Matın Tezenesi Onur – ÖĞRENCİYE MEKTUP

IMG_2294.PNG

Matın önünde ayakta durur, topuktan başın tepesine uzarsın, sevgili okur.

Nefes alırken ellerini kaldırır ve nefes verirken öne katlanırsın.

Tüm bunlar birkaç saniye alırken içinde tüm zamanlara dair kadim bir bilgi kıpırdanmaya başlar, sen genişlerken zaman da genişler, aynalar karşı karşıya dikilir ve bu iç içe bakan iki ayna birbirinin içinde sonsuza kadar çoğalan bir görünümler labirenti kurar. Bu kez ayna illüzyonu simgelemez, bağlamı başkadır, artık o görüntülere bakarken “Bunlardan hangisi benim?” diye sormazsın, “Bunların hepsi de benim” diye kabul edersin. Bu kabul edişe Mona Lisa gülümseyişi eklenir, hafif kendinden emin ama ve hafif buruk; öyle de olmalıdır ki kendi gücüne kapılıp gitmeyesin, dudak kenarlarında beliren kibir her an pusudadır çünkü.

Balasana’da durur dinlenirsin, “Nefes alırken kolları ileri uzat” diye bir komut duydunsa bunu bir emir olarak algılama. Bir öz emir bu daha çok. Kendinin kendine verdiği bir talimat. Hani birkaç ben vardı ya senden içre, aynalar iç içe bakıyordu ve senden kaç tane olduğunun sayısı belirsizdi… O elleri ileriye taşıyan kimsenin verdiği emir değildir, topraktan bir kap olan bedenin içinde tomurcuklanan tohumlar hareket ettirir seni, bir ileri bir geri akıp duran beden sıvıları, ve parmak uçlarından filizler nazlı nazlı çıkmaya başlar sen elleri uzattığında, parmak uçlarından yer altına uzanır ve duruşunu güçlendirir. Arada arsız otlar sarabilir bedeni, kolay değil koskoca bir zırhın sökülmesi, kaldı ki bu o katmanlardan sadece bir teki, sebat ve zaman buduyor o otları.

Adho Mukha Svanasana’ya geldiğinde sıkılacaksın, buyur yerleş o sıkıntının içine. Çünkü başka yolu yok. Bir başka seçenek daha büyük bir sıkıntı ve hiç geçmeyecek. Dizlerini iyice bük ki kalçalar yükselsin ya da topuklarını yere doğru bırak, bacak arkaları uzasın, topuklardan da çıkan dallar yerin altına kök salsın.

Yeniden Tadasana’ya gelene kadar adım adım sula çiçekleri. Hepsi orada işte, sevdiğin tüm çiçekler. Sardunya ve menekşe, begonvil ya da unutmabeni, bak o da unutmamış seni. Çünkü beden dipsiz bir kuyudur, biraz kulak verecek olursan en derininde gürül gürül akan çağıltıyı duyacaksın, uzun süredir ihmal ettiğinden unutmuşsun sadece.

Artık çiçekleri sulayabilirsin.

 

Reklamlar

Matın Tezenesi Onur – YOGA ve YENİDEN YAZMAK

PP

Bazen bakir beyaz sayfa sana bakar bakar, sen de ona öyle bakar bakar da “ne diyor bu bana?” diye sorarsın ya sevgili okur. Öyle bir his içinde oturdum yazının başına. Burçe’nin çağrısı olmasa birkaç gün daha yazmazdım herhalde, sağ olsun onun yazısı ile benim yazım üst üste eklendi, katlandı, evrendeki koca boşluğun içinde şekilsiz bir origami şeklini aldı.

Evet, bakir beyaz sayfa o kadar da bakir ve beyaz değil unutkan okur. Hatırla! Senden önce o sayfaya yazılıp silinenler, yeniden yazılanlar, bütün yazı tarihinden kalan izler var o sayfada. Yazılı kağıtlar boş kağıtlara dönüşüp yeniden eski halini alır, hayat da böyle ilerler zaten, insan insana, kalp kalbe eklenir, bu bazen yolda yürürken hissedilir, bazen bir şeyler okurken ya da uykudan uyanmış yatağın üstünde karşıdaki boş duvara bakarken… Ve artık bilirsin ki o duvarda da nice sesler birikmiştir. Bir tarih sessizce kazılmıştır duvarın kalbine.

‘Palimpsest’ diye bir terim var, yeniden yazılmış parşömen’ anlamına geliyor. “Daha önce bir şeyler yazılmış bir kağıdı silerek üzerine yeni bir şey yazmak. Eski yazılanların silik olarak görüldüğü ve her iki metnin birbirine karıştığı yazı.” demek. Evet, şu yazdığım kelimeleri ilk kez okumuyorsunuz, daha önce ben ya da bir başkası tüm bunlardan zaten söz etti, belki şu yazdığım kelimeler bile sandığım kadar bana ait değildir, araya giren yıllar ve yollar vardır ve araya giren hayatlar, kelimeler harfleri ardına ekleyerek metinden metne sinsice sızarlar. 

pal

Yogada da buna benzer şeyler oluyor işte. Eğer yoga “çocukluğa dönmek” demekse -ki ben çok seviyorum bu tanımı- geçmişte yapabildiğin hareketleri, bedeninin olanaklarını yogada (hatha yogayı kast ediyorum) hatırlıyorsun. Bazen de “ben bu hissi nereden tanıyorum” diyorsun bir pozun içindeyken. Bu işin sadece fiziksel kısmı üstelik. Duygusal bağlamda da katlanmalar gerçekleşir. Hatta bence her öne-arkaya katlanma pozu aynı zamanda bir “ruh katlama” girişimidir de: ruhun iki ucu öne eğilirken eklenmeye çalışır, çabayla değil kendiliğinden olduğunda gerçekleşir bu, bazense fiziksel olarak iki uç birbirine değmese bile bir döngüsellik hissedersiniz; evet, döngüsellik burada “nostaljik” demektir, sen aynı çemberin içinde dönüp dururken geçmişten hatırladığın acı-tatlı hisler gün yüzüne çıkar, bedeninde mektuplar yazmaya başlar hepsi, senden başka kimsenin okuyamayacağı mektuplar ve eğer zarfı açıp içine bakmaya cesaret edersen orada göreceğin şey geçmişindir, çünkü o mektuplar ilk kez yazılmamıştır o bedene. Meryem de bakire filan değildir hatta.

