Melek – Gün29: Aidiyet Duygusu Eşliğinde Bir Kapanış

Selamlar,

Şuan kendimi yılgın bir at gibi hissediyorum azıcık. Çok sıcak bugün Ankara ve kafe. Arka taraf kahveleri yaptığımız yer ekstra ekstra sıcak üflüyor sanki. Kimse gelmesin ve kahve yapmıyım diye resmen havanın serinlemesini bekliyorum:) Şimdiden klimayı açmak istemiyorum sonra haziran, temmuz, ağustosta ne yaparız☹

Yılgın bir at dedim ama içimde de tarif edemediğim bir heyecan, adeta bir coşku var ve aynı zamanda hüzün. Aidiyet duygusunun ne demek olduğunu sanırım bu 28günyogada daha iyi anladım. Bu duygu insana kendini hiç yalnız hissettirmiyormuş. İlk yazıyı yazdığımız gün filizlenmeye başlamıştı bu his. Şimdi döngümüzü tamamlarken bu hissin de büyüğünü ve yeşermeye başladığını hissediyorum. Aidiyet ekmek gibi, su gibi insanın bence en temel ihtiyaçlarından birisi. Köklenebilmek için, insanın kendine bir nokta tayin edebilmesi için kendini ait hissetmesi şart. O yüzden sanırım bizim olmayan bir yere veya eve gittiğimizde kendimizden, kendi evimizden bir şey muhakkak oraya götürürüz, yabancılık çekmemek, kendi yerimiz gibi görebilmek için. Bu insana huzur ve güven de veriyor pek tabi. Bunlar bir takım halinde. İnsanın böyle hissettiği zamanlar belki çok azdır. Ben mesela aidiyet duygusu zayıf biri gibi hissediyordum kendimi hep. Böyle hissedince de insanın ayakları yere sağlam basamıyor bir türlü. Güçlenmek, vazgeçmemek, sürekli denemekten yılmadan, düşmekten korkmadan ve çok fazla düşüncelere takılmadan devam etmeyi bugünlere burada sizlerle iken yeniden hatırlıyorum ve bu gerçekten tarif edilmez bir şans. Burada birlikte geçirdiğimiz zamanı şimdiden sonra özümseme ve içerde pişirme vakti geliyor. Kendi deneyimlerimizi, korkularımızı, zihnimizden geçenleri burada, bunları birbirimizle paylaşmak muhteşemdi. Bana öyle geliyor ki biz burada bir ruh oluşturduk. Bu ruh çok canlı ve bereketli topraklara sahip. Çeşnisi bol olan bu ruhun zaman geçtikçe daha da genişlemesi ümidi ile… Yazan, okuyan burada olan ve burada olmayıp bizi bir yerlerden duyan ve hisseden herkese sonsuz teşekkürler. Biz iyi ki buradayız. Birlikte nice yeni 28günyogaya😊

Görüşmek üzere…

Melek – Gün 28: Mümkündür!!!

Selamlar,

Bu sabah erken uyandım, olabildiğince. Kendime kafeye gitmeden evvel vakit kalsın istedim. O yüzden biraz uykudan feragat etmem gerekiyordu. Bunu da rutine oturtabilirsem benden mutlusu olmaz. Son 2, 3 haftadır ucu ucuna uyanıp, hazırlanarak işe gittiğimden kendine gelme halim çok ileri saate sarkıyor ki ben de böyle olunca biraz daha fazla huysuz olabiliyorum. Bugün öyle değildim. Cumartesi ağırlığı hiç üzerimde yoktu bu sabah, öğlen ve hatta akşam üzeri. Gün sakin, emin adımlarla ilerliyordu. Sonra eve geldim mesaim evde de devam etti 😊 Sonrasında, ilerleyen saatlerde yogama oturabildim. Bugün yazılarınızı okudukça döngünün sıfırcı günü geldi aklıma ne kadar da çabuk geldik dedim bugüne vov günler almış başını gitmiş gibi hissediyorum. Ama bir farkla. Bu ay benden habersiz geçmedi günler onun farkındaydım. Yaptıklarımın, yapmadıklarımın, söylediklerimin ve bilhassa söylemediklerimin ve hislerimin daha bir farkındaydım bu ay. Buraya yazmak ve bunu sizlerle paylaşmam bunu sağladı. Ve pek tabi yogayla olan temasın derinliği bir milim bile artmış olduysa ne mutlu bana😊

