, not girişleri vesaire vesaire.

“Hocalık” makamının öğrencilik makamından farkı sanırım kendi iç motivasyonunu kendinin yaratmak zorunda oluşun. Kendi motivasyonunu düşürmemen gerekli ki, zaten doğuştan bu biçim öğrenmeye demotive kuşağın motivasyonunu yükseltmek mümkün olsun. Ama gelgelelim bu devirde bu işler zor anacım. Yani motivasyon kırıcı bir çağda, üstüne onu granül hale getiren bir dünyada ve nihayetinde un ufak eden bir ülkede var olmak zorunda kalan bu gençlerin işi de gerçekten çok zor. Cümlemize kolay gelsin.

Hocalığın motivasyonu öğrencilerimin başarıları filana getirmeyeceğim sözü. Hiç işim olmaz, onların başarıları ancak onlar adına mutlu olmama vesile, gerisi beni ilgilendirmiyor. Hadi tamam ince bi gurur oluyor tabi ama samimi olarak bunda payım onların kendi çabalarının yanında solda sıfır virgül sıfır sıfır… Ben kendi yürüdüğüm yolun tecrübelerinden yola çıkarak bir yolu nasıl yürüyebilirsin diye öneride bulunurum, o da kendi yolunu yürür dilerse.

Hocalığını yaptığım mesleğimi, kendi öğrendiklerim üzerinden tekrar tekrar düşünmek, öğrenmenin nasıl bir şey olduğunu öğrenciler aracılığıyla görüp, anlayıp, öğrenciyi öğrenci psikolojisinden çıkartıp kavrama anlayışına davet etmeyi öğrenmek, sanırım hocanın öğrenciliği oluyor. Ayrıca bir de bunun tek taraflı bir alış veriş değil, çift taraflı bir bilgi, anlayış, yaklaşım süreci olduğuna da uyanık olmayı gerektiriyor. Çünkü bilgi bu çağda çok hızlı bir biçimde yenileniyor. Eskiye tutunup “tutturuk” olmak olacak şey değil bence.

Gençlik ve spor bayramı vesilesiyle köşemizin konusu döndü dolaştı gençliğe, öğrenciliğe vardı. İçimdeki Hıncal Uluç her ne kadar İrlanda sempatizanı olsa da, orada ve yaşıyor bir şekilde sangamu.

Bunlar dünün teması ile bugüne yankılananlar (burada ‘tema-s’ sözcüğünün iki anlamda da yer alması hoşuma gitti, sen dileğin gibi oku sangacım). Bugünün sabahı ise gençlik ve spor bayramının spor kısmına selam çakarcasına, sakin ama uzun bir sadhanayı mümkün kıldı. Perşembe günleri ders günü olduğu için epey zamandır uzun yoga yapamıyordum ona vesile oldu.

Güne Umut’un dans ile ilgili şahane yazısını okuyarak devam ettim, o güzel tango videosunu yazdıklarının ışığında izledim. Bir ara herkes gibi benim de gündemime girer gibi oldu, yakınımda şahane tango hocası arkadaşlarım dolaştı ama benim yol oraya bağlanmadı bir sebeple. Oysa gençkene dans, hayatımın olmazsa olmazıydı. Halk oyunlarından, break dans’a, oradan rock’n roll’a  geniş bir yelpazede kıpraşıp dururduk. Daha önce bahis etmiştim sahne varsa bir şekilde kendimi orada buluveren bir yanım vardır. Dans da biraz rol model abimin biraz da o sahne meraklısının kendini ifade ettiği bir haldi bende. Sonra bir “cool”luk geldi sebepsiz(?). : ) Dansta partnere uyum esastır, benimki de o hesap ama tersten. Partner dans etmeyince dans etmemeye uyumlandım. Sahnede olma hevesim geçince belki sadece dansa ve kendime uyumlanırım diyerek umudumu yitirmedim halâ.

Bu arada yine Umut’un yazısından referansla diyeceğim ki; bazen bizi küçümseyen öğretmenler gelir hayatımıza, umut kırıcı davranırlar. Bakalım biz onu gerçekten istiyor muyuz, ya da ne kadar gönülden istiyoruz’u görmemizi sağlarlar. Benim de ritme olan tutkumu sınayan, küçümseyen, o an için gayet kaba bir biçimde de bunu bana yansıtan insanlar girdi hayatıma. Ama her konuda çıtkırılan gururum ve güvenim bu alanda nedense tınmadı bile. Ben ritme olan ilgimi yitirmeden sadece devam ettim, gönülden ve tutkuyla. Hayat da bana çok iyi müzisyenlerle  aynı sahnede müzik yapabilme hediyesini verdi. Deli gibi heyecanlandım, mideme kramplar girdi, heyecandan bayılayazdım ama o sahneye çıkma cesaretim hep oldu. Bu da derin tutkunun hikmetinden sual olunmayacağının kanıtı oldu benim için.

Yoga da bunun gibi işte. Cesaretimi kıran, kendime olan güvenimi sınayan, gölgelerimle yüzleşmeme neden olan; kan, ter, gözyaşına mâl olan… Ama ben onu da bırakmıyorum çok şükür. Bu da sanırım kendi gerçekliğimize olan tutkulu merakımızın hikmeti. Yoksa deniz kenarında, gün batımında, tüller arasından türlü havalı pozlarda, fit vücudumu sergilediğim bir sahnenin konuyla alakası yok bende. Her ne kadar sahne merakı olsa da, burada hocaların yolu esas. : )

O zaman Şiva’yla dans!.. 

