Burçe: Mehter Adımı

Dün bu ay için yazdığım niyetlere göz attım, önceki yeniay yazımıokudum. Ne diyeyim, mehter adımı..

Her sorumun cevabı korku mu, sevgi mi?; suçlama mı, sevgi mi?; şiddet mi, sevgi mi?

Bir öğrensem. Bir bilebilsem. Hep iki ileri, bir geri bende durumlar.

Olsun. Bisiklette pedallamaya devam.

Bugün yeniay. Yogasız bir gün daha. Ben artık pratiğin ince ayarına döneyim istiyorum.

Bu arada karşısında ölü taklidi yaptığım bir konu tekrar gündemde. Bu Cumartesi motor sınavına giriyorum yine. Geldi çattı.

Yerim dar geliyor, atlayıp arabaya gidesim var yine. Neyse dün arkadaşım geldi, duracağız birlikte. Ya da yollara düşeceğiz birlikte. Motor sınavı kalmaya bahane allahtan.

Yazıyı markete gitmeden yazsaydım coşkudan uçuyor olurduk. Köşeyi dönerken bir gerçekle daha rastlaştık. Kendimle. Şimdi onu sindiriyorum. İyi oldu tabii. Gözümü çevirdiğim kibir konusunun kafası geliyor yavaştan. Kibir kutusuna damlalar birikiyor. Bir sonraki yanılsama/gerçekle karşılaşana kadar.

Mutlu bir yeniay ve yeni bir hafta olsun. Yine de hala, benim içim umutla dolu yahu. Coşkulu bir yandan. Güzel şeyler olacak gibi hissediyorum.

Aklım da öykümde.

Ama bugünün şarkısı çok belli:

 

Matın Tezenesi Onur – PARDON, SANATÇI MISINIZ?

Merhaba bir şeyin adını söylemenin zor olduğu durumlarda ona yakın sözcükler kullanarak ifadeyi “hafifletmeye” çalışan okur.

Kendimi bildim bileli esnafla, taksiciyle, eve gelen ustayla aramızda geçen bir diyalog, daha doğrusu onların bana yönelttiği bir sorudur bu : “Sanatçı mısınız?”. Bazen “müzikle mi ilgilisiniz?” ya da “tiyatrocu musunuz?” diye de sorulduğu olur. Aslında o sanatçı sözcüğüyle yapılan bir ima var tabii, sanırım ne demek istediğimi herkes anladı.

Biraz daha açık konuşayım, hatta ardına kadar açık konuşayım. Bir gazetecinin Zeki Müren’le yaptığı bir söyleşide yaşadıkları bir an var, bana da bir başka gazeteci anlatmıştı. Zeki Müren’e “Size neden paşa diyorlar?” diye soruyor gazeteci, paşam da haspa olduğundan olsa gerek cevabı yapıştırıyor, “Bizde ibne diyemediklerine ya ağa derler ya paşa” diye. Tabii ki söyleşinin bu kısmı kayıtlara geçmiyor.

ze.jpg

İşte bana sorulan “Sanatçı mısınız?” sorusunun cevabı da bu aslında. Ama bu yanıtı vermekten o kadar korkuyoruz ki ancak Zeki Müren ya da bir başka ünlüden, yazardan-çizerden alıntılar yaparak dile getirebiliyoruz.

Bunu yazıyorum çünkü dün okuduğum bir haber canımı çok sıktı. Duvara Karşı ile ünlenen Sibel Kekilli, senelerdir kendisine atılan mesajlar, sosyal medyadan yapılan yorumlardan çok sıkılmış ve sonunda isyan etmiş. İkiyüzlü, nefret ve hasetle dolu olduğunu söylediği tacizci, küfürbaz tiplere “Beni takip etmeyi bırakın artık” demiş sosyal medyadan. Bunca senedir kendisine edilen hakaret ve aşağılamalara karşı sabır gösterebilmiş olması bile bir mucize.

Kesinlikle ikiyüzlü bir toplumuz, üzerine de cila niyetine modernliğin kaypaklığı eklenince gelinen durum ortada. En iyi ihtimalle bizim için kabul edilemeyecek bir kişiliği anlayabilmek için ancak kendi repertuvarımızdan seçtiğimiz sözcüklerle yaklaşabiliyoruz. O da anlayasımız varsa…

Bana yöneltilen sorudaki bağlamıyla “sanatçı”, “enteresan” demek. Garip, tuhaf, alengirli, halli gibi sıfatlar bunların en hafifi. Bir de şu demek: “kadınsı”. Mevzuyu yine kadınsı olandan korkma şeklinde tanımlayacağım çünkü her defasında yolların sonlandığı çıkmaz, bu “kadınsı” sıfatı oluyor. Kadınsı olanın o dünyada fazla yeri yok belli ki, sadece cinsel eğilimlerde değil, pek çok konuda kadınsılığın kokusu etrafa yayılıyor. Mesela okur olmak kadınsı bir eylemdir çünkü kişiyi “etkilenen” konumuna getirir. Madame Bovary’i hatırlayın, okuduğu kitaplarla genişlettiği hayal dünyasından çıkıp olanaklarının darlığına gözünü açan bu romantik kadının sıkışmışlığını… Bunun gibi bir dolu örnek var, kadınsılığın edilgenlikle eşdeğer görüldüğü örnekler hepsi de.

Allahtan insanda “rağmen yaşama” gücü var. Seni öldürmeyen şeyin güçlendirdiği durumlar. Bunun için de biraz öfkeye ihtiyaç var diye düşünüyorum. Çünkü her tür iğdiş edilme girişimine karşı bizi ayakta tutabilecek bir güç var öfke hissinde. Her an hınca dönüşebilir tabii, dikkat etmek lazım. Bir de korkusuzluk bunun ilacı olabiliyor. Üzerine gitmek. Buna örnek vermek için Zeki Müren’den alıntıyla başladığım bu yazıyı kendi anılarımdan biriyle bitireyim:

