Pelin Burcu- Gün 8 : Bir İstanbul Günü

Merhaba Sanga’cım;

Sabah kaçıncı günde olduğumu unuttum iyi mi? Kaçıncı günü yazmalıyım? Hemen döndüm yazdıklarınıza baktım en son dün yediymiş. O zaman sekiz dedim ve içimin rahatlığıyla başladım. Dokuz olabilir mi acaba diyor zihin. Neyse ne yahu ha sekiz ha dokuz sen yaz yahu. Peki.

Perşembe günü geldiğim İstanbul’u öğreniyorum 🙂 Kuzguncuk’tan Osmanbey’e nasıl gidilir, Osmanbey’den Cihangir’e nasıl gidilir tabii ki yol ve trafik ve saate göre nasıl dönülür? Hep gitmiyoruz ya gittiğimiz yolları tekrar dönüyoruz. Beşiktaş motoru, 30A ve 30M (B de olabilir) , metro, finüküler, DT1 ve DT2, Beşiktaş sarı dolmuş vs hepsine bindim. Bir yere ulaşmak için minimum iki toplu taşıma aracı gerekiyor şükür 🙂

Dün Defne hoca’nın Kış Masalları etkinliği için mesela Kuzguncuk’tan Üsküdar’a 15A ile gittim. Oradan Karaköy vapuruna bindim acaba o da mı motordu? Çünkü İzmir’de motor yok. Deniz üzerindeki taşıma aracımız vapur. Benim için tüm motorlar da bu sebeple vapur. Neyse Karaköy’de indim ama o Eminönü’ne de gittiği için üç kişiye vapurun durduğu ilk durağı sordum. Burası Karaköy mü acaba? Evet. Sonra birine daha sordum burası Karaköy mü acaba? Evet. Sonra birine daha :)) Neden yani değil mi? İkna edilmem gerekiyor. Emin olamıyorum ya ben emin değilken kendimi Eminönü’nde bulursam nolur? En fazla gerisin geri dönerim ama yok illa emin olmalıyım. İstanbul’lu olmadığımı herkes öğrenmiş oldu böylece.

Karaköy’de indim evet. Sonra haritayı açtım. Zoğrafyon Rum Lisesi yazdım. Rota oluşturuluyor. Oluşturuldu 25 dk yürüme mesafesi. Ohh iyiymiş. Salına salına, hiç görmediğim sokaklardan geçe geçe, büyülene büyülene buldum okulu. Lakin ben vardığımda okul kapalıydı henüz. Dedim fırsat bu fırsat ben bir Terkos çıkmazına gideyim. Terkos’u biliyorum dikkat ettiyseniz. Bir yandan da okulu işaretledim zihinde. Albaraka Türk’ün ara sokağı pelocum tamam mı karşı çaprazında da Bambi mağazası var. Tamam rahatlıkla Terkos’a gidebiliriz. Gittim ve döndüm. Hep bu gitmeler ve dönmeler. Ayrıldığım eski sevgililerim geldi aklıma. Kangren olan ama bir türlü ayrılamadığımız sevdiğim adamlar. Adam’lar dediğime bakmayın 39 yaşında bir insan olarak hepi topu 3 adam. Hep gidip gidip dönmeler defalarca. Emre, Koray ve Celal. Hepsi üşüştü dün bir anda. Tek tek gelin dedim ben de. Ama pek niyetleri yoktu tek tek gelmeye. İttifak kurmuş gibi üçü. Neyse ki yürüyordum. Yürüdükçe geldikleri gibi gittiler. İçim bir garip oldu tabii ki. Yıllar olmuş biz ayrılalı, ikisi şu an zaten evli barklı çocuklu. Hâlâ neden gelirler ki zihne?

Kış Masalları etkinliği çok güzel geçti. Defne hoca ve Alper’e teşekkür ederim. İyi ki gelmişim. Pınar hoca’yı da gördüm, Eda’yı da böylece. Lakin bir saat kalabildik biz Derya ile sonra tekrar Osmanbey’e. Beyoğlu’ndan Osmanbey’e 45 dk da varabildik. Şükür 🙂

Akşam Cihangir’de beş yıldan beri görmediğim Gülay diye bir arkadaşımla buluştuk ve beş yılın acısını çıkartırcasına konuştuk özlem giderdik. Sanki araya beş yıl girmemiş ve biz daha dün görüşmüş gibiydik. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum.

Akşam on sularında tekrar geldiğim yolları dönmek üzere yola koyuldum. Gülay Caner diye bir arkadaşını aradı. Çocuk navigasyon bir nevi. Gerçekten. İnanamadım. Herkesin hayatında bir Caner olmalı bence. Üsküdar’a en güvenli nasıl gidebileceğimi sordu. Caner de Beşiktaş sarı dolmuşlar ve ordan da Üsküdar motorunu önerdi. Motor mu vapur mu?

Yirmi üç otuz gibi evdeydim. Akşam rutini. El yüz diş temizliği. Yüz kremleri sürmece. Malum yüzümüz kırışmasın. Ayak yıkamaca Venüs’e adak niyetine.

