Eda – Gün 28: Ruh Hayvanı

Blogda adı her geçtiğinde almayı unuttuğum Melis Danişmend’in Büyüyemeyenler kitabını nihayet aldım. Şu ana dek sadece önsözünü okudum. Ama belli ki elimdeki diğer kitaplardan önce onu okuyacağım. Sadece kitabın ismi bile beni çağırıyor zaten. Danişmend benim aklımdakine benzer bir büyüyememekten mi bahsediyor bilmiyorum elbette. Benimkisi, koca kadın onu yapar mı, okur mu, izler mi denilecek şeyleri de sevmek mesela. Buna aldırmıyorum da. Keyifle izlediğim dizinin yorumlarında “çocuk dizisi abi bu yaaa!” diyen arkadaşa kızmıyorum. İşin fenası o yorumu yazan da bendenizin yarı yaşında kesin. Büyümek için acelem yok. İtiraf edeyim hadi, büyümeye niyetim yok.

Zaten yaşlanıyoruz istesek de istemesek de. Bir de yetişkinlik kaçılacak bir şey değil. O faturalar ödenecek, o para bulunacak, kazanılacak, o sorumluluklar yerine getirilecek. Geriye kalıyor boş vakitler. Onda da isteyen istediğini yapar. Yapar mı? Yapar. Siz seçimlerinizle yaşamaya razıysanız hayatınızla ne istiyorsanız onu yaparsınız. Ama bazılarına o seçimlerin bedelleri değil de sadece getirileri görünür. Ben yetişkin olmayı 34 yaşında bıraktım. Ama ara ara o beni bırakmadı. Kaçtıkça kovalıyor ama izin vermeyeceğim yakalamasına. Bazen arayı epey kapatıyor ama hakkını vermek lazım.

Yorumlarda çocuk dizisi dedikleri dizi His Dark Materials bu arada. Fantastik hikayeleri sevenler 2007’de çekilen Altın Pusula filmini hatırlarlar belki, o kitap serisinin dizisi. Hikayede her insanın bir daemon’ı (cin diye çevirmişler – çeviri zor iş) var. Daemonlar hayvan formunda ve ergenliğe kadar daemonınız sürekli değişebiliyor. Yani bir çocuğunki kah sevimli bir köpek oluyor kah bir kuş oluyor. Ama ergenlik bitip de yetişkinliğe geçilirken daemon bir hayvanda karar kılmak zorunda kalıyor ve bir daha değişemiyor.

Büyümek üzerine ne güzel bir metafor bu. Biz tek bir şey değiliz ki. Hiçbirimiz değiliz hem de. İçimizde bir sürü ben var. Mesela bugün ben sandığım şey yazılarınızı okurken sizdeki farklı benlerle yolculuklar yapıyor. Alican bir kitap arıyor buldu mu (Jack hayatın anlamını buldu mu), Meltem’in babası iyiymiş (oh), Derya’nın sonucu da iyi çıkmış (şükür), Gizem pembe sevmiyor (neden?), Pınar Hocam yarın o kadar saat ekran karşısında ne yapacak (gözlere şifa), Defne Hocam’ın evlilik yıldönümü bugün (çok kalp), Berrin’in serçesi ne minik (gözleri dolan emoji)…Sizdeki benler bendeki benin yazı üslubunu bile etkiliyor. Etkilenmek, değişmek, denemek, yanılmak güzel. Elimden gelse hepinizinkini yazacağım. Ama gelmiyor. Böyle blogdaki yazarlar birbirinden bahsettiğinde bazen adımı arıyor gözlerim, bulamayınca dondurmasının bir kupu külahtan yere fırlamış çocuk gibi hissediyorum (duygu sömürüsü).

Kendimce oturup kimin daemon’ı hangi hayvan olurdu düşünüyorum şu anda blogun tüm yazarları için. Pınar Hocam sizinki tavşan 🙂 İsteyen kendisininkini yorumlara bıraksın. ❤ Yarın bu döngünün son günüymüş, görüşmek üzere o vakit. Dilerim nice 28 gün yoga döngülerimiz olur. Yoga demişken, regli serisi ile başladım ben güne. Misafirimle çadırda pek bir mutluyum. Çocuk gibi! Çok sevgi, bol selam canım sangha.

