Gülhan – Gün 28/12 Daha başındayım…

12 Mayıs Perşembe saat 07.00 sekizinci dersimiz. Dersi hangi hocamız ile yapacağız belli değil.

Sürpriz 🙂 tastaman hayatın ritminden ilham alarak ilmik ilmik örmüş Shandor hoca bu sistemi (sanırım diyeceğim, daha başındayım)

Bağlantı kuruluyor ve ekranda ılımlı ninja 🙂 Ayça Hocam ve yoğun balakrama ninja sınıf arkadaşlarım :+)) Hocam unutmamış dizimdeki nazlılık konusunu sordu sağ olsun. Pek güzel, pek verimliydi yogam. Serinin menüsü yavaş yavaş büyüyor, yeni parantezlerle. Bu arada söylemem gerek hocalarım, derslerimizin kaydının access passcode efsane 🙂 tekrara düşmeyelim, otomatiğe bağlamayalım diye olsa gerek ince ince ayarlar. (sanırım diyeceğim, daha başındayım:))

Matımın üzerine her geldiğimde diyemiyorum, ortada mat yok. Her yer mat al sana özgürlük.

Benim marka olmayan! yeşil renkli emektar bir matım vardı. ( emektar matımı arkadaşımın kızı istedi ona verdim) İnzivalara giderken katlayıp, bavula bile koyabiliyordum, bir de omzumda onu taşımakla uğraşmıyordum.

Zaman geçiyor ben hala yeşil matımla mutlu mesut yogamı yapıyorum. Hatta bazen katlıyorum koyuyorum kenara böyle zemini daha iyi hissediyorum, falan diyorum. Sağımda solumda, karşımdaki yoga komşularım hint fakirleri gibi mi? Yapacaksın diyorlar. Valla hint fakirlerinin böyle yapıp yapmadığını bilmiyorum.

Bana sadece iyi geliyor.

Efendim gel zaman git zaman salonlarda, inzivalarda renk renk lifeform matlar. Kullananlar nasıl anlatıyorlar nasıl övgüler, sanki yogayı mat yaptırıyor. Lİfeform matların fiyatları malumunuz.

Ben de hala yeşil markasız mat.

Ve mahalle baskısı ,eee hadi gülhan değiştir şu matı artık. Hemen değil aradan yine epeyce zaman geçti bir kampanya çıktı karşıma. İngiltere lifeform dünya yoga gününde bir kampanya başlatmış.

Bu kampanyadan Türkiye pazarında bir ! tane alabileceğim fiyata, iki ! tane mat aldım.

Hu hu komşu komşu mat geldi mi ?

Geldi.

Nerede?

İnzivada.

İyi bakın kendinize, iyi bakın Can’ınıza.

Reklam

Gülhan- Gün 28/11 BAZEN

Gün 28/10 Gün dışarıda tempolu. Eve geldim, akşam yemeğini yedik. Çay demini alana kadar, birazcık kestireyim dedim. Başımı yastığa koydum, sonra mı ? misler gibi uyumuşum. Blog yazısı hayal olmuş.

Yeni gün 28/11 hoş gelmiş sefalar getirmiş. Sabah ezanını duyuyorum, yataktayım. Hadi Gülhan ” Erken kalkan yol alır” deyip bir gazla kendimi yataktan çıkarıyorum. Virittilere maruz kalmadan hemencecik Suçi’ye oturuyorum. Yoksa evde gözüm olmadık şeylere gidiyor. Saçma sapan. İçeride hep bir dialog. Şimdi, biraz sonra, yarın olsa, ne gereği var mız mız mız. Kendimi ikna etmeye çalışırken yakalıyorum çokça. Sonrası enerji kaçakları ve yorgunluk.

Evet Suçi’deyim, şükür. Ayak parmakları, dizler güzelce köklenin salın kendinizi toprağa. On birinci günün ilk Uttanasa’sı dizlerin arkası daha uyanmamış, biraz uzun duruyorum hoşuma gidiyor. Arada udiyanalar kendiliğinden geliyor. Kendini buraya getirdin ya merak etme bundan sonrası ben de diyor ERİL , dişili dansa kaldırıyor, dans başlıyor. Canlarım benim pek de yakışıyorlar birbirlerine. Tü tü maşallah

Dansın ritmi arada bir kaçıyor ( laf aramızda sangacım birden çok kaçıyor, ama daha fazla üstüne gidip tadını kaçırmayım, keyif alarak geliyor, zamanla ritim gelir, diyorum)

Şekerim bir daha yapalım mı ? Olur diyor, tü tü maşallah 🙂

Ağır geliyor bazen beynime, bazen kalbime. Bazen eş zamanlı ikisine. Birbirlerinden rol çalmasalar, sıralarını bilseler iyi olacak ama, işte bu da ritim sanırım.

Ağır gelen ne diye sorsanız? Vallahi bazen anlıyorum, bazen anlamıyorum. Bazen de gidin başımdan kendi aranızda çözün ya da salla gitsin diyorum.

Sadece yoğun bir his.

Kendime annelik ediyorum, başlayan her şey biter, başka bir şeye evrilir, devrilir, dönüşür sabır sabır sabır diyorum.

Orkestra şefi ben ben ben diye afra tafra yapıyor, ama velakin Kalp onu tanıyor 🙂

Dansın hediyesi ısı, ışık, merhem sürüyorum orama burama ohhh mis şifa olsun.

Haşiye : Yazıya başladığımda, başlık yoktu. Yazı içinde pek bi kullanmışım bazen bazen.

,

Yeşim – Gün – 14/19 – Chiropractor ve Yin

difference-between-chiropractor-and-physiotherapist-1Bodrum-İstanbul uçuşundan yazıyorum Sangha! Son birkaç gündür yazmadığımdan bugün kaçıncı gündeyiz onu da bilemiyorum şu an, sanırım 16. Büyük ihtimalle yazıyı ancak eve gidince ya da yarın tamamlayabileceğim.