Ve bir pazar sabahı İstanbul’da. Kahve içip Kafa dergisi okuyorum. Daha ilk yazıdan vuruldum. Bedia Ceylan Güzelce ‘yüz yüze’ diye bir yazı yazmış 100. sayı şerefine. Ağlıyorum içime içime.

‘Kimin bana ihtiyacı var diye düşündüm,zor soru,sorması zor, yanıtı basit, cevabı kalın harflerle yazdım: HİÇ’ B.C.G.

Görüşmek üzere Sanghamu

Pelin Burcu

Herkese iyi pazarlar

Reklam

Simgelina – Gün 8 – Çin

Selam sangha.

Bu benim ilk yazım. Kısa mı olur uzun mu olur emin değilim, zira konunun kendisi hem çok uzun, hem çok kısa (uzun olacak belli ki 🙂 başlıktaki üç harf, Çin, benim bir süre sonra gidip yaşayacağım ülke. Şaka gibi, değil gibi.

Çin kelimesi, uzun süre boyunca küçükken oynadığım “saat, 10’da, köşe, başında, Çiin,Lokantası’nda, seni, bekliyorum”, oyununda geçen bir kelimeden ibaretti. Oyunu bilmeyenler için: Virgülle ayırdığım her kelime eller kollarla sessiz sinema gibi karşıdakine anlatılıyor. Anlatılırken kelimeler sesli olarak söyleniyor, melodik bir yapısı var. Karşıdaki de dinliyor, sonra aynısını yapıyor, bu kadar:) Bu oyundan ne zevk aldığımı bilmiyorum, yine olsa yine yaparım, hatta durun yapim:)

Neyse, ben bu ülke hakkında şu ana kadar iki saniyeden fazla düşünmedim arkadaşlar. Bir Almanya değildi sonuçta, Amerika, Yunanistan, Tayland, Hollanda, Japonya, ı ıh, hiçbiri değildi. Çin’di. Haritada ööööyle kocaman duruyordu. O kadardı.

Artık değil. Şangay’a (Şanhay diye okunuyormuş) taşınacağım, İş Bankası’nın Çin Temsilcisi olacağım. Temsilci. İlginç. Çince ismim olacak, ya adımın söyleniş şekline ya da anlamına uygun olarak. Doğukan ismi mesela (Mehpare bilir:) DuKang oluyor. Teklif geldiğinde kahkaha attım, ciddiye almadım, bi yandan hücrelerime yayılmasına saniye saniye şahit olduğum bi ferahlık geldi, kovayla yollara su dökmek gibi. Bu ferahlık başlı başına bi yazı olur. Kabul ettim, evet dememin bir sürü rasyonel sebebi var ama asıl sebep irrasyonel, “çünkü bi ferahlık geldi”, aferin Simge:) Bu arada 2022 yılında buna benzer başka bir konu, başımdan geçen farklı olaylar yüzünden/sayesinde olmadı, bu da öyle olabilir, kim bilir.

Bu kararda beni kara kara düşündüren tek şey: Kedim Catherine. Kendisi 5 yaşında, müthiş bir karakter.. corona pozitif, Çin’e götürürken titrasyon testi isteniyor, bu da kuduz aşısını mutlaka olması demek, kuduz aşısını mutlaka olması, bağışıklığının düşmesi, yetmeyip üzerine 10 saat uçması demek. Bunları yaşamasını istemiyorum, annem ben bakarım dedi ama ona bırakmak şu anda en son seçeneğim, çünkü eğer bırakacaksam çocuklu bir aile olsun, çift olsun, bir kedili eve ikinci kedi (diğer kedi de pozitifse) olsun onun da ruhu şenlensin, mutlu olsun istiyorum. Gönlümden geçen burada bildiğim, sevdiğim kişilerin kollarında, yuvalarında büyümesi.. Diğer yandan asıl o benim yanımda olarak bana çok iyi gelecek, ama bunu istemek daha bencilce geliyor.. Neyse, su akacak, yolunu bulacak, inanıyorum..

Yazılarınızı okudukça, Instagram’da fotoğraflarınızı görünce aşerdim gibi bi şey oldu. Uzun bir süredir kendim Yoga yapıyorum, cemaatsiz.. Anlatasım, konuşasım var. Çin’i değil de, daha çok Catherine’i. Biraz da yardımınıza ihtiyacım var sanırım..

Dün akşam Shadow Yoga kursunun çıkışına geldim. Dersin bitmesini lobide beklerken, kitaplıktan Feng Shui (Fung Şuwey diye okunuyormuş) kitabını alıp karıştırdım, yeni tutacağım evi bu sisteme göre düzenlemeyi hayal ettim.

Orada olanlarınızla zaman kısıtından dolayı 3 saniyelik göz temasları, 5 saniyelik içten gülümsemeler, minik konuşmalar oldu. Yetmedi ama yetti de. Çünkü içim dışıma, dışım içime sığmıyor, arka tekerlerini geriye sürünce vınnnn diye giden arabalar gibiyim..bir yerde çok uzun kalamıyorum, gerçi çıkışta Derya’yla buluşup süper sohbet ettik, fanusumdan çıktım, onunkine girdim, minik akvaryumlarımız genişledi, yavaşladım.