Ama bizi hüsrana uğratan da bir durumdur bu çünkü biricikliğimizi elimizden alır. Bir taraftan bizden önce gelenlere karşı korkuyla karışık bir hürmet duyarken diğer yandan bir an önce önümüzden çekilmelerini isteriz ki gönlümüzce esip gürleyebilelim; işte bu temelde ebeveyn-çocuk çatışmasını yansıtan durum, Bloom’un deyişiyle kişiyi özgün olamayacağını görecek bir noktaya getirir.  Harold Bloom’un “etkilenme endişesi” dediği edebiyat kuramına göre ‘yazar’, kendisinden önce gelen ustalarının basıncını üzerinde hissedermiş, var olduklar için şükran duyarmış ama yapıtları “onlardan sonra daha büyük ne yazabiliriz?” sorusunu sordurduğu için bir otosansüre ya da yazıya tümüyle küsme durumuna da neden olabilirlermiş. İyi yazarlar, bu basıncın etkisiyle iyice yüzleşebildikleri, çalışkan ve dayanıklı oldukları için iyi bir yazar olurlarmış. Özgün olunamayacağını anladıkları için.

Keşke yogada da böyle olsa, çünkü bir “başarma” ya da “aşma” durumu yok. Aslında bu iyi bir şey, demek ki “yoganın özü” postmodernizme yenik düşmüyor. Aşacağın şey sadece kendinsin, o da mümkünse ki çok zor, sen sadece topuktan başın tepesine uzadığını hayal et, yani ölümden yaşama uza ve genişle, orada bir yer bul, içine ve şimdi’ye yerleş, bunu kendine her gün hatırlat yeter.

Şükranla.

Matın Tezenesi Onur – PRATİK DERSEN SALLANMAKTA

Aslında şu sıcaklar bazen işe yaramıyor da değil sevgili okur.

Debbie Ford’un “olumsuz bulduğun niteliklerin hayatına kattığı hediyeler” üzerine de düşündüren kitabı ruhumu sarmalamış durumda. Şu bunaltıcı sıcak vasıtasıyla evden adımımı bile atmamam uzun zamandır ara verdiğim okuma işlerine dönmemi sağladı ve ben bu durumdan çok hoşnutum.

Üniversite öğrenciliğime kadar evden çıkmayıp sadece okuyan, hatta sadece kurmaca okuyan bir çocuktum. Piyasaya sürüleli yıllar olduğu, benden yaşça çok küçük kuzenlerimin bile ellerinden düşürmediği cep telefonlarından bende yoktu mesela. Anamın babamın ısrarına rağmen yoktu. Bilgisayar da öyle. Daha o yaşta tutturmuşum, “İnsanlarla göz göze gelmek istiyorum” diye. Elbette bunda okuduklarımın etkisi çok büyük, kitle iletişim cihazlarının iletişimi yapay bir hale getirmesi hoşuma gitmiyordu çünkü Azra Erhat’ın “insan sıcağı” dediği şeye kendimi kaptırmış haldeydim. Edebiyat tutkunları iyi bilir, hepimizin bu kaptırılmışlıkla yemek yememecesine okuduğumuz günler olmuştur, işte bu günlerde ne klişedir ki köyden gelen amcam, bir seferinde kitaplarımı yakmakla tehdit bile etmişti beni. Onlara kalsa ben o yüzden böyle deliydim, bana soracak olursanız dünya neden bu kadar çıldırdı, onu anlamak istiyordum. Onu ne kadar anlarsan kendini de anlamaya başlıyordun çünkü.

Edebiyatın labirentlerinde yolumu kaybederken, kurmaca merakımın yanına giderek bir teori merakı da yerleşmişti. Öğrendiğim çoğu şey okuduğum romanlardan mirastı bana. Deneyim yok değildi, bu laftan hiç hoşlanmıyorum, zihinsel bir deneyim vardı orada. Eğer tarihin bir dönemine merakım varsa açıp o dönemde geçen gerçekçi bir roman okuyordum, Orta Çağ kiliselerinde ne olduğunu anlamak için Eco’nun “Gülün Adı” romanını da böyle bir merakla okumuştum mesela. Bu merak edebiyatın içinden sızmıştı bana, yine oradan sızan başka şey ise şuydu: “Ne oluyor da bu kadar etkileniyorum? Bu romanlarda ne var?”

İşte benim teori merakım böyle başladı: beni çok etkileyen yazarların tekniğini kavrarsam gözüme inen bu büyülü perde de aralanacaktı. Neyse ki ve iyi ki öyle olmadı; evet artık okur olarak yazarın kurduğu kimi tuzakları daha rahat görebiliyor ve etkisini çok yoğun yaşamıyordum belki ama diğer yandan büyük bir roman okuduğumda aynı etki yeniden peyda oluyordu. Bu durumu Lorca’nın sıkça kullandığı duende terimi ile açıklayabilirim: “Tılsım”, diyebiliriz buna; “sanatta teknikle ulaşılamayacak olan nokta” anlamına geliyor. Türkiye’de de var bunun örnekleri, Neşet Ertaş, Yıldız Kenter, Sumru Yavrucuk, Fazıl Say, Sezen Aksu, Leyla Erbil… diye uzar bu liste.

Bu pratiği anlamak için teoriye merak salma eğilimim elbette yogada da geçerli oldu. Eğer birisi ya da bir şey tarafından büyülendiyseniz akıl onu anlamak istiyor, bu süreç en azından bende böyle ilerliyor. Belki ego bu kendi gözünü bağlayan, kendisinden büyük olduğu için ondan hoşlanmadığı şeye baş kaldırıyor ve “kendine içkin” hale getirmek istiyordur, bilemiyorum. Bildiğim şey, ne iş yapıyor olursam olayım o işi sözel boyuta da taşıyabilecek kadar hakim olmak. Bu sebepten çok soru sorarım, olabilecek tüm detayları, bir poza nasıl girilip çıkıldığından şu poz isminin ne anlama geldiğine varasıya sorularım bitip tükenmez. Buradan Defne hocaya da bir selam göndermiş olayım, dünyanın en saçma sorusunu bile sorsak aynı ciddiyet ve ilgiyle yanıtlamıştır hep.

