Matın Tezenesi Onur II – Gün 3: YÜREĞİ AYA BENZEYENLER

Selam olsun yüreği aya benzediğinden doğal olarak takipte kalan okur!* E yüreğin aya benziyorsa takip etmeyip n’apacaksın, öyle değil mi?

Dünkü öğle uykusundan ötürü yine uyuyamadım. Ama hala dinç ve aklı selim haldeyim çok şükür. Bunca kargaşanın içinde, şehir hayatının gürültüsü ve insanların bitmek bilmez saçmalıklarına rağmen nasıl oldu da bunca sene akıl sağlığımı koruyabildim, hayret doğrusu…

Gözümü bir türlü uyku tutmamasının nedenlerinden biri de dünkü saçma sapan King Kong filmi olabilir. Ara sıra Jurassic Park izler gibi hissettim, dinozorlar filan çıktı böyle kocaman, sonra hikayenin aslına uygun olarak “esas oğlan” genç ekolog kızımıza aşık oldu, hayır yani aşık olduğu da Jessica Chastain filan değil, kendi halinde bir kızcağız olan Brie Larson. The Room filminden hatırlarsınız, o sene Oscar almıştı hatta; sorarım size hangi goril Brie ile ilgilenir ki? Hiç inandırıcı değil. Bana bu kadar sıkıcı bir film izleten sevgiliye de yasak koydum, önümüzdeki bir asır izleyeceğimiz filmleri ben seçeceğim. Bayılıyor böyle kanlı filmlere. Bir de hiç hoşlanmadığımı gayet iyi bilmesine rağmen ısrarla izletmek istiyor ya çok enteresan. Sapık mı ne.

Saat 8:00’de kuruldum matın başına, o zamana kadar Füsun Akatlı’nın çok sevdiğim denemelerinden birkaçını okumakla meşguldüm çünkü. Füsun hoca bizzat hocam olmasa da yazdıklarıyla emeğini üstümde hissettiğim ve “hocam” demekten hiç çekinmediğim biridir. Özellikle Türk edebiyatını tanımamda, tanıdıklarıma tekrar göz gezdirip anlayışımı derinleştirmemde büyük yardımı olmuştur. Bir keresinde o Yeditepe Üniversitesi’nde görev yaparken çat kapı odasına dalıp bir-iki kitabını imzalatmıştım. Yılların akademisyen ve edebiyat eleştirmenine popstar muamelesi yapmam pek hoş olmasa da iyi ki yapmışım. Hala o şaşkınlık, sevinçle karışık garipseyen halleri gözümün önünde. Allah rahmet eylesin. Bir benzerini Ahmet Cemal’e de yapmıştım ama o şaşırmamıştı. Neyse.

Bugün uzun zamandır yapmadığım için özlediğimi hissettiğimden Zeynep Aksoy’un sitesindeki videolardan birini açtım. Chandra Namaskar’la başlayıp Ashtanga birinci seriden kimi pozlarla devam eden 50 dakikalık bir video. Ama daha yaparken anladım ki artık sadece kendi pratiğimi yapmak istiyorum. Büyüdüm mü ne? Ama bu denli temel düzeyde bir pratik yapmak da hoşuma gitmedi değil: bazen öğrenip biraz ilerlediğin bir konunun temellerine geri dönmek atladığın kimi noktaları yakalamanı sağlıyor. Bir de eksik ya da yanlış öğrendiğin şeyler daha bir rayına oturuyor. Buuuu, cebimizde.

Benim de yüreğim aya benzediğinden olsa gerek kendimi takip etmekte hiç zorlanmadım. Şahane bir pratikti bence, çünkü bitirdiğimde derin bir tatmin hissettim. Şavasana’dan sonra 15 dakikalık farkındalık meditasyonuyla katlanan bir kanatlanma hissi biraz sonra patates kızartmasının kokusuyla dağıldı. Benimki yine uyuyordu. Patates kızartmamı rica ettiğinden ve genelde bu gibi ricaları yerine getirmekte pek istekli olmadığımdan bu defa onu bu konuda memnun etmek istedim. Çok da mutlu oldu. Kahvaltının mı mutlulukla bir ilgisi vardı yoksa patates kızartmasının mı? Ya o ya da o. Belki de ikisi birden.

Şimdi kendisi çeviri yapıyor, bahardan beri dokunmadığı yeni romanı önümüzdeki 3-4 ayda çevirecek. Ki yapar da. 1000 küsur sayfalık romanı 7 ayda harika bir çeviriyle ve hiç düzeltilmesine/editlenmesine gerek olmadan teslim etmişliğini biliyorum. Valla bir kere daha gurur duydum. Gurur duyduğum için o  çevirisini yaparken ben de birazdan Ebru Gündeş’ten biraz kızıl biraz mavi/ yalnızlığın asil rengi adlı güzide şarkıyı sonuna kadar açıp deli ritminde dans etmeyi düşünüyorum. Bazen bu tarz şarkıları “Yeter ama biraz da benimle ilgilen” şeklinde bir protesto olarak değerlendiririm. Kendisi arabesk müzikten nefret eder, bense sahiden severim bazı arabesk şarkıları ve icracılarını. Ama bu kez ödül amaçlı dinleteceğim. Neticede verilen hediye iade edilmez.

İşte bugün de böyle. Millet bayram bahanesiyle deniz-kum-güneş üçlüsünden nasibini alırken bana da bu terden yapış yapış hale getiren koskoca gün kaldı. Hayır canım ağlamıyorum, ne münasebet, gözüme şezlong kaçtı sadece!

*Mustafa Sandal’ın “aya benzer yüreğim/ doğal olarak takipteyim” şarkısından ilhamla.

image

Mustafa Sandal’ın “Aya Benzer” ile ödül alamaması içimi burkuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Matın Tezenesi Onur II – Gün 2: “YERÇEKİMLİ KARANFİL”

Herkese selamlar, yeniler ve blogda yeni olmasa da yeni kalan yazarlar. Ha bir de sevgili okur!

