Merve – Gün 28

Çok özlemişim sizi. Burada bu hisle yazmayı. Dünlerdeki yazılarınızı yavaş yavaş okuyorum. Gün içinde sizlerden kısa kısa haberler, duygular yüklemek çok iyi geliyor. İyi ki varmışız, iyi ki sangha olmuşuz.

Küçükken bir mektup arkadaşım vardı, adı Duygu. Çocuk dergilerinin bir köşesinde mektup arkadaşı olmak isteyenler için ilanlar yayınlanırdı. Oradan bulmuştum. Bir süre bir hevesle mektuplaşmıştık. Sonra herhalde teknoloji girmişti araya. Buraya yazmak bana o hisleri hatırlattı hep.

Belki böyle ara ara yazışmak iyi olacak. Ben merak ederim sizi.

Çadır günlerim iş yoğunluğu ile geçti. Hatta bu haftanın da rüzgar gibi geçtiğini söylemem doğru olur. Gün içinde yine ara ara durdurdum kendimi. Stres anlarımı, hatta şıpır şıpır terlediğim anları farkettim. Ama geçti.

Dün yine bir yerden bir toplantıya yetişme stresindeyken durdum dedim ki, “Mervecim bu stres niye var?”, “Buna kim sebep oluyor?”. Cevap gelmedi. Buna sebep olan işimse, bunu kendime kanıtlayabilirdim. Kanıtlamak için, geç kalınca ne olacağını görebileyim diye, sallana sallana gittim. Hatta baya sallandım; aç aç gidilmez öyle diyerek, en sevdiğim tostçuda kendime tost ve ayran ısmarladım. Oldukça da kalabalıktı. Hiç telaş yapmadan oturdum sakin sakin bekledim. Yediklerim çok geldi. Tramvaya binecekken yok dedim, hareket etmem lazım, yürüyeyim. Normalde de sıcakta asla yürümem. Ama bu yaz, sıcakları da seveceğim için ve bugün de mutlaka gecikmem gerektiği için salına salına yarım saat yürüdüm. Yürürken toplantı başladı. Kulaklığımı taktım; “Telefondan katılacağım, bilgisayar ekranını ben paylaşamam” dedim ve devam ettim. Tahmin ettiğiniz gibi zaten kimsenin de umru değildi.

Umarım stres olmuyormuş gibi görünüp, içten içe yine stres yapmamışımdır- yaptıysam da yapmışımdır- ya da bu “stres kaynağı kanıtlama” hedefi altında yatan sebep, aslında o toplantıya katılmak istememem değildir.

Kendime niye bunu yapıyorumun cevabı hala yok. Klişe olacak ama algı ile dünya değişimi sanıyorum ki doğru.

Neyse.

Sonra akşamüstü.

Yemek hazırlarken müzik, podcast vs. dinlemeyi çok severim. Aklımda Ayça’nın dansı, Tansel’in önerisi derken o arada bir şarkı; Gökhan Kırdar’dan Fayton, geldi. Belki yirmi küsur yıldır karşıma çıkmamış, ama hafızamda kalmış o naif giriş müziği beni titretti. Hüngür hüngür ağladım. Bir dakika sürmedi belki ama uzun bir zamandır böyle sesle ağlamamıştım. İyi geldi.

Çadır moduma da bağladım ama genel olarak kalbim daha bir yumuşacık, ılıcık oldu.

Sanırım bu bendeki yoganın bir hikmeti.

Yarın sadhana zamanı.

Bir 28 gün bitiyor ama bu 28 günler hiç bitmez, değil mi sanghamu ve sevgisanga ve h’siz sanga?

Sevgilerimle.

Merve

Merve – Gün 23

Bir saat önce yazacaktım halbuki ama sağ alttan gelen toplantı bildirimiyle yazamadım. Bu kadar toplantıya dünya kurtarılırdı…Kısmet olmadı ve olmayacak sanırım.

Bu aralar, hayvanlarda test edilmemiş kozmetik, temizlik vb. ürünleri araştırıyorum. Daha öncelerde de araştırıp dikkate alıyordum ancak bu yıl özellikle sigara üretiminde yapılan testleri öğrendikçe bu konuya daha incelikle eğilme kararı aldım. Türkiye’de satılan markalar için de buraya bir *link bırakıyorum. Bu arada sigara kullananlar için de ne yazık ki acı bir gerçek olarak; piyasada bulunan markaların bu testleri yaptığı bilgisini bırakıyorum.

