Felek – Gün 18: Panzehir de Zehirden Üretilmiyor Muydu?

Bir şarkı sözü var; “derdim bana derman imiş” kısmını hatırlıyorum. Nerede zorlanıyorsak, kendimizi nerede eksik hissediyorsak, neyi yapamadığımızı düşünüyorsak… Oralara odaklanıyoruz. Şansımız yaver giderse de bu noktalarda güçlenmek üzere harekete geçiyoruz. Sonra da başarı öyküleri çıkıyor ortaya; “ben bu konuda çok başarısızdım, çok çalıştım ve bir zamanlar başarısız olduğumu düşündüğüm bu konuda şu an şöyle başarılıyım”…

Yogada da böyle ya; hangi hareketi yapamıyorsak, nerede zorlanıyorsak tüm dikkatimizi oraya veriyoruz. Büyüteci oralara tutuyoruz. Oralarda ufacık dönüşümler çok mutlu ediyor bizi… Sonra oralardan büyüyoruz. Oralar hayatımızdaki en güçlü alanlara dönüşüyor…

Hepimizin tekrarlı olarak tökezlediği, üzerine kararlar aldığı, aldığı kararları uyguladığı ve uygulayamadığı noktalar var. Her halde her birimizin dermanı da bu noktalarla ilişkili olarak ortaya çıkacak. Tabi eğer yeterince sabırla ve doğru yöntemlerle bu noktalar üzerine çalışabilirsek…

Bugün de böyle bir gün işte.

Melek – Gün18: Otorite

Merhabalar,

Bugün olduğum kişinin kim olduğu konusuna derine inmeyi amaç edindiğim bir seans oldu.  Geçen hafta terapistin derinleşme konusunda bana yaptığı ince hatırlatmalardan sonra bu terapi sürecine daha ciddi ve disiplinli bakmaya başladım (yaptığı ince ayar meyvelerini vericek mi bakalım😊). Evet ve sanırım derinleşmek için biraz bilgi sahibi de olmak gerekiyor geçmişle ilgili. Tek başına kendi hafızama güvenirsem işim biraz zor. Çünkü zamanla zihnim bazı hatırların üzerine yenilerini koyuyor, onları çarpıtıyor ve olan bambaşka şekli ile kucağıma düşmüş oluyor. Ancak benimle birlikte özellikle de büyümeme tanıklık etmiş kişilerle konuşmak ve onların yardımıyla bana bakan bir göz olarak onların da bilgilerinden yararlanmak bu aşamada önemli olur diye düşünüyorum. Özellikle ilk seanslara başladığımda hatırlıyorum sürekli anneme, ablamlara kendimle ilgili sorular soruyordum, çocukluğumla ilgili. Niye bilmiyorum ama oraları böyle sindire sindire yeniden dinlesem şuan ki kendimle daha iyi bir bağ kurucam ve taşların yerli yerine oturması için güzel bir bağlantı yakalıycakmışım gibi geliyor. Araştırmacı gazeteciliğe devam diyelim o zaman.

Diğer yandan bugünkü seanstan çıken benle ilgili bir husus da otorite figürleri ve benim onlarla kurmuş olduğum ilişkilenmeler. Bu bazen bir kişi, bir nesne atfettiğim şeyden bağımsız aslında onu otorite yerine koyduğum andan itibaren kendimi konumlandırmam hoppp 360 derece değişiyor. Ben kimdim, ne yapıyorum, roller, konumlar her şey yeniden ve yeniden kuruluyor gibi. Otoriteye karşı bir gerilim cenderesi başlıyor. Bu otoriteyi otorite yerine koyan bazen zihnim, bazense zaten o bir otorite (ben istesem de istemesem) . Hayatımdaki ilk ve en büyük otorite sanırım annem. Yani nasıl kurulduğu da çok önemli olmakla birlikte bir otorite ile karşı karşıya kalınca ışık görmüş tavşan gibi oluyorum. Bütün o güçlü duruşlar, gülümseyen, mutlu ben gidiyor bambaşka biri geliyor. Ve bu beni ben hiç sevmiyorum. Çünkü ben gibi değil. Birini otorite figürü seçmek kimilerine göre üzerindeki sorumluluktan da kurtulmanın bir başka yorumu. Sorumluluk ağır basınca mı en çok otorite figürlerine baş vuruyorum ve bundan nasıl bir yarar sağlıyorum şuan henüz bilmiyorum ama her türlü otoritenin ben üzerinde böyle tuhaf bıraktığı izler var. Şimdi sanki elimde küçük de olsa bir bilgi kırıntısı var yolu bulmak için burdan devam etmeli😊

