Gülhan-Yoga ve uzuuuun gün

Şimdi yoga başlıyor…

Tüm yoga zincirindeki herkesin herkesin Yoga günü kutlu olsun olsun olsun !

Bu sabah yağmur , sağanak yağmur ve gök gürültüsü ile uyandım.

Ankara’da hava oldukça değişken.

Siyasetin, bürokrasinin, ülkenin merkezi ondan mı acaba?

Sevgili Zeus ve Sevgili Hades, onlarda bizden memnun değiller sanırım.

Madem kulaklar uyandı, içim uyandı, hadi dedim kendime.

Karşıla en uzun günü, yoga ile.

Ver selamını güneşe. Güneş kendini, ona sunulanı ve hizmetini esirgiyor mu? ihmal ediyor mu? Yok bugün doğmayım diyor mu?

Demiyor, hem de hiç

Aklıma Can YÜCEL’in bir şiiri geldi.

Buldum, okudum iyi geldi.

Paylaşmak ve hatırlatmak istedim.

*******************************************

SAĞLIK OLSUN

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Yarım saat erkene kurulsun saatin

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..

Pencereni aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin

Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin

Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart

Çek kızarmış ekmek kokusunu içine

Bak güzelim kahvaltının keyfine..

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin

Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile

Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle

Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de

Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık

Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa

Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak

Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..

Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,

Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?

Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara

Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..

Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..

Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..

Saklama tabakları, bardakları misafire

Sizden ala misafir mi var bu dünyada

Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
şöyle keyife keyif katar gibi,
lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi
tadına var akşamının..

Gece evinde, dostların olsun

Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..

Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!

**************************************

Yogamı yaptım, çayımı içtim, çayımı içerken şiiri okudum, bu sabah kendime sözüm geçti, kendime gücüm yetti. Can Babanın önerilerinin bir çoğunu yaptım. Dışarı çıktım, selamlarımı verdim, sesini duymak istediğim kişiyi aradım… Çok şükür !

Böyle iken böyle sevgili sanga. Dilerim hepinizin sağlığı, keyfi yerindedir.

Sevgiler bolca

21/06/2022

Nilüfer – Küçük Deniz Balığı Sıçrıyor

Kıymetli sangama sevgiler. Bugün Cuma. Evdeyim. Amy Winehouse Rehab çalıyor. Amy’nin ekrandaki kırmızı protez tırnaklarına bakıyorum. Kırmızı siyah beyaz ekranda da kendini belli ediyormuş, ilk kez fark ediyorum. Amy’nin protezleriyle tırnak kökü arasında 2 milimlik bir boşluk var. Bakımı gelmiş belki. Son yıllarda buna benzer kalıcı oje modelleri trend oldu. Acaba Amy hayattayken de öyle miydi? Yoksa bu yalnızca fotoğraf çekiminin umursamaz bir dönemine denk gelişi mi? Bir an içimden bir imrenme hali geçip gidiyor. Kime imreniyorum?

Sanırım yaratıcı tırnak artistlerine. Hayır, tırnak uzmanı olmak istemiyorum, ellere özel bir ilgim falan da yok. Hayranlığım, malzemesi ne olursa olsun, içindekini dışarıya artistik bir yolla akıtabilenlere. Serbest çağrışımla nereden nereye. Beni kilitleyen kelime yaratıcılık sanıyorum. Doymaya ihtiyaçlı hissettiğim yanım. Fakat ne ile? İnsan aç kalmış yaratıcısını ne ile ve ne kadar süre ile beslemeli ki sakinlesin. Meme açlığındaki bebeğin doyma anı misali mışıl mışıl uykusuna yollansın.

Her birimizin yolu yordamı kendincedir, ilerleme hızı da öyle, dediğinizi duyuyorum. Öyledir, hemfikirim sizlerle. Benimkisi acelecilik. Fırsat bulduğu her boşluktan sızmaya meyyal hemen olsunculuğum bu, nerede görsem tanırım. Onu tanır tanımaz imdadıma keyifçiliğim yetişir. Yolun da bir tadı var Nilüfer, baksana. Keyifçiliğim beni sakinleştirir, aceleciliğimi gölgeler. Bir nefeslik alan açılır içimde. Sonra bir daha, ve bir daha.

Bir yanıyla aceleciliğimin hırsa, keyifçiliğimin tembelliğe doğru bükülmemesi için yaptığım bir ip cambazlığı benim için hayat. Bu ikili arasında bir çaba ağı örme ihtiyacı hissediyorum, deniyorum. Çabalar ağının toplamı benim için bir nevi güvenli zemin. Çalışkan bir örümcek işçiliğiyle sağlam ve bana göre olan zeminim için incelikle dokuma yapıyorum. Benden büyük hava şartlarında yok olmamak için evimi kuytulara kuruyorum. Bir ağaç kovuğunun içine, kuşlar hariç kimsenin pek rahatsız etmeyeceği bir duvar köşesine. Güvende hissetmek için biraz da saklanmak mı gerekiyor? Gerekiyor. Peki güvende hissetmek tek başına beni ne kadar besliyor?

İçimdeki yaratıcılıkla beslenme ve bir nebze var olma arzusundan bahsettim ya, o bu güven ortamında sanki hep aç ve açıkta. Zaman zaman sıçrayıp aciliyetle suyun derinliklerine süzülen yavru bir deniz balığı o. Biraz dünyadan korkuyor, bi parça da güvensizlikle aklını bozmuş.