Aşırı güzel müziğini paylaşmasam olmaz…

Eda – Gün 25-27: Misafir**

Sevgili Sangha,

En son Salı günü yazmışım. Çarşamba ve Perşembe şiddetli baş ağrıları ile geçti. Çarşamba gece 3’te yataktan fırladım ve suçiye oturdum boynum ve başımdaki ağrının ve sıcaklığın bir şekilde aşağılara çekilmesi gerektiğini hatırlayıp hissederek.

Suçide hiç olmadığım kadar rahat oturdum ne hikmetse. Topuklarım kavuşturunca şikayet etmedi. Üst bedenim dimdik durdu, öne doğru eğilmeye çalışmadan. Ayak parmaklarım sanki acıyı buraya gönder biz taşıyalım biraz dediler başıma. Sonra ısınmalar (boynumu tam tur çevirmeyi atladım, öyle gergindi ki adeta bana bulaşma der gibiydi – boyun düzleşmesi var bende) kurma vaişaka derken kendimce küçük bir seri bile yaptım. Ama udiyanaya uğramadım yalan yok. Soğuk terler sıcak terlere dönüştü. Sonra yere yattım başımın altına bir blok koyup, dizlerim bükülü ve birleşik, ayaklarım yerde yattım öylece, biraz uyumuş bile olabilirim.

Perşembe ise sakince yatıp hiçbir şey yapmayarak geçti. Baş ağrısı stabildi. Evde günlerdir beni gerçekten yoran insan kalabalığının dağılışını paralize olmuş gibi sessizce izledim. Yolcular uğurlandı, herkes yoluna gitti, ev eski haline döndü. Dün, sabah dil temizliği dışında hiçbir şey yapmadım. Bugün sabah yine baş ağrısı ile uyandım. 3 gündür kesintisiz, arada hafifleyip şiddeti artan bu ağrıya alışıyor muyum diye düşünerek pilatese gittim. Pilates dönüşü beklenen çadır neredeyse 3 hafta gecikmeli geldi. Evde bir bayram havası tabii ki! Tüm bedende bir rahatlama. Bir duş alıp hastaneye nöroloğun tavsiyesi üzerine fizyoterapi için uzman doktora gittim. Ağrılarım için boynuma ve sırtıma mezoterapi iğneleri yaptı. Oh be! Plasebo etkisi mi bilmem ama pek bir iyi geldi be sangha! 15 seans da fizyoterapi verdi. Yoga yaptığımı öğrenince, yapmıyor olsan bence boyun düzleşmen çoktan fıtığa dönüşmüştü dedi. Çok şükür.

Mevlana’nın bir şiiri vardır ya Misafirhane * diye, hani orada der ya hayatın getirdiği her şeyi misafir gibi buyur et diye, yani ben öyle yorumluyorum naçizane. Bu ağrılar, sağlık sorunları kim bilir neler anlatıyor, ne anlama geliyor, elbet anlarım bir gün anlamını ve kıymetini. #28günyoga ilk turum bitmek üzere. Sağlık sorunlarıyla başlayan ve bitmekte olan bu sürede yazılarınız sayesinde zihnimde hiç açmadığım kapıları açtım, içimde bakmadığım karanlıklara baktım. Var olun. Kırmızı çadırdan sevinçle el sallıyorum ve biriken yazılarınızı okumaya gidiyorum. Yarın görüşmek üzere.

*Bu da şiirin İngilizce tercümesi. Nedense daha çok seviyorum.