Tabii ki burada bilgiye yönelik bir iktidar kurma eğilimi alttan alta kendini gösteriyor. Karşıma çıkıp “Yoga nedir?” diye soranlardan daha detaylı sualler yönelten öğrencilerime kadar hiçbir soruyu yanıtsız bırakmak istemiyorum. Bunu fark etmemle cevap verişimdeki tavır da değişti. (Evet, yanıtlamaktan vazgeçmedim.)

Yogada da sözü edilen bir pratik vurgusu var. Patthabi Jois’un meşhur lafı sanıyorum okuma tembelliğini besleyen bir yorumla öne sürülebiliyor. Ben sanmıyorum ki Jois gibi bir hoca teoriyi önemsiz bulsun. Evet, deneyim üzerinden öğrenmek derken illa haldır haldır bir faaliyet üzerinden öğrenmemiz gerekmiyor, tekniklerden, kuramlardan da öğrenebiliriz ve bunların hiçbirinin bir doğrusu yoktur. Kesinlikle Asana pratiği mühimdir, kesinlikle ilerledikçe teoride sözü edilen, o çok iyi bildiğimizi sandığımız gizemler iyice açığa çıkar ama bu demek değildir ki “Okumayı boş ver, mesele pratikte”.

George Thomson’ın harika kitabı “İnsanın Özü” diyalektiğin ne olduğunu anlatır ve örnekler bölümünde Mozart’ın müziğinden yardım alır. Orada teori-pratik ilişkisiyle ilgili kafa açıcı saptamalar vardır. Bir teorinin nasıl kurulduğunu, bu süreci anlatır Mozart’tan hareketle. Kişi önce bir taslak oluşturup sonra bunu deneyimleyeceği bir ortam yaratır, belki ufak bir beste, belki birkaç çizgi, sonra oluşturduğu taslağa bakar ve elindeki deneyimle teori arasındaki benzerlik ve farklardan hareketle, teoriyi pratikle sınayarak adım adım ilerler. Yani popüler bir dille söylenen “Teorileri bırak” uyarısı pratiğin eksik yanını oluşturur. Yani demem o ki teori merakı pratiği anlamdırmak için vardır zaten, aksi halde yaşadıklarımızdan bağımsız bilgi parçaları istenmeyen bir kafa karışıklığı yaratır.

Çemberi genişletecek olursam tarih merakı şu anı anlamak için, psikoloji merakı insanı ve kendini anlayabilmek için vardır. Pratiği anlamak için de teoriye ihtiyaç var. Arzu etmeyen kitaplara bakmasın, ama başka bir yoldan ilerlemek isteyenlere de  “Aman o zaten şu şu pozlara bile giremiyor, anca anlatsın” demeden önce biraz daha düşünsün. Hele ki yogaya kesinlikleri bulaştırmasın, malum eksenine “dönüşüm” mefhumu almış bir disiplin bu, böylesi bir yorum eşyanın tabiatına aykırı ayol.

Hatta açıkça söylemeliyim ki her poza girip çıkabilen ama hakkında iki çift laf edemeyecek olan hocalar pek ilgimi çekmez. Burada bir teknik olarak “Teoriden uzak dur!” diyen hocalardan söz etmiyorum, kaba ve çirkin bir şekilde teoriye ve teori merakına çamur atanları hedef alıyorum. Bazen fazla zihinde yaşadığımı gören hocalarımın beni oradan çekmek için “Boşver, ne yapacaksın bu bilgiyi” dediklerini gördüğüm oldu, onların yeri ayrı.

Yani yıl olmuş bilmemkaç, “Çakra” diil “Şakra” diyorsun ya, ondan bahsediyorum özetle. Yine yıl olmuş bilmamkaç, böyle diyenlerin ağzına inşaat küreğiyle vuramıyorsun ya, nerede demokrasi nerede adalet demek istiyorum.

Öyle işte.

küt
Musashino Sanat Üniversitesi’nin kütüphanesi. Tokyo’da.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Matın Tezenesi Onur – HOŞ GÖRME SEN

adam.jpg

Ve günler günleri kovalarken Güneş de bizi kovalamaya devam ediyordu, nereden sevgili olduğunu bilemediğim okur.

Çok huysuzum, resmen lanetin tekiyim, beni hep bu havalar mahvediyor, her anım yapış yapış. Ah ne çok isterdim uzak bir sahil kasabasında demlenmeyi şimdi.

Yogamı devam ediyorum ama itiraf etmeliyim ki sıcakların etkisiyle biraz kaçamak bir pratik oldu. Kendimi bu konuda hoş görüyorum. Hoş görebildiğim tek kişi kendimim onun dışında kimseyi hoş göremediğim gibi bir başkasının beni hoş görmesine filan da hiç tahammülüm yok.

Bu sıralar Debbie Ford’un Işığı Arayanların Karanlık Yanı’nı okuyorum. Zamanında Zeynep Aksoy önermişti de okumuştum ama üstünkörü, içindeki alıştırmaları atlayarak. Şimdi mesai harcayıp hakkını vererek okuyorum. Gölge kavramı üzerine bir kitap, gölgelerinle yüzleşip onları özgür bırakmak, varlığının bir avantajı olarak değerlendirmekten bahsediyor. Bir başkasında hoşlanmadığımız bir durumun kaynağının kendimiz olduğunu söylüyor.

Tam bu noktada hoşgörü kavramından söz edeceğim. Başta çok hoş geliyor kulağa, hoş görmek… Ama hayır, bunu istemiyorum, kimseyi hoş göremem, kalender meşrep değilim, hoş göremeyeceğim durumlar var. İyice sevimsizleşip, “salak olmasaymış, ne hoş göreceğim” filan diyesim geliyor. Nedeni hoşgörünün altındaki kibirden hiç hoşlanmamam. Kim kimi hangi ehliyetle hoş görüyormuş bakayım? Kimseyi göremiyorum işte hoş moş, herkesle eşit bir zeminden konuşmayı tercih ediyorum, hoş gören kişinin kurulduğu bir taht olduğunu görüyorum, seni hoş görürlerken farkında olmadan o tahtın kenarında yaprak sallıyorsun bu çokbilmişlere. Farz edin ki birisi bizi “hoş görüyor”, hiç hoş değil, ama onun yerine bana anlayış gösterebilir, derdimi anlayıp paylaşabilir, bu da ancak eşit bir yerde göz göze dururken olur, çünkü o zaman sıcaktır ancak, ancak öyle olduğunda içinden bir yardım eli uzanıverir; aksi halde sıkıcı bir dünya düzelticisi, kendini kahraman sanan bir ahmağa dönersin de bir gün karşına geçip sorarlar, “Sen kendini ne zannediyorsun?” diye.