Blogumuz günlerimi rehin aldı, aslında rehin almadı da ben gönüllü bir teslimiyete karar verdim. Sabah kalkar kalkmaz ilk işim bloga bakmak, aklımda fikrimde yeni yazı girildi mi, kim kime ne yorum yaptı, beni kimler beğendi, beğenmeyenleri beğeneyim de utansınlar azıcık gibilerinden delimsirek düşünceler… Şaka şaka, kimseyi utandırmak derdinde değilim. Ama yazı-çizi işlerinin araya giren uzun bir zamandan sonra bu denli gündemime girmiş olmasından bahtiyarım. “İyi ki bir araya gelmişiz”; bazı kelimeler çok klişe belki ama yıllardır dile getirildiklerine göre bu kadar dile getiren insanın da bir bildiği olmalı, öyle değil mi? Neyse ki sözcükler hepimizden dayanıklı çünkü arkalarında bizzat yaşayıp türlü dönüşümlere uğradıkları köklü bir tarihleri var. Medeniyet denen şu engebeli yolda düşe kalka ilerlerken başlarına neler gelmiş neler… Canlarım benim!

Belki Defne hocanın son yazısına yazdığım yorumu görmüşsünüzdür, “müjdeli haber” diye sabah yogası yaptığımı yazmıştım orada, ardından “yarı müjdesiz/müjdeli haber” olarak da bunun nedeninin tüm gece gözüme uyku girmemesi olduğunu eklemiştim. Baktım uyuyamıyorum matımı serdim, fona sevgilinin horultusunu koydum ve yeni ay sebebiyle Chandra Namaskar serisine başladım. Yaparken bile içimden bir ses yanlış yolda olduğumu söylüyordu, zaten düşünceler bir bir sökün etmiş hepsiyle cebelleşmeye çalışıyorum, bu halde yoga mı yapılır? Yani tabii ki yapılır da ne gerek var? O sebepten sabah yogamı saymıyorum.

Yogadan sonra bir kahvaltı hazırladım, Erdem’i uyandırdım, her zamanki zalimane espri anlayışımızla taçlandırdığımız yeni günümüzün kahvaltının bittiği kısmında o çeviri için yan odaya geçti ben de uyku için yatağıma. Bir ara yanıma gelip beni uyandırmaya çalıştığını hatırlıyorum ama kâr etmedi, kendime geldiğimde saat 18:00’i geçmişti bile. Kalkıp biraz oyalandım, benzer bir sersemlikle yoga yapmak istemedim bu sefer. Oyalanma işi bittikten sonra matıma geçtim ve sabah yapıp “saymadığım” Chandra Namaskar’ı tekrar icra etmeye başladım. Bu “icra etmek” lafını bu bağlamda ilk kez canım Naz Şarman’dan duyduğumda (bir pozu icra etmekten söz ettiği bir dersinde) bir tiyatrocu olarak çok hoşuma gitmişti. Sonra sonra içime sinmez oldu. Neticede bir performansı ima ediyordu ve asanalardaki “çabasızlık”la hiç örtüşmüyordu. Naz hoca bunu hangi niyetle söylemişti bilmiyorum, sonrasında bir türlü göremediğim için soramadım da.  “Performans” diyince ister istemez izleyen bir ötekinin varlığı devreye girdiğinden bu fiili (icra etmek) sevimsiz bulmaya başladım. Yoga seyirlik bir şey değildi. Üstelik performans sözcüğü beraberinde performans baskısını da çağrıştırdığından ve bu meseleye hayli eğilimli bir geçmişim olduğundan sözcüğü dilimden sökmeye karar verdim. Hadi hayırlısı!

Akşam pratiğim yarım saat sürdü, Chandra Namaskar dışında ayakta hiçbir poz yapmayıp kapanış sekansıyla sonlandırdım.

Kahveye ve çaya atmadığım şeker Bailey’s ile yokluğunu hissettirmediğinden henüz şekersiz bir hayattan haberdar değilim. Daha önce de demiştim, alkolle aram yoktur, içerim de çok değil, ancak likörümsü tatlara hayır diyemeyenlerdenim – Baileys olsun Sheridans olsun Kahlua olsun bayılırım. Lingo lingo şişelerce içsem doyamam. Ama bu kez şişe şişe içmedim, kahveye azar azar koydum.

Bir süredir sinema ve yoga ile ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Sinema filmlerini yoganın anahtar kavramları üzerinden okumak gibi bir şey. Filmi de seçtim, hangisi söylemeyeyim ama sinemayla yakın bir ilişkisi olmayanların da dahil olabilmesi için hemen herkesin izlemiş olacağı bir film. Bugün okumalara başladım, notlar aldım, tez zamanda bitirirsem çeşitli stüdyolara bir film günü etkinliği teklif etmeyi düşünüyorum, ne dersiniz, hoş olmaz mı?

Şu saat oldu tabii ki uyku yok. Bari film izleyelim dedik, King Kong izleyecekmişiz, hangi versiyonu bilmiyorum ama bizim goril gorillere pek meraklıdır. Öyle olduğundan ben de meraklıyım haliyle. Kaç gündür ilgilenmediğimden huysuzlanmaya başladı, haklı olarak, gönlünü alma zamanını daha da ertelemeden bir an evvel TV karşısına, yanı başına.

Bu iç içe geçerek genişleyen halkamız, sangha’mız bana Edip Cansever’in başlık olarak attığım şiirini hatırlattı, özellikle şu bölümü, hadi kalın sağlıcakla!

“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle “

gorilla-610457_640

Çok yakışıklı diil mi yaa!

 

 

Matın Tezenesi Onur II – Gün 1: İNADINA İSYAN

Bayramın mübarek olsun itirazını otomatik bir tepki haline getirmiş okur!

Bugün, maalesef, bir yandan Şeker Bayramı kutlanırken diğer yandan bir başka “bayram” kutlanamıyor: LGBT Onur Yürüyüşü. Adıma yürüyüş tertip edilmiş kimse haber vermiyor, alacağınız olsun! Aslında bu yürüyüşün bayramın ilk gününe denk gelmiş ya da “getirilmiş” olmasına bir itirazım yok değil. Hele milliyet ve din konularında memleketçe bu kadar karmaşık bir dönemdeyken yürüyüşün bu günde olmasındaki ısrar sanıyorum kasten. Bu kasıtlılık ne işimize yaradı bilmiyorum, diğer yandan yürüyüşü memleketin ‘suyuna giderek’ yapmak da “Bu işi ne kadar protest bir hale getirebilir ki?” diye düşündürmüyor değil. Yine deli ikilemlerdeyim anlayacağınız. Bu ikilikten çıkmak düşünerek olacak gibi değil, ancak yeni bir demagojiye sebebiyet verir, öyleyse bu bahsi burada kapatarak esas meseleme geçeyim müsaadenizle. Ve müsaade benim!

