İş yerinde Yoga: Dün 1, bugün 2.

Uzun zamandır yazmıyorum, herkese merhaba.

Yoğun ve stresli zamanlardı benim için geçen 2 ay. Diyet ile 10 kilo verdim, çok şikayetçiyim bu konudan. Kopuk olduğum, haftada en az 3 akşam bolca alkol tükettiğim, kısacası iyi hissetmediğim zamanlar.

Bu noktada benim için bir soru çıkıyor. “İyi hissetmek için mi yoga/meditasyon, yoksa iyi hissettiğimde mi?”

Şu an gördüğüm self-practice konu olunca, iyi hissettiğimde…

Motivasyonum iyi, çalıştığım okula mesaiden 1 saat önce geliyorum, bunu okula matımı getirerek, her sabah kendimce ashtanga yaparak geçirmeye niyetliyim.

Peki bakalım, sadece niyetle oluyor mu?

Göreceğiz…

Herkesin yogası kendine, hissi kendine, yargılamalar ne diye 🙂

Reklamlar

ASLI SU – Pazar Postası

Sevgili Sanghamou

Bugün yogamın hemen ardından günün de doğumunu izlemek, gün odayı aydınlatırken rüzgarın yağmur damlalarıyla, damlaların ağaçlarla buluşmasını seyretmek istedim. Aşvata’da kollarımın dansı ezanla buluşmuş, ezanın makamıyla yağmurun şarkısı bütünleşmiş, günün ilk ışıkları iç alana sızacak köşe bucak kollarken, ezanın üzerine bir yarım saat geçmişti bile..gün doğumunu seyreylemeye yetişebilir miydim! Yok yetişemedim.

Yogam aceleye gelsin hiç bir zaman istemedim, bugün de olduğu gibi. Ancak yetişilecek birşeyin fikrini zihinle de buluşturmuştum bir kere. Yoganın tadına varmak daha ağır basmış olsa da oturuşların sonunda ılımalara geçesim gelmedi, diledim hoop perde kendiliğinden kalksa benim gözler gün doğumuna ağaçlarla buluşsa.

Ne dinledik, ne izledik ne besledik birbirimizi bu ağaçlarla da yine de doyamamışım. Hem de öyle heybetli de değiller hani, derinleşebilecekleri bir toprakta yaşamıyorlar, topraklarının besin içeriği de pek çeşitli değil ve ihtiyaçlarıyla örtüşmüyor kanımca, dolayısıyla da kısmen cılızlar. Elleriyle tutuşabilirsiniz, kollarından beslenebilirsiniz az biraz, hem de ne sunsalar şifası lezzeti bereketi potansiyelinin de üzerinde, ama sarılınılacak bir gövde büyütme şansları yok bu toprakta. Belki de aynen benim de kök salamadığım, derinleşecek alan açamadığım, kendimi besleyemediğim toprakta yaşayışım gibi. Güçlenebilecekleri beslenebilecekleri topraklara kendilerini taşıyamamış bu sevgili ağaçlar, bu sabah Emei QiGong’a gönül vermiş Çin astrolojisi de çalışmış bir dostumun zamanında bana dediği bedensel elementlere ilişkin cümleleri hatırlatıyorlar.

Her insan doğum tarihi ile getirdiği doğum öncesi ve doğum sonrası 5 element enerjilerinin birleşiminden oluşan bir programa sahipmiş. Kaderin 4 sütunu denilen doğum yılı, ayı, günü ve saatimizin her biri için iki elementten oluşan bir tablo hazırlanabiliyormuş. Bu sütunlarda gizli bilgilere göre ise kişinin sağlığı, zekâsı, karakteri, zenginliği, duygusal durumu gibi yaşama dair her şey bu element enerjilerinin aşırı güçlü ya da zayıf oluşundan kaynaklanırmış. Bu elementlerin alaşımı ile yaşamda bazı kişiler insan ilişkilerinde sıkıntı yaşarken, bazı kişiler sürekli hastalıklarla mücadele eder, bazı kişiler de maddi sıkıntılarla uğraşabilirmiş. Bu elementleri pratiklerimizle dengeleyebildiğimiz gibi; dengeleyen element hayatımızda sürekli tekrarlayan, bir türlü aşamadığımız bu tür sorunları çözmemize yardım ederek yaşamımızı her yönden geliştirirmiş.

İşte sevgili Aynur (Aynur Mutlu) bana ağaç elementi olduğumu, destekleyen elementimin de yine ağaç olup ve eksikliğinden muzdarip olup da dengeleneceğim elementimin ise su olduğu bilgisini paylaşmıştı, meçhul sabah saatlerine denk gelen doğum zamanıma rağmen (Doğumgünüme uyanacağım geceye uykuya yatarken, doğum saatimde gözlerimi açmayı dilemiş, uyandığım saati de doğum saatim bellemiştim). İsmim Su ise tamamen güdüsel, bana bu bilgiler ulaşmadan evvel buluştuk onunla. Neden su diye sorsanız, size her gün başka bir hikaye aktarabilirim ama, düşünülmeden bir karar verilmeden geldi ve hemen kaynaştık. Aslım oymuş meğer.

Çin Astrolojisine göre bir ağaç oluşuma ise gelince, öyle heybetlisinden de değilmişim;) Yaşamda başarılı olmamı kolaylaştıran pek çok özelliğe sahip olup da; diğer elementlere göre daha şanslı olmama rağmen, zayıf bir ağaç olduğumdan çaba elzemmiş. Deneyimlediklerimle de çelişmeyen geçmişe ve geleceğe dair daha pek çok bilgi de var tabii: Yoğunlukta yüzdüğüm duygulardan, sağlıksal özgeçmişimden, otoritelere başkaldırışlara kadar misal. Gerçi batı astrolojisi okulunun heyecanlı öğrencisi bir dostum da bambaşka bir pencereden de anlatıvermişti bana benden öte bir beni, az’ımla çok’umla. O ise elementsel olarak baskın ötesi bir su olduğum konusunda kararlı, kendimi ait hissettiğim gibi.

Sevgili Sanghamou,

Bugün canlı mı canlı ve hiiiç acelesi yokmuşcasına bedenime kurulan kırmızı çadırımın ertesi, en güvenlisinden bir yoga gününde Pazar postası çıkıverdi size, hem de tabii size ne yazıyorsam kendime. Aslında çekirdek Sangha’m coşan canlarıyla Leros’ta da bir birlikteliği tamamlamışken meğer bana da benden öte can katmışsınız. 25 Eylül’de öyle yazmışım. Bugünün postasına ek baskıya giriversin.