Tüm bunlardan sonra aranızda hoş görüme ihtiyacınız olan varsa haber etsin lütfen. Zevkle hoş göreceğim teker teker.

Matın Tezenesi Onur II – Gün 18: VIPPASANA’dan ÖNCE SON ÇIKIŞ

Merhaba okur, sizler de sabahtan akşama börek çörek yiyip gün boyunca sadece yayılarak fit kalmak istemez misiniz? Ya da fotoğraftaki dolmalardan tencere tencere yuvarlarken detoks yapmak?

lahana.jpg

Ebem de ister ama öyle bir dünya yok… 

Bugün yatakta gözümü açar açmaz göbeğimi fark ettim. Çok sinir bozucu. O kadar ki twistlerde dizime takıldığından potansiyelimin çok gerisinde çevriliyorum. Sanırım bacaklarım da yeterince güçlü olmadığı için bunun diyetini belim ödüyor, ağrılar başlıyor. İki gündür kahvaltı ve yemek hazırlama sanatına adadım kendimi. Organik ve dikkatli, az ve öz, gerek dokusu gerek kokusu itirabiyle doyurucu ve besleyici kahvaltılar ve akşam yemekleri. Karar verdim kahvaltıda daha çok yiyeceğim, öğle yemeğini atlayıp akşam yemeğinde de hafif şeyler tüketeceğim. Cuma başlayacak vippasanaya da bir ön hazırlık olsun.

Ancak 10:00’da uyanıp matımın başına geçtim (aslında mat kullanmıyorum, yoga alanım mı desem?). Carana’nın sayısını arttırıp 4 tekrar yaptım, sonra Balakrama’ya geçtim, dün yazdığım gibi Jiva Chalana’nın ardına Chakra Mandala ekledim, bittikten sonra ılınmalara geçmeden bir tekrar daha yapıp bitirdim. Şöyle bir uzanayım dedim, bir yattım kalkamadım, o cattail senin bu saddle benim yin yin takıldım yarım saat kadar. Çok da iyi geldi, kaç zamandır yapmıyordum, pratiğin üstüne yumuşatıcı bir cila sürülmüş gibi hissettim bittiğinde.

Akşam dersim var. 19:00’da Acıbadem’de. Biraz erken çıkıp Kadıköy’den bir şeyler almam lazım, sonra ders, sonra  hoop sevgilinin kolları. Bir de yeni paragraf yazmam icap eden bir öyküm var tabii, şimdi evden çıkana kadar biraz onunla ilgileneyim, hadi kalın sağlıcakla!

Matın Tezenesi Onur II – Gün 15: İKİNCİ ETABIN İKİNCİ YARISININ BİRİNCİ GÜNÜ

IMG_1548.JPGHerkese sevgiler selamlar, okur ve okur kalanlar!

II. etabımızın 2. yarısının ilk gününde bu sabah da üşenmeyip saat 6:00’da matıma geçtim. Üstelik gece 3:00’te uyumuşken; helal bana! Yine ısınmaların sayısını ikiye katlayarak sırasıyla Jiva Chalana’ya kadar geldikten sonra bir de en başa dönüp tüm pratiğimi tekrar ettim hem de! Isınmalardaki şu ayak bileğini çevirdiğimiz “hareket” çok ilginç. Shadow Yogaya başladığım ilk zaman katır kutur sesler çıkıyordu ve döndürmekte büyük güçlük çekiyordum, birkaç ay geçtikten sonra bir de bakmışım bileğim sanki elastik bir hal almış, sadece bu harekette değil ayağımın üstünü yere yapıştırıp ayak tabanına oturduğum tüm pozlarda hissetmeye başlamıştım. Şimdi elastik olmasa da hala o zamanlardan kalmış bir yumuşaklık var bileklerimde. Bu çok hoşuma gidiyor.

Sonra ne mi yaptım, uyudum valla. Saat 11:00’de uyanıp duşumu aldım, kahvaltımı yaptım ve vurdum Kadıköy yollarına. Dün bahsettiğim arkadaşlarımla ders yapmaya. 14:00’te yang bir ritmde başlayan ders 15:45’te constructive rest ile sonlandığında Hilal sürekli “Ay harika, off müthiş, aman ayy çok iyi geldi” diye mırıldanıyordu, çok mutlu oldum. Karar verdik haftada iki gün çalışacağız, biri hatha diğeri yin yoga stilinde. Hatha kısmında hep aynı pozlar üzerinden gideceğiz, seriyi değiştirmeyeceğiz ki gelişimi daha net görebilelim. İşte benim de Shadowla artık kendime yapmak istediğim şeyi arkadaşlarım daha ilk günden talep ettiler! Vay benim avanak başım!

Sonra eve geldim, yeni yazmaya başladığım bir öyküye bir paragraf ekleyeyim derken yazdım da yazdım, nereye gideceğini bilmeden, yazarken kendim de şaşırarak. Bakalım yarın neler eklenecek öyküye. İnsan içine çıkar bir şey yazabilirsem buradan da paylaşırım belki.

Yarın Githa Yogada dersim var, 12:30’da, sabah yogaya kalkıp sonra 9’a kadar uyusam iyi olacak, hadi iyi geceler.

Matın Tezenesi Onur II – Gün 14: ÖYLE BİR YOGİ

D8798E9E-D785-4A5D-84DA-0B893D56CC35.jpgDöngünün ortasından selamlar sevgili okur… Bugünden sonra kaldı 14 gün, hala yeni yazarlar ekleniyor, hepsi hoş gelmiş ve de geliyor.