Sayılı gün uçup gitti. Bulunduğum yerin hatrı sayılır güzellikte olması ve aile yanında gönüllerin hoş tutulması da eklenince, şükürler olsun çok güzel geçti. Uykuya doydum, yediğimden kıstım, kilo verdim, pratiğimde derinleştim, pescotaryenlik niyetime de devam ettim. Yedi günlük sürecin altı gününüde pratiğimi yaptım. Ama az, ama çok, ama farklı o pratik yapıldı. Sıcaktı, hele de benim gibi sıcağa dayanıklı olmayan birisi için, oldukça zorlayıcı olabiliyor bu sıcak faktörü. Sıcağa rağmen değil, sıcakla birlikte yaptım pratiğimi. Kendimi sıcağa ve bana hazırladığı hediyelerine teslim ettim. Eğer kendi alışık olduğum ritimdeki pratiğimi yapmakta direnseydim, büyük ihtimalle güç gerektiren, hızlı ritimli akışlarda kan ter içinde, soluk soluğa kalacak akabinde ters duruşlarda kendimi bayılacak gibi hissedebilecektim. Ne mi yaptım? Hep yapmak istediğim bir şeyi. Yani kendimi bırakmayı. Bir hafta boyunca sadece Yin Yoga yaptım, sevgili Sangha. Arada bir kaç güneşe selam da oldu, bir kaç plank de. Ama baktım ki, ortamın ruhu yin’i çağırıyor. O zaman “tamam!” dedim. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz ya da bu şekilde bir değerlendirme yapıyor musunuz bilemiyorum ama ben yoga pratiği sırasında, uzun zaman pratik yapıp da leziz bir dengeye ulaşmış kişiler haricinde, pratikerlerin naturasında ya güç, ya da esnekliğin öne çıktığını gözlemliyorum. Yani güç insanları esnemekte, esneklik insanları da gücü toplamakda daha çok çaba serfediyorlar gibi geliyor bana. İşte bu kategorizasyonumda, ben güç insanıyım daha çok. Yani güç insanıyım dedim diye, mayurasanayı yaladım yuttum sanmayın sakın 🙂 henüz girmeyi bile denemedim, ancak genellemedeki yerim güçten yana. Esnekliğin ise her daim eksikliğini hissettiğimden, hep hakettiği zamanı vererek geliştirmek istiyorum esnekliğimi. Ve yine farkediyorum ki , benim esneyebilmem için, önce içimden gelen bir esneklik hissetmem gerekiyor. Bu bende nasıl oluyor? Öncelikle zaman kısıtlaması olmaması önemli. Yani, “yarım saat sonra ileri seviyede bir ders var haydi hop, uttanasanada derinleş, hamstringler hazır!” işlemiyor bende. Vücudumun sesini santim santim dinlemem, neresi neyi istiyorsa orada orası çözülene dek kalmam gerekiyor. Ha bi de sıcak yaz iklimi ortamı da acaip yardımcı oluyor ne yalan söyleyeyim. Mesela stüdyoda grup dersi olarak yin seansları her defasında çok iyi gelmeyebiliyor bana. Diyelim ki, o gün ihtiyacım omuz açıcılarda daha çok zaman geçirmekse ve kalça açıcılardan çıkamadıysak bi türlü, bi şeyler yolunda değil gibi his oluyor. Kısacası, grup derslerini çok seviyorum, çünkü yenilikler, sürprizler, kaçtığım bölgelerle karşılaşmalar, yeni yaratıcı akışlar, hiç denemediğim pozlara girişler, her türlü öğreti, çok değerli benim için. Bu kısım harika. Bunu al, cebe koy, eve gel ve gerçek pratiğin başlasın! Ben işte en çok bunu seviyorum. Fakat beni bıraksanız ve “şimdiden itibaren sadece kendin pratik yapacaksın, yok bundan sonra sana grup dersi” deseniz sanırım çok üzülürüm ve pratiğim de tıkanır. Hoca’larımın beni her düzeltişi, her cesaretlendirişi, bana söyledikleri her bir kelime altın değerinde. Bunu fırsat bilip kendilerine buradan sonsuz teşekkürlerimi de sunmak isterim. Hepsinin yeri ayrı, hepsinin öğretileri kulağımda ve kalbimde.

Dönelim bu haftanın hesabına. Güne genelde, kendi kalça açıcı serime başladım. Şimdi farkediyorum ki ilk üç gün daha zor geçmiş. Sonrasın da güllük gülistanlık sanmayın ama bir ilerleme ve rahatlama olduğu net. Zaten bunu farkedince, diyorum yaşasın Tapas! Ve bu kalça açıcılardan sonra hamstringler üzerine de bayağı çalıştım. Nihayetinde hanuman çalıştım. Henüz yere gelebilmiş değilim ama kendi paratiğim içinde ciddi bir ilerleme oldu. Bu bana yeter. Şükürler olsun. “Yoga yolunda dökülen hiç bir ter damlası boşuna değil” cümlesi okuduğumdan beri kulağımda! 🙂 Öyle.

Bel fıtığımın azdığını sandığım ve sonrasında bir Hoca’mın “bu fıtık değil, kalça içinden gelen bir spazm” dediğinden beri, internetten de bir sürü video izledim. Priformis esnetme ve siyatiğe yaptığı baskıyı azaltma konusunu okudum da okudum, izledim de izledim. Ve kalçalar üzerine çalıştıkça, yani o bölgeki kaslar yumuşayıp esnemeye başladıkça belimdeki ağrı da neredeyse kayboldu. Aslında kayboldu ama zorladığın an, o orada kapı arkasında. Kıvam bu.

