Yeşim – Gün 24/28 – Post Tornado’lu Bayat Yazı

4687c47e5505f35e04652dafe0945367

“Siz bu satırları okurken ben çook uzaklarda olacağım Sangha! :D”

…………………………….

Diye başlayan yazımı, sizlere geçen salı akşamı yazmıştım sevgili Sangha. 28 gün yoga döngüsünün kapanışını yapan uzun mu uzun, analizli mi analizli bir yazıydı. Amma velakin, uçaktan aşağıya adımı attığım andan itibaren, kendimi “kendime 5 dakika ayıramadığım” üç günlük bir sirkülasyonun içinde buldum. Şehir dışı, iş, şantiye, toplantı, metrajlar, taslaklar, sunumlar, dğerlendirmeler, beraber yenilen yemekler, sonra güm yatak şeklinde. Wifi’sız ortamlar vs derken. Dönüşte tornado’ya yakalandım ve Hatay’da mahsur kaldım. Yani pseudo tornado etkisiyle dönüp dönüp durduğum üç günün ardından bir de gerçeğiyle olduğu yere mıhlanıp kalmak, fırtınanın gözündeki dinginlikte nefes almak gibiydi. Yazı aşağıda, dilerseniz buyrun buradan yakın 🙂

İstanbul Tornado 2017

…………………………….

Yarattıkları tüm yıkım ve felakete rağmen, tornadolara hayranım. Doğanın gücü ve güzelliği görsel ifadesini ancak bu kadar muhteşem bulabilir! Gökten yere doğru uzanan bir parmağın yeri çizmesi gibi. Tüm kibrimizi yeren seren bir güç.

Tabi oturduğum koltuktan, zara görmemiş kişi olarak ekrandan izlemek muhteşem. Kimsenin zarar görmemiş olduğunu dilerim, zarar görenlere de büyük geçmiş olsun.

…………………………….

 Yine bir havaalanı yazısıyla karşınızdayım. Yolculuk sebebi bu defa iş, yine Türkiye’nin tee en güney sınır illeri. Az önce arabada gördüğüm 37 santigrat dereceye “serinmiş” dedirten yerlere yolculuğum. Hayat ritimlerinin yavaş, sinirlerin kimisinde gergin, kimisinde bezgin, yemeklerin bol baharatlı ve genelde de acı olduğu yerler buralar. Birden fazlasına sıkça gittiğimden, birbirine coğrafi anlamda bu kadar yakın, kültürel karakteristikleri anlamında ise kadar farklı olabilen bu güney illerini gözlemlemelere doyamıyorum son yıllarda. Etiketlemeler, kategorizasyonlar, istisnalar çuvalım dolu. Bu iller arasında havasını sevdiğim, yemeklerini sevdiğim, coğrafyasını sevdiğim, mimarisini sevdiğim gibi tercihlerim de olmuyor değil. Bu defa gittiğim ise, mezelerini en sevdiğim. Roma Dönemi’ni ve yüzyıl başındaki mimariyi ihtişamla yaşamış olan.

Bu yazma işi böyle Sangha. Sabahtan beri kafamda ve dilimin ucunda olan kelimelere gelemedim bi türlü. Seyahat detaylarında zıplamakta Maymun Zihnim. Amma velakin size anlatmak istediklerim var. En iyisi mi uçuş saatine dek bi zahmet geleyim artık konuya. İki satır yazıp, bi yandan da evden hazırlayıp yanımda getirdiğim soya sütlü buzlu kahvemden, hurmamdan ve bademlerinden atıştırıyorum. Evden çıkmadan önce yeterli vaktim olmuşsa eğer, yolluklarımı yanımda götürüyorum artık. Sık seyahat ettiğimden havaalanındaki gereksiz pahalı ve genelde hamur bazlı olan vıcık yiyeceklerden mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyorum.

Evet hazırım. Giriş – gelişme- sonuç üçlemesinin ikincisine doğru süzülüyorum.

28 Günlük döngünün ilk günlerinde hemen her gün, sonrasında ise hayat gailesi ve zaman zaman da yazacak uygun ruh halini bulamadığımdan yazılarım sek sek oynamaya başlamıştı. Sanırım en son, döngünün bitmesine 4 gün kala yazmıştım. Özet: Döngüyü niyetlerime bağlı kalarak tamamlamayı başardım Sangha! Bin şükran. Evde yoga pratiğimi düzene oturtmaktan çok etyemezlik anlamında meraktaydım niyetime bağlı kalabilecek miyim diye. Kaldım. Açlıktan da ölmedim et yemeyince. Tabi benimkisi ne tam bir vejeteryanlık ne de bir veganlık. Ucundan azıcık misali peskoteryanlık. Kısacası hayvansal bazlı protein almaya devam ettim. İyiyim, eti özlemedim. Et yemediğim için de eksiklik ve azap çekmedim.

Gel gelelim pazar günü (2 gün önce) yani tam da döngünün 28. gününün tamamlandığı gün, uzun ve yorucu bir pratik yaptık. Ben öncesinde bayağı bir evde de pratik yapmıştım. Sabah da az ve hafif yemiştim. Grupla pratik tam da öğle yemeği saatine denk geldiğinden pratiğin bitmesi, duş, yemeğin başına oturmak akşamüstünü buldu. Ve bende deli gibi bir et yeme isteği çıktı ortaya. Bunca zaman sonra ilk defa. Şaşırdım. Bu neydi şimdi böyle? Bunu söyleyen bedensel ihtiyaçların sinyali miydi yoksa zihin miydi? Çünkü tam da o gün, döngü tamamlanıyordu ve alttan alttan işlemeye ve hesaplamaya devam eden zihin DING DONG! DING DONG! ET YİYEBİLRSİNN! mi demekteydi? Bu sesi kışkışlamalı mıydım? Yoksa bedenim kırmızı etten ne alıyor idiyse artık (belki de en çok demir) ona mı ihtiyaç duymuştu? Bilemedim. Çok ikircikte kaldım. Yemeğe gittik. İstediğim her türlü besini seçebileceğim zengin bir uzakdoğu menüsü vardı önümde. İçinde hem tavuk, hem kırmızı et olan bir yemek seçtim. Tabak önüme gelene dek de, ne hissedeceğimi, eti yiyip yiyemeyeceğimi bilemediğimden biraz tuhaf hissettim kendimi. Yani eskiden olsa, en sevdiğim restoranlardan birinde olunca tek düşündüğüm; “yemek önüme gelsin!” olan ben, “huzur içinde yiyebilecek miyim ben bunu?” düşünceleriyle kıpır kıpırdım. Yemek geldi. Yemeklerin, önünüzde pişirildiği bir yer olduğundan, pişme esnasında özellikle tavuktan gelen koku beni bayağı rahatsız etti. Ama tabak önüme gelince, görüntü – koku – açlık- merak derken başladım yemeğe. Açıkçası yerken hiç sıkıntı çekmedim. Vijdan azabından ziyade kafa karışıklığı yaşadım. Çok lezzetliydi, sildim süpürdüm ne varsa. Mutlu hissettim. Ok. Sonrasında tekrarına düşmedim. Yine iki gündür etsiz, ton balıklı, yumurtalı, sütlü, tahıllı ve sebzeli dünyama geri döndüm. Merak ediyorum gidişatı. Kendi üzerimde bunu tıbbi deney boyutunda dokümante etmek de istiyorum. Hatta ve hatta, aklıma gelseydi de, 28 günlük döngüden önce gidip bir kan testi yaptırsaydım değerlerimi görmek için diye hayıflandım şimdi bunları yazarken. En iyisi mi ben İstanbul’a dönünce ilk fırsatta bir test yaptırayım. Eğer peskoteryan olarak beslenmeye devam edeceksem, işin psikolojik ve etik getirisinin yanısıra, biolojik anlamda da sürdürebilirliğini sanırım bilimsel olarak görmek istiyorum. Sağ lobumla sol lobum terazide olmak isitiyor yani. Tekrar başkalarının hayat deneyimlerini dinlemek ya da bunun üzerine yazılanları okumak değil de, tam olarak bu benim için nasıl işliyor, benim vücudumda neler oluyor bunu net şekilde bilmek istiyorum. Her şey aynı mı kalıyor? Yoksa iyi ya da kötü yönde değişen şeyler var mı vücudumun içinde? Uzun süre vegan beslendikten sonra şu veya bu sağlık sorunuyla karşılaşıp, tamamen etcil beslenmeye geri dönen birden fazla örnek var çevremde. Ha bir de çakma veganlar var tabi 🙂 Sosyal medyada, arkadaş ortamlarında azılı vegan ve hayvan hakları savunucusu kesilip, sonra somonları götürenler de var 🙂 “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” demiş Rumi.

