Pınar II – Gün 14: Düğün Var!

Çok acayip hızlı olmam lazım sangha. Bugün, başka bir sangha Shadowcular olarak cümbür cemaat Bursa’ya, Aylin’in düğününe gidiyoruz. Vur patlasın, çal oynasın!

Dün gece blogdan sebep geç uyudum. Sabah çok zor uyandım. Öyle erkene de kurmamıştım saati uykumu alayım diye, malum gece uzun. Ama yine aldığım uyku yetmedi. Yüzüm gözüm şiş, başımda fena bir ağrıyla kazıdım kendimi yataktan. Göz ucuyla, yani gerçekten sadece sağ gözümle bloga girip şöyle bir gezindim, Defne Hoca’nın (bize göre) sabah baskısını okudum. Biliyorum, yapmamalıydım. Ama gözümden içeri bir uyaran sokmasaydım bu sabah hiç kalkamazdım. Samapada’da bile ilk birkaç saniye gözlerimi kapatıp uyuklamış olabilirim.

Yüzüm gözüm ve bütün kafamın içi böyle şişmiş zonkluyor iken yapılabilecek en iyi şey etraflı bir dil sağma işiydi. Aldım elime tülbenti, bir o yana, bir bu yana, çekiştirip sağdım dilimi. Önce biraz burnum açıldı, sonra biraz genzim. Başım hala fena ağrıyordu. İkinci prelüd’ün öne katlanmalarında kesin dedim daha kötü olacak bu baş ağrısı. Prelüdün bir yerlerinde yarıda kesip sırt üstü pozlara geçerim diye yastığımı bile hazır etmiştim. Ama peşin hüküm bu ya, beklediğim gibi çıkmadı. Dün gerçek anlamda normal tempomdaki hayatıma ilk döndüğüm gündü, ve hemen kalçamda hissettim isyanları. Sabah özel derse gittim, ısınmalar ve birkaç çok ana poz hariç hiçbir şey göstermedim. Akşamki Yin dersimde yine orkestra şefi gibiydim, dersi ayakta anlattım. Ama yine de öğlen kendimi Fatmacığın evine attığımda minikten bir zonklama baş göstermişti olay mahallinde. Bugün o yüzden biraz daha yumuşak takıldım.

Kahvaltı sonrası, düğün için hangi elbiseyi giysem, altına hangi ayakkabıyı giysem, saçımı nasıl yapsam, ne renk oje sürsem gibi düşünmeyi özlediğim şeyler ile uğraştım. Böyle dünyevi işler.. Ama aldı beni bir heyecan! O yüzden rahat rahat hazırlanayım diye kaçıyorum şimdi sangha.

P.S: 28 günü yarılamış bulunmaktayız, farkında mısınız? Yarın sabah, 9 Temmuz İstanbul saati ile 09:06’da dolunay var, aman kaçırmayasınız 🙂

Pınar II – Gün 13

Bugün tam anlamıyla İstanbul’a dönmüş sayılırım. Neden mi? Sabah Bostancı’dan Beşiktaş’a İDO, oradan Emirgan’a otobüs, oradan Kabataş’a bir başka otobüs, akşam ders çıkışı Karaköy’e tramvay ve son olarak da Bostancı’ya motor şeklinde geçen toplu taşıma silsilesiyle Hızır Kamp öncesi bıraktığım hayatıma tekrar döndüğümü fikren ve ruhen idrak etmiş oldum. Şu kadar yıldır İstanbul’da toplu taşıma müptelasıyım, bir bal arısının günlük çiçek ziyaretinden daha çok aktarma yaptığım oluyor, yine de 200’lük akbil’i sıfırlayamıyorum babacım!

Gelgelelim bahsettiğim bu yolculuk silsilesinin en kayda değer anı neydi biliyor musunuz? Akşam Fındıklı’daki Yin dersimin çıkışında yetişemeyeceğime neredeyse emin olduğum taze Karaköy-Bostancı hattının son motoruna deparsız yetişebilmiş olmamdı. Evet, yanlış duymadınız! Anadolu yakası ahalisi için (yani tabii karşılıklı çalışıyor ama ben bir ‘karşı’lı olarak sesleniyorum sizlere) yeni konulmuş olan bu 45 dakikalık seyir hattı benim konulduğunu duyduğum günden bu yana türlü türlü heyecanlar yaşamama neden oluyor. Üstelik de taa Karaköy’den alıyor, taa Bostancı’ya getiriyor. Anlıyor musun sangha? Evime 15 dakikalık yürüme mesafesine bir vapur kondu diye nasıl seviniyor bu can. İstanbul’un gözü kör olsun.