**Rahmetli anneannem regliye “misafir” derdi. Hiç duyanınız var mı merak ettim. 🙂

Eda – Gün 24: Geç Kalan

Sevgili Sangha,

Bazı duyguları ancak başka birisi yazınca adlandırabiliyorum, “hah işte bendeki de bu” diyorum. Yazdıklarınızdan ilham alıyorum dediğimde demek istediğim aslında ben de Aynur’un yazdığı gibi bazılarınız gibi içimi açabilmeyi çok isterdim. Sorun şu ki bazı şeyleri kendime bile söylemem, söylemek istemem, anlatmayı hiç istemem. Terapistime de zamanı gelirse, ya da beni bir köşeye sıkıştırırsa çıtlatırım.

Kendimizle ilgili bazı şeyleri sorgulamadan kabul ederiz ya hani. Mesela benim Gaziantep’i sevmeyişim gibi. Ben Gaziantep doğumluyum. 4 yaşımdayken Mersin’e taşınmışız ve orada büyüdüm. Babam Gaziantepli. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir 4 yıl da iş dolayısıyla yaşadım Gaziantep’te. Sonra İstanbul’a geldim. Geliş o geliş. Bugün Gaziantep’te çekilen diziler ile ilgili bir yazı yazdım. Ve fark ettim ki o kadar da sevmiyor değilim. Bayağı övüyorum çatır çatır.

Ama zihnime öyle kazımışım. Sevmiyorum diye. Nesini? Uzun uzun düşününce, yazıyı yazarken ve bitirdikten sonra, bir takım anılar, iş stresi, İstanbul’a gelme isteği, karşıma çıkan bazı gereksiz insanlar. E bu kadar mı? Kazdıkça geliyor bir şeyler, ve evet sonuç: ailesi babamı üzdüğü için sevmiyorum Gaziantep’i. Rahmetli severdi memleketini ama bir keresinde sinirliyken Antepli’nin iliğini sıksan içinden b*k çıkar demişti (sanghamızda memleketlim varsa alınmasın rahmetliye, canı çok sıkılmıştı). Küfürlü konuşmazdı babam. Ailesiyle ilgili geçmişte içerlediği şeyler olduğunu bilirdim, kendisi anlatmazdı, annem anlatmıştı.

Bu geç kalan bir farkındalık olsun, ana babamızın yüklerini taşımayı bırakmak kolay değil. Ben farkında bile değildim yakın zamana kadar taşıdığım bazı yüklerin. Bunu da bugün fark ettim. Ben Gaziantep’i sevmiyor değilmişim. Oh neyse. Rahmetli babam o cümleyi söylerken bunca yıl hatırlayacağımı nereden bilsin? Halbuki kendisi çok severdi Antep’i, beni bakırcılar çarşısında kapkara bir mermer üzerinde katmer yapan bir yere götürmüştü, tadını hiç unutmam. Şimdi tam keme kebabı mevsimidir derim her Nisan’da babamın çok sevdiğini ve Antepliler dışında kimsenin kemenin ne olduğunu bilmediğini düşünerek. (Bir çeşit mantardır). Bugün bu satırlarla ben de o da azad olalım kendisinin çocukluk ve gençlik travmasından. Amin. Annemden kalan travma da başka bir yazının konusu olsun. 🙂

Geç kalan farkındalık demişken, Pınar Hoca’nın dün akşamki dersindeki regli konuşmalarından sonra sağlık uygulamama baktım 2 haftayı geçmiş hala regl olmamışım. Uzun süren PMS modum ondanmış. Ben kendisine hiç içerlemem geldiği için, neden kaçtı gitti anlamış değilim. Bu sabah vücudumda o kadar çok ağrıyla uyandım ki! Başımı döndürünce vertigo olacağım korkusundan sırtım kütük gibi olmuş. Dil temizliği ve udiyanalar sonrası akşam yaparım yogamı diyerek kaytardım. Ama hiç değilse sipariş edilen yazıyı bitirdim. Antep’e manevi borcumu ödedim. Yani bugün yaşasın uykudan önce yogası diyeceğim. Ama söz, yarın sabah bol bol çöküp kalkmalı bir sadhana ile davet edeceğim geç kalan çadırı. İnşallah gelir. Çok sevgi, bol selam. Yazı karnınızı falan acıktırdıysa çok özür.