Daha önceki bir yazımda da belirtmiştim, yogaya ilk başladığım zamanlar bu öğretiyi bir “aynılaştırma projesi” olarak görüyordum; herkesi bir örnek hale getiren afyonlardan biri diye düşünmüştüm, “kullanımına bağlı olarak” hala böyle bir potansiyeli var tabii ki, ama “kullanımına bağlı olarak” neyin böyle bir potansiyeli yok ki? Dolayısıyla yukarıyı aşağıdan, sağı soldan ayırt etmeden ve bir bütün olarak ele almak bana daha makul geliyor. Evet, yoganın kentli insanı uyuşturduğuna ilişkin kesin bir inancım vardı. Hatta bir keresinde ilk hocalarımdan sevgili Rana Ortan’la yaptığımız ayak üstü bir sohbeti hatırlıyorum: Ben Rana hocaya yoganın bireyselleştirmeye götürmediği gibi oradan uzaklaştıran bir disiplin olduğuna ilişkin görüşlerimi açıklıyordum, bana göre insanın elinden itiraz etme /başkaldırma hakkını alabilecek bir yapısı vardı yoganın; elbette buna dayanamazdım. Rana’nın ben bunları söyledikten sonraki tepkisi hala gözümün önünde, şöyle bir suratını buruşturdu, bakışlarından söylediğim şeyi anlamsız bulduğunu görebiliyordum, sadece şöyle dedi, “Yok canım, yoga öyle bir şey değil ki!”. Sağ olsun, o kısa konuşma benim kafamda bir pencere daha açmıştı. En azından güvendiğim bir hocadan bunları duymak işin öyle olmayabileceğine işaret ediyordu.

Evet yogayla bize sunulan şeylerden biri “toplumsallaşmak” aynı zamanda. Çünkü herkesin söyleye söyleye bitiremediği gibi yoga birlik demektir. Nedir yogada birleşen, birliğe eren şey? Fiziksel bağlamda, yani en dokunulabilir, öyle olduğu için kaba ve çocuksu taraflarından baktığımızda uzuvların, kemiklerin, organların kaynaşması anlamına geliyor. Su tesisatı zanaatında olduğu gibi iki plastik boruyu onları ısıtıp eriterek birbirine yapıştıracak bir “aparat”ımız var; tesisatta bu aparatın adı füzyon aleti, yogada ise nefes. Bir ve birçok uzuv birbirine eklenirken nefes arada bir tutkal işlevi de görüyor. Bir kemik, hadi ikincisi, hop diğerleri derken pratiğin sonuna doğru vücudun bütününü hissedebilmeye başlıyorsun. Bir yerlerde bir kopukluğun olması bütünlüğü bozmuyor, çünkü söz konusu bütünlük o kopukluğu da kapsayacak kadar geniş bir uzama yayılmış durumda. Yani bedenin kendisi zaten bütün. Belki de yoga vasıtasıyla unuttuğumuz bu bütünlüğü hatırlamış oluyoruz. Defne Suman yogayı yuvaya dönüş diye tanımlıyor mesela. Evet, tam olarak dönüş: geride bıraktığın, belki çocuklukta çabasızca uygulayabildiğin becerilerinle yeniden hemhal olabilmek. İşlenmemiş, ilkel bile olsa içinde bir safiyet barındırdığı için çok kıymetli olan ocağına geri dönmek. Tabii ki bu dönüş de kolay olmuyor, araya giren onca yoldan sonra sen değişmişsin geride bıraktığın yuva dağılmış, “her yer her yerde” bir kaos içindesin.

Birleşmeyi fiziksel bağlamından çıkarıp bir metafor olarak baktığımızda da aslında aynı şey oluyor: Ahmet Mehmet’le, Rus Arap’la, dahası yan yana gelmesi çok zor sanılan birçok şey birbiriyle kaynaşmaya başlıyor, yani düşüncede de bir bütünlük hasıl oluyor. Doğal olarak heteroseksüelle homoseksüelin arasındaki engeller de kalkmaya başlıyor. Bunu anlamak için tabii ki illa yoga yapmaya gerek yok, içinde olup bitenleri kurcalamaya meraklı herkes bunu fark eder ama yoga bu idrakı her koşulda derinleştiriyor.

Toplumsallaşma ya da bireysellik meselesine gelince, yoganın hayalini kurduğu ya da vaad ettiği dünya, sınıfsız ve ayrımsız, eşitlikçi bir dünya. Yoganın sınıf meseleleri yüzünden çok çekmiş bir milletten çıktığını unutmayalım. Kimse yogayla bir başkasını kendisine benzetmeye filan çalışmıyor, sadece büyük balığın küçük balığı yuttuğu zalim akvaryumdan kafanı dışarı çıkarıp etrafına bakmanı sağlıyor. Sanıyorsun ki o akvaryumdan çıkıca nefessiz kalacaksın ama bunu bir kere yapınca öyle olmadığını görüyorsun. Eğer zaten iç dünyana bakan biriysen de kendini her zaman olduğundan daha detaylı görebilmeni sağlıyor, her koşulda “çalışıyor”; bir bakıma kalbimizi ve aklımızı temize çekiyor.