Yaklaşık iki üç ay önce de, ihtiyacımın olmadığı hiçbir şeyi almama kararı aldım- cümleyi yazarken garip geldi, ihtiyaç olmadıkça niye alınırdı ki?-. Özellikle de sürdürülebilirlik adı altında sevimli görünmeye çalışan sömürü markalarından kaçıyorum. Bir sonraki ihtiyaçlarda da hedefim, zincir olmayan dükkanlara, bakkallara, pazarlara öncelik vermek. İnsanlık için küçük ama benim için büyük kararlarım umarım daim olur. Buraya da huzurlarınızda bir söz! bırakayım.

Bu konular gündeme geldikçe, daha küçük bir eve çıkma ihtimalimiz, fırsatımız doğdu. Bu fırsat doğunca, kendimi desteklenmiş hissettim ve hedeflerime daha da sarıldım. Doğru hissettiren ve zorla olmayan her şey çok akıcı oluyor-zaten olmuş olduğu için akmıyor mu?- bunu bir kez daha hatırladım.

Yogik hayatımla birlikte bu değişikliklerin daha kolay geldiğini farkediyorum. Sanki, tüm güçler birleşip, daha iyi bir insan nasıl olunur’u bize anlatıp öğretmeye çalışıyorlar. Hatta çalışmıyorlar bile, bizi çalıştırıyorlar. Algımız açılıyor, bakıp ama görmediğimiz bazı şeyleri idrak etmeye başlıyoruz.

Gün içinde duruyorum, durduğumu biliyorum, dinliyorum…

Neyse.

Defne Hoca dersleriyle geçen muhteşem bir haftasonu oldu. Çok kısa bir zamana kadar-hatta 28 gün yoga başlayana dek- yalnız yaptığım yoganın hissi daha ağır basıyordu. Zaten bireysel olarak da her zaman yalnız çalışmayı, yalnız kalmayı tercih ederdim, -hala ederim belki, bu değişmedi- ama sangha ile Guru ile arama zaman girince kıymetlerini anlamışım, özlemişim. Meğer o derslerin tadı bambaşka oluyormuş.

Yogama bugün öğlen durdum.

Şimdi müsaadenizle kırmızı çadır vakti.

Sevgiler de sanghaya!

*Şuraya linkler;

Merve – Gün 21

Bu grupta yazılanların sadece bizler tarafından okunabildiğini düşünmüştüm ama öyle değilmiş. Nedenini çok düşünmedim, aklıma küçükken yazdığım günlüklerim ve tabii ki onları izinsizce okuyan ablam geldi. Üzerine hiçbir yorum yapmamış, dalga geçmemiş hatta belki de beni daha iyi tanımıştı. Ve iyi de olmuştu ama ben utanmıştım. İzinsizce birinin, beni o şeffaflıkla tanımasından çok utanmıştım. Sonra, hep ürkek ürkek yazmaya devam etmiş, bir süre sonra da yazmayı bırakmıştım.

İnsan, çocuk (ya da olgun) kendinden, düşüncelerinden niye utanır? Başkası gibi tanıttığı, belki de olmak istediği kişiler gibi olmaya çalıştığı anlaşılır diye mi? Ya da ya sevilmez, kabul görmezse ve onu seven insanları da utandırırsa diye… Belki de hayal kırıklığına uğrarsa, uğratırsa… Ya da harika olduğunu düşündüğü şeyler aslında mükemmel değilse…Diye mi?

Ben küçükken içine kapanık, uslu bir çocuktum. Akranlarımla sokakta oynamak yerine ya evde kendimle oynar ya da okumayı biliyorsam kitap okur ya da yazmayı öğrenmişsem günlük tutardım. Sınıftaki, mahalledeki çocukları hoş görmez, sevmez, onlara üstten üstten bakardım. Sadece çok yakın bir arkadaşım vardı. Bir de ablam. Ablamla bir şey oynadığımızı ya da paylaştığımızı pek hatırlamam, hatta “Babam bana kızmasın” korkusuyla onu yalnız bıraktığım çok olmuştur (he he:). Babamla olan ilişkim de, ablamla olan ilişkime benzerdi ama tabii babam, otorite figürü olduğu için bu ilişkiyi daha çok, o belirlerdi. Benim söz hakkım, onun olması istediği kadardı. Benim için de zaten varsa yoksa annemdi. Ona bir şey olacak diye ödüm kopardı ve sanki onu korurmuşçasına dibinden ayrılmazdım. Evde yalnız kalmasın diye okula gitmek istemez ve çoğu zaman hasta numarası yapıp gitmez, bensiz başına bir şey gelmesin diye küçücük ellerimle dua ederdim.