Buraya yazdıkça bazı şeyler hakkında bağlantı kurmam kolaylaşıyor gibi hissediyorum:) Teşekkür ediyorum herkese.

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Melek – Gün 17: Çok Düşünüyorsun Ama…

Selamlar,

Trene son dakikada yetiştim😊 reglye bir kala bugün de yogamı dünkü gibi yerde ısınmalar ve uzun uzun sırtı yere uzatmalı hareketlerle tamamladım. Ense kökümde bütün gün beni bırakmayan bir ağrı ile durdum. Her varlığını hissettiğimde sanki elimle tutsam oradaki ağrıyı çekip oradan çıkarabilecekmiş gibi geliyordu. O bölgelerdeki ağrılar taşıdığımız yüklere götürüyordu sanırım. Bugün aslında çok daha az düşünceyle geçmişti her şey. Ama buna rağmen buluştuğum arkadaşım senin bence en büyük sorunun bir konu hakkında çok fazla, gereksiz yere ayrıntılı düşünüyorsun diyip durdu😊 yani evet ama bunu azaltmaya çalışıyorum dedim ben de hemen savunmaya çalıştım kendimi. Olanı olduğu gibi gör, o kadar fazla düşünmeye gerek yok falan diyordu ama işte gel de bana anlat. Söylemesi kolay. Ben de kendime sürekli bunu hatırlatıyorum. Sadece olanla yetinememe gibi bir şeyden mi acaba kaynaklanıyor bu durum diye düşünmeden edemiyorum. Bazı insanlar nasıl bu kadar rahat bir zihne sahip olabiliyor? Gerçekten anlaması çok güç. Bazen bunun insanın laneti olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Olanı olduğu gibi gör, kendini olduğun gibi kabul et, bunlar hep böyle peş peşe sıralayabileceğim ve kendime sürekli hatırlattığım şeyler. Daha az düşünce, daha çok faaliyet diliyorum kendime ve benim gibi bu yükü omuzlarında taşıyan herkese😊

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Felek – Gün 17: “Hay!” dedim böyle bahta

Pandeminin başlangıcında ekşi sözlük’te çok fazla vakit geçirmeye başladım. O zamanlar ekşi sözlük’te özellikle pandemiye dair başlıkları yoğun bir şekilde her gün ve saatlerce okuyordum (Özellikle kısıtlamaların geldiği ilk birkaç hafta). Sanırım o günlerden kalma bir alışkanlıkla artık gündemi takip etmek için her gün ekşi sözlük’teki başlıkları hızlıca tarar oldum. Böylelikle ülkede ve dünyada neler oluyor anlayabiliyorum.

Geçtiğimiz aylarda da bir ara Tarkan’ın yeni bir şarkısı gündem olmuştu. Ben de ekşi sözlük’te o başlığa tıklamıştım ve entry’leri okuyordum. Birisi “Mabel Matiz’in Hanfendi şarkısı bu şarkıdan çok daha iyi” şeklinde bir yorum yazmıştı. Ben de merak ettim ve Hanfendi şarkısına baktım. Klibi görür görmez klibe bayıldım. Benim için müthiş bir klip.