Lisede ben de dahil her şeyle ve herkesle acımasızca dalga geçen iki oğlan vardı . Benimle dalga geçmeleri çok da canımı sıkmazdı, o zamana kadar bu konularla ilgili erken bir kabullenişe geçmiştim bile. Sabır taşımın çatladığı an, tutup da işi otizmli ve obez arkadaşım Duygu’yla dalga geçmeye varacak kadar iğrençleşmeye vardırmalarıyla başladı . Duygu’nun kiloları ve “akli melekeleri” ile dalga geçip gülüştükten sonra sıra bana geldi. Ders arasında bahçedeydik. Güneş asap bozucu bir yakıcılıkta bizi tütsülerken kulaklarımdan havaya öfke dumanları çıkmaya başlamıştı bile. Oğlanlardan biri yanındakini gösterip “Bak bu senden hoşlanıyor haberin olsun” diyordu. O an bana ne oldu bilmiyorum, bir deli kuvvetiyle yanlarına doğru gidip “Ama ben senden değil ondan hoşlanıyorum, onu n’apıcaz?” dediğimde ise iki oğlanın da yüzünde “erkekliğin elli tonunu” görmek çok hoştu; renkten renge hızla değişiyordu suratları, hain kahkahalarının yerini şaşkın ve ne diyeceğini bilemeyen bakışlar almıştı, bir de etraflarında olan arkadaşlarına iyice rezil olmuşlardı; herhalde dünyanın en iyi oyuncusu bile gelse bu kadar hızlı duygu geçişlerini oynamakta zorlanırdı. Oh olsundu.

O günden sonra bu iki arkadaşla ne zaman rastlaşsak ikiyüzlü bir hürmetle yaklaştılar. Avuçlarıyla göğüslerine bastırırken “selamünaleyküm ağbi” diye mırıldanır oldular, sınıf kapısının önünde çarpıştığımız bir-iki keresinde “Buyur ağabey” diyerek bana yol verdikleri bile oldu. Hatta benimle dalga geçmek için onları dürten çocukları susturmaya filan başladılar.

Sonra ne mi oldu? Onlar bana yol verdi, ben de onlara…

yağmur – geri dönüşler

Günleri saymayı bırakalı epey oldu, buraya yazmayalı da. Ormana giderken “bilinmez”liğe dokunmaya başlamıştım. Şimdi aradan geçen 15 küsür günden sonra satırlar da yer değiştirdi. İçimdeki yolculuk kağıtlarla buluştu.

Bugün toparlanma günüm. Bilinmezin yolculuğu ormandan bu yana sürmekte. Ashtanga pratiği beraberinde aldığım “karar”lar ve “kararsızlık”larla dolu süreçteki acemi çocuksuluğun yıprattıkları hep birarada. Her gün yürüdüğüm yolu değiştirmek, stüdyonun en sevdiğim köşesi yerine başka yerinde pratiğimi yapmak, günümü dakikasıyla planlamayıp bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmek bu süreçte çokça oluyor. Rutinler bir denge kurmama yardımcıyken bazen bunların da birer sahiplenme, vazgeçemeyecek kadar saplantılı hale gelmesi söz konusu olabiliyormuş.

Acemi çocuksuluk dedim ya hani; onu biraz açayım. Hayatımda pek sabitlik bulamadığım doğrudur. Belki de o yüzden yoga ile bir bağ kurdum. İş, ev, ilişkiler, sosyal ortam geniş ve değişken bir çerçevede salınımlı. Bütün bu salınımlar güzel denge araştırmaları olurken hem çocuksu naiflik hem de beceriksizlik ve özensizlik söz konusu. İşte o özensizlik ve beceriksizlik haliyle kendi salınımlarım çevremde büyük sarsıntılara sebebiyet verebiliyormuş meğer. Bunu görmek iyi oldu. Kendimi görmenin türlü türlü yolları var. Bazen yoga pratiğimde sınırlarıma aldırmamam, bazen bir söz ile karşımdaki yüreği kırdığımı fark etmemem, bazen de savunduğumu sandığım şeyi o kadar eyleme geçirmeyip de “mış” gibi yapmam. Bunların herbiri bende var ve gördükçe öğreniyorum, her adımda. Düşmek de, zıplamak da sürece dahil. İçerdeki çocuğun saflığıyla birlikte o beceriksiz yanları da pakete dahil.

İçerde olan neyse dışarda da onla temas etmekten kaçınır haldeyim. Kırılabileceğim, sıkılabileceğim, daralabileceğim şeylerden kaçınırken kırıp dökmek. İşte tam bu noktada dönüşüm başlıyor.

Bu geçen günlerde bunlarla birlikte biriktirdiğim, sakladığım yanları da biraz daha içimde görecek zamanlar ve alanlar oldu. Kaçındığım ve kaçtığım alanlarda durmak ve hali gözlemlemek. Rahatsız olup kaçmak değil de bir durup bakmak hakkaten.

Sağolsun retro telefonumu vurdu ve bütün iletişim biçimlerimdeki halleri de sorgulamama sebep oldu. Büyük bir hafiflikmiş. Kaplumbağa hızındaki istikrarı, derinleşebilen muhabbetleri, kendimle kalırken bir yandan da çevreyi gözlemleyip gözetebilmenin gerçekliğini gördüm. Göremediğim, kendimden sakladığım o beceriksiz çocuğu, sorumsuzlukları sevdim ve değişmesine de izin veriyorum.

Bir de şu güzel şarkıyı eşlikçi olarak bırakıyorum.

Burçe III- Gün27: Oh be

IMG_8042.JPG

Ben kendimi yeni şeylere zor adapte edebiliyorum. Bakma sen böyle değişim, gelişim mavraları atıyorum ama o kadar kolay değil o işter. Bana göre yeniliğe, değişen şartlara uyum kolay olmalı. Evrim sürecinden en micro düzeye in. Tam orası işte. Bir tatile gittin, şartlar böyle mi. Boşver adapte ol, maksimum mutluluk senin olsun!

Gel gör ki, bir bana göre olanlar var, bir de benim olmalı dediklerim, kalbimin aktıkları. Hep yapmam gerekenler var;  bir de canımın çektikleri, kanımın fingirdedikleri..

Dün kitap okuyamadım, dikkatim dağınık diye yazdım. Nedenini gece yanıma aldığım kitaplardan birini çekip okumaya koyulduğumda söyleyebildim kendime. Çünkü Lüsyen’in yarısına geldim ve devam etmekte zorlanıyorum. Benim maymun iştahım yeni aldığım kitaplara atlamak istiyor. Ayrıca dün Murat Gülsoy’un Büyübozumu’ndan okumak istediğim (okumam gerektiğini düşündüğüm!) yerler vardı.  Öyle olunca önce kafamda okuma sırasına giriyor bunlar. Keşke aynı anda beş tane kitabı okuyor olabilsem. Böyle damardan verseler serum gibi. Çünkü benim okumam gerektiğini düşündelkfnawlnglrng. Yoruldum.