Büyüdükçe bu değişti. Büyüdükçe dediysem de 9-10 yaş civarı. O yaşlarda okulda nedense popüler olmaya başladım. Öğretmenlerim resmen beni diğer çocuklardan kayırıyor, beni çok seviyorlardı. Bu hem hoşuma gidiyor, hem de içten içe beni huzursuz ediyordu. Kendimce bunu örtmek için, öğretmenlerin arkadaşlarıma gösteremediği şefkati onlara göstermek için çabalıyor, özelllikle daha çok, sınıfta yalnız kalmış, dalga geçilen çocuklarla arkadaşlık kuruyordum. Sınıfın en başarılı, en faal öğrencilerindendim ama çekingendim. Çekiniyordum. Öyle ki bazen öğretmen soru sorduğunda dahi heyecandan kalbim çarpıyor, ellerim titriyor, sınav öncesi ya da herhangi bir okul öncesi akşamı ateşim çıkıyor, hasta oluyordum. Sonra bir gün sıra arkadaşım Gonca, parmak kaldırırken, -ne dediğimi hatırlamıyorum. O yaşta derdimi paylaşmamışımdır da “ya doğru bir cevap değilsee?” demişimdir- “amaann ne olacak, yanlışsa yanlış olsun, bir sonraki doğru olur, boşver, hadi kaldır parmağını!” dedi. Hatta elini de boşver anlamında sallandırdı. O saniyede, parmağımı kaldırdığım o andaki sevincimi, gelen özgüvenimi ve rahatlamayı, Gonca’ya bakarak içimden, “ne güzeeeel” dediğimi dün gibi hatırlarım.

O parmak, o sallanen el, benim için bir dönüm noktası olmuş, içimde küçücük bir tohum olan şeyi yeşertmeye yetmişti. Bilmeden, bana hiçbir öğretmenimin ve belki de ailemin anlatamadığı, öğrenemediğim bir şeyi, çok da sevmediğim bir sıra arkadaşı olan Gonca, nasıl olmuş ne olmuştu da iki saniyede öğretmişti, anlatmıştı hala bilmiyorum.

Bu andan hemen sonra değil de, zamanla, daha sosyal, daha özgür, daha güvenli ve belki daha başarısız biri oldum. Oldukça da Gonca’yı teşekkürle andım.

Şimdilerde ise bazen, kimse soru sormuyorsa gerildiğimi farkediyorum. Bu gerginlik, öğretmenle göz göze gelirsem beni kaldırır endişesinden mi, yoksa sessizliğin sorumluluğunu alamadığımdan mı geliyor emin değilim.

Bugünün Defne Hoca dersinde, “sorular var mı?” sorusuyla aklıma gelenler bunlar oldu.

Ne güzel de bir dersti…

İşte böyle sangha!

Sevgilerimle.

Merve

Merve – Gün 20

Merhaba sevgili sangha!

Umarım sağlıklar ve keyifler yerindedir, her şey yolundadır.

Bugünkü yogamı henüz yapmadım, çünkü çok uyuyorum sangha 😦 Okuduklarımdan da anlıyorum ki yalnız değilim. Demek ki bu aralar biraz böyle.

Mevsim geçişlerinden hep etkilenmişimdir. Hele ki yaza geçiyorsak daha olumsuz etkilenirim. Yaz, benim için “heryerlerim şiş” ve “öff çok sıcak değil mi?” mevsimi. Mevsimi dengelemek için vücudum yemeyi azaltıyor, çok sıvı tüketiyor ve buna rağmen şişmemi engelleyemiyor.

Neyse.

Bu yakınmalarımın farkındayım ve farkında olduğum için yaz mevsimini bu yaz sevmeye sözüm var!

Gelse de meyvelerini yesek.

Yarın ve pazar; Defne hoca ile derse kavuşma günleri. Yaşasın!

