Duygu – Yaş 35

‘Kadınların hayatta en verimli yılları otuz – otuz beş yaşları arasında geçirdikleri on- on beş seneymiş.’ Annem bunu otuzlu yaşlarının başında söyler ve kendi kendine kahkahalarla gülerdi. Ben de küçüktüm. Dokuz, on yaşlarındaydım ve ‘Ama ikisinin arasında sadece beş sene var.’ diyerek çocuk halimle çok gülerdim. O zamanlar moda mıydı bilmiyorum ama annemin etrafında çok sayıda kadın kendi yaşlarını hep olduğundan daha küçük söylerdi. Bu kadın kaç yıldır otuz dört yaşında diye çocuk aklımla düşündüğüm birini çok net hatırlıyorum mesela. Buna rağmen annem her yerde bağıra bağıra kendi gerçek yaşını söylemekten hiç çekinmezdi.  Doğruyu, yanlışı kolay ayırt edemediğim bu küçük yaşlarımda ‘Sen neden daha az söylemiyorsun peki?’ diye sorunca bana bir keresinde ‘güzel, neşeli ve kendinle barışık bir hayat yaşarsan hep genç kalırsın.’ demişti. Neden bilmiyorum ama bu anı çok net hatırlıyorum. Anneme bu hep söylendi. ‘Ne kadar genç görünüyorsunuz, yaşınızı hiç göstermiyorsunuz, iki çocuğunuzun olduğuna hayatta inanmam!’ vs. Bunlar kendisine söylendiğinde  o yüksek volümlü, içten ve muhakkak karşısındakini de güldüren kahkahasını atardı. Bana annen nasıl bir kadındır diye sorsalar, neşeli ve kendiyle barışık biri diye tanımlayabilirim onu. O yüksek volümlü kahkaha bende de var. Karşımdakini güldürebilme ve kendimle barışık olabilme konusunda ise onun kadar iyi olabilmek için yemem gereken daha kırk fırın ekmek sırada bekliyor.

Çocukluğumdan, ilk gençliğimden başka başka sahneler de var kafamda. Bu sahnelerin benim gelecekte nasıl bir yetişkin olacağıma rota çizen anlar olduğunu yıllar sonra görecekmişim meğer. Basit görünen, herhangi bir şeyi keyifle yapmayı bugün her ne kadar mindfulness pratikleri ile öğrendiğimi düşünsem de, bunun bir adım gerisine gittiğimde bunu aslında annemden öğrendiğimi çok net bir şekilde görebiliyorum. Deniz kenarında saatlerce tek başına öylece duruşunu, denizi uzun uzun izleyişini, suyun içinde saatlerce tek başına vakit geçirişini hayatım boyunca izledim. Bana dönüp sonra ‘denizi çok seviyorum.’ derdi. Çok sevdiği bir şeyi yaptıktan sonraki ses tonunun, yemeğini yiyişinin, saçını tarayışının bile nasıl değiştiğini izlerdim. Kendisine iyi gelecek, gerçekten keyif aldığı bir şeyi yaptıktan sonra başka türlü biri olurdu sanki. O keyifli haline bayılırdım. Basit, sade bir şeyi en keyif alacağım şekilde yapabilmeyi aslında çok eskiden ondan öğrendiğimi ancak bugün fark edebiliyorum.

Bizim ailede doğum günleri oldum olası çok önemlidir. Yeni senenin takvimi eve gelir gelmez, mutfak duvarına asılır ve annem tarafından tüm kuzenlerin, teyzelerin, yeğenlerin doğum günlerinin üstlerine birer yıldız konurdu. Biz küçükken, ailenin büyükleri veya komşular vs daha gençken pasta yenirdi. Yaşlar ilerleyip ailedeki diyabet hastalarının sayısı arttıkça pastalardan uzaklaşmaya başladık. Babamın hatırlayamadığım birinin doğum gününde ‘pasta yiyemiyorsak çay içelim o zaman’ dediğini hatırlıyorum. İçimizden birinin doğduğu günü kutlamak için çay demleyip çay içmiştik birlikte. Mutluyduk. Şimdi baktığımda bizim gibi bir aile yapısına ve o günün koşullarına adapte edilmiş, yumuşatılmış, Budist bir çay seremonisi gibi görünüyor uzaktan.

On altı yaşımda falandım galiba. O zamanlar yatılı okula gidiyordum ve hafta sonu ziyareti için eve dönmüştüm. Babamla evde oturuyorduk. Eve döndüğümde büyükbabamın doğum gününü unutmuş olduğumu günler sonra fark ettim. Telaşla ve pişmanlıkla onu arayıp ‘Ok, kontörüm bitti, param da olmadığı için kontör alamadım ve seni arayamadım.’ diyeceğimi babama söyledim. Gözlerini fal taşı gibi açtı babam, ‘Doğruyu söyleyeceksin.’ dedi. ‘Unuttum, diyeceksin.’

‘Olmaz, diyemem. Ama ya küserse bana? Ya kızarsa?’ (doğum gününü unuttuğumuz için kuzenler arasında küslükler olmuştu zamanında, bu derece ciddi bir mesele yani)

‘Başına ne gelecekse doğruyu söylediğin için gelsin. ‘ dedi. Hiç hoşlanmadım. Aramaktan vazgeçtim.

Gözümün içine baka baka büyükbabamı arattırdı bana ve ‘unuttum’ dedirtti. İçim yana yana, unuttuğum için aramadığımı utançla söyledim. Ve hiç kızmadı büyükbabam. O gün doğum günü gibi sevindi aramama. Bu konuşmayı yaparken ateşten bir çemberin içinden geçerek sanki, ellerim terleye terleye, unuttuğum için yerin dibine gire gire konuştuğumu çok net hatırlıyorum. Bilmiyordum, yaşamımın ileriki dönemlerinde her ateşten bir çemberin içinden geçer gibi bir konuşma yapacağım vakitler bu anıdan güç alacakmışım. Sanki kafamın içinde bir patika oluşmuş. Her seferinde o patikadan geçiyorum. Yolda dikenler batıyor ama dikenlerin acısına da alışıyor insan. Acının geçeceğini öğreniyor. Doğruyu konuşmak, dürüst kalabilmek ömür boyu sürecek bir pratik, öyle değil mi? Her an sınanmıyor muyuz bununla ilgili? İstisnasız her an! Birine kendi gülüşümüzü sunarken, birini acıtacak bir gerçeği söylemeye dilimiz varmazken, aslında sadece sevildiğimizi duyma ihtiyacından sevdiğimizi söylerken… Hayatıma yoga girdikten sonra karşıma çıkan hocalarımın da kulağıma bunları tekrar tekrar fısıldayacağını sonradan öğrenecektim. Her an, bir seçim aslında. Bugün elimdekilerin çoğunun ve kaybettiklerimin de çoğunun bundan geldiğini görüyorum. Kaybedeceklerim ve kazanacaklarım da görünen o ki yine bundan olacak, pratiğin kendisine devam edersem. Olsun da! Kendi  yüreğimize ters düşeceğimize, atı arpadan öldürelim.

