Doğa – Gün 28 – Söyleyemedikçe

Sevgili Sangam,

bi duygu kartı vardı. Hangi duygu neyle bağlantılı, daha derininde ne var, daha yüzeyselinde ney var falan çoğunu işlemişler üşenmeyip. Başarılı iş. O kartı aratıp bulmak yerine kendim çözmeğe uğraşıyorum bir süredir. Sonuçta genelgeçer haritanın bana uyacak diye bir şartı yok. Hem bu haritaya bir dönem baktımsa kalmıştır aklımda, içeriden de çekerim o bilgiyi zaten dedim. Bilgi çöplüğüyüm zaten, yeter bu kadar dışarıya bağımlılık. Devir bilgide geri dönüşüm devri. Ya herru ya merru!

Öfke, sevgili Sanga, her zaman olduğu gibi yine başıma üşüştü. Gaz da yaptı bu sefer. Vata Pitta kırması bizim oğlan, köpeğine dök her yerdeyiz. Bu sefer psikolojik kırıcılığı bir doz fazla, fiziksel şiddeti vasatın altında. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Haldeydim yani. Bugün sakinledim. Söyleyemediklerimi söyledikçe sakinledim. Söyleyemedikçe içimde çevirdiklerim, içimde çevirip çevirip de büyüttüklerim, büyüttükçe girdabına sürüklendiklerim açıkça dışarıya döküldükçe sakinledim, sevgili sangam.

Sesli dile getirince değişen bir şey var. Farkındalık tamam, oralarda bir yerlerde bunu biliyorum, ama söze geldiği anda vücut bulması durumu da söz konusu. Yerde oturuyorum mesela, yogaasana (ayak bileklerini dizlerin üzerine koyduğumuz pozun adı bu muydu?) mı desen değil derim, ama işte yogaasana yolunda bir yerlerde, böyle nası desem, şehirler arası otobüs firmalarının uğramadığı ufak bir dinlenme tesisinde mola vermiş. Karnı doymuş da uykusu gelmiş, biraz ön koltukta şöyle bir kestireyim de öyle yola devam ederim diyor.

Geçenlerde, sevgisanga, bir taraftan padmasana teşrif etti huzurlarıma. Yani esasen padmasana diyemem, ayak bileklerinin o kadar yamulması iyiye işaret değil. Bildiğim bir şey varsa, o da kendimi kandırmanın sakatlık getireceği. Girdiğim gibi geri çıktım o yüzden. Daha baddha konasanada dizler yere gelmezken, yogaasanada dizlerimle ayak bileklerim arasından bakü ceyhan petrol boru hattı geçerken o padmasanayı bilirim ben. Heyecanlandırıcı tuzaklar bunlar hep, düşen sakatlanıyor. Sonra vay efendim nerede yanlış yapmıştım acaba diye dön tee başa, iyileşmeye çalış. En iyi temizlik hiç kirletmemektir, sevgisanga. Hırs ve yılların takıntısı işin içine girince heyecana kapılmak çocuk oyuncağı, geride kalmalı, bi sakatlık çıkmasın. Paranoyak olmam, takip edilmediğim anlamına gelmez.

Yine de, sevgisanga, bu bir umut ışığıdır. Kendimi bıraktığım buz gibi bu suyun, kendimi gerçekten saldığımda beni taşıyacağına, boğmayabileceğine olan inancıma bir umut ışığıdır.

Sana, sevgisanga, çok sevdiğim bir türkünün güzellik dolu bir yorumuyla bu döngünün son gününden selam etmek isterim. Bir başka döngüde görüşünceye dek, neş’eyle!

Derya – Bu işte bir yalnızlık var

Dünkü derste öğrendiğimiz gibi kemiklerimi yere bastırdım bu sabah, ilk iş. Yüzümü yıkamadan, yataktan halıya inip. Bir uçak kanadının üstüne tekrar tekrar inmesiyle bir türlü doğrulamayan, artık son darbede pestili çıkıp yere ezilmiş böcek gibi yapışan adama üzüldüğüm rüyamdan sersemce uyanıp. Bu yere kapanmalı, göz kapamalı, kemik bastırmalı başlangıcı sevdim. Yogaya suçiden bile yavaş başlamak, hızlı günlerime ve bol rüyalı hızlı gecelerime iyi gelecek bence. Vatayı fıs fıs çıkıyor hayal ettim.

Mideye su, yüze su, dil. Perdeleri açtım. Bulutluymuş hava, yeni aydınlanıyor. Bu serin sonbahar günleri hep Şişli’deki evimi hatırlatıyor. Eylül’de ve çok severek taşındığım için herhalde. Üç katlı, yığma taşlı, ahşap rabıtalı, yüksek tavanlı Musevi evi. Yorgana geçmişsin ama şortla yatabiliyorsun mevsiminde. Kasım gibi iyice serinlemiş başka sabahlarda köydeki evi hatırlıyorum. Baharda Ege, yaz başındaki ilk günlerde ise İtalya yolculuklarımı. Olduğun yeri de onurlandır be kadın. Di mi? Şandor hoca ne demişmiş hayallerle, gündüz düşleriyle ilgili? İşime gelmediğinden hatırlayamadım şimdi.

Yarım saatim geçince yogaya durdum, bir kez daha kemik bastırarak başladım. Bir ara sadece ısınmaları yapıp kalanını boş versem mi diye düşünsem de sabah sabah hafif bunalım zihnimle başbaşa kalmaktan korkup devam ettim. Yedire yedire yaptım yogamı. Çoğu sefer boşladığım mayurayı, vajroliyi atlamadan. Dün öğrendiğimiz gibi dizler bükülü, popo yere yakın bir Balakrama. Kulakta yer yer Fatma hoca sesi. Suçili bitiş.