İçim pır pır.

Sevgiler,

Merve

Merve – Gün 18

Günaydın sangha! Bugün erkenciyim. Ofise gidiyorum. Ofis yazınca sevimli gibi geliyor ama değil. Şuanda da servisteyim. Maskeli maskeli. Serzenişlerim var gibi yazdım ama yok.

Olana kabul. Teslimiyet!

Yoga düzenim tam gaz devam ediyor. Bu sabah daha çok zaman ayırmam gerekiyormuş, az önce anladım. İçimde, bugünkü yogama bir özlem doğdu, şahane olduğu için değil de çok kısacık geldiği için…

Yapacağım zamanı düşündüğümde içim kıpır kıpır oluyor.

Hayret bir şey ve neyse.

Şimdi sizi seveyim sonra tekrar görüşürüz!

Güzel bir gün olsun.

Merve – Gün 16

Zaman çok hızlı geçiyor sangha. Değerini bilemiyorum gibi. Beynimdeki bir yere uyuşturucu sprey sıkılmış; hatta tam yer vereyim, sağ üst. Bu yeri, işlevinden dolayı değil de bu cümleyi yazarken önüme düşen hayali görüntüsünden tespit edebildim.

Dün, sabah kısacık huzurlu bir yoga ardından kitap, kahve, spor, hatta AVM, yemek ve sosyal medya ile geçti. Akşam da 9:30 gibi uyuyakaldım.

Önce canım çok tatlı istedi. Yakınlarda bir tatlıcıya gidecektim ki saat olmuş akşam 8. Bu saatten sonra yememek daha iyi olur diye- bu kararımı vermemde beyin payı büyük- buzdolabına yeltendim. Bir zaman önce İngiltere’den gelen bir arkadaşım *”night time sleep -organic latte” getirmişti. Ilık pirinç sütüne bir kaşık balı ve bu karışımı boca ettim. Tavsiye edilen miktardan biraz fazla koymuş olmalıyım ki 9:30’da sızmışım. Ama ne güzel bir uyku! Anlatmam mümkün değil. Süre olarak çok kısa olsa da verim olarak belki de yıllardır uyuduğum zamandan alamadığım bir verim, bir keyif almışım. Hani uyur-uyanık, uyku ile uyanıklık arasında görülen çok kısa rüyalar vardır. İşte öyle bir rüya görmüşüm; tabii ki yoga yapıyordum:) Hayır, şaka değil.

Shadow Yoga’ya başlamadan önce de benim için çok anlamlı olan böyle bir şey görmüştüm. Neyse.

Yatağıma geçerken “hayatımda uyuduğum en güzel uykuydu!” diye mırıldandığımı anımsıyorum.

Sonra, bu sabah, çok erken uyandım. Hatta belki sabah bile değil, geceydi. Kalksam ne güzel olur diye düşünürek kendimi tekrar uykuya zorladım. Sabah uyandığımda heyheylerim üstümdeydi. Dolunay saatleri olduğu için -dolunay olmasaydı da yapamayacak bir haldeydim- gözlerim yarı kapalı yoga yaptığım odaya girdim. Çocuk pozu mu bilmiyorum ama tam anlamıyla o an bana iyi gelen bir pozda bir süre durdum. Sonrası, köpek gezdirme, kahve, kitap, iş, çamaşır, toplantı…

Bazen ruh halim çok değişik oluyor sangha. Bugün de o bazenlerden bir gün. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Yaptığım işten de hayır gelmiyor.

Yine de kendime rağmen, akşamüstü güzel bir yoga yapacağım.

* latte için link veriyorum; https://www.pukkaherbs.com/us/en/products/night-time-sleep . Aramızda uyku problemi olan varsa ve bu ürüne denk gelirse denemesini tavsiye ediyorum.

Edit: ürünün latte üretimi kaldırılmış. Uykuya iyi gelen ashwagandha’nın (Sanskritçe “at kokan” anlamına gelen Hintli bir bitki) farklı ürünleri bulunuyor.