Yazımın başlığı “15 dakika”. Neden mi? Buyrun burayı okuyun o zaman 🙂

Meditasyon demişken… Gelelim fasulyenin faydalarına. Bundan bir kaç ay önce, ekimde başlayacak olan yeni eğitim öncesi, Hocam’dan asana pratiğinin yanısıra “her sabah en az 30 dakika meditasyon” ödevi de gelmişti. Pek iyi, pek hoş. İlk başta, çalışkan öğrenci mode-on’a kilitlenip hemen oturmuştum meditasyona. Yarım saat bana çok gelmişti. Kendi kendime “madem hemen 30 dakika fazla geldi, 15 dakika ile başla, gün aşırı da 1 dakika artır” demiştim. Mantıklı çözümler bulmakta üstüme yoktur! Çözüm var da, uygulayan var mı peki? İlk başta, bana kendimi bazen iyi bazen kötü hissettiren, bu içsel ve derin sessiz kalma halini pek sevmiş, hatta hiç beklemediğim bir hızda geri dönüşler, çözülmeler de almaya başlamıştım. Yani sanki tehlike anındaki basılacak düğme gibiydi. Oracıkta beni bekliyordu, tek yapacağım orada öylece oturmak, düşüncelerin peşinden yolculuğa çıkmak yerine izleyici olarak kalmak, her dağıldığımda nefesime geri dönmekti. Sırtımda odun taşımayacaktım yani. Sonra ne mi oldu? Sonrasında kaçmak için her ne bahane var ise bulmaya başladım. “Bugün ancak asanaya vaktim varrr”, “Bugün hiç havamda değilimmm”, “Bugün enerjim çok yüksek oturamam ben öyle sabah körüüü”. Vs vs vs. Sonuç, asana pratiği düzenli, meditasyon sıfır noktasına geldim. Yazdıklarımı okuyanlarınız varsa, hatırlayacaklardır, iki de bir de yazılarımda ağrılar, sızılar, spazmlar, masajlardan bahsederim. Uzun yin pratiklerimden. Yani o sabahın yedisinde, stüdyoya gelip de 3 kere güneşi selamlayıp haydiii hürraa hanuman olamayanlardan olduğuma değindim sık sık. Öyle ki son geldiğim noktada cuma, cumartesi, ne yin, ne yoga terapi, ne masaj, ne kas gevşetici ve ağrı kesici beni toparlayamadı. Kalça-bel spazmından gece uyuyamadım. Pazar günü ise ileri asana dersimiz var. Ne yapacağım benn? İyi dedim, yapacak bir şey yok, git derse bak bakalım ne var menüde, geriye bükülmeler varsa oturur dersi izlersin artık (Bhujangasana bile bana lüks o haldeydim). Gittim “Hocam, durum böyle böyle napıym ben?”… Güldü. “İyi maden ağrın var, seni iyice çalıştıralım bugün”… Nassı yani? Ben kıpırdayamıyorum diyorum, Hocam bana haydi koşş diyor. Teslim oldum. Yine, yeniden teslim oldum. Derse girdik, oturduk. İlk bana sordu: “Ödevlerini niye yapmadın, Yeşim?”… Güldüm. “Bari yaptın mı diye sorsaydınız, nereden biliyorsunuz yapmadığımı?” dedim. O da güldü: “Yaptın mı?” dedi. “Anlattım, şunu yaptım, şunu yapmadım, şu kadar sürdü… Bana baktı: “Senden bütün ödevleri çekiyorum, sen artık sadece meditasyon yapacaksın”…!!!…!!!!…!!!! Neeee?!?

Amanin… yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye ben buna derim… sonra ders başladı. Ve artık siz deyin ağrı kesici/kas gevşeticiler işe yaradı. Hocam desin “sadece zihin” ağrı gitti. Ağrıyı tamamen unuttum hatta! Ders bittiğinde “ aaaa bi dakka ya ben nasıl yani?””” durumundaydım.

O inanamama hali cebimde, yediğim etler karnımda, kızlarla bol sohbetli hoş bi yoga sonrası geçirdikten sonra eve geldim. İçimden meditasyon yapmak geldi, iyi mi? 🙂 Oturdum. Sadece 10 dk. İlk başta daraldım sonra rahatladım. İyi geldi. Ertesi sabah 15 dk’ya kurdum saati. Yine önce daraldım, sonra rahatladım. Öyle ki 15 dk yetmedi. Saati bir 15 dk’ya daha ayarladım. Ama yarısında dağıldım, çıktım meditasyondan. Bu sabah da yine 15 dk. Med bitti, kahvaltı vs, Malum yolculuk var. Çantamı hazırlamaya başlayayım dedim, çalışmaya oturmadan önce. Ve fakat kader ağlarını başka türlü örmüştü. Kendimi nice zamandır aklımda olup da bir türlü hayata geçiremediğim “giymediğin giysileri ayır, ve ihtiyacı olana ver!” işlemini yaparken buldum. Öyle kuvvetliydi ki, başladım ayırmaya. Bunu giyiyorummm, bunu giymiyorummm. Ayyy böyle bir şeyim de mi varmış benimmm? … Dolabın günlük giysiler bölümünü yarıladım. Ben dolabı boşalttıkça, üstüste sıkış tıkış kimbilir kaç tane olduğunu bilmediğim sayıdaki giysileri çıkardıkça, dolap bir ferahladııı… ben bir ferahladımmm.. artık giyecekler tek bakışta görülebilir hale geldi. Çok giysim var da giyiyor muyum ki? Hayır, hep aynı 2-3 tişört hep aynı jean şorttan başka ne giyiyorum ki ben? Ha bi de şalvarım var giydiğim. E öyleyse bu “giymesem de, dursun bi kenarda”… Nedir? Durmasın, gitsin. İhtiyacı olanı bulsun. Bana yer açılsın. Dolapta, kafamda, vücudumda, nefesimde yer açılsın. O açılan yerlere güzellikler dolsun. Kendimi hakikaten çok iyi hissettim, halen de hissediyorum. Dönüşte asıl beni bekleyen ise dolabın daha ağır topları: Şık giysiler ve dağcılık malzemeleri bölümü. Ta taaaa! Hadi bakalım, eskimiş tişörtleri ayırmak kolaydı Yeşim Hanım, bakalım pahalı gıcır gıcır, kimisi hatta hiç giyilmemiş olan ipeklileri de bu kadar kolay verebilecek misin? Ya da, binbir güçlükle taksitlerini yıllarca ödediğin, her birinde ayrı bir anının yapışıp kaldığı tırmanış malzemelerini verebilecek misin? Görücez. Ben Jeff’in (Jeff Oliver) “Forgiveness for Everyone kitabında önerdiği teknikle başladım işe. Yani, mağaramın dibine, görmediğim yerlerine attığım, yıllardır biriktirdiğim ve artık pis kokan yığıntıyı en kolay ve küçük parçalardan başlayarak temizlemeye başlıyorum. Öndeki küçük parçaları atmadan, en dipteki büyük dinozor kemiğine ulaşmaya çalışmadım hemen… Kitabı da tavsiye ederim bu arada 🙂

İşte böyle Sanghito!! 😀 Aşkito denebiliyorsa koskoca bir aşka, Sanghito da denebilir koskoca bir Sangha’ya! … Günümüz jargonu n’aparsın 🙂

Uçak alçalmalarda. Ben de artık bitireyim de, ola ki bu yazıyı okumaya niyetliler olursa, uzunluğundan ürküp kaçmasınlar daha fazla. Sağlıcakla, sevgiyle.

Yeşim – Gün – 19/24 – Bulutlar misali

c648b2ec597869f2a77640af4a02f8ea

Feelings come and go like clouds in a windy sky. Conscious breathing is my anchor.”

Thich Nhat Hanh

Artık iyice abarttım Sangha. Yazmıyorum, yazamıyorum bi türlü. Günler yoğun geçiyor, müsait olan kısa zaman dilimlerinde aklımı, duygularımı biraraya getirip içten bir şeyleri sözcüklere dökecek hissiyatta olamadım. Kelimeler zihnimden, kalbimden ve hatta neredeyse parmaklarımın ucundan taşacak hale geldiğinde ise bir yerlere, bir şeylere koşturur haldeydim. Yazılanları da okuyamadım, yalan yok. Ama aklım Sangha’da kaldı 🙂

“Duyguların bulutlar misali gelip geçmesi” öyle gerçek ki, Sangha. Anlatmaya değer gördüğüm duygu, eğer hemen o anda, oracıkta yazmazsam ve diyelim ki akşama bile ertelersem, bana öyle yabancı, öyle anlatmaya değmeyen bir duygu olarak bekliyor ki beni. Bu kim? Bu ne? Bu ne duygusu? Ben mi hissettim bunu? Niye böyle hissetmişim ki? Amma da abartmışım deyip gülüyorum kendi kendime 🙂 Gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduran, “cinnet geçirdi, karısını doğradı” haberleri de, o anlık vahşet duygusunun esiri olan zihnin eseri. Geçiyor dostum, ah bi beklesen, az bi beklesen, o bıçağı saplamadan önce.

Bunları yazarken de şu anda Leon Noel’den “Amar Pelos Dois” dinliyorum. Okşuyor. Sonra Peter Sandberg… Stellan Johnson… Clark Younger. Piyano dinlemeye bayılıyorum. Geçmişten el sallayan yarım kalan aşk benimkisi belki de.

Bodrum’dayken, sıcakta ve saatler süren uzun yin seanslarımda iyice açılan ve hatta derin bir köprüye kalkmama bile izin veren kalça-bel spazmım, İstanbul’a dönüşle birlikte hemen “Ben buradayım, geçmedim!” sinyalini verdi tabi. Bilgisayar karşısında geçen saatler, iş gerginlikleri vs… psoas’ıma neler yapıyrsam artık. Geçen hafta meditatif bir an sırasında şifa dilemiştim bunun için… “Ya Rabbi, bedenime ve ruhuma sınır ve acı getiren bu kısıtlılığa bir şifa!”… Ve çok acaip bi şekilde bi kinesyoloji uzmanı Hoca’ların Hoca’sıyla karşılaştım… Allah razı olsun, adamcağız tüm o yorgunluğuna rağmen bana “gel bi bakalım” dedi ve tam iki saat uğraştı. Çığlık attıracak seviyede bir tetik nokta masajı, chiropractor’ın tık çıkartamadığı boyundan katırtı kuturtular derken…. IT Band sendromu dolayısı ile 45 dereceden fazla dış rotasyon yapamadığım sol ayağımı artık 90 derece açılır hale getirdi. Ben mi? Göz yaşları. Sular seller. Can acısı. Şaşkınlık. İinanamazlık. Şükran. Karışık hisler. “Gerçekten mi Hocam??? Yarın kalktığımda eski haline dönmüş olacak mı bu?”… “Yok yerine oturttum orada patella altına sıkışan tendonu”… nasıl yani? Olabilir mi bu gerçek mi? Sonra ilk defa psoas’a derin masaj… Daha kaç defa Allah’ın diyeceğim bilmiyorum ama kelimelerle tarif edilmesi güç bir acı ve böğürme hissi. Sonsuz gözyaşı. Sol tarafta. Sağ tarafta ise çok daha fazla acı ama sıfır gözyaşı. Acaip, çok çok acaip. Dedi ki: “ilk 2-3 gün masaj yerlerinde sızı olacak, sonrasındaki 3-4 gün vücut bu yeni haline alışmaya başlayacak, asıl iyileşme kısmı bundan sonraki haftadan sonra gelecek”. Hadi inşallah. İstanbul’a yeniden geleceği günü iple çekiyorum ikinci seans için. Şu anda nasıl mıyım? Grup derslerine katıldım, iki- üç defa ve yukarı bakan köpeğe o hızlı giriş yine spazmı çağırdı ve yerine oturttu. Salıdan beri sabahları artık eklem- tendon ısınmaları yapıyorum Hocam’ın verdiği, sonrasında az bir core, sonrasında da az bi inversion, transition vs. Dün yin de yaptım. Bu sabah da eklem-tendon’u yaptım, çok tatlı bir seri bayılıyorum. Çaktırmadan acaip ısıtıyor ve açıyor vücudu. Hatta dün öğrencilerime de yaptırttım.