25 Eylül – Şirince öncesi serimiz ile yogama dönüşüme bedenimi germeden geçmek istemiştim. Germek kelimesini seçmiş olmam tam da yerine oturmuştu.

Henüz tam da kavrayamadığım bir cümlede dolanıyordu yüreğim o ay, Hintli mistik sanatçı Tagore’un demiş olduğu:

Kemanın yayları akorlanırken, gerilmenin acısını hisseder, ama bir kere akorlandı mı neden gerildiğini bilir. (‘When the string of the violin was being tuned it felt the pain of being stretched, but once it was tuned then it knew why it was stretched’.)

İnsan ruhunda da bu böyledir. Ruh acı, eziyet ve dertleri yaşarken; hayatı bunlar olmadan yaşasa herşeyin nasıl da daha iyi olacağını düşünür. Fakat bir kere bunların doruğuna erdi mi, geriye dönüp de bir baktı mı, tüm bunların anlamını idrak etmeye başlar: Tüm bunlar sadece ruhu belirli bir ses ayarına akorlamak içindir. (So it is with the human soul. While the soul goes through pain, torture, and trouble it thinks that it would have been much better if it had gone through life without it. But once it reaches the culmination of it then, when it looks back, it begins to realize why all this was meant: it was only meant to tune the soul to a certain pitch.)

Acı olmadan, büyük müzisyenler, şairler, hayalperestler, düşünürler varıp da dünyayı yerinden oynattıkları düzeye varmış olamazlardı. Eğer hayatlarında sadece neşe olsaydı, hayatın derinliklerine dokunmuş olamazlardı. (Without pain, the great musicians and poets and dreamers and thinkers would not have reached that stage which they reached and from which moved the world. If they always had joy, they would not have touched the depths of life.)

İşte o gün, ilk defa Kurmastana ait olduğum bir yerdi, 8’in ötesine de artık kaçtı bilmediğim kadar gitmiştim. Eşikten geçeceğim diye nefesleri saya saya sabrettiğim her nefeste eşikten birdir bir oynarcasına ha gayret atladığım yer ise değildi. Kurmastana’da kalbimden kulağıma fırlamaya her daim meyilli iç tansiyonum davullar zurnalar karnavallarla ziyaret etmemişti beni o gün. Bu sukünet de neyin nesiydi! Sırrı neydi? Oda aynı odaydı, beni irrite eden dışsallıklardan arınmış bir mekan olması mıydı? Yoksa tedavi sürecine olumlu yanıt vermiş babama dair hissettiğim huzur, kendime dair hissettiğim huzursuzlukları özgürlüğe mi uçurmuştu? Yada sadece ve sadece ara verdiğim yogama kavuşmanın aidiyeti?

Evet arayı açmıştım. Ayarı baykuşa kaçmış uyku düzenim, gün doğumu saatleri rüyalarımda yaşadığımı sandığım ötelenmiş yaşanmamışlıklardan kopamayışım. 5 gün evvel kendimi Yeniay ile hizaya alacakken, tam da o vakit yumurtlayışım.

Çok şükür o gün kendimle ve sizlerle kavuşmalara dönmüştüm. Samapada’da niyete kuvvet ve kudret dilemiştim.

Bu buluşma kavuşma günümde, Virastana’ya geçmeden evvel iki ayak yanyana dikildiğim bir yerlerde, sağ bacağım bir benim içeriden hissedeceğim şekilde zangır zangır dalgalanmıştı. Farklı bir titreyişti bu, Uttanasana’ya eğilmede varlığını iyice teyitleyebildiğim bir titreşim. Titreşirken sanki bir yandan da iki ucunun arasındaki kalın ip sarmallarının direnciyle güçleniyordu bu uzvum.

Varlığına ve sizinle kavuşmanın güzelliğine minnetle Sanghamou.

Sevgiyle…

Aralık 2016 ders tahtamızdan Cin Ali/Ayşe Yogi/ni’yi hatırladınız mı sevgili Sınıf’ım:)

IMG_6379

fatma-gün 18/ nöbetçi yoginin sayıklayışı

fullsizeoutput_a

Pazar sabahı henüz beş buçuk bile değil. Sizin bu yazıyı kahvaltınızı çoktan bitirmiş, elinizde bir fincan kahve yağmurun tatlı tatlı vurduğu camın kenarında, üzerinize bir hırka giymekle koltuğun kenarındaki yerini çoktan almış olan battaniyeye uzanmak arasında kararsız kaldığınız bir anda okumakta olduğunuzu hayal ediyorum. Ben dün gece yarısından beri çalışıyorum. İşim uyanık kalmak ve beklemek. Nöbetçiyim. Nöbetçi eczaneler gibi, nöbetçi doktorlar…başka neyin nöbetçisi oluyordu sahi? Nöbetçi öğretmen, öğrenci…bir de biz hostesler.

Evvelki gece oldukça geç bir saatte döndüm uçuştan eve. Sabah uyandığımda aklımda öğlenden sonra gideceğim pilates dersi vardı. Tam dinlenememiş, hafif uykulu ve akşam yine işe gidecek olmak yüzünden şimdiden sıkkın halimle bir de pilates dersi yapacak olmak gözümde büyüdü, iki gündür size yazdıklarım olmasa yogadan kaytarırdım dün, biliyorum. Bazen yazmanın heyecanına kapılıp çoşuyor sonra o coşkunluğu sürdürme ihtimalini takip ederek, yazdıklarımından ilham almış ya da bazen de ikna olmuş olmak sayesinde geçiyorum samapadaya. Zaten üç günü birbirinin ardına ekledim mi artık yapsam mı, yapmasam mı diye değil, yogama en güzel, en rahat alanı nasıl açabilirim bugün diye düşünüyor oluyorum. Dün sabah da haydi canım dedim; hani kendini, etini, kemiğini kendi ellerinle teslim ediyordun her sabah… Çocuğunu okula götürüp de öğretmenine teslim eden bir anne gibi gittim kendimi samapadanın ellerine bıraktım. Ağır ama yumuşak olsun istedim bu sabah yogam; kadife gibi. Hiç acele etmedim.

