Yeşim Gün 7: Eski olan iyi kalabilir mi?

İzmir klasikleri vardır ya ; Sevinç Pastahanesi, Reyhan Pastahanesi buluşmaları gibi. Bugün Sevinç Pastahanesi’nde eski ve kıymetli bir dostla buluşma ve sonrasında Dostlar Fırını’n da boyozun enginarlısının bile olduğunu görme ve müthiş bir boyoz denemesi ve sonra Alsancak sahil ve gün batımı.

Hepsi eski olan ama iyiliğinden birşey kaybetmeden kalabilenlerle dolu bir gün. Ailem (eşimin ailesi), dostum, Sevinç Pastanesi, Dostlar Fırını, Alsancak’ta gün batımı.

Can’lı tuttukların, can’lı tutundukların, canına can kattıkların/canına can katanlar ve canına heye-can katanlar❣.

Reklamlar

Yeşim Gün 6: Bir dikili ağacı olmalı insanın dünyada

İzmir’e kayinvalidemlere geldim bugün sabah. Sonra öğlene doğru biraz dinlenmek için yukarıya çıktım. Odanın balkon kapısı açıp yatağa uzandım, balkonun bir yanından çam ağacını ve balkon camından günlük ağacının yansımasını gördüm. Benim kızım doğduğunda dikmişti kayinvalidem İlayda için bu ağacı.  Şimdi yaklaşık sekiz metre boyunda olmuş. Baktım kaldım görüntüsüne üzerindeki kuş seslerini dinlerken. Kızımın varolmasının bir hediyesi olan günlük ağacı da toprak ananın bize bir armağanı ve üzerinde ne kadar çok cana yuva olmuş. Gözlerim doldu. İnsanın aidiyet açmazına takılıp kaldığı zamanlar için nasıl da büyülü bir cevap sevgili günlük ağacı .

Seninle beraber köklenmiş ve senden dolayı köklenmiş koca bir ağaç.

Yeşim Gün 5: Doğanın meditasyon anı

Yemeği erken yiyip sahile yürüyüş yapmaya indik. Koskoca sahilde neredeyse kimse yok. İn, cin, ben ve eşim. Derin bir sessizlik, yalnızca ufak ufak dalga sesleri kıyıya vuran ama hep aynı tonda. Sanki dalgalara biri kıyıya tam çarpacağı sırada “sus” işareti yapıyor ve onlarda sessizce kıyıdaki kum ile buluşuyor.

Demek ki insanoğlunun zorunlu bir yemek saati olsa hep, o saatler arası doğa bayram edip kendi sessizliğinin sesine dönecek. Öyle güzel ve öyle huzurlu ki. Nasıl bu kadar ses çıkartıyoruz biz insanoğlu!!! Sanki çığrından çıkmış bir durum bu. Çünkü bu sessizliği bozmak hakikaten bayağı bir çaba demek, güç demek ya da gücü yanlış yerde heba etmek demek.

İki saat neredeyse bu durumun tadını çıkartıyoruz. Özüne dönmüş doğada sessizce ve yanyana yürüyoruz; her attığımız adımın kıymetine vara vara ve en son lacivert mavi bir gökyüzü ile sessizliğe veda ediyoruz.

Sanki büyük bir kapıdan insan seli akıyor ve tabiki sessizliği yara yara ve yıka yıka.

 

 

Yeşim Gün 4- Sahnenin perdesi kalın…

Yoga ile güne başlamak; sanki, bir tiyatronun-tiyatro oyununu oynamak için sahnenin kalın bordro renkli kadife perdelerini açması hatta yavaş yavaş aralamaya başlaması ile başlıyor-gibi. Herkesin rolü başka, gördükleri başka, söyledikleri ve duydukları ve duyurdukları başka başka. Katmanlı bir tiyatro; herkese ihtiyaca göre olan sahne açılıyor.  Oyun içinde oyun-açtıkça çoğalıyor. Kimsenin repliği diğerine karışmadan ve kimsenin dekoru diğerinin dekorunu bir hiç gibi çöpe çevirmeden. Ve dahi kimsenin ayağı öbürünün baldırına takılıp onu düşürmeden veya düşürmeye çalışmadan.

Bu koca sahnede; herkesin yanyana-karışmadan oynamasına ve iplerin oynatan tarafından hiç birbirine karışmadan oynatılmasına hayran olmamak elde değil.

Olan biteni anlamak için sahne arkasına kafanı uzattığında; kapının kapalı ama “Kapı kilitli değil, yalnızca kolu aşağıya indirin” yazısını görmek, kağıtların yeniden karılacağının ilk habercisi gibi.