Açtım Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sünü. Bir bölüm okuyup, okumam gerekene geçeceğim diye düşünürken daha ilk bölümde aldı beni! Oturduğumda  00:00 gibiydi. 3ü geçmişti ben uyurken. Okuyorum. Duruyorum. Duruyorum bildiğin. Sindiriyorum. Çok sevdiğim romanlarda da böyle olur. Hem çabucak okuyup yutmak istiyorum hepsini, hem bitmesin. 4-5 bölüm okudum toplamda, üç saatte.

Dün blogu yazarken aslında silmeye meylettiğim yerler vardı. Kesip, sonra amaan diye ekledim tekrar. Daha ilk bölümü okumuştum ki “oh be” dedim. Doğru yerdeyim. Napıyorsam iyi yapıyorum. Nereye gidecekse bu yol da iyi gidiyor. Hayır diyordum bunu zaten kendime. Ama bu madalyonun iki yüzü var. Birine ben diyordum ama diğerine de birinin demesi lazım. Ozan demiş işte. İki taraf perçinlendi birbirine oh.

Baya bizim sanghadan gibi. Okusanıza? .(Balkonda yazarken aşağılardan deniz kenarından Barış Manço’nun Alla Beni Pulla Beni’si duyuluyor. Ne güzel. )

Sonra sabah yine kuzenlerle dalışa gittim. Reglimin dördüncü gününde hala kırmızı çadırdayım ve yoga çalışmasız başladım güne. Dalıp, yüzmüyorum da. Sabah kurmacastana’mızı okudum teknede, yazayım dediysem de başaramadım.

Sonra eve geldiğimde artık yine o tek başıma kalmam gereken, can depolamam gereken vakit geldi çattı. Geriliyorum ve yedek canlardan yemeye başlıyorum uzun süre, günlerce sosyalliğe maruz kaldığımda. Bir haftadır da kuzenler olduğu için biraz sorumluluk hissediyorum. Tamamen “hath çocuklar siz halledin ben kapandım içime” diyemiyorum.

Neyse yolladım onları öğleden sonra dalışa, ben evde oturdum kaldığım yerden yoga okumaya. Hocamın “Yoga ve Ben” yazı dizisindeki anlattığı eski Defne Suman’da hep kendimi gördüm. “Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.” diyor yine hocam.

Benim pek çok halim, inancım cidden böyle mesela. Sinsi bir mikrobum ben. Bunu da güzel paketleyip, yogik bir şekilde sattığıma inanıyorum. Ama başkalarının inanmadığının da farkındayım. Kibirli olduğumu söyleyip duran annemin de mesela ilk kez haklı olduğunu kışın yaşadığım bir yenilgi sonucunda farketmiştim. Kibirli de olmamam gerekiyor ama daha yolun başı, bakalım.

Ben mesela kibir, alçak gönüllülük, kendini bilme arasına pek hakim olmadığımı düşünüyorum şu an. Ben kibir bombasıydım ve hala öyleyim bence.

(Aşağısı saçma bir “allaaaahım bitmesiiin bitmesin bu rüyaaa”ya bağladı. Bozdu. Hayır yarımadanın burasında şarkı duyduğumuz görülmemiş şey. Sevindim az önceki allanıp pullanmaya da bu ne? Yok efendim yok adapte olamayacağım. İdare edemem.)

Başka neyde böyle yapıyorum acaba? Aklıma gelen cevapları gün batımında kırmızı şarapla yutuyorum. Alkolde çözülsün. Havaya da iki güzel kelime savuruyorum.

Oh be.

PS: Şimdi comfortably numb çalıyor. Dj benim uzun yol araba yolculuklarımdaki kafaya girmiş. 🙂

Burçe III- Gün26: Evrenle Uyumlu

 

Bu sabah 6:30da uyandım kendiliğimden. Baktım erken uyanma takımı diye kurduğumuz bülbüller whatsapp’ta şakımaya başlamış. Attım ben de kendimi balkona. Oturdum laptopun başına. Yine canım öyküye eklemeler yapmak istiyor, yoga okumak yerine. Aslında aklımda sürekli o var bugünlerde. Hatta yaratıcı yazarlık atölyelerine devam etmek. Daha önce yazdıklarımın sonunu getiremiyor, paylaşamıyordum. Üç aydır neler neler paylaştım, paylaştık. Yazıp yazıp kendime saklıyordum. Şimdi arada of fazla mı açtım yahu desem de geçip gidiyor.

Yoganın hayatımı disipline etmesinin ekmeğini yiyorum. Paylaşabiliyorum ya da o pratiği yapma güdüsü uyandı, bir nehir gibi akmak istiyor bir şekilde. Neyin çıktığının bir önemi yok. Sanghanın oluşturduğu güven ve destek ortamının da payı büyük tabii. Paylaşımlarımın devamını getiremezdim yoksa.

Sonra mesela dünkü yazımdaki mevzulara kendimden bolca örnek verebilirim ama Ayça’nın öyküsünden bir karakteri örnek göstermek gelip durdu dilimin ucuna. Biraz şizofrenik bir durum kurgu yazmaya çalışmak. Karakterler ile ropörtaj yapmakJ Onların gelip hayatımıza yerleşivermesi. Okuduğum kişilerden bu karakter benim hayatımın bir parçası işte.

Sabah sonra baktım vakit gelmiş, kuzenleri dalışa yetiştirdim. Kırmızı çadırda üçüncü gün. Günün yogasızlığından mı, kırmızı çadırdan mı. Street fighter Blanka halliceyim. On beş yaşındaki kuzen beye, Ayça’nın “çocuklara dalacam” demesi gibi tersleniyorum. “Yavrum valla durum böyle, kusuruma bakma, özür dilerim tersleyip durduğum için” dedim. Sorun yokmuş.