İçimdeki yaratıcı dürtünün ucunda biraz da hormonel meseleleri görüyorum. Fiziksel olarak çoğalma isteği kurcalıyor aklımı. Üst katmanlarımda ılımlıca direnç gösterdiğim çocuk sahibi olma düşüncesi zaman zaman baskılıyor. Kavimler göçü misali, katman katman ve içten dışa birbirini baskılayan düşünceler; yaşama, varoluşa doğru hareket etmeye çabalayan bir birileri, bir şeyler.

Çoğalmanın binbir türlü yolu olduğunu biliyorum. Yazmak, çizmek, konuşmak, bir şarkı mırıldanmak, dans etmek hatta -ve belki de en iyisi- yalnızca durmak. Ve bir şeyler oluyor. Yaşam genişliyor. Bu an artık bir öncekinden apayrı bir şeye dönüştü. Hareketsizken dahi.

Peki ben nasıl olur da içimdeki deniz balığını bir sıçrayış ve kaçıştan peş peşe sıçrayışlara yürümeye ikna edebilirim? Dışarıda da güvende olacağını düşünmesi için ona nasıl bir elle uzanmalıyım? Kim bilir, belki de cennetini burada bulabileceğine?

Düşünüyorum. Acelesiz. Bazen güvenli zemine “ben bi yarım saat çıkıp dönüyorum” der gibi.

Anne babadan sokakta oyun için izin almak gibi. Ama daha 4-5 yaş gibi.

Yol uzun. Acelesiz.

Alican – Habil ile Kabil

Denizli.. Araba.. Köy..

“Baba nereye gidiyoruz?”

“Köye.”

“Köyde neler var?”

“Tavuklar var..”

“Hoyozlar var.. hindiley var.. civcivler var.. inekler var..”

Araba.. Köy.. Ahır..

İki küçük kuzu.. Annelerinden meme emiyorlar.. Biri beyaz biri kara.. Kalbim eriyor bakarken.. Öyle küçükler.. Beyaz olan daha besili.. Sahipleri, kara olan zor tutundu diyor hayata.. Kim kolay tutunuyor?.. Beyaz olan kolay mı tutunmuş? Daha besili hakikaten.. Anne karnında karanın besinlerini de sen mi aldın beyaz kuzu.. Yoksa kara kuzu zaten beslenmemeyi mi seçmişti?.. Anne koyunun arkasında acaba tekme atar mı diye düşünürken arkamdan bir ses al al.. siyah olanı al.. Tekme yemem, di mi?.. Yok yemezsin.. Koyunla kısa bir bakışma.. Rızasını almadan yavrularına dokunmak istemiyorum.. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, koyuna da öyle davran?.. Kara kuzu elimde.. Göğsü sağ avcuma oturuyor.. Kalbi elimin içinde atıyor.. Kafası iri üç ceviz.. Boynuzları iki nohut tanesi.. Ozan’a uzatıyorum.. Gözleri.. Ozan’ın.. Kuzunun gözleri.. İki kuzu.. Nedir bu hisler?.. Sevgi? Acıma? Endişe? Hepsi? Hiçbiri?.. Beyaz kuzuyu da diğer avcuma alıyorum.. Karadan daha ağır.. Daha besili.. Kalbi kara kadar hızlı.. Boynuz yerleri.. Açık pembe sulu yara izleri.. Anne bakıyor.. Anne bekliyor.. Gözleri.. Emzirenlerin gözleri.. Yavruları sevip bırakıyoruz annelerinin yanına.. sağ kolumda beyaz kuzunun açık yeşil boku.. Çeşme nerde?.. İlerde.. Bu mu?.. Yok o değil.. Ben su getireyim.. Sabun.. Su.. Ovala.. Ovala.. Hastalık kapmış mıyımdır?.. Daha neler.. Bokun kıvamı yoğun.. İnce bir tabaka.. Ovmadan çıkmayacak.. Sabun.. daha çok sabun.. kuzu.. beyaz.. boku.. yeşil.. açık.. sarı bir oğlan.. boynunda boncuklar.. neden bu kadar sarı bu oğlan.. düşüyor.. dizler yara.. ağlıyor..

Fatoş içi koyu pembe cam bir bardak uzatıyor.. Bu ne?.. Vişne suyu.. İç.. iç.. iç.. Ekşi..

Ahıra geri giriyorum.. Koca pençeli bir köpek.. kangala benziyor.. iri pençeleri çocuk cüssesine tezat.. komik duruyor.. yattığı yerden hareketli.. kalkıp zincirleri izin verdiğince dolanıyor.. o bana bakıyor.. ben beş santim yanındaki boşluğa.. yavaşça yaklaşıyorum.. heyecanı dinsin diye bekliyorum.. neden sonra oturuyor.. başı avcumun içinde.. kafatası sert.. genç tüyleri yumuşak, parmaklarım gıdıklanıyor.. pençesini uzatıyor.. el sıkışalım.. tanışalım.. iki iri pençe.. toprağın üstünde buluşuyor.. bir anlaşma.. bir sözleşme.. iki ayağının üzerine kalkıyor.. yetişkin olsa pençeleri omzuma gelirdi.. daha çocuk.. yavaşça dans eder gibi pençeleri avuçlarımda duruyoruz.. Yavaşça bırakıyorum pençelerini.. Yavaşça uzaklaşıyorum.. Yavaşça veda ediyorum.. Kırgın.. Bir hüzün.. Seni unutmayacağım diyorum.. Bu sana yetsin.. Hayır beni bir daha görmeyeceksin.. Ama neden üzülüyoruz ki?.. İnan bana.. Böylesi daha iyi?.. Sen zincirine bağlı.. sen zincirsiz.. sen bağlı.. zincir zincir büyüyeceksin burda.. Koyunlara kuzulara bekçilik edeceksin.. Tanıştık şimdi seninle.. Göz göze baktık.. El sıkıştık.. Dans ettik.. Bir şey değil mi bu?.. Çok şey değil mi?.. 