Ankara’dayım. Bugün doğum günüm. Artık yaşım otuz beş. Yolun yarısı diyorlar. Yolun başı bence.

Bu geçmiş anılara baktıkça diyebilirim ki, yoga eve dönüş gibi olmuş benim için şimdiye dek.  Bugün artık çoğu zaman, çok mutlu olduğum anlarımı sevgili anneme ve babama borçlu olduğumu hissediyorum. Kendimi aksine ikna edemediğim çok güçlü bir his bu. Bir yoga öğrencisiysem içime her ne tohum ektilerse yogam da bu tohumlar çerçevesinde tekrar tekrar şekilleniyor. Söz uçar, yazı kalır. Belki bu yazıyı okurlar. Söyleyemediğim tüm zamanlar için buraya yazmak, kazımak istiyorum. Onları çok seviyorum. Bugün sahip olduğum her şeyi onlara borçluyum. Güçlü, parlak yanlarım bana hep onlardan kalanlar. Zayıflıklarım da öyle. O zayıflıklar iyi ki varlar. (Bunu demek ne zor!) Ama şükredebilmeliyiz sahip olamadıklarımıza da. Çünkü olmasalar hiçbir şey öğrenemeyecektik, yerimizde sayıp duracaktık. Elimizde olmayandan öğreniyoruz en çok. Elinde olmayanları takip ederek elinde olanların şükran hissine mi varıyor insan, nedir?

Hep güzel şeyleri yazdım. diyeceksiniz ki dertlerin, sıkıntıların yok mu arkadaşım? Olmaz mı? Dolu! Ama doğum günümün şerefine biraz şımarıklık yapıp iyi olanları hatırlamak istedim. Beni mazur görün.

Bir de bir zamanlar benim gibi baş belası ergen çocukları olan sevgili okurlar, endişe etmeyin, sizi bir gün anlayacak. Ona bir ömürlük zaman lazım sadece.

İyi ki doğmuşuz!

http://www.duygubingolyoga.wordpress.com ‘dan alıntı.

“Zaten Öyledir”

 

Makale gibi olmasın, onbeş yılı aşkındır hayatımın tam göbeğinde olan yoganın bence ne demek olduğunu burada anlatayım istedim.

 

Bahar yeni başlamış, aileler bir araya gelmiş pikniğe gidilmişti, onlardan biraz uzaklaşıp karşı tepelikte saban süren çiftçiyi izlemeye başladım. Çiftçinin düzenli hareketleri, rüzgar, hafiften ısıtmaya başlamış güneş, onbir yaşımdaki bana ilk deneyimimi yaşattı. İçimden geçirdiğim cümle “tam da buradayım, benimle ve buradaki herşeyle bu andayım” dı. İlk kez kendimi adını koyamadığım o şeyle bütün hissettmiştim. Babannem namaz sonrası tespihini çekmeyi bitirip hırkasının cebine koyarken, koyduğu şeyin tespihten daha fazlası, tanelerin toplamının huzur olduğunu o gün sayesinde artık biliyordum.

Ortaokulda cayır cayır siyasi ortamın içindeyken, gençten bir edebiyat öğretmeni, koridorlarda yumruklaşanları duymazdan gelip, Karacaoğlan’dan Rumi’den dize okumaya devam ederdi, kendince bize bir şeyler söylerdi, duymaz gibiydik. Meğer duymuşuz; bunu taa dünyanın öbür ucuna gidip Amerikalı bir yogiden tekrar dinleyene kadar anlamadım. Rumi’nin dediğini tekrarlıyordu “Sen okyanusta bir damla değil, bir damlaya sığmış okyanussun”. Kendini “tek” olarak tanımlıyorsun, bir başkası da öyle, bir diğeri de, evet hepimiz okyanusta bir dalgayız, özel ve taklit edilemeyiz ama okyanusun bir ifadesiyiz. İşte bu kadar basit. Ne daha üst bir şey var, ne de olman gereken bir hal, zaten tamız. Ama dünya halleri yaman, sana ne olman gerektiğini söyleyenlerin çenesi kocaman. Kimse tam hissetmemeli kendini, hep biraz aç olmalı, hep daha istemeli, eksiklik, yoksunluk ilmek ilmek atılmalı ki, en sıradan tabiriyle çark dönsün dursun.

Yoga benim sevdiğim tanımıyla “bütünlük” demek. İkiliğin olmadığı, “ben”in, egonun kırıldığı yolun yolcusu olmak hali. Demesi kolay, idrakında olması bir ömüre sığar mı, bilemem, çünkü yoga yolu, sadece bir yol, sonuyla ilgilenmediğin, gönüllü göçebelik hali…

Avucundan bırakmak yolun olmazsa olmazı, “oldum” demeden, “anladım”demeden, düşünceyi düşünmenin baştan çıkarıcı hallerine kapılmadan akmak, dikkatini vererek her anı izlemek. İzledikçe, daha az fikir üretip tam da o anda olanla kalmak. Mesela Kadıköy vapurundasın, Moda’ya yakın sularda yunuslar olduğunu biliyorsun, gözünü dikip bekliyorsun, hop ortaya çıkıyorlar, göremiyebilirdin de, ama çıktılar diyelim, o olağanüstü anı yaşadın, sonra aklından dile döktün “yunus gördüm”. Görmenle, dile gelmesi arasındaki o kısacık sürenin adı, anda kalmak . Cılkı çıkarılmış ama kalbi başlangıçtan beri gümgüm atan Sevgi nin ortaya çıkışı ve sevgi de bu bilinç halinden doğuyor, daha doğrusu içinden taşıyor. Ruh’un başka bir tanımı olan bilinç kelimesini kişinin kendini sezişi, farkına varışı, algı ve bilginin anlıkta izlenmesi anlamında kullanıyorum. Ruh dendi mi, aklım, sezgim kapanıyor ama bilinçle eskilerden tanışıklığım var.