Sevgilerimle,

Merve

Merve – Gün 14

Merhaba Sevgili Sangha,

Dün hayırlı cumalar ile happy friday arasında bir yerlerdeydim. İki toplantı arasındaki öğle saatinde yoga yapma fırsatı yarattım. Evde temizlik vardı, kapımı yoga yapmak için kapatıyorum diyemedim de toplantıda olacağım için kapatıyorum diyebildim. Canım Suna, orada tüm emeğiyle bana, evimize yardımcı olurken, evden çalışıyor kisvesi altında yoga yapıyor gibi görünmekten utandım. Adil olmayan dünyayı tekrar tekrar vurgulamak istemedim. Hoş, söylesem de Suna anlardı, içerlemezdi ve hiç böyle düşünmezdi. Belki ben onun yerinde olsam, böyle düşünüceğimden yalan söyledim. Bilmiyorum.

Suna, kendine güveni tam, çalışkan, enerjisi ve inancı çok yüksek çok iyi yürekli bir kadın. Yıllar önce Lübnan’daki savaştan kaçmış, ailecek İzmir’e yerleşmişler. Anne mesleğini devam ettiriyor. İşini severek yapıyor ya da ne yapıyorsa severek, o şeyin içine girerek yapıyor. Asla boynunu eğmiyor, sözünü sakınmıyor. Gün sonunda ne kadar yorulsa da kendini koyuvermiyor. Suyunu yudum yudum içiyor, bir lokmayı israf etmiyor. Evden ayrılmadan önce 20-25 dakika içinde elini yüzünü yıkıyor, ferahlıyor, giyiniyor, takılarını takıyor, göz kalemini çekip öyle çıkıyor. Telaşsızca. Belki de kendi yogasını yapıyor aslında bilmeden…

Hayatıma giren, hayatımdan çıkan, hayatımda olan her insan, her can, her an çok şey öğretiyor.

İdrak edebildiğimce öğreniyorum.

Herkes için ve olmuş olanlar için şükretmek, şükrettikçe hafiflemek. Ne güzel!

Sevgilerimle.

Merve – Gün 12

Merhaba Sangha,

Sevgili yogam ile iki gündür bir çekişme halindeyiz. Kimse kazanmıyor kimse kaybetmiyor ama herkes söyleyeceğini söylüyor. İki sabahtır güçsüzüm, uykusuzum. Saati 5:30’a kurup bir saat uyanmayı bekliyorum.

Zihnim olduğunu düşündüğüm ses, beni bir *performans öznesi gibi görüp tüm hareketleri eksiksiz uzun uzun yapmamı söylüyor. Yapmadığım için de tabii ki beni suçluyor. Biliyorum, bu çok klişe ve okuması çok sıkıcı bir durum. Bu nedenle hiiiç uzatmayacağım sevgili sangha. Bu aralar halim yok

ama yine de

buradan da sesleniyorum kendime; bugün yapılmadı öyle uzuuun uzuuun yogalar. Bilgime.

Yine de iyi geliyor.

Kimbilir ne anlamsız siz okurken bu yazılar. Neyse.

Kendimi bildim bileli hayvan delisiydim. Özellikle köpeklerin hastasıyım. Ah o köpekler! İlkokulda okul çıkışında takardım peşime bir – iki – üç köpek. Yatan köpek görünce yanına kıvrılır, onları besleye sulaya eve kadar getirdim. E sonra ağlama seansları… Anne, babaaa ne olur, ne olur benim bir köpeğim olsa? Onu söz, çok severim, hep ben sorumlu olurum her şeyinden, hıh? Olmaz mı? Nedeeen olmaaz !?

Öyle küçük çocuk şımarıklığı ile değil, yürekten sevgiyle gelen belki de travmatik bir istek! Hala gözlerim dolar (doldu) o anları hatırlayınca.

Her karne sonrası ” acaba bu kez olur mu”‘lu bekleyişlerim hiçbir zaman mutlulukla bitmedi. Onun yerine hep balığım oldu. Köpeğin yerine balık. Olsun. Onları da sevdim, büyüttüm. Haliyle, sırayla kayıplar yaşadım. Yıllar geçti ve ben bir an olsun bu isteğin peşini bırakmadım. İstemek anlamsızlaşmıştı belki de ama ben yine de serzenişlerimle ebeveynlerimi suçlu hissettiriyordum. (Tabii suçlu hissetmiyorlardı, bu benim yorumum)

Sonra bir gün, bey ile bir dönem aynı evi paylaşırken acaba dedim, o an bu an mı? Olacağından umutsuz bir tonla bir köpek edinip edinemeyeceğimizi sordum. Oldu.