Şimdi şöyle ki; ben müzikten pek anlamam. Bazı sevdiğim sanatçılar ve eserleri var; müzikle bu kadarcık bir ilişkim var. Mabel Matiz’i de daha önce duymuştum ama sanırım ses rengini beğenmemiştim. Sanırım o zamanlar benim için fazla ince geliyordu sesi ve dinlemek keyif vermiyordu.

Hanfendi şarkısını dinlerken de önce sesi hoşuma gitmedi. Ama Toy, Mendilimde Kırmızım Var ve Hanfendi şarkılarının klipleri o kadar çok hoşuma gitti ki. Çok etkilendim o kliplerden (hala çok etkileyici geliyor özellikle bu klipler). Birkaç klibini merak edip izleyince ve bu arada dinleyince sesine de aşina oldum ve sesini de sevmeye başladım. Sonra birkaç tane röportajını dinledim youtube’dan…

Mabel’e bayıldım. Bir insan ancak bu kadar tatlı olabilir. Ve ayrıca bu kadar naif, güzel düşünen, özenli… Bir sürü olumlu özellik sıralayabilirim onunla ilgili…

Herhalde birinin fun’ı olmak böyle bir şey olsa gerek.

Aşağıya toy şarkısını bırakıyorum. Sözleri de çok güzel bu şarkının.

İyi dinlemeler.

Felek – Gün 16: Çocukluk Dostlarım

Az önce İnci’yi hatırladım. İnci küçük bir kuştu. Rengi sarıydı. Cinsi kanaryaydı sanırım. Bir gün babam yolda giderken bir kuş omzuna konmuş, o da o kuşu eve getirmiş. Sonra o kuş bizimle yaşadı yıllarca. Belki 4-5 yıl yaşamıştır. İnci bizim evimizden ayrıldıktan birkaç yıl sonra evimize Şaşkın ve Çapkın isminde iki kuş daha geldi. Aramızdan ilk ayrılan Çapkın oldu. Çapkın’ın renkleri daha yeşil gibiydi. Sonraki birkaç yıl Şaşkın bizimle yaşadı. Şaşkın’ın da sanki ağırlıklı olarak turuncu ve araya serpiştirilmiş yeşil renkleri vardı.

Tüm bunları şunları söylemek için yazdım: ben okuldan gelince (ilkokul üçüncü ve dördüncü sınıf olsa gerek) okulda olanları, aklımdan geçenleri vesaire gelip Şaşkın’a anlatıyordum (Belki öncesinde İnci’ye ve Çapkın’a da bir şeyler anlatıyordum ama bu kısımları hatırlayamıyorum). O zamanlar aşık olduğumu düşündüğüm bir çocuk vardı; ilk okul ikinci sınıftan yedinci sınıfa kadar platonik olarak aşıktım ona (şöyle demek daha doğru olur; o zamanlar aşık olduğumu sanıyordum). Herhalde en çok onu anlatıyordum Şaşkın’a: “Bugün benimle hiç ilgilenmedi”, “bugün Meltem’le ilgilendi” gibi şeyler 🙂

Şaşkın’dan sonra bu kez Güneş’e anlatmaya başladım tüm bunları. Güneş bildiğimiz Güneş 🙂 Hemen arka plan tasvirini vereyim: benim ailem küçük bir ilçede yaşıyordu küçüklüğümde (hala orada yaşıyorlar). Evimiz iki katlı müstakil bir evdi ve bir terasımız vardı. O zamanlar terasımızın üstü açıktı. Ben sanırım ortaokul yıllarımda, okuldan gelip, terasa çıkıp, batan güneşe yüzümü dönüp, ayakta durarak ve çoğunlukla gözlerimi kapatarak bu kez Güneş’e gün içinde olanı biteni anlatıyordum. Bazen de olmasını istediğim şeyler için dua ediyordum.

Böyle işte.

Bugün bunlar çıktı benim heybemden.

Seviliyorsunuz.