Size bilincin, sizde nerede olduğunu tanımlamak için bir deney yaptırabilirim. Sakin sakin oturun ve düşüncelerinizi izleyin, düşünceleriniz vücudunuzun tam neresinden doğuyor? Biraz sabır gösterirseniz bedeninizde bir yer hatta bir nokta bulacaksınız, eminim. Düşüncelere dikkat kesildiğinizde ardı arkasına geldiğini göreceksiniz, genellikle düşünceler bir geçmiş, bir gelecek arasında gidip geliyor. Daha yoğunlaşırsanız iki düşünce arasında bir boşluğun olduğunu farkedeceksiniz, bir düşüncenin sönüp, diğerinin başlamasından bir tık öncesi, yani düşünmediğiniz anlar var. O boşluğa odaklansanız, sizde de hepimizde olduğu gibi okyanusun tamamını hissettiğiniz bir yerde olduğunuzu görürsünüz. Farkettiyseniz ve bunu ilk kez deneyimlediyseniz geçmiş olsun, artık bir yogisiniz. Siz yoganın mat üstünde, taytlar, şortlar, zor pozlar yapılarak olduğunu sanıyor olabilirsiniz ama Patanjali’nin (bir kişi) ilk Hatha yoga sutrasında (metninde) “yoga şu anda oluyor”diyor. Yani biz ona katılıyoruz, o her an oluyor, biz algılamasak da bütünlük hep var, yada başka adlarıyla kelebek etkisinde, kaosla titreşimdeyiz.

Batılılar Hindistan’a varıp yoga asanaları öğreten hocaların kapılarını zorladılar. Sonunda birileri onları içeri aldı. Zaten o hocalarda “gizli” hallerini bırakıp dışa açımış, modernleşmişlerdi, sonra oradan öğrendiklerini “Batılılar” dünyaya yaydılar. Yayış o yayış, yoga yapanlar çoğaldı, zamanın istekleriyle “işlevsel” hale getirildi, stüdyolar büyüdü, hocalar, sahnelerden kalabalıklara mikrofonlarla ders verir hale geldi. Kurtarıcı, yol gösterici ihtiyacı büyüdükçe yoga şekilden şekile girdi, girmeye devam ediyor. Bir anlamda içeriğinden kopuyor. Tutucular “ah, vah” yaptılar, sosyal medyada pozlarını sergileyenlere parmak salladılar, ama bir kez yoga okulları şirketleşmişti. Avukatlar, milyonluk kontratlar, ünlü yoga giyim markalarıyla, ardından skandallarla hamur şiştikçe şişti, kabından taştı. Ancak aynı büyüklükte başkaları da sanskritçe öğrenmeye, metinleri tekrar ve tekrar okumaya, içeriğini yeniden ortaya çıkarmaya, fiziksel pratiklerini yapmaya, o pratiği dışarıya göstermenin, dişini fırçalarken, diğerlerine dönüp “bak ne kadar güzel fırçalıyorum” demek kadar abuk olduğunu bilerek yollarında ilerlediler. Bir o kadar güçlü yoga grubu ise beden-enerji alanında ucu bucağı görünmeyen çalışmalar yapmaya devam ediyor.

Yogayı, meditasyonu dikkatle inceleyenlerle, sinirbilimcilerin, tıp araştırmacılarının yoğun bir iletişime girdiği dönemdeyiz, başından beri biliniyordu, beden kendini stresle, travmayla hasta eder, iyi alınan nefes, meditasonun getirdiği sakinlik, bedeni esnetmenin yarattığı oksijen seviyesi artışı da iyileşmenin önünü açar. Sadece bir saatlik bir uygulamayla dramatik bir değişikliğin hissedildiği yoga uygulaması, dünyada patlamasın da ne patlasın.

J.M. Coetzee Kötü Bir Yılın Güncesi’nde “Önce Adam Smith, aklı, çıkarın hizmetine sundu, şimdi duygular çıkarın hizmetine sunuluyor: Bu son gelişmeyle samimiyet kavramının içi tamamen boşaltıldı. Mevcut “kültürde” samimiyetle samimiyet gösterisi arasında ayrım yapma kaygısı güden pek yok, imanla ibadet arasında ayrım yapma kaygısı güden olmadığı gibi. Bu gerçek iman mıdır, veya, Bu gerçek samimiyet midir, muğlak sorusuna boş bakışlarla karşılık veriliyor. Gerçek mi? O da ne? Samimiyet mi? Ha evet, ben samimiyim -öyle olduğumu söylememiş miydim?” diyor. Böyle dikenlerle kaplı arazide samimiyetin ne olduğunu bilen, yogi yada değil, yürümeye çalışıyoruz.

Binlerce kez söylendi tekrar ben de yazayım, yoga din değil, Hinduzim’in doğuşundan çok öncesinden beri var. Tanrısının “İşvara” olduğu söylenir, ama tatlı bir dedikoduya göre, yoganın doğuşunun epey sonrasında ek iş olarak ona atanmış. Tabi yine Coetzee’den alıntıyla “Afrika düşüncesindeki genel kanaate göre yedinci kuşaktan sonra tarihle miti artık ayırt edemeyiz”. Yani tarihsel açıklamalarımda , ne yazsam belki doğru, belki de değil.

Siz sormaya görün, mutluluğu, huzuru nasıl bulacağınızı anlatmaya hevesliler çıkacaktır. Kimi büyük bir içtenlikle yapar o vermeye yazgılıdır, kimi fırsatları değerlendirebileceğini görüp kötümser bir dille sizden yararlanır, kimi karizmatiktir, çevresi insan doludur, istese de istemese de kalabalıklarla yaşar. Biz kişiliklerden çıkıp, olanı görmeye başladığımızda en nihayetinde herkesin kendi gibi olduğunu görürüz. Hepimizde bir dürtü var, iş ki açığa çıksın, o olmazsa şiir yazmayız, ki şiirle yoga ikiz kardeş gibidirler, aynı yerden kaynak alır,. Edip Cansever diyor zaten:

“…Ester’in söyledikleridir:

İnsanlara uzaklık vurma

Ama herkes ki kendisi olsun

Sonra herkes kendisi olsun

Birgün herkes kendisi olsun.