Bütün yazı bazen düzenli, bazen aksak; bazen gayretli bazen tembel ama hep yalnız başıma ve ne yazık omzumdaki rahatsızlık yüzünden hep bazı asanalardan mahrum geçirdikten sonra Leros’ta topluca yoga yapıp da bizim yaman birinci sınıfların ne kadar ilerlediklerini görünce aman allahım çok mu geri kalıyorum ben bu sakatlık yüzünden diye bir korkuyu uyandı içimde. Ben bu ve benzeri korkular uyanmasınlar, mümkünse mışıl mışıl uyumaya devam etsinler diye nasıl tatlı tatlı pışpışlıyorum, ne ninniler söylüyorum onlara bir bilseniz. Sonra bir sabah bakacağım aaaa, benim korkular uykularında  ecelleriyle vefat etmiş olacaklar. Yalandan iki gözyaşı dökeceğim, huzur içinde öldüler diyeceğim arkalarından 🙂

Rüyalarımda korkularıma siyah gözlüklerimle katılacağım cenaze töremleri düzenleyen ben gerçekte ise hemen harekete geçme planları yapıyorum. Pilatese gitmeye başlayayım, hemen güçleneyim, aman geri kalmayayım. Şimdi ”Nooluyorsun? Kimden geri kalıyorsun, neye yetişiyorsun, yogadan bahsettiğinin farkında mısın!!?? Açgözlüsün işte!!”  vs. diye girişmeyeyim kendime bir defa daha. Evet biliyorum, saçma, manasız, gereksiz ve yanlış…. Nokta.

Bununla birlikte daha evvel bir defa pilatesin çok faydasını görmüştüm. Nong Khai’da katıldığım ilk bir aylık kurs boyunca her gün altı saat ders ile yorup günde iki defa birer saat meditasyona oturarak zorladığım ve (o zamanlar buna henüz hazır olmadıklarından) sonunda incittiğim dizlerim iyileşinceye kadar zorunlu bir ara vermiştim yogaya. Bu arada bu kadar sevdiğim, böyle gönülden adandığım yoga yüzünden sakatlandığıma öyle bozulmuştum, öyle çok kalbim kırılmıştı ki iyileştikten sonra bile yoga yapmak istememiştim bir süre bu küskünlük yüzünden. Bu sıralar bir dönem Meryem isimli harika bir kadın ile pilates yapmaya başlamıştım. Meryem emin ve sakin adımlarla sadece bedenimi değil kendime güvenimi de toparlamama yardım etmişti. Kısa zamanda bedenimde uyanan güçten, tekrar hareket etmeye başlamaktan zevk almaya başlamıştım ve kendisine küstüğümden haberi olmayan dağıma geri dönmüştüm. Yoga için yaptığım en faydalı şeyin pilatese gitmek olduğunu söylüyordum herkese o aralar. Kısmen doğruydu da bu söylediğim. Geçen gün Onur da yazmış ya Defne hocanın yoganızı bir şeyi tamir etmek için kullanmayın deyişini. Ben yogadan bir değil bir çok şeyimi tamir etmesini bekliyordum, listenin en başında da bedenimden hoşnutsuzluğum geliyordu. Hoşnutsuzluğum çok hafif bir tabir oldu aslında. Ben baya sevmiyordum vücudumu. Beğenmiyordum, güçsüz buluyordum ve hatta utanıyordum.

O döneme dair bir de şunu hatırlıyorum; pilates yapmaya başladıktan sonra yaptığım yoganın üzerinden bir yük kalkmış gibi hissetmiştim sanki; yogam bana fiziksel fitlik sağlamaktan azat olunca başka şeylere alan açılmıştı sadhanamın içinde. Çok destekledi o dönem pilates ve yoga birbirini benim için. Sonra, bedenim güçlenip dizim de tamamen iyileşince, yogadan başka bir şey yapmak istemedim artık. Pahalıydı da pilates, bıraktım gitti.

Dün Meryem’e gittim yine. Aradan beş yıl geçmiş. Bedenim de, kafam da, yogam da değişmiş.

Hocam ben biraz pilatese gidicem. Açgözlülükten değil demiyorum ama açgözlerimi başkasının pratiğine dikmeden, kendime söz. Bir de özlemişim Meryem’i. Nasıl da güzel bir stüdyo açmış.

Şimdi saat yediyi geçiyor. Gün henüz doğdu. Bir saat kaldı evime gitmeme. Siz kahvaltınızı bitirmiş, elinizde kahveniz, camın kenarında hafif ürpererek (almadınız şu hırkayı üstünüze, üşütmeyiniz) bunları okurken ben uzunca bir uykuya dalmış olacağım diye umuyorum. Umarım en az 5 saat uyurum ki uyandığımda yogamı yapacak güce erişmiş olayım. Pembe bilgisayarın kerameti galiba, her gün yazasım var şu sıralar. Yani muhtemelen yarın yine görüşürüz. Esiyor bu sabah, hava soğudu, hırkaya üşendiyseniz bari battaniyeyi örtünüz dizlerinize. Sağlıcakla kalınız sanghacığım. Sizinle nöbetler ne çabuk geçiyor; eksik olmayınız. Bizi okuduğunuz için teşekkür ederiz 🙂

fatma- 16. gün/ şifreleri çözmeye başlamak…

Dün sabah 2018 yılı için tatillerimi planlama sabahıydı. Böyle söyleyince önümde takvim ne zamana istersem o zamana izin yazıyormuşum gibi oldu galiba. Halbuki durum pek öyle değil. Bana sunulan bir takım tarihler içinde bir tercih listesi yapmam gerekiyor. Şanslıysam bu tercihlerden birine planlıyor iznimi çalıştığım şirket. İşte dün sabah bilgisayarımda izin seçeneklerinin, elimde ise 2018 yılında katılmak istediğim Shadow Yoga kursların listesi oturup bu ikisini çakıştırmaya çalışmakla geçti. Sene sonu ve başında Defne Hocamızla yaptığımız yoğun kursalar var, diğer D. hocamızın bir kampı var, hocamın katılmama izin verdiği ve düşüncesiyle bile heyecanlandığım Zhander ve Emma hocaların kursu var. Açgözlülükle hepsine gitmek istesem de iznim hangisine denk gelirse ona yazılabileceğim. Belki okulumuzun resmi internet sitesinde 2018 kurs tarihleri açıklanmıştır diye sitenin adresini tuşladım (yeni alıp da tuşlarına basmaya kıyamadığım pembiş bilgisayarıma :)): Shadow Yoga sitesi şu anda update ediliyor, biraz bekleyip tekrar deneyin mesajıyla karşılaştım. Peki…