“Baba evimize gidelim.”

“Gidelim oğlum.”

“Momoyla Pabuyu özledim.”

“Ormanı da özledin mi?”

“Özlemedim.. İnekleri özledim..”

Köy evinde Suçi.. Derin sessizlik.. Ozan emiyor..

Köy evi.. Serin geniş bir tabut sanki.. Yaşam tuzu olmadan duvarlardan sızıyor..

Malasana.. Halının ipleri.. Serinliğin üstünde kayan avuç içleri.. Uyku böcekleri.. Hatmi çiçekleri..

Uttanasana.. Şu an şurda ölmek olur mu?..

Uddiyana..

Eskiz Defteri

Alican, Denizli 2022

Defne_Bu Bir Veda Mektubu Değildir

Sevgili Sangacım,

Bir haftalık bir gecikme ile karşınızdayım. Boktan evlilik yıldönümü hastanede noktalandı. Noktalandı bile diyemem, vigüllendi. İki gece üç gün hastanede kalındı. Ben otele döndüm. Hatta iki sabah bir otelde tek başıma uyandım. Zavallı kocam Leros devlet hastanesi hemşireleri tarafından bakılırken… Yaa diye yazdım kafamdaki mektuba (tabi size) sen misin yalnız sabahlar isteyen diyen. Al sana, tepe tepe kullan. Tek başına bir sabah. Kullandım mı? Kullandım sangam. Hem de tepe tepe. Zavallı kocam hastanede lavmanlar alıyordu. Ben ise bir oh diyordum. Yalanım yok. Kahve yapıyordum. Kimseyi yatakta yatay durumdan dikey duruma getirme zarureti olmadan o kahveyi içiyordum. Mili ve Havuç eşliğinde deniz kenarına yürüyüp güneşin suyun içinden çıkışını seyrediyor, içlenip, hisleniyordum ki bu da bir lükstür sanga. İçlenmeye hislenmeye vakti olan insan yaşıyordur. Yaratıyor. Yazıyordur. (Belki kafasının içinde ama bir hafta sonra ya da bir sene sonra yazıya dökülüyor o içli hisli yaşantılar)

Bu kadardı. Sonra hastane. Tahta bir iskemlede bekleme. Devlet hastanesi demiştim değil mi? Ama günahlarını almayayım. Bir avuç yerli nüfusu olan bir ada için kapsamlı ve hastanın bir dediğini iki ettirmeyen bir hastaneydi. Bizim hasta zordur. İstekleri spesifik ve milimetriktir. Bacağını, ayağınıi kolunu tarif etti şekle sokmak için sözlük kullanmanız gerekebilir. Anatomik ayrıntıları ile nasıl bağdaş kurulacağını anlatır. Bir hemşire bunları bilmez mi canım, diye kızar da. Üçüncü gün hemşireler dalga geçiyordu artık. “Evde de bu kadar sert mi bu kadar sıkı mı bu hasta” diye bana sorup gülüşüyorlardı. Bizimki de ne yapsın…

Her şey geçiyor sangam. Tıkanıklıklar açılıyor. Vücut geçiyor. Zaman geçiyor. Bizim terapistin Just Like When gibi meşhur bir sorusu daha vardır: Who are you in the middle of it. Bu (derdin) içinden geçerken sen kimsin? Yoga sonrasında, deniz meltemi saçlarımızı influencer tarzı uçuşturur iken 28 Gün bloğu yazarken olduğumuz kişi miyiz hastamızın boklarıyla uğraştığımız bir evlilik yıldönümünde? Yoksa bir canavar mıyız? O hınçla kime saldıracağını şaşırmış bir canavar? Stres anında gerçek bir canavara dönüşüp özellikle erkekleri pek fena haşladığım olmuştur. Bir defasında zavallı Pınar’ı koskoca bir bavulla zorla taksiden indirip metroya sürüklemiştim taksiciyle aramızda çıkan münakaşa sebebiyle. Bu defa da K’yı yataktan kaldırıp tuvalete oturtması gereken iki çam yarmasını iş bilmezlikle suçladım. Yunanca karşılığı abi ben adamı tek başıma kaldırıyorum, hem de günde kaç defa, siz iki kişi bir bok yapamadığınız olan birkaç cümle sarfettim.

Kimdim bu ıstırabın ortasından geçerken? Yılgın ve bitkin bir insandım. Her yılgın ve bitkin insan gibi dinlenmem, kendimi şarj etmem gerekiyordu. Beni ne şarj eder? Denize girmek, roman okumak, tek başıma kahvede oturmak, 28 gün yoga bloğuna sizin yazdıklarınız… Hastaneden düzenli aralıklarla ayrılıp bunları yaptım ben de. Yılgın, bitkin ve sakin olmayı başardım bu sayede. Oturduğum her kahvenin sahibine bir posta ağladım. (Çok kolay ağlarım, yazmıştım) Zaten bizi yıllardır tanıyor adalı. Herkes çok üzüldü. Üzüntüyü paylaşmak bana iyi geldi. İyi ki ağlamışım dedim.