 

Ester’in söyledikleridir:

Dünyada bakınıp durma

Bütün ol, ayrı tut ki kendini

Zaten öyledir çünkü öyledir”

Duygu – Bir blog açtım

Sevgili Değerli Sanga,

İyi ki varsınız. Bazen size içimi döküyorum. Bazen iç döküşlerinizi okuyup hisleniyorum. Yazdıklarınızdan heyecan duyuyorum. Bunu hiç tatmamayı asla istemezdim.

Bu iç döküşlerin birinde buraya size şu şekilde açılmıştım.

Bugün bir blog açtım. İlk yazımı da yayınladım, https://duygubingolyoga.wordpress.com/

Yazı yazmak da gönül işi, bakalım, nereye gider bilinmez. Görselleriyle ve şekli şemaliyle uğraşamadım. 5 gün boyunca betonsuz, binasız, sadece yıldızların altında uyumam gerekiyormuş bu adımı atabilmek için meğer. Ve o 2018’in başında yazdığım yazıya istinaden bana cesaret veren tüm o tatlı mesajlarınız gerekiyormuş.

Kendinize iyi bakın.

Sevgiler hepinize,

Duygu

Endi K – Geç Kalmış Bir Yazı: Trapez Hayatımın Sonu

6 ağustos sabahıydı. Uyandığımda kendimi dünyanın en sol kenarına atılmış şekilde buldum. Hayır rüya görmüyordum. Gregor Samsa gibi kurmaca bir kahraman da değildim üstelik.

Başta yürüyerek oradan uzaklaşmaya çalıştım, saflık işte. Sonra uçak tren ne varsa denedim. Nafile, hep en sol kıyıdaydım. O günden bu yana bir yıl geçti, bir milim bile uzaklaşamadım. Halbuki o sabaha kadar ömrüm dünyanın merkezinde geçmişti

Sevgili önyargılı okura yazdıklarım inandırıcı gelmemiş olabilir. Peki… Her şeyi açıklayabilirim: En basitinden, bir yıl geçti derken 2017’nin 6 Ağustosunu kastediyordum. Ve dünyanın merkezindeydim derken de yörüngesiyle 23 derecelik açı yapan, bir kutuptan girip diğerinden çıkan, farazi bir ekseni kastetmiyorum tabi ki. Hani Timur sorar, dünyanın merkezi neresidir diye. Hoca Nasrettin asası ile önünde bir noktayı işaret eder, tam burasıdır der. O misal merkezdeydim.

Ama sen, kazanın doğurduğuna inanıp da benim merkezde olduğuma inanmayan, koskoca Timur’un ikna olduğundan kuşku duyan okur, madem yogaya dair bir blogda seğirtmektesin (sörf yerine öneriyorum kelimeyi), senin için Nasrettin’den daha muteber olabilecek bir isme, Mircea Eliade’ye kulak verelim öyleyse: “Klasik Upanişadlar ātman = brahman = skambha özdeşliğini sistemli bir biçimde dile getirir. (…) skambha (tam karşılığı payanda dayanak sütun) dünyayı ayakta tutan, hem kozmik eksen hem de ontolojik temel olan Zemin’dir. (…) yoginler bazı mikro-makrokozmos benzeştirmelerini en uç noktaya dek götürecek, skambha’yı omurgayla özdeşleştirilecekti; ‘dünyanın merkezi’ bedenin içindeki bir noktada (‘kalp’) veya (çakralardan geçen) bir eksende bulunacaktı.”

Eh artık bu konuda okurun bana itimat ettiğini düşünmek isterim. Ve aslında işin içine yogayı katmasak da, yogaya aşina olan olmayan herkes dünyanın merkezinde olma halini / hissini yaşar. Bunu pekiştiren duyular olur. Pişen böreğin kokusunu almak için mutfağa gitmek gerekmez, kokusu arka odaya bize kadar gelir. Parktaki o kuş bilmeyiz nerede, şakıyışı kulağımıza gelir. Ufukta yarı yarıya denize gömülmüş güneş, biz mi varıyoruz onun yanına? Yo oturduğumuz yerden görüyoruz.

Her şey bize akar dört bir yandan ne varsa. Bu bizi merkez konumuna / tahtına oturtur.

6 Ağustos sabahıydı, uyandığımda kendimi dünyanın en sol ucuna atılmış buldum. Sağırdım. Sol kulağım işitmez olmuştu. Artık merkezde değildim. Seslerin kaynağı ne yanda olursa olsun hep sağ tarafımdan ulaşıyordu bana. Sol yanım boşaltılmış ya da ben hiçbir şey kalmamacasına kainatın en soluna sıçramıştım. Dünyam şaşmıştı. O kadar şaşmıştı ki sağır olduğumun ayrımında bile değildim o sabah. Çok daha büyük bir derdim vardı: Vertigo
İşte böyle sevgili okur, baştaki ilk paragrafi açıklamış, sen de yazdıklarımın mantıklı olduğuna ikna olmuşken (umarım olmuşsundur) asıl yazıma devam edebilirim. Hem böylece gözünde kazandığım inanılırlığımı dahil olduğumuz döngüsel varoluş içinde tekrar yitirme imkanım doğar.

o0o

Her insan evladı daha çocuk yaşlarda tanışır vertigoyla. Ne güzeldir düşene kadar kendi etrafında dönen çocuklar. Munis bir oyun arkadaşı kimliğindedir vertigo, sadece çağrılınca gelen. Haz kaynağı dönme dolap, atlıkarınca… Sonra canavar semirir, davet beklemez.

Şu yalan dünya, hani yoganın ‘Maya’ dediği; hani örtüsünü kaldırmak, hakikate temas etmek için meditasyon yaptığımız; her çağda her kültürde farklı isimlerle anılan; birçok inanç sisteminde değişik metotlarla paramparça edilmek istenen büyük yanılsama.