Bu sabah samapada’da buluşalım diye saatimi erkene kurdum, ancak 5:30’da matımın başına geçebildim, sadece bunu yapmak bile çok iyi hissettirmişken Shadow pratiğime geri dönmek üzere başladım ısınmalara. Hatta iki tur yaptım ısınmaları. Telefondan TV ekranına yansıttığım application görüntüleriyle devam ettim. Uddiyana egzersizi, ardından Anilasana ile Khaki çalışmasından sonra Vajrastana ve Vaishaka ile devam ettim. Araya giren zaman pratiğimi epey unutturmuş, sürekli ekrana bakmak zorunda kaldım. Son olarak Jiva Chalana’dan sonra ılınma kısmına geçtim. Önümüzdeki 1 hafta boyunca pratiğin bu kısmını tekrar etmek niyetindeyim. Sonra yavaş yavaş ekleyerek yeni döneme gelmeden Defne hocayı şaşırtmam lazım!

Sonra güzel bir avokadolu-peynirli kahvaltı hazırladım, yedikten sonra da biraz uzanayım demiştim ama saat 16:00’ya kadar uyumuşum. Yarın öğlen bir özel dersim var, karı-koca iki yakın arkadaşım yogaya başlıyor, ben de çok heyecanlıyım. Bendeki olağanüstü değişimi ve aydınlanma halini gördüler tabii kıskandılar. Yellozlar.

Bir süredir yeni bir parodiye hazırlanıyorum, izlemiş olanlar arada yaptığım bu videoları bilirler, bu defa da yine popüler bir videoyu yogaya uyarlayacağım bir şeyler hazırlıyorum ama metni dikte etmek çok zaman alıyor…

Bu uğraşım aklıma getirdi, parodiler zincirimin ilk halkası Seda Sayan’ın Erol Köse’ye hakkında yaptığı konuşmanın bir uyarlamasıydı ve aklımda hiç parodi yapıyormuşum gibi niyetler yoktu. Bir sabah aklıma gelmiş yatakta uzanırken çekivermiştim öyle. Beklemediğim bir şekilde ünlendim, tanımadığım insanlardan mesajlar ve yorumlar aldım, video sürekli paylaşılıyordu ve bu ilgi tabii ki çok hoşuma gitmişti. Bugün de bu videoyla nostalji yapayım, bilmeyenlere de bir selam göndereyim dedim.

Ama önce videonun orijinalini izlemekte fayda var:

 

Bu da benim hazırladığım versiyon, iyi seyirler sangha!

Matın Tezenesi Onur ıı – Gün 13: BLACK SWAN ÜZERİNDEN YOGİNİN VE SANATÇININ ÇİLESİNİ ANLAMAK

6889790-black-swan-movie.png

 

13. günden merhabalar bebişim okur, aşkım okur, canpare okur…

Açılışı böyle sulu zırtlak yaptığıma bakmayın, son derece ciddi, araştırmacı ve gayet Cevat Kelle ruhlu bir kılı kırk yarıcılıkla çalıştım birkaç gündür. Daha önce bir sinema filmini yoganın meseleleri üzerinden yorumlamaya yönelik bir şeyler yapmak istediğimden söz etmiştim. Aslında bir sohbet ortamında hep beraber film izleyip ardından konuşmak istiyorum ama o iş ne zamana olur bilemediğimden ve daha fazla uzatmak istemediğimden bir çerçeve açmak istedim: kabaca kafamdakileri dökeceğim, makale filan değil de deneme tadında bir inceleme yazısı. Dilim döndüğünce anlatmaya başlayayım.

Sanat ve yoga birbiriyle yakından ilişkili iki disiplin. Bir kere ikisinin de aracı insan. İkisinin de amacı insanı ve dünyayı bir kere daha tanımak, kendine ve tüm insanlara yönelik bir içgörü oluşturmak, böylece hayatımızın içinde yeni yaşantı olanakları açabilmek. Yine her iki disiplinde de bol bol simgeler, metaforlar, yüzeyde öyle görünüp derinde başka başka anlamlara işaret etmeler bolca mevcut. Ve yoganın tanımı, birlik demek, bunu hepimiz biliyoruz; sanatın tanımı ne demek bilmiyorum ama iyi bir roman okuduğumda, beni büyüleyen bir film izlediğimde duyumsadığım doygunluk da tam olarak birlik sözcüğüyle açıklanabilir cinsten: derin bir tatmin hissi. Yani sanat da tıpkı yoga gibi modern hayatın parçaladığı kimliklerimizin aslında bir bütün olduğunu ima ediyor bir yandan. Ya da parçalanan o kimliklerimizi bir bütün haline getiriyor. Yoga nasıl ilahi olana yönelik bir teslimiyete götürüyorsa etkili bir sanat eseri de benzer bir huşu yaratıyor. Bu en politik, hatta provakatif bile diyebileceğimiz yapıtlar için bile geçerli bence. Sadece estetik nedenlerden ötürü de değil üstelik.

Bugünün yazısı için seçtiğim film Darren Aronofsky’nin Black Swan‘ı. Özellikle yoga felsefesi üzerinden okumaya uygun bir karşıtlıklar zinciri sunuyor olması (hem aksiyonel hem içsel anlamda) bu filmi seçmemin birinci nedeni. Film izleyenlerin bildiği gibi “sanatçının yaratırken çektiği acı”yı anlatıyor bir bakıma ve bunu yaparken kullandığı senaryo tekniği itibariyle daha filmin başında zembereği hemen kurmuş oluyor senarist: bir sonraki sahneden anlayacağımız üzere bir rüya ile açılıyor film. Esas kızımız Nina (Nathalie Portman) Kuğu Gölü balesinden bir parça ile süzülüyor. Ardından gelen sahnede annesine bir rüya gördüğünü söyleyerek yaptığı dansı anlatıyor. Annesi ile aralarında geçen diyalogun elimize tutuşturduğu serimlerden anlıyoruz ki profesyonel bir balerin Nina. Balerin dediğimizde aklımıza gelebilecek tüm klişeler kişiliğinde toplanmış: inatçı, çalışkan ama çok içe dönük, aşırı kırılgan bir kız; neredeyse bir arketip tekdüzeliğinde. Üstelik annesiyle ilişkisinden anladığımız kadarıyla da hep küçük bir kız çocuğu olarak, hayattan uzak yetiştirilmiş; tek bir arkadaşı bile yok. En büyük hayaliyse yeni sezonda sahnelenecek olan Kuğu Gölü’nde başrolü kapabilmek.