Yeşim Gün 3: Hayatın bir yanı film sahnesi olabilir mi?

Evimizin önünde kocaman bir sahil var ve upuzun devam edip gidiyor. O kadar güzel ki manzara ve bu manzarayı oluşturan her bir parça! Yürümeye başlayınca bir film karesine girmiş gibi hissediyorsun kendini. Kocaman dalgalar, kargalar- martılar ve güvercinler. Ağaçlar ve rengarenk çiçekler. Uçsuz bucaksız kumsal. Her şey birbiriyle uyumlu ve film karesine giren sen de uyumlanıyorsun olan bitenle. Sebepsiz bir mutlu olma hali. Kocaman bir gülümseme suratında.

Diğer tarafta ana yol. Gürültü ve egsoz insanı perişan ediyor. Hooop çıktık film karesinden “dünyaya hoşgeldin ” . Herşey kendi halinde ve uyumsuzluk hakim. Herbirinin sesi ayrı ayrı.

Yogamı yapınca bedenim ve ruhum da evimin sahil tarafı. Varsın ön caddeden arabalar vızır vızır geçsin gitsin; kimin umrunda!

Soranlara söyleyin benim için  “O şimdi bir filmde yardımcı kadın oyuncu oldu :)”

 

Yeşim:: Gün 2-Gelsin geçsin, sen; seyreyle…

“Herşey gelir ve geçer” diye bakınca, acıyı; hoş karşılamaya ve onu eylemeye gönüllü oluyorsun. O vakit-her eğildiğinde, her gerildiğinde gelen acı; bugün değilse yarın- yerini başka bir acıya bırakacaksa/ hoş geldi sefa geldi. Demek senle birlikte yaşamaya ve yola devam etmeye niyetli. Misafirim olsun madem-bugün baldır ağrısı , yarın sırt sancısı.

Aça aça bitiremediğim bu kadar çok düğüm olur mu? Olur. Bir taraftan çözüp, diğer taraftan çözdüğün uçların düğümlendiği yün yumakları gibi vücudun da zihnin de. Çözdükçe dolanıyor diye kafayı takacağına, her yeni dolanma halini bir oyun gibi görmek; insanı yeniden aynı malzemeye rağmen meraklı hale getiriyor.

Merakın kendine ya; gözlerken kendini gizlice- oyunda hile mi var / yoksa malzemeden mi çalmışlar diye  bakmaktansa oyunda kalmak ve oyuna gelmek belki de güzel olan.

 

Yeşim 1-Az, az ver biraz!

Senden istenileni yerine getirme halleri vardır ya. Yaparsın; üstelik belli bir disiplinle, vazgeçmeden ve o seni geliştirir ya. Küçük küçük ilerlersin. Bu seninle yaptığın şeyin arasındaki ilişkiyi; hep ayakta ve diri tutar zannedersin. Ama o ilişkiyi, o dokuyu besleyen kan akışı giderek yavaşlar. Kan ılık ılık akar, ağırlaşır ve giderek o dokuya-o alana daha az ulaşır / hatta gidemez olur ve orası hissizleşir.

Belki sırf bu yüzden ne oluyorsa gürül, gürül olmalı ve çok istemeli, ya da çok vermeli. Hatta o kadar çok ki, sınırları zorlamalı; alırken de, verirken de. Yıkılmalı-gürül gürül akanla-sınırlar, veya yok olmalı- ya da  yok etmeli.

İşte ikinci sınıfın son dersinde hep birlikte yıktık o bentleri; çök-kalk-çök-kalk ve derken çok in / çok kalk. Abaküsler çantaya. Sayma! Sayma ki, diğer tarafa adımını atasın.

Gözümüzü açtığımızda hepimiz karşı kıyıdaydık.

Andım bugün seni sevgili Defne Hocam. Saymadan çök kalk, saymadan çok in, çok kalk.

Sınırları zorlamak o alanı bol oksijenli hale ve hisli hale getiriyor. Ve yeniden başlamak, başka bir hisse uyanınca çok daha kolay  ve keyifli oluyor❣

Yeşim- Gün 9- Doldurmak

Eskiden her anımı doldurmak, dolabımı doldurmak, karnımı doldurmak iyi hissettirirdi. Şimdi açıkça bunu istemiyorum ve böyle durumlarda; eğer olduysa, inanılmaz rahatsız ve yorgun düşüyorum.  Haftasonu; opera, tiyatro, gece bar, kahvaltı organizasyonu, bowling, balık yemeğe gitmek, alış-veriş derken eve geldiğimizde bitmiş tükenmiştim.  Ne olmuştu- eskiden beni şarj eden şeyler, şimdi beni neden bu kadar yormaktaydı!!!