Ayaklanınca terastan baktım. Karadeniz köpüklü, coşkun. Zihnim de coşar köpürür birazdan. Engel olmak lazım, canıma yetti haftalardır çünkü. Saat erken. Bir şeyler okuyayım, bir öykünün içinde kaybolayım. Okuyamıyorum son aylarda. Sürünüyor kitaplar. İlgimi çekmiyor, zihnim yorgun, konsantrasyon zor.

Kitaplığa gittim baktım. Rafları baştan başa taradım. Deli Tarla, hafif rahat güzel ama üç kez okudum zaten. Canım çekmedi. Öneriyle bir zamanlar alınmış, hiç beğenmediğim psikolojik kitaplar. Kuzenimin Kaş’taki evine dekor olsunlar diye yollayacağım kitap kolisine bunları da ekleyeyim. Can Dündar, Yağmurdan Sonra. Aa bir dakka. 8-10 kitap yanda Defne hocanın kitabı da aynı isimle duruyor. Can Dündar’ınkini okumadım, okumam da herhalde. Tiffany’de Kahvaltı? Filmi olsa izlerim ama kitabını canım çekmedi. Hatta hala Şişli’de yaşasam filmi izleyip Nişantaşı Backhaus’a kruvasan ve kahve için yürürdüm. Sabah boş oluyordu. Parka bakıp oturuyordun. Burada kruvasan yapan yer var mı? Sanırım yok. Sanki çok lazım.

Odanın diğer duvarındaki konsoldaki kule olmuş kitaplara da baktım. Iıh olmuyor. Hiçbirini gönlüm çekmiyor. Kitaplığa geri döndüm. Elif Şafak’ın Mahrem’i. Nasıl bir kafayla yazdığına inanamadığım muhteşem kitap. Ama zorlar o beni şimdi.

Tuna Kiremitçi. Annemin reyonundan. Hep uzak durdum bu adamdan, sırf erkek yakışıklı yazar diye abartılarak popülerleşmiş olsa gerek diye önyargı yaptığımdan. Ama kitabın adına çekildim bu sabah. Bu İşte Bir Yalnızlık Var. Evet var. Çekip arka kapağı okudum: Yanlış bir aşk, terk edilmişliğin hüznü, müzisyenliğin eşlik ettiği hayaller, parasızlıkla sarsılan hayatlar ve bitmeyen mutluluk arayışları. Budur.

Terasa kuruldum. Okurken yağmur çiseledi, saçak kurtardı ıslanmadım. Yağmur koktu. Kitap sardı. Plazada hiç çalışmadım, diyor. Eşimden ayrıyım, diyor. Üç-beş özel müzik dersi ile şöyle böyle geçiniyorum, diyor. Şişli, Kurtuluş diyor. Hayata bazen karışmak istemez insan, diyor, gelen teklifleri teperken. Bağ kurdum hemen.

Çıralı’daki bir bungalov otelini yoga oteline dönüştürme teklifi geldi geçen ay. Ne vaktim vardı ne takatim, Çıralı’yı da hiç sevmem. Gitmesi gelmesi burdan çok zor. Noo dedim. Çünkü ben hiç para kazanmadan, üstüne cepten harcayarak yaptığım gönüllü sergi işimle meşgulüm.

Bafa Gölü kıyısında bir otelde daha önce de katıldığım bir çevre platformu buluşmasına yine çağırdılar. Üç gün üç geceli beyin fırtınalı, kuş sesli çiçek kokulu bir kamp. Gitsem sosyalleşmek adına iyi olurdu belki. Ama enerjim ona da yok. Burdan otobüse bincen de, 5 saat sonra İstanbul’a varınca havaalanına geçicen de.. Teşekkür ettim, başka sefere dedim.

Hayata karışmak istemiyor insan bazen işte.

Bölüm arasında kalktım granola hazırladım. Mutfak penceresinden çınarlı mahallemize baktım. Yağmur sonrası kesinleşen yeşillere. Defne hocanın Kahvaltı Sofrası’ndaki ünlü ressam büyükanne ne güzel isimler vermişti yeşillere, diye düşündüm. Çimen yeşili. Yağmur yemiş çimen miydi? Bu gördüğüm yeşili nasıl adlandırırım diye düşündüm. Beceremedim. Sabah ışığıyla parlayan, yağmur yemiş, yaprakları sonbaharla renklenmeye başlamış çınarlar. Düşünün bakalım.

Yarım fincan kahve için koca filtre kahve makinasını çalıştırdım. Beni moka pot paklıyor ama ucuzundan alıp ocak ateşinde plastik kulpunu eritmiştim. Granola yerken kahvem hazırlana dursun.

Kitaba döndüm. “Hiçbir duygusunu tek başına yaşamayanayan bir kızdı Ayşe; içinde olup bitenleri etrafına yaymadan, tüm dünyayı kendisine dahil etmeden nefes bile alamazdı”nın altını çizmek istedim ama kalkıp kalem almaya üşendim, sayfayı alttan kıvırdım. Aşırı şeffaflık halinden müzdarip biri olarak.

“Müzisyen olmanın en kolay tarafı müzik yapmak. Geri kalanı zor”lu sayfayı da kıvırdım. Mimarlık yapmanın en kolay tarafı proje yapmak çünkü. Geri kalanın zorluğu yüzünden bırakmıştım mimarlığı. Acıyıp üzülerek niye devam etmediğimi soranlara bu yeni cevanı yapıştırırım artık. Sanki açıklama borcum var.

Kahvemi aldım. Okurken birden yazmak geldi içimden. Bunları yazdım.

