Fatoş II- Gün 4

En zor üç günü atlattık sevgili yogacılar. Bir kitapta okumuştum, insan evladının yeni bir fikre ya da başlangıca olan motivasyonu tam 72 saat, yani 3 gün sürüyormuş. Sonra öteleme, erteleme başlıyormuş. Ben kendi motivasyonumda dün ve bugün bir düşüş gözlemlemekteyim. Demek ki sıradan bir insan evladıyım. Ne mutlu bana.

Ama sevgili hocam sanki bunu seziyor ve ben ne zaman düşüşe geçsem, uzatıveriyor elini. Mükemmel zamanlama. Bazen 28 gün yoga yazarlarının yazdığı yazılar da aynı etkiyi yaratıyor. Tam düşecekken tutuyorsunuz beni kollarımdan.

Sabah erken kalktım ama yoga yapasım gelmedi hemen. Uyuyasım geldi. Ben ❤ uyku. Sonra güzel bir duş aldım. Susam yağını sürdüm orama burama. Yoga çalışmama birkaç parantez daha ekledim. Biraz sınırları zorlamalı bir çalışma oldu. Prelüdün son hareketini yaparken alnımdan ve suratımdan akan sular ağzıma burnuma geri girdi. Yoo, hiç iğrenç değil bence. Tam oturmalara başlamadan önce navasana yapayım derken kendimi şavasanada buldum.

Yerde mat yoktu. Uzandım ve vücuduma kulak verdim. Kalbimin atışını duyunca, büyülendim. Diyeceksiniz ki hiç mi kalbinin atışını duymadın ey cahil? Tabii ki duydum, ama böyle duymamıştım. Daha önce tansiyonum oynadığında, koştuğumda, konserlerden önce heyecan sarınca, ağır spor yaptığımda ya da çok korktuğumdaki gibi atmıyordu. Yavaş yavaş, emin ve çok kuvvetli atıyordu. Güçlü ve huzurlu. Her atışta bütün vücudum dalgalanıyordu. Hatta belki parkeler bile. Ya da bana öyle geldi. Çok güzel bir his.

Titremeler, seyremeler ve dalgalanmalar ılınma kısmında bile devam ediyordu. Motivasyonum geri geldi. Manyak mıyım, neyim? Bir üç gün daha idare eder herhalde. Sonra bir daha düşüş. Bu da motivasyon döngüsü mü acaba?

 

Elif_Gün 3: MİNİK ADIMLAR 


Bugün yoga harikaydı. O kadar iyi hissetim ki… 
Bunu yazarken biraz utandığımı fark ettim. İçimdeki cıkcıklayan teyze hala aktif demek. Bu konuda anlaştık sanıyordum ama “bu kadar acı yaşanırken…” diye başlayacak izin versem. “Ayıp, nispet yapar gibi…” 

Yaşadığım, sahip olduğum, yaptığım güzel şeyleri öyle uluorta herkese sergilememem gerektiği fikriyle büyüdüm ben, sanıyorum büyük çoğunlukla aynı şekilde. Bir gün içimde bunun yanlış olduğuna dair çok güçlü bir duygu belirdi. Bu duygunun geldiği anı hatırlıyorum; birisi yaptığı hayır işlerini gizlediği için takdir ediliyordu gıyabında. İnsanlar ne çok iyilik ve güzellik yapıyorlar/yaşıyorlar ve sanki ayıpmış gibi saklanıyor ve saklıyorlardı. Yüzünde ağırbaşlı bir gülümseme ve utanç hissiyle teşekkürleri takdirleri kabul edememe hali ne kadar tanıdıktı. 

Yanlıştı bu duruş, çünkü güzel olan şeyler büyütülmeli, anlatılmalı, çoğaltılmalıydı. Tamam alçakgönüllülük güzel şeydi ama her şeyin fazlası zarardı. O zaman bu fikrin coşkusuna kapılmış, üzerine konuşmuş tartışmış, kararlar almıştım. Kolay olduğunu düşünmüştüm: güzel olan şeylere odaklanacak, daha çok iltifat edecek, takdir edecek ve sevgiyle kabul edecektim bana gelenleri. Kendimi de fark etmeye başlamıştım. Yakın çevrem olmayan kişilerin yanında o saklananlardan, saklayanlardan oluyordum sık sık. Takdir edilirken gözlerimi nereye dikeceğimi bilememekteydim, iltifatları büyük bir hızla bakan gözlere iade etmekteydim, “ben ne yaptım ki?” dilimin ucunda her an etrafa saçılmak üzere beklemekteydi… Bir de tabi içimdeki teyze vardı, Facebook’ta yediğini giydiğini paylaşanlara cıkcıklar dururdu, böbürlenmelere hiç tahammülü yoktu.