Üniversitenin daha ilk yılıydı mutantlarla tanıştım. Maya’nın zincirlerini kırmak için bir araya gelen yarı-kapalı bir gruptu, çeşitli iksirlerden yardım alıyorlardı bunu başarabilmek için.

Ama Maya’nın perdesi karbon fiberden örülmüştür, ardında bir dolu ifrit iblis ejder, imkansızı başarıp örtüyü delebilenleri bekler hakikate temas edemesinler diye. Bu mahlukatlar içinde en tehlikelisi en korkuncu ise Vertigo Ejderi’dir.

Neyse işte, üniversiteye başladığımda kulüpler içinde orkide sevenler ya da aikido yapanları değil de, karmamın beni kaçınılmaz olarak sürüklediği mutantların kulübünü seçtim. Çok azimliydim, hızlı bir başlangıç yaptım. Ama ne zaman perdeyi delsem karşımda hep Vertigo Ejderi’ni buldum. Beni yerden yere vuruyor, hallaç pamuğu gibi atıyordu. Yılacak biri değildim, tekrar tekrar ona meydan okudum. Yeni silahlar edindim, onun zayıf yanlarını keşfettim. İkinci yıl dolmadan onu püskürtmeyi başarmıştım. Artık karşıma çıkmaya cesaret edemiyor, mağarasında sinip kalıyordu.

Peki ben perdeyi yırtıp, ejderi sindirince ardındaki hakikate ulaştım mı? İşte bu başka bir yazının konusu.

Üstünden yıllar, çok yıllar geçti ben Verigo Ejderini delik deşik edip kör kuyulara atalı. Ve bir sabah (6 Ağustos sabahı) yatakta gözlerimi açtığımda karşımda eski düşmanımı buldum. Yok olmamıştı ejder, aksine geçen zaman içinde güçlenmiş büyümüş, yanında Titanların bile bidicik kaldığı iyice devasa bir hal almıştı. Bana diktiği gözlerinden bir teki bile Yeni Zelanda’dan daha büyüktü. Soluğu ağzından çıktığında 16 Fujiyama sıcaklığında, burnundan çıktığında ise tüm Pasifik’i donduracak soğuklukta idi. Ve yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırmıştı ki madeni bir elli kuruşluk aramıza anca sığardı.

Ne? Karşı koymak mı? Ne ayağa kalkması, ne oturması? Başımı yastıktan kaldırdığımda dünya fıldır fıldır dönüyordu, hem de ne dönmek… Sonrası ambulans, hastane ve hastaneden sepetlenmek oldu.

O sıra güneyde, bir kasabadaydı gezgin sirkimiz. Yeni yapılmış büyük bir devlet hastanesi vardı burada, ama (döner sermayesi olmadığından dediler) doktorları yoktu. Yine de hekim kıyafetinde nöbetçi bir kabzımal bana baktı ve “orta kulak iltihabı” diyerek hastaneden çıkışımı verdi. Ağzımdan poşeti bir saniye uzaklaştıramıyor, ayakta duramıyordum. Savunma mekanizması olsa gerek, vücut zehirlendiğini düşünerek (eğer ejderin doğurduğu korkudan değilse) alttan üsten ne varsa atmaya çalışıyor, mide ve bağırsaklar bomboş kalsa da buna ara vermek bilmiyordu. İçi dışına çıkmış bir palto kolu gibi savruluyordum.

6 Ağustos 2017 pazara denk geliyordu. Devlet hastanesi dışında, yabancısı olduğum yerde doktor bulmak problemdi. Ertesi gün daha büyük bir yerleşim merkezinde özel bir hastaneye götürüldüm. Hala ayakta duramıyordum. Muayeneden sonra ben ve en yakınım poşet hastaneye yatırıldık. Sanki yamaç paraşütü yaparken paraşütüm feci şekilde yırtılmıştı, altımdaki kayalıklara doğru daireler çizerek hızla düşüyordum, ancak bu düşme bir türlü bitmek bilmiyordu. Vertigoyu maskeleyecek ilaçlar etkisini gösterene kadar en az 30 saat dönerek düşmüştüm. Tam olarak bitmiştim. Ejder beni dümdüz etmişti.

‘Ani işitme kaybı’ teşhisiyle 5 gün hastanede kaldım.

Şeker tümör tiroit frengi… Pek çok şey yol açabiliyor işitme kaybına (belirtmek isterim, tahlillerimin tamamı temiz çıktı). İlk sordukları “grip misin? Grip miydin?” oluyor. Antikorlar virüs diye vücudun kendi (işitme) sinirlerine saldırıyor. Ama çok daha basit bir şey bile yetebiliyor; tuvalette biraz fazla ıkınıyorsuz, hata! Sağırsınız. Ekseriyetle hastalığın sebebini bulamıyorlar, emin olamıyorlar. Benimkini de bulamadılar. Neyse ki hastaların ⅔ si (doktor müdahalesi olmasa bile) sağlığına kavuşuyor. Ama benim gibi ağır geçirenler, ‘total’ işitme kaybı olanlar o kadar şanslı olmuyor.

o0o

Taburcu olduğumda sağırlık hala ikincil bir problemdi benim için; ne üzülmeye ne de iyileşme ümidine sıra geliyordu. Dengemi yitirmiştim. Vertigo Ejderi çekip giderken kristal dişleriyle sol iç kulaktaki (uzaydaki konumumuzu saptamamızı, dengemizi bulmamızı sağlayan) vestibüler sistemi koparıp almıştı. O boşlukta bir dolu Vertigo Karıncası dört dönüyordu şimdi. Kafasına darbe almış tavuklar gibiydim, dışarı çıktığımda kaldırımın bir o ucuna bir diğer ucuna zikzaklar çizerek yürüyordum. Yemin billah etsem de sokağın tinercileri “abi ne kullanıyorsun,” diye peşimden ayrılmıyorlardı.

Onlar önemli değil, yakın olanlarsa biliyor. Ya az tanıdıklar? Halimi görüp de rahatsızlığımı bilmeyenler? Mahalleden işten yogadan aşina yüzler? Sabahın 10’u yalpalıyorum. Beyimiz kahvaltıda yumurtayı nasıl alırlar? Aa votkada çırpılmış severler.

Hayır, sicil de temiz değil.