Öğrencilik yıllarımda başlayan bir aktivizm merakım vardı, özellikle LGBT topluluklarında kendimi daha rahat ifade edebildiğimi gördüğüm için politik tercihimi buradan yana kullanmıştım. Hiçbir zaman aktivist olmadım, olumlu ya da olumsuz herhangi bir şeyin “-ist”i olmaktan olabildiğince uzak durmaya çalıştım, ama bir kere dahil oldumsa en ön saflarda yer almaktan da hiç çekinmedim. Bu dönemdeki eylemler sırasında kendini paralarcasına çığlık atanlardan biri de bendim. Sanki politik bir etkinliğin içinde değil Tarkan konserindeydim. Yogadan sonraki dönemimde ise çığlık atmaktan vazgeçtim, enerjimi bununla tüketmek istemiyordum artık, 30’uma da yaklaşmıştım, isyan etmenin daha zarif bir yolu olmalıydı. İşte ben o zarafeti yogada buldum. Dahası elmayı armuttan ayırt etmek konusunda derin bir içgörü kazanmaya başladığımdan, artık yolda gördüğüm her bıyıklıyı Kahtalı Mıçe zannetmiyordum. Bunun beraberinde getirdiği hediye tavrımda olup da içerimde yokluğunu hissettiğim, ilişkilerimde bir türlü rayına oturtamadığım mesafe unsuru oldu. Yogadaki mesafe uzaktan bakıp “hmmm cık cık cık” diye yargılayan bir mesafe değil; nötr bir hal daha çok. İşte o nötr hal, elmaya elma, armuta armut, Jude Law’a Jude Law diyebilmemi sağladı/sağlıyor… Çünkü bu defa kimse al bak, bunun adı elma, işte bu da armut, ne duruyorsun helva yapsana demiyordu; karar ve seçim tamamen bana aitti, eğer illa bir isim verilecekse o karar da bana aitti. Bunun sağladığı müthiş bir özgürlük vardı, bir yandan edebiyattan öğrendiğim/inandığım “kişiselleşmeden toplumsal olunamaz” anlayışını (Ingeborg Bachmann hakkında sevgili Ahmet Cemal’in bir yazısından) besliyordu, diğer yandan “Öteki cehennemdir” şeklindeki varoluşçu fikirlerimi törpülüyordu. Öteki değildi cehennem olan, hadi diyelim öyleydi ama bir şey eksikti: öteki senden benden başka biri olmadığı için cehennem olduğu kadar cennet de olmalıydı; kişilik de sandığım gibi katı bir Ben algısı değil çok değişken bir şeydi; zaman zaman en karşı olduklarımızın kişiliğiyle de şekil kazanan bir oyun hamuruydu biraz da.

Yukarıda bahsettiğim “elmayı armuttan ayırma” becerisi isyan/meydan okuma/başkaldırı meselelerine de tam göbeğinden giriş yaptığı için yoganın hayatıma girişiyle birlikte hep gündemimde kaldı. Artık elmayı armuttan ayırt edebildiğim ya da öyle zannettiğim için neye-nerede-nasıl tepki vereceğim konusunda diplomasız bir ihtisasa başladım; hiç bitmeyecek bir doktora teziydi bu, üstelik sonunda bir ödül ya da cezanın olmaması zevkten dişlerimi kamaştırıyordu… Bu, eylemperestliğime de şekil verdi. Önceden “insan hakkı” diyen herkese kanarken mesafe sayesinde aklıma ilk gelen düşünceye kapılmaz oldum; binbir türlü olasılığın içinde “Bilmiyorum” diyebilmeyi öğrendim; sadece arkadaşım/dostum olduğu ve ona destek vermek bahanesiyle çok da keyif almadığım yerlerde bulunmayı kestim; bir bakıma ne kadar duyarlı olduğumu kanıtlarcasına yaşamaktan sıyrıldım. İspat etmekten, ikna etmekten vazgeçip bir şeyin kendi halindeyken de güzel olduğunu, hatta tam olarak bu yüzden güzel olduğunu görebilmeye başladım. Rengarenk bir yaş günü paketi sandığım Zaman’ın folyolarını bir heyecanla kopartırken kutunun içinden çıkan çürük meyvenin kokusunu daha net duyumsayabilmeye başladım. Edebiyat ve 30’ların getirdiği nispeten olgun hallerim yogayla katlandı, yeni bir şekil aldı. Ve bu kez şekle direnmek gelmiyordu içimden.

İşte yoga bana bu sessiz direnişi sağladı, rahmetli Macide Tanır’ın “Tek bir seyirci bile anlasa yeter.” dediği durumu ben de hayatıma uygulamaya başladım. Bu sessizlik bir isyanın bastırılması değil dağılarak çözülmesi demekti. Korkudan çok cesaretten kaynaklanıyordu. Kendi hayatımın içinde gidebileceğim uçlara gidip türlü yaralarla bezenmişken ruhuma pansuman yapabilme becerisi kazandım. Yeni yaraların açılmasından ürkmemeyi öğrenmeye başladım; öyle ya da böyle yaralanacaktım nasılsa, yaralayacaktım da… Hatta heteroseksüel/homoseksüel ya da benzeri sıfatlardan bile vazgeçmeye başladım. İnsanı insandan ayıran sözcükleri eleğime koyup bir güzel silkeledim. Bana başka insanların cinsel eğilimleriyle ilgili soru soran arkadaşlarımı (“Şu kişi gey mi?”, “Bu kız diğer kızın sevgilisi mi?” vb.) azarlamak yerine yanıt vermeden oradan ayrılmanın bana ne kadar iyi geldiğini gördüm.

Evet, bugün başka bir bayram, LGBT Onur Yürüyüşü’ne müsaade edilmedi ama dileğim şu: Biz kutlamaya, direnmeye, “hak verilmez alınır” ilkesinde dayatmaya devam edelim. Dediğim şey sadece şu, bunu yaparken hallerimize bakalım, başkalarının hallerine ve kutsal saydıkları şeylere özen gösterelim, bir erkeğin bir erkeği, bir kadının bir kadını sevmesini, hatta bir transeksüelin bir heteroseksüelle aşk yaşamasını yadırgamayalım. Her ne kadar bundan sıkılsam da (libido kavramından) hepimizde şu ya da bu ölçüde, benzer yasalarla ilerleyen libido‘nun zihinle kavranamayacağını anlayalım. Murathan Mungan’ın “Arzu açıklanabilir bir şey değildir.” cümlesini düşünelim. Açıklanabilir olmayan durumları zihinsel kılıflara sokup tıkıştırmaktan, kat kat mantık cilası vurarak sıkıcı ve yapay hale getirmekten, böyle böyle kendimizi sde bir yerlere tıkıştırıp sıkıştırmaktan vazgeçelim. Kendimize ve böylece dünyaya yeni bir olasılık sunalım. Olasılıkları sevelim.

Ha bir de, beyler, bu sözüm size: Tek çükü olanın kendiniz olduğu yanılgısından, bize her gülümseyip selam veren erkeğin bizimle ilgili çılgın fantezileri olduğu kibrinden vazgeçin, çok sıkıcı oluyorsunuz. Jude Law hariç.

Sevgiyle.

14390729_10154546348831552_5842810876832111026_n

Bir zamanlar memleketimizde Pride’lar yaşanırdı, fotoğraf o güzel günlerimizden.

Matın Tezenesi Onur II – Gün 0

Selamlar olsun azı karar çoğu zarar okur!