Ortada utanılacak, ayıplanacak bir şey yok, kutlanacak, sevinilecek, paylaşılarak çoğaltılacak şeyler var. Fikrim buydu, ama duygum pek orada değildi, neredeyse kızaracak yanaklarım da. 

Fark etmek kolay şey, dönüştürmek zaman alıyor. Minik adımlar; bir gün birinin iltifatını kabul edip gözlerinin içine bakarak teşekkür ettiğimde, takdir edildiğimde içimde yükselen tatmin olma hissini fark edip kendime gülümseyebildiğimde, hiç tanımadığım birilerine yaptığım iyi şeyleri anlatabildiğimde atmış oluyorum o adımları. Teyzenin de çatık kaşları, kısık gözleri yerini anlayışlı gülümseyen bir surata bırakıyor ben adım attıkça. 

“Bugün yoga harikaydı” başlangıç cümlesini yazıp da sildiğimde bir adım daha atmam gerektiğini fark ettim, çoktan geldik sanıyordum ama olsun atarım. 

Gün 3

Bugün yoga harikaydı. 20 dakika meditasyonun üstüne 1,5 saat yoga yaptım. Bittiğinde içimdeki pozitif enerjiyi daha da yaymak için malamı alıp her bir taşta bir başka şeye/kişiye uzun uzun şükrettim. Bu sefer karıştırmadım ekolleri. Kundalini’yi hemen hathanın ya da ashtanganın ardına koyuyor olmamın sebebinin “bir kere oturdum mata bir daha oturamam” düşüncesi olduğunu fark ettim. Otururum. Vaktim VAR. Oturdum da, akşam herkes yattıktan sonra…

🙏

U. Pınar – Gün 3


Merhaba!

Herkesin yazılarını okumaya çalışıyorum, okuyabildiklerim bana yoga yapmak ve yazmak için daha çok ilham veriyor. Aranızda olduğum için çok mutluyum.

Asana pratiği yapılmamış, yazısı geç kalmış bir gündü. Evimi özlediğim, huzursuzluğun devam ettiği ve bununla beraber bolca “şimdi”de kalabilme pratiği yapabildiğim bir gün. Saatin 18.00 (dönüş motor saati) olmasını iple çekerken, insan olmak zor gelse de kendimi biraz iletişim için sokağa attım (evde kalıp pratiğimi yapmadığım için de sürekli içim içimi yedi 😊) ve motora bindiğimde, kendime geldim. Sevinç içindeydim, ben gibiydim tekrar, bu büyük değişiklik arkadaşlarımı bile şaşırttı. Her zaman büyük bir coşkuyla gittiğim Çınarcık’tan bu kadar mutlu ayrılmak, içimi burktu da bir yandan. 

Niyetim eve gittiğimde asana pratiğimi yapmaktı ama yatağıma kavuşmanın mutluluğuyla uyumanın daha iyi geleceği aşikardı.

Teşekkür ederim ❤️

Volkan II – Gün 3

Yoga, hayatıma bundan 1 sene 4 ay önce Günsu Engin’in harika kampıyla girdi. İlk günün akşamında yaptırdığı Yin yoga’nın büyüsüne kapıldım adeta ve o büyüden uyanmamak istercesine Ankara’ya dönünce Zeynep Aksoy’un eğitimiyle karşılaştım. Tabiki sorgulayan yönüm bi sürü şey çıkardı önüme. Kim acaba Zeynep Aksoy? Neler oluyo eğitimde. Yin yoga yaptırcak mı? Başka şeyler de yaptıracak mı? Evet yaaa eğitime bile yoga yapmak için gitmiştim aslında. Sürekli fiziksel hareketler yapıp rahatlayacaktım. Bilmiyordum ki YOGA’nın aslında ne olduğunu. Buluşmalar birbirini takip ederken Zeynep’in derin bilgilerinden faydalanma şansına eriştim ve dahada meraklanarak dahada üstüne gittim ve gün beni buraya getirdi. Harika insanlar, harika bir topluluk ve gittikçe derinleşen dostluklar kazandım, kazanmaya da devam ediyorum. Hatta sevgili Brocum Gülçin bugün Amerika’ya doğru yollara düştü. İçimden geldi bugün mesaj attım. ” Yolun çok güzel geçsin, seni çok özliycem ” diye. Tabiki onu ordayken serbest bırakmicam. Tanıştığımız günden beri beni rahatlatan bir enerjisi var. Bazen hocam oluyo, bazen akılverenim, bazen de dedikodu partnerim😘. Ama o enerjisi beni her sesini duyduğumda, her sarılışında o güzel enerjisinin içine tekrar çekip şarj ediyo. Eğitimin bana kazandırdığı en güzel hediyelerden biri ve gerçekten çok çok iyi bir hoca. Hemen gelsin de yeni öğrendiklerini bize de aktarsın.