On dakika sonra sabırsızlıkla tekrar deneyince şu harika video ile karşıladı beni site. Gözlerim doldu ne yalan söyleyeyim. Güzel birşeyle karşılaşınca onun tadını çıkartmaya başlayamadan evvel ya onu kaybedersem korkusuna kapılıyorum. Hemen sangaya gönderdim linki, bakın bunu koymuşlar siteye, koşun, kaldırılmadan izleyin yazdım. Neden kaldırsınlar insanlar daha yeni koydukları videoyu? Bilemem. Ama durum bu, zihnim sevdiğim bir şeyden mahrum kalma ihtimalimi hemen öyle hızlı ve güçlü bir şekilde ortaya sürüyor ki, sevdiğim o şeye kavuşma sevincimi boğuyor o korku. Anlık bir şey bu tabi, sonra hemen içimden o ses yükseliyor. O ses korkuların, zihnin, egonun ulaşamayacağı kadar derinden gelen, en kıymetli gerçeğimden haberdar olan ses. Söylediği şey çok basit, benim zihnimin duymak istemeyeceği kadar basit.

Uzattım lafı yine…

Dün önce bu işleri bitirdim sonra da dolunay yüzünden yoga yapmayacağım için biraz okuyayım dedim. Büyük hocamız Z.’nin Shadow Yoga resmi sitesine girip ismini posta listesine kaydettiren herkeslere üç ayda bir (shadow yoga quartely ❤ bir nevi) yolladığı mektupların ilkini okumaya başladım. Geçen baktığımda ayın etkilerini anlamaya başlamaya dair bir cümleye takılıp kalmıştım.

Çok güzel bir mektup bu Mayıs mektubu, zaman zaman açıp okumaya anlamaya çalışıyorum. Z. hocanın mektupları da Shadow yoga kitabımız gibi şifreli.

Shadow Yoga adını ilk defa o zamanlar tanışmadığım ama bloğunun takipçisi olduğum Defne ( o zaman hocam değildi ya adıyla hitap ediyordum kendisine 🙂 )’den duymuş sonra Los Angeles’da bir kitapçıda karşıma çıkınca düşünmeden (ne düşünücem dolar iki lira bile olmamış daha) sepete atıvermiştim. Kitaba tarih atmışım 21 Haziran 2012.

Sonraki üç yıl boyunca kitabı açmamla kapatmam bir oldu desem yeridir. Hevesleniyorum, elime alıp okumaya başlıyorum ama bir türlü içine giremiyor gerisin geri bırakıyorum. Kim bilir kaç defa. Panço’yla bile konuşmuştum bunu. Shadow yoga hakkında ne düşündüğünü merak ediyordum. Bende kitapları var, demişti, kitaba bakılacak olursa adam neden bahsettiğini biliyor. Dudak kıvırmıştım. Çünkü ben de aynı kitaba bakıp duruyordum ama baktıkça kafam daha da karışıyordu.

Ne zaman Defne Hoca’dan Shadow Yoga öğrenmeye başladım o zaman bu bilgeliğin kapısı biraz aralanmaya başladı benim için. Şifreli kanala sonunda abone olmuşum da görüntü nihayet düzelmiş gibi . Anladım ki bu kitap yalnız başına okunacak bir kitaptan ziyade bir hocanın rehberliğinde adım adım öğrenilecek bir kitap.

Dün izlediğim video ile, okuduğum sözler ile içimde çağlamaya başlayan can dolunay molunay dinlemez oldu sonunda. Baştan çıktım. İtiraf ederim. Son günlerde uçuş kaçış yüzünden yapamamaktan dolayı bir suçluluk eksiklik, bir özlem de duyuyordum. Bir de dolunayın İstanbul saatiyle gece 21:40’ta gerçekleşeceğini öğrenince içim iyice rahatladı. Ben dün yoga yaptım sanghamu.

Bu sabah da yaptım . Dolunayın üzeinden 12 saat kadar geçmişti. Çok zorlamadım, çok merhamet de etmedim. Çabaladığımı, beklenti içinde olduğumu hissettiğim anlarda dün okuduğum newsletter’daki şu cümleler yine rehberim oldu bu sabah.

‘Where there is hope, there is disappointment. Where there is doubt there is sorrow. These cannot be avoided without initiation. Both are great ills.’

Dün de bu cümlelerden ilham ile feysbuka şunları yazmıştım:

stüdyoya yürüyen bu adımları takip ediyor olmak ile ilgili, hocalarımın ardından yürüyor olmak ile ilgili zerre kadar şüphe yok içimde.varmayı umut ettiğim bir mertebe de yok. o zaman yolun neresinde olduğumla ilgili kaygılarım da çözülüyor. zihnim zaten kendiliğinden teslim oluyor. bedenimi de her sabah ben kendim teslim ediyorum. hocalarımıza, bu yolu birlikte yürüdüğüm canım sangha’ma ve nabzımda atan can’a şükürler olsun. aşk’la ❤

Bu sabah yogaya başlarken al canım dedim gülümseyerek; kendimi sana getirdim; etim de kemiğim de, kasım da canım da nefesim de senin olsun. Teslim. Kime dedim bilmiyorum 🙂

 

Matın Tezenesi Onur – BIRAK SENİ ‘BİR ŞEY’ SANSINLAR

Önceki yazımdan bu yana 24 saat bile geçmemişken yeniden merhaba sevgili okur!

Dün bugün de yogamı yapacağımı söylemiştim ki bu sabah uyanınca dolunay olduğunu hatırladım. Aslında fena da olmadı, okumam gereken bir sürü şey birikmişti, kahvaltımı yaptıktan sonra onlara daldım. Raymond Carver’ı duymuştum ama okumamıştım, Beliz hocayla yaptığımız yazarlık atölyesinde örnek olarak onun iki öyküsünü işleyeceğiz. İki hafta sonra da Defne hocayla yazarlık atölyemiz başlıyor, onun için de Murat Gülsoy’un kitabını okumam lazım ve bugün başladım.