Defne Hocam sizi, Shadow ailesindeki tüm sevdiklerimi çook uzaklara gitmeden görmeyi, sarılmayı çok istiyorum (Nisan a kadar falan buralardayım gibi), bu kısım Whatsapp mesajı gibi oldu, pardon:)

Çin’le umarım birbirimize iyi geliriz. Şimdilik bu kadar. Öptüm kıps bay.

Catherine Hanım. Benim canım.

Zelha-Gün 7- Yedi

Yedi sayısını seviyorum, Yedi de beni seviyor mu diye düşünmüyorum. Nazım Hikmet’in o meşhur dizesi gibi; yani sen elmayı seviyorsun diye, elma da seni sevmesi şart mı?!

Üniversitede öğrenci yıllarımdı. Bir arkadaşım kafede otururken aniden sence sevmek mi sevilmek mi, diyerek anneni mi babanı mı seviyorsun garipliğinde bir soru sordu. İnsan ikisini birden ister elbet. Fakat tek seçmeli bir sınav sorusuysa cevabım, sevmek olmuştu. Sevmek, aktif bir eylem değil mi. Olan biten senin içinde, sisteminde hareket. Sevilmek, fazlaca edilgen ve göreceli, birinin baktığı yere göre hal alabilirsin. Dün sevilenken bugün aksi olabilirsin. Sevdiğin hep sevdiğindir. En azından bir an sevdiğindir. Değişen bir durum varsa da sendeki bir değişimin doğrudan uzantısıdır. Bu minvalde bir şeyler gevelediğimi anımsıyorum. Yıllar içinde bazı şeyler değişiyor bazıları aynı kalıyor, bu da öyle. Bugün kalabalıklar içinde sizi okurken bunlar döküldü. Bir de severim yaradandan ötürü, cümlesindeki sevmek ile falanca kişiyi çok seviyorum cümlesi arasında, sanki ‘sevmek’ sözcüğünün anlamı değişiyor. Birinde o kişinin sistemdeki yeri konusundaki farkındalığının bir izi, diğerinde paylaşımın derinliği, büyüklüğünün adı oluyor, gibime geliyor. 

Bugün iki ayrı grup misafir ağırladım. Sabah kahvaltı masasını kurdum, o sofra hiç dağılmadı. Etrafında çocuklar oyunda, büyükler sohbette. Neşeliydi. Akşam gelen arkadaşımın biri masamdaki Ursula K. le Guin’in yorumuyla Lao Tzu, Tao Te Ching kitabını eline aldı, biraz karşılıklı okuduk. Şu anda çok yorgun hissediyorum, yazarken neredeyse uydum uyacağım, bu yüzden bağıntı kuramadan öykülemeden uzak, okuduktan sonra epeyce – ki her okuduğumda aynı etki- sessizce durduğumuz ‘gücün sırrı’ ile size sevgilerimi gönderiyorum. Eminim yayınla tuşuna basar basmaz rüyalara koşacağım. 🙂

Gücün Sırrı 

Bilen

konuşmaz.

Konuşan

bilmez.

Açıklıkları kapat,

kapıları ört.

bıçağı körelt,

bağı çöz,

ışığı karart,

yolun tozuyla bir ol ki

derin aynılığa varasın.

O zaman yönetemez seni sevilmek

ya da sevilmemek.

Yönetemez seni kar ya da zarar.

Yönetemez seni övülmek

ya da aşağılanmak.

O zaman şereflisindir göğün altında. 

Meltem-Gün 6_7- Dürtü

Dün Neo&Morpheus’un veteriner günüydü. Böyle günler onların kutuya girmesinde zorlandığım süreçler. Savunmasız ve yetersiz hissediyorum. Bilmediğim bir yaşantı ve onların daha huzurda olabilmeleri için ne yapabilirim. Sadece yüreğimi koydum ortaya.. Kalpten hissettiğim her an bir açılım geliyor ve bu hisse güveniyorum. Sonra bir dürtü geliyor, hamle başlıyor. Dalga beni sahile yumuşakça bırakıyor..

Önceki seferde ikinci kutunun kapağı nasıl olduysa kırıldı. Morpheus’un kutuya girdikten sonraki zorlanmalarında çıkmak için patilemesi sonucu kapak çatladı ve aradan nasıl olduysa sıvıştı. O yüzden veterinere diğer kutu ile tek tek götürmek durumunda kaldım. Leblebiyi sevmelerini keşfettim bir gün. Kutunun içine birkaç leblebi atışım ile Morphe içeriye yöneldi. Hızlı bir manevram ile kutunun kapağını kapatmam bir oldu. Hemen veterinere gittik. İki aşıyı birden oldular, veteriner tekrar aynı süreçlerden geçmesinler diye böyle uygun gördü. Sonra eve geliş 15 sn içinde Neo’nun kutuya girmesi ve evden tekrar çıkış. Tekrar eve geliş. Gece koltukta yattım. Kusma olabileceği söylendi. Gözüm üzerinde.. Biri dizimde diğer karnımda kımıldamadan geçirdiğim bir geceydi ve onlarla birlikte ilk uyuduğum gece de aynı zamanda. Gecemiz sakin, huzurlu ve şükrederek geçti.