Gelelim bugünkü serüvenime. Aslında yukarda anlattıklarımın bugünle de ilgisi var. 2. Döngüye girerken daha çok hareket etmekle ilgili bir niyetim vardı. Yogadan başka bir disiplin. Bugün spor salonuna gidip bu niyete başlangıç yaptım. Yogaya başlamadan önce 3 sene nerdeyse her gün fitness yapıyodum. İnsan kaybetmeden değerini anlamıyo geeçekten. Ben de sağlığımı kaybetmeden spor ve beslenmenin değerini anlamayanlardanım. Vücuduma nasıl davrandığımı bilmeden yaşayıp gidiyomuşum. Sağlıksız beslenme ve harketsizlikten 103 kiloya çıkıp şeker komasına girince değerini anlayabildim. ( Evet 103😘 bu da başka bir yazının konusu olsun.) 

Neyse bugğn spora fitnessa yeniden başladım. Ağırlıkların yanına giderken bir yabancılık çekmedim diil. Bununla birlikte kafamda o kadar çok bilgi var ki. Artık uygulamanın zamanı gelmişti. Postür kaslarımı nasıl çalıştırmam gerektiğini biliyodum artık. ( Sanki önceden postür kasının ne olduğunu biliyorum ya🤓. Bilinçli yaptığımı düşünürken bile ne yanlış hareketler😱) Konsantrik çalışmayla o kasları nasıl uyardığımı bilmem ve bunu uygulamak tabiki harika oldu. Eee artık yoga da yapıyorum. Yavaş yavaş vücudu da tanıyorum. 28gün yoganın sonunda tabikş bırakmamay devam edicem ve kaslara hakettiği değeri vericem artık💪🏻. Artık burda biraz gereksiz oldu tabi. Yoga pozlarını yaparken de bunlara dikkat ediyorum. ( Görkem saolsun. Eğitimi tekrar etse de ben 3. kez gitsem🤓🤓🤓) 

Çok dağıttım yazıyı amma yazasım varmış. Tama m yeter artık Volkan. Okuyan ahali buraya kadar bile gelememiştir. Sonuca bağla🤗. Demem o ki harikaaaaaa geldi bugün spor salonuna gitmek ve hareket etmek. Ama en harikası sporun sonuna yoga akışımı eklemek oldu. 25 dakikalık bir akış yaptım. Yine kendime ders verdim. Ooooh sefam olsun. Hep imrenerek bakardım spor salonunda yoga hareketleri yapan insanlara. Bunlar ne yapıyo ki diye ama hep zor gelirdi. Çünkü hemen ağırlıkları kaldırıp gitmek isterdim. Ama artık o yin enerjimi de hayatıma tatbik edebiliyorum. Hep sölüyorum sölemeye fe devam edicem. 

İYİ Kİ🙏🏻🙏🏻🙏🏻

Irem 3- gun 3

Bugun son donem yasadigim en keyifli gundu. Nedeni, tum gun hicbirsey yapmadim. Daha dogrusu birseyler tabi ki yaptim da, planli bir gun degildi. Yetismek icin caba gostermedim hicbir programa. Normalde gune 7 30, en gec 8 gibi uyanarak baslarim. Tatil gunleri de dahil. Yataktan cikmam bir sure alir bazen, bazen de hemen firlarim, gune gore degisir.

Dun gece 3e dogru yatmanin verdigi uykusuzlukla, 9 30 da alarmsiz kendim uyandim. 6 saat uyku cok onemli. En az beden 6 saat uyumali, en fazla da 6 saat, gerisi vakit kaybi. “Ben 8 saat saat uyumazsam kendime gelemem” diyenlerdensen, senin zihnin oyunu o. Bir yerde okumustum, sonra bir de bi hocamdan duydum. Bana inandirici geldiydi o zaman. Hatta biraz daha bilgi edineyim diye uyku uzerine bir kitap aldim da, daha baslamadim. Baslayinca paylasirim icerigi sizinle.