Ben disiplin konusunda zor eğilip bükülen biri olduğum için zihnim hemen kaçmanın yollarını arıyor (az biraz tembellik seviyorum). Ama bu ay kendimi ve zihnimi toparladım ve daha derli toplu bir hale geldi. Ben buradan aldığım güç ile yapmak istediğim şeylere yönelik zihnimin bana koyduğu engelleri aşabileceğine olan inancımın kat be kat arttırmış olduğunu hissediyorum. Mümkündür diyorum. Dili öğrenmek de, çok çalışıp akademik olarak ilerlemek de, yoga ve hayat döngümün ahengini bir ipte tutmak da mümkündür. Zaman, sabır ve sebat bu üçü bir araya geldiğinde aşılamayacak engel yok gibi😊 Burada yazmak, sizleri okumak ve tanımak, kendimle temasa geçebilmenin olabilirliğini gösterdiği için kendimi çok şanslı hissediyorum.

#dahanice28günlere#

Yarın görüşmek üzere😊

Melek – Gün 27 : Aradaki Açığı Kapatma Telaşı

Selamlar,

Bu sabah alarmı kapatıp uyumaya devam ettim, bunu her zaman yapabilirim tamam ama bugün bu olmamalıydı, sabah yetişmem gereken bir yer vardı ve uyandığımda acele acele hazırlanıp çıkmak zorunda kaldım. Gideceğim yer uzak olduğu için mecburen taksi kullanıcaktım. Tam sabah trafiğinin içinde buldum kendimi, tek başıma bu trafikte kalsaydım belki bu kadar kaygılanmazdım ama yanımda sağ olsun o kadar konuşkan ve sinirli bir taksi şoförü vardı ki anlatamam. Kendimi kapana sıkışmış gibi hissettim. Zaten trafikte kaygılanıyorum, her an kavga çıkacakmış gibi geliyor bana (bu da sanırım travmatik bir mevzu çoğu zaman buna maruz kalmış olmam bunu tetiklemişti ayrıca üniversitede iken ufak bir trafik kazası geçirmiştim ondan da yaya değil de yolcu halinde olmak uzun süredir beni kaygılandıran, korkutan bir mevzu). Şoför de çok sinirli, geç de kalabilirim derin derin nefeslerle vardım varmam gereken yere geç kalmadım şükür ki😊

İşim bitti eve geldim ve sonrasında yogaya oturdum, çok özlemişim bu teması. İzlemek de çok güzel ama yapan beni çok daha fazla kucakladım ve kendime teşekkür ettim (içimden geldi:))Yani bıraksanız yüz kere falan çöküp kalkabilirim o kadar özlemiştim😊 hareketleri kısa değil de, daha uzun nefeslerle yapmaya çalıştım, sanki “aradaki açığı” kapatmak isteyen bir yanım vardı 😊

Çadırdayken burada yazdığım şeyler de biçim değiştirdi sanırım (defne hoca haklı😊) yogaya teması fiziksel olarak yapamayınca ve yine sanırım arada sanki hep bir açıklık varmış hissi de beni abluka altına alınca, ben o açığı başka biçimlerde kapatmaya çalıştığımı fark ettim. Çadır günlerimde bedenim yoga aracılığı ile derine inemiyorsa, düşünsel derinliği keşfetmenin tam zamanıydı aslında:) O yüzdendir ki, daha derinlere inmeye çalıştım, biraz daha bakmak istemediğim, üstüne çizik attığım yerlere. Bunu yaparken bu mevzulara temas etmekte beni soluksuz bırakan bir taraf vardı. Buna ilk yazımda değinmiştim sanırım okuyanların zihnindeki beni düşünmek biraz içimi sıkıştırdı ama bir şekilde bunun da üstüne gitmem gerekiyordu😊 İçimden geldiği gibi, sansür uygulamadan yazmanın keyfine varmış oldum birazcık, miniminnacık da olsa:) yazımı kafeden küçük bir kare ile bitiriyorum bu akşam.

Yarın görüşmek üzere😊

Sloth Coffee Shop

Melek – Gün 26: Biri Hep Daha Çok (…..)