Salı gecesi dönmeme rağmen dün çok koşturmacalı geçtiğinden yazamadım sevgili Sangha. Gözüm açtım ve chiropractor’daki randevuma koştum. İlk defa gittiğim Perulu bir terapist. Kapı da kuyruk. Bekleme salonu dolu. Becerikli biri herhalde diye geçirdim içimden. Yani inşallah öyledir. Çok sordu, çok yazdı, sonra malum yatırdı o meşhur tuhaf sedyeye. Çekti çekiştirdi, kademeleri ZANNNKKK diye indirdi kaldırdı, bir sürü bi şeyler. Beş sene önce ilk defa chiropractor’a gittiğimde, o çekip çekiştirmeler esnasında vücudumdan çok acaip sesler gelmişti ve hatta boynum yerinden koptu yere düştü ve yuvarlanıp kapıdan dışarı çıktı sanmıştım 🙂 Hahahahah o derece! Bu defa vücuttan tık gelmiyor. Terapist “sen kendini çatırdatıyor musun? “diye sordu. “Evet” dedim. “Hmm” dedi. İlk seansta bazen kişi kendini serbest bırakamayabiliyor, o yüzden de olabilir ses gelmemesi “ dedi. “Tatilden geldim, hem de her gün yin yoga yaptım, belki vücudum rahatlamıştır” dedim. Açıklamam ona pek ikna edici gelmedi. Beş yıl kadar önce yaşadığım, geceleri bile uyutmayan o korkunç ağrılı dönemin geçmiş olmasına inanamadı. İllaki de ağrıyordur dedi. Dedim “ağrımıyor”. Çevirdi de çevirdi boynumu. Yine “tık” yok. “Eve gidince boynun ve belin ağrırsa buz koy” dedi. Ben “Neee?? Buz mu?? Sıcak değil mi?”… Bayağı güldü. Türklerin her türlü ağrıya hep sıcak koymak istediklerinden, bize klimadan gelen soğuk havanın çarpmasının psikolojik olduğundan, hatta sudan çıkınca yegane mayo değiştiren milletin biz olduğumuzdan bahsetti, bayağı güldü. Ben daha az güldüm ne yalan söyleyeyim. Mayo değiştirme konusunda ok’im, ben de annemin tüm yalvarmalarına karşın sudan çıkınca mayo değiştirmeyenlerdenim. Ama klima konusunda ne yalan söyleyeyim hiç de hem fikir olamadım. Hem sordum, hem de kendi fikrimi açıklamaya çalıştım ama nafile, nuh diyor peygamber demiyor. Haftaya yine gel, MR’ları X-RAY’ler de getir dedi. Bakalım. İçimde çok güvenli hisler uyandırmadı. Eve geldim iyiyim, yapmam gereken çok fazla şey vardı. Sonra yine sadece kalça açıcı serimi yaptım, sonrasında ise yeni bir grubum geldi derse. İlk dersleri olduğundan onlara da bayağı pozları göstererek neredeyse onlarla birlikte bir ders daha yapmış oldum. Geceyi ise bayağı ağrılı geçirdim, hem bel, hem boyun. Oysaki dün oraya gitmeden önce boynum ne kadar da rahattı. Umarım bu sadece terapi sonrasında oluşan reaksiyon ağrısıdır ve daha da iyi olur. Aksi türlüsünü düşünmek bile istemiyorum Sangha.

Çok uzun yazmışım Sangha, bir sürü gün birikince. Eğer bu yazıyı okuma isteği gösteren varsa çok teşekkür ederim.

Bu akşam, iki hafta üstüne ilk defa grup dersine gitmeye niyetliyim. Kendimi, güçten düşmüş hissediyorum biraz. Sıcaklar, kilo vermiş olmak, güç üzerine bu aralar hiç hem de hiç çalışmamış olmak yarattı bu durumu tabi. Akşama gidebilirsem göreceğiz bakalım durumumu. Sağlıcakla kalın!

Yeşim – Gün 12-13 – Ben, denizde bir gemi

6296867559_4bae922eb3_bAnlaşıldı Dostlar, aile evinde ve tatil ortamında, gidişata teslim olmaktan başka çare yok. Aksi türlüsü hem kasıyor, hem de beyhude bir çırpınma. Bu coğrafyada, bu zaman diliminde nasıl akıyorsa hayat, ben de içinde bir yaprak.

Dün yazamadım kısacası. Sabah uyandığımda, bir gün önceki bol esintili ve serine çalan yaz sıcağının yerini, bayıcı yaz sıcağına doğru bir hal almıştı. Şehirdeki koşturmacalı yaşantımın içindeki eksik kalan uykularımı tamamlıyorum herhalde. Yine sabah kalkışı geç. Yine günün ritmi, elimden kaymış. Ama dur! O ne?! Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş bir belimin durumunu kontrol ettim daha yataktan kalkmadan. “Daha çok” ağrımıyor… Nasıl olabilir? Halbuki önceki gün backbend’lere girmiştim ve ne zaman bu kendine hakim olamayan, asanaların ve hırsların ve arzuların esiri küçük çocuk misali hareket etsem sonraki gün ağrılar daha da patladığından “eden, bulur”a hazırlamamış mıydım ben kendimi? Yani anti-ahimsa tavrımın cezasına hazırdım aslında. Ceza gelmedi! Oh şükür Ya Hu! Ben de arada bir, bankayı soyup yakalanmayan soyguncunun hazzını tatmak istiyorum bu hayatta. Hep farkında, hep sorumlu. Çalım atmak güzelmiş. Tabi çalımı atttığını sanarak küçük tatmin denizinde boğulan minik ben, cahil ben. Çalıma izin verenin gülümseyişini görürü gibiyim. “O” da gülümser, değil mi? Yüce olmak, gülümsemeye engel değildir her halde.

Dünkü programda, her zaman gidilen plaja gitmek vardı. Ev ahalisinin kahvaltıya oturmasına daha zaman olduğundan, ben “kalça acıcı” ve ağrılarımdan mütevellit “yürek sıkıştırıcı” serime başladım. Son üç hareket haricinde yerlerde süründüm, sonrasında teslim etmem gereken bir iş vardı bir kaç saat çalıştım ve sonra deniz.

Yine iskele üstündeyiz. Ama bu iskele daha geniş ve daha az insan var. En azından şezlongu istediğin yöne çevirebilme lüksü var. Lükse gel! Gözüm yine de, her tür insani ihtiyacın karşılanamadığı halk plajında. Kuma basılabiliyor ya. İşte benim kuma, taşa basmaya, hatta ucu bucağı uzaklarda olup, “ben bir yürüyüp geleyim” deyip, gidip, uzunca bir süre dönmediğim deniz kıyılarında olmaya ihtiyacım var. İtalyancada “bagnasciuga” diye inanılmaz güzel tarif edilmiş olan olan o ıslak-kuru şeritte geriye bakmadan yürüyesim var. Ayaklarım altında kumu ezesim ezesim ve ayak tabanlarımın altında değme terapistin yapamadığını yapan kumun masajına, ayak bileklerime dek gelip giden ve okşayan suyun serin ziyaretlerine kendimi bırakasım var. Kumluk kısmın kimin zaman, kayalıklarla kapandığı yerlerde kayaların üstünde zıplayasım, bir kayanın üstüne çömüp minnak karidesleri, türlü deniz yaratığına dakikalarca bakasım var Dostlar. Çocukluğumun denizine özlemim bitmiyor. Bu beach kültüründe kendime bir yer bulamıyorum. Denizin içinde denize özlemim daha da büyüyor. Çocukluğumda, şimdiki Karaincir Plajı’yl alakası olmayan, sadece Bal Mahmut ve yanındaki Niyazi ile Azime’nin olduğu Karaincir’e gidesim var. Elimde çomağımda, okaliptüsler altında küçük azmakta yılan balıklarını seyredesim ve büyük kuyudaki kaplumbağalara bakasım var. Terkedilmiş tarladan olgun domates çalıp, tok evin aç kedisi misali gizlice güneşten ısınmış ve tuzsuz domates yiyesim var. Var da var.