Bugün sabah Acıbadem ve akşam iki Beykoz seansı derken son buluşmamız bir önceki hafta aracıma çarpan beyle oldu. Oralarda bir yerde kafede buluştuk ve tutanakları hazırladık. Anlayışın ışığı ile..Sakin, güzel bir karşılaşmaydı.

Farklı dinamiklerde geçen iki gün.. Geliyor, geçiyor. Bir seri gibi. Yağışlı hava, yavaştan sis çöküyor buralara. İçim sessizliğe büründü..

Huzurda olun Sangam..

Meltem

27.01.2023, İstanbul

Serap – Gün 7 : Uçuş uçuş bir beni böyle sev seveceksen

Islak ve  rüzgarlı bir Antalya sabahına uyandım bugün.  Yağmurlu günleri severim . Gece uykumun arasında yağmurun yağdığını duyduysam da dün Afad’ın  mesajında bildirdiği çok kuvvetli  yağmurdan eser yoktu. Yalnız çok kuvvetli bir rüzgar vardı, öyle kuvvetliydi ki; sabah uyandığımda ıslak olan yerler kurudu kısa sürede.

Sabah ilk işim yoga. 2. Prelüdü yapma niyetiyle suçiye oturdum. Samapada da acaba şu an kimler samapada da duruyordur merak ettim.  Isınmalar. Nefesimin ritmi bir garipti  bu sabah, öksürük peşimi bırakmadı. Zar zor kurmastanaya kadar geldim ve 2. Prelüd hayalime veda ederek oturdum, asanalara başladım. Mudrayı kalbimin önüne yerleştirdiğimde bir dua belirdi: dilerim sağlıklı, mutlu, acı çekmeden uzak olayım. (Hepimiz olalım). Rub down. Bitirdikten sonra sessizce oturmaya devam ettim  bir süre daha.

Yağmur başlamadan yürüyeyim  dedim. Dışarda müthiş bir fırtına var. Yağmur yağması ihtimaline karşı şemsiyemi çantama koydum. Böyle bir havada  şemsiyeyi açmayacağımı bile bile koydum, çünkü tedbirli olmak bunu  gerektirir, her şeye hazırlıklı olmalıyım.

Geçen gün bir arkadaş, şu köpek bakanları hiç anlamıyorum, ben kendimi bile günde iki kez yürüyüşe çıkarmıyorum dedi. Ben  hasta yatağımda değilsem  ve dışarde afet filan yoksa her gün kendimi yürüyüşe çıkarıyorum. Bu yürüyüşler normal şartlar altında (NŞA’ yı hatırlayanlar?) bir buçuk saat sürüyor.  Her gün bir buçuk  saat yürüyüş size lüks gibi gelebilir. Lakin uzundur süren münzevi yaşantımda dünyada, bir şehirde, başka insanların da var olduğu bir düzlemde yaşadığımı bana hatırlatan yegane şey bu yürüyüşler. (Aşırı gürültücü üst kat komşularımı saymazsak tabi) Elbette arada sırada çıkıp sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımla buluşuyorum ama genelden bahsediyoruz şu anda. Dolayısıyla, iç dünyamda yitip gitmemek için her gün yaptığım bu yürüyüşler lüks değil zaruri benim için.

Nerde kalmıştık, çantada şemsiye çıktım dışarı. Rüzgar uçuruyor ama azimliyim yürüyeceğim.  Sweatshirt  ün kapüşonunu (Kapşon değil kapüşonmuş doğru yazılışı, kontrol ettim.) geçirdim kafama.  Yetmedi  montun kapüşonunu da geçirdim üzerine. Parka geldim. Beydağlarının yerinde yeller esiyor, bulutlar kamufle etmiş tamamen. Deniz yarıya kadar kahverengi, gerisi  gri. Parkın bir Pazar günkü günlük güneşlik, iğne atsan yere düşmez halini bir de in cin top oynayan bu halini düşündüm. Koca parkta ben, bir kaç kedi, bir kaç köpek ve karşıdan gelen, konuşmalarından Fransız olduklarını anladığım, tişört ve şort giymiş iki turistten başka kimse yok. Sadakatse sadakat, istikrarsa istikrar. Herkes gider Mersin’e hallerimi düşündüm.  Aklıma yıllar öncesinden bir an geldi. İzmir’de üniversitede okuyordum, fuarın içinde bir Bülent Ortaçgil konserine gitmiştim.(Beraber gitmeyi teklif ettiğim kişiler Bülent Ortaçgil’i tanımadığından yalnız gitmek zorunda kalmıştım.) Koca salonun ancak üçte biri doluydu. Bana göre muhteşem olan bir müzisyenin konserine bu kadar az bir katılım olmasına inanamamıştım.  Bülent Ortaçgil sahneye çıktı, salona şöyle bir baktı ve “ Görüyorum ki fazla kalabalık değiliz ama benim için önemli değil. Ben herkes için değil azınlıklar için müzik yapıyorum.” Dedi. O an içimin nasıl coştuğunu anlatamam.  Çoğunluğa  bir türlü uyduramadığım varlığımın duyulduğunu, görüldüğünü hissettiğim kıymetl i bir andı benim için.