Merhabalar,

Gün yoğun, gün yorucu… Uyumadan evvel zihnimi toparlayıp benim için aşılması zor bir dönemeçten nasıl geçtiğime ufacık da olsa değinmek geldi içimden:) Partner ilişkisinde iki tarafın da birbirini sevdiği bir ilişki türü ne mükemmeldir değil mi? Ama biri hep daha fazla sever derler ya ben bunu biraz fazla abartarak yaşamıştım bir zaman önce. Hatta o kadar ki o beni sevmese de olur, ben onun yerine de severim demiştim. Hatırlıyorum hem de hatırlarken inanamıyorum. Yaşarken böyle olmuyor tabi☹

Görüşmek, buluşmak hele de ayrı şehirlerde olup her zaman buluşamamanın farklı bir tarafı var. Ayrı şehirlerde yaşamak belki ilk tanışma anında sorun olmuyor ama illa ki bir süre sonra o mesafenin kapanması gerekiyor. Çünkü fiziksel mesafenin açıklarını kapatmak için bir taraf yine hep daha fazla şeyi kendinden veriyor. Hatırlıyorum bilmem kaç kere gitmiştim o kişinin yaşadığı yere…

Giden ben oluyordum genelde ve hep şeye inandırıyordum kendimi ama ben gezmeyi çok seviyorum ve gitmek bana çok iyi hissettiriyor. Belki de gidebiliyor olduğum için bu kişi hala hayatımda diyordum hatta bazen. Bir sürü sebep vardı pek tabi ama ben kendimi buna inandırıyordum. Bir zamanlar ben baya baya kendimi istediğim her şeye yönelik olarak hiç sınır da tanımdan sürekli bir şeylere inandırıyormuşum. Şuan kilometrelerce öteye bakıyor gibiyim, zamanda yolculuk😊

Yazıyı yazarken çıkış noktam sevgi idi. Bu sevgi ne menem şeymiş diye düşünüyordum az evvel. Ben sonsuz kere herkese sevgimi verirdim, veririm yine. Ama bazı insanlar “yaşadıklarım sonucu” diyor ama bu bana biraz -kolaya kaçmak- gibi geliyor sevgim yok, kalmadı diyor. Nasıl olur diyordum ben de yok canım vardır o da sen vermek istemiyorsundur, biraz zaman geçsin bak gör sevgiyi böyle insanlardan esirgeyerek nasıl yaşar ki bir insan. Sanki hep bir kapı vardı önümde, aşılması gereken bir engel, başarılması gereken bir gaye. En azından buna inandırılmıştım, bence ben de inanmaya dünden razıydım ya neyse😊

Yani benim de aslında havucum sanırım ben daha çok seversem ve daha çok fedakarlıkta bulunursam (aklınıza gelebilecek her şey olabilir bu) o sevgiyi kazanacakmışım gibi geliyordu hep. O çukurdan çıkmam çok zamanımı aldı ama nihayetinde çıktım. Ne kadar tüketici, emici bir şeymiş, dediğim gibi yaşarken asla ama asla bunun farkında değildim. Öyle ki farkına varmam ve bir dakika ne oluyoruz demem çok zamanımı aldı. Hayatımıza giren insanların bu kadar bizden her şeyimizi alabilme cüretini neden veriyoruz? “Kaybetme korkusunun düşüncesi” pek tabi burada da çıkıyor karşımıza.

İçinden geçtiğim ve içimden geçen bu deneyim bana çok şey öğretti. Ama illaki yaşamam gerekiyordu ve kendim, kendi ellerimle kendimi bundan çıkardım demek de iyi ve güçlü hissettiriyor. Sanırım insan önce kendini çok sevmeli. Böyle kendine pamuk gibi bakmalı, gözü gibi korumalı ama değil mi:) Bu bencillik değil bence özsaygı bir yerde. Hayata karşı dik durabilmek ve her türlü sarsıntıdan çıkabilmenin tek yolu bu. Ha çok zor bu bize öğretilmiyor maalesef ama bir yerden başlamak lazım, öğrenmek için geç değil:)

Çadırımın son günü 🙂 yarın kaldığım yerden devam…

Görüşmek üzere.