Hayata karışmadan sokağa karışmak istedim sonra. Üniversite kampüsü bunun için biçilmiş kaftan. Geniş çim alanlar, dev çamlar, ağaçlık patikalar, hemen her fakültede birkaç tanıdık yüz var ama kendi başınasın. Şort üstüne trençkot giyip sonbahar kreasyonuyla çıktım evden. Okul girişleri sıkı kontrol altında. Hoca arkadaşlarımdan birine geldiğimi söyleyip girdim. Kütüphaneye gidip uzun uzun rafları dolaştım. Sevdiğim kitaplara dokunup sevdim. Tanıdık ama bilmedik bir kitap istediğimden Steinbeck’in Uzun Vadi’sini hoca arkadaşımın kartıyla aldım. Steinbeck’e bayılırım. Kartını ödünç veren arkadaşımla açık havadaki kantinde ıspanaklı börek yedim, çay içtim. Üşüyen şortlu bacaklarımı güneşe tuttum. Gelen geçen başka hoca tanıdıklara selam verdim. Aslında hiç ilişiğim olmayan bu okulda ne çok arkadaşım olduğuna şaşırdım. Her yaştan. Kütüphane görevlisinden rektör yardımcısına kadar. Annemin ısrarlarına dayanamayıp bir gün üniversiteye girersem çevrem hazır.

Yeterince kaliteli sohbet, geyik muhabbeti, gülüşme, sessizlik, çamlık, yürüyüş ve kitap kokusundan sonra eve döndüm. Uzun zamandır geçirdiğim en dingin gündü.

Dolunay – Doğa

Sevgili Sanga! Nasılsın? Uzun zaman oldu, görüşemedik. Odamda en son aylar önce cam kırılmasına ve üzerine kaç kere dip temizlik yapmama rağmen hala cam kırıkları buluyorum arada. Heyecanlanıyorum her cam kırığında, nasıl da bereketliymiş diyorum kırılan şişe. “Göze gelmek” çok sevdiğim bir deyim, bir de “dile gelmek” var, sevgilisanga. Farkettim ki dile gelen şeyler gerçekliğini yitirmeye meyilli. Sende de oluyor mu böyle şeyler? Saç derim toparladı derim, hemen kepek başlar. Oh be cam kırıkları bitti sonunda derim, hop diye kapı eşiğinde cam kırığı bulurum. Artık düzenli yoga yapıyorum derim, hadi bakalım, hafta boyunca sen sağ ben selamet. Şunu öğrenmeye başladım derim, tam o gün o macera belirsiz bir süreliğine çıkar hayatımdan. Dilin kemiği yok, sevgilisanga. Ağzım da torba değil ki büzeyim!

Büzmeli, sessizliğin kıymetini bilmeli. Olanı yaşamak varken dile getirmek uğursuzluk getiriyor, neşesini kaçırıyor, varoluşuna leke sürüyor. Dile mi güzel getiremiyorum acaba? Hakkını veremedim diye mi küsüp uzaklaşıyor benden? Ne yapayım, sevgili kainat. Bana bir yol göster, dipsiz mağaralarında ışıksız kayboldum yine, sesimin yankısından başka duyulacak bir şey de yok.

Altı şey hakkında konuşulmazmış, burada okumuştum. Sanırım Fatma Hocamla Pınar Hocamın bir aşık atışmasında olabilir. Uykun, yediğin, içtiğin, dışkıladığın, seviştiğin, yogan. Bunlar mıydı onlar? Bunların dışında da bir şeyler olması gerek, ne konuşsam gidiyor uzaklara. Yine söyleyiş biçimimden mi kaybediyorum acaba? Genelde biçimden kaybederim çünkü, huyum kurusun, alışkanlığımdır kendimi bildim bileli.

Anlatı üzerine düşünüyorum bu dönem, sevgisanga. “Ya yaşarsın, ya anlatırsın” gibi bir şeyler okumuştum bir vakitler, sanırım bir şeyleri anlatabilmek için yaşamak, yaşadığını anlatamazsın, anlatabiliyorsan tam anlamıyla yaşamamışsın demektir gibi bir şeylerdi. Şimdi tam anlatamadığıma göre gerçek anlamıyla okuyamamış mıyım, yoksa öyle yaşayarak okumuşum ki anlatamıyor muyum, bilemedim, sevgisanga.

Bilgisayarı kapatmalı artık, gün başladı. Giderayak yine bir türkü neyin bir şeyler bırakayım buraya:

En sonda çıkan Aşık Murat Çobanoğlu zannediyorum, çok etkiledi beni dörtlüğüyle

“Eser gider dertli yeller
Derdini anlatır diller
Didelerden akan seller
Derya çıkar dere çıkar”

Sağlıcakla!
Doğa

Derya – Kaş 3: Happily Never After

“Bak bir yaz daha geçti

Son kuşlar uçtu gitti, nerdesin?

Biraz hasret, biraz gayret

Belki yarın, belki bugün, bekledim

Nerdesin?”

Rafet El Roman bunu kime söylüyor bilmiyorum. Sanırım pek popüler bir şarkı, ben yeni keşfettim ve avaz avaz kendime söylüyorum.

“Bir bilsen neler neler

Neler feda eder bu gönlüm senin için?

Sensiz her şey anlamsız

Her şey basit kolay değersiz, bir bilsen”

Kendimi özlüyorum çünkü.

Nisan’dan beri ben ben değilim. Bir Aşk’a yuvarlanmıştım hani. Şöyle güzel, öyle müthiş, böyle kuyrukluyıldızlı ama bir yandan da yoğun ve yorucu, kendimde değilim diye yazıyordum size.

O Aşk bitti. Biterken de zarifçe değil, hırpalayarak tüketerek, ömrümden ömür yiyerek, sınırlarımı alt üst ederek bitti.