Çakan şimşek ve ardından gelen gök gürültüsüyle anılardan geri geldim. Seviyorum  yahu böyle havaları. Hele de içerdeki  hava dışardakiyle uyumlanınca daha fazla seviyorum.

Gel vatandaş gel, şimşek , gök gürültüsü, fırtına, yağmur, hepsi bu sinemada. Yağmur atıştırmaya başlayınca eve dönüşe geçtim. Bugünkü yürüyüş hava koşulları sebebiyle kısa sürdü.

Yazılarınızı okudum.  Pınarline’nın bugünkü yazısı yine içimde bir sürü yere dokundu.  Herkeslerden beklediğim koşulsuz sevgiyi düşündüm; beni böyle sev seveceksen! Kimse beni böyle sevmiyordu, en çok da ben.  Gölge yogası yapan bir grubun üyesi  olarak gölgelerimi görmezden geliyordum. Gölgelerim  Gulyabani  gibiydi, onlardan utanıyordum. Onları zindanlarda saklıyor,  insan içine çıkarmıyordum.  Arada bir gün yüzüne çıkacak olsalar kesiyor, yontuyor, daha kabul edilesi bir hale sokmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Onlara yaptığım üvey evlat muamelesini  bir türlü kabul etmiyor, eşit muamele talep ediyorlardı durmadan. Ben bile sürgüne gönderdiğim bu parçalarımı kabul edip sevemezken , kim beni koşulsuz, olduğum gibi sevecekti?

Koşulsuz sevilmediysek , koşulsuz sevebilir miyiz? Sevgi  öğrenilen bir şey mi? Yoksa sevgi doğamızda olan bir şey mi? Kendimiz almadıysak bile verebilir miyiz başka birine? Üzerine tefekkür edilesi.

Dışarısı yıkılıyor sanga.  Afad’ın bahsettiği kuvvetli yağmur başladı. Fırtına da ağaç köklerini söken cinsten. Balkondaki sandalyeler filan uçuşmaya başladı. Ben size bu satırları yazarken yeni bir mesaj daha geldi, yarın da böyle olacakmış. Hadi hayırlısı.

Pelin Burcu : Gün 6-7- Meydan Okumaca Dünyaya

İstanbul’dan merhaba canım Sanga,

Dün öğlen İstanbul’a vardım. Sabah İzban’la başlayan yolcuğum, uçak ile devam etti. Ardından ayarladığım bir transfer ile Kuzguncuk’a vardım. Sanga’dan sevgili Vincent ve Nükte’nin evinde misafirim. Çok sağolsunlar kapılarını açtılar. Biraz sohbet muhabbet ettikten sonra on beş gibi evden çıktık ve tam üç toplu taşıma ile Osmanbey’e vardık. Dönüşte de aynı döngü devam etti. Gözünü sevdiğim İzmir dedim. Tek vasıta ile bir yerlere gidebilmek meğer ne kıymetliymiş. Nevrim döndü vallahi. Bünyeme ağır geldi. Lakin eve vardığımızda öyle çok da öldüm bittim modunda değildim. Vata çok coşmuştu dilimden farkettim 🙈

Yüz yüze yoga yapmak, uzundur görmediğim insanları görmek, yeni insanlarla tanışmak ne iyi geldi bir bilseniz. Derya da yazmış. Meğersem dip dipe nefes almışız da bir birimizi tanımıyormuşuz. Ne mutlu ne hoş bir buluşma oldu. Boynuna atladım resmen sarıldım. Sarılmak ne güzel şey…

Kaç günden beri aklımda bir türlü yazamadım. Bari vaktimde genişken paylaşayım. Brene Brown’un Acımasız Dünyaya Meydan Okumak adlı kitabını okuyorum. Kitabın kapağında “Gerçekten ait olmak ve tek başına ayakta durmaya cesaret etmek” yazıyor. Türkçe çevirisi çok şahaneli değil onu diyeyim ama idare eder işte.

Kitabın 51. sayfasında şöyle yazıyor ;

“Chicago Üniversitesi’nde nörobilim araştırmacısı John Cacioppo yirmi yıldır yalnızlık üzerine araştırma yapar. Yalnızlığı ‘sosyal yalıtılmışlık algısı’ olarak tanımlar. Kendimizi bağlantımız kopuk hissedince yalnız hissederiz.”

Sonra da şöyle devam ediyor;

“ Yalnız olmanın ve yalnız kalmanın çok farklı iki şey olduğunu bilmek gerekir. Yalnız kalmak, yalnızlık içinde kendinle olmak güçlü ve şifalı bir şeydir. İçe dönük biri yalnız kalmaya büyük önem verir ve ben en çok başkalarıyla birlikteyken yalnız olduğumu hissederim.”

Sayfa 53’te de ;

“Yalnızlık toplumsal bağlantıya ihtiyacımız olduğunu söyler; hayatımız için besin ve su kadar önemlidir. Cacioppo ‘ Yalnız olduğunu inkar etmek aç ve susuz olduğunu inkar etmek kadar anlamsızdır’. der”

Daha önce de yazdığım gibi yıllardır bunun etrafında dolanıyorum. İşte bütün mesele bu diyip yazıyı bitirirmişim. Yok henüz bitirmeye niyetli değilim. Çünkü bize bağlayacağım.