Eda – Gün 23: Yaşlı Köpeğin Numaraları

Sevgili Sangha,

Bugün gözlerimi açtım ve eyvah dedim, aynı güne hem pilates hem yoga dersim var. Nasıl kalkacağım altından? Pilates’e doktor tavsiyesi üzerine gidiyorum. Pilates hocası aynı zamanda fizyoterapist ama yaptırdıkları yıllar önce aldığım derslerde yaptığımız şeylerle aynı o yüzden ne kadar verim alıyorum belli değil. Neyse harekette bereket vardır diyelim. Kan ter içinde çıktığım pilates sonrası aşırı sıcakta eve yürüdüm ve kendimi duşa attım. Günün kalanı çoğunlukla sakindi. Biraz okudum, biraz yazdım ve sabırla akşam 7’de Pınar Hoca ile yapacağımız dersi bekledim. Bugün konuk öğrenci olarak 2. Prelüdü öğrenecek öğrencilerin dersindeydim ama baktım ki o da ne vahni mi, olamaz, mangalanamaskar mı aman tanrım. Şıpır şıpır terler bende tabi. Sen misin balakramayı ihmal eden! Hanumana hazırlık için yaptıklarımız hanumanın kendisinden daha zor geldi. Ne yaman çelişki ama mantıklı da aynı zamanda.

Ders bitince bacaklar duvara ne kadar kaldım bilmiyorum ama çooook iyi geldi. Bugün sadhanam ancak yatmadan yerde dua etmekten ibaret olur. Zavallı ayak parmaklarım bugün güzel bir masajı hak ettiler uyku öncesi. Sadece suçi ve vahni değil pilates de onlara çektiriyor çünkü. 🙂 Ayaklarım duvara dayalıyken düşündüm, kendime dedim ki yaşlanıyorsun ama daha öğrenecek çok numara var. Buna öğreneceğin, unutup yeniden öğreneceğin, ihmal edip yeniden öğreneceklerin de dahil. Neyse unuttuklarımızı tekrar etmek ve tekrar tekrar öğrenmek de sevdaya dahil, değil mi? Umarım öyledir.

Eda – Gün 22: Minimal

Bugün hem buraya yazmak hem de sadhanam için biraz geçe kaldım. Sabah uyanır uyanmaz dil temizliği ve uddiyanalarımı yaptım ama esas yogamı gece yatmadan önceye sakladım. Bu yazıyı bitirip yogama duracağım.

Antidepresan yüzünden çok fazla uyuyorum sevgili sangha. Bedenin alışması biraz zaman alabilirmiş. Biraz şikayetçiyim. Uykuda geçen zamana yazık oluyor gibi geliyor. Ama artık uzun açlık ve uykusuzluk bana yasaklandı doktor tarafından. Bu bana çok şımarıkça gelse de doktor tavsiyesi deyip kendime biraz şımarma hakkı vereceğim galiba.

Siz önce başlığı atanlardan mısınız yoksa yazdıktan sonra mı ekliyorsunuz diye sorulmuştu sanırım bir ara, ben ortaokuldaki kompozisyonlarımızdan beri önce başlık atarım. Yazıyı bitirdikten sonra başlığı nadiren değiştiririm. Reklam yazarı olarak da yazdığım tüm metinlerde genelde önce başlığı ya da sloganı yazarım. Yazacağım şeye bir çerçeve oluyor gibi geliyor. İstisnalar var tabi, bazen yazıyı bitirdiğimde başlık anlamını yitirmiş oluyor, ya da aklıma daha iyisi geliyor. Bazı müşteriler başlıkları 3-5 alternatifli ister reklam metinleri için. Belki de onların bu şımarıkça istekleri yüzünden kendi yazılarımda başlıklar konusunda minimalim. 🙂

Bugünü bir kelime ile anlatmak istesem o da minimal olurdu. Sakin, huzurlu bir gündü. Akşam üzeri yürüyüşe çıktım. Hava sıcaktı, dönerken yağmur çiselemeye başladı, çok tatlı ve ılıktı yağmur taneleri. Salacak sahilde renkli balonlara ateş eden insanlar bile keyfimi kaçıramadılar. Yine de, dilerim kimsenin hayatı renkli balonları vurmak isteyeceği kadar karanlık olmasın. İyi geceler sevgili sangha.