Balıklama dalayım:

Babamda narsistik özellikler varmış efendim. Yehhuu. İleri seviye değil şükür, ama varmış. Ana babamın ilişkisinde buna bilinçsizce tanıklık ettiğim için, daha sonraları 10 yıl arayla bulduğum iki ayrı narsist romantik ilişkiye balıklama dalmışım. “Ayyy burası çok tanıdık, ah bu adam tıpkı babiş gibi, oh bu sular ne rahat…” diyerek. Al sana baban.

İlk narsist ilişkim 10 yıl önceydi. 3 hafta sürmüştü. Uzun sürmezmiş narsistlerin ilişkileri, şimdi okudukça ilk kez öğreniyorum. Sürse de başarılı gitmezmiş pek. O zaman anlamadım. Ağır depresyona girdim, bir sene sonra çıktım. Psikolog nedir bilmezdim. Kendi kendime devindim. Fazla yoğun, hemen evlenme kararlı, seni pamuklara sarıp saran, geleceğini belirlediğin, manevi güvenceye aldığını sanıp sevindiğin 3 haftacık süren ilişkinin bedeli depresyonda koca bir sene oldu. Ziyan.

Bununla aynı karakterdeki ikincisi de yeni bitti işte. 3 ay sürdü o da. Bu sefer içindeyken tuttum yakaladım. Onca yoga pratikleri, okumalar, psikoterapi, keskinleşen iç-dış gözler sağolsunlar. Üzülmedim mi, üzüldüm. Ağlamadım mı, oo çok. Hayalkırıklığı mı, çatır kütür. Kızgınlık? Amanın! Haftalarca! Hiç bu kadar yüksek dozda öfkelenebileceğimi, öfkemi sürdürebileceğimi bilmezdim. Tetiklenince neler oluyormuş meğer. Öfkeyle yattım öfkeyle kalktım. Gecenin ortasında uykumdan öfkeyle uyandım.

Bu üç ayın ortasında bir yerde yaşadığım bir krizde “Just like when?” ile iki narsisti birbirine de bağlamıştım aslında. Bu tıpkı öncekine benziyordu hani. Size de yazmıştım. Bir şey daha diyim mi, daha ilk haftadan da benzetmiştim de ses etmemiştim. Evini, yaşamını, bir garip gelen başka türlü bir Teklik halini, kendine çok hayranlığını, çok hırsını. Just like diğeri idi.

Şimdi bu iki tipi çekiştirecek değilim. Onlar öyle. Maalesef tedavisi de pek yokmuş. Bize düşen kaçmakmış. Sınır çekmek. İletişmek anlaşmak uzlaşmak mümkün değilmiş. 10 yıl içinde iki narsist ilişki bünyeye fazla olduğundan, alo terapi hattına bağlandım. (Görüşmeyeli seansı 750TL olmuş. Değer mi, değer. Ama 750 nedir ya?!) Üçüncü bir narsisti daha kaldıramayacağımdan, kendime ve aileme göz gezdirdim.

Babam çıktı tabii, kim çıkacaktı? İlgi övgü merakı, kendine aşırı beğeni, şovmenlik, gereksiz yere fol yok yumurta yokken bana karışamazsın!cılık ve bir sürü şey. Baba kontenjanından çok tanıdık olduğu için rahat ve güvenli gelen halleri (hem de babama göre level level güncellenmiş, dozu çok artmış, başka erkeklerde yakalayınca hop, aşk! Aşk da değil aslında, başka bir şey: Aşırı güvenmece. Onun (çok hızlı) ritmine kendimi bırakmaca. Çünkü doğduğun evdeki gibi ya…

Çünkü mutlu sonlu Disney hissi veren, gerçek olamayacak kadar muhteşem bir sevgi aşk romantizm kombosu ya.. (Love-bombing imiş bu literatürde.) Hobilerimi, uğraşlarımı, günlük rutinimi, hayallerimi tekrarlıyordu ya.. (Aynalama imiş bu literatürde.)

Annemin “fazla hızlısınız, bir gariplik var” diye uyardığı ama dikkate almadığım bir happily ever after yaşarken içimde “hız limitini aştınız” alarmları çalmadı mı, çaldı tabii. Her konuda çok hızlı gidiyorduk, din din din.

Bana taşın, diyordu. Din.

Seni çok seviyorum, diyordu hemencecik. Kalpli din.

Gel annemi beraber arayalım. Babalar günü hediyesini babama sen ver. What the din?

Herkes çirkin biz güzeliz. Biz farklıyız, üstünüz, şahaneyiz. Diiin!

Kardeşimin düğününe gel, illa ki gel mutlaka gel. Akrabalı filan. Vur patlasın çal oynasınlı din. (Gittim. Oynamadım.)

Bu iç zilleri duydum, ama boşverip ilerlemeyi, onun hızına kendimi bırakmayı, kendime rağmen’liği cesaret sandım. Hem mutlu olsun istedim. Mutluluğuyla mutlu olayım dedim. Du bakalım nereye gidecek?

Gitmedi bir yere. Ben yine kendi evimdeyim. O nerede bilmem. Eşyalarımı kolilemiş ortak arkadaşımıza vermiş. Canım almak istemiyor. Erteledikçe erteliyorum. Happily never after.

Arkadaşlarımın eski narsist ilişkilerini dinliyorum. Dünyada böyle bir tek kişi varmış ve hepimiz sırayla onunla beraberlik yaşamışız gibi, benzerlik şaşırtıcı ve korkutucu. Hiç de detaylı anlatmamışlar, bilsem tüm bu din’leri daha dikkate alır mıydım? Niye iyi gelen deneyimleri ballandırarak anlatırken bizi üzenleri geçiştiriyoruz? Niye bunları yazarken dedikodu yapıyorum hissi ile rahatsızlık duyuyorum?