Yazıya çiziye küstüğüm, kimsenin de bunu umursamamış olduğu -kim neden umursasın ki?- bir 3-4 yıl geçirdim. Elim kolum bağlı hissediyordum. Karşıma çıkan fırsatları bile değerlendiresim yoktu ve eş dost hiç düşünmeden elimin tersiyle “ittiğim” bu şahane olanakları değerlendirmediğim için şaşkınlıkla bakıyordu bana. Öğrencilik yıllarımda çok iddialı, çalışkan, hocalarının biriciği bir çocuk idim, profesyonel hayatta nasıl savruldumsa tüm sevgili hocalarım için bir hayal kırıklığına dönüşmüş oldum. Bu blog çok değerli bu sebepten, inadımı kırdı, üstelik sadece benim de değil, yazıyla zaten bir ilişkisi olan ya da hep bu konuda çekingen davrananları da içine doğru çekti.

Olmak ile yapmak arasındaki ilişki, fark ya da adı her neyse, hep tersinden işledi bende. Ne zaman bir şeye yönelik bir “olma” eğilimi baş gösterse bende, hemen oradan kaçarım. Bir şeyin, kişinin, durumun üzerinde ancak “iz bırakacak kadar”, üstelik belli belirsiz bir iz bırakacak kadar var olmak istedim hep. Biliyorum biraz garip, hem silikleşmek istiyorsun hem daha içeri girmeden ayak seslerinden tanınan birisin… Ne zaman yüzüm düşse ya da keyfim kaçık olsa etrafıma insanlar toplanır, sağolsun ilgilenirler, genellikle “hafif” bir kişilik olduğumdan olsa gerek en ufak bir mutsuz anımda sanki dünyanın sonu gelmiş gibi üstüme çullanırlar, bir şey diyemesem de daralır da daralırım… “Popüler biri” diye anılmaya başladığımdan beri de onu olmamak için çaba sarf ediyor gibiyim… Çünkü daha önce de söylemiştim, sıfatlarla anılmaktan nefret ederim. Her defasında bir ‘biçimin’ içine sıkıştırılmışım gibi hissediyorum ve tam da o anlarda kendimi anıldığım sıfatın aksini eylerken buluyorum. Bir ara “mütevazı” denmesinden ötürü çok rahatsız olduğum bir dönem vardı, aman Tanrım ne küstahtım, ‘mütevazı’ diye anılmamak için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar… Bu defa da ‘kibirli’ diye anılıyorsun tabii, kaç kaçabilirsen… Gıcık olduğum, tüylerimi diken diken eden laflar bunlar. Bir de niye bilmem “olumsuz” diye nitelenen sıfatlara o kadar gıcık olmam da övgü amacıyla söylenenler daha bir rahatsız eder beni. Yani “olumsuz” denen şeylerde bir hakikat ve dürüstlük varsa hoşuma gider tabii, yoksa kimse bana durup dururken sataşsın diye değil…

Konuyu bağlayacağım yer elbette yoga. Defne hocanın derste söylediği bir cümle hep kulaklarımda çınlar: ‘Yoganızı bir şeyi tamir etmek için kullanmayın.” Bu sanat için de geçerli, doğrudan “terapi” maksatlı değerlendirildiğinde içindeki çiçekler sonuna kadar açmaz, çünkü derdi “ruh” olan hiçbir disiplin/sistem bu kadar dolaysız bir “fayda” beklentisini sevmez. Aksine kendi haline bıraktığında ve “bakalım ne olacak” dediğinde heyecan verici bir hal alır. Ben yogamı tamir amaçlı kullanmayanlardan olamadığımı görüyorum. Kimsenin benden böyle bir şey beklediği yok ama hadi daha açık konuşayım, nasıl olur da benim gibi ‘duyarlı’ bir çocuk böyle basit/dünyevi arzuları aşamaz? Belki yogada bir 15 yıl devirsem ben de o noktaya gelebilirim tabii…

Bu faydacı yaklaşımım kendime karşı sinir ediyor beni. Hiç hoşnut değilim pragmatik yaklaşımlarımdan. Bunu ne yogaya, ne kendime, ne sanata yakıştırıyorum açıkçası…

Tüm “bir şey olmaktan” hoşlanmayanlara sevgilerimle…

indiryıl

 

 

Alper IV – Gün 15

 

Bugün dolunay olduğu için yoga yapmadım sangha. Dolunay ve yeni ay günleri mutlaka elime telefonumu alır, uzun uzun yatakta döner sonra da hemen kahvaltı hazırlamaya girişirim. Bugün öyle olmadı. Üniversite sınavına hazırlanan yeni bir öğrenci başlayacaktı. Gözümü açmamla odamı toparlamaya başlamam arasında beş saniye ya olmuştur ya olmamıştır. Salon da felaket haldeydi. Minik kız kardeşim nedense bu aralar odasından salona taşındı her sabah pembe yorganlar oyuncak pandalar salonda cirit atıyor. Salonun kapısını kapatıp üstümü değiştirmeye giderken güvenlikten aradılar. Defne Hoca’nın şu yazısındaki gibiydim.

Gelen öğrenci de yogayla ilgileniyormuş. Hatta teyzesi yoga hocasıymış yeni bir stüdyo açmayı düşünüyormuş. Bana hangi stüdyoya gittiğimi sordu. Az çok tahmin edeceğiniz gibi gözlerimi devirip sıkıla sıkıla “benim yaptığım yoga sizinkilere benzemez ” tadında cevaplar verecektim ki dur bakalım dedim. Sadece sorulara cevap ver. Neydi soru?

Hangi stüdyo?

Atölye Yeşil.

Nerede bu stüdyo?

Gayrettepe.

Tamam bitti. İste bu kadar. Muhabbet uzamadı. Kimseyi hor görmeden (ya da en azından hor gördüğümü çaktırmadan), göz devirmeden ve şedov hakkında yanlış bir imaj çizmeden konuşmanın içinden çıkmış oldum. Başka sorular gelmeden haftaya Mozart sonatın birinci bölümümü nasıl beklediğimi sokuşturup konuyu da başarılı bir şekilde değiştirmiş oldum.