Dünün gecesinde ise, klasik bir “Bodrum’a inelim!” akşamı yaşayarak, sağa sola bakındık, üstüme üstüme gelen insanlar, sonsuz nargileciler ve gürültüden neredeyse kaçarak ilk dolmuşla kendimizi eve attık. Deniz Müzesi’ni halen gezmemişim, ilk fırsatta, hatta belki bugün, orayı gezerim diye düşünüyorum.

Bu sabah ise yataktan insan formunda bir kütük olarak kalkınca, kendimi direk restoratif dinlemede buldum. Matımı serebildiğim yegane yer buzdolabın önü olduğundan ve kahvaltı hazırlığı başladığından, sanırım yerde en fazla üç dakika kalabildim. Yine derin bir nefes. Yine bir ana teslimiyet. Anlaşıldı, kahvaltı öncesi pratik imkansızlarda. Peki o zaman kahvaltı. Kahvaltı sonrası herkes yerini bulsun, bana da az bir alan açılsın diye bekliyorum. Bugünkü pratik kahvaltı sonrası olacak gibi. Blogda artık çok yazı olduğundan, artık tüm yazıları okuyamıyorum. Bi düzenli okuduklarım var, bi de tesadüfi okuduklarım.

Sabah Gül Hoca’nınkini okuduğumdan beri, kamerayı nereye koyacağımı düşünüyorum. Bir de benim de acaba bir gün, her sabah uyandığımda bir bahçenin içinde kahvaltı etmek gibi bir olanağım olabilecek mi diye. Şehirli tatilci düşünceleri işte.

Bakalım günün akışı beni nerelere sürükleyecek bugün, ya da ben hep “pratiğim de pratiğim, illa ki de pratiğim” diye bir yerlere çapa atmaya mı çalışacağım. Meraktayım.

Yazmaya başladığımda Jehan Barbur dinliyordum, şimdi ise aklımda bizim oralardan bir türkü var:

“Ben denizde bir gemi
Dalgalar vurur beni
Ben ağaçta bir yaprak
Rüzgar savurur beni”

Yeşim – Gün 8-9-10-11 – Kuzey – Güney – Batı

20170706_121037Sevgili Dostlar,

Sekizinci gün (pzts) iş için Hatay’daydım. Ne yogasana yapabildim, ne de yazabildim. Nihayetinde iş anlamında verimli bir gün olduğundan pek de mızmızlanmadım.

Sonraki gün ise, bir önceki günün yorgunluğu, akşama tatil için uçuşum olduğundan yol hazırlıkları, ev işleri, iş işleri vs, malum trafik, havaalanı muhabbetleri ve uçuşla geçti. Aslında bu ikisine dair uzunca yazmıştım ancak dün ve bugün yazamadığımdan, daha önce yazmış olduklarıma nasıl ek yapabileceğimi bilemedim. Aklıma ne yazmak geldiyse ilgisiz kaçtı. Tüm yazdıklarımı sildim ve şu okumuş olduğunuz sentetik özete dönüştürdüm. Aklımda kalan kayda dair tek şey ise, salı günü İstanbul’da serin bir sabaha uyanmış olmanın verdiği inanılmaz mutluluktu.

Dün, burada yani Bodrum’da aile evindeki ilk gün olduğundan, ailecek vakit geçirdik. Benim ritimlerim il bizimkilerin ritimleri aslen birbirine hiç uymasa da, bi şekilde ben kahvaltı öncesi kalça acıcı serimi tamamlayabildim ve birlikte kahvaltı sofrasına oturabildik. Sonra hep birlikte Gündoğan pazarına giderek, mahalli köylüden meyvayı sebzeyi doldurduk, geldik. Tabi pazardayken sıcaktan dilim bir karış dışarı düşmüş olduğundan, eve dönünce sebzelerin yıkanması, ayıklanması, pişirilmesi faslından sonra denize inemedik ve havuzla yetindik. Yazlık ortamının tüm neşesini, avazları çıktığınca yaşayan sitemizin çocuklarıyla birlikte, havuzda yaklaşık iki saat kadar barınabildik. Yıllardır tatil kavramını sadece dağlarda faaliyet şeklinde yaşayan bendeniz ise, geçen yaz sonlandırmış olduğum dağcılık ve tırmanış hayatımdan sonra, bu denizcil hayata geri dönüşte, kendimi biraz sudan çıkmış balığa dönmüş buldum. Yani havuz kenarında şezlong üstünde saatler geçirmek bana uygun olmadığından, kendimi, etraftaki yeni yetmelerin ağızları açık bakışlarına aldırış etmeksizin, havuz kenarında yogik eğlenceler türetirken buldum. Videolar çektim, kendi kendime eğlendim. Hele suyun dibinden gelip, havuz kenarına ellerin değdiği anda bir tripoda kalkma var ki tadından yenmez, tavsiye ederim 🙂 Pool-yogini-gangsta!

Eve döndük, ben bir posta daha pratik yaptım, kakasana’dan bakasana’ya giden yolda, indim kalktım, indim kalktım, bir kere de yere kafalama betona girdim 😀 öyleki içerdeki avaz avaz tv sesine rağmen “noluyooo?!” diyen bir ses bile geldi 🙂 Neyse hasar raporu Allah’tan sıfır, gidişatım fena değil ama daha o kolların dümdüz olmasına var biraz. Bakalım artık kısmet.

Dün akşam, kabaca benim kalış süremde yapılacaklara ilişkin konuştuk bizimkilerle. Ben istek listemi belirttim 😀 Onlar burada yaşadıklarından doğal olarak, ne önlerindeki denize girdikleri günün hesabını yapıyorlar, ne de görülesi yerlerin. Ben ise, sayılı gün zarfında, tatil beldesinde yaşayan anne baba ziyaretine gelen şehirli olduğumdan, hem denizden olabildiğince yararlanmak istiyorum, hem de mümkünse, sağa sola da biraz gezinelim istiyorum. Onlara da bir değişiklik oluyor, mutlulukla karşılıyorlar getirdiğim önerileri, sağolsunlar.