Gülhan- Gün 28/25 Dede koruk yer, torunun dişi kamaşır _ VASANA

Eylemlerini, alışkanlıklarını kontrol ederek daha iyi bir hale gelebilirsin. Her eylem bizim sistemimizi iyi -kötü anlamda etkiler, demişti hocamız katıldığım meditasyon inzivasında.

Bir grup arkadaş “kontrol” kelimesi duyar duymaz içeride ne tetiklendi bilemiyorum. Lakin önce kendi kendileriyle, sonra birbirleriyle hararetli bir tartışmaya başladılar. Odada ciddi bi ses kirliliği birbirlerini dinlemiyorlar “kontrol gerekli, gereksiz, saçma, yok efendim ben şu kitabı okudum. Böyle böyle yazmış, diğeri ben de bunu okudum…” diyen, demeyen, dinleyen bir oda dolusu insan.

Hoca bir süre dinledi, izledi yorum yapmadan biraz bekledi.

Ve sonra: Arkadaşlar siz buraya niye geldiniz? diye başlayan kısa bir konuşma yaptı ve Oh sessizlik.

Nasıl bir canlıyız dedim: bir kelime, bir bakış, bir ima nasıl darmadağın ediyor.

BİR AN’DA !

Bu aralar yeni alışkanlıklar edinmeye başladım, bebek adımlarımla.

Alışkanlık 1- Yatağımın başucuna bir defter bir kalem. Uyandığımda aklıma güzel şeyler gelip konuyor bazen, sesli kendime söylüyorum tekrar ediyorum havaya yazma, aklına yaz diyorum ama nafile.

Sonra dön dön neydi neydi. Artık uçmasın, kağıda dökülsün istiyorum. İlham olsunlar hayatıma, ilham olalım birbirimize.

KIYMETLİ !

Alışkanlık 2- Sabah yogamı biraz bedeni açmaya, biraz güçlendirme odaklı çalışıyorum .Bu zihnime , bedenime iyi geliyor. Günüme iyi geliyor. Akşam bol parantezli çalışıyorum. Şimdilik düzenek böyle.

Alışkanlık 3- Şu kısa hayatımda güzel günler göreyim ayol. Düşündüm eskiyi göndermenin kibar bi hali ne olabilir?

YENİ ALIŞKANLIKLAR !

Benim ona, onun bana hizmeti bitmiş her şey, meşgul etmesin, etmeyelim birbirimizi.

Alışkanlık 4- Vedalaşmayı öğren

Yeni alışkanlıklar hayatımda yer buldukça, dedemler, ninemler zincirinden gelen konularda değişir, dönüşür diyorum, diliyorum, bu bilinçle.

HOŞ GELSİN !

Her şey torun için 🙂

Sevgiler sanga

Melek – Gün 25: Onay

Merhabalar,

Geçenlerde evde oturuyorum saat sabah saatleri henüz, yan komşunun küçük çocuğu da bahçede kendi kendine kumlarla oynuyor. Annesi arada sırada gelip onu kontrol ediyor ama onun umurunda değil. Bıraksanız saatlerce orda oyun oynayabilir. Çevresinde kimin olduğu, ne söylediği o kadar önemsiz ki o kadar bir haber ki etrafındakilerden kesinlikle bir akışta olduğu kesin😊

Ben de böyle camdan ona hayranlıkla bakıyorum ve kendimi düşünüyorum. Ben bir şey yaparken etrafımda birileri varsa dikkatim her zaman dağılır ve yanlış bir şey yapmaktan hep korkarım. Sanki herkes beni izliyormuşçasına ben ben gibi olmam artık. Bir kere kalbim bile pır pır eder, heyecanlanırım. En iyi yaptığım şeyi bile bu yüzden kesin eksik yaparım ve sonuç hiç hoşuma gitmez. Ötekinin bakışı ve onayı hayati önem derecesinde. Bugün de terapide bunları konuştuk. Kendimin değerini kendim tayin edemiyorum ve hep ötekinin onayına ihtiyaç duyuyorum. Çok temel şeylerde bile ötekinin takdir ve onayı çok önemli oluyor. Geçen yazılarımdan birinde yetememekten korktuğumu söylemiştim ya aslında kendim kendime yetemiyorum en temelde ve hatta o kadar ki, kendimle beraber herkesten de onay bekliyorum. Kendi onayımın sanki bir hükmü yok.