Konuya donelim, sabah kendi kendime uyanip biraz daha uyuyayim diince saat oldu 10 30 kalkis. Kahvalti hazirlamak, en yavas halimle 1 saat surdu. 11 30 gibi balkonda minnos bir tabure uzerinde Cilek’le kahvaltimizi yaptik. 2 saat surdu kahvalti. En sevdigim ogun oldugundan, ve cok yavas yemek yedigimden, eger kosturacak yer de yoksa, ne kadar uzun surerse kahvalti, o kadar zevk verir bana. Haz ogunu diyebiliriz. Balkonda biraz guneslendikten sonra, kanepeye uzanmaya dogru hamlemi yaptim kitabimi okumak icin. Fakat o aci ani yasadim. Kitabim yok, bildigin kayip. Ne tekirdagdaki evde ne arabada ne de evimde cikti, Defne Suman’in Yaz Sicagi isimli kitabini okuyordum. Pek icime oturdu, neyse kismet artik yenisini alacagim bir ara, simdi baska yarim biraktigim bir kitaba gectim. Derken tabi ki uyku geldi ve hop yataga attim kendimi. 2,5 saat araliksiz uyumusum. Boyle durumlarda ucak modundaki telefon en sevdigim. Uyandim, acikmistim. Canim karpuz cekti.  Tekirdag donusu karpuz kavun almamak olmaz. Hemen dun aldigim super tatli karpuzu kestim, oh mis tavsiye ederim. Karpuz almak icin oraya gidebilirim tekrar! O kadar sevdigim bir meyvedir.

Baktim saat 5 45, eh dedim, yoga ister bu beden. Hem yarin sabah studyoyu ben acacagim icin, anahtari da almam lazim. Hop kalktim, matimi omzuma taktim Cihangir Yoga caddeye Chris’in herkese acik seviye dersine yurudum. Evden yurumem 15 dk maksimum, eski eve gore cok yakinim.

Sinifin kalabalikligini maksimum: 64 kisi. Yarisi biz hocalar, diger yarisi da mudavimler.

Eskiden boyle kalabalik ders gordugumde kacar girmezdim derse. O donem ogrenciydim. Terlersem ne olur, yan mattaki terlerse naparim, ya terli teniyle degerse bana, ay o hareketleri yapamicam, rezil olucam gibi, su an tuhaf gelen, o donem cok normalmis gibi kabullendigim, zihinsel kaliplarim vardi. Zamanla yumusuyor insan. Yeter ki durumu farket, ve icinde biraz durmaya birak kendini. Icinden gecince, seni rahatsiz etmemeye basliyor. Les gibi koktugum da oldu, cok terleyen birileriyle ders yaptigim da oldu. Bir yerden sonra hic umrum olmadi. Hepsi zihinde bitiyor.  Kendin matin ustunde kendinle oldun mu, kiriliyor kaliplar, degil 64, 644 kisi olsa farketmiyor oracikta.

Sinifin en on, en sag kosesinde, sadece matim kadar yerde yaptim dersi ve Chris’le pratik tabi ki cok iyiydi. Inversion olmayan bir dersti, onun yerine hic haz etmedigim vasisthasanayi 3 tur yaptirdi. Su pozla bir turlu barisamiyorum (yanda gorebilirsiniz durumu). Flexmobility sendrome olaran biri olarak, eklemlerimde kontrolum neredeyse yok. Dirseklerim beni cok zorlasa da bu pozda, yine de asla vazgecmiyorum ve deniyorum. Bir gun olacak tam hakkiyla. 3lemenin sonunda camatkarasana(wildthing) ile noktalatti ki en sevdigim bolumuydu dersin. Uzun bir shavasanayla noktaladik dersi. Iyi ki katilmisim. Cikista yoga sahil ekibiyle yemek yedik, yine plansiz bir durum benim icin, karni doyurup eve yurudum ve sizlere bu satirlari yaziyorum simdi.

Kendine vakit ayir ve hicbirsey planlamadan bir gun gecir. 4 guncuk tatil o kadar iyi geldi ki, yarin is olmasini dert bile etmiyorum o derece 🙂

Yarin yogun gun, pratik yapamicam 2 ders vericem, ayrica ofis durumlari ..

Belki gun icinde kucuk bir mola yaratirim kendime kim bilir 🙂

Tatli ruyalar

Irem

 

Fatoş II- Gün 3

Misafirler gittiği için tekrar yoga odasına dönüşen odaya gittim sabah 6.30 civarı. Çok sıcak geldi oda bana. Güzel rüzgarın estiği salonun çekiciliğine kapılıp, yine salonun ortasında selamladım hocamı ve arkadaşlarımı. Belki bu 28 gün boyunca hep burada yaparım. Aynı yerde, aynı saatte olması önemli demişti hocam.