Yani burada yazılanlar, yazıp paylaştıklarınız gerçekten en azından benim için çok kıymetli. Yalnızlık hissiyatı sayenizde azalıyor. Bir grubun parçası gibi hissetmek ve aynı şeyleri sadece benim yaşamadığımı görmek ve aslında hepimizin hikayeler her ne kadar farklı olsa da ortak duyguların ve hislerin etrafında döndüğünü bilmek sanki daha da beni size bağlıyor gibi.

Yani iyi ki..,

Hepiniz iyi ki varsınız.

Öperim sizleri

Sevgimle

P.B

Pınarlıne – Gün 7 – Seveceksen sev yeter

Gerçekten böyle, Serap’ın isyanında bir nebze kendimi buldum ve yangına körükle dalmaya geldim sanılmasın, niyetim iyi bir yere bağlamak. Sabah yogamı yaptım hem de geç uyanmama rağmen hem de 3. prelüd afedersin (ben de şu sabahlarıma bi çeki düzen versem belki hayatım yoluna girer, alışkın değilim geç uyanmaya, kendi üstüme gelmemek için biraz serbest bırakmıştım bu aralar ama yaramadı bence).

Sanırım Fox’ta yeni bir dizi başlayacak, sürekli teaserında bu şarkı dönüyor ve dilime dolanıyor. Sabah french pressimle hemhal olurken mırıldanıyordum, oximoron bu olsa gerek. Yine de gerçekten yarattıklarını takip ettiğinden sual olunmaz yaratıcı artık hani seveceksen sevsen salacaksan salsan da ama biz de bi bilsek mi mesela senin kadranında nereye sokuşturduğun bir garip kul olduğumuzu? Meşhur Mesnevi hikayesidir ya kuru çamaşırı ıslatıp neden yine kurutuyoruz, tamam ıslatalım da çitileyip duruyorsun, değirmen taşı mıyım? (bu şarkılar birbirine yakın bir janr olmalı di mi?)

Bu üçüncü prelüdün kalbiyle ilgili kafa karışıklığıma tutuldum bu aralar. Dikkatimi harekete verince o eller kollar asla doğru yere dönmüyor. Kafam başka yere gidince de olmuyor, nefese odaklanayım desen, nefese pür dikkat kesilince de olmuyor, bir ayarı var. Asla ben ayarlamıyorum, ayarlamakla olacak gibi değil ama böyle sanırım akışta olmak bırakmak teaserı gibi bir şey yaşanıyor bazı milisaniyelerde. Sadece oluveriyor. Kaynamasına müdahale etmediğimde gibi bir şey yani. Bu baya matematik bişi anlıyorum yani hani şu elimizin birini hızlı hızlı yukarı aşağı hareket ettirirken biriyle göğsümüze vurmaca oyunundaki gibi biraz senkronizasyon biraz yer yön bilmek biraz sağını solunu ayırt etmek meselesi. Fakat bazen asla olmuyor ve bazen cuk oturuyor. Her olduğunda bir euraka moment yaşıyorum ama olduğunda değil olup bittikten sonra oluş anı sanki asla kameraya yakalayamayacağım bir kuş uçuşu gibi… Ya çen bana bırakmayı mı öğretioçun çadov? Kedi canını senin ya… Dengeye gelmek gibi anlatabilirim sanırım bunu, denge asla aranıp bulunan bir şey değil de gelinen bir yer gibi. Dengeye geliş kendiliğinden oluyor ama savrulmalar hep benim çabam ittirmem çekmem vs ile gibi ama ittirmeden çekmeden savrulmadan da dengeye gelinmiyor gibi. (iyi bir yere bağlayacağım demiştim)

Ayşe ve Ali’yi sevmenize sevindim, sevilmeye ihtiyaçları olduğunu ve benim gönlümün o kadar geniş olmadığını hissediyorum zira. Dün akşam içimden bir çırpıda bu çıktı, insan sevmeyi bilmez mi ya? Hepimizin kendimizce bildiği bir biçimi var ama ben onun dengesine henüz varamadım. Çünkü herhangi bir insan için “yerim onu ben”den “senin gözüne kum atmak istiyorum”a gelişim çok kolay oluyor. Bu kadar koşullu sevmeye ben sevmek demem. Koşulsuz sevdiğim insan sayısı iki (yani benimle ilgili davranışlarından bağımsız her hallerine kabul olduğum) ama onlarla da her gün görüşsem belki bu kadar koşulsuz olmazdı sevgim. Sahi ne kadar mesafeden sevmek iyi? Bir de korkuyorum, tamam böyle herkesin yıldız tozundan yapıldığını filan görüp bilip her birimizdeki zerrelere hürmeten sevelim de sonra gelip halının ortasına pislemeyeceği ne malum? Biri pislemese diğeri pisler ve sevmeye devam edince biraz yani enayi miyiz arkadaşlar? Yani herkes böyle sevecekse ben varım ama bir ben böyle olacaksam, neden yani? Öfkemle ilk tanışmaya başladığımda böyleydim, “önce o beni sinirlendirmemeyi öğrensin, ben niye öfke kontrolü öğreniyorum” ya da işte “o öfkelenmesin o zaman” gibi. Tamam burası da dengeye gelecek ve muhtemelen sağlıklı sınırlara filan dokunuyoruz burada. Şimdilik ben “sağlıklı sınırlar” dediğimde önce “Ali bütün düzenin bozulmasına üzülüyorum evladım biraz dikkat etmene ihtiyacım var” ile başlayıp “Oğlum bak git”e çok hızlı koşuyorum. Sanki her an Ali aduket çekebilir o yüzden önce ben! Tabii ki dışsal faktörlerin de rolü çok büyük birilerini “engelleyebildiğimiz” mecralarda hayatımızı yaşıyoruz, en azından ben bir instagram kuşuyum. Engelleme eylemi, whatsapp chatten o sohbeti uçurunca o insanı da hayatımdan uçurabildiğim fikrine çok kolay kapılmamı sağlıyor. 1950lerde yaşasam insanca bi hayatım ve sevebilen bir kalbim olurdu ama buna endişelenmek de bir şey kazandırmıyor.