Tam bir hafta sonra Atina’daki biricik kahvem Little Tree and Books’tayım. K tamamen iyileşmiş değil. Koluna taktıkları ve üç gün çıkartmadıkları serum sol kolunu ve elini iptal etmiş. Parmakları açılmıyor ve kolu kalkmıyor. Katater ile çişi aldıkları için mesane kaslarının kesenin ağzını büzmeyi baştan öğrenmeleri gerekiyor. Arada kazalar olabiliyor. Canı sıkılıyor. Morali bozuluyor. Onun morali bozukken ben kim oluyorum. Hastalığa, depresyona tahammül edemeyen annem mi yoksa yeni biri mi?

Sangacım, bu bir veda yazıyı değildir. Burayı dijital sanga olarak açtığımın ilanıdır aslında. Geçen ayın 28 günü, birlik ve beraberlik duygusu bize nasıl iyi geldi… Yani bana çok iyi geldi. Yazdıklarınızı okumak, gülümsemek ve size yazmak üzere yaşamak hayatı bana şifa oldu. Umarım arayı çok açmazsın Sanga. Aklına estikçe yaz iki satır. Bizi merakta bırakma…

Gözlerinden öperim,

Defne.

Angel_ Yannis Moralis

Derya – Ada

Mayıs başındaki anneler günü yazılarınızdan biri ya da hepsi tetiklemişti ve 7 yıldır içimde tuttuklarımı dökülüvermiştim sangama. Sözlü ve yüksek sesle anlatmaya dilimin pek varamadıklarını tuşlamıştım. (Telefondan yazıyorum ben. Çünkü aklıma geliverdiği yerde, hemen.)

Sonra yayımlamaya çekindim. Çok kişisel, çok mahrem diye. Defne hoca dedi ki, elinden tut gün ışığına çıkart, kuruyup yok olur. Olur.

7 yıl sonra, şimdi gün ışığı. Ortalama, gelişigüzel 7 değil ha, ayı ayına haftası haftasına tam bu Haziran başında 7 yıl doluyormuş meğer.

Demek şimdi sırası. Bu arada şu anda ben de bir sıradayım. Hastanede. Jinekoloji randevumda için muayane sırasında. Genel muayane. Hormon, kan ve başka testler. Tamam memeler temiz ama bunlara da bakalım diye geldim.

Temizlik ve kafa/iç rahatlığı sırası bugün.

Sırada ne var bugün?

….

(Mayıs 2022)

“Ama gelmeye niyetli bir şey vardı da kalbini kırdıysam eğer, affımı diler, sevgilerimi yollarım.” diye ne güzel yazmış Özgür. Annelik, annelik kararı ile ilgili yazarken.

Gelmeye niyetli bir şeyi ben de bir kez yoldan çevirdim sanga. Sonra en çok buna ağladım.

Doktor, muayane, kararlar. Zombi gibi bir bekleyiş. Yine zombi gibi gidilen bir klinik. “Doğumhane” yazılı bir kapıdan giriş. Damar yolunu açamayan bir hemşire, kan revan. Panik. 10’dan geri say. 10.. 9.. 8.. Uyandığımda yataktayım. Kızlar başımda. Suratları bembeyaz.

Oldu bitti. Sandım. Eve dönüp içimde bir yerde, daha önce hiç hissetmediğim bir dokumda sızı hissedince idrak ettim. Orda, tam o hissettiğim yerde bir şey vardı. Biri. Biri miydi henüz? Ferda çorba koydu önüme. Elime kaşığı aldım. Bıraktım. Ağlamaya başladım. Orda bir şey vardı. Şimdi yok. Varlığını hissetmediğin bir şeyin yokluğunu içinde hissedince ağlamak nasıl oluyor? Böyle oluyor.

Zihinsel bir karar/algı, fiziksel form kazandı o sızı ile.

Sorular doluştu zihnime. Kimse cevap veremedi. Hayatımda yoga yeniydi, çevremde danışacak derinlikte insan yoktu. “O bir mercimekten küçüktü” diyordu insanlar. Ben onun fiziksel boyunu, tipini merak etmiyordum ki. Ruhu nasıldı? Kendi mi gelmişti? Gelmek mi istemişti? Beni mi seçmişti? Şimdiyi mi seçmişti? Şimdi neredeydi? Niye gelmişti? Birden geri yollanınca şok olmuş muydu? Kalbi kırılmış mıydı? Hazırlık yapsa mıydım? Kendimi de hazırlasa mıydım? Niye böyle acele ettim? Hoş geldin dese miydim? Hoşgeldin, ama bende durumlar böyle böyle. Hoşçakal dese miydim? İkimizi de hazırlayıp? Ben kimi yolundan alıkoydum? Alıkoydum mu? Hadi ben bekleyiş boyunca zombiye bağlamıştım ama, etrafımdakiler niye dondu?

Sorular sorular. Tek başıma yaşadığım evde tek başımayım. Kız arkadaşlarım varlar sağ olsunlar ama kafi gelmiyorlar. Bu bir dişi ve bir erkek gerektiren, iki enerjilik paylaşılması, atlatılması gereken bir durummuş meğer. Beraber çağırdığını. (çağırdın mı?) beraber uğurlamalıymışsın. Bense yalnızım. Birkaç yakın erkek arkadaşımı arıyorum, detay vermeden rica ediyorum. (Çünkü zaten yüksek sesle söyleyemem.) Biraz üzgünüm, zor durumdayım, gelir misiniz? Gelmeyecekleri tutuyor. Bozuluyorum.