Prelüdün ortalarına doğru biraz yılmış hissettim. 3. günden yoruldum mu? Halbuki 1. gün ne kadar heyecanlıydım? Yüzeysel miyim, neyim? Neyse, geçmişte verdiğim sözleri tutmayınca yaşadığım ızdırapların tekrar etmesi olasılığının yarattığı korku yılgınlığımı dinlemekten caydırdı beni.

Bugün mula bandha yapmaya odaklanmaya çalıştım. Ama sadece 3 saniye falan sürdü. Söz konusu mula bandha olunca hafızam bir balığınki kadar kısa. Ne yapalım idare edeceğiz artık. Yarın 1 saniye daha uzun hatırlamaya çalışayım bari.

Yoga çalışmam bittikten sonra uzanmak istedim. Bu sefer de salon sıcak geldi. Yoga odasına gittim. Yatağa uzandım. Sonra tekrar uyuyakalmışım. Öğlene kadar uyudum.

Aslında bugün pek yazı yazasım yoktu. Kafam karışıktı. Okunacak bir sürü güzel yazı vardı zaten blogda. Sonra Ali benim yazılarımı okurken hiç bilemeyeceği hallerimi anladığını söyledi. Bu blog bitse bile yazmaya devam etmeliymişim. Ne hoş, 10 senedir beraberiz, hala benim hakkımda herşeyi bilmek istiyor. Ya da ben çok az anlatıp merakını aç mı bırakıyorum?

Sahiden, en yakınıma bile ben buraya yazdığım hallerimi sözle ifade edemiyorum galiba. Bu fena bir şey mi diye sordum kendime. Değildir herhalde, ne bileyim? Ona da sordum. Normalmiş böyle şeyleri anlatamamam. Hem zaten ne anlatıyorum ki? Bu bir yoga günlüğü.

Ben çok konuşmam. Ama yazabiliyorum. Konuştuklarımı geri alamam, ama yazdıklarımı beğenmezsem silebiliyorum. Aslında bu yazımı da pek beğenmedim şimdi. Ama silmeyeceğim.

Damla – Gün3

Merhaba sevgili #28günyoga yazarları!

Üçüncü günün yazısıyla bugün aranıza katılıyorum. Aslında çok çekiniyorum başlamaya. Hem devamını getiremeyeceğim diye hem de kayda değer bir şeyler ortaya koyamayacağım diye. Eğer şuan bu yazıyı okuyorsanız cesaret edebilmişim demektir 🙂 (Teklifin ve desteğin için teşekkür ederim Pınarcığım)

Bir önceki trene de yetişip atlamıştım fakat yoga için uygun koşulları sağlayamadığım yaz tatilimin araya girmesiyle yarım bırakmıştım. Aslında tatilin en başında niyetimi sürdürüp yoga yapmayı denedim fakat etrafımdaki insanların “bize de öğret” deyip etrafımı sarması ve benim onlara ayak üstü güneşe selam öğretirken kendimi sakatlamam ile son buldu. O gün bugündür de belim ağrıyor.

Sakrum bölgeme yayılan bu ağrıyı ikinci defa yaşıyorum. Omurgamın üzerinde değil de daha yan taraflara vuran keskin bir ağrı bu.  Uzun süre oturduktan sonra ilk ayağa kalktığımda ise ağrıdan çok acı hissediyorum ve bir süre tam doğrulamıyorum. İlk yaşadığımda da kendi kendine geçmesini bekledim, şimdi de o sabrı göstermeye çalışıyorum.

İlkinde tamamlayamadığım için ikinci defa #28günyoga çağrısını duyunca çok sevindim. Tam İstanbul’a döndüğümün ertesi günü yeniayla başlayacaktı ve ben katılabilecektim. Ağrım tam geçmemişti fakat çok sorun olacağını düşünmemiştim. Düşündüğüm gibi olmadı. İlk gün sadece ısınma serisi ve güneşe selam serilerini yapmama rağmen ağrı çok şiddetli olarak geri geldi.

Bu ağrılara neyin sebep olduğunu çok iyi biliyorum; uttanasana, paschimottanasana gibi öne katlandığım pozlardaki ısrarım.

En başından beri yoga yaparken kendime her zaman şefkatli davrandım. Hazır olmadığım hiçbir poza girmeye çalışmadım. Hiçbir zaman hırs yapmadım. Her zaman kendimi gözlemledim ve hislerime özellikle odaklandım. Gelin görün ki bu öne katlandığım pozlarla bir türlü barışamadım. Hamstringlerimin uzamasına bir katkısı olmayacağını bildiğim halde dizlerimi mikro ölçü de hep kırık girdim poza. Buna rağmen sakatlanmayı başardım.