309caae77b1a60dc4fcc9df2fc5ef791.jpg

Geçen gün bir mevzuya “Buna uygun karikatürün yok mu?” diyen Ayça’ya gelsin bu karikatür de. Haha. Ne çok Ayça dedim:)

Teknede de ağrı, mide bulantısıyla uğraştım. Bazen birinin “git eve dinlen” demesi lazım. Böyle deli dana gibi çırpınırken dışardan bir sesin, birinin senle ilgilenmesi kadar güzel bir şey yok. Bırak aklın iplerini, itaat et, mis.

Bazen de neyi nasıl söyleyeceğimi bilemem. Basit bir şeye çözüm gelmez aklıma. Sheldon Cooper gibi robotlaşırım. Birinin fıt diye söylediği şey kapılara anahtar olur. Yardım istemeyi, kendim için bir şey istemeyi zaten bilemem diyeceğim ama müthiş bir destek, dayanışma grubu bu sangha işte. Öğretiyor bana bir sürü şeyi.

Nasıl hissediyorum biliyor musun sangha? Evrenle uyumlu. Ne söyletiyor bunu bilmiyorum. Ne demek olduğunu da. (Başlığı en son ekledim:) )

Eve döndüğümde okumakta çok zorlandım. Dikkatim çok dağınıktı. Bu ara unutkanım bir de. Bikinileri suya koyup musluğu açtım geçen gün. O arada başka bir şeylere dalıp bir gelip bakıyorum ki, sular taşmış, küvet dolmuş, küvet de taşmak üzere. B12, sen misin canım? Ya da ocakta bir şey unuttum unutacağım, son dakika yetişmeleri.

Günün sonunda iyiyim. Sanki büyük kötü şeyler yaşamışım gibi yazıp duruyorum ama alles klar! Her şey yolunda. Bir de hayatımın bir döneminin parçası olmuş Bon Jovi’nin Jon’u gelsin size. Çok uzun zamandır duymadığın şarkıyı dinlemek kadar keyifli bir şey var mı?

Size Kaş’ın pofidik parçalı bulutlarına bakarak, gün batırırken yazdım.

Burçe III- Gün25: Yoga, Hastalık Korelasyonu

Canım sangha, burada ya da dışında iyi ki varsın.

Bak bu fotoğrafı bugün çektim, gün batımında. Ben hala her gün batımında Kaş’a aşık oluyorum. Şansıma şükrediyorum.

Bugün erken denmeyecek bir saatte, 10’a doğru kalktım. Gece hiç uyuyamadım. Önce sıcak, sonra açılan uyku. Hadi izlenilen Game Of Thrones’un son bölüm heyecanı vs derken. Sabah 6yı gördüm uyurken. Sonra kalkıp kahve eşliğinde laptop önüne oturduğumda bugün yoga okumak yerine(kırmızı çadırda gün iki) öyküye ekleme yapmak geldi içimden. Oturduğumda iyice cheezy bir aşk hikayesi, bu ne ya dedim, yazasım yoktu. Sonra gati yine işe yaradı, bir şeyler yazdım. Gün içinde yine bir bölüm ekledim. Günlük hayattan kopasım var.

Şunu söyleyeyim. Ne yapmak istiyorum değil de, neden yapmak istiyorum, onu çok iyi anladığım dönemler. Evde geçirebildiğim şöyle vakitler o kadar kıymetli ki! Daha yapmak istediğim bir sürü şeye hizmet etmeli ve alan tanımalı benim işim, uğraşım, “ekmek param”.

Bu aralar annemin bitmek bitmeyen ağrıları beni yine aralıksız hastalık, yoga ekseninde düşüncelere sevkediyor. Bunların korelasyonu eksi bir olmalı. Zıt yönlü! Yazmak istediğim konulardan biri bu uzun zamandır. Şimdi büyük laflar edip, ahmaklık yapmak istemiyorum. Size sanrılarımı anlatayım azıcık. Baya korkuyorum hatta büyük konuşmaktan.

Şimdi bizler yoga yaparak daha bir iç görü sahibi olmaya başladık. Vücudumuza karşı daha hassas, kendimizi, bedenimizi, nefesimizi daha bir net hissetmeye, daha farkında olmaya başladık. Ya da başlıyoruz. Önceden bana söylesen anlamama imkan yoktu, o dönem içinde bulunduğum ruh halinden dolayı griple, ateşle yattığımı.

Ben çalışırken sürekli hastaydım. Ama sürekli. Tatil yaparken bile yanımda soğuk algınlığı için vitamin,nurofen, sandozlar; bağırsak bozma ihtimalime karşı reflor; midem için nexium vs vs ilaçlar taşırdım. Ofiste çekmecemde de hazır bulunurdu. O zaman söylesen, bu gripler, yükselmeyen enerji, cansızlık hali, sırt ağrıları.. anlamazdım işte duygusal karşıkları olduğunu.

Zaten eğitmenlik eğitimi alırken ve sonrasında da uzun süre omuz, boyun ve üst sırt bölgemdeki ağrılarla cebelleştim. Daha önceden orada olmasına alıştığım ağrılar çözülüyor, ben de yüklerimden azade oluyordum. Taşıdığım ve altında ezildiğim iş, arkadaşlar, ailedeki gereksiz sorumluluklar vs vs.

Dönüşüm birbirini tetikledikçe, bedenimde derinlere girdikçe hayatın yükleri, o yüklerle uzlaşma sağlandıkça beden değişti, gelişti. (Tabi her vakit geçtikçe eh daha çok yol var diyorum, orası baki)

Eh peki madem hal böyle, e biz yoga yapanlar hep sağlıklı mı olacağız? D. Hoca buradayken de gündemimdeki bir soruydu bu ve ona da sordum.

Tekrar haddimi aşmaktan, cehaletimden imtina ederek, kimseyi kırıp, incitmeden yinelemek isterim.

Mesela çok “iyi yoga yapan” biri öyleyse hiç kanser olmazmış gibi geliyor. Saçma bir önerme ama..

  1. Hoca’ya mesela sizin hasta olduğunuzu duysam hayal kırıklığı yaşarım diye özetlemiştim tüm bu anlattıklarımı en sonunda.

Çünkü yaşadığım şeyler, etrafımdaki insanlarda gözlemlediklerim bana insanların hastalıklarını, bazen kazaları, hatta ölümlerini bile seçtiklerini düşündürmek için güçlü kanıtlar sundu. Ya da bunları benim algılayış, kabulleniş biçimim bu yönde.