Melek – gün 16: Beklentisizlik

Merhabalar,

Bugün bol dinlenmeli ve dinlemeli bir gün oldu. Akşam yoga dersimiz vardı. Hareketlerin içinden geçtiğimiz bir ders değildi bugünkü.  “Korkunun karşısına cesareti koyma kuvveti”. Bugünkü derste hocanın anlattıklarından bana en çok geçen husus. Korkuya bakabilmek çok zor olabiliyor bazen. Ben geçen aa bu neymiş diye bakmak istiyorum demiştim ya o korku çıplak gözle görülemeyecek kadar katman katman olmuş ve en güzel köşeye oturmuş. Şunu fark ediyorum ki, bu katmanlardan güçlü aletlerle geçmek gerekiyor. Bu aletlerin en önemlisi de “güven”. Güven duyma yönümüz çok saf bir biçimde bizimle beraber doğuyor en çocukken. O da büyüyor ve gelişiyor ve pek tabi sürekli sınanıyor hayat içinde. Kime ne kadar güveneceğimizin maalesef bir limiti yok. Bu limiti belirleyen şey (yavaş öğreniyorum bunu da) beklentiye girmemek. Çünkü ne zaman ki bir konuda bir beklenti oluşturmaya başlıyoruz ve hemen akabinde onunla beraber olan o gri olanı göremiyoruz. Bu da çoğu zaman hayal kırıklığını beraberinde getiriyor. Bu hayal kırıklığının okları çoğu zaman karşıdakine de saplanmıyor, kişi sonunda kendisi ile baş başa kaldığı için kendine olan güveni kırılıyor. İnsanın kendine olan güveni kırıldığında da cesaret falan artık hak getire.

Aslında insan keşke kendisine karşı da beklentisizliğe girebilse. Bu beklentisizlik hali ile daha az kaygılı ve telaş olmadan omuzlardaki yüklerden arınmış bir biçimde daha iyi koşmaz mı insan? Çünkü aslında kendimizden çok şey bekliyoruz ve bunları yerine getiremediğimiz zaman kendimize olan tahammülümüz azalıyor ve kendimizi duymamaya başlıyoruz. Kendini duyamayan insanın susması da pek doğal değil midir? Dil susmaya başlayınca beden konuşmaya başlarmış (bunu bir yerlerden duymuştum). Vücuttaki tüm marazlar o zaman kendini gösterirmiş. Söze dökülemeyenler kendilerine bir şekilde yer buluyor. Bütün bu hususlar katman katman, içinden çıkılması zor hususlar ama “bir yerden başlamak lazım”😊

Bugünkü yogamı yerde hafif ısınmalar ardından sırt üstü regl serisi ile tamamladım.

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Felek – Gün 15: Maymun Zihin Örneği *

Çok dağınık bugün zihnim, ordan oraya uçuşuyor.

En azından bu dağınıklıkta sol ayak işaret parmağımla ortanca parmağımı zedeleyecek kuvvette hangi harekette yere bastırdığımı buldum; anilasana’ymış.

Bir de hala vaişaka’da dizlerime ağırlık veriyorum. Ayaklarımın arasını biraz daha açmayı denedim bugün, pek bir fark yaratmadı. Ben de ayaklarımı eski mesafelerine getirip tüm ağırlığımın ayak tabanlarıma eşit olarak dağıldığını hayal ettim. Başta işe yarar gibi oldu. Yani sanki bir an için dizlerime verdiğim ağırlık ortadan kayboldu. Ama sonra geri geldi. Sınırlı yoga bilgimle dizlere yük bindirmemek gerektiğini biliyorum… Artık bu konuyu derste hocaya sormamın vakti geldi.