Bağıra bağıra ağlıyorum. Komşular duyuyordur diyorum. Duysunlar. Ben onların çirkin kavgalarını hep duyuyorum. Kız arkadaşlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Gidin diyorum, yalnız kalayım. Gidiyorlar. Gelin diyorum, yanımda durun. Geliyorlar.

O gelene ne oldu? Biri bana açıklasın.

Yıllarca hep bunu merak ettim. “O tabii ki saf ruh, bana bir şey öğretmek için geldi ve gitti” demişliğim oldu. İkna edemedim kendimi. Karmadır dedim. Biraz onun karması, biraz benimki. Eh.. mümkün.

Ben de çocuk istemedim, bazılarınızın yazdığı gibi o içgüdü bana da pek uğramadı. Ama son yıllarda anne olma halini, içimde bir can taşıma deneyimini merak ettim. O kadar. Elimde, yanımda, evimde bir çocuk olsun isteğim hala yok. Hamilelik, annelik, çift canlılık nedir, o merak var. Çift ruhluk. Birlik? Bunun için donanmış, tasarlanmış bir bedenin hakkını vermek belki de.

Kadın arkadaşlarım doğum yapınca ağlarım. Gizli gizli. Görüp bozulmasınlar. Vaktiyle geri döndürülmüş o cana ağlarım. Ne oldu ona? Başka bir kadını seçti mi? Benim bu kadından neyim eksik? Eksik mi? Hastanede uzun doğum ziyaretleri zor gelir o yüzden. Bebeğe değil kadına kilitlenirim. Onun duygularını, mutluluğunu, şaşkınlığını izlerim. Sonra bu üzüntüyü hala tek başıma yaşıyor olmama da ağlarım. Doğum ziyaretleri sırasında yanımdaki adamın bu hassas durumu anlayabilecek partner olmadığı için ağlarım. Mahsunlaşmış mıyım, suskunlaşmış mıyım, gözlerim mi kızarmış.. dikkat ve fark edecek ilgiden yoksun olduğu için.. Sonrasında ona durumu anlatınca beni sıkıca sarıp sarmalayacak duyarlılık ve empatiye sahip bir erkek kişisi olmadığı için. (E bu az duyarlı tipleri de ben seçmemiş miyim?)

Çocuk sahibi arkadaşlarımı merakla izlerim. Bebelerden ziyade anneleri. Anne olma hallerini. Benim eremediğim bir mertebeye ermişler midir? Kurmadığım bir yakınlığa? Gizli bir bilgiye? Kadınlığa? Tamlığa?

Çocuk hayallerim, milletin bebesini sevmelerim hiç yoktu ama illa çocuğum olacaksa adı Ada olsundu. Kız-erkek fark etmeden. Kumral Ada Mavi Tuna’daki gibi. Ergenliğimde okuduğumda o kitaptaki havalı Ada karakterinden çok etkilendiğim için. Sonra saçları Ayşegül gibi at kuyruğu olsundu. O kadar. Bir de kumsallı bir yerde, sıcak iklimde yaşayıp bol bol kumdan kale yapsındı. Benim kendi çocukluğumdan en sevdiğim ve neredeyse tek hatırladığım aktivite bu olduğu için. Kumda oynarken kendimi kaybettiğim için. Hayallerim bu üçünden ibaretti. Hayal de değil de işte.. olmasın, olmaz ya ama olursa böyle olsun’culuk.

Derken çok yakın arkadaşlarımdan biri kızının adını Ada koydu. Çok bozuldum. İlk benim Ada’m olabilecekken, birkaç yıl sonra onunki oldu. Bir isim için ağlanır mı? Ben ağladım. Kumsalda kumdan kale yapan at kuyruklu şirin kızlara da ağladım. Kendi kaçırdığıma. Kaçırttığıma.

Benim menopoza hem çok var, hem çok yok. Annem, anneannem erken regl olmuş ve erken menopoza girmişler. Regl dediğin zaten indi iki güne. Var yok arası. Rahim kendini kalınlaştırıp gelmek bilmeyeni tutmaya çalışmaktan vazgeçmiş, uğraşmıyor. Etrafımda yumurta donduran kadın arkadaşlar türedi. Meraktan soruyorum onlara, süreç nasıl? Kaç yıl dayanıyor? Fiyatı ne? (Fiyat ne Allah aşkına? Çocuk dondurma fiyatı… saçma geliyor.)

Bir yerden sonrası zaten kısmet. Akmış gelmişse senindir. Akmıyor, zorladıkça zorlaman gerekiyorsa değildir.

Hop dönüyor muyuz yine başa.. Akmış gelmişi göndermiştim ben. Ne oldu ona? Ne yaptım ben ona?