Geçen yazımda bu aralar piyano çalışmadığımdan bahsetmiştim. Dün sabah ikinci prelüdü yapıp bilgisayar karşısına oturmuş Defne Hoca’nın eski yazılarını karıştırırken çok da eski olmayan şu yazıyı tekrar okudum. Biraz gaza gelip  pranamın hatrına bir saat piyano çalışmaya karar vermiştim ki geçen yaz birlikte çalıştığım, Barcelona’da yaşayan piyano gurumdan çalmamı tavsiye ettiği parçaların listesi geldi. Bunu işaret olarak alıp hemen çalışmaya oturdum. Hiçbir halt olmadı. Kendimi iyi de hissetmedim kötü de. Ödevini yapmış bir öğrencinin iç huzuru bile olmadı. Şimdi bunu yazarken bir kıpırtı oldu yüreğimde. Gidip biraz çalışayım.

Kendine iyi bak sanghamou.

 

 

 

Matın Tezenesi Onur – KAŞ’ın ŞAHİKA’sı

Uzun bir aradan sonra merhaba sevgili okur, merhaba sangha, merhabaa… Uzun dediysem 1 ayı geçkin bir süreden bahsediyorum, amma bana bir asır gibi geldi. Bu arada bir kere daha anladım ki düzenli yazmak düzenli yoga yapmaktan daha iyi geliyor bana, daha “köklendiriyor”, kafamı berrak hale getiriyor.

Bu aralar keyfim pek yerinde. Geçen ay bu zamanlar Kaş’taydım, tam dolunayın benim burcum balıkta olduğu dönem, bok gibiydim desem abartmış sayılmam, neyse ki bu ay kendime geldim, kısmetse “merkezimde kalmayı” düşünüyorum ya hayırlısı be gülüm…

Kaş’ta üç gün geçirdim. Fethiye taraflarındayken tesadüfen o yana geçtim, zaten bahsettiğim geçen ay boyunca bu kadar “akışa bıraktığım” bir dönem geçirmemiştim. Hiçbir konuda planlama yapmadan çıktım yola ve öyle de bitirdim. Baktım cebimde param kalmamış, hadi eve döneyim dedim… Kaş’a gittiğimde ilk günü “kaşkafası” adlı bir campingde geçirdim, daha oraya gitmeden kafamda bir “görünmeden geçip gitme” isteği vardı, görünmez olmak istiyordum, kimse bana ilişmesin, soru sormasın filan… Bir ölçüye kadar başarılı olmadım denemez ama kamp alanına girdiğim gibi beni yoga dünyasındaki “popülaritemden”  tanıyan, Kaş’ta yaşayan bir yoga hocası ile karşı karşıya geldim. Adımı bile biliyor! Verdiği sorulara nazikçe yanıt vermedim, o da neyse ki birkaç sorudan sonra anladı da üstüme gelmedi. Ertesi sabah o kamptan çıktım ve kendimi üçüncü sınıf bir pansiyona attım. Aynı şekilde üçüncü gün ise başka bir motele geçiş yaptım. Arzum Anayurt Oteli’ndeki Şahika Tekand’ın icra ettiği gizemli kadını oynamaktı. Arzum demeyeyim de içinde bulunduğum hal beni o “modele” yaklaştırdı daha çok. Havamdan geçilmiyordu da denebilir. Ben niyeyse entelektüel ortamlarda “cahil”, dünyanın en kendi halindeki yerinde de Eski İstanbullu havalarına bürünürüm, o kadar yapay bir zarafet halesi kaplar ki bedenimi biraz daha kaptırsam Kaş sahilinde parmak ucunda yürüyebilirdim bile. Sigarayı tutan elim derhal değişti, daha birkaç gün önce Fethiye’deki gözden uzak Yediburunlar Lighthouse’un gece karanlığında korkudan omuzlarını kabarta kabarta yürüyen çelebimsi delikanlı gitmiş yerine Yaz Bekarı’ndaki Audrey kızımız gelmiş gibi bir dönüşüm… O havam ta ki 3. ve son motelimden çıkıp elimde bavulumu sürüyerek görünmezlik deneyimimi sürdürmeye çalışırken “kaşkafası”nda tanıştığım iki kişiye rastlamak tüm havamı söndürdü. Orada da yakalanacak birilerini bulmakta hiç zorlanmadım yani! Tabii ki bakışlarından bana “hülyalara dalmış, naif, kırılgan ve gizemli” sıfatlarını yakıştırmaktan çok “Bu ne deli deli geziniyor ortada, derdi yok dert sahibi olmaya gelmiş” diye baktıklarını görebiliyordum. Tüm havasıyla podyumda yürürken birden ayağı takılıp devrilen bir Cindy Crawford gibi hissettim ve yanlarından hızla uzaklaştım…

şah

Anayurt Oteli’nden Şahika ablamız, karizmatik deyince bu kadın gelir aklıma hep.

Yogamı aksatmamaya özen gösteriyorum. Hatta dün Pınar Üstün’ün (bloğumuzun Pınar’ı, evet) açtığı Hatha Yoga kursuna başladım, bugün de üşenmeyip yogamı yaptım ve yarın da yapacağım. Bundan sonra bir süre her salı akşamı Pınar’ın derslerindeyim… Bugün de bir başka başlangıç, Beliz Güçbilmez ile “öykü kurma teknikleri” hakkında bir atölyeye katıldım. 6 gün boyunca her akşam 19:00-21:00 saatleri arasında Kadıköy’de olacağım ve çok heyecanlıyım, mutluyum. Beliz hocayla yeniden bir araya gelmek, onu dinlemek büyük keyif. Üniversitedeki yazarlık, eleştiri ve tiyatro tarihi/teorisi hocalarımdandı, hala öyle. Hep dediğim gibi hayatımda başıma gelen en güzel ortak nokta karşıma hep iyi hocaların çıkması oldu. Ayrıca DTCF Tiyatro’dan olmakla da her zaman övünmüşümdür, hocalarıyla da elbette.

Yarına okumam gereken bir öykü var, bu seferlik benden bu kadar, yeni ve daha kapsamlı yazılar için bir tohum olsun dedim…

Sağlıcakla.