Eda – Gün 21: Küçük Şeylere Dikkat

Sadhanam bazen uddiyana ve ısınmalarla geçti son 4 günde canım sangha. Son günlerde yazacak gücü kendimde bulamasam da yazdıklarınızı keyifle okumaya devam ettim. Trene tekrar atlamak için de bu satırları yazıyorum.

Dün çok güzel bir film izledim Paterson adında. Ne zaman morale ihtiyacım olsa hayat karşıma bu tür güzellikler çıkartıyor. Paterson hem şair hem de otobüs şoförü olan bir adam hakkında. Şair ama şiirlerini defterine yazıyor, karısı dışında kimseye de okutmuyor. Filmde en çok hoşuma giden şey Paterson’un etrafında olan biten şeylere dikkat etmesi oldu. Etrafındaki küçük şeylere dikkat edince başkalarına sıradan ve sıkıcı görünebilecek bir hayatın ne kadar güzel olabileceğini görüyorsun.

Yogamda da küçük şeylere dikkat edeceğim artık. Fark ettim ki bazen şunu yapacağım bunu yapacağım derken nasıl hissettiğime, yaptığım şeyin etkisine yeterince dikkat etmiyorum. Öyleyse bundan sonra inşallah pür dikkat!

Dikkat yaratıcılığın ve anda kalmanın sırrı diyordu birisi, hocalarımızdan biri miydi, bir yazar mıydı, kimdi? Seni bu soruyla ve Paterson’daki şiirlerden biriyle bırakıyorum sevgili sangha. Çok sevgi, bol selam.

Poem

I’m in the house
It’s nice out
Warm
Sun on cold snow
First day of spring
Or last day of winter

My legs run up the stairs
And out the door
My top half here writing

Eda – Gün 16-17: Her Şey Normal

Sevgili Sangha,

Çok aksatarak yazıyorum farkındayım. Bahanelere sığınmayacağım. Kafam net olmadığı zaman kaçıyorum yazmaktan ve yoga yapmaktan. Tembellik de denilebilir. Ama basit bir tembellikten ziyade bir çeşit kaçış benimkisi. Ne yazık ki bu kaçış konusunda içim hiçbir zaman rahat olmuyor. Fark ettiğim davranış kalıbıma göre ağrılar izliyor bu kaçışı. Bazen baş ağrısı, bazen karın ağrısı, bazen başka ağrılar. Neyse ki biraz kaçıp sonra kendime geliyorum. Aslında yazılarınızı okumak da oldukça motive edici oluyor. Psikoloğum iç kaynaklı motivasyonda zorlandığımı hep dış kaynaklı motivasyon aradığımı söylediğinde biraz bozulmuştum ama blog yazılarınızın üzerimdeki etkisini düşününce, haksız sayılmaz. 🙂

Bugünün yogası geçe kaldı. Dün başım, bugün karnım çok ağrıyordu. Bu durumda, günün yogası yerde ve sakin bir şekilde olacak ama hasta karana üzerinde çalışmak için iyi bir fırsat bence. Dansı ayakta en azından sıralama olarak çözdüm derken eller kollar bir karıştı otururken. Üzerinde çalışmak gerek.

Dolunay beni hep çok etkiliyor ve sanırım dün sabahki dolunay beni yine biraz kendimle yüzleşmeye zorladı. Ben tabi yine topuk. Ama fazla uzağa topuklamış olamam. Bakın buradayım. Hepinize kocaman sevgiler, benim gibi ağrılılara duble.