Yani aslında şair demek istiyor ki sevmeyi birilerinden bir yerlerden öğreniyoruz, belli ki ben öğrenememişim doğrusunu ve debeleniyorum, iki gözümün çiçeyi sen yarattıklarından sorumlu olduğuna göre sen bir sevsen de seveceksen, öyle mi öğrensem. İmkan verilse ben de çok severim inan olsun ki.

sevgi-ler 🙂

Derya – Gün 6: Offline Ders

Sanga sanga sanga!

Bu hissi özlemişim!

Yüzyüze sağlam bir ders sonrası akşam stüdyodan açık havaya çıkınca kilometrelerce yürüyebilecek canlılıkta dinçlikte uyanıklıkta sağlamlıkta pamuklukta hafiflikte.. siz ekleyin siz de biliyorsunuz, işte o hal özlediğim!

Gündüz dersinden ziyade akşam dersi bu hissi verirdi bana hep. İstanbul’da yaşarken Cihangir Yoga’dan çıkar, birbirimize yakın oturduğumuz halde metroyla koşa koşa Şişli’deki evine giden arkadaşıma katılmaz, bir yerlere yürürdüm. Eve gideceksem de otobüsle dünya yüzünde ferah gitmem isterdim. Metro kapalı, koşturmalı, telaşlı insan dolu. Sen nefese bunca yol aç, sonra hemencecik yer altına in.

Ev ortamındaki online dersler bu zevki unutturmuş. Kasım’daki yüz yüze dersimizle hatırlamış bayram etmiştim. Bugünkü ikinci oldu oh. Üçüncü de yakın aylarda gibi, bir manim çıkmazsa (ve kendim de çıkarmazsam, mesela yola üşenmezsem..) gelebilirim umarım.

Bu akşam dersten sonra uzun yürüyemedim ama. Yanında kaldığım arkadaşa ilk günden ayıp olmasın diye, metroya bindim. Hem yer altı hem maskeli. Üç aktarma ile (interrail diyorum buna ben) Bostancı’ya geçiyorum şimdi. Olsun, iyi ki metrodan eve yirmi dakikalık yürüyüş var.

Dün ve bugün hep midem bulanmıştı aslında. Arttı azaldı arttı azaldı. Başım döndü ayaklarım üşüdü. Bir eczanede tansiyon ölçtürdüm, zaten düşüktür, epeyce daha düşmüş. Tuzlu fıstık denedim. Yoğurtlu soğuk makarna buldum, tuz bastım yedim. Geçmedi. Aklıma bir şey geldi. Başka bir eczaneden test aldım. Stüdyoda soyunma odasında baktım. Negatif oh. Kadın olmak ne zor, gönlümüzce tansiyon düşürüp mide bile bulandıramıyoruz. Susuz kalmış olabilir misin diye sordu Defne hoca. Dün muhtemelen evet, otobüste çişim gelmesin diye içememiştim. Bugün sanırım hayır. Ders başladı. Deneyeyim, olmadı kenardan izlerim diyordum. Hiç umudum yoktu ama on dakika sonra geçmişti başım midem. Dersin sonunda işte böyle, dedi hoca. Artık böyle hissettiğinde ne yapacağını biliyorsun. İçe dön, içe dön.

Derste iki kere dikkatim dağıldı da şöyle bir dışa döndüm. Yanımdaki kız buradan yazılarını okuduğum Pelin Burcu imiş meğer. Biri ona seslenince anladım. Pek sevindim içimden içimden. Diğeri ise ders başında içeri giren bir kızda beyaz Ayma Active tayt gördüm, bende siyahı var pek seviyorum, beyazı da güzelmiş, sorayım iç gösteriyor mu diye merak ettim. İçimden içimden.

Durağıma geliyorum. Elimde kestaneciden aldığım iki közde mısırın kese kağıdından taşan sıcaklığı, ağzımda hediye verilen tek kestanenin tadı ile iyi akşamlar diliyorum.

Yaşasın offline ders!