Sonuç olarak, iyileşmek üç ay kadar alırmış. İçimdeki korku ve travmanın geçmesi yani. (Korkudan bahsetmedim ama içimde peydahlanan yoğun öfkeye ek olarak beni hastaneye götüren bir kaç panik atak, aşırı korku, gece uykusuzlukları, kaygı bozuklukları..) Bir ayım geçti, kaldı iki ay. Bu konuda makaleler okuyorum, ünlü uzmanların konuşmalarını dinliyorum. Daha iyi anlamak ve ilerideki potansiyel tekrarından kendimi korumak için.

Arada bir özlüyorum. İyi anlarımızı hatırlayıp. Sevdiğim yönlerini. Böyle anlara izin veriyorum. Yas sürecime.

Ama dur bakalım. Kaş’taki kalışımı uzattım. Kızlar çoktan gitti. Plansızlık, kendi başımalık, biraz susmalık hep iyi geldi, yine gelecek. Sabah yogalarım. Ah o uddiyanalar!! Nasıl bir büyü var onlarda? Dünya duruyor ben duruyorum o iki noktalarda.

Bir an gelecek, birden yeterince sayıda uddiyana, kulaç, soğuk kahve, dostlar, tek başınalık olmuş-yapılmış-geçmiş olacak ve ben birden yine ben olacağım.

“..sonbahar güneşinde

Çıkarız dağlara, uzanır kırlara

Uyur bir gölgede, seyreder bulutları

Okşarım saçından, koklarım teninden…”

Derya – Kaş 2: Om ram yam?

Günaydın sanga!

Dün gece adım olsun bacak açılsın yürüyüşüm sırasında kaldığımız otelin sokağında bir vaha keşfettim. Sokak bir yere gitmiyormuş, çıkmaz sokakmış zaten. Çıkmadığı son yerde karşılıklı 4 binayı birden satın almışlar, zarifçe elden geçirip butik otel yapmışlar. Üst katlar hep oda, bir binanın zemin katı resepsiyon, diğerininki küçük kibar bir restaurant, ötekinde havuzcuk var. Dolaşım serbest. Dolaştım ben de. Walk-in otelcik. Beyaz ahşaplar, tavşan kaktüsler, bakımlı çimler. Peyzajda gezindim. Sessizce kitap okuyan, dinlenen insanlar oturuyordu orda burda. Personel yoktu. Kimse sen kimsin demedi.

İşte buraya sabah 7’de yoga yapmaya geldim, öyle pijamamla. Hedeflediğim çimler çiy ıslağıydı, (demek Kaş’ta bile çiy var, ilginç) taşta yaptım. Uddiyanalar çölde suya kavuşmuşum gibi iyi geldi. (İki nokta yanyana’lar. Ey Tansel. Birbiri üstüne yuvarlanan virgüllü günlerden sonra Allahım o iki noktanın güzelliği!)

Çöktüm kalktım. Son zamanlarda çök-kalkları ayrı bir seviyorum, Indra parantezdekiler dahil. Suçi squat zaten rolls. Sayıca çok yapmasam da yaptıklarıma bayılıyorum. Yer temiz değildi, sürünmek istemeyip çaturangadan yere tam inmeden yukarı bakan köpeğe geçtim. Yine pijamamla oturmak istemeyip sıra asanaya gelince çimdeki salıncağa terfi oldum. İşte orda bozuldu serim, asana sert zemin istermiş ya da ben öyle alışmışım. Minderde bir tuhaf oldu. Kaki nefesi es geçtim, jade lady ve ılınma ile serimi bitirdim. Hakkı verilmemiş asanamın eksikliğini hissediyorum. Yarın hem daha erken hem popo altıma havlu ile geleyim.

Kahvaltı personeli yandaki binada kahvaltı hazırlamaya başladı. Peçeteler, şemsiyeler, yumurtalı ekmekler. İki kedi zıplaya hoplaya yuvarlana birbirleriyle oynuyor, yavru da değil eşek kadarlar. Kendi airbnb odama dönmeyip oyalanıyorum, tavşan kulaklı kaktüsleri izliyorum. Ufacık odamızda arkadaşım uyuyor, ses çıkarmadan dolaşma imkanı yok. Sabahlarım için vaha bulmuşum hem ben. Kahve makinası sesi, havuzun şıpırtısı, salıncağımın sallantısı, Eylül esintisi.

Hadi om ram yam olsun artık.

Lütfen.

Gün 7 – Doğa – Kısmet

Sevgili Sanga,

bugün günlerden cumartesi. Cumadan sonraki gün. Her hafta aynı gibi, ama her seferinde bir başka. Dün akşam bir esrar perdesi aralandı, sevgili sanga, haftalardır niye diŋelip de bi balakrama yapamadığımı çözdüm. Bu arada yöresel ağızları yazamama sorunumu da çözdüm. Türkiye türkçesi abecesinden biraz çıkmayı gerektiriyor ama olsun, dilimden çıkacağıma alfabemden çıkarım.
Niye’sini çözdüm demek yalan olur, niye’ye bir cevap uydurup kendimi buna ikna ettim diyelim. Bir mânâsı da yok ya, maksat zihni yatıştıralım. Birkaç gün önce sormuştum, odamı toplasam kafamı da toplar mıyım diye. Toplarmışım, sevgilisanga. Sabah kesintisiz bir balakramaya uyandım, gelip giden düşüncelerden birisi ilgimi çektiği anda ya düşünceyle beraber durduğum ya da dengemi kaybettiğim, ilgimi ve odağımı ayaklarıma getirdikçe düşüncelerin gelip geçtiği özlenmiş bir balakramaya. Başka odada bıraktığım kara blokları odaya geri taşımamın etkisi büyük, kesin o bloklar açtı kapıyı da o sayede geçebildim kurmastanadan.