Ama bu bahsi geçen kişiler bizim meraklı, gerçekle yüzleşmeye hevesli bakışlardan uzak, uykuda hayat süren kimseler. O hastalık neye yarıyor mesela? Kimi, ne şekilde etrafında tutabiliyor? Ona ne sağlıyor? Ya da onu nelerden azade hale getiriyor? Neler hoş görülüyor bu sayede. Vsvs

Eh böyle olunca da hocalar sanki hastalanmaz, çünkü onlar böyle yüzleşmelerden kaçmayacak, görmek isteyecek, ya da kendi bedenine duyarlılığı olan kişilerdir gibi geliyor.

  1. Hocamız da hak verdi dediklerime ama tüm şefkatiyle bana bir sürü örnekten bahsetti. Çok sevdiği bir arkadaşını, hayata bağlılığına rağmen, çok bilge biri olmasına rağmen, yüksek bir merdivenden düşüp, yanındayken bir kaza sonucu kaybettiğini söyledi. Bu şekilde, benim dediğim gibi olmayabilir yani mevzular. Ya da kanser gibi bir hastalığa yakalanmak bile mümkün.

Bu sorgular benim hem kaybetme korkumdan, hem de ölüm korkumdan kaynaklanıyor bir yandan. Hatta hastalanan anneme sinirleniyorum bile. Önemli bir şeyi yok çok şükür, şimdilik. Ama onun hastalığından beslenmesini istemiyorum işte. Defne Hocanın yazılarından bana işlemiş bir bilgi. O öfkenin bir arka perdesinde ne var? Korku mu?

Konu üzerinde diyeceğim birkaç şey daha vardı, ama konu zaten nasıl buraya geldi anlamadım bile. Her seferinde düşünüyorum böyle bağlantı gördüğüm birine nasıl bahsetsem diye. Annem olunca da iş daha değişik tabi. Dün okuduğum shadow yoga notlarında da bilgiyi basitinden başlayarak verin diyordu. Daha önce ders verirken gördüğümde de böyleydi. Hassas konular. Ben düşüneyim. Ama siz de yorumlarınızı, sorularınızı eksik etmeyin. Kafam daha bir toparlanır.

Bu arada bugün yoga okumadım ama yapılacaklar listemde fena gitmiyorum. Thanks to yoga and beloved sangha!

  1. günde görüşürüz. Ayı karatıp, güneşin tutulmasına az kaldı. FullSizeRender (5).jpg

Matın Tezenesi Onur – ÖĞRENCİYE MEKTUP

IMG_2294.PNG

Matın önünde ayakta durur, topuktan başın tepesine uzarsın, sevgili okur.

Nefes alırken ellerini kaldırır ve nefes verirken öne katlanırsın.

Tüm bunlar birkaç saniye alırken içinde tüm zamanlara dair kadim bir bilgi kıpırdanmaya başlar, sen genişlerken zaman da genişler, aynalar karşı karşıya dikilir ve bu iç içe bakan iki ayna birbirinin içinde sonsuza kadar çoğalan bir görünümler labirenti kurar. Bu kez ayna illüzyonu simgelemez, bağlamı başkadır, artık o görüntülere bakarken “Bunlardan hangisi benim?” diye sormazsın, “Bunların hepsi de benim” diye kabul edersin. Bu kabul edişe Mona Lisa gülümseyişi eklenir, hafif kendinden emin ama ve hafif buruk; öyle de olmalıdır ki kendi gücüne kapılıp gitmeyesin, dudak kenarlarında beliren kibir her an pusudadır çünkü.

Balasana’da durur dinlenirsin, “Nefes alırken kolları ileri uzat” diye bir komut duydunsa bunu bir emir olarak algılama. Bir öz emir bu daha çok. Kendinin kendine verdiği bir talimat. Hani birkaç ben vardı ya senden içre, aynalar iç içe bakıyordu ve senden kaç tane olduğunun sayısı belirsizdi… O elleri ileriye taşıyan kimsenin verdiği emir değildir, topraktan bir kap olan bedenin içinde tomurcuklanan tohumlar hareket ettirir seni, bir ileri bir geri akıp duran beden sıvıları, ve parmak uçlarından filizler nazlı nazlı çıkmaya başlar sen elleri uzattığında, parmak uçlarından yer altına uzanır ve duruşunu güçlendirir. Arada arsız otlar sarabilir bedeni, kolay değil koskoca bir zırhın sökülmesi, kaldı ki bu o katmanlardan sadece bir teki, sebat ve zaman buduyor o otları.

Adho Mukha Svanasana’ya geldiğinde sıkılacaksın, buyur yerleş o sıkıntının içine. Çünkü başka yolu yok. Bir başka seçenek daha büyük bir sıkıntı ve hiç geçmeyecek. Dizlerini iyice bük ki kalçalar yükselsin ya da topuklarını yere doğru bırak, bacak arkaları uzasın, topuklardan da çıkan dallar yerin altına kök salsın.

Yeniden Tadasana’ya gelene kadar adım adım sula çiçekleri. Hepsi orada işte, sevdiğin tüm çiçekler. Sardunya ve menekşe, begonvil ya da unutmabeni, bak o da unutmamış seni. Çünkü beden dipsiz bir kuyudur, biraz kulak verecek olursan en derininde gürül gürül akan çağıltıyı duyacaksın, uzun süredir ihmal ettiğinden unutmuşsun sadece.

Artık çiçekleri sulayabilirsin.

 

fatma- illa ice bucket challenge mı olsun ?