Hal böyle olunca merak etmeden edemiyorum. Burada yaşadığım sorun sadece fiziksel mi gerçekten? Yoksa içsel olarak beni zorlayan ve takıntı haline getirdiğim başka şeyler mi var? Ve sakrum bölgem bana ne demeye çalışıyor?

Üçüncü günü yogasana yapmadan, sadece meditasyonla kapamaya niyet ediyorum.

Bu arada rast gelip okuduğum yazılarda fark ettim ki herkes bir şekilde bir sakatlık geçirmiş ve iyileşmeye çalışıyor. Her dönem benzer süreçlerden geçmemiz bir rastlantı olmasa gerek. Umarım herkes en kısa zamanda sağlığına kavuşur. Sevgiler..

Beste I – Gün 3

Bu sabah alarm çalmadan horoz ve kuş sesleriyle uyandım. Tam “ne büyük bir lüks bu şekilde uyanmak” diye yazacakken çok değil sadece bir jenerasyon öncesinin (mesela annemin) buna bir tarafıyla güleceğini düşündüm şimdi 🙂 

Alarm çalmadan uyanmış olsam da hala uykum olduğundan alarmı bekledim. Halbuki kalksam sessizce, alarmın o yapay sesini doğanın huzur veren seslerine (Horoz sesi mi huzurlu? Valla bence öyle) karıştırmadan başlasam yogama, daha iyi değil mi? Her zaman daha iyi vardır Beste, ona takılma. Başka bir gün o da olur.

Kalktım, önce ıslak bezle yerleri sildim güzelce. Gün içinde tozlu topraklı ayaklarla girip çıktığımız için küçük odamıza, çabuk kirleniyor yerler. Yerleri silerken Karate Kid filmi geldi aklıma 🙂

Bugün yine parantezli bir 1. prelüd çalıştım. Boynumdaki gerginlik tekrar hissedilir olduğundan aklım sürekli ona gidip durdu. “Acaba yogada mı geriyorum, belki de ot yolmaktan gerilmiştir, ama dün Mayurasana’dan sonra bir ağrı hissetmedim mi başımda?” 

Bir de denge meselesine taktım bugün. “Niye Vajrastana’da bir türlü dengede duramıyorum? Uzun boylu olduğumdan olabilir. Raftingde de nehirdeki kayaların üzerinde dengede durmakta çok zorlanıyordum zaten. Boyuma göre ayaklarım mı biraz küçük acaba?” Halbuki 39, daha ne olacaksa…

Aklım oraya buraya gittikçe dikkatimi nefesime yoğunlaştırmaya çalışıyorum ama bu sefer de nefesimle ilgili sorunlar buluyorum. “Hep nefes nefese kalıyorum, kondisyon eksikliği var galiba. Ya da burnumun yapısal tıkanıklığından. Bak burda yine bir nefes fazla aldım.” 

Bir susabilir mi acaba şu ses? Genelde oturmalı pozlara geçene kadar susmuyor benimkisi. Aslında tam tersinin olması beklenebilir, ne de olsa ayaktayken oldukça aktifiz ve sürekli bir akış içindeyiz. Kendini bu akışa bırakmak daha kolay olabilir. Ama bende tam tersi oluyor. Ne zaman ki popom yere geliyor, bir rahatlıyorum, kendi kendimle mücadeleyi bırakıp dikkatimi çok zorlanmadan nefesime toplayabiliyorum. Ayaktaki pozlarda hep bir yapabiliyor muyum yapamıyor muyum, yapıyorsam ne kadar iyi ne kadar doğru yapabiliyorum kaygıları oluyor bende. Hep iyi yapmak, yaptığım şeyde iyi olmak istiyorum. Neyse o “iyi”? Ya da ne olacaksa öyle olunca? Bu konuyu çok kez düşündüğüm için var bu cevaplar ama şimdilik oralara girmeyeyim.

Zeynep Aksoy hocalık eğitiminde Zen ve Okçuluk adlı bir kitabı okutmuştu. O kitabı okuduktan sonra bırakmıştım bunları düşünmeyi. Sen sadece elinden geldiği kadar çalış, gerisini boşver demiştim kendi kendime. Hiç de fena olmamıştı aslında. Şimdi yazarken hatırladım bunu da. Eve dönünce tekrar bir okuyayım en iyisi. Size de tavsiye ederim. 