Türkülerden geri durmak olmaz, içimde kalır sonra. 16. yüzyıldan Kul Himmet’e 19. yüzyıldan Kul Himmet Üstadım’a çevirelim bugün kulaklarımızı: Gafil gezme şaşkın – Ahura Ritim Topluluğu

Keyfim inceden yerinde, sevgisanga.
Dilerim senin de keyfine diyecek yoktur
Neş’eyle!
Doğa

Gün 5-6 falan zaar – Doğa – Dinozor

Bugün sınırlandırıldığı kesin lakin sınırları belirsiz bir süreliğine Dinazor oldum, zannediyorum ki çoğunlukla T-Rex idim. Ama tam emin değilim, biz D-Rex diyelim. Yaptıklarımla örnek teşkil edip diğer T-Rex’leri zan altında bırakmak istemem. Bugünki kısa süreli arkadaşım 3 yaşındaki Zidane. Üç dil anlıyor, konuşması henüz tam değil ama iletişim kurmakla ilgili bir sorunu yok. Yani var da, her yetişkin kadar var. Derdini anlatamayınca bağırıyor, korkunca bağırıyor, fazla heyecanlanınca bağırıyor falan. Bir şekilde regüle olmak için bağırmayı öğrenmiş, bağırıyor. Oynarken hayran kaldım, büyük hayran kaldım. Annesinden iki masadan daha fazla uzaklaşırsak bu durumu farkettiğinde bağırarak anneye koşturup sarılıyordu başta, sonra sonra güvenli mesafeyi arttırdık biraz dino yürüyüşlerimizle sağa sola gürleyerek. Bi’ noktadan sonra sessiz dinezorluğa bile iknaydı hatta, gizli gizli gelip en son annenin yanına varınca röaaar diye bağırıp eğlendik falan. Çocuk tuhaf bir dünya.

Çocuğu yahut köpeği olan insanların niye spor hocası tuttuğunu anlamıyorum. Vakitlerden bir zaman, otopark gibi bir yerde bir antrenörle çalıştırdığı kişiye denk gelmiştim. Öğrenci köpeğini oradaki bi diğere bağlamış, soğukta betona otur emri vermiş köpeğe, köpek ağlıyor, yavru daha. Tam sevmeye gittim, lütfen sevmeyin, oturup beklemeyi öğrenmesi lazım dedi kovdu beni. Zidane ile öyle değildik, bir ısırık pizza aldımsa beş dakika dinozar oldum. Hayvan sahibi olmakla bir hayvanla dostluk kurup kaderini onunkiyle bağlamak birbirinden farklı yaklaşımlar. O köpekle köpek olsan, zaten 2 yıla senden iyi jui jitsucu bulunmaz. Orada on squat yapmışsın yirmi mekik çekmişsin bravo, köpeği soğukta betona oturttuğuna değdi mi hiç? Yaptığın o spor, seni dört ayak üzerinde koşturtabildi mi? Soğuk zeminde çıplak ayak yere basıp, ayakların üşüyünce karnının ağrımayacağına seni ikna etti mi? (Yargılama, ayıptır. Yargıladığın her şey bir gün başına gelir, ya sen de yaparsın aynını, yahut geçmişte çoktan yapmışsındır)

Bence ortamda bi köpek varsa onla köpek ol, çocuk varsa bütün hayvanlar alemi emrinize amade zaten. Shandor da yoganın yanında baş köşeye dövüş sanatlarını koymuyor mu zaten? Dövüş sanatları dediğinin de en temelindeki içsel sanat kung fu, kung fu’nun da kökeni hayvanların taklidi değil mi zaten? Çocuk dediğin de hayvanın önde gideni değil mi? E denklem tamamlandı işte, yine bir antrenörle çalışmaya gerek kalmadı. Sadece kungfuyu ilk keşfeden çocuğun oyuncu yapısını kendimizde bulsak yetecek.

Dinazur olmakla dinazarcılık oynamak da, ha keza bambaşka. Dinozurculuk oynamaya başladığımız anda Zidane direkt koşarak ve bağırarak annesine gidip sarılıp sonra yine oynamaya başlayıp yine aynı döngüye kapıldı. Dinuzor olduğumuz anlardaysa baya bütün sokağı sağa sola kükreyerek gidip geldik, ne bi anne diye bağırarak koşma, ne bi oyunbozanlık. Zidane işini biliyor. Zidane “başarılı” demekmiş sanırım bu arada.

Bu aralar zihin kafamı kurcalıyor yine. “Hile yapmakta bir sorun yok ama hile yaptığının farkında değilsen kendini kandırırsın, o en tehlikelisi” dediydi Shandor yine bir zaman-mekan kesişiminde. Buradan kendime oynayacak sözcükler seçiyorum istemsizce bir süredir. Zihni devreye sokmak, en büyük belalarımdan biri. Peki zihin oyunlarına çevirirsem işi? Öldükten sonra dünyada uzunca bir süre daha kalacak tek varlığımız kemiklerimiz mesela, başka hiçbir şeyimiz yok. O zaman al sana oyun: Vücudundaki bütün kemikleri hissetmek yahut kemik olmak
(kemiğin etrafındaki zar/fasya/periost en derin duyumuz, neredeyse bütün çizgili kaslar da en az iki kemiğin dışlarındaki bu bağ dokunun birbiriyle iletişimi aracılığıyla varlar zaten)
Adımlarını etinle değil de kemiğinle attığında, klavyeye parmaklarınla değil kemiklerinle dokunduğunda duyumsadıkların ister istemez derinleşecektir. Peki kemiklerimizi yeterince derinden hissedebilirsek, ölüp de etimiz toprağa karıştığımızda kemiğimiz Toprak Ana’yla bir olduğunda (olursa kıyak iş ha) yattığın yerden bütün dünyayı duyumsa, mis!
Yakılanda işler değişiyor tabii, bi avuç kül kalıyor orada sonuçta. Onda tümel bilince erebilmek için yaşarken te en ufak zerrene kadar hissetmek gerekir böyle bi oyunda. Şimdilik oyumu kemikleri hissetmekten yana kullanıyorum. Zerreyi hissetmeğe yol uzun.