Birkaç yaz evveldi; bir ice bucket challenge modası vardı hani, hatırlıyor musunuz? İnsanlar buzla karışık bir kova dolusu suyu başlarından aşağıya döktükleri kayıtları yayınlamaya başlamışlardı. Amerikada pişip, doğu kıyısından batı kıyısına varmadan evvel küçük Amerika’mız, canımız memleketimize ithal ediliveren bu moda da neyin nesi diye düşünmüştük. Manası kendinden sonra ulaşmıştı, şimşekten biliyoruz: önce görür sonra duyarız. Meğer ALS hastalığına dikkat çekmek içinmiş. Sadece kafandan aşağı buzlu su dolu kovayı dökmekle bitmiyormuş iş; bir araştırma fonuna para bağışlamakla tamamlanıyormuş diye öğrendik. Kimler bağış yaptı kimler videolarını çekip eğlencelerine baktı; kimler yardım için, kimler ıslak beyaz tshirtlerden memeleri göstermek için katıldı bu furyaya onu bilemeyiz tabi ama bu sayede bir dolu ünlüyü ebleh halleriyle izlemiştik. Nereden çıktı şimdi ice bucket? Şuradan: Yahu, geçen ay kafamıza buzlu yağmurlarını tüküren allah baba bize bir ice bucket challenge yapıyor gibi değil miydi? Alooo, ordakiler, farkına varın artık; bir şeyler yanlış gidiyor. Emanete hıyanet ediyorsunuz. Huuu! Aşağıdakiler, size diyorum!!! Mesajların her türlüsünü görmezden gelmekte usta olan, kulak arkası ede ede kulaklarımızın arkasında kişisel mesaj çöplüklerimizle yaşamaya alışkın hale gelen bizlere, anladığımız dilden, korkunun dilinden konuştu sanki. Soğuk bir duş almak yetmiyor ayılmamıza, öyleyse İce bucket challenge!!! Devrilen ağaçları gördükçe içimiz acıdı. Kuşlar, kediler, evi doğa olan bütün hayvancıklar telef oldu. Bir de hepimiz ürktük, korktuk. Uzun zamandır korkunun dili egemen gezegenimizde. Düzenin dili korku. İşin kötüsü korktuk diye bir şey de yapmıyoruz. Donduruyor bizi korku. Değişim zor. Çarklar dönüyor. İçinden bir çıkan, bir de çıkmayan pişman.

İyicene içimizi kararttım ama bir de şu var: Dışarıda işler böyle de içeride çok mu yolunda? Üzerinde yaşadığımız gezegen bu haldeyken ruhlarımızın kişisel gezegenleri, bedenlerimizde neler oluyor? Sizi bilmem ama bende durum pek iç açıcı değil arkadaşlar. Mayıs ayından beri bir omuz ağrım var, yazıyorum kendisini bol bol buraya. Mayıs ayından beri demek ne derece doğru onu da bilmiyorum. İlk defa üç yıl kadar evvel hisettiğim, o günden beri boyun düzleşmesinden fıtığa, o da olmadı fibromiyaljiye uzanan çeşitli teşhisler konan ama hiç biri olmadığını içten içe bildiğim; masajlar, bardak çekmeler, saunalar, buharlar, yakılar, buzlar, ilaçlar velhasıl fiziksel ve ruhsal her türlü terapiye nanik yapan bu rahatsız hal mayıs ayında zirve yaptı diyeyim. Yaz tatilimin üçüncü günüydü teşrif ettiğinde, koca yazı sol omuzumda geçirdi. Tam iyileşecek diyorum, başa sarıyor….

En son yogaya iki hafta ara verdim ki iyice dinleneyim. Hoş, zaten mayıstan beri koluma, omzuma yüklenecek hiç bir şey yapmıyordum ya, yine de yorgundum, durmak gerekliydi.  Karpuz yata yata büyür ama ben karpuza  değil gerçek bir yogiye  dönüşerek büyümek istediğimden  bu kadar yatmak yeter deyip yogama dönmek için gün sayıyorum.

Bir evvelki gün, dördüncü gün yogasıyla açılışı yapmak vardı aklımda ama oyalandıkça oyalandığımı gören, akşamüstüne bıraksam dediğimi duyan birileri ; canım anlaşıldı sen bugünü heba edeceksin, iyisi mi bir uç da gel dermiş gibi, çalan telefonla bir uçuşa çağrıldım. Yoga da düne ertelenmiş oldu anlayacağınız.

Dün gölge savaşçısının dönüşü isimli prelüdümüz ile başlayıp, bolsterlı yer hareketleri ile biten çalışmamın ardından bir gati de oturayım dedim. Saati ( aplikasyonu yani) kurdum. Nefesimi izlediğimi sanıyordum ama baktım bütün dikkatim toplanmış, bir ok olmuş. Onu izleyince  sol omzuma vardım. Planlamamıştım bunu şaşırdım ama izlemeye devam ettim. Çok uzun sürmeden, çok vakti yoktu zaten 24 dakikanın neresindeydik bilemedim, konuşmak istediğini anladım. Hani  bazen  birinin dolduğunu hissedersiniz. Görürüsünüz. Niyetiniz olmasa da, abuk olduğunu bilseniz de (bu kişi bir yabancıysa mesela) bir soru gelir dilinizin ucuna. Cevabı duymak istemeseniz de, canınızın yakacağını bilseniz de ya da ne bileyim belki de cevap zerre kadar umrunuzda olmasa da o soru ağzınızdan çıkar. O soru dillenmek için sizi seçmiştir. Başka yolu yoktur. Ben öyle pek omzumla, kalçamla falan konuşabilen biri değilim. Konuşulamaz diye değil, onlar dilsiz diye değil, bu durum abuk diye değil. Daha evvel denedimdi, Melis demişti konuş onunla diye; sordum da ama cevap falan alamadım. Belki soramadım, belki cevabı duyamadım, belki zamanı değildi. Ama işte dün o soru ağzımdan çıktı, ben bir şey yapmadan çıktı: Sen kimsin? Ağrım, ya da ağrılı omzum cevap verdi: O benim kaygımmış. Ne kaygısı dedim, gelecek kaygısı dedi. Ben bu cevabı anlamaya çalıştığımı sanıyordum ki birden kendimi inanılmaz ağır hissetmeye başladım. Oturur haldeyim; ellerim ağır, kollarım, bacaklarım, kanım ağır, tenim, saçlarım…. Sedece ağır değil büyüğüm de. Kocamanım, bir devim. Ağır ve sıcak bir şeyle dolu bir kazanın içinde eritmişler sanki beni,  bir kamyonet kasasını dolduracak denli genişliyor bu ağır ve yoğun varlığım. Sanki her hücremin üzerinde defalarca ağırlaştırılmış bir atmosferik basınç hissediyorum. Allahım ben bu hissi o kadar iyi biliyorum ki; çocukluğumdan tanıyorum bu hissi, bunu ilk duyuşum değil, eminim. Bu, hayatı taşıma alışkanlığım olabilir mi benim? Her şeyi sırtlanışım, yüklenişim böyle mi hissediliyor ruhumda. Bu ne zor bir varoluş…

Yoga nidradan alışık olduğum bir egzersiz var, vücüdunda hafif bir his buluyorsun. O hafif yerden bedenine bir hafiflik yayıyorsun. Tüy gibi, pamuk gibi hafif. Zıt kutuplarda götürüp getiriyor seni dış ses yoga nidrada. Bir hafif, bir ağır; bir sıcak, bir soğuk.