Biraz da zihnimin dağınıklığının nedeni tezimle ilgili. Şöyle ki:

Tez danışmanımla konuştuk, gayet güzel bir konuşmaydı, herhangi bir düzeltme istemedi (kısacası tam da hayalini kurduğum bir konuşmaydı). Tez danışmanımla olan konuşmadan sonra tezi jüri önünde sunmam için sunum tarihi ayarlama faslına geçtim. Jüride 6 tane hoca olacak. Her bir hocaya sunum günü ve saati için uygun zamanlarını tek tek sormak birazcık yordu. Şu an 5. hocadan yanıt bekliyorum. Mesela diğer 4 hocanın ortaklaştığı tarih 5. hocaya uymazsa her birine en baştan sormam gerekecek. Aslında böyle bir durumda 6 hocayı dahil ettiğim bir whatsapp grubu kursam işim çok kolaylaşır. Aaa çok mantıklı; eğer her hocaya en baştan sormam gerekirse tez danışmanıma bu parlak fikrimden bahsedeyim.

Yukarıdaki satırlar gibi işte zihnimin hali bugün.

O zaman ne diyelim; sevgiler saygılar herkese.

* “Maymun zihin” kavramı, kısaca, zihnin daldan dala atlaması anlamında kullanılıyor.

Melek – Gün 15: Zaman durmuş gibiydi…

Merhabalar,

Bu sabah içimde dolup taşan bir İngilizce çalışma aşkı ile uyandım. Çok ilginç buna açmışım gibi hissetti bedenim. Çünkü akşam en son İngilizce ile haşir neşir olmanın faydası bu sanırım sabah uyandığımda da o vardı odağımda sadece😊 hemen ders çalışmak yerine biraz yürüyüş yapmayı daha çok istiyordu diğer tarafım da. Onu seçtim ve yürüyüşe çıktım. Sokaklar sakindi. Pazar günü sokakların hareketlenmesi öğleni buluyor neyse ki😊

Bugün epey verimli geçti. Arada dizi izledim, ders çalıştım, odamı temizledim. Odamı temizlemek gözümde çok büyüyordu bugünlerde. Sonunda temizleyip yeniden yeniden düzenlemeyi başardım odamı. Nasıl bu kadar dağılıyor gerçekten bazen anlamakta güçlük çekiyorum. Ta ki bu durum beni rahatsız edene kadar bu dağınıklılığa tahammül edebiliyorum. Ama onun da eşiği çok yüksek değil Allahtan. Bir hışım erinmeden ve çok da düşünmeden hemen temizledim. Az bir zaman sonra da Pınar hocayla yoga dersimiz başlıycaktı.

Allah’ım ders nasıl başladı, ne ara bitti ben kapanışlar için yere oturana kadar aradaki bütün hareketlerde zaman durmuştu sanki😊 çok ama çok akıcı bir ders oldu. Sınırlarımı biraz da olsa zorladığımı hissettim ve bu çok iyi hissettirdi. Hareketlere başlamadan önce hocanın söyledikleri de çok önemliydi. Yogadaki telaşlı ve öğrenmek konusundaki kaygılı bene “sakinnn, daha önümüzde uzun bir yol var, her şey olması gerektiği gibi ve olması gereken zamanda oluyor”u hatırlattı. Bunları kendime rehber almam hem yogadaki ben; hem de her yaptığı eylemde kaygı yüklenen ve endişelenen bene çok aydınlatıcı ve ferahlatıcı oldu.

Ancak dersten sonra aşırı aşırı acıktığımı hissettim. Sonrasında hemen kafeye gelmek zorundaydım, shiftim başlamak üzereydi ve bugün Pazar en az 2 saat bir şey yiyemeceğimi biliyordum yoğunluktan. Öğle de oldu. Allahtan evden çıkmadan evvel yanıma muz almıştım daha yoldayken bitirdim gerçekten çok iyi geldi😊 şuan kafede boşluk bulmuşken yazıyım dedim. Burada bu deneyimlerin tanığı olmanız, birbirimizi bu yolda yalnız bırakmıyor olmak çok kıymetli. İyi ki hepimiz buradayız.