Aziz – Gün 29: maNga Robert Kolej

Sevgili sangha size mahallemizin (Gayrettepe) hesaplı biracısı Tabi’den (Tabi = tavuk + bira 🤦‍♂️) yazıyorum. 28 yoga gününün ilk günü başlayan Mayıs turnem, 29. gündeki 21. konserle tamamlandı… 🎊

29. yani son gün Robert Kolej’de idik, yani 24 sene önce mezun olduğum okulumda. Bir anlamda burası benim başlangıcım diye düşündüm, her şeyin çıkış noktası… Ama hayata bir tık daha az romantik ve sakin bakabildiğimde aslında bir sürü başlangıç noktası olduğunu kolayca farkedebiliyorum; ilk aklıma gelenler peşinden İtalya’ya ses mühendisliği okumaya gittiğim ilk gerçek aşkım D’nin Nevizade’de arkamdaki tabureye oturduğu an, Londra’da bir konserde sevgili karıcığım Zita’ya kısaca merhaba dediğim an, ve mesela bir Yalın konseri sonrası Serol’a “abi kendimle alakalı hızla bir şey yapmam gerek” dediğimde “dur hemen seni @defnesuman ‘ın yoga sınıfına yazdıralım” dediği an. Ve işte buradayım… Antropinin gerçekliğinden kaçmak için ister istemez devamlı determinizme sığındığım(ız?) kaosda bu anları farketmek, hayatta aslında gözümün önünde ve kafamın içinde olandan daha fazlası olduğunu hatırlatıyor. Belki de Bukowski’nin dediği gibi (bazı geceler intahar etmeyi seçerek) her sabah yeniden doğuyoruz, ve devamlı yeniden başlıyoruz.

Nice yeni başlangıçlara sangha 🙏❤️

ece. gün 29(mu?). kop/gel.

yine bir yerlerdeydim sanga; yogamı aralara sıkıştırdım, bazen yapmadım, buraya nerdeyse hiç bakmadım. en doğru tabirle şöyle bir savruldum, konuyorum.

bu savruluşlar tanıdık ve aslında olumsuz bir tarafı yok benim için, ayda bir kaçamak gibi. genelde regl sonlarıyla başlayıp bir haftaya yakın süren bir paydos bayrağı çekmeye benziyor. rutinlerimi bırakıp dağılıyor ve tıpış tıpış -ama yanlış anlaşılmasın seve seve ve huzurla geri dönüyorum yerime. elemimi kederimi atıyoruuum, bi hafifleyip geliyorum.

burası da benim bir yerim olmuş galiba ki dönmekten kastettiğim yer burası oldu. uzaktayken burayı düşündüm, suçluluk da hissettim özlem de. ama kendi vurdumduymazlığımı da bırakmaya gönlüm el vermedi ne yalan söyleyeyim. dışarıyı, insanları, mekanları, biraları, müzikleri şöyle bi aldım içime, doyurdum kendimi ve sindirip bakmak için geri kondum düzenime. iki gündür yatağımı bile toplamıyordum, bugün yatak toplu, tatlı bir on beş dakika suçi, kurma, iğne delikleri, ardhamalasana, uttanasana ve şimdi kahve ve burası.

bu ay, yani burada deneyimlediğim döngü, çok hareketli bir zamana denk geldi aslında. havalar ısındı, kanım kaynadı, tatile gidildi, içildi, çıkıldı. yine de burada kalabilmek -hem mental hem okumak ve yazmak için- bana çok şey ifade ediyor. kendimden bir şey bulmasam devam edemezdim, dönüp gelemezdim, unuturdum ve sonra tutamadığım sözler için kendime kızardım. bu savruluşu daha büyük bir suçlulukla yaşardım içimde. bu devirde hem sağlığını hem ekonomini düşünmeden hareket etmenin bütün cefasını kendime yaşatır, zehir ederdim iki günlük keyiflerimi. keyfimi hor görmeden, hakkını verebilecek şekilde yaşadıysam bence burda buranın payı var. gizli bir ip gibi, buraya bir yerden bağlı hissetmek ve o ipin bir şekilde pıt diye tutup kaldırabileceğini bilmek. bu ay galiba sadece bir derse girdim, son iki kaydı da izlemedim. yıllardır normalimde olmayan bir alkol ve gece hayatı deneyimledim. burası dengede tuttu beni diye düşünüyorum. yogayı ders dışında rutinime koydu, paylaşmayı okumayı düşünmeyi teşvik etti, o görünmez ipin desteğini hissettirdi.

çok teşekkür ederim varlığına sanga. bavulumu alıp tek başıma bir ailenin işlettiği tatlı bir pansiyona gitmiş, hem saygıyı hem sevgiyi, hem rahatlığı hem düzeni aynı anda hissetmiş gibiyim. tüm gün dışarda dolandıktan sonra dönüp gelip uyuyacağım kerpiç duvarlı temiz bir oda, sabah çatal bıçak sesleriyle uyanılmış mütevazi bir kahvaltı sofrası, teklif var ısrar yok (babaannemin lafıdır, bayılırım) anlayışı ve kabul ve güler yüz. sanga pansiyon.