Tansel; Gün 17

Ortalama

Selam sanga,

“Güne dair kendime dair yazılacak şeyler olmadan da yazabilir miyim diye yazıyorum” diye başladığım yazı aşağıdaki gibi gelişti, arz ederim.

Bugün benim için ortalama bir frekansta aktı diyebilirim. Ne çok düşük ne çok yüksek. Anoloji yapsam hertz cinsinden neye tekabül eder veya alfa, beta, teta dalgaları olarak niteliği nedir bilemem. O nedenle ortalama deyip geçiyorum. Kendi zihin akışlarım içinde, kimi zaman görüş alanıma giren hiç tanımadığım insanlara yönelik anlık yargılar, ezberler eşliğinde ve benim suretimin de başkalarının zihin akışlarında bir yerlere iliştiği varsayımıyla sabah yolculuğu…   

Yaşadığım kent önceki yıllarına göre çok kalabalıklaştı sangamu. Aşağı yukarı aynı saatlerde, belli yerlerde olmama karşın tanıdık simalara veya birden fazla görüp aşina olduğum yüzlere artık neredeyse çok az denk geliyorum. Eskiden böyle değildi, yolculuk ahbaplıkları olurdu. Hiç konuşmasan, tanışmasan bile birbirini her gün görmenin getirdiği bir tanıdıklık hali.

Bunun olması veya olamaması birbirimize karşı olan insani ilişkilerimizi etkiliyor. Bir daha nasıl olsa görmem, karşıma da çıkmaz diyerek insanlar birbirlerine kaba ve duyarsız davranabiliyorlar. İstanbul’da yaşayanlar bunu yıllardır tecrübe ediyor ve biliyor sanırım. Çünkü ben İstanbul’a geldiğim zamanlarda üçüncü gün itibari ile bu duyguya bürünürdüm. Kalabalık içinde kendime yer açabilmek için daha sert bir kabuk sahibi olmak gerektiğine ikna ederdi kent beni.

Eski küçük dünyalarımızda herkesin herkesi tanıdığı, yabancının hemen fark edildiği dönemlerde bu bize bir korunma duygusunu kattığı gibi, eylemlerimizin sorumluluğunu da yüklerdi. Şimdi artık bu en azından bir çok büyük şehirde ortadan kalktı. Önce semtimizde, sonra sokağımızda ve nihayet apartmanımızda birbirine yabancı insanlar topluluğuna dahil olduk. Sonra da kalabalıklar içinde yalnız olmanın iç sıkıntısıyla baş etmek için türlü türlü terapiler…

Ben belki muhacir atalarımdan dolayı çok güçlü aidiyetler kuramadım yaşadığım yerlerde. Öyle göçebe de yaşamadım, neredeyse 35 yıldır aynı mahallede yaşıyoruz. Ve ben hala kendimi oralıyım diye tanıtmam. Yere ait bir kimlik inşaasına hiç giremedim. Ne bir takımın koyu taraftarı oldum, ne mezun olduğum okulların mezunu, ne mesleğimin mensubu, ne de iştigal ettiğim şeylerin öznesi. Bunun arkasında ne var bilemiyorum, çok da kurcalayasım yok. Kendiliğimden memnunum sanki. Micro varoluşumun nitelikleri yakından nasıl görünüyorsa öyle olmak bana yetiyor gibi. Dostlarımın, arkadaşlarımın bana sağladığı “inner circle”ımda mutlu mesut yaşadım, ihtiyaç duymadım ayrı bir kimlik inşasına. O grubun bir üyesi olmak yeterince aidiyet duygumu da doyuruyordu sanki. Belki birey olarak kendimi açık etme korkusu, fark edilmek endişesi bir grup içinde kalmanın daha güvenli olduğunu düşündürdü bana.

Oysa öyle değilim, ben de tıpkı sizler gibi biricik bir varoluşum. Ardı arkasına gelmesi mucizelerle tarif edilecek ihtimaller zincirinin şu an ve zamandaki tezahürüyüm. O nedenle bugün ortalama frekans olarak aktığını söylediğim gün de hayatın devamı anlamında mucizelerle örülü bir gündü aslında. İlla “aksiyon” veya depresyon olması gerekmiyor onu hissedebilmek için.

Eve dönüş yolunda gördüğüm bir tabeladaki semt takımının kuruluş yılı vurgusu, takımın yüzüncü yıl kutlamarının olduğu gece, o zaman oturduğum sokaktan bir araba içinde bağıra çağıra geçen arkadaşımın anısını getirdi zihnime. Onun kendisi gibi koyu taraftar bakkalımızın önünde durup coşkuyla bağırıp, taraftarlık hukukuna dayalı bedava bira isteyip koparmasını hatırladım. Semt aidiyeti, kendini bir yere köklü hissetmek düşünceleri eşliğinde karizmatik bakkalımızı düşündüm. Bülent abi.. Bir ara iki üç hafta bakkalı açamamıştı, adama bir şey oldu diye endişelenmiştik. Meğerse oğlanı üniversiteye yerleştirmeye başka şehre gitmiş, sonra beli tutulmuş filan. Acaba iyi midir diye düşündüm… A a. araç 30 metre ilerledi ana caddede bizimki alakasız bir sokak içinden scooter’ı ile göründü, banka atm’sine yanaştı. Saçlar iyice beyazlamış. Dedim iyiymiş şükür, selam çaktım evrene, araç devam etti…

Sen halâ anlamlı tesadüflere inanma, zaman ve mekanla sınırlı zihninin gevezeliklerine prim ver demedim kendime, gülümsedim : )