Alper IV – Gün 12

Selam sangha,

Yaz bir günde geldiği gibi bir günde de gitti. Geçen hafta yüzüyor oluşuma inanamıyorum. İnstastorilerde de kahve, battaniye, kapalı hava, sararan yapraklar ve hangi tür olduğunu asla tahin edemeyeceğim kuşların göçü baş rolde. Bu bayağı bulduğum romantizmden ben de nasibimi aldım herhalde canım Belgrad Ormanları’na gidip renk değiştiren ağaçları izleyerek bisiklete binmek istiyor. Düşününce bu planın hayalinin gerçeğinden daha cazip olduğuna ikna oldum. Bisikleti arabaya takmaya, taksam da arkamda bisikletle içinde FSM ve Büyükdere Caddesi’ni de barındıran 33 kilometrelik yola üşendim. Hem güneş de açtı bu romantik plan suya düştü.

Bu sabah da bol parantezli bir yoga yaptım. Suçide de uzun uzun oturdum(Persepolis, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, bir Fransızca gramer kitabı ve annemin kütüphanesinden alınan üç İngilizce sözlüğün değerli katkılarıyla). Eskiden yaptığım ve yaparken hep The Walk filmindeki sahnelerin aklıma geldiği denge hareketlerini de yaptım. Fiziksel dengeyi zihinsel dengeyle çok alakalı bulurum her nedense. Birinden mi duydum kendi kendime mi uydurdum bilmiyorum. Muhtemelen öyle inandığım için denge hareketlerini yaptıktan sonra çok dingin hissediyorum.

Bu aralar yine piyano çalışmıyorum. Bahane de bulmuyorum. Sadece çalışmıyorum. Oysa çok iyi biliyorum ki no medır vat her gün çalışmam gerekiyor. Leros’tan geldiğimden beri sevdiğim parçaları kursa yeni gelen, anadalı piyano olmadığı halde piyano dersleri veren hocaya artistlik yapmak (halbuki kadıncağızın hiçbir derdi yok benimle) için yan odasında çalmak dışında elimi sürmedim.  Birden Ocak gelecek ve ben piyano çalışmayalı üç ay olmuş olacak diye korkuyorum.

Sizlere sonbahara çok yakıştırdığım J. S. Bach’ın do minör Fransız Süiti ile veda ediyorum. Klavseni çalan ve arkadaki çiçekli koltuğun sahibi abla Avusturya’da yaşayan İtalyan çembalist Chiara Massini.

 

fatma- 12. gün- bana yolculuk deme n’olur…

Leros’ta karşıladığımız yeni ay ne ara bu kadar büyümüş diye düşünüyorum havalimanın girişinde ayla karşılaşınca. Ayın  bir hali var ya hani; sanki başını merakla aşağı eğiyor biraz. İşte o zaman açısı sokak lambalarıyla aynı oluyor. Ben kafamı kaldırıp ona bakıyorum, o boynunu bükmüş bana bakıyor. Ay pardon sokak lambası sandım ben sizi diyorum kendisine. Gülümseşiyoruz.

Bir sonraki karşılaşmamız on sekiz gerçek saat ve beş saat dilimi sonra; ertesi akşam. Gündüzü uçarak yutan bir iş gününün sonunda Taipei’de ay çoktan daha tombul. Kısa yürüyüşün ardından otele dönerken sol yanımda kocaman bir reklam tabelası var.

IMG_1660

Kafamı kaldırınca aynının çok daha büyük bir versiyonunu bir koca binanın cephesi boyunca aydınlatılmış halde  görüyorum. Yoga  kursumuz için bir uçak, iki tekne ve daha bir sürü başka vesait ile çıktığım bir yolculuktan yeni dönüp daha dinlenemeden bu sefer de iş için bunca saat yol geldikten sonra bu yoga journey lafı hiç hoşuma gitmiyor. Halbuki ben de kim bilir kaç defa kullandım bu tabiri; yoga yolculuğum, benim yoga yolculuğum. Meh!

Nereye gidiyoruz hemşire? Niye bu kadar hazırlanıyoruz, son moda taytlar, son model matlar, bralar, üyelikler, festivaller, ithal hocalar, eğitimler, kamplar, inzivalar…. Ne oluyoruz? Kimseyi tenkit etmek değil amacım, kendime de soruyorum aynı soruyu; nereye gidiyorsun hemşire? Geri dön!

Yolculuk lafının canımı neden böyle sıktığını merak ediyorum, cevap hemen geliyor. Yolculuk deyince ben hemen  bir yere gideceğiz ama sonra eve geri döneceğiz diye düşünüyorum. İş için düştüğüm, tatil için ya da uzaklarda yaşayan yoga öğretmenlerim ile olmak için çıktığım yollardan hep eve döndüm çünkü. Yolda hep daha özgür, daha hafif, daha mutlu hissettim; eve dönüşlerdeyse hep biraz buruk. Eve dönerken bunca yıldır içini doldurduğum kimliğimin gerektirdiği ne ise onu giyinmek zorunda hissettim kendimi. Hep biraz dar geldi o giyisi.

Yoga yolculuğu deyişi bir de yogayı ”orada bir köy var uzakta”  gibi bir yere yerleştirdiğinden sevimsiz geliyor galiba kulağıma. Bana yolculuk deme nolur. Şöyle şeyler duyuyorum: Yoga orada, olduğun yerden uzakta. Yola düş, ona er! Sonra geri dön ve hayatına kaldığın yerden devam et. Varmak istediğin  ferah alan, olmak istediğin rahat Fatma hep o yolun sonunda. O yol aranızda engel. Uzaklık. Mesafe.

Bunlar benim son derece kişisel ve son derece sıkıcı sıkıntılarım. İç sesim gidilecek bir yer yok deyip duruyor. Bir yere gitme, buraya geri dön. Varılacak bir yer yok. Çok gittin. Hep gittin. Hep kaçtın. Geri dön. Yoga yolculuk değil yolun kendisi diye tekrarlıyorum. İçimde konuşup duran,  görünüşte kimseleri ama en başta kendini hiç beğenemeyen  o ses susunca bunu biliyorum.  Doğru mu söylüyor, yanlış mı söylüyor diye düşünmeksizin kulak verip sansürlemeden yazınca bir sürü şey öğreniyorum  o sesten kendim hakkında. Burada böyle kendi kendime konuşuyorum huzurunuzda. Neyse…