Herkese çok sevgiler,

Görüşmek üzere.

Felek – Gün 14: Sonra Güneş Doğdu

Akşamüstü bir hafifleme hissetmeye başladım. Öncesinde biraz dağınıktı zihnim, ruhsal dünyamda kara bulutlar, zorlu hava koşulları hakimdi. Sonra akşamüstü tez danışmanımdan birkaç mesaj geldi (doktora tezimi 3 hafta kadar öncesinde kendisine yollamıştım, kendisinden geri bildirim bekliyordum). Tezimi gayet beğendiğini ve tez savunması için hazır olduğumu belirtmiş. Yarın online bir görüşme yapacağız, orada bazı başka geri bildirimler de verecek bana.

Hocadan böyle bir yanıt gelmesine çok mutlu oldum; ruhsal dünyamda güneş doğmuş oldu.

Geçenlerde Pınar hoca yoga hocamızla kurduğumuz ilişkinin nasıl da önemli olduğunu yazmıştı. Tez danışmanları da önemli figürler. Onlardan onay almak da önemli mevzular…

Tıpkı yoga ile kurulan ilişki gibi benim de tezimle kurduğum bir ilişki vardı (hala var). Bazı zamanlar “tamam ya bitirebilirim bu tezi” gibi şeyler düşünüyordum. Bazı zamanlar “yok ya herhalde ben bu aşamayı tamamlayamayacağım, en kötü ihtimalle doktoramı bitirmem, o kadar da kötü bir seçenek değil bu” diye düşünüyordum. Bazı zamanlar yazdıklarım gözüme müthiş iyi geliyordu, bazı zamanlar saçmaladığımı düşünüyordum. Bazı zamanlar düzenli bir şekilde çalışıyordum, bazı zamanlar hiçbir çalışma yapmıyordum… Velhasıl bir sürü farklı hal yaşadım son iki yıldır doktora tezimle ilgili. Hayatımın bu sürecinin sonlanacak olması en nihayetinde iyi hissettiriyor. Gerçi bu süreçten sonra beni ne beklediğini bilmiyorum. Ama olsun; en azından hayatımın rotası değişecektir illa ki. Bu da güzel bir şey benim için.

Akşamüstüne kadar dün yazdığım yazıyı defalarca kez okudum. Sizleri kötü bir ruh haline sürüklemiş olma ihtimali üzdü beni. Dün de yazıyı yollamadan önce acaba yollamasam mı diye birkaç kez düşündüm. Neticede yollamak istedim. Bugün de acaba yollamasa mıydım diye düşündüm birkaç kez.

İnsan bazen olumsuz şeylerle temas etmek istemeyebiliyor. Hal böyleyken sizleri olumsuz bir içeriğe maruz bırakmış olma ihtimali biraz suçlu hissettirdi (akşamüstüne kadar, ara ara, şu an değil).

Ama neticede içinde olduğum hali paylaşamayacaksam bu trende olmamın çok da anlamı yok diye düşündüm. Madem aynı trendeyiz, sizler de bendeki dört mevsimi pekala görebilmelisiniz.

Akşamüstü ayrıca apartman görevlisine dün apartmandan ambulansla alınan hastanın kim olduğunu sordum. Üst katlardan birine gelen bir misafirin mide fıtığı varmış, bununla ilgili bir durum olmuş, hasta olan kişi şimdi iyiymiş. Apartman görevlisine ayrıca diğer apartmanda dün bir ustanın düştüğünü duyduğumu söyledim. Kendisi hangi apartmandan bahsettiğimi anladı fakat kendisi böyle bir şey duymamış. Ustaya ne olduğunu soracakmış. Apartman görevlisi bir şey duymadığına göre demek ki usta iyi durumda.

Yaşlı adam için de şunları düşünmeye başladım:

Yaşlı adam epey ileri yaşlardaydı. Bu yaşa kadar yaşamda tutunabildiğine göre dün yaşanan olaydan sonra da yaşama tutunabilir ve olan olayla baş edebilir.