Bu sabah core ve devamındaki ödevlerimi çalışmadım. İşle ilgili çalışmalarımı tamamladıktan sonra kalça açıcı serimi ve hanuman hazırlığı serimi yapma niyetindeyim. Sonrasında halen hayatta kalmışsam hoplayıp zıplamalı ödevlerimi de yapma niyetim var. Çünkü bu beldeki spazm, handstand’de tam değil ama pincha’dan inerken ciddi acıyor ve daha da kasılıyor. Bakalım günün gidişatını göreceğiz.

28 günyoga döngüsünde, 24 gün olmuş Sangha. Ben iki gün hariç her gün yogamı yaptım, şükür. Halen pescotaryenim, kilo da verdim ve pratiğim de ilerledi. Binlerce şükür. Aklıma geldikçe merhumlarımıza pratiğimin enerjisini adama dualarımı da yapmaya çalışıyorum. Kabul görüyordur umarım. Ruhlarına göndermeye çalıştığım sevgi, umarım boyutunu, zamanını kavrayamadığım yere ulaşıyordur. Unutulmadıklarını, hatırlandıklarını, sevildiklerini biliyorlardır. Şimdilik Hoşçakal Sangha, ben çalışmaya! Ekmek parası malum 🙂

Yeşim – Gün – 14/19 – Chiropractor ve Yin

difference-between-chiropractor-and-physiotherapist-1Bodrum-İstanbul uçuşundan yazıyorum Sangha! Son birkaç gündür yazmadığımdan bugün kaçıncı gündeyiz onu da bilemiyorum şu an, sanırım 16. Büyük ihtimalle yazıyı ancak eve gidince ya da yarın tamamlayabileceğim.

Sayılı gün uçup gitti. Bulunduğum yerin hatrı sayılır güzellikte olması ve aile yanında gönüllerin hoş tutulması da eklenince, şükürler olsun çok güzel geçti. Uykuya doydum, yediğimden kıstım, kilo verdim, pratiğimde derinleştim, pescotaryenlik niyetime de devam ettim. Yedi günlük sürecin altı gününüde pratiğimi yaptım. Ama az, ama çok, ama farklı o pratik yapıldı. Sıcaktı, hele de benim gibi sıcağa dayanıklı olmayan birisi için, oldukça zorlayıcı olabiliyor bu sıcak faktörü. Sıcağa rağmen değil, sıcakla birlikte yaptım pratiğimi. Kendimi sıcağa ve bana hazırladığı hediyelerine teslim ettim. Eğer kendi alışık olduğum ritimdeki pratiğimi yapmakta direnseydim, büyük ihtimalle güç gerektiren, hızlı ritimli akışlarda kan ter içinde, soluk soluğa kalacak akabinde ters duruşlarda kendimi bayılacak gibi hissedebilecektim. Ne mi yaptım? Hep yapmak istediğim bir şeyi. Yani kendimi bırakmayı. Bir hafta boyunca sadece Yin Yoga yaptım, sevgili Sangha. Arada bir kaç güneşe selam da oldu, bir kaç plank de. Ama baktım ki, ortamın ruhu yin’i çağırıyor. O zaman “tamam!” dedim. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz ya da bu şekilde bir değerlendirme yapıyor musunuz bilemiyorum ama ben yoga pratiği sırasında, uzun zaman pratik yapıp da leziz bir dengeye ulaşmış kişiler haricinde, pratikerlerin naturasında ya güç, ya da esnekliğin öne çıktığını gözlemliyorum. Yani güç insanları esnemekte, esneklik insanları da gücü toplamakda daha çok çaba serfediyorlar gibi geliyor bana. İşte bu kategorizasyonumda, ben güç insanıyım daha çok. Yani güç insanıyım dedim diye, mayurasanayı yaladım yuttum sanmayın sakın 🙂 henüz girmeyi bile denemedim, ancak genellemedeki yerim güçten yana. Esnekliğin ise her daim eksikliğini hissettiğimden, hep hakettiği zamanı vererek geliştirmek istiyorum esnekliğimi. Ve yine farkediyorum ki , benim esneyebilmem için, önce içimden gelen bir esneklik hissetmem gerekiyor. Bu bende nasıl oluyor? Öncelikle zaman kısıtlaması olmaması önemli. Yani, “yarım saat sonra ileri seviyede bir ders var haydi hop, uttanasanada derinleş, hamstringler hazır!” işlemiyor bende. Vücudumun sesini santim santim dinlemem, neresi neyi istiyorsa orada orası çözülene dek kalmam gerekiyor. Ha bi de sıcak yaz iklimi ortamı da acaip yardımcı oluyor ne yalan söyleyeyim. Mesela stüdyoda grup dersi olarak yin seansları her defasında çok iyi gelmeyebiliyor bana. Diyelim ki, o gün ihtiyacım omuz açıcılarda daha çok zaman geçirmekse ve kalça açıcılardan çıkamadıysak bi türlü, bi şeyler yolunda değil gibi his oluyor. Kısacası, grup derslerini çok seviyorum, çünkü yenilikler, sürprizler, kaçtığım bölgelerle karşılaşmalar, yeni yaratıcı akışlar, hiç denemediğim pozlara girişler, her türlü öğreti, çok değerli benim için. Bu kısım harika. Bunu al, cebe koy, eve gel ve gerçek pratiğin başlasın! Ben işte en çok bunu seviyorum. Fakat beni bıraksanız ve “şimdiden itibaren sadece kendin pratik yapacaksın, yok bundan sonra sana grup dersi” deseniz sanırım çok üzülürüm ve pratiğim de tıkanır. Hoca’larımın beni her düzeltişi, her cesaretlendirişi, bana söyledikleri her bir kelime altın değerinde. Bunu fırsat bilip kendilerine buradan sonsuz teşekkürlerimi de sunmak isterim. Hepsinin yeri ayrı, hepsinin öğretileri kulağımda ve kalbimde.

Dönelim bu haftanın hesabına. Güne genelde, kendi kalça açıcı serime başladım. Şimdi farkediyorum ki ilk üç gün daha zor geçmiş. Sonrasın da güllük gülistanlık sanmayın ama bir ilerleme ve rahatlama olduğu net. Zaten bunu farkedince, diyorum yaşasın Tapas! Ve bu kalça açıcılardan sonra hamstringler üzerine de bayağı çalıştım. Nihayetinde hanuman çalıştım. Henüz yere gelebilmiş değilim ama kendi paratiğim içinde ciddi bir ilerleme oldu. Bu bana yeter. Şükürler olsun. “Yoga yolunda dökülen hiç bir ter damlası boşuna değil” cümlesi okuduğumdan beri kulağımda! 🙂 Öyle.

Bel fıtığımın azdığını sandığım ve sonrasında bir Hoca’mın “bu fıtık değil, kalça içinden gelen bir spazm” dediğinden beri, internetten de bir sürü video izledim. Priformis esnetme ve siyatiğe yaptığı baskıyı azaltma konusunu okudum da okudum, izledim de izledim. Ve kalçalar üzerine çalıştıkça, yani o bölgeki kaslar yumuşayıp esnemeye başladıkça belimdeki ağrı da neredeyse kayboldu. Aslında kayboldu ama zorladığın an, o orada kapı arkasında. Kıvam bu.