Yogadan sonra günün ilk ışıklarının vurduğu yeşillikler içindeki avluya çıkmak için kapıyı açtığımda ev sahibimiz Caroline’nın tatlı köpeği Tinka karşıladı beni. Sabah serinliğinde (evet havalar biraz serinledi iki gündür) kahvelerimizi içtikten sonra işe koyulduk. Bahçenin, ki oldukça büyük bir bahçe, su arkında büyümüş otları yoluyoruz iki üç gündür. Böyle yazınca çok sıkıcı gibi gözükse de ikimiz de bayağı seve seve yapıyoruz bu işi. Çok rahatlatıcı. Aynı zamanda daracık bir su arkında bile doğanın ne kadar çeşitlilik sunabileceğini görmek çok etkileyici. Ama sadece görmediğin, aynı zamanda dokunduğun, kokladığın için gerçekten hissediyorsun bunun ne demek olduğunu. Ne demek diye sormayın ama, kelimelerle anlatılabilecek bir şey değil çünkü bence. Aslında yogada nadiren de olsa yakaladığımız o hissiyat gibi bir şey. Hani var ya o hep bahsi geçen hissiyat, heh o işte 😉 

Biz şimdi köy sakinlerinden Jorge’nin cin tonik partisine davetliyiz. Bize hoşgeldiniz ve güle güle partisi olacak aynı zamanda. O yüzden bırakayım yavaştan. Zaten telefonda yazmak bileklerimi ve boynumu ağrıtıyor, o yüzden bugünlük de bu kadar olsun. 

Gitmeden sizi Tinka ile tanıştırayım.  

Alper – Gün 3

Merhaba sangha

Ben vaktim olmadığında, geç  uyandığımda  veya yeterli alan olmadığında ısınma-8’er nefes vahni-ılınma şeklinde yapıyorum yogamı. Arada abartıp haftanın 4 günü bunu yaptığım oluyor tabi. Dün akşam içtiğim 1.5 şişe şarap ve birkaç biradan ötürü su içmek için sık sık ara verdiğim uykumdan 10’da kalkınca ve salonda arkadaşlarım hala uyudukları için bugünkü yogam bu şekilde oldu. Neyse hiç yoktan iyidir diye düşünüyorum. Evi toplamak ve arkadaşlarımın gitmesi saat 4’ü bulunca açtım bilgisayarı oyalandım da oyalandım. Artık piyano da çalmam herhalde bugün, yogi kardeşlerime yazacak bir şeyim yok diye diye bloğu okumaya başladım. Sonra bir şeyler dürttü ve aklıma Defne hocanın her şeye rağmen yazısı geldi ( orijinal ismi bu olmayabilir) saat 19.00 gibi kalkıp piyanomun başına oturdum kendime söz verdiğim gibi 2 saat olmasa da vicdanımı acıtmayacak kadar 1 saat 15 dakika çalıştım. Söz yazıya dökülünce daha bir resmiyet kazanıyor sanki. Sırf size yazacak bir şeyim olsun diye çalıştım. Defne hocanın da dediği gibi “Tek başına yürümüyor bu kendine inanma işi. Birinin size inanması gerek sizin kendinize inanmanız için”. Bence bu durum verilen sözlerde de geçerli. Yazılarınızı okuyorum, günlük angaryalara yenilmeyip yoganızı yapınca sizler için mutlu oluyorum ve niyetlerinizi önemsiyorum.

Kendinize iyi bakın !!!

Matın Tezenesi Onur II – Gün 3: YÜREĞİ AYA BENZEYENLER

Selam olsun yüreği aya benzediğinden doğal olarak takipte kalan okur!* E yüreğin aya benziyorsa takip etmeyip n’apacaksın, öyle değil mi?

Dünkü öğle uykusundan ötürü yine uyuyamadım. Ama hala dinç ve aklı selim haldeyim çok şükür. Bunca kargaşanın içinde, şehir hayatının gürültüsü ve insanların bitmek bilmez saçmalıklarına rağmen nasıl oldu da bunca sene akıl sağlığımı koruyabildim, hayret doğrusu…

Gözümü bir türlü uyku tutmamasının nedenlerinden biri de dünkü saçma sapan King Kong filmi olabilir. Ara sıra Jurassic Park izler gibi hissettim, dinozorlar filan çıktı böyle kocaman, sonra hikayenin aslına uygun olarak “esas oğlan” genç ekolog kızımıza aşık oldu, hayır yani aşık olduğu da Jessica Chastain filan değil, kendi halinde bir kızcağız olan Brie Larson. The Room filminden hatırlarsınız, o sene Oscar almıştı hatta; sorarım size hangi goril Brie ile ilgilenir ki? Hiç inandırıcı değil. Bana bu kadar sıkıcı bir film izleten sevgiliye de yasak koydum, önümüzdeki bir asır izleyeceğimiz filmleri ben seçeceğim. Bayılıyor böyle kanlı filmlere. Bir de hiç hoşlanmadığımı gayet iyi bilmesine rağmen ısrarla izletmek istiyor ya çok enteresan. Sapık mı ne.