Öyle zor geldi ki o ağır halde durmaya devam etmek, kalmak da istemiyorum, kalkmak da. Bekliyorum geçmiyor, daha kalabilir miyim böyle kestiremiyorum. Bedenimde bir hafif yer bulabilir miyim diye düşündüm bir an. Yoga nidradaki gibi. Taradım, taradım, yok.  Zihnimden yoga nidra geçti diye galiba, bir an hocam Beatrix’i düşünmekte olduğumun farkına vardım. Hemen sonra da o ağırlık hissinin geçtiğinin.

Sarsıcı bir deneyimdi, bir nevi ice bucket challenge. Meşazı aldım 🙂 Anladım. Tamam. Bilmiyordum. Bu kadar ağır olduğunu bilmiyordum. Ya da daha hafif olunabileceğini mi bilmiyorum esas acaba?

Bu sabah güce adım prelüdünün bir kısmını yaptım. Omzumda buz torbasıyla size bunları yazıyorum. İstanbulda hava bir açıyor, bir kapıyor. Dilerim yine aynı küçük kıyamet yağmaz başımıza bu gün. Ne içeride, ne dışarıda. Sizi kulaklarınızın arkasını bir yoklamaya davet ederim, belki sizin de duyup oraya attığınız bir şeyler vardır. Oradan bir şeyler çıkartırsınız. Buz kovası olup da başınıza yağmadan çıkartırsınız belki oradan bir şeyler. Bir ağrı olup bir yanınıza yerleşmeden. Bunu yürekten dilerim.

Sevgi-Gün 9: Ali Atıf’ın kızı Eftelya

Merhabalar sevgili sangha,

Neler öğrendim neler, maydanozlu köfteyi solda sıfır bırakacak faideli bilgiler.. Kriz anlarındayım diyorum ya ne kadar çok şey anlatıyormuş meğer bu anlar.

Harıl harıl çalışmaya çalışıyorum. Bu arada 3 tane yazdığım bloğum var. Birine çalışmak istediğim kitapları çalışırken yazıp paylaşıyorum. Şu an İnsanın sekiz yeteneği kitabını paylaşıyorum mesela. Gurmukh İnsanın Sekiz Yeteneği kitabında Kundalini Yoga ve çakraları anlatıyor. Ben de parçalara böldüm. 6. Çakra bitti. İlgilenenlere: freeasacat.wordpress.com 🙂

Sonra heves ettim burada yazar olan Yağmur sağolsun, onun paylaşımlarını görünce ben de aranıza katılmak istedim. Buraya yazıyorum.

Bir de kendi bloğum var. Yeni ekledim onu da. sevgisozugecer.wordpress.com. Bu bloğa da sevgili İlhami’nin geldiği zamanlarda yazayım diye düşündüm.

Ben bu yeterlilik sınavına çalışırken o kadar çok yazdım ki. Sevgi çalışmıyor galiba diye düşünüyordur herkes. Söyleyenler de oldu Sevgi telefon düşmüyor elinden diye. İyi ki lisans döneminde akıllı telefonlar yokmuş da konsantrasyon bozulmadan 20li yaşların enerjisiyle çalışabilmişim. O çalışmalar olmasa bugün metin olamazdım, şükür!

Böyle bol bol yazarak çalışıyorum. Yazmak bir çeşit terapi oldu bana. İçimi döküyorum. Ama dün bu yazarak iç dökmeleri yetmedi. Kafayı yiyecektim panikten. Zihni’mi o kadar zor derse yönlendiriyorum ki. Yaramaz çocuk mübarek. Bana ne istemiyorum diyor sürekli. Ne yapsam ikna edemedim. Arkadaşlarımı arayıp bol bol ağladım 🙂 Ağlanamıyorum da artık. O ağlanmalar daha çok kendimle alay etmeye dönüştü ama bir şeye yaramıyor hiç biri.

Güzel bir tesadüf daha oldu dün. Rüyamda yunusları hatırla demişti kuzenim. Sabah yunus ne anlama geliyor acaba diye bakınıp nefes ile ilişkili olduğunu öğrendim. Yogamı yapamamıştım bir önceki gün uykusuzdum ve ders çalışmak için de okula servisle gideyim dedim. Bari serviste gözlerimi kapatıp karın nefesi alayım dedim. 10-15 dakika boyunca karın nefesleri sonrası hala huzursuzdum. Ders çalışmadan iyi olamam deyip oturdum dersin başına. Çok da güzel çalıştım şükür. Ama yoruldum tabi. İçimde karma karışıktım. Detoks da yaptığım için bütün gün semiz otu, yoğurt sumak ve ceviz karışımı idi ana öğünlerim. Ara öğünüm de salatalık. Bari dedim semizotumu yiyeyim. Yedim ama değişen bişi yok. Yine karışığım keyifsizim. Yunus bana neşeli ol diyor ama imkansız yani ne neşesi. Bu arada yazarken farkettim kendime eziyet etmişim her türlü. Tabi ki isyan eder içimdeki. Neyse çalışmalar ve sıkılmalar artık sıkıntıdan isyan etmeler sonrasında önceden aramış olduğum psikolog arkadaşım bana geri döndü. Anlattım böyle böyle durumlar, çalışıyorum ama çalışamıyorum deliricem. O da dedi ki Sevgi nefes almayı hatırlıyor musun? Çok tatlı ya, kaçıncıya denk geliyor bu nefes meselesi. Yine yunus 🐬 Konuştuk konuştuk, arkadaşım sen profesyonel öğrencisin benim sana önerebileceğim bir teknik yok. Korkularına odaklanma yeter yaparsın sen, sen de biliyorsun dedi. Beni bıraktı benimle. Çünkü benim ilacım yine bendim. Kaçtığım bendim. Disipline etmeye çalışırken kendimi köleleştiren de bendim. İsyan eden de bendim. Müzik dinleyeyim bari dedim. Türkü dinleyesim geldi. Her defasında olduğu gibi Kardeş Türküler açtım. Sonra değişik türküler öğrenmem lazım benim bilmiyorum dedim. Kardeş Türküler kanalını açtım Spotify’da. Bir çok şarkı ardından Hakan Yeşilyurt’un Eftelya şarkısı çıktı. Babam benim paylaştığım bir resme yorum yazmıştı sağlığında. Ali Atıf’ın kızı Eftelya.