Salı gecesi dönmeme rağmen dün çok koşturmacalı geçtiğinden yazamadım sevgili Sangha. Gözüm açtım ve chiropractor’daki randevuma koştum. İlk defa gittiğim Perulu bir terapist. Kapı da kuyruk. Bekleme salonu dolu. Becerikli biri herhalde diye geçirdim içimden. Yani inşallah öyledir. Çok sordu, çok yazdı, sonra malum yatırdı o meşhur tuhaf sedyeye. Çekti çekiştirdi, kademeleri ZANNNKKK diye indirdi kaldırdı, bir sürü bi şeyler. Beş sene önce ilk defa chiropractor’a gittiğimde, o çekip çekiştirmeler esnasında vücudumdan çok acaip sesler gelmişti ve hatta boynum yerinden koptu yere düştü ve yuvarlanıp kapıdan dışarı çıktı sanmıştım 🙂 Hahahahah o derece! Bu defa vücuttan tık gelmiyor. Terapist “sen kendini çatırdatıyor musun? “diye sordu. “Evet” dedim. “Hmm” dedi. İlk seansta bazen kişi kendini serbest bırakamayabiliyor, o yüzden de olabilir ses gelmemesi “ dedi. “Tatilden geldim, hem de her gün yin yoga yaptım, belki vücudum rahatlamıştır” dedim. Açıklamam ona pek ikna edici gelmedi. Beş yıl kadar önce yaşadığım, geceleri bile uyutmayan o korkunç ağrılı dönemin geçmiş olmasına inanamadı. İllaki de ağrıyordur dedi. Dedim “ağrımıyor”. Çevirdi de çevirdi boynumu. Yine “tık” yok. “Eve gidince boynun ve belin ağrırsa buz koy” dedi. Ben “Neee?? Buz mu?? Sıcak değil mi?”… Bayağı güldü. Türklerin her türlü ağrıya hep sıcak koymak istediklerinden, bize klimadan gelen soğuk havanın çarpmasının psikolojik olduğundan, hatta sudan çıkınca yegane mayo değiştiren milletin biz olduğumuzdan bahsetti, bayağı güldü. Ben daha az güldüm ne yalan söyleyeyim. Mayo değiştirme konusunda ok’im, ben de annemin tüm yalvarmalarına karşın sudan çıkınca mayo değiştirmeyenlerdenim. Ama klima konusunda ne yalan söyleyeyim hiç de hem fikir olamadım. Hem sordum, hem de kendi fikrimi açıklamaya çalıştım ama nafile, nuh diyor peygamber demiyor. Haftaya yine gel, MR’ları X-RAY’ler de getir dedi. Bakalım. İçimde çok güvenli hisler uyandırmadı. Eve geldim iyiyim, yapmam gereken çok fazla şey vardı. Sonra yine sadece kalça açıcı serimi yaptım, sonrasında ise yeni bir grubum geldi derse. İlk dersleri olduğundan onlara da bayağı pozları göstererek neredeyse onlarla birlikte bir ders daha yapmış oldum. Geceyi ise bayağı ağrılı geçirdim, hem bel, hem boyun. Oysaki dün oraya gitmeden önce boynum ne kadar da rahattı. Umarım bu sadece terapi sonrasında oluşan reaksiyon ağrısıdır ve daha da iyi olur. Aksi türlüsünü düşünmek bile istemiyorum Sangha.

Çok uzun yazmışım Sangha, bir sürü gün birikince. Eğer bu yazıyı okuma isteği gösteren varsa çok teşekkür ederim.

Bu akşam, iki hafta üstüne ilk defa grup dersine gitmeye niyetliyim. Kendimi, güçten düşmüş hissediyorum biraz. Sıcaklar, kilo vermiş olmak, güç üzerine bu aralar hiç hem de hiç çalışmamış olmak yarattı bu durumu tabi. Akşama gidebilirsem göreceğiz bakalım durumumu. Sağlıcakla kalın!

Yeşim – Gün 12-13 – Ben, denizde bir gemi

6296867559_4bae922eb3_bAnlaşıldı Dostlar, aile evinde ve tatil ortamında, gidişata teslim olmaktan başka çare yok. Aksi türlüsü hem kasıyor, hem de beyhude bir çırpınma. Bu coğrafyada, bu zaman diliminde nasıl akıyorsa hayat, ben de içinde bir yaprak.

Dün yazamadım kısacası. Sabah uyandığımda, bir gün önceki bol esintili ve serine çalan yaz sıcağının yerini, bayıcı yaz sıcağına doğru bir hal almıştı. Şehirdeki koşturmacalı yaşantımın içindeki eksik kalan uykularımı tamamlıyorum herhalde. Yine sabah kalkışı geç. Yine günün ritmi, elimden kaymış. Ama dur! O ne?! Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş bir belimin durumunu kontrol ettim daha yataktan kalkmadan. “Daha çok” ağrımıyor… Nasıl olabilir? Halbuki önceki gün backbend’lere girmiştim ve ne zaman bu kendine hakim olamayan, asanaların ve hırsların ve arzuların esiri küçük çocuk misali hareket etsem sonraki gün ağrılar daha da patladığından “eden, bulur”a hazırlamamış mıydım ben kendimi? Yani anti-ahimsa tavrımın cezasına hazırdım aslında. Ceza gelmedi! Oh şükür Ya Hu! Ben de arada bir, bankayı soyup yakalanmayan soyguncunun hazzını tatmak istiyorum bu hayatta. Hep farkında, hep sorumlu. Çalım atmak güzelmiş. Tabi çalımı atttığını sanarak küçük tatmin denizinde boğulan minik ben, cahil ben. Çalıma izin verenin gülümseyişini görürü gibiyim. “O” da gülümser, değil mi? Yüce olmak, gülümsemeye engel değildir her halde.

Dünkü programda, her zaman gidilen plaja gitmek vardı. Ev ahalisinin kahvaltıya oturmasına daha zaman olduğundan, ben “kalça acıcı” ve ağrılarımdan mütevellit “yürek sıkıştırıcı” serime başladım. Son üç hareket haricinde yerlerde süründüm, sonrasında teslim etmem gereken bir iş vardı bir kaç saat çalıştım ve sonra deniz.

Yine iskele üstündeyiz. Ama bu iskele daha geniş ve daha az insan var. En azından şezlongu istediğin yöne çevirebilme lüksü var. Lükse gel! Gözüm yine de, her tür insani ihtiyacın karşılanamadığı halk plajında. Kuma basılabiliyor ya. İşte benim kuma, taşa basmaya, hatta ucu bucağı uzaklarda olup, “ben bir yürüyüp geleyim” deyip, gidip, uzunca bir süre dönmediğim deniz kıyılarında olmaya ihtiyacım var. İtalyancada “bagnasciuga” diye inanılmaz güzel tarif edilmiş olan olan o ıslak-kuru şeritte geriye bakmadan yürüyesim var. Ayaklarım altında kumu ezesim ezesim ve ayak tabanlarımın altında değme terapistin yapamadığını yapan kumun masajına, ayak bileklerime dek gelip giden ve okşayan suyun serin ziyaretlerine kendimi bırakasım var. Kumluk kısmın kimin zaman, kayalıklarla kapandığı yerlerde kayaların üstünde zıplayasım, bir kayanın üstüne çömüp minnak karidesleri, türlü deniz yaratığına dakikalarca bakasım var Dostlar. Çocukluğumun denizine özlemim bitmiyor. Bu beach kültüründe kendime bir yer bulamıyorum. Denizin içinde denize özlemim daha da büyüyor. Çocukluğumda, şimdiki Karaincir Plajı’yl alakası olmayan, sadece Bal Mahmut ve yanındaki Niyazi ile Azime’nin olduğu Karaincir’e gidesim var. Elimde çomağımda, okaliptüsler altında küçük azmakta yılan balıklarını seyredesim ve büyük kuyudaki kaplumbağalara bakasım var. Terkedilmiş tarladan olgun domates çalıp, tok evin aç kedisi misali gizlice güneşten ısınmış ve tuzsuz domates yiyesim var. Var da var.

Dünün gecesinde ise, klasik bir “Bodrum’a inelim!” akşamı yaşayarak, sağa sola bakındık, üstüme üstüme gelen insanlar, sonsuz nargileciler ve gürültüden neredeyse kaçarak ilk dolmuşla kendimizi eve attık. Deniz Müzesi’ni halen gezmemişim, ilk fırsatta, hatta belki bugün, orayı gezerim diye düşünüyorum.

Bu sabah ise yataktan insan formunda bir kütük olarak kalkınca, kendimi direk restoratif dinlemede buldum. Matımı serebildiğim yegane yer buzdolabın önü olduğundan ve kahvaltı hazırlığı başladığından, sanırım yerde en fazla üç dakika kalabildim. Yine derin bir nefes. Yine bir ana teslimiyet. Anlaşıldı, kahvaltı öncesi pratik imkansızlarda. Peki o zaman kahvaltı. Kahvaltı sonrası herkes yerini bulsun, bana da az bir alan açılsın diye bekliyorum. Bugünkü pratik kahvaltı sonrası olacak gibi. Blogda artık çok yazı olduğundan, artık tüm yazıları okuyamıyorum. Bi düzenli okuduklarım var, bi de tesadüfi okuduklarım.

Sabah Gül Hoca’nınkini okuduğumdan beri, kamerayı nereye koyacağımı düşünüyorum. Bir de benim de acaba bir gün, her sabah uyandığımda bir bahçenin içinde kahvaltı etmek gibi bir olanağım olabilecek mi diye. Şehirli tatilci düşünceleri işte.

Bakalım günün akışı beni nerelere sürükleyecek bugün, ya da ben hep “pratiğim de pratiğim, illa ki de pratiğim” diye bir yerlere çapa atmaya mı çalışacağım. Meraktayım.

Yazmaya başladığımda Jehan Barbur dinliyordum, şimdi ise aklımda bizim oralardan bir türkü var:

“Ben denizde bir gemi
Dalgalar vurur beni
Ben ağaçta bir yaprak
Rüzgar savurur beni”

Yeşim – Gün 8-9-10-11 – Kuzey – Güney – Batı

20170706_121037Sevgili Dostlar,

Sekizinci gün (pzts) iş için Hatay’daydım. Ne yogasana yapabildim, ne de yazabildim. Nihayetinde iş anlamında verimli bir gün olduğundan pek de mızmızlanmadım.

Sonraki gün ise, bir önceki günün yorgunluğu, akşama tatil için uçuşum olduğundan yol hazırlıkları, ev işleri, iş işleri vs, malum trafik, havaalanı muhabbetleri ve uçuşla geçti. Aslında bu ikisine dair uzunca yazmıştım ancak dün ve bugün yazamadığımdan, daha önce yazmış olduklarıma nasıl ek yapabileceğimi bilemedim. Aklıma ne yazmak geldiyse ilgisiz kaçtı. Tüm yazdıklarımı sildim ve şu okumuş olduğunuz sentetik özete dönüştürdüm. Aklımda kalan kayda dair tek şey ise, salı günü İstanbul’da serin bir sabaha uyanmış olmanın verdiği inanılmaz mutluluktu.