Saat 8:00’de kuruldum matın başına, o zamana kadar Füsun Akatlı’nın çok sevdiğim denemelerinden birkaçını okumakla meşguldüm çünkü. Füsun hoca bizzat hocam olmasa da yazdıklarıyla emeğini üstümde hissettiğim ve “hocam” demekten hiç çekinmediğim biridir. Özellikle Türk edebiyatını tanımamda, tanıdıklarıma tekrar göz gezdirip anlayışımı derinleştirmemde büyük yardımı olmuştur. Bir keresinde o Yeditepe Üniversitesi’nde görev yaparken çat kapı odasına dalıp bir-iki kitabını imzalatmıştım. Yılların akademisyen ve edebiyat eleştirmenine popstar muamelesi yapmam pek hoş olmasa da iyi ki yapmışım. Hala o şaşkınlık, sevinçle karışık garipseyen halleri gözümün önünde. Allah rahmet eylesin. Bir benzerini Ahmet Cemal’e de yapmıştım ama o şaşırmamıştı. Neyse.

Bugün uzun zamandır yapmadığım için özlediğimi hissettiğimden Zeynep Aksoy’un sitesindeki videolardan birini açtım. Chandra Namaskar’la başlayıp Ashtanga birinci seriden kimi pozlarla devam eden 50 dakikalık bir video. Ama daha yaparken anladım ki artık sadece kendi pratiğimi yapmak istiyorum. Büyüdüm mü ne? Ama bu denli temel düzeyde bir pratik yapmak da hoşuma gitmedi değil: bazen öğrenip biraz ilerlediğin bir konunun temellerine geri dönmek atladığın kimi noktaları yakalamanı sağlıyor. Bir de eksik ya da yanlış öğrendiğin şeyler daha bir rayına oturuyor. Buuuu, cebimizde.

Benim de yüreğim aya benzediğinden olsa gerek kendimi takip etmekte hiç zorlanmadım. Şahane bir pratikti bence, çünkü bitirdiğimde derin bir tatmin hissettim. Şavasana’dan sonra 15 dakikalık farkındalık meditasyonuyla katlanan bir kanatlanma hissi biraz sonra patates kızartmasının kokusuyla dağıldı. Benimki yine uyuyordu. Patates kızartmamı rica ettiğinden ve genelde bu gibi ricaları yerine getirmekte pek istekli olmadığımdan bu defa onu bu konuda memnun etmek istedim. Çok da mutlu oldu. Kahvaltının mı mutlulukla bir ilgisi vardı yoksa patates kızartmasının mı? Ya o ya da o. Belki de ikisi birden.

Şimdi kendisi çeviri yapıyor, bahardan beri dokunmadığı yeni romanı önümüzdeki 3-4 ayda çevirecek. Ki yapar da. 1000 küsur sayfalık romanı 7 ayda harika bir çeviriyle ve hiç düzeltilmesine/editlenmesine gerek olmadan teslim etmişliğini biliyorum. Valla bir kere daha gurur duydum. Gurur duyduğum için o  çevirisini yaparken ben de birazdan Ebru Gündeş’ten biraz kızıl biraz mavi/ yalnızlığın asil rengi adlı güzide şarkıyı sonuna kadar açıp deli ritminde dans etmeyi düşünüyorum. Bazen bu tarz şarkıları “Yeter ama biraz da benimle ilgilen” şeklinde bir protesto olarak değerlendiririm. Kendisi arabesk müzikten nefret eder, bense sahiden severim bazı arabesk şarkıları ve icracılarını. Ama bu kez ödül amaçlı dinleteceğim. Neticede verilen hediye iade edilmez.

İşte bugün de böyle. Millet bayram bahanesiyle deniz-kum-güneş üçlüsünden nasibini alırken bana da bu terden yapış yapış hale getiren koskoca gün kaldı. Hayır canım ağlamıyorum, ne münasebet, gözüme şezlong kaçtı sadece!

*Mustafa Sandal’ın “aya benzer yüreğim/ doğal olarak takipteyim” şarkısından ilhamla.

image

Mustafa Sandal’ın “Aya Benzer” ile ödül alamaması içimi burkuyor.