Sabah uyanmak meselesine gelince, itinayla alarm erteliyorum. Uyanmak isteyene sivrisinek saz, uyanmak istemeyene davul zurna az, sevgili sanga.

Bu akşamın türküsünü de sevdiğim bir dervişten sunmak isterim. Loudingirra Özdemir, 7 sene yapayalnız sokaklarda yatıp her türlü malı mülkü reddederek sırtında bağlaması ağzında türküsüyle dünyayı gezdi. Evlendi bir süre önce, şimdi de hanımıyla geziyor lakin ABD’ye yolu düşünce büyük insanlık düzeni tarafından fena sarsıldı. Merak ederseniz türkülerinin altında hikayeleri de oluyor genelde, başından geçenleri onun kaleminden okuyabilirsiniz.

Neş’eyle, sangasanga
Seni seven
Doğa

Derya – Kaş 1: Beer’n Bracelet

Ne güzel alışmıştım kız kızalı, arkadaşlı tatillere be sanga. Yıllarca seyahatlere tek başıma çıktım ben. Yurtiçi, yurtdışı. Kış, yaz, bahar. Yolda rastladığım kısa süreli arkadaşlıklar vardı, canım isterse. Çok sonraları benim kızlar ikna etti, zor da olsa alıştım grupça hareket etmeye, zevk de aldım. Özeniyordum zaten uzaktan. Tadı başkaymış, sevdim.

Sevdim ama bu seferki arkadaş gruplu tatil yine zor geldi. İçinden geçmekte olduğum sıkıntılı dönemde en yakın kız arkadaşlarıma ihtiyacım var sanıyordum. Meğer hem öyleymiş hem değilmiş. Evet evden uzakta tatilde olmam, arkadaş desteği lazımmış ama kendi bozulmuş ritmimi tekrar inşa etmeye, haliyle tek başınalığa, sabah erken yogalı suskun sessiz saatlere, akşam erkenden uyumaya da ihtiyacım varmış.

Kaş’tayız. Sabahın köründe plajda yer bitecek diye koşturarak çıkmak gerekiyor. Yer bi-te-cek! (Bitecek! Cem Yılmaz.) Bu ne ya? Ama öyle. Bitiyor. Sabah telaşından nefret ederim. Akşam telaşından da. Hadi sabah el mahkum koşturduk, akşam denizden gelince eve uğramadan öylece yemeğe gitsek olmaz mı? Olmaz. İlla croplar giyilecek, dar etekler çekilecek, duşlar alınacak. Kızlar öyle seviyor. Eve bir kere girince çıkasım gelmiyor ki benim. Uyku bastırıyor, tüm günün güneş-su-kulaç-hamurişi-şeker yorgunluğu. Duş muş faslı olunca da 8-9’dan önce yemeğe oturulmuyor. Kendime kalsam her nerdeysem orda 5-6’da yer bitiririm yemek faslını. Temiz iş temiz bağırsak. Bizimkiler illa güzel yemek yiyecekler, farklı mekan gezecekler. Kalabalığa girecekler. Hiç gözüm yok o farklı mekanlarda bu sefer. Oldu da eve vakitlice (yine bana göre geç, 10-11) varmışsak onları balkonda şarapla bırakıp yatağa gidiyor, uykuya yuvarlanıyorum da sabaha yine dinlenmiş uyanmıyorum.

Ayların içli dışlı yorgunluğu var, tatil dediğin reset çekmek değil midir? Çekemiyorum. Yogacı&nakitçi kızın yogacı olmayan&mekancı&kredi kartçı arkadaşlarıyla imtihanı. Bir de bu var. Sabah kahvaltısını bile dışarda değişik bir yerde yiyelim istiyorlar. Değişik dediğin serpme işte. Evde serpelim? Yok illa havalı desenli seramik kaselerde mavi beyaz tabaklarda serpilecek. Kurumsal iş hayatlarında kahvaltıya vakit ayırmadıkları işin onlar da haklı. İyi de kazıkçı Kaş’ta üç öğüne harcayacak paramız var mı? Hiçbirimizin yok. Karta yüklenmece. Karta serpmece.

Yoruldum bu tatil be sanga. Gönlümce uyuyamadım. Uyanınca öylece duramadım. Dinlenemedim. Midemle bağırsaklarım yoruldu. Yogam savsaklandı, ya alan ya zaman olmadı. Bol bol yüzdüm bak. Ama yoruldum. Dönüşte yine yoğun bir iş programı beni bekliyor. İç/dış yoğunlu. Noldu şimdi, ne anladık? Karta borçlandık. O kadar.

Yorgun suratsız tipim kızlara da yansıyordur diye endişelendim. Onların da tek tatilidir, yazıktır. Bensiz daha neşeli daha oto-sansürsüz günler geçirebilirlerdi belki. E iyi günde kötü günde diyoruz, şimdi değilse ne zaman? Onlar da diyor ki, sen yogacısın, yorgun olmaman gerekmez mi? Haydaa..