Dün, burada yani Bodrum’da aile evindeki ilk gün olduğundan, ailecek vakit geçirdik. Benim ritimlerim il bizimkilerin ritimleri aslen birbirine hiç uymasa da, bi şekilde ben kahvaltı öncesi kalça acıcı serimi tamamlayabildim ve birlikte kahvaltı sofrasına oturabildik. Sonra hep birlikte Gündoğan pazarına giderek, mahalli köylüden meyvayı sebzeyi doldurduk, geldik. Tabi pazardayken sıcaktan dilim bir karış dışarı düşmüş olduğundan, eve dönünce sebzelerin yıkanması, ayıklanması, pişirilmesi faslından sonra denize inemedik ve havuzla yetindik. Yazlık ortamının tüm neşesini, avazları çıktığınca yaşayan sitemizin çocuklarıyla birlikte, havuzda yaklaşık iki saat kadar barınabildik. Yıllardır tatil kavramını sadece dağlarda faaliyet şeklinde yaşayan bendeniz ise, geçen yaz sonlandırmış olduğum dağcılık ve tırmanış hayatımdan sonra, bu denizcil hayata geri dönüşte, kendimi biraz sudan çıkmış balığa dönmüş buldum. Yani havuz kenarında şezlong üstünde saatler geçirmek bana uygun olmadığından, kendimi, etraftaki yeni yetmelerin ağızları açık bakışlarına aldırış etmeksizin, havuz kenarında yogik eğlenceler türetirken buldum. Videolar çektim, kendi kendime eğlendim. Hele suyun dibinden gelip, havuz kenarına ellerin değdiği anda bir tripoda kalkma var ki tadından yenmez, tavsiye ederim 🙂 Pool-yogini-gangsta!

Eve döndük, ben bir posta daha pratik yaptım, kakasana’dan bakasana’ya giden yolda, indim kalktım, indim kalktım, bir kere de yere kafalama betona girdim 😀 öyleki içerdeki avaz avaz tv sesine rağmen “noluyooo?!” diyen bir ses bile geldi 🙂 Neyse hasar raporu Allah’tan sıfır, gidişatım fena değil ama daha o kolların dümdüz olmasına var biraz. Bakalım artık kısmet.

Dün akşam, kabaca benim kalış süremde yapılacaklara ilişkin konuştuk bizimkilerle. Ben istek listemi belirttim 😀 Onlar burada yaşadıklarından doğal olarak, ne önlerindeki denize girdikleri günün hesabını yapıyorlar, ne de görülesi yerlerin. Ben ise, sayılı gün zarfında, tatil beldesinde yaşayan anne baba ziyaretine gelen şehirli olduğumdan, hem denizden olabildiğince yararlanmak istiyorum, hem de mümkünse, sağa sola da biraz gezinelim istiyorum. Onlara da bir değişiklik oluyor, mutlulukla karşılıyorlar getirdiğim önerileri, sağolsunlar.

Nihayetinde, bu sabah erken merken kalkamadım, burası serin ve sessiz. Uyudum, hem de çok. Yataktan kalktığımda saat 8.40 olmuştu. Aman Allah, deniz öncesinde pratiğimi nasıl yapacağım endişesi. Neyse, bir saati biraz geçen kısa bir pratikden sonra kahvaltı faslı. Bizimkiler plaja arabayla gittiklerinden, dedim siz gidin, ben sakince arkadan yürüyerek gelirim. İyi ki de öyle yapmışım. Birbirinden şahane çiçekler eşliğinde, bol fotoğraflı yavaş bir yürüyüşle, bir saat sonra yanlarına vardım. Yeni bir yere gidildi, her zamanki yere değil. Kısacası bu defa da kendimi, bir iskele üstünde yanyana balık istifi misali sıralanmış, kırmızı rujlu teyzelerin yanına peştemal atılmış, adıma ayrılmış şezlonda bulunca, bir an afalladım ne yalan söyleyeyim. Ben halk plajına, ayağımın yerdeki kuma değdiği bir yere gidicez sanıyordum. Bir anlık bocalama sonrasında, dedim, kabullen ve içinde eri. En azından çok güzel esiyor, sağında solunda koşturan bağıran çoluk çocuk yok, denize sıfırsın, buradasın işte! 🙂

Rüzgar hakikaten muhteşemdi, o denli ki neredeyse gitmeye yakın sadece bir kere denize girebildim. Çünkü insanda denize girme isteği uyandırmayacak kedar serin bir hissiyat veriyordu. Yanımda Bora Ercan’ın “Surya’dan Patanjali’ye”si. Keyifle okumaya başladım. Her satırı ansiklopedik bilgi tadında olduğundan, bir oku – iki geri dön – bir daha oku şeklinde bayağı yavaş ilerliyorum. İyi ki bu kadar bilgili ve bilgisi aktarmayı seçen üstadlar var. Fasa fiso geyik spritüel olup bir öğleden sonrada bitirilecek günümüz “kişisel gelişim” kitabı değil yani. Halen okumayanlar varsa, mutlaka okunmalı fikrindeyim.

Rüzgar, kitap, deniz iyi hoş da hep aynı şezlongda çakılıyım be kardeşim. Kıpırdamaya imkan yok. Daraldım. Öyle böyle değil. Başladım şezlong üstünde janu sirsasanalara, pascimo’lara. Bugün kalça acıcı serimi de yapamamış olduğumdan, bayağı bi double pigeon prep’de oturdum. Priformis’imin yarattığı inanılmaz bel ağrım için zaten benim için zorunlu gibi bi şey.

Geldik eve. Ben yemek öncesi yine pratiğe. Az bi güneşe selam ardından, quad’lar derken kendimi çook uzun zamandan sonra hafif yollu backbend’lere doğru kayarken buldum. Bu cesaret de, sanırım güneşe selam sırasında, nice zaman sonra bhujangasana’ya girebilmemden kaynaklı. Korka korka, usul usul, ucundan tırtıklamaya başladım. Ama ciddi tırsarak. Çünkü ne zaman oh iyiyim gali ba deyip iki backbend yapsam, geceyi ve sonrasındaki sabahı ağrılar içinde geçiriyorum. Neyse bu defa öyle olmaz umarım. Biraz eka pada rajakapotasana full pozu ilk defa çalıştım, kemerle tabi. Sonra 3-4 urdhva dhanurasana… son zamanlardakilere göre biraz daha gerilemiş tabi haliyle, ama ben mutlu, ben mesut. Ben ağrısız devam edebileceğim bir yaşantım olabilmesi için umutlu.

Şimdilik bu kadar Dostlar. Yoksa artık ben de Sangha mı demeliyim? 🙂

Bugonviller arasından tuzlu bir selam.

Yeşim – Gün 7 – Sevgili Hanuman

hanuman-swamiSelam Dostlar,

Dün akşam masaj sonrası, buzdolabı kıvamındaki otobüsle eve gelirken, tesettür modunda şalıma sarındım. Zaten klima hasta ediyor, yetmedi bi de masaj sonrası kasları en sıcak ve yumuşak tutmak gereken evrede buz gibi hava püskürten tavandaki yarığa, kırmızı şalımla cevap verdim 🙂

Şalım elinden geleni yapmış olacak ki, gece ağrı ile uyanmadan geçti. Oh ne güzel! 🙂 Sabah kalktığımda, dün yoga yapamamış olmak ve çok ağrı çekmiş olmaktan dolayı, vücudum kaskatı idi. 7.15’de gözümü açtım ama mata ulaşmam yarım saat sürdü. Her zamanki gibi foam roller, tenis topu vs. ile yaklaşık yarım saat her yerime masaj yaptım. Sonrasında, zaman zaman uyguladığım bir kalça/bel serim var, onu uyguladım. Pozda kalma süreleri 10 dakikaları bulan, beni her defasında yerden yere vuran ama sonrasında inanılmaz şifasını gördüğüm bir seri. Özellikle IT Band esnetmelerinde verilen sürenin dört katı kadar kalarak, tamamen vücudumun sesine göre hareket ettim. Zaten IT Band üzerine çalıştıktan sonra sanki sırtımdan bir yük kalkmış gibi oluyor ve kendimi daha dik bir sırtla yürürken buluyorum. Yine o güzel his geldi. Yaşasın! 🙂 Mattan mutfağa doğru yöneldiğimde saat neredeyse 10.30 gibi olmuştu. Acıkmışım, kahvaltıyı nefasetle yaptım.

Bilgisayar başında iş güç, ve dünkü yazıyı yazdım.

Sonra bir posta daha geçtim matın başına ve bu defa bir kademe aşağı inerek hamstringlerim üzerine çalıştım. Çok iyi geldi. Fiziksel olarak “Hanumanı Bulmak” yolunda çalıştım biraz. Kendime şefkatli ve zaman kısıtlaması olmadan yaklaştığımda, kendi vücudumun istediği pozları, kendi vücudumun istediği sürelerde yaptığımda, sonucunda her defasında beni şaşırtan açılmalar oluyor. Beden, ruh ve zihin anlamında kendimi özgür hissettiriyor bu açılmalar. Ve görüyorum ki, bir sonraki defa eğer kafamda bir hedef, ya da yetişmem gereken bir iş, ders varsa ve sürem kısıtlıysa kesinlikle aynı şey olmuyor. Umarım bir gün, bu dışsal ve içsel etmenlere bağlı olmayan koşulsuz özgür hissedeceğim günler de gelir.

Ha bu arada, niyetlerimden biri olan, 28günyoga süresinde peskoteryanlık gayet iyi gidiyor. Bu da güzel bir istikrar oldu. Pratiğimi her gün merhum bir büyüğüme adamayı sanırım bir kaç kere unuttum. Telafi etmeye çalışacağım.