 

Seçmelerden önceki provalarda koreograf yeni sezondaki Kuğu Gölü’nün farkından bahsediyor: bu defa alışıldığı üzere Beyaz ve Siyah kardeş/kuğu iki ayrı dansçı değil tek bir dansçı tarafından canlandırılacak. Bu da işin daha da zorlaşması demek oluyor. Nina kişiliği itibariyle masum olan Beyaz Kuğu’yu canlandırmak için seçilebilecek en iyi dansçı ancak Siyah Kuğu’nun kötücüllüğünün, hırsının zerresi onda yok. Nitekim koreograf da aynısını söylüyor, kızın rolü istemek için odasına gittiği zaman. Bu esnada idolü olan eski baş balerin Beth’in odasından gizlice çaldığı kırmızı ruju dudağında, şimdiye kadar görmediğimiz kararlı bir hal var üstünde, ancak hocası maalesef Siyah Kuğu için imkansız bir seçim olduğunu söyleyince süngüsü düşüyor, mutsuz bir halde kapıya doğru yönelirken adamın ani bir hamleyle kendisini öpmeye çalışması üzerine dudağını ısırıyor. O kadar ki adamın dudağı kanıyor. Bir bakıma başarıyı ve kötücüllüğü simgeleyen kırmızı ruj vasıtasıyla Nina’nın içindeki karanlık yan ilk defa uyanmış oluyor. Bu beklemediği hamleden çok etkilenen koreograf sürprizli bir şekilde rol için Nina’yı seçmiş oluyor.

İşte film boyunca kızın başına ne geliyorsa bu andan sonra geliyor: Uykuları kaçıyor, iştahı kesiliyor, deli gibi dans ederken bazen düşüp bayılıyor ama yine de memnun edemiyor hocasını. Adam ona sürekli ne kadar teknik dans ettiği ile ilgili yorumlarda bulunuyor, biraz rahatlasa ve kendini teslim edebilse ancak o zaman kötü ikizin doğabileceğine yönelik laflar ediyor.

Filmin devamı boyunca kızın yaşadığı korkunç halüsinasyonlar, kötü ikizin doğumuna yönelik sancılı haller, hatta neredeyse çıldırmanın eşiğine geldiği şizoid görüngüler ard arda dizilip duruyor. Filmdeki göstergeler o kadar kaba ki insan ister istemez “hayat bu kadar da kesin bir şekilde siyah ve beyaz diye ayrılmaz ki” diye düşünüyorsunuz. Üstelik karakterlere yönelik psikanalitik yaklaşım da hayli sinir bozucu, “hala sıkılmadınız mı bundan, illa bu kızın bebekken beşikten düşmüş olması mı gerekiyor” diye söylendiriyor bol bol ya benim üzerinde duracağım kısım bu değil, eğer oralara girecek olursam sahiden makale düzeyinde bir inceleme yapmam gerekecek. Benim esas durmak istediğim nokta filmde sürekli ve çok kaba bir şekilde işletilen diyalektik. Bildiğiniz gibi siyah ve beyaz griyi oluşturuyor, gri de ne yapsın, mutlaka bir karşıtı vardır evrende, işte o karşıtıyla bir oluyor ve yeni bir sentez oluşturuyor; filmdeki olaylar zinciri işte bu tez-antitez-sentez döngüsüyle iç içe geçmiş bir şekilde ilerliyor, ta ki büyük kavuşmaya kadar.

Büyük kavuşma premier günü gerçekleşecek, Nina bu noktaya kadar çıldırmanın eşiğine geliyor, hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu anlayamadığımız bir sıralamayla ilerleyen sahnelerde bir sonraki sahneden anlıyoruz ki daha önceki sahnelerden bazıları sadece Nina’nın sanrılarıymış; yönetmen burada seyircinin de Nina’yla özdeşleşebileceği her tür teknik çalımı kullanıyor, o kadar kathartik bir sona ilerliyor ki ister istemez modern bir tragedya demenin çok uygun olacağı bir dünya yaratıyor. Tragedya zaten “keçi türküsü” demek, keçi inadı simgeliyor, Nina da kötü kardeşi içinden çıkarabilmek için son derece tiz bir gerilimle hareket edip duruyor (Aristoteles tragedyanın “tiz bir gerilime” sahip olması gerektiğinden söz ediyor Poetika’da – bu konu üzerine yazılmış ilk kaynak); neredeyse canının bile kıymeti kalmayacak halde sadece mükemmele ulaşma hayaliyle çalışıyor, yanıp tutuşuyor. İşte bu, sanatçının ulaşmak istediği yer, ne kadar klişe olursa olsun, “hadi canım 13. yüzyılda mı yaşıyoruz sen de” gibi itirazlar içimizden yükselirse yükselsin, evet, sanatçı her koşulda mükemmeli, başka bir deyişle ölümsüzlüğü istiyor. Ruhun ölümsüzlüğünü. Tıpkı yoginin istediği gibi.

Nazım Hikmet’in bir lafı var, “En iyi şiirimi henüz yazmadım” diye, çok güzel bir laf. Evet, sanatçı en iyi işini ürettiğinde ölüme mahkum olur, artık “ben tamamım” dediği noktada üretecek hiçbir şeyi kalmaz, o yüzden mükemmellik sanat konusunda olsa olsa bir iddia olarak kalmalıdır, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayal olması sanatçının işini sürdürebilirliğini de garanti altına alır. Nina da film boyunca söylediği gibi mükemmeli arar, sanki istediği gibi kusursuz bir şey yaratabilse her şey çözülecek ve ebedi bir mutluluk içinde güle oynaya yaşayacaktır. Ama mükemmele ulaşabilmek için doğru anahtar gevşemekten ve spontan olmaktan geçmektedir (en azından hocasının tanımıyla).