 Eda – Gün 15: Korkuyla Arkadaş Olmak

Bu sabah Pınar Hoca ile dersimizden sonra günün kalanı nasıl geçti anlamadım sevgili sangha. Şu anda hala yazı masamdayım. Çok az kaldı elimdeki işi bitirmeme. Ama son satırları yazmadan trene bir atlamak istedim. Bütün gün yazı yazdım diyerek karizmatik davranmak isterdim ama günün çoğunu erteleyerek geçirdim. Ama masadan kalkmadan. Şu anda Chrome’da bir sekmede Ceren’in paylaştığı Structured Procrastination websitesi var. Elbette ona bakmayı da erteledim. Aynur’un odaklanma ile ilgili yazdıkları benim de kafamı çok meşgul ediyor bu aralar. Deep work dedikleri pek güzel, becerebilince ama o kıvama kendimi getiremiyorum bazen. Getirince de çıkmak istemiyorum. Her şey aksıyor.

Günün erteleme saatleri esnasında yaptığım tek faydalı şey Shandor Hoca’nın konuşmasının Facebook’taki videosunu izlemek oldu. Bazı bölümleri başa sara sara izleyerek doya doya erteledim işimi. “Cultivating Fearlessness” ve “Befriending Fear” kısımları zihnime kazındı. Korku üzerinde çok düşünmemeye çalıştığım bir şey. Kendisiyle arkadaş olmayı bırakın, sokakta görsem tanımamış gibi yapıyorum. “Kim? Ben mi? Korku mu? Yok ya, vakti gelince hepimiz ölücez. Ben sadece sevdiklerimin ölmesinden korkuyorum.” Benim sözlerim bunlar. Artık böyle düşündüğümden emin değilim. Sanırım dünyadan tamamen silinecek olmak biraz tuhaf bir his. Ama bir yandan da bana bunu söyleten kim ki? Egom mu? 🙂

Bugün derste yeni bir asana öğrendik. Kayıttan adına sonra bakacağım. Ama ayağımızı ayak başparmağımızdan tutup kulağımıza götürüyoruz ya telefon gibi, işte ben alo diyemedim, ahize bayağı aşağılarda kaldı, kesinlikle gelmedi kulağıma. Nasıl olacak bilemiyorum. Endişeliyim. Gösterilen şeyleri yapamayınca çok canım sıkılıyor. Korkuyorum bazen sangha, sadece ölümden değil, videoda lecture’da bir öğrencinin dediği gibi bazen yaşamaktan da korkuyorum. Hata yapmaktan, hayatımı boşa yaşamış olmaktan. Bir Madame Curie olamamış, kimseye bir faydam dokunmamış gibi hissetmekten korkuyorum. Korkunun antidotu cesaret dedi Shandor Hoca. Korku bırakabileceğiniz bir şey değil dedi. Ne güzel dedi.

O zaman korkusuzdan kasıt benim için cesur olup geleni karşılamak, bir şeylere cüret etmek. Ne olur diye düşünmeden yapabilmek bazı şeyleri. Hata yapmaktan, denemekten korkmamak. Telefonun ucunda kim varsa ahizeyi kulağıma getiremesem de seni duyuyorum sangha. Korkularım söyledikçe azalacak biliyorum. Artık onları görmezden gelmeyeceğim. Senin de varsa korkuların sen de anlat. Beraber korkalım. Beraber cesaret edelim. Ödülümüz büyük.

*Bugünün ders dışı yogası henüz yapılmadı ama yatmadan mutlaka o köşeye bir oturulacak, kendime söz verdim.

** Videoyu buradan izleyebilirsiniz.

Eda – Gün 13-14: Kelimeler

Bugün hiç yalnız kalamadım sevgili sangha. Ev misafir dolu. Bu muhteşem havaya rağmen dışarı da çıkmadım. Sabah Defne Hoca ile erkenden dersimiz olduğu için kendime ders olan günlerde mutlaka kendi yogamı yapacağım sözümü yarım saat önce dansın kısa bir tekrarı ile tutabildim. Akşamları vücudum daha açık olsa da bu akşam öyle değildi. Suçide topuklarımın üzerine oturmak için epey uğraştım, öne doğru gidiyordu sürekli üst bedenim. Topuklarım ayrılmak için yalvarıp durdular. Malasanada sanki ilk kez malasana yapıyor gibiydim. Evdeki kalabalığa rağmen kapımı kapatıp kısa da olsa akşam yogamı yaptığım için iyi hissettim ama. Çadır çok yakın ve hem yarın hem Pazartesi yoga dersimiz var. Umarım bu iki dersi atlatıp öyle girerim kırmızı çadıra.