Dışarıda halletmem gereken işleri de yaptıktan sonra, bilgisayarımı da kaptığım gibi sevdiğim sessiz kahveciye geldim ve biraz daha çalıştım. Soğuk kahvemi yudumladım, projeyi tamamladım. İçim rahatladı. Şu anda bu okumakta olduğunuz satırları da aynı kahveciye yazıyorum ve sonrasında kendimi açık havaya doğru atacağım. Biraz deniz kıyısı yürümesi iyi gelecek. Güneşim tüm gücüne karşılık, baktığım ışığın bilgisayar ekranından yüzüme yansıyan olması yeşermeme yol açacak bir gün 😀

Yeşim – Gün 6 – SOĞUK KLİMA ve YOGA

download

Sıcak… bilgisayar karşısında geçen bol proje çizimli saatler, bel/kalça ağrısının tavan yapışı, evde yapılan az bi esneme çabası, sonra grup dersine 37 derece altında koşturarak kan-ter içinde ulaşma çabası ve buzzz gibi bir yoga salonuyla karşılaşarak, klimanın vurmadığı bir yer arama çabası… aşırı terli olan vücudumun o soğuk sınıfta iyice gerilmeye başladığını hissederek, ders başlamadan matı toplayarak salonu terkediş… Çok sevdiğim Hoca’mın “dur gitme! klimayı ayarlayalım!” çırpınmaları, ona haksızlık edeceğim endişesi, diğer taraftan kendime vermek üzere olduğum zararın bilinciyle, belki de ilk defa bilinçli olarak “karşımdaki üzülmesin diye bana zararı dokunacağını bildiğim bir şeyi yapmayarak kendimi koruma çabası”. Başıma ilk defa gelen bir durum.

Yani bugüne dek derse gelip de “burası çok sıcakkk! Klimayı açalımmm! Bu soyunma odası çokk küçükkk!!! Burası çok havasızzz!!!!” diye söylenenleri çok gördük, hep görüyoruz, ve genelde yogayla yeni tanışmaya başlayan, “kabul ve uyum gösterme” konusunda pratiklerinin henüz çok başında olan arkadaşlarımız oluyor. Buna bir diyeceğim yok. Sıcağa da bayıldığımdan değil ancak yoga salonunda – hele de benim gibi sadece bra ve kısa taytla- yoga yapan biriyseniz klimanın o suni buz gibi havasının, sizin sıcak kas ve eklemleriniz üzerinde yarattığı şok etkisini sanırım tartışmaya bile gerek yok. Ha klimanın karşısına geçip yatan, uyuyan hiç bir yeri tutulmadan mutlu mesut hayatına devam eden bir insan türü de var tabi hayatta 🙂 Ben onlardan değilim, meteopatik yapım, doğal olmayan her türlü insani keşfe isyanda. Klimadan vuran soğuk havayla o kadar çok defa tutuldum, hastalandım ki şuraya hızlıca bir liste çıkarabilirm. Bunun yanısıra -28 derecede dağda, yüksek irtifada tek başıma çadırda kalırım, karda buzda yürürüm bi şeycik olmaz. Dağda yaşadığım iki yıl boyunca tek bir nezle, soğuk algınlığı yaşamadım. Kısacası beni rahatsız ve hasta eden soğuğun kendisi değil, suni ve hızlı oluşu. Havanın 35 dereceyi aştığı bir ortamda vücut buna alıştıktan sonra, 18 dereceye ayarlanmış klima ile serinliyor muyuz? Nedir insanoğlunun bu doğal olana isyanı ve şartları kendi istediği şekle sokma çabası? Aynı durumun tam tersini de görüyoruz çünkü. Dağlık yerlerde, hava hep serin olduğundan ve gece de ayaza çektiğinden, dışarıdaki -20 derecelerde seyreden soğuğa rağmen, iç oda ısının t-shirtle durabileceği sıcaklıkta ister genelde kaprisli şehirli insan. Yani “üstüme bir kazak giyeyim de, şu içerisi 18-20 derece olsun”dan memnun olmaz. Sonra da dışarı çıkınca üşür ve hasta olur. Bunu da özellikle dağ turizmine gelen turistlerde çok görürdük. Neden dostum? Çok mu zor sırtına bir kazak geçirmek ayağına da bir çift daha yün çorap? Sıcakken soğuk, soğukken sıcak istemek niye?

Kısacası ben kendimi sahile attım, orada biraz yeni gelen “Hanuman’ı Bulmak” kitabımı okudum Hocam’ın. Sonra da saat 19’daki masaj seansıma yollandım. Sağolsun terapistim priformis üzerinde bayağı çalıştı, tetik noktalardan hiç ayrılsın istemedim. Hele bir “açma” hareketi var ki ön kollarla yapılan, hiç bitmesin istersin. Yani sol ön kol baldırda, sağ ön kol ise belin üstünde vücudu iki uca doğru esneterek açıyor…. işte orada kasılı olan kısım da uzadığında, ağrının bir an sıfırlandığı, havada asılı kaldığımı hissettiğim hafif ve inanılmaz mutlu bir an var. Zaman dursun istediğim, ağrısızlığın nasıl bir lüks olduğunu bilmeyenlerin anlayamayacağı 5 yıldızlı otel konforu.

Masajdan çıktıktan sonra Kadıköy iskelesinden, cami silüetleriyle bezenmiş tarihi yarımadaya doğru bakarak gün batımını izledim. Karadut şurubu içtim. Martılı, gemili, silüetli, küçük sineklerin saldırısı altında batırdım güneşi ve yeniden bir buzdolabı ortamına yani otobüsüme binerek eve doğru yollandım.

Yeşim – Gün 4-5 – Snowboard. Meğer hiç gitmemişsin kalbimden.

IMG_2267

Foto: Zermatt 2008, selfie modasına henüz kendimizi kaptırmamışız, elimdeki sayılı üç beş kareden biri. Kayarken de iki kare vardı sadece. Biri kayıp. Şaka gibi.

Selam Dostlar,

Bir yandan çalış, diğer taraftan ders ver, evde pratik yap, sonra grup dersine git derken dün yazamadım. Bugün de, durum aynı olduğundan ya şu anda yazacaktım, ya da bir daha yazamayacaktım. Haydi bakalım, yemek sonrası, iş öncesi arada yazmaca.

Aslında kasedi geri sarıp – retro metafor 🙂 – salı akşamına dönmek istiyorum önce. Çünkü salı akşamı kayda değer bir şey oldu. Üstelik de iyi bir şey! 🙂

İlk yazılarımı okuma şansınız olduysa eğer, ağrılar sızılar, self massage teknikleri vesaireden bahsettiğime denk gelmiş olabilirsiniz. Zaten geçmişten kalan türlü ortopedik hasar (adrenalin tutkunu olduğum dönemlerden bana miras kırık kemik listesi) var cepte. Sonrasında ise, sağ kalça daha ileri seviyede olmak üzere, her iki kalçamda da FAI (Femoroacetabular hip impingement)’ın teşhis edilmesi hayatımda ciddi değişiklikler yapmama, benim gibi enerjisi yüksek, ekstrem tabir edilen sporları yapan, atlamayı petlemeyi çok seven birisi için bir dönem noktası olmuştu. Kafamı nerelere vuracağımı, enerjimi nasıl atacağımı bilemiyor, kendimi inanılmaz derecede defolu, eksik ve işe yaramazlar deposuna atılmış hissediyordum. Alpler’de yaşarken snowboard hocalığının sınırına dayanmıştım. Artık sınavlara hazırlanmaya başla demişti bir otorite. Yaşadığım bölgede çift dil konuşulduğundan, sadece İtalyanca ve İngilizce konuşuyor olmam yetmiyordu, Fransızca bilmek de zorunluydu. Elemeleri geçebilmek için hem teorik hem de pratik çok ciddi bir sınavdan geçmek gerekliydi ve sonrasındaki eğitim modülleri de oldukça uzun ve zorluydu. Açıkçası ben hep kendim için kayıyordum ve aklıma hiç o noktaya kadar gelebileceğim gelmemişti. Teşvik eden kişinin beni buna hazır olduğuma inandırdığı günkü heyecanımı şu anda bile hissedebiliyorum. Artık kendim için eğlencesine kaymaktan ziyade, daha teknik kaymaya başlamıştım. Daha sert ve hızlıydım. Rüzgar, buz dinlemiyor boardumu kaptığım gibi antrenmana gidiyordum. Zor zeminlerde ve riskli hızla kaydığımdan, %99 hiç düşmeme rağmen, o %1’lik kısımlardaki düşüşlerim de çok sert oluyordu. Gerçi vücudumdaki kırıklar bu döneme değil de, ilk döneme aittir, o başka konu 😛 Hep daha iyiydim ama kaymaktan eskisi kadar zevk almaz olmuştum. Göreve dönüşmüştü neredeyse. Düşünün ki sınava, doğma büyüme dağlı, anası babası kayak öğretmeni ve milli sporcu olan, iki yaşında kayakları ayağına takılı olan tiplerle birlikte girecektim. Yani ne kadar şansım olabilirdi bu tiplerin yanında? Nihayetinde ben deniz kenarında doğmuş büyümüş biriydim ve ailem sporcu değildi ve ayağıma ilk board değdiğinde otuz yaşındaydım. Evet yanlış duymadınız otuz. Ama hamurda vardı herhalde bir şeyler ki arayı bir şekilde kapatmıştım. Sonra bir gün dedim: Ben ski yapmayı da öğrenmek istiyorum! Tabi normalde küçük çocuklar, simetrik ve frontal olduğu için kayakla başlıyorlar, sonra uygun yaşa geldiklerinde, eğer aileleri de geleneksel kayakçı mantığından biraz çıkabilmişse snowboard da öğreniyorlar. En azından orada prosedür buydu. Yani kimse benim gibi önce snowboardla başlayıp sonra kayağa geçmiyor aslında. Bu arada o dönemde orada, snowboardcularla ski yapanlar arasında bir hoşnutsuzluk vardı (Türkiye’deki durumu bilmiyorum) Biz snowboardcular ski yapanları pek bir hor görürdük. Eğer free-style ski yapıyorsa, eh ucundan azıcık durumu daha iyiydi gözümüzde. Ben çevremdekilerim alayları ve ıslıklarına aldırış etmeksizin, gittim bir çift ski kiraladım. Kayak Hocası bir arkadaşım da düştü önüme gittik baby piste. Başladık ilk minik curve’lere. E ben kayıyordum! O da gülüyordu, ben de! “Sen zaten kayıyorsun Yashi!” dedi. Yeşim adının bir kere bile doğru telaffuzuna denk gelemediğim bir hayatım vardı orada. Aman ne güzel! Yeni bir kayma türü daha eklenmişti. Biraz paten kaymaya da benzetmiştim aslında frontalliği. Snowboardu kolay öğrenmem de zaten az buçuk skate yapıyor olmamdı sanırım. Laterallikle de barışıktım aslında. Neyse, biraz snowboardun geldiği görev hali, biraz da yeni oyuncağım ski’nin heyecanıyla sonraki üç defa da ski ile ilerledim ve bizim gruptakilerden ciddi laf yemeğe başladım. Dördüncü denememde, sis vardı. Yine ben ve Hoca arkadaş gittik baby’ye. “Artık baby’ye gerek yok dedi, çık normal piste!” – “Yok ya, bugün sis var hakim değilim daha bunlara, bi sakatlık çıkmasın” dedim. Dedim demesine de sonuç değişmedi. Bi şekilde, sol ski kara saplandı ve sağ dizim Exorcist’teki kızın başının döndüğü gibi döndü……black out….. işte o gün, sonrasında başka faktörlerin de eklenmesiyle 180 derece değişecek olan hayatımın ilk büyük değişim günüydü. Şu anda üzerine yıllar geçmiş olmasına rağmen o anı öyle canlı yaşıyorum ki dışarıdaki 40 derecelik sıcağa rağmen, derimde kar soğunu hissediyorum. Duygular için zaman yok Dostlar! Dün, bugün, yarın aynı noktada. Duygu aynı. O duygudan uzaklaşmadığın sürece, o duygunun yükü aynı.