Dünkü yazımda da bahsettiğim gibi yarın baştan başlamak üzere ilk etabı 25. günde sonlandırdık. Yeni etapta yeni insanlar dahil olacak gruba, bu çember böyle böyle genişleyip memlekette bir atılım halini alırsa Pınar’ı zehirlemem gerekebilir çünkü etkinliğin mimarı ve “o olmasa biz de burada olamazdık” kişisi olasım var. Yok yaa Pınar’cığıma kıyar mıyım hiç… Ben bir şekilde rol çalarım nasılsa ihi ihi ihi…

Yeni 28gün’ümün “yan iddiası” şekeri bırakmak olacak ama buna bir açıklık getireyim: şekerle kast ettiğim sadece çaya-kahveye attığım küp şeker! Ben çok çay-kahve tüketip her defasında 1-2 şeker kullanıyorum, işte şimdilik bırakmak istediğim şeker bu. Bundan 5-6 yıl öncesine kadar bir kupa kahveye 5-6 küp şeker atardım! Ne lüzumsuz bir hammallık… Azalttığım zaman da hiç güçlük çekmemiştim ama şu an karşımda durup buharını inceden yüzüme çarpan sade kahveyi içmek o zamanki kadar kolay gelmiyor. Olsun, neticede Canan Karatay hanımefendinin de dediği gibi “şeker en tatlı zehirdir, zehir ölümdür, ölüm boku yemektir” ya da öyle bir şey işte!

‘Azla yetinmek’ benim için başından beri en zorlandığım şey yogada. Diğer yandan yoganın bildiğim tanımları arasında da en sevdiğim de yine bu (“Yoga azla yetinmektir.”). İşte bu 28gün’de yoluna koymaya çalışacağım şey bu, şimdilik şeker bazında, hatta içeceğe atılan şeker bazında ama eminim orada durmaz taşar… zaten hep öyle olur. Alt tarafı bir şeker dediğimiz şey, hatta alt tarafı her neyse o, bizi azar azar eksilterek zehirliyor. Alt tarafı dünyanın sonu da denebilir! Yogayla inşa etmeye çalıştığım bir şeyi besinle kat be kat alaşağı etmenin anlamı olsa olsa kendinle çatışmak ya da ne istediğini bilmemek demek. Biraz da mızmızlık: istiyorsun, evet çok istiyorsun da sadece istemekle yetiniyorsun.

Şekerin içerimde yarattığı barikatlar elbette 28gün’de çözülmeyecek ama yeni barikatlara ve enkazlara da engel olacak. Belki 3. etapta (evet, düşünüyorum şimdiden!) şekeri hayatımdan tamamen çıkarırım, olur a…

Bugün yeni ay. Astroloji ve diğer gök bilimleriyle aram iyi değildir ama anladığım kadarıyla “Yeni Ay”, yeni başlangıçları müjdeliyor. Ve bir yerden başlamak demek, ilerlediğin yolda sona bir adım daha yaklaşmak demek. Evet çok çizgisel bir şeyden söz ediyorum ama bizim bu “Batılı” akıllarımızı döngüsel bir kıvrıma yerleştirmek için önce bir temize çekmek gerekiyor. Bir nevi hesabı kapatmak, tavlayı koltuk altına sıkıştırıp tırıs tırıs kıvrılmaya yönelmek…

Bugün yoga yapmayacağım, sevgilimle aşna fişne yapacağım, hava da güzel, zaten yarın başlıyoruz dedik, öyleyse ufak bir mola! Ama şekerden bugün itibariyle uzak duruyorum, o kesin. Akşam yatmadan önce de meditasyonumu yapacağım; bu kez Zeynep Aksoy’un yönlendirmesiyle, onun güzel sesinden…

Yarın yeni bir döngü başlıyor, artık dön baba dön!19399393_10155449215451552_4188042555665935049_n

Matın Tezenesi Onur – Gün 24

Merhabalar olsun inadı inat kıçı iki kanat okur, görüyorum ki bağlaçları ayırmak konusunda herhangi bir değişiklik yok, belli ki ya çok romantiksin de hiçbir ayrılığa tahammülün yok ya da seni gidi vurdumduymaz ah seni haylaz…

Bugünden sonra 4 gün daha kalıyor ama ilginiz gözlerimi yaşarttığı için fazla ayrılık istemiyorum, istediğim ayrılıklar dil düzleminde ve bağlaç hususunda genel olarak, ve istemediğim için Pınar’ın çağrısına uyarak bu 28 gün bittikten sonra 1 hafta mola verip bir başka 28 gün başlatacağım. İkinci 28 günüme bir de isim buldum: “katmerli 28günyoga”; evet ‘katmerli’ çünkü bahisleri arttırarak her gün yoga yapmaya ek olarak bu 28 günde bir de şekerden uzak duracağım. Defne hocanın bir yazısı vardı, kendine inanmakla ilgili, bir öteki’nin varlığı olmadan kendine ne kadar inanabileceğinden bahsediyordu ve hatta kişisel gelişim programlarındaki bu “önce sen kendine inan” pazarlamasındaki bir eksiğe işaret ediyordu; o yazıyı hatırladım; zira sangha’mız olmasa benim bu konuda bir “öteki” bulmam çok kolay olmayabilirdi… Şükür ve şükran!

Bugünkü pratiğim Vinyasa tarzındaydı. Ashtanga stili Güneşe Selam A ile başlayıp B’ye geçtiğimde 1. Savaşçı’dan sonra sırasıyla diğer Savaşçı pozlarını yaptım, Vasisthasana gibi kol dengeleri ekledim. Savaşçı demişken, bizim yogadaki Savaşçı fikri olmayan birinin sanacağı gibi savaşan bir savaşçı değil. Yani evet savaşıyor ama kiminle ya da neyle? Şüphesiz kendisiyle, nefsiyle. Örneğin 1. Savaşçı’da bedenim kendi içinde bir çatışma halinde; bir kalçam öne fırlarken onu toplayıp diğer kalçayla eşitlemeye çalışıyorum; işte bizim Savaşçı’nın savaşı; kalçaların birbiriyle olan savaşı da denebilir. Bora Ercan’ın adını hatırlayamadığım bir yazısında okumuştum, “savaşçı” sözcüğü İngilizce’deki “hero”nun çevirisiymiş, Sanskrit’te “savaşçı” yerine “kahraman” sözcüğü varmış; yani orijini bu. Aslında düşününce – ya da düşünmeyince! sanki mümkünmüş gibi! – gayet mantıklı: “kahraman” sözcüğünde ‘yogada nefs ile savaşma hali”ne yakın bir ima buluyorum; kahramandaki mağrur edayı yogadaki ‘sessizlik’ ilkesiyle bir düşünüyorum ve bana birbirini besliyormuş gibi geliyor. Yine de dilim o kadar alışmış ki “savaşçı”ya temizlemek zamanımı alacak gibi görünüyor.