Mızmız mıyım, annemin dediği gibi zor insan mıyım? Uyumum zormuşmuş. Uyku-yemek düzenim, gün içi ritmim, sosyalleşme(me) dozum acayip olduğu için. Bir sanga var halbuki, muhtemelen o da benim gibi. Mi?

Bir de itirafım var:

Hem sizden gelen yazıları dört gözle bekliyorum. Hem kendi yazılarımı bölük pörçük diye beğenmediğimden korsan blogerlık yapıp buraya kaydedeceğime sadece Fatma’ya mail atıyorum.

Ama şu anki yegane tek başınalık anımda: Meydandaki Mavi’de (hani renkli tahta masaları olan) bira içmeye oturmuşken.. Fatma’ya yazıverdiğim kısa maili size de göndererek bu korsanlığı kırıyor ve yine sangaya dönüyorum. Hello.

Hava şu anki gibi tam kararmamışken bikini üstü gömlekli bir yerde oturuvermek en sevdiğim keyif: Takılalım işte böyle rahatça yahuuu. Arkadaşım sokak tezgahlarında hediye bakınıyor. Sen bak dedim, hiç acele etme dedim, kaçtım. Etmez inşallah. Yehhhuu. O arada da kendime dayanamadım bu bilekliği aldım. Yanık tende beyaz beyaz hoşuma gitti.

Tek başınalığa nadir girdiğim anlarda hemen yazasım geliyor. An kısaysa ki son zamanlarda hep kısa, yazı da kısa oluyor. Belki ondan size yollamayışım. Belki zihnimin karışıklığı yazılara yansıdığından, bu okunası olmadı diye beğenmediğimdem. Yazılası varsa okunası da varmıştır halbuki. Mi? Belki geçen haftalarda Fatma’nın posta kutusuna yağdırdıklarımı da size yollarım. Bölükse bölük, pörçükse pörçükler. Sanga beni böyle de sever.

Simay – Gün 5

Eylülün ilk gününden Namaste sevgili Şanga,

Bugün yine 6’da uyandım. 45 dakika boyunca da kalkacağıma direndim. Uyandırıp kanımı emen bir sinek de yoktu. ‘Sinek de gelmedi kalkmasam da olur’ diye bile düşündüm. Simay bırak allaşkına kalkacaksın işte uzatma dedim ve kalktım şükür.

Upavistha konasana’da olduğu kadar yanımda birine ihtiyaç duyduğum bir zaman yok sanırım. Birine sarılıp uyumayı düşler gibi of şöyle biri olsa da belimden itse sırtıma binse, üstüme otursa diye insan hayali kuruyorum.

Upavisthalar arasına ayakları kasıklara çekip, dış kenarlarını birleştirip, içlerini de tavana baktırdığın hareket var ya adı neydi Şanga? Onu koydum bugün araya- Kasıklarımdan şıpır şıpır bi açılma sesi geldi birkaç saniyeye. Şıpır diyorum çünkü gerçekten şıpırdı. Atıl kalmış bir binanın çatlak tavanından sızdıran irice damlaların yere çarpma sesi gibi böyle. Bina bile gözümde canlandı o an –yogada bina görmek enter.

İstanbul’da da kasırga fırtına çatılar uçacak diyorlardı da güneşle yağmur düetinden başka bir şey yok. Kreşendosuzca usulca. Bülent ortaçgil gibi mırıl mırıl tıngırdıyor öyle. Yeşilköy’de böyle en azından. Her nerdeysen orlarda da zaiyat yoktur umarım.

Namaste Şanga,
Sevgiler
Simay.

Simay – Gün 4

Selamlar Şanga, her şey yolunda.

İstanbul’a döndüm dün. Akşam 12’ye doğru uyudum. Sabah 6’da uyandım. Uzun süre sonra doğanın içinden İstanbul’a dönünce garip bir his olurdu. Doğasından koparılıp da kafese hapsedilen hayvan siniri gibi. Bu sefer olmadı. Hatta yokladım epey içimi. I ıh. Hiç mi hiç yok. Keza o gittiğimde yakaladığım telaşsız his de devam ediyor. Bu korunsun.

İstanbul’daki ilk Yogamı bu sabah yaptım. Sabah neredeyse kalkmıyordum. Uykum da yoktu halbuki. Sonra bir sinek geldi. Sağ olsun kaldırdı beni. Neredeyse zihnimdeki ‘kalkmasan nolcak ya uyusan uyursun he dön bi yastığı da çevir oh miss’ sineğinin peşinden yatmaya devam ediyordum. Neyse ki 6:45’lerde başladım Yogama. Tahmin ettiğimden daha odaklıydım. Geldi gitti düşünceler de bir şeye tutulmadım, hojdır.

Bittiğinde saat 8’e geliyordu. Eskiden Şanga, Yoga bitince onun dinginliğini ve sessizliğini korumak için garip bir kabuğa bürünüyordum. Yoga sonrası evde karşılaştığım insanlarla konuşmamak, bana bir şey dediklerinde içten içe sinir olmak gibi. Yoga yapmış olma egosu. Kendiyle kanlı bıçaklı çelişen bir şey olmalı -yoga ve egosu yani. Hani vücut geliştirmeciler aynaya bakar ya ben de sessizliğime bakıp övünüyorum gibi. Sus’umun şişmiş kasları. Sanırım içim alışıyor yavaşça -sükutumu benden başkasının zor dağıtacağına.

Kaldı ki dağıldı dağılacak diye korkulan sözde iç-sessizliğin asabi tıkırdanması, asgari seslere okay olmaktan daha tantanalı.

Her şey yolundadır Şanga, günaydınlar. Doğrusu tünaydınlar. İyisi mi tümaydınlar olsun

Sevgiler,
Simay.