Premier günü Beyaz Kuğu’yu oynarken her şey yolundadır, tek bir ana kadar: Nina her zaman kusursuz icra ettiği saftirik kardeşi oynarken birden düşer, seyirci çok gerilmiştir, koreograf sinir küpüne döner, o zamana kadar Nina ile ayrılmaz bir biçimde özdeşleşen seyirci de müthiş bir şaşkınlık hisseder; olanaksızdır bu. Nina sahnede işi bitince ağlayarak, kendisini azarlayan hocasının sözleri üzüntüsünü daha da arttırmış halde kulise doğru koşar. Şimdi Siyah Kuğu’nun zamanıdır. Sanki kötü kardeş olmaya yönelik yaptığı “antrenmanlar” işe yaramış gibidir; beyaz kardeşin yeteneği eksilirken siyah kardeşin karalığı kapkara bir koyultuya doğru kazınır. Kulisteyken yine daha sonra bir sanrı olduğunu anlayacağımız sahnelerden birini görürüz: film boyunca rahatlığı ile Nina’ya büyük takıntı olmuş yedek dansçı (Lily) odasına girdiğinde onu öldürür, çok şiddetli bu sahnede hissederiz ki öldürdükçe daha da karanlıklaşır ve Siyah Kuğu’ya dönüşmekte bir basamak daha yükselir. Önemli simgelerden biri olan ayna bu sahnede de ortaya çıkar; bir süre debelendiği Lily’yi aynaya doğru iter ve kırılan aynadan aldığı bir parçayı Lily’nin karnına saplayarak ondan kurtulur. Artık kötülüğü tamamen ele geçirmiş bir halde kostümünü giyip sahneye doğru yönelir.

Siyah Kuğu olarak daha sahneye girdiği anda Nina’nın bakışlarında film boyunca görmeye hiç alışık olmadığımız bir dişilik vardır. Kararlı, zarif, şeytani bakışlarıyla dans etmeye başlar, herkes, özellikle de hocası çok şaşkındır, soluklar tutulmuş bu mükemmel dansçıyı izliyordur herkes. Nina dans ettikçe parlar, parladıkça film boyunca psikosomatik bir belirti olarak yer alan kuğu tüyleri derisinden iyice çıkmaya başlayıp kocaman bir kanat halini alır. Beyaz Kuğu’daki kontrollü hali gitmiş, yerini sadece şu ana bırakan, attığı her adımla kendinden ne kadar emin olduğunu gösteren bir kötülük kraliçesi almıştır.

Bu kusursuz halinden sonra son perde için yeniden kulise geçen Nina, Lily’nin cesedini tuvalete ittirip kapının altından süzülen kanı çul çaputla engellemiş olduğunu görür ve unuttuğu cinayeti hatırlar. Siyah kardeşin izleri de yavaş yavaş üzerinden silinip yerini Beyaz kuğunun safdilliğine bırakırken iyice panik olur. Bu esnada kapı çalıp da içeri Lily girince Nina (ve seyirci, çünkü sahiden özdeşleşme unsuru çok yoğun, hafif ajite edici olsa da kasıtlı bir durum  olduğundan teknik bir seçim deyip geçiyorum) şok olur ve biz de anlarız ki kızı öldürme sahnesi yukarıda bahsettiğim gibi bir hayalmiş. Lily kusursuz bir kötü kraliçe olduğunu söyleyip onu ayak üstü övgüye boğduktan sonra odadan çıkar. Final için hazırlanan Nina beyaz kostümünü giyer giymez o tanıdığımız peri kızı haliyle sahnedeki yerini alır: artık son an gelmiştir, kötü ikizinin zulmüne dayanamayan Beyaz Kuğu kendisine yapılan büyü sonucu ölecektir. Nina yükselir yükselir, kanatlarını açar ve ölüme doğru gitmek üzere kendisini sahnenin ortasındaki boşluktan aşağı bırakır; aşağı kayan kamerayla görürüz ki atladığı yerde bir yatak vardır; Nina artık erişmiştir; varlığının hiç tanımayıp sürekli bastırdığı karanlık yanıyla bütünleşmiş, hep hayalini kurduğu mükemmelliğe ulaşmıştır. Tam burada yine türlü açmazlara neden olabilecek bir durum daha görürüz; kulisteyken Lily’nin karnına sapladığını gördüğümüz ayna parçası bu kez onun karnını deşmekte, etrafa kanlar akmaktadır. Ben bunu mükemmelin ölümü diyebileceğim bir yere bağlamak niyetindeyim çünkü son olarak kendisine “Ne yaptın Nina?” diye sorulduğunda “Mükemmeldim” yanıtını verir: evet, kusursuzdur artık, öyleyse ölmek zorundadır çünkü yeni bir şey üretebilmesi ancak böyle mümkün olacaktır. Bir yandan kendisiyle ilgili bir eşiği atladıktan sonra derin bir dönüşüm yaşamaktadır, diğer yandan mükemmellik sanatta ancak bir iddia olarak yer aldığından sanatçının “mükemmeldim” demesi ya jübilesini yaptığı ya da kendisini yeniden doğurabilmesi/yenileyebilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

Yani sanatçı da yapıtını bitirdiğinde yogi gibi bütünlüğe erer. Zihin dalgaları üretme aşaması boyunca onu rahat bırakmaz. Sürekli halüsinasyonlar, tuhaf kabuslar, hiç olmayacak engeller ve paranoyalarla boğuşmaktadır; ancak ve ancak o çaba meyve verip arzu ettiği şeyi gerçekleştirdikten sonra durulacaktır kafasındaki sesler. Yogada yaptığımız gibi iki karşıt şeyi birbiri içinde eriterek bir bütün haline getirmiştir Nina.

Demiyorum ki film yoga felsefesinden esinlenmiştir; yoo, son derece Batılı bir psikoloji anlayışı hakimdir burada; üstelik senaryo tekniğinin melodramatikliği de bunu kanıtlar; ama kasıtlı ya da kasıtsız hep aynı yere bağlanan şeyler vardır ya insan ruhuyla ilgili; işte burada da onu görüyoruz, insanla alakalı olan her şeyin aynı zamanda yoganın da malzemesi olduğunu. Herkesin her çağda içine düşebileceği evrensel ruh tuzakları, bunları hissedebilmek için sadece insan olmanın yettiği durumlar.

Böylece sanat ve yoga ilişkisi üzerine hep istediğim gibi bir şeyler yazmaya da başlamış olayım dedim. En azından kabasını attım ve bir yol haritası olarak değerlendirebilirim. Varsa ekleyecekleriniz buyurun lütfen, film hakkında söylenebilecek o kadar çok şey var ki aklıma gelenlerle bir doktora tezi yazılabilir. Yani mükemmel değilim yine, of of.

 

Matın Tezenesi Onur II – Gün 7 ve 8: SICAAAAAAAAAKKK

Rüzgarlı bir öğle sonrasından hepinize selam olsun sıcaktan bulanmış okur! Rüzgar dedimse gıcıklık olsun diye değil, sadece kısa bir süredir esmeye başladı ama sonunda. Dün öğleden sonra Şenol Topuz ve Bilge Sürmeli’yle Ashtanga kampına geldik. Çatalca’daki VillaFe’deyiz. Hoş olmasına hoş da o kadar ama o kadar sıcak ki odalarda 2 dakika durulmuyor bile. Umarım bu rüzgar önümüzdeki 3 günün nispeten ferah geçeceği müjdesini veriyordur.