Birey olma sancılarımı mı bunlar bilmiyorum ama o küçük çocuk gibi etrafımdaki kimseye aldırış etmeden kendi oyunumu oynamak istiyorum yeniden. Çünkü eminim ki ben de küçükken öyleydim. Etraftaki sesler ne ara benim kendi sesimi bu denli bastırdı ki onlar dışında kendi sesime ulaşamıyorum ve kendimden emin bir şekilde devam edemiyorum hayata☹

Şimdi aklıma vağnideki kollar geliyor sürekli –kollar netttt-. İşte o denli net olmak istiyorum aslında. Kendi kararlarının sorumluluğunu alan, onay beklemeden hayatına devam eden ve etrafta kimse yokmuşçasına kendi canının istediği gibi davranabilen birine dönüşmek mümkün müdür?

Terapist terapide yetmiyor size belki de demez mi o arada😊 korkularımla yüzleşirken evet alet çantamda bir sürü şey olsun istiyorum dedim bunun için terapiye geliyorum, okuyorum, yoga yapıyorum daha çok güçlenmek için. Malum derin bir kuyuyu kazıyoruz ve ne ile karşılaşacağım hiç belli olmuyor. Düşüyormuşum gibi hissediyorum zaman zaman ama işte tekrar kalkabilme gücüne alet çantamdan çıkanlar sayesinde erişebiliyorum😊

Terapide de mesela hep onay bekliyordum terapistten başlarda. Sonra kendisi bir seansta şuan sanırım size bir şey dememi bekliyorsunuz devam etmek için dedi. Bir an düşündüm evet, küçücükte olsa bir onay hiç fena olmazdı. Ama o an öyle demesine de bir yandan çok bozulmuştum. Çat diye önüme koymuştu tasdik beklentimi. Aylar geçti ve en azından terapistimden artık eskisi kadar onay beklemiyorum. O an çok serti gelmişti söylemesi ama işte fark etmemi de sağlamıştı. “Fark et, kabul et ve ilerle”:) kendime sürekli bunları hatırlatıyorum. Epey işe yaramaya başladı bu marş:)

Görüşmek üzere.

Melek – Gün 24 : Alındığın Şey Değilsin Belki de!!!

Selamlar,

Gün hızlı ilerledi ve şuan kafedeyim. Çok şanslıyım, kafenin en güzel köşesinde (barda) yazımı yazabiliyorum şuan. Bugün yazılan tüm yazıları okudum, biraz ondan biraz bundan biraz da şundan çok tanıdık gelen imgeler gördüm kendimde. Bu beni çok mutlu ediyor. Yalnız yaşanmayan duygular yüklerinde de hafiflik taşıyorlar sanırım. Sizin yazdıklarınızı okudukça kendime daha çok yaklaşıyorum sanki.