Neyse ki akıllı telefonlar gibi beynimiz, kendi kendini güncelliyor. Sağlam kalan iç kulağın tek taraflı gönderdiği datalarla yeni bir yapılanmaya gidiyor beyin, zamanla dengeyi buluyor. Ama bu hiçbir zaman çift taraflıdaki kadar sağlam olmuyor. En fenası ise ejderden yadigar kalan karıncalar. Fiziki ya da ruhi, yorucu bir süreç vertigoyu hortlatıyor. Şükür, bir hapı var. Kendisinden önce pis nefesinin kokusu geldiğinden, üstüme çullanmasına fırsat vermeden bu hapı kullanıyorum. Teğet geçiyor.

Tüm bu iyileşme süreci yine de mesleğim olan trapeze dönmeme imkan vermiyor. Bir meslek olmaktan ötedir, bir meditasyondur trapez, çünkü önceniz ve sonranız yoktur o yükseklikte. Geçmiş ve gelecek düşünülmez demiyorum, yoktur diyorum. O an ve o büyük boşluk vardır sadece. Siz, parendeler atarak boydan boya onu yararken, o büyük boşluktan bir şey eksiltmez, hatta onu daha boş kılarsınız. Zira siz de boşsunuzdur, ta ki düşene kadar. Zemine temas ettiğinizde varlanırsınız, tıpkı seyirciler gibi (küçük bir farkla).

Bir zamanlama sanatı değil, sihridir trapez. Tereddüt eyleminizde şimdi mi hemen sonra mıyı doğurur, zamanı sokar devreye. Ve kaçınılmaz son: Bu meslekten emekli olamadan ayrılanlar kervanına katılırsınız… Plastik çelenkler cami avlusunda.

Bana kalsa asla vazgeçmezdim, ama tek kişilik değildir trapez. Başkalarının canını tehlikeye atamam gel-git vertigo dengemle.

Tüm bunların üzerinden 1 yıl geçti başta da yazdığım gibi. Merkezde olmadığım yeni bir dünyadayım. Yeni bir hayatta.

Bu satırlara kadar gelme sabrını göstermiş (sayılı – istisnaî) sevgili okur, nezaketin bana mutantlarla münasebetimi ve onların gerçek yüzünü anlatma cesaretini veriyor. Ancak yerim dar. Mutattarı, Vertigo Ejderi ile final karşılaşmamı ve Tantrik aşkı bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Unutmayın, iki bayram arası düğün olmaz.

Duygu – Mücver yerine yazı

İki ders arası eve geldim, zaman var, dedim, mücver yapayım. Akşama misafirimiz var, evde iki lokma bir şey olsun. Sonra aklıma bazen yazmak istediğim ve çoğunlukla ötelediğim zamanlar geldi. Yazmaya niyet edip yazamadığım yazılar, kafamda beliren fikirler, anılar, kendimce çıkarttığım dersler. Ve sonra kaleme alınmadığı için uzaklaşan bir bulut kümesi gibi hepsinin ufukta yavaş yavaş yok olması.

Boşver mücveri dedim. Bir kahve yaptım. Eski ve çok gürültü çıkaran bilgisayarımı açtım ve yine yazmaya başladım. İnsan hiçbir şey düşünmeden yazınca dipsiz, karanlık bir kuyu gibi kafasının içinden kontrolsüzce yukarıya çıkanlara şaşırıyor.

Dün bahçeyi ilaçladıktan sonra şöyle bir soluklanmak için bahçedeki ağır metal sandalyelerden birine oturdum. Tam karşımda salonun devasa penceresi var ve yansımamı görüyorum. İlaç üzerinde ‘Solumayın, cilde ve göze temas ettirmeyin.’ yazdığından ağzıma bir fular bağladım ve gözlerime de deniz gözlüklerimi taktım. Şu tuhaf halime bir baktım. Gezi zamanı aklıma geldi. Her gün bu halde sokaklara çıktığımız birkaç hafta oldu hayatımızda ne acayip, diye düşündüm. Sonra kendime baktım uzun uzun, kollarıma filan. Yıllar içinde ne kadar güçlendiğimi düşündüm. Sadece fiziken değil, zihnen de. Sanki yavaş yavaş, doğru kıvamı yakalamak için sabırla beklenen bir maya gibi, içimde bir sürü şey çok ama çok yavaş değişti. Ben değişimin içindeymişim oysa ki hep, içindeyken görememişim. Şimdi geçmişten bugüne dek değişen birçok şeyi çok net görebiliyorum kendi insanlığımda. Bir yandan da merak ediyorum, şu an acaba ne tür göremediğim bir değişim içindeyim ve sonuçlarını ne zaman somut bir şekilde görebileceğim, şu an fark etmediğim neleri yıllar sonra fark edeceğim?

34 yaşımdayım. Artık hormonlar mıdır, bilmiyorum, kafam başka çalışıyor. Kendimi koskoca bir kadın gibi hissediyorum. Yani öyleyim zaten de, kendimi koskoca bir kız gibi hissederdim eskiden. ‘Ne ablası ya, ne ara abla olduk?’ diyesim gelmiyor. Esnafla konuşunca anlıyorum aslında yaş aldığımı. Abla diyorlar, başka bir sey demiyorlar. Sonra bakıyorum, beyazlayan saçlar, hafif tombalak bir göbek, gözlerin altında gülünce yavaş yavaş çıkmaya başlayan minik çizgiler. Yaş alıyorum. Ve bu yaş alma halinin getirdiği kafayı hayretler içinde izliyorum. Bu halin verdirdiği kararları, güvensizlikleri veya yeni getirdiği, önceleri güvenmediğin şeylere güvenme halini. Yavaşlama hissi var bi de. Bazen Moda’da sahile inip uzun uzun denize bakasım geliyor, aldığım onca yaşa bakar gibi. Boş dururken ‘Bir şeyler kaçıyor hissi’ mesela yok olup gitti baya bir süredir. Yapılması gereken yapılıyor ama boşluğa da yer var. Yapılması gereken biraz boşluk yaratacak kadar yapılıyor. Öyle bir seçim yapılıyor. Bundan şüphe duyulmuyor. Zaman ne getirir bilmem, yine değişir. Göreceğiz.

Mücvere girişeyim.