Bundan sonra her aklıma geldiğinde kendisine iyi dileklerimi yollayacağım ve etrafında her zaman ona yardımcı olabilecek birilerinin olmasını dileyeceğim. İyi bir yaşlı adama benziyordu; bence işler onun için yolunda gidecek.

Netice sizlerle dün yaşadıklarımı, algıladıklarımı paylaşabilmem sizlerle kurduğum ilişkide bir katmanı üzerimden atmamı ve bir alt katmana geçmemi sağladı.

Sanıyorum ki aralarınızdan birileri iyi dileklerini bana yolladı, şu an hafiflemiş olmamda burdan birilerinin payı da var gibi geliyor 🌸 🙏

Sağ olun var olun ❤️

Sevgiler herkese.

Not: Bu yazıyı yazmadan önce balakrama serisini muntazam bir şekilde tamamladım. Kurmastana’da başım alev alıyor adeta. Ama sonrasında bir sessizleşme oluyor zihnimde. Herhalde bu iyi bir şey.

Melek – Gün 14 : Korkunun Peşinde

Merhabalar,

Bugünkü yogamı biraz evvel bitirdim. Karın çok boş olmadığı için çok derin udiyanalara giremedim bugün. Ama vaişakada uzun nefesler kalabildim bugün😊 Çakriden geçerken başlarda başımı bırakmaya nasıl korktuğumu hatırladım. Sanki tam ortada iken ben başımı bıraktığımda bütün dengem bozulucak başım dönücek ve poz tamamlanamıycakmış gibi geliyordu hep. Sonra kendi kendime resmen çakriyi proje olarak aldım özellikle de ortadaki baş aşağı kısmını sürekli tekrarlarla denemeye başladım. Şuanda da mükemmel yapmıyorum ancak ortaya geldiğimde muhakkak baş aşağı yapıyorum hatta biraz abartarak. Çünkü artık o korkuyu hissetmiyorum ortaya geldiğimde. Pratiğini yapa yapa o pozdayken başıma gelebilecek şeyler artık bende sürpriz olmaktan çıktı. İçimde süprizlere karşı korkular varmış demek ki. Ne ile karşılaşacağını bilememek korkusu insana türlü senaryolar ürettiriyor ve birine zaten çoktan inanmış oluyor😊

Korkuların üzerine gitme fikrine bayılıyorum şu günlerde. Sandıktan tek tek çıkartıyorum korkularım, kaygılarım, endişelerimi. “Neymiş bunlar ya” biraz dalga geçerek az biraz da ciddiye alarak bunların üzerine gitmek ise şu günlerimin olmazsa olmaz projelerinden birini oluşturuyor. Ah bir de keşke en büyük ve yenmeyi en çok istediğim hayvan fobimde yol kat edebilsem☹ Bunun üstüne her gittiğimde rüyalarıma giriyor bu teşebbüslerim ve muhakkak bir köpek tarafından ısırılıyorum. Veya bir çok köpek tarafından saldırıya uğruyorum. Daha önce böyle bir şeyi teşebbüs etmedim, bir köpek tarafından ısırılmadım ama bu fikri hangi atalarımdan aldım hiç bilmiyorum çocukluğumdan beri böyle hissediyorum. Geçenlerde korkumu yenmek için yeni doğmuş daha 20 günlük bir köpüşü sevmeye gittim arkadaşıma Allahım ne kadar minicik yani dişleri falan yeni çıkmış mümkünatı yok bir zararının dokunmasına ama yok sadece arkadaşımın kucağındayken ürkerek okşadım böyle yavaş yavaş. Bu temas sıklığını arttırırsam sanıyorum ki onlara karşı olan bu fobimi biraz daha azaltabilirim.

Bugün böyle, yarın yine görüşmek ümidiyle😊

Melek Yoğan