Kendime yakınlaştığımda bana çarpan ilk şey alıngan davrandığım zamanlarım oluyor. Benim de başımın belası, atsan atılmaz satsan satılmaz en kötü huyumdu, huyumdur demek istemiyorum çünkü aylar önce çok inanılmaz bir şekilde birden bire ona karşı bir mesafe aldım. Aslında alınganlığın hep bir nesnesi, mevzusu oluyordu. Ama ben durumu hooop kendi yetersizliğime bağlıyordum. Söz konusu olan ben değil de yaptığım bir şey üzerinden kendimi nasıl da yüklendiğimi fark ettim sonra. Benim her şeye ve herkese alınabilme potansiyelim o kadar yüksekti ki bazen sebepsiz yere, bazen de kendimi çok haklı sanarak. Mesela bir şeyi yanlış yaptığımda bu yüzüme vurulmadan doğrusu bana gösterilse hemen yetersizlik kanatlarım ortaya çıkar ve beni havalandırırdı. Kendimi yetersiz, beceriksiz, bir şeyi yapamayan biri olarak görür ve alınırdım. Özellikle bunu eski patronuma karşı çok yapardım (kendisi de hafif obsesifti bazı konularda hakkını yemiyim). Aylar sonra belki tam tarihini hatırlamıyorum birden bire yine bir konuda çok acayip alınmışım, kendi kendimi yiyip bitiriyorum kesin biri bir şey dedi şimdi ayrıntı vermiyim sonra hiç olmıycak bir yerde(?) aydım bir şeye. Dedim ki ben neden bu kadar alınıyorum? sanki bana hakaret ediliyor. Hayır halbuki durum benim yine ve yine olayları çarpıtmam ve kendimi aslında doğru yapmadığım veya hatalı yaptığım şeyin yerine koymamdan kaynaklanıyordu. Sonra dedim ki ama ben atıyorum o filtre kahve makinesi değilim ki, ya da o tartı. Durum başka ve ben bunu kendimin yetersizliğine öyle bir çekmeye alışmışım ki (taaaa küçüklükten geliyor pek tabi ki bu his) bunun dışını, bir adım ötesini göremiyordum resmen. Ama sonra birdenbire gelen o “ama ben o yanlış yaptığım şey değilim ki” yi fark etmem o alınganlık ceketini sanki üstümden çıkarttı ve ben hafifledim. İnanılmaz. Şuan bakıyorum bu alınganlık mevzuuna, yok eskisi gibi değil asla. O kadar azaldı ki… En çok da tepkilerin otomatik pilottan çıkmaması, yetersizlik hissine bir darbe daha indirdi sanırım. Bunda da özellikle hareketleri yaparken Pınar hocanın sürekli bize “otomatik pilottan çıkın” ikazları etkili oldu bence:) Ben de hayatımda bu otomatik pilottan birazcık kafamı kaldırınca nelerin yerinden oynadığını deneyimliyorum ve bu gerçekten çok şey vaat ediyor. Bir gün alınganlığımla kendimin dalga geçeceği mesela aklıma bile gelmezdi. Bu da çünkü kesinlikle bir alınganlık meselesi olurdu😊

Görüşmek üzere😊

Melek – Gün 23 : “Gönder Gelsin”

Selamlar,

Çadır olmanın getirdiği bir rehavet midir bilmem yataktan sürünerek kalkıyorum iki gündür. Popumun üstünde oturmak hiç cazip gelmiyor sanırım daha yatay kalmak istiyor beden😊 Bugün izin günümdü. Tabi ki sabahtan planlar yaptım şu kadar saat çalışıcam, şu kadar kitap okuycam, bir şeyler izliycem falan derken bakıyorum da şuan güne, saatler geçmiş ve ben hiç bir şey yapmamışım sanki, verimsiz geçmiş gibi hissediyorum bugünü, elimde kalan şeyin hissi hafif bir boşluk. Ama böyle pişmanlık gibi hissettirmiyor o boşluk arkasından da ama olsun, bugün de böyle dedirtiyor😊

Bugün kısa bir dalga boyu öfkelendiğim bir zamandan geçtim. Neye öfkelendiğimin önemi yok ama hani böyle filmlerde ağır çekim kurşun atılır ve o an saniyeliktir ama gözümüzün önünden geçince ağır bir çekimde tuhaf hissettirir. Bugünkü öfke dalgasını da öyle hissettim, geldi gördüm, bilindik tepkimi verdim ve sonra kenara çekildim. Daha sonra ama bir dakika şuan bunu fark ettin evet bir şey yapmalısın bununla ilgili bir şey yap ki diğerlerinden bir farkı olsun dedim (öfke üzerine çalışıyorum epeydir terapide) ve neye öfkelendiğimi düşündüm. Peki şimdi nasılsın diye sorunca kendime ve histe kalmayı sürdürdükçe, ona içimde alan açtıkça öfkem dile döküldü ve sanki benimle konuştu. O an neye ihtiyacım olduğunu anladım kesinlikle. Gördüm, Kabul ettim ve hayatıma devam ettim. Yani diğerlerinden bir farkla. Bu duruma T-takılmadım, kendime kızmadım, karşımdakine kızmadan öfkeme bir yön tayin etmeden içimden geçmesine izin verdim ve rahatladım. Bu çok iyi hissettirdi. Öfke dalgaları çok anlık oluyor bazen içimde, patır patır geliyor ve ben bütün gün bazen günlerce ona takık vaziyette kalabiliyorum. Gönül ister ki otomatik tepki çıkmasın, farklı bir şekle dönsün tepkilerim de ama ona da demek ki henüz zaman var. Şimdilik elimde öfkelendikten sonra kalan benle iletişimde kalmaya devam eden ben ve içinde kurmayan bir ben var. Böylece hem o öfkeyi beslememiş olucam, hem de içimden hayata, amaaan “gönder gelsin” ne varsa öfkelendiren beni diyebileceğim. Umuyorum ki:)

Bugün biraz böyle bir yerlerdeyim😊

Yarın yine görüşmek üzere.