Nihayetinde, bu sabah erken merken kalkamadım, burası serin ve sessiz. Uyudum, hem de çok. Yataktan kalktığımda saat 8.40 olmuştu. Aman Allah, deniz öncesinde pratiğimi nasıl yapacağım endişesi. Neyse, bir saati biraz geçen kısa bir pratikden sonra kahvaltı faslı. Bizimkiler plaja arabayla gittiklerinden, dedim siz gidin, ben sakince arkadan yürüyerek gelirim. İyi ki de öyle yapmışım. Birbirinden şahane çiçekler eşliğinde, bol fotoğraflı yavaş bir yürüyüşle, bir saat sonra yanlarına vardım. Yeni bir yere gidildi, her zamanki yere değil. Kısacası bu defa da kendimi, bir iskele üstünde yanyana balık istifi misali sıralanmış, kırmızı rujlu teyzelerin yanına peştemal atılmış, adıma ayrılmış şezlonda bulunca, bir an afalladım ne yalan söyleyeyim. Ben halk plajına, ayağımın yerdeki kuma değdiği bir yere gidicez sanıyordum. Bir anlık bocalama sonrasında, dedim, kabullen ve içinde eri. En azından çok güzel esiyor, sağında solunda koşturan bağıran çoluk çocuk yok, denize sıfırsın, buradasın işte! 🙂

Rüzgar hakikaten muhteşemdi, o denli ki neredeyse gitmeye yakın sadece bir kere denize girebildim. Çünkü insanda denize girme isteği uyandırmayacak kedar serin bir hissiyat veriyordu. Yanımda Bora Ercan’ın “Surya’dan Patanjali’ye”si. Keyifle okumaya başladım. Her satırı ansiklopedik bilgi tadında olduğundan, bir oku – iki geri dön – bir daha oku şeklinde bayağı yavaş ilerliyorum. İyi ki bu kadar bilgili ve bilgisi aktarmayı seçen üstadlar var. Fasa fiso geyik spritüel olup bir öğleden sonrada bitirilecek günümüz “kişisel gelişim” kitabı değil yani. Halen okumayanlar varsa, mutlaka okunmalı fikrindeyim.

Rüzgar, kitap, deniz iyi hoş da hep aynı şezlongda çakılıyım be kardeşim. Kıpırdamaya imkan yok. Daraldım. Öyle böyle değil. Başladım şezlong üstünde janu sirsasanalara, pascimo’lara. Bugün kalça acıcı serimi de yapamamış olduğumdan, bayağı bi double pigeon prep’de oturdum. Priformis’imin yarattığı inanılmaz bel ağrım için zaten benim için zorunlu gibi bi şey.

Geldik eve. Ben yemek öncesi yine pratiğe. Az bi güneşe selam ardından, quad’lar derken kendimi çook uzun zamandan sonra hafif yollu backbend’lere doğru kayarken buldum. Bu cesaret de, sanırım güneşe selam sırasında, nice zaman sonra bhujangasana’ya girebilmemden kaynaklı. Korka korka, usul usul, ucundan tırtıklamaya başladım. Ama ciddi tırsarak. Çünkü ne zaman oh iyiyim gali ba deyip iki backbend yapsam, geceyi ve sonrasındaki sabahı ağrılar içinde geçiriyorum. Neyse bu defa öyle olmaz umarım. Biraz eka pada rajakapotasana full pozu ilk defa çalıştım, kemerle tabi. Sonra 3-4 urdhva dhanurasana… son zamanlardakilere göre biraz daha gerilemiş tabi haliyle, ama ben mutlu, ben mesut. Ben ağrısız devam edebileceğim bir yaşantım olabilmesi için umutlu.

Şimdilik bu kadar Dostlar. Yoksa artık ben de Sangha mı demeliyim? 🙂

Bugonviller arasından tuzlu bir selam.

Yeşim – Gün 7 – Sevgili Hanuman

hanuman-swamiSelam Dostlar,

Dün akşam masaj sonrası, buzdolabı kıvamındaki otobüsle eve gelirken, tesettür modunda şalıma sarındım. Zaten klima hasta ediyor, yetmedi bi de masaj sonrası kasları en sıcak ve yumuşak tutmak gereken evrede buz gibi hava püskürten tavandaki yarığa, kırmızı şalımla cevap verdim 🙂

Şalım elinden geleni yapmış olacak ki, gece ağrı ile uyanmadan geçti. Oh ne güzel! 🙂 Sabah kalktığımda, dün yoga yapamamış olmak ve çok ağrı çekmiş olmaktan dolayı, vücudum kaskatı idi. 7.15’de gözümü açtım ama mata ulaşmam yarım saat sürdü. Her zamanki gibi foam roller, tenis topu vs. ile yaklaşık yarım saat her yerime masaj yaptım. Sonrasında, zaman zaman uyguladığım bir kalça/bel serim var, onu uyguladım. Pozda kalma süreleri 10 dakikaları bulan, beni her defasında yerden yere vuran ama sonrasında inanılmaz şifasını gördüğüm bir seri. Özellikle IT Band esnetmelerinde verilen sürenin dört katı kadar kalarak, tamamen vücudumun sesine göre hareket ettim. Zaten IT Band üzerine çalıştıktan sonra sanki sırtımdan bir yük kalkmış gibi oluyor ve kendimi daha dik bir sırtla yürürken buluyorum. Yine o güzel his geldi. Yaşasın! 🙂 Mattan mutfağa doğru yöneldiğimde saat neredeyse 10.30 gibi olmuştu. Acıkmışım, kahvaltıyı nefasetle yaptım.

Bilgisayar başında iş güç, ve dünkü yazıyı yazdım.

Sonra bir posta daha geçtim matın başına ve bu defa bir kademe aşağı inerek hamstringlerim üzerine çalıştım. Çok iyi geldi. Fiziksel olarak “Hanumanı Bulmak” yolunda çalıştım biraz. Kendime şefkatli ve zaman kısıtlaması olmadan yaklaştığımda, kendi vücudumun istediği pozları, kendi vücudumun istediği sürelerde yaptığımda, sonucunda her defasında beni şaşırtan açılmalar oluyor. Beden, ruh ve zihin anlamında kendimi özgür hissettiriyor bu açılmalar. Ve görüyorum ki, bir sonraki defa eğer kafamda bir hedef, ya da yetişmem gereken bir iş, ders varsa ve sürem kısıtlıysa kesinlikle aynı şey olmuyor. Umarım bir gün, bu dışsal ve içsel etmenlere bağlı olmayan koşulsuz özgür hissedeceğim günler de gelir.

Ha bu arada, niyetlerimden biri olan, 28günyoga süresinde peskoteryanlık gayet iyi gidiyor. Bu da güzel bir istikrar oldu. Pratiğimi her gün merhum bir büyüğüme adamayı sanırım bir kaç kere unuttum. Telafi etmeye çalışacağım.