Bir de şarkı bırakayım;

Sevgiler,

Duygu

Alper Gün 1

Selam sana sanghamou,

On üç temmuz yeni ayında başlayan döngüde denemeye niyetlendiğim şeyler vardı. Kendime vereceğim yirmi sekiz günlük sözü sanghamın şahitliğinde vereyim ki kaytarma ihtimalim azalsın diye buraya yazmayı kafaya koydum. Gel gör ki yazmaya yazmaya tutulmuşum. Dilim dönmüyor, elim gitmiyor. Olsun. Zamanla açılırım.

Yogama gösterdiğim hassasiyeti saatine göstermiyorum. Yoga yapmak için kalkmıyorum. Kalktığımda yoga yapıyorum. Defne Hoca Azaltmak ya da Bırakmak  yazısında “Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor.” demiş. Aynı yazıda “Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.” de demiş. Benim bu şafak saati kalkıp yoga yapmayı bir türlü oturtamayışımda da bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla yeni halime bir adım atayım hali (direnci) var. Bu döngüde yirmi sekiz gün boyunca güneş doğmadan yogamı yapmaya niyet ediyorum. Siz kaçta yapıyorsunuz yoganızı arkadaşlar? Bu sabah 04.40’da uyanıp yaptım. Güneş ne kadar erken doğuyormuş.

Bi süredir yoga yaptıktan sonra yarım saat kadar şiir okuyorum. Şiir benim sevdiğim bir tür değildi. Değerli bir tür olduğunu biliyordum. Sevmek için çaba göstermeye çalışmıştım. Çok sevdiğim bir arkadaşım iki sene önce, o kadar kitap okuyorsun biraz şiire de bulaşman lazım diyerek  Metin Altıok’un tüm şiirlerinin olduğu bir kitap hediye etmişti bana. Ben iki senede on şiir zor okumuştum. Ayfer Tunç bir röportajında “Yazının tekniğiyle fazlaca ilgilenen yazarlar şiir ve öyküyü kavramsal olarak farklı görebilirler, teknik anlamda öyledir de, ama galiba ben onlardan değilim ve şimdi daha da ileri gidiyorum, şiirin sanat yapıtının kök hücresi olduğunu düşündüğümü söylüyorum. Tabii bunu söylerken, “şiir”den kastımın ansiklopedilerde tarif edildiği gibi, alt alta yazılmış dizelerden oluşan bir “tür”den çok öte bir şey, sanat yapıtına ruhunu veren hakiki bir “şey” olduğunu belirtmem gerekli. Benim edebiyatımda şiirin etkisine gelirsek, şiir beni gerçekliğin ve bilincin kesin çizgilerinden yaratının alacakaranlığına taşıyan dalgadır. Yazmaya başlamadan önce muhakkak şiir okuyorum. Okurken gerçeğin katılığı yumuşuyor, bilincin çizgileri bulanıklaşıyor, böylece yazının alacakaranlığına geçiyorum. Okuduğum şiirlerin bilincimin dibine yuvalanmış olduğunu da hissediyorum. Yazının alacakaranlığında muhakkak kendilerini hatırlatıyorlar. ” demiş. Burada bahsettiği şey bana biraz yoga kafasını anımsattı. Son bir ayda Metin Altıok ve Orhan Veli’nin tüm şiirlerini okudum, okumaktayım.

Ayfer Tunç aynı röportajında “Leyla Erbil’in son romanı Kalan bence bir şiir kitabıdır ve Leyla Erbil bence Türk romanın en has şairidir. Bir adım daha ileri gidelim. Benim için 20. Yüzyılın en büyük yönetmeni olan Ingmar Bergman hakkında “sinemayla şiir yazan adam” denir, bütün kalbimle katılıyorum. Onun filmlerini seyrettiğimde damağımda derin düşünceyle taçlanmış müthiş bir şiir tadı kalıyor. Ya da Edward Hopper’ın resimleri. Onun bir Amerikan barını resmettiği tablosuna bakarken, o barda geçen yazılmamış öyküleri görmemek elde mi? Benim için şiir sadece şiir, öykü sadece öykü, roman sadece roman değil. Çünkü sanat yapıtı dediğimiz şey, ruhumuzdaki elektrik çakımıdır, bizi titretir ve bunu hangi aracı kullanarak yaptığının benim için bir önemi yok.” demiş.

Chopin de notalarla şiir yazmış.

 

 

ASLI SU – Sanga’mın Işıkla Dansı

Bu sabah ağlarımız birbirine yine bambaşka mekanlardan birbirine bağlanırken, kıymeti harlanan sevgimizi derinlerinde muhafaza eden ve her daim sevmeleri seçen sangamı kucakladım yeniden.

Sangacak Şirince’de kavuşmamızın ardından, bugün gönül rahatlığıyla udiyana banda ile de hasretleşebildim. Shadow yoga sisteminin biz kadınlara özenle aktardığı kırmızının tonlarından çalan renkli günlerin gerekliliklerini, Tiyatro Medresesi kampımızda da Defne Hoca’mız hassasiyetle bizlere hatırlatmaya devam ediyordu. Beş ders boyunca sınıfımı kenarda oturarak pür dikkat izler, Hoca’mızın her birimize ayrı ayrı yönlendirdiği direktiflerinin nüanslarını dinlerken, sınıfımla yanyana yoga yapıyor olsam belki de fark edemeyeceğim neler neler öğreniyorum. Altıncı dersimize kırmızı çadırı toplayıp Medrese’de sınıfımla yogaya kavuşuyorum kavuşmasına da yine temkinliyim, öyle herşeyin içine hoooop dalamıyorum. Hoca’mız bizden de temkinli, hatırlatmalarını üzerimizden eksik etmiyor. Bu döngüde ay dolunaya doğru evrilirken, son dersimize hanumanasana’ya heves etmişken, yeniden kalınlaşmaya başlayan rahim duvarım bu ateş üreten asana ile şaşırıp da incelmesin diye, ‘bir gün sonra’ uyarısını almaktan hemen hoşnut oluveriyor ve samakonasa’da bekleşiveriyorum.