Bu kadar insan teması da beni bitirenler arasında idi. İnsanları da bulunduğun alana çok doldurmak ya da dolu olan bir yerlere eklenmek, çok yorucu ve hareket alanını kısıtlayan şeylerden biri mi ne…

Yogamı dar alanda yaptığımda da aynı duygu oluyor. Hatta sırf bu yüzden sabah yogamı daha kısıtlı bir alanda yaptım; evet oldu mu oldu- ama genişleyemedim sanırım. Galiba; rahatsızlığın içinde bir alan yaratmak zorunlulukla değil seçimle olduğunda mı başka bir şey oluyor? Eğer irade yoksa zaten bu ikisinin farkının da olmaması lazım. O zaman her halükarda rahatsızlığın kaynağına ışık tutmak belki de iyi gelecek.

Daha fazla boşluk; daha az insan, daha az eşya, daha az meşguliyet, daha az eylem mi? Yani yanında yörendekini azaltarak o alanı daha az şeyle doldurmak mı? Yoksa daha aşağı, derinlere doğru zemini delip bulunduğun frekansı yani yeri değiştirmek mi? Yani yana doğru değil, aşağı doğru.  Böyle olunca otomatik olarak etrafın seyrelmiş mi oluyor. (çaktırmadan birinci kattan zemin kata inmek gibi) Bütün bunların içinde iken -tıpkı bunun gibi- merkezden aşağı bir ip sarkıtıp başka bir yere gelebilir miyiz? Başka bir yere geçebilir miyiz?

 

Yeşim- Gün 8- Kıyamet Cesaretini Ayağa Kaldırır (Mı?)

Dünden beri inanılmaz soğuk Samsun ve de fırtınalı.  Kara deniz azgın, Kara yel delip geçiyor (3.prelüd çalıştığı kesin) ve Kar yağmak için çaba içinde.  Kah dolu, kah sulu kar; ama ortalamada ” kar yağıyor”. Bu kadar sert dalgalara ve sert rüzgâra rağmen kuşların hepsi sahilde, ama hepsi.

Kıyamet; cesaretlerini de kıyam etmiş (ayağa kaldırmış). Ya korkusuzlar, ya cesur. Ya da eğleniyorlar. Ya da….Milyonlarca olasılıktan biri.  Bu her neyse; nasıl güzel -nasıl kuvvetli kanat çırpınışları ve nasıl güzel birbirlerini kovalamacaları.

Bizim fırtınalı hallerimizde de dışardan bakanlar böyle bir güzellik yakalar mı acep. Görür mü kanatlarımızın kuvvetlendiğini ve görür mü sert rüzgarlara karşı durmaktan vazgeçip onla birlikte akmaya başladığımız anları.

Yeşim- Gün 7- Yaşam Biter mi, Yitiklik Gider mi?

Sabah yogamı yapmadan hemen önce  Ursula K.Le Guin’in öldüğünü yazdı Pınar. Çok üzüldüm.  Yogamı ona adadım. Ve samapada da gözlerimden yaşlar aktı gitti. Sonra düşündüm ki sen onu canlı tuttuğun sürece onun yaşamı bitmez ki. Canlı olanın yitiklik duygusu olur mu olmaz. Üstelik biz canın kıymetini bilenlerin ne yüreklerinde, ne akıllarında yitmez ki.

Böyle düşünmek insanın yüreğinin sıcağını ılıtıyor, hatta sonra soğutuyor.

Sonra Ali onun yaptığı konuşmayı paylaştı ya, içim titredi. Böyle ruhlar ne büyük zenginlik.

Bir görüntüde iki yüz var sanki. Aralarında onları bölen bir ayraç. Senin baktığın cepheden ilk gözüken yarı; sonlu. Baktığın yerden başlıyor ve ayraçla sonlanıyor. Diğer yüz; ayraçtan başlıyor ve sonsuzluğa doğru uzuyor. Ursula gibiler ikinci kısmı görüyor. Aynı şeye bakıp derinliği görenler…

Yaşasın anarşist ruhlar.

Burda olan ve burda kalanlar…

Gidipte yitmeyenler, yaşasın.

Ve yaşadıkça ölmeyenler,

Onlar ölümsüz olup sonsuzu görebilenler…