Dışarıda halletmem gereken işleri de yaptıktan sonra, bilgisayarımı da kaptığım gibi sevdiğim sessiz kahveciye geldim ve biraz daha çalıştım. Soğuk kahvemi yudumladım, projeyi tamamladım. İçim rahatladı. Şu anda bu okumakta olduğunuz satırları da aynı kahveciye yazıyorum ve sonrasında kendimi açık havaya doğru atacağım. Biraz deniz kıyısı yürümesi iyi gelecek. Güneşim tüm gücüne karşılık, baktığım ışığın bilgisayar ekranından yüzüme yansıyan olması yeşermeme yol açacak bir gün 😀

Yeşim – Gün 6 – SOĞUK KLİMA ve YOGA

download

Sıcak… bilgisayar karşısında geçen bol proje çizimli saatler, bel/kalça ağrısının tavan yapışı, evde yapılan az bi esneme çabası, sonra grup dersine 37 derece altında koşturarak kan-ter içinde ulaşma çabası ve buzzz gibi bir yoga salonuyla karşılaşarak, klimanın vurmadığı bir yer arama çabası… aşırı terli olan vücudumun o soğuk sınıfta iyice gerilmeye başladığını hissederek, ders başlamadan matı toplayarak salonu terkediş… Çok sevdiğim Hoca’mın “dur gitme! klimayı ayarlayalım!” çırpınmaları, ona haksızlık edeceğim endişesi, diğer taraftan kendime vermek üzere olduğum zararın bilinciyle, belki de ilk defa bilinçli olarak “karşımdaki üzülmesin diye bana zararı dokunacağını bildiğim bir şeyi yapmayarak kendimi koruma çabası”. Başıma ilk defa gelen bir durum.

Yani bugüne dek derse gelip de “burası çok sıcakkk! Klimayı açalımmm! Bu soyunma odası çokk küçükkk!!! Burası çok havasızzz!!!!” diye söylenenleri çok gördük, hep görüyoruz, ve genelde yogayla yeni tanışmaya başlayan, “kabul ve uyum gösterme” konusunda pratiklerinin henüz çok başında olan arkadaşlarımız oluyor. Buna bir diyeceğim yok. Sıcağa da bayıldığımdan değil ancak yoga salonunda – hele de benim gibi sadece bra ve kısa taytla- yoga yapan biriyseniz klimanın o suni buz gibi havasının, sizin sıcak kas ve eklemleriniz üzerinde yarattığı şok etkisini sanırım tartışmaya bile gerek yok. Ha klimanın karşısına geçip yatan, uyuyan hiç bir yeri tutulmadan mutlu mesut hayatına devam eden bir insan türü de var tabi hayatta 🙂 Ben onlardan değilim, meteopatik yapım, doğal olmayan her türlü insani keşfe isyanda. Klimadan vuran soğuk havayla o kadar çok defa tutuldum, hastalandım ki şuraya hızlıca bir liste çıkarabilirm. Bunun yanısıra -28 derecede dağda, yüksek irtifada tek başıma çadırda kalırım, karda buzda yürürüm bi şeycik olmaz. Dağda yaşadığım iki yıl boyunca tek bir nezle, soğuk algınlığı yaşamadım. Kısacası beni rahatsız ve hasta eden soğuğun kendisi değil, suni ve hızlı oluşu. Havanın 35 dereceyi aştığı bir ortamda vücut buna alıştıktan sonra, 18 dereceye ayarlanmış klima ile serinliyor muyuz? Nedir insanoğlunun bu doğal olana isyanı ve şartları kendi istediği şekle sokma çabası? Aynı durumun tam tersini de görüyoruz çünkü. Dağlık yerlerde, hava hep serin olduğundan ve gece de ayaza çektiğinden, dışarıdaki -20 derecelerde seyreden soğuğa rağmen, iç oda ısının t-shirtle durabileceği sıcaklıkta ister genelde kaprisli şehirli insan. Yani “üstüme bir kazak giyeyim de, şu içerisi 18-20 derece olsun”dan memnun olmaz. Sonra da dışarı çıkınca üşür ve hasta olur. Bunu da özellikle dağ turizmine gelen turistlerde çok görürdük. Neden dostum? Çok mu zor sırtına bir kazak geçirmek ayağına da bir çift daha yün çorap? Sıcakken soğuk, soğukken sıcak istemek niye?

Kısacası ben kendimi sahile attım, orada biraz yeni gelen “Hanuman’ı Bulmak” kitabımı okudum Hocam’ın. Sonra da saat 19’daki masaj seansıma yollandım. Sağolsun terapistim priformis üzerinde bayağı çalıştı, tetik noktalardan hiç ayrılsın istemedim. Hele bir “açma” hareketi var ki ön kollarla yapılan, hiç bitmesin istersin. Yani sol ön kol baldırda, sağ ön kol ise belin üstünde vücudu iki uca doğru esneterek açıyor…. işte orada kasılı olan kısım da uzadığında, ağrının bir an sıfırlandığı, havada asılı kaldığımı hissettiğim hafif ve inanılmaz mutlu bir an var. Zaman dursun istediğim, ağrısızlığın nasıl bir lüks olduğunu bilmeyenlerin anlayamayacağı 5 yıldızlı otel konforu.

Masajdan çıktıktan sonra Kadıköy iskelesinden, cami silüetleriyle bezenmiş tarihi yarımadaya doğru bakarak gün batımını izledim. Karadut şurubu içtim. Martılı, gemili, silüetli, küçük sineklerin saldırısı altında batırdım güneşi ve yeniden bir buzdolabı ortamına yani otobüsüme binerek eve doğru yollandım.

Yeşim – Gün 4-5 – Snowboard. Meğer hiç gitmemişsin kalbimden.

IMG_2267

Foto: Zermatt 2008, selfie modasına henüz kendimizi kaptırmamışız, elimdeki sayılı üç beş kareden biri. Kayarken de iki kare vardı sadece. Biri kayıp. Şaka gibi.

Selam Dostlar,

Bir yandan çalış, diğer taraftan ders ver, evde pratik yap, sonra grup dersine git derken dün yazamadım. Bugün de, durum aynı olduğundan ya şu anda yazacaktım, ya da bir daha yazamayacaktım. Haydi bakalım, yemek sonrası, iş öncesi arada yazmaca.