Evet dün geldik; organizasyonun ayarladığı servisle Kadıköy’den bindik, hemen Gül’ün yanına oturdum, yol boyunca çok eğlendik. Mekana vardıktan birkaç saat sonra da akşam dersi yaptık; Şenol hoca kısa bir konuşma yaptı, sonrasında birinci seriden birkaç pozla zorlayıcı olmayan bir ders yaptık. Sonrasında fark ettim ki aşırı yorulmuşum, akşam yemeği de bitince azıcık lafladık ve odama çekildim. Sıcaktan yatakta debelendim durdum, herhalde iki saat geçmiştir o esnada.

Bu sabah 7:30’daki dersimiz için saat 6:50’de uyandım, duşumu aldım, biraz zaman geçince şalanın yolunu tuttum. 1 yıldır Ashtanga’ya ara verdiğimden pozların sırasını hatırlamakta zorlanırım sanmıştım ama öyle olmadı; ufak teklemeler dışında akıcı bir pratikti. Yine de çok zorlandığımı söylemeliyim, özellikle hocanın ellerle yönlendirdiği/derinleştirdiği pozlarda (bende genellikle öne katlandığım pozlar) şahane açılmalar hissettim.

Araya giren zaman sadece güneşlenip havuza girmekle geçti. Deniz yok. Havuz da çok sıcak olmamakla beraber anca 1 metre derinlikte. Pofff. Sonra öğle yemeği, sonrasında da işte bilgisayarı açtım yazılanları okudum, çok yazasım gelmese de en azından kalem körelmesin diye size bir selam vereyim dedim.

Saat 17:00’deki derse biraz daha erken gideceğim, Şenol hoca yeniler ve ara verenler için daha erken başlayacak beni de çağırdı (hep yeniyim hep).

Şimdi biraz okuma zamanı… Sağlıcakla.

Matın Tezenesi Onur II – Gün 6: ÖYLESİNE GÜNLER

Merhaba birkaç gündür yazı yazmadığım için mutsuz, sadık okur! Çok teşekkür ederim, her birinizden aldığım mesajlardan bilgisayarım ve telefonum kilitlendi.

Ay yok öyle bir şey tabii, gamsız okur! Dün Black Swan filmini izledim de onun verdiği gazla hırslandım bir an. Hiç demeyin bir şey mi oldu bu çocuğa… Ah bahtsız Onur, ah kimsesiz/gariban Onur…

Geçtiğimiz günlerde yogamı yaptım: Ashtanga. Yarın sabahtan Şenol hocanın kampına gidiyoruz, çok mutluyum. Gül de orada olacak, artık gülmekten ölürüz beraber: sabahları yoga, sonrasında yaşasın goygoy!

Geçtiğimiz son iki günde iki aynı ama ayrı hıyarlığı yaptım: ev anahtarı sorunsalı! İlkinde bakkala çıkmıştım, gece yarısı, anahtarı almamışım yanıma, neyse ki ablam yakında oturuyor ve bizim evin yedek anahtarı onda var da taksiyle gidip hemen alıverdim elinden. Ama lanet bulaşıcı bir şey, ablamdan aldığım anahtarla kapıyı açıp girdim evet, fakat ertesi gün yine bakkala çıktım, bu kez anahtar filan üstümde, çok eminim ne kadar akıllı ve temkinli olduğumdan, neyse gittim geldim, kapıya anahtarı soktum çevirmeye çalışıyorum… Açılmıyor bir türlü. O an fark ettim ki ben kapının içeri tarafına ablamdan aldığım o anahtarı takılı bırakmışım ve galiba o lanet anahtar, değilinde yamul bir şekilde duruyor! Bu sırada arkadaşım Tuğba bana geliyor, yolda ve çok yakında olduğunu söylemek için arıyor filan. Neyse Tuğba geldi, ben o zamana kadar çilingir çağırmıştım o da geldi, kilidi kırdılar ve bizi hafif tokatlayıp gittiler.

Black Swan izledikten sonra esas filmimize geçtik Tuğba’yla: Mike Leigh’in 1996 yapımı başyapıtı Secrets and Lies! Herhalde 20 defa izlemişimdir hiç sıkılmam bu filmden. Bu kadar unutulmaz çok az film izlemişimdir. Tuğba da aynısını söyledi. Ardından gazımızı alamayıp yine Mike Leigh harikası olan bir başka filmi, Another Year’ı izledik. Nasıl mükemmel bir oyuncudur şu Lesley Manville adlı kadın! Ben bu kadar iyi bir oyuncu izlememiş olabilirim. Zaten Mike Leigh’in en büyük iddiası oyuncu yönetimindeymiş. Haklı da, her filminde her oyunculuk mükemmeldir.

Öğlen kalktık, akşama kadar oturup güldük eğlendik. Ve ben bugün yogamı yapamadım. Sahiden zamansızlıktan oldu ama mahcup da hissediyorum kendimi… Hafif suçlu…

Akşama doğru çıktık Kadıköy’e gittik, Özgür diye bir arkadaşı varmış Tuğba’nın onunla oturduk. Çok hoş sohbet bir herifti, iyi kaynattık. Birden yoldan geçen blog yazarlarımızdan canım canım arkadaşım Ufuk Pınar’ı gördüm, hemen sarıldık, çektik bir sandalye oturttuk yanımıza. Bir ara her hafta görüşürdük, şimdi araya aylar girince çok özleşmişiz, onu fark ettim. Biraz daha oturdum böylece. Sonra Pınar tangoya, bense evime gitmek için kalktık masadan.

Eve geldim saat olmuş 23:00. Yarın 8:00’de uyanmam gerek. Neyse ki bavulu hazırladım. Bilgisayarım da yanımda olacak ki rahat rahat okuyup yazabileyim.

Yarın itibariyle Çatalca’dan okuşmak üzere, haydi baaay!
 cats   Google’da “sevimli kedi” diye arayıp buldum, çok tatlı değiller mi yaa, kesin yuva arıyorlar, hadi paylaşalım!