Ben bunları niye yazdım ki? Hay Allah’ım ya! 😀 Bu yazma işinin böyle kontrolsüz bir deşarja dönüşmesine bayılıyorum. Ben halbuki, size sadece, “Biliyor musunuz, Chris (Hocam) belimin sol tarafındaki ağrıyı deşifre etti, fıtık değilmiş! Gluteus medius’tan kaynaklanan derin spazmmış” diyecektim yahu! 🙂 yani spazm diye acısı daha az değil, ama moralim daha iyi nedense. Bana egzersizler verecek. Ne zaman bir yerim incinse artık ona gösteriyorum ve sağolsun her defasında hem çekip çekiştiyor beni ciyaklatarak da olsa 🙂 ama sonucunda iyi geliyor, hem ne olduğunu hemen anlıyor, hem bir daha olmaması için ne yapman/ne yapmaman gerektiği söylüyor. Kısacası fıtık değilmiş dostlar!! Ha yani bu sol taraf fıtık değil en azından. Çünkü sağ taraftakinin fıtık olduğu MR film ve doktor teşhisi ile sabit. Ve fakat ikisi farklı acılar, şimdi daha net görebiliyorum. Bir de chiropractor’dan tatil dönüşüne randevu koparabildim. Şükür! Bu başka biri, daha önce boyun fıtığı için gittiğim başkaydı ve nihayetinde iyileşmiştim. Darısı bunun başına bakalım!

Bugün yogaya ilişkin yazamadım. Bu varmış, bu çıktı. Belki bunlar çıktıkça, içimde tuttuklarımdan hafifledikçe, kalçalarım da biraz daha açılır kimbilir. Ümit dünyası. Acısız lizard’lara yolculuk!

Yeşim – Gün 3 – Sürpriz, piknik ve sevgi

ağaç1

Dün, yapmak istediklerim ve istemediklerim (yapmam gerektiğini düşündüklerim) arasından, “istediklerimi” seçerek güne devam devam ettim Dostlar.

Artık Satürn etkisi altında yaşayanlardan olduğumdan mıdır, kendim mi böyleyim bilinmez, disiplinli biriyim ben. Arada bir, bayram günü çalışmayınca bile kendini huzursuz ve sorumsuz hissedebilenlerden. Yani millet deniz kıyısından ayak fotoları paylaşırken, ben yogama, diyetime, niyetime sadık kalmış İstanbul koruyucusu kimliğimin altında, bir de sabah pratiği ile akşam pratiği arasına işi sıkıştırmaya çalışıp beceremeyince, kendime biraz kızmadım değil. Ama az. Eskiden olsa daha çok olurdu. Yogayla birlikte törpülenmeye başlayan sayısız sivri uçlarım da yavaş yavaş yumuşamaya da başladılar gibi. Ohhh, âlâ!

Bu dipnottan sonra düne dönecek olursak, akşam pratiğine gittim. Kendisini de, derslerini de çok sevdiğim bir Hoca’mın orta seviye – onun orta seviyesi, genelde zor seviyeye denk gelir 🙂 – dersine doğru yollandım. Havanın iki gün içinde yüksek sıcaklıklara ulaşmış olması benim gibi sıcağa dayanıklı olmayan birinde direkt “pelteleş, mayış, kafanı kaldırama, eri, bit, koltuktan kalkama emi!” etkisi yarattığından kendimi toparlayabilmem ve evden çıkabilmem bayağı zamanımı aldı. Ve şunu da eklemeliyim ki, sabah pratiğimde vücudum zaten pek de açılmamıştı, baktım koltuktan kalktıktan sonra yine bir kazık, kütük hissiyatı mevcut, bari azıcık uttanasana ‘da durayım dedim. Amanın o da ne, vücut gitmiş yine. Sanırım bu bel fıtığına bağlı olarak, göbek deliğim ile dizlerim arasındaki bölge iyice katılaşıyor bu dönemlerde. Masaj terapisti bir arkadaşıma anlattığımda böbrek meridyeninden kaynaklanıyor, doğru tespit etmişsin demişti. Velhasıl netice bu.

Derse gittim, ve hatta araba ile gittim! Altını çizme ihtiyacı duyuyorum zira arabayı havaalanı ve İkea, Bauhaus’a gitmek dışında hiç kullanmıyorum. Neyse, girdim, oturdum, sağdaki soldaki ile selamlaşmalar derken, ders saati geldi çattı Hocamız piyasada yok. Hoca var mı sınıfta? Kim var? gibi konuşmalar sonucunda, yine çok sevdiğim ve pratik yapmak için gelen canım hocalarımdan biri kendisini bize ders yaptırırken buldu. Bayağı güldük açılış konuşmasında. Zaten dersleri güçlü tonda geçen Hocalarımızdandır kendisi de ancak ısınmalarda bile dersin pek orta seviyede geçmeyeceği belliydi. İyi peki derken, arkalardan bir ses yükseldi “ ama bu derssss, ileri seviye dersi değil ki!”… O sırada plank’te miydim hatırlamıyorum ama çok güldüm, Hocamız da güldü. Meğer o da karıştırmış, e peki o zaman dedi, dersi yumuşattı ve sadece Sirsasana A ve Urdhva Dhanurasana’nın olduğu bir ders tonuyla devam ettik. Ben ki evden çıkmadan önce, “… şu şu şu asanaları yapmayacağımaaa, etmeyeceğimeee… gibi bir kararlılıkta çıktıştım evden”…  Tatlı bir ses tonu “Yeşim, demo için bize yardımcı olabilir misin?”… E peki :)…. Devam ettik… Köprüye geldik.. “Yeşim, demoya yine!”… E peki. Artık saldım ben de. Baktım üç kişilik köprü yapacağız, yaşasın en sevdiğim… Bir ileri, diğeri geri çekiyor ve tüm omurgaların arası tek tek açılıyor ya, bayılıyorum!!! Çocukken bir hayalim vardı: Eğer bir gün çok zengin olursam evde, Coca-Cola dolu bir havuzum olacaktı ve ben havuza atladığımda doya doya cola içebilecektim. Yaşım biraz daha ilerleyip de dünya mutfaklarını keşfettiğimde bu hayalin yerini, evde emrime amade bir Japon, bir de Hintli aşçı olması hayali aldı. Yaş ilerledi, cola içmeyi bıraktım. Sonra Thai Massage’ı keşfettim. Bu defa hayal listesindeki iki aşçıya, bir de Thai Massage terapisti eklendi. Zaman geçti, colayı bıraktım ve yogayı da düzenli yapmaya başladım. Ayrıca Hint yemeklerini de kendim yapabilir hale geldim. Bu durumda son liste: Evde sürekli bir masaj terapisti ve partnerli pozlarda güvenilir destek verebilecek partnerin olması. 🙂 Kendi kendime klavye başında bi gülme tuttu şu anda 😀

Velhasıl kelam dersi kazasız belasız bitirdik. Savasana’dayken kendimi buzlu kahve mozaik kek yeme hayalini kurarken yakaladım ve hemmmenn nefesine dönle ağzımda tadını, gözümde resmini gördüğüm manzaradan uzaklaştım.

Ders sonrasında sahile pikniğe gittik. Sohbet muhabbet güneşi batırdık. Serinlik geldi. Sırtımın sağ tarafında bir ağrı. Tipik tutulma ağrısı, ama kuvvetli öyle sağa sola döndürmeyen cinsten. Artık sol taraf fıtık ağrısından bloke diye, sağa mı yüklendim yoksa üşüdüm de mi tutuldum bilemiyorum. Ama şu net ki, durmamakta direndiğimden sanırım, vücut yeni bir araz çıkardı. Eve gelince ilaçlar sürdüm, kurutma makinesiyle ısıttım, ağrı kesici ve kas gevşetici de aldım. İlaç kullanmayı sevmeyen biri olarak, aldığım her ilaçta kendime sanki kötü bir şey yapıyormuşum hissinden kurtulamasam da, akut ağrı dönemlerinde dinlenmeyi ihmal edince, ne yapsın zavallı vücut? Nasıl iyileşsin? Neyse yattım. Sabah kalktım, ve sanki üşütmüş gibiyim. Başımda bir sıcaklık, vücut sabah pratiğine ışık yıllarınca uzak. E peki o zaman, haydi kahvaltıya! Sonra yavaş yavaş adapte olacağım gününü gidişatına.