Aslında kasedi geri sarıp – retro metafor 🙂 – salı akşamına dönmek istiyorum önce. Çünkü salı akşamı kayda değer bir şey oldu. Üstelik de iyi bir şey! 🙂

İlk yazılarımı okuma şansınız olduysa eğer, ağrılar sızılar, self massage teknikleri vesaireden bahsettiğime denk gelmiş olabilirsiniz. Zaten geçmişten kalan türlü ortopedik hasar (adrenalin tutkunu olduğum dönemlerden bana miras kırık kemik listesi) var cepte. Sonrasında ise, sağ kalça daha ileri seviyede olmak üzere, her iki kalçamda da FAI (Femoroacetabular hip impingement)’ın teşhis edilmesi hayatımda ciddi değişiklikler yapmama, benim gibi enerjisi yüksek, ekstrem tabir edilen sporları yapan, atlamayı petlemeyi çok seven birisi için bir dönem noktası olmuştu. Kafamı nerelere vuracağımı, enerjimi nasıl atacağımı bilemiyor, kendimi inanılmaz derecede defolu, eksik ve işe yaramazlar deposuna atılmış hissediyordum. Alpler’de yaşarken snowboard hocalığının sınırına dayanmıştım. Artık sınavlara hazırlanmaya başla demişti bir otorite. Yaşadığım bölgede çift dil konuşulduğundan, sadece İtalyanca ve İngilizce konuşuyor olmam yetmiyordu, Fransızca bilmek de zorunluydu. Elemeleri geçebilmek için hem teorik hem de pratik çok ciddi bir sınavdan geçmek gerekliydi ve sonrasındaki eğitim modülleri de oldukça uzun ve zorluydu. Açıkçası ben hep kendim için kayıyordum ve aklıma hiç o noktaya kadar gelebileceğim gelmemişti. Teşvik eden kişinin beni buna hazır olduğuma inandırdığı günkü heyecanımı şu anda bile hissedebiliyorum. Artık kendim için eğlencesine kaymaktan ziyade, daha teknik kaymaya başlamıştım. Daha sert ve hızlıydım. Rüzgar, buz dinlemiyor boardumu kaptığım gibi antrenmana gidiyordum. Zor zeminlerde ve riskli hızla kaydığımdan, %99 hiç düşmeme rağmen, o %1’lik kısımlardaki düşüşlerim de çok sert oluyordu. Gerçi vücudumdaki kırıklar bu döneme değil de, ilk döneme aittir, o başka konu 😛 Hep daha iyiydim ama kaymaktan eskisi kadar zevk almaz olmuştum. Göreve dönüşmüştü neredeyse. Düşünün ki sınava, doğma büyüme dağlı, anası babası kayak öğretmeni ve milli sporcu olan, iki yaşında kayakları ayağına takılı olan tiplerle birlikte girecektim. Yani ne kadar şansım olabilirdi bu tiplerin yanında? Nihayetinde ben deniz kenarında doğmuş büyümüş biriydim ve ailem sporcu değildi ve ayağıma ilk board değdiğinde otuz yaşındaydım. Evet yanlış duymadınız otuz. Ama hamurda vardı herhalde bir şeyler ki arayı bir şekilde kapatmıştım. Sonra bir gün dedim: Ben ski yapmayı da öğrenmek istiyorum! Tabi normalde küçük çocuklar, simetrik ve frontal olduğu için kayakla başlıyorlar, sonra uygun yaşa geldiklerinde, eğer aileleri de geleneksel kayakçı mantığından biraz çıkabilmişse snowboard da öğreniyorlar. En azından orada prosedür buydu. Yani kimse benim gibi önce snowboardla başlayıp sonra kayağa geçmiyor aslında. Bu arada o dönemde orada, snowboardcularla ski yapanlar arasında bir hoşnutsuzluk vardı (Türkiye’deki durumu bilmiyorum) Biz snowboardcular ski yapanları pek bir hor görürdük. Eğer free-style ski yapıyorsa, eh ucundan azıcık durumu daha iyiydi gözümüzde. Ben çevremdekilerim alayları ve ıslıklarına aldırış etmeksizin, gittim bir çift ski kiraladım. Kayak Hocası bir arkadaşım da düştü önüme gittik baby piste. Başladık ilk minik curve’lere. E ben kayıyordum! O da gülüyordu, ben de! “Sen zaten kayıyorsun Yashi!” dedi. Yeşim adının bir kere bile doğru telaffuzuna denk gelemediğim bir hayatım vardı orada. Aman ne güzel! Yeni bir kayma türü daha eklenmişti. Biraz paten kaymaya da benzetmiştim aslında frontalliği. Snowboardu kolay öğrenmem de zaten az buçuk skate yapıyor olmamdı sanırım. Laterallikle de barışıktım aslında. Neyse, biraz snowboardun geldiği görev hali, biraz da yeni oyuncağım ski’nin heyecanıyla sonraki üç defa da ski ile ilerledim ve bizim gruptakilerden ciddi laf yemeğe başladım. Dördüncü denememde, sis vardı. Yine ben ve Hoca arkadaş gittik baby’ye. “Artık baby’ye gerek yok dedi, çık normal piste!” – “Yok ya, bugün sis var hakim değilim daha bunlara, bi sakatlık çıkmasın” dedim. Dedim demesine de sonuç değişmedi. Bi şekilde, sol ski kara saplandı ve sağ dizim Exorcist’teki kızın başının döndüğü gibi döndü……black out….. işte o gün, sonrasında başka faktörlerin de eklenmesiyle 180 derece değişecek olan hayatımın ilk büyük değişim günüydü. Şu anda üzerine yıllar geçmiş olmasına rağmen o anı öyle canlı yaşıyorum ki dışarıdaki 40 derecelik sıcağa rağmen, derimde kar soğunu hissediyorum. Duygular için zaman yok Dostlar! Dün, bugün, yarın aynı noktada. Duygu aynı. O duygudan uzaklaşmadığın sürece, o duygunun yükü aynı.