Pratiğime dönersek, Kahraman serisiyle devam ederken Yarım Ay, Ayakta Hanumanasana ve oradan Twist yapıp bir cesaret Parshva Bakasana için denemelere girdim. Anlıyorum ki tek savaşan kalçalarım değil, bir başka savaş da göbeğimle benim aramda var – ki sessiz sedasız sürdürebilmek ne mümkün! Göbeğim dizime takıldığından yeterince çevrilemiyorum ve kolumu da kalçama ya da dizime takamıyorum. Belki bu katmerli 28gün’ümün zayıflamama yardımı olur.

Yerdeki pozlara geçince Shalabasana ile başlayıp Danurasana ile devam edip Ustrasana ile ilerleyerek bol bol arkaya eğildim; elbette bu pozlar arasında omurgamı nötrleyerek ilerledim; son nötrleme -Dandasana- kısmına gelip 5 nefes kaldıktan sonra Pascimottanasana ile karnımdaki boşluğu ağzıma doğru sıkıştırdım. Bu boğazımda ne var anlamıyorum, yogaya başladığım ilk günden beri boğazımda hep bir tıkanıklık var, derecesinde azalma olmadı değil ama azalmış hali bile çok yoğun. Ben bu çakralar konusunda biraz cahilim bir bilen varsa el atsın lütfen, en azından olasılıklar ne olabilir… İfadeyle ilgili bir problemim mi var yoksa? Aslında olabilir, herkes beni çok rahat ve istediği kişiyle istediği gibi konuşabilecek biri zanneder, en azından öyle bir kalkanım var ve pek çok insan da bu “numara”ya kanıyor; daha dikkatli olanlarsa benim insanları memnun etmeye yönelik insanüstü çabamı görüyorlar, aslında söylemek istediklerimi kolaylıkla söyleyebilen biri değilimdir, belki de boğazımdaki düğümlenme hissi buna ilişkin bir işarettir…

Sırtüstü uzanınca ilk işim geriye eğilmelerden hassaslaşan belime iyi gelsin diye Viniyoga ekolünden Apasana ve Ulola’lı Setu Bandhasana pozlarını “icra ettim”.  Sonraki 2-3 pozda uzun uzun kalıp bağ dokularıma yük bindirdim; kalça ve kasık açıcılarla daha çok. Sirsasana denemesi yapıp yine çıkamadım, sonrasında 1 dakika Sarvangasana yaptım. Yarın Sarvangasana’yı Iyengar Yoga “ölçülerine” göre deneyeyim, bakalım boynumdaki hassasiyete iyi gelecek mi…

İşte bugünden de böyle nereden sevgili olduğu bir türlü anlaşılamayan okur… Size Fuzuli’den bir dörtlük ile veda ediyorum bugün:

“hat galat

mana galat,

imla galat

inşa galat”

19275073_10155444018436552_7610044344447513858_n.jpg

Savaşmaktan bitap düşmüş bir dal; bırakmış kendini denize kök salmaya çalışıyor nafile…

 

 

Matın Tezenesi Onur – Gün 22 ve 23

 

yoga-yapan-kediler-takvim-sayfalarinda2con

Selam sana bilmemkaç yaşına geldiği halde bağlaçları ayırmayı akıl edemeyip bir de bunu marifetmiş gibi gözüme gözüme sokan okur! Neticede facebook’a-twitter’a yorum yazmak başka insanlar okusunlar diye bir şeyler karalamak başka… Zaten okuyamıyorum da hatalı yazıları, okuduklarımın da hatalarını kırmızı çizgiyle üstünü karalayarak belirtiyorum. Küstahlık konusunda biraz daha cesaret sahibi olsam sahibine yollayacağım da…

Bu iki günde neler mi yaptım, camış gibi yattım afedersiniz. Gibisi fazla bile olabilir. Gördüğünüz gibi yine hiçbir şeyden emin değilim, “-ebilir”, “belki”, “galiba” ve “muhtemelen” sözcükleri bu yazımda da bol bol bulunacak ‘herhalde’! Kendim de öyleyim, neyim ve neredeyim belli değil, sağda derken arkada, güneyde derken kuş tepesi bir noktada seyir halinde… hep ama hep seyir halinde. Kendim olamıyorum, daha çok “gibi bir şey” olabiliyorum; bunu zaman içinde ufak bir çekirdek-kuram haline getirdim zihnimde: “Hiçbir şeye fazla yakından bakma, dahil olma, izle sadece ve bu eylemsizliğin içindeki kıpırtılara odaklan. Dahası hiçbir şeyin “ta kendisi” olma da “bir benzeri” olmayı dene; civarında dolaş, parmağının ucuyla “aha da budur!” dercesine bir noktayı delercesine işaret etmekten vazgeç. Herhangi bir mevzunun senden sorulmadığını unutma, hiçbir konuya elini masaya koyacak kadar hakim olma; hak iddia edeceğin durumlardan uzak dur; yani yarım yamalak yaşa ve öyle de öl.”

Dün geceye kadar pratiğimi yapmamıştım, saat 00:00 civarında kuruldum matıma ve ufak bir meditasyondan sonra Ashtanga birinci seriyle başladım. 1-5 temmuz arası gideceğim Ashtanga kampına hazırlık yapmam ve mümkünse kamptan sonra artık bir “tarz” seçmem gerekiyor: Ashtanga, Shadow ya da Vinyasa arasında bir seçim. Niye kimse bu üçünü bir araya getirmeyi akıl etmiyor yaa! Aslında bu “daldan dala” hali tam bana göre ama diğer yandan ortada ‘hocalık’ gibi bir iddia varken branş seçmek işleri daha da kolay hale getirecek. Acaba yoga konusunda bir branşa sahip olacak mıyım; hani hep yarım yamalak seviyorum ve hayatı da öyle yaşamak istiyorum ya, bu kez işin ucunda “uzmanlaşma gerekliliği” var; gereken sabrı gösterirsem belki “benden bir şey olur”.