Biraz sosyal medyada dolandım. Pratiğini ifade ettiği artistik dil ve ondan da ziyade kendisinin de kendisini tanımladığı “sweet non sense” içeren videolarına bayıldığım Meghan Currie’nin paylaştıklarına baktım biraz. Ve derken, dün gece piknikte konuştuğumuz “sevmek mi, sevilmek mi” sorusuyla birlikte uzun zamandır üstünde düşündüğüm “sevmek” kavramı ile ilgili bir paylaşımı çıktı karşıma. Hiç bir şey tesadüf değil tabi. Aynen aktarıyorum:

“We get the element of love only in proportion as we have it in us…
We draw it in proportion as we admire every expression of the Infinite, be that expression tree, or shrub, or insect, or bird, or other form of the Natural….
The more of these things we really love, the more of their element of love flows to us. That element is for us life as real as the tree itself. The more of that life we are receiving and absorbing, the more shall we realize a power in life, which can only be expressed as miraculous.”
Book: thoughts are Things by Prentice Mulford .

Sevdiğimizi, hatta çok çok sevdiğimizi sandığımız kişilerden bir beklenti içinde olduğumuz sürece, bunun saf sevgi olmadığının farkına vardığımdan beri, gerçekten sevmeyi öğrenene dek “sevme” orucundayım. Bundan kaçış yok. Küçük tatminler, büyük tatminler, küçük hayal kırıklıkları ve büyük hayal kırıklıkları. Beklentide olduğumuz sürece, hayal kırıklığı o kapının hemen dışında. O kişiyi çok sevdiğimize inandığımızda, onun da bu sevgiyi “hakedecek” tarzda davranması beklemek zaten hayal kırıklıklıklarının belki de en büyüğü. Ben sevebilirim, fedakarlıklar yapabilirim birlikte beslenmemiz ve gelişmemiz için. Bu güzel. Ama o yapmak zorunda değil ki. İşte onun bu zorunda olmayış hali, onunla ilgili bir şey aslında, benimle değil. Benimle ilgili olduğunu düşünüp, hakettiğime inandığım geri dönüşün olmadığındaki yıkımın da hiç bir anlamı yok. Bu sadece sevgililik, karı-koca için değil en samimi ve saf haliyle ebeveyn- çocuk arasında da gerçekleştiğinden, “seviyorum” derken aslında ne diyoruz ve ne hissediyoruz? Gerçek sevgiyi şu anda sadece bitkilere duyabildiğim bir dönemdeyim. Yine çok sevdiğim bir Hoca’mın sınıflandırış şekline göre, enerjetik seviyesi en düşük olan bitkilermiş. Ben hiç öyle hissetmiyorum oysa ki. En ilkelinden en gelişmişine tüm hayvangillerin (insan da dahil), evrile evrile gelmeyi arzu ettiği sessiz, sakin ve dingin halin zaten mevcut hâli değil mi bitkiler? Bayılıyorum bitkilere. Bir ağacı çok ama çok sevebildiğimi ve ondan her hangi bir geri dönüş beklemediğimi farkettiğimden beri, bu saflıktaki sevgiyi diğer canlı türlerine de taşıyabilmeyi ümit ediyorum. Hayvanlara olan düşkünlüğüm yakın çevrem tarafından bilinir. Tamam iyi hoş ama acaba ne kadar beklenti içindeyim etkileşim içinde olduğum hayvanlardan? Beni ısıran sivrisineği de evdeki tüy torbası cadaloz kadar sevebiliyor muyum? Belki muhteşem bir noktada değilim ama farkediyorum yediğim sayısız tırmık ve ısırığa rağmen evdeki tüyloşa karşı bir kızgınlığım yok., ya da yarın artık beni bir daha tırmalamasın diye bir beklentim de yok. Sivrisinekleri de öldürmüyorum çok zamandır. Annem dalga geçer benle hep “Aman sen şimdi yazık öldürme dersin!” diye.  Güzel bir şeyler oluşmuş orada sevgi yolunda. Sanırım üstünde en çok çalışmam gereken halen insan türü. Zaman, sabır, çaba, çaba, çaba.

Coca-Cola havuzundan, sırt ağrısına, sevgiden, yoga pratiğine uzanan bu uzun yazıyı okuyabildiyseniz eğer, teşekkür ediyorum Dostlar. Yarına.

Yeşim – Gün 2 – Üç Silahşörler

20170626_121142

Fotoda gördüğünüz bu Üç Silahşörler’in üstünde tepindiği et, kemik ve bolca da tetik noktasından oluşan bedeninde yaşamını idame ettiren ölümlü benim Sevgili Dostlar 🙂

Sizlerle tanıştırmak istedim bu üçlüyü, çünkü onlarla olan ilişkim o denli sadık, o denli düzenli. Ailemin yüzünü bile onları gördüğüm kadar görmüyorum, o denli.

Dünkü yataktan geç kalkışlı, pişmanlıklı günün akşamında, evdeki pratiğimde vücudum biraz açılır gibi olduğundan, grup dersine gideyim dedim. Kendi kendime, belimi zorlayacak hiç bir harekete girmeyeceğime, urdhva mukha svanasana yerine açık cobra’ya gireceğime, salabasana’yı eller yerde yapacağıma, urdhva dhanurasana yerine setu bandha sarvangasana yapacağıma yemin gibi bi şey ettim! 😀

Ders saat 18.30’da olduğundan, vücudum da sabaha nazaran daha bi yumuşamıştı zaten. Ders gayet güzel geçti, urdhva hastasanalarda hiç geriye doğru gitmeden sadece göğsümü göğe doğru açmakla sınırladım kendimi. İyi de oldu, zira ilk cobra’da siyatik bölgesinde elektrik çarpları gözlerimden çıkan şimşekler gibiydi. Nefesine dön, karnını iyice aktive et, beline çökme, kendini zorlama kalbini ileriye doğru aç telkinleri ile normalde geldiğim bükülmenin yarısında kalarak derse devam ettim. Derin backbend’ler üzerine serilenmiş bir ders olmadığından derin bir oh da çektim. Sıra urdhva dhanurasana’ya gelince, ilk iki setu banda’da üst bacaklarımın arasında bloğu aldım ve denize düşen yılana sarılır misali nasıl sıktıysam, belimde her hangi bir rahatsızlık hissetmedim. Tabi hemen istekler arzular, ha olur mu ki? lere kendimi kaptırıp köprüye kalktım, baktım iyiyim hadi bir daha! Mutlu, umutlu, biraz şaşkın, bir sürü soru işaretli olarak pratiği tamamladım. Soru işaretli çünkü, yukarı bakanda o can o kadar yanar da, köprüde nasıl yanmaz? Neyi nerede doğru ve yanlış veya yeterince yapıyorum/yapmıyorum’larla doluydu kafam.

Dersten sonra yogadan arkadaşlarla yeme, içme, sohbet derken bir güzel bir akşam geçirdik. Yemeli, içmeli kısmında, niyetime sadık kalarak gittiğimiz mekan et ürünleri satılan bir yer olmasına rağmen vejeteryan burger yedim ve bir gün önce bira içmiş olduğumdan sadece soğuk çay içtim. İşin güzel tarafı, içinde bulunduğumuz mekana rağmen canımın hiç et ürünü çekmemesi ve yediğimden son derece tatminli olmamdı. Benim gibi boğazına düşkün bir tip için, yemek öncesi ortaya gelen patates kızartmasından yememiş olmak ve tabağımdaki patates kızartmasının da sadece yarısını yemiş olmak da ayrı bir övünç konusu, söylemeden geçemeyeceğim 🙂 Fakat yemek sonrasındaki kahve faslına katıldım, normalde akşamları kahve içmiyorum ayakta kalmam gereken özel bir durum olmadığı sürece. Şansımıza kahve, yumuşak içimli bir filtre kahveydi ve fincanlar da ev stili insani boyutlardaydı. Buna da ayrıca sevindim.

Saat geç olmadan eve doğru yollandım. Fotoda görmüş olduğunuz üç silahşörle son bir randevum vardı. Hele tenis topu ve ahşap olanla, sıkışıklıklar üzerinde bayağı bir gezindik. Sanki bir gün önce masaja gitmemişim gibi, sırtım mayın tarlasına dönmüştü yine. Normal yatma saatimin bir saat ilerisinde olduğumdan ve geç saatte, ağır yemek yemiş olduğumdan, uyumam biraz zaman aldı. Saati kurmadım, bedenimin kendi ritmi le erken uyanmaya doğru geçiş yapması için zaman tanımaya karar verdim.

Sabat 7.30’da uyandım ve 8 gibi de matın üstündeydim. Üç silahşörlerin Yeşil Başlı Gövel Ördek olanıyla bayağı bir işimiz vardı. Sırt ve üst ön bacak üzerinde çalıştım. Sonra Hasta Balasana’ya gelerek beş dakika kadar yere doğru ağırlaşmayı bekledim. Yavaş, yumuşak ve az sayıda Surya Namaskar A’dan sonra biraz core, asanaların Kral ve Kraliçesi ile takıldım. Salamba ve Niralamba versiyonlarını çalıştım. Pratiği uzatmadım. Bir saat on beş dakikada kestim, kahvaltı masasına yöneldim.

Niyetim akşam grup dersine gitmek. O saate dek ise biraz çalışmak. Gönlümden geçen ise, çalışmamak. Uzun uzun yin yapmak, bir kafeye gidip okumak, sahile inmek. Bakalım hangisinin peşinden gideceğim? Okumak istediğim ve okumam gereken o kadar çok kitap birikti ki. Günlerin 28 saate çıkarılmasını talep ediyorum!

Yarına dek hoşçakalın. Athos, Porthos ve Aramis’in de selamı var 🙂