Leros’ta yatak odalarımızın kapılarının açıldığı salonu kullandık yoga alanımız olarak. Gün içerisinde Beste ile paylaştığım odama gitmek için o salondan her geçtiğimde hala varlığımızla dopdolu geldi o alan bana. Ayakkabılarımı dış kapıda çıkartıp içeri adım attığım her sefer sanki kutsal bir alana giriyormuşum gibi düşündüm. Son gün kapıda durup son defa içeriye baktığımda artık boştu salon. Yogamız da bizimle birlikte toparlanmış, salondan çekilmiş sanki. Bundan daha güzel ne olabilir, nefeslerimizle bedenlerimizle yarattığımız şey  kadar, yaşam kadar güzel ve kutsal ne olabilir? Biz canımız ile doldurmuyorsak içlerini ne salonlar yaşıyor ne de asanalar. Bu boş haliyle olduğundan daha geniş gözüken bu salonu bir başka salon ile eşleştiriverdi hemen zihnim. Küçükken ailemle gittiğim, hatta ara sıra bir kaç günlüğüne yatıya kaldığım bir köy evini hatırladım. Kimin eviydi anneme sorsam bilir ama benim hafızamda akrabalar üzerine yağmur yağmış suluboya gibiler…herkes birbirine karışıyor. İki kanatlı evin sağı ile solu arasında, her iki yandan kapıların açıldığı aynı böyle kocaman ve bomboş bir alan vardı. Ben küçük olduğumdan mı öyle kocaman gelirdi o salon bana bilmiyorum ama  bir evin içinde hiç bir eşya olmayan, hiç bir amaçla kullanılmayan böyle bir alana sahip  oluşu beni acayip mutlu ederdi. O  ferah alanın içinde bir uçtan diğerine döne döne koşarak, kahkahalar atarak, dans edip şarkı söyleyerek epey  zaman geçirirdim. Öyle bir ferahlık duygusuna ulaşmak için zamanda bir yolculuk mu yapmam lazım?

Bu yolculukta; yogik yolculuğumu demiyorum, yoga kursuna katılabilmek için yaptığım çok vesaitli fiziksel yolculukta ne çok endişelendim, ne çok içim daraldı bir bilseniz. Ağzımdan çıkan her kaygı cümlesini kulağım işittikçe üzüldüm de.

Bu gün kırmızı çadırın kapısında oturduğum günlerin üçüncüsü. Günlerdir en çok duyduğum şey boş konuşmalarım. Boşluğu doldurmak için manasız laflar edişim. O manasız laflarla kendimi hiç istemediğim şeylere bağlayışım. Sıkış tıkış; içimi ve dışımı dolduruşum.

Kafamda bir boş alan yaratmak istiyorum. Kalbimde bir başka boş alan. Bedenimde boş alanlar. Hayatımda. Sözlerimin arasında. Sonra içinde kahkahalarla, döne döne koşmak, sadece rüyalarımda yapabildiğim gibi parandeler atabilmek.

Uzundur yazmadığımdan galiba bu yazı böyle birazcık kopuk kopuk. Yarın sabah kalkıp o kopuklukları yoga ile birbirine bağlayacağım. Daracık şekillere girip girip içimde ferahlıklar yaratacağım. Bir yere gitmeden bir hale varacağım. Olan neyse o. Hocamın dediği gibi:  Olan ne ise gerçek o. Ne gerçek ise o oluyor. Burada ve şimdi.

 

Ali – Yol Yorgunu

Sevgili Sangha,

Kifayetsiz kalacaklarından değil, doğru şekilde bir araya getirebilsem çok şey anlatacaklar da, ben kelimeleri doğru sıraya dizmesini beceremiyorum.

Uyandım, elimi yüzümü yıkayıp lenslerimi taktım. Dişlerimi fırçaladım ve odadan dışarı adımımı atıp, sırtımı duvara dayayıp oturdum. Odalarından yeni çıkanlarla birlikte, birer ikişer (eksiklerimiz olsa da) sanghayı tamamladık ve Defne Hoca’nın da odasından çıkıp teşrif edeceği ana kadar kimimiz sohbet ederken, kimimiz sessizce bekledik. Bir hayalim vardı, o geldi aklıma. Her odasında sevdiklerimin onları hatırladığım haliyle yaşamaya devam ettiği koca bir şato vardı. Üniversitede arkadaşlarla birlikte kaldığımız evin salonu hemen üst kattaydı mesela, alt kata inince anneannem çocukluğumda ziyaretine gittiğim salonunda oturmuş beni bekliyor oluyordu… sevgilim ve kedimle yaşadığım evin yatak odası hemen yandaydı… avluda anaokulunda demirlerinden kendimizi sarkıttığımız oyun bahçesi duruyordu…

İşte hayalimdeki şatonun yeni bir odası da Leros kampımızın üst katı oldu artık. Sanghamla ve hocamla bu kadar çabuk bir araya gelebilmek hayal gibiydi.

En çok dönmek korkutuyordu beni. Güzel bir yere giderken, döneceğim gerçeğini hep göz ardı ederek gülümsemeye devam ederim ve ilk günün dönüşe en uzak gün olduğunu hatırlatırım kendime.

Döndük. Korktuğum kadar kötü olmadı. Bir iki gün hafif nezle evde geçirince alışması daha kolay oldu. Çekilen fotoğrafları ayıkla, haftasonuna plan yap derken, deniz mahsullerine ve özellikle Ege denizine duyulan özlem yerini hoş anılara ve önümüzde yapılacaklara bıraktı.

Yoga yapmadığım günler (artık bir ay içerisinde en fazla bir iki güne tekabül ediyor) kafamın içindeki sesleri susturamaz oluyorum. Sanki yoga yaparken durulmuş dalgalar, fırsat kolluyormuş gibi hücum ediyorlar. Sen misin yapmayan, al sana! Laf laf laf laf…

Öyle şeyler görür ki uzaklara giden biri,
Gerçeklik sandığı şeyden çok uzaktır.
Yurdunda anlattığında sonra bunları,
Çoğunlukla yalancıya çıkar adı.
Dikkafalı halk inanmaz ona,
Görmemişse, açıkça hissetmemişse.
Tahmin ederim ki, toylar da,
Şarkıma pek inanmayacaktır.

Doğu Yolculuğu – Hermann Hesse

Ayla birlikte yükselmek ve düşmek… her günün bir diğerinden farklı olacağını kabullenmek… kendi hallerime saygıyla…

Sangha’ma selam olsun,

Sanghasızlık başa bela,

Sangha’dan biri benim sevdiceğim.

IMG_2632

“Yol Yorgunu” by Fatma Şafak Pınarbaşı