Motora yetiştim diye bir sevindim, bir sevindim. Oturacak yer beğenemedim. Üst kat çok rüzgarlıydı, alt katta bir pencere kenarına iliştim, kulağımda müzikle koyuldum blog yazılarını okumaya. Arada bir kafamı kaldırıp dışarı baktım, güneş batarken ziyadesiyle hoş renkler. Normalde her gün bu güzergahı gidip gelen biri olarak oturduğu yerden kalkıp da fotoğraf çekmeye giden yerli insanlara karşı, ne yalan söyliyim, pff deyip göz deviririm içimden. Ne kadar orijinal! Telefonun film şeridinde bir daha asla bakılmayacak olan bir fotoğraf daha.. Galata, Topkapı, yeey. Amma velakin, epeydir blogu görselsiz bırakmış olmanın getirdiği sorumluluk bilinci ve kalıplaşmış yargılarımızı kırma antremanları sebebiyle, diğer yolcuların çoktan içselleştirdiğim göz devirmeleri ve dudak bükmelerine kayıtsız kalarak yaptım bir çılgınlık ve attım kendimi motorun parmaklıklarına!

IMG_1212.JPG

Yazacak çok şeyim var sangha. Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Bloglar arası, felsefeler arası çapraz referanslar kafamda uçuşuyor.. Her şeyi yazmak istiyorum, nasıl olacak bilmiyorum.

Önce yogamdan başlıyayım. Bu blog illa yogamız hakkında olacak ya, üstelik ben yazmışım blog gaydlaynlarını. Şimdi ödüm kopuyor kendi yazımda yogamdan bahsetmezsem diye. Takıntıların da gözü kör olsun! Normal olarak sağ tarafta bulunan ve yazı başlıklarımızın olduğu kısımdaki usülsüzlükler başta çok gözüme batıyordu itiraf edeyim sangha. Ben ki bir yazıda farklı puntoyla yazılmış, veya aynı puntonun farklı paragraf aralığıyla yazılmış bir kısım göreyim.. Bir titreme gelir. Basarım ctrl a’yı, topyekün hizaya çekerim. Comic sans fontuna tahammülüm yoktur, gayri ciddi bulur, hemen doğru dürüst bir fontla değiştiririm. Fabrikada bu korkunç font ile yazılmış bütün resmî dokümanları bir gün oturup tek tek değiştirmişliğim vardır. Şimdi mesela burada herkes kendine göre bir başlık koyuyor ya, tüm çabalarıma rağmen, hatta arada Türkçe karaktersiz, kimi büyük kimi küçük harfli filan… Gözüm seğiriyor sangha, öyle söyliyeyim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir durum, farkındayım. Mühendislikten kalma bir takıntı olması muhtemeldir, üstüne fabrikadaki iş hayatım eklenince içimdeki format çılgını meydanı boş bulup beni ele geçirmiş de olabilir. Her şeyin bir standardı olmalıdır elbet. Yoksa dirlik düzen kalmaz, herkes kafasına göre takılsa, kaos maazallah! Hem HER şeyi yazmakta serbestiz diye isyan ediyor mağaramdaki zorba, yeter ki şu başlıklar aynı formatta olsun, gözünüzü seveyim!! Neyse. Sen başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin sangha.

Yogam diyordum. Bugün bir gevezelik var üstümde. Sabahtan beri de böyle. Bugün 06:20’deki alarmla uyandım. iPhone sağolsun Bedtime diye bir şey yapmış, bir güzel alarm melodileri var, usul usul melek katında sallanarak getiriliyor ruhum tekrar vücuduma. Baktım bizim sabah bülbülleri uyanmış, benden bir saat önce yoklamalarını vermişler. Olsun be canım diyorum, sabahın 6:20’sinde uyanmışsın, bu da bir şey sayılır. Üstelik de tek seferde, ertelemeden. Kalktım, tuvalete gittim. Bütün o sıradan ve gündelik aktiviteler içinde, halledilmemiş meselelerim üzerine başkalarına söylemeye cesaret edemediğim şeylerin bir tiradını atarken yakaladım kendimi. Kafamın içinden yani. Uuuuuh! Neler neler saydırdım. Ne kadar da güzel ifade ettim kendimi.

hoşt hav.jpg

Hayatımın kısa bir özetidir.                                                                                                          Şaka şaka. Yoga öncesi hayatımın.