Meltem-Gün 29 ‘Şifre Sarkacın İçinde’

Sanga dün sabah erkenciydim her günün sabahı gibi. Seansım Erenköy’deydi, trafik akışta, tam da söz verdiğim saatte kontağı kapattım:) Sürprizler devir teslim töreni gibi ayna nöronların azizliği. Minik dostum sürprizlerle karşıladı. Gözümü kapattım şifre ile odaya alındım, şifreyi buluna kadar tahmin süreçlerinden geçtim. Gözlerim kapalı odaya geldiğimde oturacağım sandalyede, gözlüklü pembe, sarı tüylü ve üzerinde parlak yıldızları olan, öğretmen bir flamingo oturuyordu. Sarıldık birbirimize.. Şifre derinleri de açıverdi o an… Döktü flamingoya içini. Babasından bahsetti, onu çok özlediğinden, en son geldiğinde babasıyla uyuduğundan, uyandığında annesinin sürprizli bir şekilde ona flamingo aldığından özlem hikayesi derindi çok derin. Bunları anlatırken sakin, cümleler o kadar yavaştı ki Türkçesi anlaşılabilirdi. Anne Rus. Kökeni Ukrayna’ya dayanıyor, çok göç var hikayelerinde, derinler çok derin, anne ile Rusça, baba ile Türkçe konuşuyor. Uzun süredir görmüyor babayı. Rusya’nın doğusunda, Çin’e çok yakın bir bölgesinde çalışıyor. Aktarmalı iki buçuk günde ancak ulaşabiliyor. Epey konuştuk. Kırılgan bir taraftan hazır hissettiğinde özel çalışmalardan dokunuş, alabildiğinde keyifli dramalara geçiş, her geçişte bir boşluk ne kadarına hazır o kadarıyla kucaklıyor. Bir sarkacın içinde sallanır gibi. Tamamlandığında neşesi yerine gelmişti, onun sürprizleri ise bitmemişti, bana minik bir kağıda çizdiği resim ve üzerinde sarmal şekilleri olan iyi ki doğdun yazan balonumla evimin yolunu tutmuştum.. Sarmalın içinde sarkaç işaretli yolu takip et. Salın ve dans et Gir boşluğun içine otur. Nokta kadar his içimden fısıldıyor.

Sabahın akan trafiği birkaç saat sonra yoğunlaşan bir trafiğe dönüşürken Pınar Hocamla olan buluşmamıza yetişmeye çalıştım. Kapıdan girerken parolayı söyle: Shadow 108. Kurulu düzeneğimi hemen açtım, Pınar Hocam konuşuyordu, tamda yeni aydan bahsediyorken bir hoş geldinimi de eksik etmedi, hoş buldum da yüreğimle. Mesaj kutusuna bir gecikme özür yazımı yazdım. Bundan pek hoşlanmıyor ve fakat akanı bölmek istemedim. Ekranı kapatıp, gölgemden sıyrılırcasına odama geçip yoga kıyafetlerimi giydim, kulağım hocamda. Bir jet hızıyla, mumlar, biraz tütsü, odayı havalandırma. Yerimi aldığımda bir gölge yan bitmiş diğeri içe dönmeye hazırlanan bir gölge yan görevi devralmıştı. Pınar Hocamın sesli orkestrası da hazırdı, eşsiz sesleri bize kadar ulaşıyordu, sahi Pınar Hocam ötücü kuşların ismi neydi? Çok şey aldım sadhanama dair. Deneyimledikçe hissiyatına gireceğim. bittiğinde kan ter içinde kalmıştım. E kolay değil inşaat alanı. Doğruca ayaklar tavana, sessizlikte yumuşacık bir yatakta yatıyor gibiydim yüzeye çıktığımda. İçeride bir şeyler oldu, ha dediğim. Kayıt gelince geciktiğim kısmı tekrar dinledim. Ayşıl’a sorduğunuz o soru benim de içimde canlıydı:).

Dün dinlendim, birkaç gündür yazdığım yazının üzerinden geçtim. İzlemekten keyif aldığım Şifre belgesi gözümde canlıydı. Belgeselde Matematikçi, bir kavanoz dolusu şekerin kaç tane olduğunu 160 kişiden tahmin etmesini istiyordu. İçlerinden dört kişi gerçek sayıya yaklaşıyor, diğerleri çok ya da az oranda uzağında cevaplar veriyordu. Matematikçi uyguladığı deneydeki tüm cevapların ortalamasını aldığında gerçek sonuca oldukça yakın bir sonuç çıkmıştı. Sonuç, az da söylesen çokta söylesen kollektif bilgelikte buluşuyordu.

Aynı fraktal yapının içindeki eşsizliğimize. 28 gün yogasındaki 29.gün durdum boşluğun içinde sabah erkenden, yeni açan tazecik pembe gülle, oturdum sessizce kalp köşemde, çemberimize sevgiyle sangam, şifre hep aynı

Meltem, 29/30. 05.22, İstanbul

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: img_20220530_061816.jpg
Penceremin önündeki Pembe Gül

Ceren – Gün (17..)29: (G)üçleme

“Bir terminoloji önerisi: ‘Güçleme: Güçlendirme ve Güçlenme”. Bu makaleye denk geldim Sanga biraz önce kapanışı yapmak için üçüncü (zannettiğim : )) blog yazıma oturup, başlığı atıp, kelime oyunlarında kendimi bulduğumda. Güçleme diye bir kelime olmadığına eminim sözlükte ama dur bakalım Google ne diyor bu konuda? İlk çıkan sonuç: işte ilk cümle! Yine ikna oldum: ilk adımımız güce değil miydi? 28gün güçlemesi! *bu sefer başlığı önce atanlardanım.

Döngü sonu zili çalarken Gün 17’den devam ederek notlarımı toparlayıp yazmak ve heybeyi boşaltmaktı niyetim, lakin gözlerim ve bedenim aynı fikirde değil. Sabah erken başlayacak hızlı bir güne dinlenme uyarılarını vermeye başlayalı birkaç saat oldu. Ve elbet ki biriktirdiklerim yeni döngülerde tekrar gündem olacaklar.