O türkü konuştu sanki benimle. Sözleri:

Bir el uzanır bana

Sınırların ardında

Büyümeli sevdamız

Kardeşlik toprağında

Ver elini ver bana

Eftelya

Uzansın elimiz eftelya

Benim divane gönlüm

Seni ister eftelya

Ayni topraktan geldik

Biz bize benzeriz

Sevda ile dururken

Neden kavga ederiz

Bu şarkıyı dinlerken aklıma da şu düştü:

Sevda sensin bebeğim, sevgili Sevgi, sen sevgisin. Ne diye kendinle kavga ediyorsun. Bırak! Koca bir gülümsemeye döndü yine babamın konuşması benimle. Oley!

Sonra yine bir ara ders çalışamıyorken 🙂 Defne Hoca’nın instagram sayfasında (Defne Suman mı desem hoca mı derken hoca demeye karar verdim. Diliyorum ki bir gün dersine katılabilirim, yüz yüze görüşebilirim! 🙏🏼 ben böyle dileklerimi önce bloğa yazıyorum sonra tanışıyorum. Elif İşcan’la tanışma hikayem de böyle. YouTube videolarını çok sevdim bloğumda paylaştım ve görüşmeyi diledim. One in Peace Yoga Festivalinde yakaladım. Tanıştım. Şimdi hiç dibinden ayrılasım yok. Hastasıyım :))

Neyse Defne Hoca diyordum instagram sayfasında paylaştığı fotoğrafın altına ben en çok yogayla zihnimi esnetmeyi öğrendim yazmış. Sonra girdim bloğuna yazılarına bakılırken, bir yazısında da her sabah yoganızı yapın aksatmayın yazmış.

Böyle böyle birbirinden bağımsız değişkenler beni şu düşünceye getirdi: Zihnime çok ihtiyacım olan bir dönemdeyim. Böyle mızıkçılık yapacaksa işim zor. Madem ki zihnimi esnetmem lazım, tembellik etmeyip bedenimle uğraşmam da lazım. O bedenim için ayırdığım zaman, kendime ayırdığım zaman bir lüks değil. İhtiyaç! Ben oynamıyorum diyip basıp gidiyor sıpa. Onu eylemeden, onu dinlemeden onu sevmeden onunla ilgilenmeden oyunbozana dönüyor başına buyruluyor zihin. Vee o yüzden bu sabah yogamı yaptım. Bu yazıyı yazıyorum ve müthiş hissediyorum. Hazırım 💪🏼 Bugün çok süper çalışacağım 🙂

Sevgiler, Sevgi

🐬🦄✨

Basak_3 Olmuş avokado kıvamında bir yazı

Bonjour Sangha,

Epey uzun aradan sonra merhaba. Ne yazacağımı bilemedim, tamamen işten süper sıkılma ve incinen yan belimin sıkıntısından oturdum masaya. Bazen işe gömülünce sıkıntı geliveriyor. Aslında ne iş yapacağına 13 yaşında karar veren ve o işi severek yapan, şanslı insanlardanım. (çok şükür!)

Evet ortalarda yokken neler mi yaptım. Yoga son 1 ay biraz geriden geldi. Sıcaklar, sıcakta uyuyamama sonrasında uyanamama gibi durumlar birbirini izledi. Havaların serinlemesiyle yeniden düzene dönüyorum. (serinlik esinti ne güzel şey be!)

procrastination1-def-web

Bu aralar kendimde fark ettiğim birşeyden bahsetmek istiyorum sangha. Son dönemde özellikle işim ile ilgili pek çok şeyi aynı anda yapmak istediğimi fark ettim. Yüreğim nasıl heyecan doluyor anlatamam. Yeni fikirler, projeler, keşifler vs. Amma velakin gün 24 saat ve aslında öğrenmek, uygulamak, sindirmek epey zaman alıyor. Hayatımın en verimli olabilecek yaşlarındayım: ne tecrübesizce genç, ne de aksiyon alamayacak kadar yaşlı: tam yenilesi avokado kıvamında bir Başak var:)) (avokado sevenler anladı beni:)). Öğrenme hala tam gaz sürüyor ve bazı şeylerin cevabının eforsuz, tecrübeyle sezgisel geldiği bir zaman.

Picasso bir gün çok güzel bir çizim yapmış (yine), hem de 15 dakikada. Yanındaki adam demiş ki: Muhteşem! 15 dakikada nasıl da çiziverdin öyle! Picasso cevap vermiş: 20 sene +15 dakika. ( Tabi ki kendimi Picasso ile kıyaslamıyorum, analoji cuk oturuyor ondan yani:)

Bu konuda yogaya ne çok şey borçluyum!. Açık bir zihinle yola devam etmeme yardım ettiği için. Çünkü insanın kendini temiz tutması çok zor. Raflarımız her gün yaşanmışlığın kanıtı olarak tozlanıyor ve hayat çok kolay değil (özellikle bu aralar). Her nefeste okside olup paslanıyoruz; çünkü yaşamanın kendisi paslanma süreci. Bu kötü birşey değil ama realite.

Ünlü reklamcı David Ogilvy der ki ‘müşterinizi aldığınız gün kaybetmeye başlarsınız.’ Haliyle kayıp kaçınılmaz, son kaçınılmaz ama son noktaya kadar nasıl bir tecrübe yaşayacağımız bize bağlı. İradeyi ele alıp, yaşama meydan okumak ise bir o kadar zor. Zaten bunun adına da hayat diyoruz değil mi:)

Derinlere daldım sangha, buradan hemen ayaklarımı dibe vurup yukarı ivmeleniyorum 🙂

Başak

PS: Le visuel est illustration de Marion Fayolle qui j’aime beaucoup.