Sangam hareket ederken durmakta zorlanıyor, ama bütünün dansını fark edince büyüleniyor ve dinginleşiyorum. Derslerimizin sonuna doğru hareket artık şeklen durduğunda, hele de içinde olmaktan çok hoşlandığımız yoga salonumuzun ışık oyunları sahne aldığında, her anın görüntüsü sonsuzluğa kaydoluveriyor. Her birimizin üzerine büyüsüyle yansıyan ve bütünlüğümüze hikayeler yazmaya pencerelerden sızan ışığın bulutlarla oyunbaz danslarını hayranlıkla izliyorum. Sangamı öpen ışığın manzarasının güzelliğini zihnime fotoğraflıyorum.

sanga ışıkla dans.örümcek ağ bokeh

Burcu Gün 11: Başka bir seçenek mümkün!

Her şey bir nedenden dolayı oluyor; ve bir sonuca götürüyor.

Genelde iyi hissetmek için, takılmamak için daha geniş bir anlayışla hem kendimi hem çevremdekileri affetmek için hatırladığım bir cümle. Evet doğru ama bu kadar yoga meditasyon kesinlikle daha rahatlatıyor, takılmadan devam etmemi sağlıyor, geniş bir anlayış ve farkındalıkla bir hakikat olduğuna ve bunun kocaman olduğuna alan açıyor bende ama.. yine kendi baktığım yer dar kalıyor.. ve önemsediğim yer işte o dar kalsa da açıyı kendim belirleyebiliyorum. İşte burada örneğin annemi affediyorsam o geniş anlayışla kabul ediyorsam sevgi frekansı ile devam ediyorsam ne mutlu ama sadece ondan öğrendiğim için başka türlüsünü bilmediğim için bildiğim alıştığım seçeneklerle kalmıyorum. Başka bir şey seçebiliyorum. İşte o başka bir şey..daha geniş oluyor. Benim matın üstündeki halime bağlı olmadan nasılsa değişebileceğini bildiğimden başka bir seçenek mümkün! Ailemdeki genetik aktarım dışında hergün alıştığımın dışında ve bedenimden bağımsız bir başka seç- enek. Seçiyorum o zaman.

Piraye – Fırsat Maliyeti

 

Sevgili Sangha,

Günler yine çok hızlı geçiyor, #28günyoga’da 10. güne gelmişiz. Kısa bir aradan sonra tekrar sabah yogasına dönmek güzel. Bugün Asana Angahara – Circular seri ile güne başladım.

Bir süredir sol kürek kemiğimin içinden başlayıp sol ense köküme uzanan bir ağrı ortaya çıkıp kayboluyor. Neyin tetiklediğini keşfetmek için takipteyim. Ağrı için farklı yöntemler deniyorum ve boynumu dinlendiriyorum. Şu ana kadar en etkili yöntem, ağrıyan bölgenin üzerine zencefil macunu uygulamak oldu. Zencefil doğal bir ağrı kesici ve antienflamatuar.

Bugün işletme ve iktisat okuyanların aşina olduğu “fırsat maliyeti” terimi üzerine birkaç kelam etmek istedim. Fırsat maliyetine kısaca, ‘bir karar verdiğinizde vazgeçtiğiniz diğer kararlar ve imkanlar’ diyelim.

Kurumsal hayatım boyunca toplam iki hafta olan izinlerimi ve bayram tatillerimi çoğunlukla ya bir yoga kampında ya da dans kampında geçirdim. Planlarımı sene başından yapıp ücretlerini, uçak biletlerini sene başında yatıracak kadar zengin bir insandım. Fakat o izin alma süreçleri o kadar stresli geçerdi ki… Olur da önemli bir lansman ya da projeye denk gelirse vay haline. Mesela 15 Temmuz darbe girişiminde Stockholm’de dans kampındaydım. Şirket tüm izinleri iptal ettiğini duyurdu, izindeki herkesi bulunduğu yerden çağırdı. Tabi ki itiraz ettim ve dönmedim. Yine 15 Temmuz sonrasına denk gelen Londra’daki Shadow Yoga kursum için CEO’ya kadar çıkıp izin almak zorunda kalmıştım. Bir kurumun üzerimde bu kadar hak iddia edebilmesi çok sinir bozucu bir his. Aylarca o iki hafta için çalışıp ödemesini sene başında yaptığın, son damlasına kadar hakkın olan tatil için özel izin istemek. Neyse ki o günler geride kaldı:)

Şimdi ise durum biraz farklı. Neyi ne zaman yapacağıma kendim karar verebildiğim özgür bir alandayım. Her attığım adımda birilerine hesap vermemek muazzam bir his. Buna karşın maddi olarak eskisine nazaran daha planlıyım. Ödeme dengelerimi çok iyi gözetmem gerekiyor. Bu yıl hem Stockholm’deki kampı hem de Budapeşte’deki kursu pas geçtim. Stockholm’ü çok ama çok özledim. Yürüyerek islandhopping yapmayı, sabahın beşinde bile güleryüzlü insanlar ve köpeklerin yürüyüş yaptığı geniş parklarını, göllerini… Gece 10’da batan güneşe karşı Mosebacke’de bira içmeyi ve dans etmeyi. Pırıl pırıl tenleri olan kuzey insanının yaz mutluluğunu paylaşmayı.

Fırsat maliyeti böyle bir şey işte. Bana hangisini tercih edersin diye sorarsanız ikincisi derim. Günümün özgürlüğü, seçim serbestim, gün içinde gökyüzüne bakıp sebepsiz gülebilmek, içimin huzuru derim…. We grow through what we go through. Seneye gitmeye niyet ve de tabi ki kısmet 🤞

Burcu Gün 10: Her Sabah Yeniden!

Matın üzerindeki çocuk!
Affediyorum seni. Olanı olduğu gibi kabul ediyorum. Anlıyorum. Başka yönler ile bakıyorum. Nedenler arıyorum; buluyorum. Böylece bulamamayı da kabul ediyorum. Farkediyorum başka başka farkedemediklerimi. Böylece başka farkedemediklerimin olabirliğini de kabul ediyorum. Hepsini göremesem de anlayışım yayılıyor. Biriki akan göz yaşım burnumun sümükleri nefes alıp vermeyle dağılır gibi oluyor. Bilincimle yine arınma isteğiyle tuvalete gidiyorum. Sonra…ama aynı odada birbirimize bakan iki çocuk olduğumuzda boşalıyor akarsu gibi. Sarılıyoruz. Ben özür diliyorum. O affettiğini söylüyor. Yeniden başlıyoruz. O sekiz; ben kırkbeş yaşındayım. Her sabah yeniden başlıyoruz.