Bence en az 15 dakika geçti böyle. Sonra yogaya başladım.

İkinci prelüd bugün de vesselam. Bana bu üç prelüd ve angaharalar içinde en zorlandığın, en hayattan soğuduğun, en sevmediğin poz hangisi diye sorsalar tereddütsüz ikinci prelüddeki uttanasana varyasyonları derim. İçimden. Ki ikinci prelüd kısadır, kırmızı çadır sonrası yogaya dönüşün müjdecisidir, yormaz, hemen biter. Ama sen onu bir de bana sor. Sanki çok öne katlanabilirmişim gibi bir de yamuklusu. Te allam, kim icat ediyor bu pozları?

Bugün güneşle şöööyle bir selamlaştık. Samakona ve Hanumangiller yüksek yüksek tepeler idi. Bütün yogam boyunca o kadar kalçamdaki hislere endeksliydim ki, iki tane koskoca pozu, Atikranta’yla Mayura’yı unuttum. Üstelik aynılarını dün de unutmuştum. Gerçi Atikranta’yı yapamayabilirdim ama Mayura’ya mazeret? İki bacağın alçıda olsa yaparsın. Neyse! Sonra kahvaltı, kahve derken bir ders için düştüm yollara. Gerisini biliyorsunuz.

Ama bilmediğiniz çok şey var bugüne dair! Mesela ben bugün bir süper kahramanın evine gittim! Fatmacığımla nasıl geçtiğini anlamadığım bir beş saat geçirdik. Bir ara o blogunu yazarken ben de kütüphanesinde ilk gözümün iliştiği kitaba gömüldüm, ve ne inciler ne inciler buldum sangha! Epeydir Mevlana’nın Mesnevi’si peşindeydim ancak bir türlü denk getirip güzel bir baskısını bulamıyordum. Rastgele açtığım şu dizelerle bugünü noktalayayım, parantezlerimi senin çapraz referanslarına bırakayım sangha.

640.

Gergefin eli yoktur ki kendini korusun. Konuşması yoktur ki zararı ve faydayı açıklasın.
Bu beytin manası Kur’an’da beyan olunmuş, Hak, “Attığın zaman sen atmadın” buyurmuştur.
Okun atılışı, mâna bakımından bizden değildir. Biz yayız, oku atan Tanrı’dır. (Bkz: Zen ve Okçuluk)
Bu sözler cebir değil, Hakk’ın Cebbar adının mânasıdır. Onu zikretmeyi sana söylemektir.
Aczimiz, mecburiyetimizin işareti; mahcup oluşumuz da irademizin delili oldu.
Eğer irademiz yoksa bu üzülme, bu utanma niçin? (Bkz: Ramesh Balsekar, Suçluluk ve Günah)
Üstadın talebesine tazyiki niçin? Devamlı tedbir fikri neden? (Bkz. Master Oogway, Kung Fu Panda)
Eğer sen, irade zorla tanınmış ve aydınlık ay, bulut ile örtülüdür dersen
Dinlersen işte doğru, güzel bir cevap: Küfrü terk ile dine doğru yolu bulursun.

650.

Hasta olunca bu bıkkınlık nedir? Asıl uyanıklık hastalık zamanındadır.
Hasta olduğun zaman Hakk’ı anar, istiğfar edersin.
Suçunun ve günahının çirkinliği görünür, bundan sonra itaate niyet edersin. (Bkz: Ben)
Bundan sonra Hak yolunda ibadet edeyim diye ahdeylersin.
Öyleyse âşikar oldu ki hastalık, sana akıl gözü ve uyanıklık oldu.
Bu sırrı bil, aslını ara. Arif isen bu sana rehberdir.
Kim uyanıksa o dertlidir. Kim agâh ise yüzü sararmıştır.
Hakk’ın cebrine inanıyorsan teslimiyetin, O’na taatini takdimin hani? (Bkz: Piraye’nin Çaba ve Tevekkül isimli yazısı)
Zincirle bağlanan için neşe, hapis olana hürriyet nedir?
Elinin ayağının bağlı olduğunu, padişah çavuşlarının seni gözlediğini açıkça gör.
Acizlere çavuşluktan sakın. Zira çavuşluk mizacı muteber değildir.

Mevlana, Mesnevî-i Şerîf, TİMAŞ Yayınları.