Pratiğim sırasında gözlemlediğim bedenimin hala ne kadar kapalı olduğu. Yoksa çakralarım mı tıkanık, my Gosh, yani Rabbişim! Çok zorluyor bu Ashtanga beni, ama o zorluğun içinde beni rahatlatan bir hocam var Şenol Topuz diye, tavrı ve halindeki rahatlık pratiğime çok güzel yansıyor ve sanırım “bir şeye takılı kalmama halini” en çok onun varlığı öğretiyor bana. Güneşe Selam A ve B’de yine ölümüne terledikten sonra ayaktaki pozlar ve final bölümüne geçtim. Hala aynı kapalılık, sanki kaç gündür aksatmadan yoga yapan ben değilim, oysa ki spiritüel camiadan duyduğum kadarıyla “kalbim açık”, acaba aksilik ne ola ki? Yerdeki pozlar da bittikten sonra içimden Yin çalışmak geldi; bu kadar hareketle kıpraşıp duran uzuv/kemik/dokularımı demlendirsin istedim ve başladım kafama estiği gibi pozlarda uzun uzun kalmaya. Hatta bazı pozlarda o kadar uzun kaldım ki bitince matın üstünde kıçımın oluşturduğu hayli derin bir oyuk vardı. Birkaç da Restoratif poz ekledim, onlarda da uzun kaldım ve 10 dakika kadar meditasyondan sonra Şavasana’sız yatağın yolunu tuttum. Bu esnada 2 saati geçmiş, hayli uzun bir pratik olmuş benimki. Oh yarasın. Yarasın da deliksiz ve 16 saat kadar uyumasaydım da olurmuş! Resmen yataktan kalkamadım. Hatta daha da resmi olsun diye noter huzurunda onaylatmak isterdim ama hiçbir şeye halim yoktu. Kalktım bir duş aldım. Sonra yine matın başına geçtim ve yine birinci seriyi tekrarladım. Hala kapalıyım, kaşlarım arasına domdom kurşunu değdirsem üçüncü gözüm açılabilir mi acaba? Ah acabaaa vah acaba…

Pratiğim sonrasına bu kez Yin eklemedim, zaten yeterince bırakmış haldeydim kendimi, daha da esnesem dünyanın dört ucuna dağılan uzuvlarımı toplamak için uzun bir yolculuğa çıkmam gerekecekti.

Her iki günde de fona müzik koydum: Efsanevi Maria Callas’tan efsanevi Carmen, Mademe Butterfly ve efsanevi başka yorumları! Matın üzerinden kalkmak istemememde de Maria’nın eşlikçiliğinin payı büyük, şüphesiz.

Dün Nefess Yoga’daki dersimi de yine Maria’dan açmıştım, buyrunuz:

Yazımı özlü bir sözle bitirmek istiyorum:

“O da var, bu davar.”

 

Matın Tezenesi Onur – Gün 6 ile Nostalji yapayım dedim

Sevgili yıldız tozları! Bugün sizlere tesadüfler ve kaderden söz etmek istiyorum. Hep derler ya, “hiçbir şey tesadüf değil”, ha işte, bence hiçbir şey olmasa da çoğu şey tesadüf. Ben bunlara “birtakım kazalar” demeyi seviyorum; ‘birtakım’, çünkü hoş oldukları gibi tam tersi de olabiliyor. ‘Kaza’, çünkü kasıtlı değil – adı üstünde tesadüf. Ve ben bugün harika […]

Matın Tezenesi Onur – Gün 6 — 28GünYoga üzerinden

Matın Tezenesi Onur – Gün 18 ve 19

Dün bir türlü yazamadım üşengeç okur! Aslına bakarsanız yogamı da yapamadım; bu kez sahiden yapamadım çünkü beklenmedik koşturmalarla meşguldüm. Yine de yatmadan 20 dakika olsun Nefes Farkındalığı için minderime oturdum ama.

Bugün ise geç uyandım ama dünküne benzemesin diye hemen matın üstüne oturdum; önce yine bir meditasyonla başladım, ardından Güneşe Selamlar ve araya giren ayaktaki pozlarla devam ettim; görüyorum ki içimden ne yapmak geliyor diye kendimi bıraktığımda Ashtanga’nın poz sıralamasına doğru gidiyorum… Bu bir işaret mi acaba… Biliyorsunuz hayatta hiçbir şey tesadüf değil. Ama dikkat edin hiçbir şey! Hele felsefeyle de ilgili olunduğu söylenip böyle cümleler edildiğinde hala şaşırmaya devam ediyorum: hangi felsefe Şüphe’nin yerine Kesinlik’i koymuştur ki? İşin öyle yürümediği “aralıklar” var ya, ha işte ben o aralıkları aralamayı seviyorum.

Bir gün pratiğimi aksatmam nelere mi mal oldu; mesela kalçalarım daha da kapanmış, omuzlar ağlıyor, hamstringler feveran halinde… Yine de sebatla ve sükunetle pratiğime devam ettim; bandhalı bandhalı pozlara girip çıktım, bazılarında uzun kalıp şööyle bir demlenmeyi denedim, poz mu bana yerleşiyor ben mi poza katılıyorum – işte bu ikisinin arasındaki belirsizliği de seviyorum; biraz sen biraz ben… Yani bedendeki uçlar birleşirken pozun içinde duran -buna bu yazıda “Potansiyel Ben” diyeceğim- Potansiyel ile henüz onunla buluşamamış “Eyleyen Ben” zaman zaman bir sohbete başlayabiliyor ya, işte oradaki sınırlar ya da uçlar, bu iki kutup arasındaki bağlar da kuvvetleniyor sanırım. En azından bugünkü pratiğimde böyle bir doygunluk hissettim. Finaldeki Şavasana’dan önce de Nodi Shodana ile 15 dakika Pranayama çalıştım.

Birazdan sevgilimle buluşacağız, Rana’nın kedisinden Gül’ün Muji’sine geçiş yaparken araya bir yemek, belki bir film sıkıştırırız. Her gidişimde mahzunlaşan Hamish içime dert oluyor ama bugün Muji’ciğimle ilgilenmem gerek. Yarına da onun bir fotoğrafını koyayım bari.

Gününüz güzel geçsin! 19366333_10155426603581552_3784154796428907194_n

Matın Tezenesi Onur – Gün 17

 

19148936_10155421201776552_4766932836443943879_n

Yorucu ama keyifli bir günün sonundan selam olsun, sefam olsun, akşamım hayrolsun sevgili okur! Senin akşamın da keyifli olabilir tabii, ilgilenmemekle beraber bir itirazım yok.