Ben bunları niye yazdım ki? Hay Allah’ım ya! 😀 Bu yazma işinin böyle kontrolsüz bir deşarja dönüşmesine bayılıyorum. Ben halbuki, size sadece, “Biliyor musunuz, Chris (Hocam) belimin sol tarafındaki ağrıyı deşifre etti, fıtık değilmiş! Gluteus medius’tan kaynaklanan derin spazmmış” diyecektim yahu! 🙂 yani spazm diye acısı daha az değil, ama moralim daha iyi nedense. Bana egzersizler verecek. Ne zaman bir yerim incinse artık ona gösteriyorum ve sağolsun her defasında hem çekip çekiştiyor beni ciyaklatarak da olsa 🙂 ama sonucunda iyi geliyor, hem ne olduğunu hemen anlıyor, hem bir daha olmaması için ne yapman/ne yapmaman gerektiği söylüyor. Kısacası fıtık değilmiş dostlar!! Ha yani bu sol taraf fıtık değil en azından. Çünkü sağ taraftakinin fıtık olduğu MR film ve doktor teşhisi ile sabit. Ve fakat ikisi farklı acılar, şimdi daha net görebiliyorum. Bir de chiropractor’dan tatil dönüşüne randevu koparabildim. Şükür! Bu başka biri, daha önce boyun fıtığı için gittiğim başkaydı ve nihayetinde iyileşmiştim. Darısı bunun başına bakalım!

Bugün yogaya ilişkin yazamadım. Bu varmış, bu çıktı. Belki bunlar çıktıkça, içimde tuttuklarımdan hafifledikçe, kalçalarım da biraz daha açılır kimbilir. Ümit dünyası. Acısız lizard’lara yolculuk!

Yeşim – Gün 2 – Üç Silahşörler

20170626_121142

Fotoda gördüğünüz bu Üç Silahşörler’in üstünde tepindiği et, kemik ve bolca da tetik noktasından oluşan bedeninde yaşamını idame ettiren ölümlü benim Sevgili Dostlar 🙂

Sizlerle tanıştırmak istedim bu üçlüyü, çünkü onlarla olan ilişkim o denli sadık, o denli düzenli. Ailemin yüzünü bile onları gördüğüm kadar görmüyorum, o denli.

Dünkü yataktan geç kalkışlı, pişmanlıklı günün akşamında, evdeki pratiğimde vücudum biraz açılır gibi olduğundan, grup dersine gideyim dedim. Kendi kendime, belimi zorlayacak hiç bir harekete girmeyeceğime, urdhva mukha svanasana yerine açık cobra’ya gireceğime, salabasana’yı eller yerde yapacağıma, urdhva dhanurasana yerine setu bandha sarvangasana yapacağıma yemin gibi bi şey ettim! 😀

Ders saat 18.30’da olduğundan, vücudum da sabaha nazaran daha bi yumuşamıştı zaten. Ders gayet güzel geçti, urdhva hastasanalarda hiç geriye doğru gitmeden sadece göğsümü göğe doğru açmakla sınırladım kendimi. İyi de oldu, zira ilk cobra’da siyatik bölgesinde elektrik çarpları gözlerimden çıkan şimşekler gibiydi. Nefesine dön, karnını iyice aktive et, beline çökme, kendini zorlama kalbini ileriye doğru aç telkinleri ile normalde geldiğim bükülmenin yarısında kalarak derse devam ettim. Derin backbend’ler üzerine serilenmiş bir ders olmadığından derin bir oh da çektim. Sıra urdhva dhanurasana’ya gelince, ilk iki setu banda’da üst bacaklarımın arasında bloğu aldım ve denize düşen yılana sarılır misali nasıl sıktıysam, belimde her hangi bir rahatsızlık hissetmedim. Tabi hemen istekler arzular, ha olur mu ki? lere kendimi kaptırıp köprüye kalktım, baktım iyiyim hadi bir daha! Mutlu, umutlu, biraz şaşkın, bir sürü soru işaretli olarak pratiği tamamladım. Soru işaretli çünkü, yukarı bakanda o can o kadar yanar da, köprüde nasıl yanmaz? Neyi nerede doğru ve yanlış veya yeterince yapıyorum/yapmıyorum’larla doluydu kafam.

Dersten sonra yogadan arkadaşlarla yeme, içme, sohbet derken bir güzel bir akşam geçirdik. Yemeli, içmeli kısmında, niyetime sadık kalarak gittiğimiz mekan et ürünleri satılan bir yer olmasına rağmen vejeteryan burger yedim ve bir gün önce bira içmiş olduğumdan sadece soğuk çay içtim. İşin güzel tarafı, içinde bulunduğumuz mekana rağmen canımın hiç et ürünü çekmemesi ve yediğimden son derece tatminli olmamdı. Benim gibi boğazına düşkün bir tip için, yemek öncesi ortaya gelen patates kızartmasından yememiş olmak ve tabağımdaki patates kızartmasının da sadece yarısını yemiş olmak da ayrı bir övünç konusu, söylemeden geçemeyeceğim 🙂 Fakat yemek sonrasındaki kahve faslına katıldım, normalde akşamları kahve içmiyorum ayakta kalmam gereken özel bir durum olmadığı sürece. Şansımıza kahve, yumuşak içimli bir filtre kahveydi ve fincanlar da ev stili insani boyutlardaydı. Buna da ayrıca sevindim.

Saat geç olmadan eve doğru yollandım. Fotoda görmüş olduğunuz üç silahşörle son bir randevum vardı. Hele tenis topu ve ahşap olanla, sıkışıklıklar üzerinde bayağı bir gezindik. Sanki bir gün önce masaja gitmemişim gibi, sırtım mayın tarlasına dönmüştü yine. Normal yatma saatimin bir saat ilerisinde olduğumdan ve geç saatte, ağır yemek yemiş olduğumdan, uyumam biraz zaman aldı. Saati kurmadım, bedenimin kendi ritmi le erken uyanmaya doğru geçiş yapması için zaman tanımaya karar verdim.

Sabat 7.30’da uyandım ve 8 gibi de matın üstündeydim. Üç silahşörlerin Yeşil Başlı Gövel Ördek olanıyla bayağı bir işimiz vardı. Sırt ve üst ön bacak üzerinde çalıştım. Sonra Hasta Balasana’ya gelerek beş dakika kadar yere doğru ağırlaşmayı bekledim. Yavaş, yumuşak ve az sayıda Surya Namaskar A’dan sonra biraz core, asanaların Kral ve Kraliçesi ile takıldım. Salamba ve Niralamba versiyonlarını çalıştım. Pratiği uzatmadım. Bir saat on beş dakikada kestim, kahvaltı masasına yöneldim.

Niyetim akşam grup dersine gitmek. O saate dek ise biraz çalışmak. Gönlümden geçen ise, çalışmamak. Uzun uzun yin yapmak, bir kafeye gidip okumak, sahile inmek. Bakalım hangisinin peşinden gideceğim? Okumak istediğim ve okumam gereken o kadar çok kitap birikti ki. Günlerin 28 saate çıkarılmasını talep ediyorum!

Yarına dek hoşçakalın. Athos, Porthos ve Aramis’in de selamı var 🙂