Pınar – İstanbulayt

O film senin bu film benim sinemaların tozunu attırıyorum iki gündür. Kurak Günler ve Korsaj’dan sonra yarın planımda Aİ var. Akşam da Deniz Göktaş’ın zekamın bi tık üstünde kalacak espirilerini dinlemeye gideceğim. Ne istesem oluyor bu İstanbul çıkartmasında. Uçaktan inerken canım kandil simidi çekmişti, yok canım nerden denk gelsin şimdi dedim, ahanda bugün kandilmiş, Karaköy’den kaptım taze simitleri. Sonra keşke DG’nin bir şovuna denk gelsem diye içimden geçirmiştim, evren kucağıma servis etti. Ama aradan kaçanlar da oldu tabii. Bir Ahmet Aslan konseri ve Fırat Tanış gösterisi, birtakım tiyatro oyunları. Bir sonraki gelişe.

Kurak Günler koltuğa gömdü sevgili sangha. Epeydir böyle bir film izlememiştim. Üstelik normal şartlara göre daha yoğun miktarda Türkiye tahliliyle geçen şu günlerim için bana düşünecek korkunç materyal verdi. Gece göğsümde bir ağırlıkla oradan oraya koşturduğum, birilerinden kaçtığım rüyalar gördüm durdum sürekli. Korsaj çok başka bir kafaydı ama o da insanın karnını sürekli daralan çelik bir korse gibi yavaş yavaş, sinsi sinsi sıkmayı başarıyor. Yine de estetik bir şölen. Polonyalı bir yönetmenin elinden çıkan Aİ’de ağlayacağıma kesin gözüyle bakıyorum. Bu arada kocam da Polonyalı oldu iyi mi? Birtakım Arap ülkeleri hariç dünyanın her yerine fıldır fıldır girip çıkan İsrail pasaportu yetmiyormuş gibi bir de EU pasaportu. Holokost’tan canını kurtarıp kendini İsrail’e atan Dede Yaakov’un kemikleri inşallah sızlamamıştır. Roei’nin de has bir Polonyalı olduğuna ikna olmuşlar.

Bu gelişimde benim sisteme pek çok güncelleme indi sangha. Ama henüz demlenmediler ve paylaşma kıvamına gelemediler. Saati de 11 etmişiz, yarın sabah ders var. Devamı gelecek.

Zelha- 6 Gün- Gezdim Şu Aleme Islah Edeyim.

Yağmurlu bir Al Jubail’e uyandık, Su kızım boğazım ağrıyor diyerek usul usul geldi yatağa, yatağından kalktığı anı bilir gibi karşıladım, sabahın 5.30’u çaydanlıkla ıhlamur buluşmuştu. İyi hissetmeye başlayınca, okul yolu göründü uğurladım iki yavruyu. Geçen hafta iki defa yağmur tatili verilmişti, bu defa tatil olmadı. İzmirlinin kara verdiği tepkiyi, yağmura gösteren bir yerdeyim. Yakın bir his. Günlerdir matı börtü böceğin kanadına, yemeğe kattığım tuzun tanesine seriyordum da halıya yerleşemiyordum. Bir anda çok tanıdık bir tını, his doldu içime, tekrarla çalınmasına ayarladım, dışarıda yağmur ince ince usul usul neş’eyle yağarken, ara ara dinlesem de uzun zamandır yekten kalmadığım eski bir dostla samapatiye durmuşum; gezdim şu aleme ıslah edeyim! 

Bir Eylül sabahıydı. Vakit brahma muhurta eşiğinde, uykumu almışım, ohh en sevdiğim anlar, kitap değil de sese çekildim. Bu türkü, şu deyiş derken kucağıma bir misafir geldi; “gezdim şu aleme ıslah edeyim!” İlk duyuşta aşk! Nabzının attığı kainat avuçlarımda, çalıyoruz, söylüyoruz. Günlerden cuma, malum tatil, çocuklar bey evde. Fasılasız dinleyeli saatler olmuş. Tatile yakışır bir kahvaltı beklentisi var, görüyorum. Mutfağa indim, de bağlamanın telinden aşağıya inemiyorum. Toktum. Zeytin, peynir neydi, çay nasıl demleniyordu. Mesela o an kapı açılsa…Böyle kırk gün geçirdim. Halı desenleri notasına sarılmış dans ediyor, duvarlara rengi vurmuş. O günlerde sazlı sözlü bir atölyeye katıldım, ikinci ve üçüncü haftası misafirime ayrılmıştı. Ben mest. Cevabı bilinen, bildiğimi unuttuğum, hatırlayıp yeniden unuttuğum ve bilmediğimi bildiğime çokça yol oldu. 

Sabah samapathide bir kaç defa döndü, ısınmalarda duyuyordum, vayişakadan sonra uzun bir sessizlik hani mekanik bir sessizlik olur, öyle bir şey. Birinci savaşçıda arka bacağı düzleştirme gayretimin arasında yeniden girdi hayata.    “Özümü meydanda buldum sonradan”! Balasana, mandukasana, yogasanada epey hasret giderdik; jade ladyde Leo dahil oldu. Sonra yağmuru izledik birlikte, ince ince usul usul neş’eyle tüm gün yağdık. 

Dostlukla,

Zelha

25.01.2023, Suudi Arabistan