Dün plan yapmıştık, bugün sevgili yar ve bir çift “evli-mutlu-çocuklu” arkadaşımızla Kilyos’a gidelim diye. Bu sebepten gece geç uyumama rağmen sabahın 8:00’inde dikildim ayağa ve hiç oyalanıp sallanmadan matın üstüne geçtim. Kaç zamandır yoga yapmama ve daha uzun süredir de sigara içmekten baca dumanı gibi tütmeme rağmen öncesinde fark etmediğim bir şey oldu: sigara içmeden yoga yapmanın farkını hissettim. Hülyalı betimlemelere giresim yok bugün, o yüzden kabaca sigaranın bana ne kadar da ayvayı yemiş olduğumu hatırlatması bakalım önümüzdeki günlerde işime yarayacak mı… Keşke bıraksam. Ama bırakasım da yok. İlişkilerimde de böyleyimdir, arkadaşlık ya da aşkta, ayrılacak duruma gelsem de beklerim karşı taraf söylesin. Umarım bu defa böyle olmaz çünkü sigaranın benden ayrılması demek bırakmanın mecburi olduğu bir sağlık problemi de demek oluyor.

Pratiğime güçlü başlamak istedim ve doğrudan Güneşe Selam’la ısındım. Pratiğim bittiğinde de çok halsiz kalmayayım diye ilk tekrarların Plank’lerinde önce dizlerimi indirip Urdhva Mukha Svanasana’ya yükseldim. Güneşe Selam B’de ise Plank’ten Çaturanga – Urdhva M.S. vinyasasıyla devam ettim. B’nin arasına ayakta yan açı pozları, Ardha Çandrasana gibi denge pozları da soktum; Vasisthasana ve Bakasana gibi kol dengeleri de. Daha yarım saat olmadan terden ölüyordum. Neyse ki nefesle hareketi uyumlandırmaya yönelik özel bir çaba sarf etmiyorum artık, zamanla uç uca eklendiler… İşte en sevdiğim şeylerden biri: kendiliğindenlik! Ancak zamanla, sabırla ve çalışarak kazanılan bir armağan, galiba bendeki baştan her şeyi dağıtmaya yönelik eğilim burada ters tepiyor. Olsun, yine de kendiliğindenlik ve yine de illa bir pozu ya da seriyi yapacağım diye delicesine hırslanmamayı tercih ediyorum. Biraz da canım mı tatlı ne? Ömrüm boyunca sadece Aya Selam yapsam sıkılmazmışım gibi de geliyor. Uygulamamın devamında kafamdan estiği gibi oradan oraya geçtim; 3. Savaşçı’lar, Standing Split’lerden Parshva Bakasana denemeleri, Prasarita Padottana serisinden ani bir ivmeyle Altın Tohum’a geçişler filan… Ve giderek süzüldüğümü hissediyorum; hafif, gerginse bile ve gerginliğe rağmen değil, bu kez belki de tam onun varlığından ötürü hafif… Bir çeşit “öyle de güzel böyle de hali” de olabilir, gölgesine baktığında “ne desem yalan hali” de duyumsanabilir. Artık her neyse! Biraz yerde öne-arkaya katlandıktan sonra Yin yoganın kasık ve kalça açıcı birkaç pozuyla devam edip güzeeel bir Uyku’ya yattım. Ne kadar sürdü bilmiyorum sevgilimin telefonuyla kendime geldim. Bir süre oralı olmadım ve pratiğimin sonuna kısa bir meditasyon ekledim. Sonra kalktım, üstümü giyindim, sevgilimi arayıp saat belirledik ve beni arabayla alacakları noktaya varmak için evden çıktım.

Hiçbirimiz de hıyar gibi hava durumuna bakmamışız! Kötü bi hava değildi ama denize hiç giremedim, genellikle esiyordu, Kabak’tayken de bir türlü gerçekleştiremediğim bronzlaşma aktivitem yine yalan oldu.

Ama olsun! Daha yaz yeni başladı ve kim bilir daha neler olacak!

not: Fotoğraf yazıda bahsettiğim çiftin oğulları Umut Balta. Daha 9 aylık 🙂

Matın Tezenesi Onur – Gün 15

Bu sabah 9:30’da uyandım ve kalkar kalkmaz yogamı yaptım eyyy miskin okur! Yoga dediğim öyle atla deve değil, 10 dakika kadar ısınma serisinden sonra Güneşe Selam’lara geçtim. Biz bu güneşi selamlıyoruz ama onun bizi iplediği var mı bilmem, öyle ya da böyle özellikle uyanır uyanmaz bu seriyi çalışmak tüm günüme dinmek bilmeyen ve kükreyen seller misali bir enerji yüklüyor. Yine öyle oldu. Ardından “serbest formda” diyebileceğim bir dizi hareket yaptım: yerde yuvarlanmadan ayakta salına salına dolaşmaya varasıya göynümden geçen her hareketi yaptım. Finalde ise duvar destekli bir Sirsasana ile taçlandırdım pratiğimi.

Sonra Nefess Yoga’daki dersime koyuldum, Moda’ya… Derse iki yakın arkadaşım da geldi, biri ilk kez yoga yapıyordu ve memnun ayrıldı. Sonra çay kahve derken biraz vakit geçirmece. Biliyorsunuz bu ara Rana Ortan’ın kedisi Hamish’e dadılık yapıyorum.     19060129_10155414165251552_2121635099172533546_n(fotoğraf Hamish’inki); yarından sonra Gül Dirican’ın Muji’si de bende olacak – ya da ben onlarda. Bir gün Cihangir bir gün Nişantaşı, fonda Ayşegül Aldinç’ten “hoppa hoppa, ruhum hoppa bir gün onla bir gün bunla” çalarken o tekir senin bu Scotish benim doğayla uyumlanacağım. Bu arada en sevdiğim kedi söz dinleyen kedidir; neyse ki Hamish de Muji de bu konuda gayet başarılı. Ev anahtarını almak için Gül ile buluştum; biraz çene çalmaca, bir bira, gülüşmeler derken saati 18:00 etmişiz.

Eve geldim, hemen yemek sipariş ettim, bilgisayar başında bunları yazıyorum. Birazdan karnımı doyurunca keyfim iyice yerine gelir, belki sinemaya gider bir şeyler izlerim…

Görüşmek üzere yoldaşlar!