Sneak peek: Tutulmada tutulduktan 3 gün sonra döndüm tam performans yogama. Bu arada dizimin eşlikçileri tuz ovmaları, buz ve Arnica. Ve yavaş yavaş 2. prelüd: Vajra, Çakra Mandala ve 3. günün sonunda yeniden Karkottaka. Tekrar fark ediyorum ki bağıran dizim olsa da kasılmam ve tutulmam taa sol ayak parmaklarımda. Ve tam olarak Gün 19’da Kalimera Pera! Teyzelik müessesesinde yeni bir sayfa. Ben de bir tek çocuğum sevgili Sanga, kuzen çocuklarına teyzelik ne güzel sefa. Gün 20 ve ötesi ise esas fırtına: Çadırda servis edilen sergi hazırlığı, organizasyon, koşturmalar, dağılan toparlarlanan projeler, buluşmalar, eğitimler, kararsızlıklar, sorumsuzlar yüzünden yüklendiğim sorumluluklar. Şimdi bir daha girilmez bu fırtınaya! İki arada bir de sevgilim dedi ki: albümleri dolduralım mı birlikte bir ömür boyunca, olalım mı karı-koca? Çaktırma, önce ben sormuştum ama hadi uyalım racona : ) Ve ben çadıra yerleşirken sıkı Balakrama turları atılıyor bizim sınıfta. Gün içinde yüksek tempo ama yogamda iyi bakıyorum, dinliyorum, zorlamıyorum zira belli ki göz kırpacak yine Karkottaka. Derste aldığımız Upavişta’da ağırlığı iyice bırakma uyarısı kulağımda. Leğeni zemine yerleştiriyor ve suların durulmasını gözlüyorum. Kozmik yumurta’da ise denge döngünün sonunda tombik tarafta. Umarım yogam önümüzdeki günlerde Balakrama 2.0 tekrarlarına… Çalışılacak konu çok, program pek sıkı bizim sınıfta.

Namaste Sanga… Son günlerde çekim alanından uzak kalsam da elbet yolum tekrar düşecek ‘blob’a fısıldananları dinlemek için buralara : )

*bu albüm önerisi de benden uzun yollara, yolculuklara…

Zelha- Gün 29- Minnet


Bir iple çekilir gibi Defne hocanın sesinden insanlık halini dinlemeye çekilmiştim, henüz pandeminin başıydı. Yıllarca çok yakınımda İzmir yogadaymış kendisi, ancak o zamanlar dünyayı bireysel hukuk dosyaları üzerinden kurtaracağını sanan işini aşkla yapan öyleki bebeleri kırkı çıkmadan ofis yollarını tutan hayli yoğun bir ben vardı, aleminde yaşayan. Gel zaman git zaman pandemiden altı ay kadar evvel kendi rızamla karantinaya girmeye karar verdiğim çöl diyarında, tüm dünyanın karantinasının kesiştiği o kümede bir araya gelmek nasıl büyük bir nasip. 

Salı akşamlarıydı yanlış hatırlamıyorsam önce İnsanlık Hali sonra Mavi Orman kalem sese geldi de dinledim. Hem de ne keyif. Bir kısım okuma akabinde ufak bir sohbet, o araya gizlenen lezzet. Bunu aile içi özellikle annem ve dedemin az sözle, özü çok muhabbettelerinden anımsıyordum, bir buhar gibi etrafa yayılır ve habersiz sarılır varlığına, nüfus eder, senin olur. 

Yoga dersi olsa da katılabilsem diye kalpten geçirdim, hatta email de yazdım. O dönem eski öğrencileriyle kapalı bir grup çalışıldığını cevaben öğrendim. Öyle kalptendi ki isteğim çok geçmedi bir mail, balakramaya davet. İki yıl pandemi sebebiyle memlekete ormanıma gidememiştim, vuslata eşlik eder şekilde Temmuz ayında başladık. Shadow kitabımı daha buradayken sipariş etmiş, benden önce köye o varmıştı, annemle benden önce buluşmuştu. Vardığım ilk günlerdi uzun zaman sonra annemle buluştuğumuzda derin bir sohbetimiz oldu. Hani dünya nokta olur. Noktanın içinde iki nokta, sadece gelen duyulur. Sohbetin hemen üzerine makro ve mikro cosmosla ilgili bir kaç lakırtı ettiğimi anımsıyorum. Sonra shadow yoga kitabını aldım elime gün ormanın yeşili üstünde portakal gibi dönüp gidiyordu anneme sesli okumaya başladım. Okuyorum üzerine yorum yapıyoruz. Biraz önce söylemeye çalıştığım şeyin ne muhteşem açıklandığı sayfada epey durduk. Bugün o öğlen başlayan sohbetimiz ve okumamız bir sahne perdesini ara ara açıveriyormuşum gibi hep içimde canlandı, o halle hemhal oldum. Ve bisürü iyi ki dedim. Buradaki bir olma hali, bütünlük ve  bütünün bir parçası olmama minnetim çok, ayrı ayrı her parçaya, bu noktaya taşıyan her ilmiğe teşekkür ediyorum. Ve parçaların toplamının bütünden fazla olması, tamamlanma hissiyle mi ilintili diyerek (?)bitiriyorum. Görüşmek üzere 🙂 

Sevgimle,

Zelha

29.05.2022 son dakikaları, Suudi Arabistan