İnternetten terk edilmiş bir köpek buldu, “işte bu bizim köpeğimiz” dedi, gitti ve aldı. Endişeliydi ama bana güveniyordu biliyordum. (Ya da aslında asla güvenmiyordu.)

Sonra yine bir gün, hastaneye yakın bir otel odasının sabahında, kafalar biraz dağılsın diye anneme köpek sahiplendiğimizden bahsetmiştim.

Babam o gün öldü.

Babamın öldüğü o günün tarihini hatırlayamam. Günlerden bir gün.

Zamanı da işte böyle olaylarla bağdaştırırak anımsarım;

evlenmeden 6 ay önce.

ramazan bayramından 1 ay sonra.

seçimlerden 2 gün sonra.

köpeği anneme söylediğim gün.

“Ah be babacım!” dediği gün.

Nereden nereye geldim. Neyse.

Şuraya, neredeyse yarı ömür beklediğim köpeğimi koyayım. Herkesin her şeyi (çocuk, köpek, kedi, vs.) çok tatlı, çok sevimli. Benim köpeğim de öyle. Sevimliliği bir yana benim için anlamı çok çok büyük.

Dip not: Peluş köpeğimle neredeyse birebir aynı bir köpek . Naçizane, çok istiyorsanız, bir şekilde oluyor.

*Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi kitabında anlatıyordu yanlış hatırlamıyorsam.

Sevgilerimle.

Merve – Gün 11

Merhaba Sangha!

Sabah köpüşle yürüyüş, ardından yoga, sonra iş derken bu saat oldu. İşe başlamadan yazacaktım halbuki ama aklım hemen işe kaydı.

Şimdi de kafam biraz dolu. Buralara layık değil. Tüm yazılarınızı okudum; sizlerle içten içe konuştum.

Yazmış olmak için yazmak istemedim ama bir selam bile vermeden kaçmak da hiç içime sinmedi.

Herkese selamlar ve sevgiler ve iyi geceler!

Merve – Gün 10

Merhaba Sevgili Sangha,

Bugün bu saatlere kaldım. Sabahı nasıl geçirdiğim, günümü ne kadar etkiliyor bir kez daha şahit oldum.

Erken yatmama rağmen, sabah sürünerek kalktım.

Size anlatmak için gün içinde birçok şey geldi aklıma. Hepsini unuttum.

Yogam da öğlene kaldı. Yoga sonrası sükunet saatimi bir toplantıya katılarak geçirdim. Anlamsız yerlerde anlamsız kelimeler kullandım. Türkçe bile konuşamadım.

Bende bazen böyle oluyor; örneğin, cümle içinde çarşamba yerine mart, televizyon yerine ütü diyebiliyorum. Ve daha nicesini… Bugün bunun için yoga saatimi suçladım.

Yoga yaparken aklımdan geçen düşünceler çok doğru geldi; sizinle de paylaşmak istedim ama kelimelerim dağıldı, bir araya getiremedim.

Ben, çabuk heves eden, kolay sıkılan maymun iştahlı bir insan-dım. Gitmediğim kurs pek tabii vardı ama olanaklarım çerçevesinde gerçekten nadirdi. Üniversitede çift anadal, alanlarımla ilgisi olmayan yüksek lisanslar, sürekliliği gelmeyen çeşitli kurslar; sırf briç öğrenmek için mahalle kahvesine gidip emekli amcalardan briç dinlemeler gibi kurssuz aktiviteler…Bu liste gerçekten uzar. Bunların arasında zorlanmama rağmen bırakmadığım ya da sevsem de bırakmak istediğim şeyler ve insanlar oldu. Neden öyle istediğimi bilmeyerek yine de hep istediğim gibi yaptım.

Bugün, yogada da aklıma gelen şuydu; zorlandığım harekette mi kalmaktan kaçınıyordum? Cevap evetse, kolaylıkla yaptığım bir harekette ne kadar süreyle kalabilirdim?

Cevabı muhtemelen rahat edemeyeceğim bir yere kadar olacak. Peki, beni ne, kim neden rahatsız ediyor? Nerede neden rahatsız olduğumu hissediyorum?

Şimdi bunu merak ediyorum. Ne zaman nasıl denerim, çözerim bilinmez ama bir gün cevepları bilirsem, kesin buraya yazacağım.

Sevgilerimle.