Bugün hiç yalnız kalamadığım için yazmam gereken hiçbir şeyi yazamadım. Hatta günün yazılan ilk kelimeleri bunlar. Belki bunları yazdıktan sonra biraz açılır yazılması gereken diğer şeylere geçebilirim. Yazmam gereken tretman çok önemliymiş, “projenin olup olmayacağı buna bağlı” dediler. Sağ olun hiç stres olmadım. Stres bile olsam stres altında çalışabiliyorum. Tabii ki ironi yapıyorum sevgili sangha, son 1 yılda strese bağlı bir sürü rahatsızlık yaşadım. Ama bu tretman benim için de önemli. Çünkü farklı şeyler yazmanın kapısını bana açabilir.

E o zaman biraz sabır. Sabır yogamda da lazım bana. Mesela bugün derste öğrendiğimiz mudra asana için çok sabır gerekecek. Hayal ettiğim şeyleri yazarak para kazanmak için de sabır gerekecek. Biraz sabır ve makul miktarda yalnızlık yeterli şimdilik. Bu satırları yazmadan yazılarınızı tek tek okudum. Yolu yarıladığımızı düşündüm. Size de oluyor mu ben okurken herkesin anlattıklarını bir kısa öykü okur gibi, her birinizi de bir hikayenin kahramanı gibi düşünüyorum. Haliyle merak ediyorum her biriniz sonrasında ne yaptınız ne ettiniz ama biliyorum ki bilmem gereken kadarını zaten biliyorum. Hikayenin kalanı okuyucuya kalmalı bir yerden sonra. Hoşuma da gidiyor böylesi. Yazdıklarınızı okudukça kelimelerin ne kadar güçlü olabildiğini tekrar görüyorum. Gülümseten, düşündüren, hüzünlendiren, şaşırtan ve iyi hissettiren kelimelerinizle benden öte benler ve bana benzeyen bir sürü canlar olduğunu görmüş oluyorum. Ne mutlu bana.

Eda – Gün 12: Laleler

Sevgili Sangha,

Bugün güne yoga ile başlayamadım. Yok, vallahi akşam Pınar Hoca ile dersimiz var diye vazgeçmedim sadhanamdan. Ama sabah çok erken saatte Üsküdar’dan Emirgan’a taşındık ailecek. Yatılı gelen misafirimizi gezdireceğiz diye bir heyecan bizim hanede. Ama düşündüğümüzden yorucu oldu. Herhalde Emirgan Korusu’nu çocukluğumdan beri ilk kez tekrar gezdim. Üstelik mevsimi geçen laleleri boynu bükük görünce biraz gülünç oldu bu gezme sevdası ama gel de bunu annemle ablama anlat.

Laleleri oldum olası pek bir karizmatik bulurum. Sebebi de lisede bize okutulan bir şiir. Genç ve hevesli bir İngilizce öğretmenimiz Sylvia Plath’in Laleler şiirini okutmuştu derste. Çok güzel bir şiirdir ama bir daha lalelere eskiden baktığım gibi bakamadım. MFÖ’nün ultra romantik Sarı Laleler şarkısı bile lalelere karşı saygılı ve çekingen duruşumu değiştiremedi. Neden der merak ederseniz şiiri okumanızı tavsiye edeceğim, ama keyfiniz olmayan bir günse bu karanlık şiiri başka bir güne saklarsınız belki. Ya da belki şiir sevmiyorsunuzdur, teklif var ısrar yok. 🙂 Bugünü akşam dersimizin ve uzun uzun yürünen bir günün neticesi titrek bacaklarımla ama kalbim kuş gibi kapatıyorum sevgili sangha. Umarım hepinizin günü umduğunuz gibi geçmiştir.