Melek -Gün 22: Tembellik Başa Bela

Selamlar,

Tam bir tembel öğrenciyim gerçekten. Şu saate kadar neden yazamadığımı sıralamasam bir sürü şey çıkar ama asıl konu bence tembellik ve son kertede bilgisayarı yanıma almamış olmam. Kafeden şimdi geldim ve üstümü bile değiştirmeden ve gün henüz kendini tamamlamadan seninle teması kaçırmak istemedim😊

Bugün yoga dersimiz vardı ancak regl olduğum için sadece izledim☹ daha önceleri bu kadar her gün yoga yapmaz iken, regl yüzünden derse katılamıyor olmak beni çok kaygılandırıyordu. Geç kalıcam, geride kalıcam kaygısı kol geziyordu zihnimde. Ama asıl sebebi şemdi daha iyi anlıyorum kendi yogamı yapmamının yükünü bu şekilde üstümden atmaya çalışıyormuşum resmen. Bu da tembelliğe aslında bir şekilde kılıf uydurmak değil mi? Yapabileceğim beş gün varken vicdan azabı duymayan ben, derste yapamadığım için kahroluyordum. Çünkü kendi yogamı rutine oturtamamıştım. Ahh ahh:/

Ama şimdi, bugünkü derste yüreğim ferahtı. Her gün yogaya temas ediyor olmam meyvelerini veriyordu belkide 🙂 Güzel güzel (kaygısız) hocayı dinledim, gözlemledim özellikle kendimin yanlış yaptığı pozları daha da derin mercek altına aldım. Çok verimli geçti bugün “sadece” izlemek😊

Sonra tabi hoop işe geçtim. Yoğundu, bugün de çok yoğundu. Zaman nasıl geçti hiç anlamadan geceye ulaştık. Şimdi biraz dinlensem iyi olur, zira klavyeye her dokunduğumda parmaklarım kendilerini geri çekiyorlar, onlar da yorulmuş. Yarın görüşmek dileğiyle😊

İyi geceler😊

Melek – Gün 21: “Cumartesi Tutunması”

Merhabalar,

Bugün sabah erkenden kafeyi açtım. Her şey doğal seyrinde devam ediyor olsaydı tüm işlerimi bitirmiş ve ilk kahvemle birlikte güneşin tadına varmak üzere kendimi dışardaki masalardan birine atmış olacaktım ancak öyle olmadı… Önce espresso için kullandığımız değirmen çıldırdı. Asla normal ayarda çekirdek öğütmüyordu. Çünkü espresso makinesinden almam gereken akış bu değildi, keza akmıyordu, içerde bir şeyler kan ağlıyordu sanki. Muhtemelen o kadar ince çekmişti ki kahveyi yanan bir şey çıkıyordu geriye oradan da su geçişi sağlanamadığı için çıkan sonuç uzun bir bekleyiş… Değirmenin ayarı ile çok fazla oynama yapmak zorunda kaldım. “Normal” miktarlarda kahve almam yaklaşık 1,5 saatimi falan aldı. Aaa tabi ki o arada müşteriler geliyordu, online siparişler birbirini sıralamıştı ve ben tektim kafede:( Halbuki sorun olmamalıydı, değirmen otomatikti hani. Yıllar önce bu yüzden bu otomatik değirmene geçilmişti. Eskinin ahı mı tutu nedir ☹ ki ben eski manuel değirmenimizi çok daha fazla seviyordum. Ama değiştirilirken fikrim sorulmadı pek tabi ki… neyse şimdi asla bozulmaz, ayarı şaşmaz denilen değirmen kafayı yemişti bu sabah. Boşa giden gramlarca kahvesi de cabası☹ o arada müşteriye de elimden geldiğince kötü kahve vermemeye çalışıyordum ama ne mümkün. Mükemmel değildi hiç bir şey bu sabah. Art arda müşteri gelmeye devam ediyordu ve aksilikler de birbirini kovalıyordu. Bana her gelen müşteri sanki sorunları da beraberinde getiriyormuş gibi gelmeye başlamıştı. Mesela bir müşteri tanrım asla kahvelerin sıcaklığını beğenmiyor. Ona göre daha da, çok daha sıcak olmalı istediği. kahve. Bence onun hayalinde bir kahve ve kahveci var ve orada kahveler hep çok sıcak… Ki ben kafede gerçekten ama gerçekten müşterinin mutlu olmasına, keyifli ve huzurlu bir an yaşamasına çok önem veriyorum. O yüzden işleri onlar için hep kolaylaştırmaya çalışıyorum. Ama onlar bana bazen hiç yardımcı olmuyor gibi hissediyorum. Ama şunu da fark ettim ki ben zaten o müşteriye olabildiğinin çok üstünde o kahveyi sıcak götürüyorum. Ama o bekletiyor. Ve anında içmiyor. O kahve beklerken soğumaya yemin etmişçesine zamanla yarışıyor ancak müşteri bunu unutuyor ve tek çarenin benden kahveyi isterken ama çok sıcak olsun olur mu demesi kalıyor. Ben bunu duydukça gerçekten kan beynime sıçrıyor, beni çok öfkelendiriyor bu durum. Ki hep geliyor ve hep bunu söylüyor artık anlıyorum ki onun derdi kahvenin soğuk olması veya sıcak gelmesi değil, “hatırlatmak”, istediğini bir kez daha söylemek ve bunu yaparken de asla ben bir yerde hata yapıyor muyumu düşünmemek. Çok bencilce değil mi? Çünkü ben bu işe ilk başladığım yıllarda böyle şeyleri çok takıyordum, günlerce düşünüyordum☹ ya müşteriler benim yaptığım kahveyi beğenmezlerse, ya ben onlara yetemezsem, yetişemezsem☹ onlar belki buna inanmıyor ama ben her kahveyi ilk kahvem gibi, tek kahvemmiş gibi özenerek yapıyorum ve onlara götürene kadar aslında onlar için “muhafaza” ediyorum. Bazen sadece bağcıyı dövmek o an bize iyi gelebiliyor ama, aynayı kendimize döndürmek ve bu kadar talepkar olmadan evvel kendi kişisel tatminlerimizi acaba başka şekil ve yerlerde mi  gidersek diye sormadan edemiyor zihnim. Bunları düşünürken, bir, iki, üç kahveden sonra baktım değirmen normal seyrinde çalışmaya başladı. Ona da biraz zaman vermek gerekti normale dönmesi göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmedi ama beni de çok yordu. Ardından yine yoğunluk, aksilikler bunlar el ele bana doğru dalga dalga gelmeye devam etti. Bugün bir sınavdaydım sanki, hacı yatmaz gibi düşüyor gibi oluyor ama yok hayır tekim şuan düşemem buradan nasıl çıkabilirimi araştırırken buluyordum kendimi. Normalden daha sakin davrandım ve kimseyi de bekletmedim. Sanki dans eder gibi olayların içinden geçtim ve kazasız bir cumartesi mesaisini bitirdim😊

Ki bütün bunlar olurken bugün reglimin ilk günüydü ve oturabilseydim aslında biraz da daha aşağılardaki hisleri de hissedebilirdim ve duygusallaşabilirdim bugün ama ona pek fırsatım olmadı. Onu daha çok eve bıraktım. Ki öyle oldu. Eve geldiğimde son enerjimi yemek yemek, bir şeyler izlemek biraz uyumaya bıraktım. Uyandığımda saat 9 olmuştu. Yürüyüşe çıkmak niyeti ile evden çıkacaktım ki yazımı yazmadığımı, ders de çalışmadığım gerçeği karşıma dikildi ve bilgisayarımı alıp sevdiğim kahvecilerden birine geldim. Kendimi kapatıp açmış gibi hissediyorum. Günün tüm enerjisi kendini yeniledi. Yazımı gönderdikten sonra ders çalışmaya başlıycam, burası 12 ye kadar açıkmış çok şanslıyım. Bir kahve söyledim ama yazarken bir yandan soğuyor kendileri, olsun ben kahveyi soğuk da seviyorum😊

Herkese güzel bir haftasonu diliyorum😊

Görüşmek üzere.